NOEL NEY LA NOEL? YA DA NOEL ZAMANINDAN KİMİ HİKAYELER

Salt Lake City, sittin sene önce

Alkolizmin şanlı bayrağını gururla taşıyan kadim dostum Benan, orada konuşlanmış olan tayfayı toplayıp bizi bara götürüyor. Bunlar komple Marksist ekonomi okuyorlar orada. Okuyor dediysek doktora yapıyorlar, boru değil. Dünyanın sayılı Marksist iktisat öğretimi veren yerlerinden biri de Utah Üniversitesidir. 

Bar dediğim eşek kadar bir yer. İki katlı ve oldukça geniş. Bizim tayfa da bir süre sonra sağa sola dağılıyor doğal olarak. Ben evde önceden yüklendiğim için kafam yüksek, etrafta kons yapıyorum. Onla bunla laflıyorum...

O zamanlar saçım bayağı uzun, sakal da olmadı mı millete değişik görünüyorum sanırım. Yukarı katta bar taburesinde oturmuş ikiz (o kadar sarhoş değilimdir diye umuyorum) gibi birileri var, bildiğin Kızılderili. Aslında ben ikizi değil de yanlarındaki sülün gibi yerli kızını kesiyordum, sonra bunlar bana bakmaya başlıyor, ben kıza onlar bana derken ortamdaki gerilim artıyor. O sırada beni biri mi ne çağırıyor da uzuyorum hafiften. Ben gittikten sonra olay ortaya çıkıyor ki, bu herifler Utah'a adını veren Ute yerlilerindenmiş, hem de Reis'in oğullarıymış. Reis dediğin oranın feodal Kürt ağası gibi bir şey. Yani maraba çalışsın ben de Las Vegas'ta paraları ezeyim. Neyse, Benan'a benim menşeimi sormuşlar, bize ne kadar benziyor diyerek, Benan da pislik bir biçimde "la zaten Gızılderililer Türktür" diye yapıştırmış, "Ne konuşuyonuz?"

 

Sibirya yöresinden bir Türk şamanı

 

Elemanlar bayağı bir bozulmuş bu lafa, nedense? Türkler Kızılderili desek olacak değil mi?

Olaydan aylar sonra Benan'la süpermarkete gitmiştik. O alışveriş yapıyor ben de boş beleş dolanıyordum ki kasaların orada iki tane uzun saçlı yerli amcayla göz göze geliyoruz. Sanırım bunlar Navajo yerlileri. Adamlar beni görünce heyecanlanıp gel gel yapıyorlar elleriyle. Yanlarına gidiyorum, önce bana sarılıp sonra kol tokalaşması gibi bir hareket yapıp sarılıyor ve akabinde soruyorlar: "Brother, which tribe are you from?" yani "Kardeşim, hangi kabiledensin?"

 

navajocode
codetalkers960

Savaştaki Navaholar

 

"Abi ben Türküm" diye yanıtlıyorum heyecanla.

"Vay!" diye atlıyorlar: "Biz akrabayız lan! Biliyor muydun?"

Olaylar olaylar...

 

Montreal, yıllar önce

Emren (o zamanlar henüz tanışmıştık ama kısa sürede dostluk mertebesine ulaşmıştık), 'haydi sana Çin lokantasında istiridye ısmarlayayım' diyor. Bu gibi tekliflere asla hayır demem, hele ki yanında alkol olma olasılığı yüzde binken. 

E kış gelmiş, hava eksi yirmilerde seyrediyor. Yıllar yılı dağcılık, bayırcılık gibi lüzumsuz işler yapmışlığım vardır ama bu lanetli kentte eksi otuz beş dereceyi gürünce, böyle bir soğuğa karşı saygıda bulunmak için cephe selamı veresim gelmişti. Böyle bir soğukta insanın burun kılları ve kirpikleri donuyormuş meğerse. Bir de gizli tehlike, yürürken kar tabakalarının arasına sinsice sinmiş olan buzlara dikkat etmemiz gerekiyor, yoksa kötü kırmamız içten bile değil.

 

Montreal'de kış keyfi

 

Montreal bok gibi bir yerdir. Hatta zamanın Ankara'sı bile (hem de kentimizde gerçek zamanlı değil, gerçekten Sims oyunu oynayıp içine sıçan şahsa karşın1) bu lanet yere on basardı (şimdi için yorum yapamaya ne hacet, yansın bu Angara!). Metroya giden otobüsü soğukta yirmi dakika beklerdin, otobüse bindikten ve indikten sonra metroya yetişmek için koşardın ama yetişemezdin ve bir on dakika da metro beklerdin. Metro bozulmazsa varacağın yere yürüme süresinde varırdın. Hayır, hava iyi olsa yürümekte beis yok ama...

İnsanları hissiz, yolları çukur, kaldırımları da köpek bokuyla kaplıdır ve orada yaşamak için insanın hiç bir bahanesi olamaz, kendini kandırmak dışında elbette2.

Neyse, yemeğimizi yiyip iki üç şişe şarabımızı içiyoruz. Dışarıda kar çiselemeye başlamış. Bizim kafalar güzel olmuş hafiften, saat de ilerlemiş. Gitme vakti. Kaldırımda kaya kaya ilerlerken idrak ediyoruz ki karınlar yine acıkmış. Her daim karşımıza çıkan kırmızı-yeşil-sarı tabelalı pizzacılardan birini Emren'e gösterip, "gel ben de sana kıymalı pide ısmarlayayım" diye bir teklifte bulunuyorum. Emren şaşkınlıkla "kıymalı pide mi?" diye sormadan edemiyor. Aslında ben de ilk kez bir Kürt pizzacısına giriyorum. Montreal'deki pizzacıların çoğu Pizza Welat veya Pizza Şirwan gibi Kürtçe isimlere sahiptir. Muhtemelen köye yardım diye toplanan paraların bir kısmının cukka edilmesine istinaden İtalyan mozarella mafyasıyla işbirliği neticesinde açılmış olan dükkana giriyoruz. Benden daha az esmer olan çalışan arkadaşlar da bizi bir şeye benzetemeyip, bize Fransızca "iyi akşamlar" diyor.

 

w

 

"Kolay gelsin", diye kestirmeden Türkçe giriyorum, "kıymalı pide var mı?" Beklenmedik bir durum olduğundan elemanlar arızaya geçiyor ve kekeleyerek "yok abi..." diyor. "Neden yok yahu?" diye üsteleyince arkadan yaşça büyük biri çıkıp "talep olmuyor ondan" diye yanıtlıyor gülümseyerek. Sonra bize çay söylüyor: "size peynirli pizza yaptırayım mı?"

Ben de "Yok sağol, canımız kıymalı pide çektiydi, çok da önemli değil" diyerek geçiştiriyorum olayı. Oturuyoruz. Eleman bizi biraz yoklayıp, kısa bir muhabbetin ardından vahim konuya giriyor, "Bakın, siz okumuş yazmış insanlara benziyorsunuz, size önemli bir şey sorabilir miyim?" Emren'le birbirimize bakıp elemana kafa sallıyoruz. 

"Burada yaşanır mı?"

 

02
111
0z8kgltj9smel6c123n

Geçmişten itibaren değişmeyen Türk erkeği kafası ve bunu körükleyen rezillik

 

Bildiğiniz veya tahmin edeceğiniz gibi, Anadolu'dan dünyanın dört bir yanına göçmüş gurbetçiler büyük bir yalan doğurmuş ve yıllarca bu yalanı beslemiş, her zaman da sıcak tutmuşlardır. Gavur illere gittiklerinde oldukça kötü koşullarda, dil bilmeden iz bilmeden yaşamış, normal yaşantılarında asla yapmadıkları 'pis' işleri yapmak zorunda kalmışlardır. Ancak, tatil zamanlarında yurtlarına döndüklerinde kabus dolu yaşantılarını anlatmak yerine, bu gavur illerini ve oradaki yaşantıyı övüp, olayı erkek toplumu için de can alıcı bir hale getirmişlerdir: "gavur kadınlar esmerlere bayılıyor." Yurtdışı görmemiş zavallı insanımız da bu harika hayata, çekici görünme düşüncesine imrenmiş, zaten Osmanlı'nın son üç yüz yılında sürekli körüklenen ve Cumhuriyet dönemiyle zirve yapmış olan, Batıya karşı duyulan aşağılık kompleksinden dolayı da yabancı ülkeleri her zaman yüksekte görme eğilimini içinde büyütmüştür.

Neyse ki bu abimizin kafası çalışıyor da oradaki durumu sorgulamaya almış, bakmış ki anlatıların yüzde doksanı yalan dolan hikaye, ama etrafta kral çıplak diyecek bir kişi bile yok ve tesadüfen karşısına biz çıkıyoruz. 

Kanada pasaportu alıp da orada yaşayan arkadaşım yok gibi. Alan fıyıyor oradan.

Kısacası her anlatılana kanmayın! 

 

hqdefault

Kanadalı ha, hmm

 

Belgrad, daha az yıllar önce

Orada tanıştığım iki elemandan biri beni caz ortamına sokmuştu, diğeri ise 'кафана'ya. Kafana oradaki geleneksel tavernalara verilen isimdir. Bu tür yerlerde rakiya denen erik, ayva, kayısı veya daha fazla türden boğma rakı servisinin yanında, geleneksel Sırp veya Çingene müzikleri dinleme imkanınız da bulunmaktadır.

Oturup bir şişe rakiya söylüyoruz. Tıpkı Yunanca gibi Sırpça'nın da yüzde yirmisine yakını Osmanlıca sözcüklerden oluşur. Nasıl ki Türkçe/Osmanlıca bir sözcük Yunancalaştırılırken sonuna -i eki alıyorsa (çakmaki, kalabaliki, karpuzi gibi...), Sırpça'da bu ek -ya olmuştur. Tabii bunu onlara anlatmak zor oluyor, zira herkes Osmanlıcayı Türkçe ile karıştırıyor. Osmanlıca lügatın içinde yarıdan çok daha fazla kelimenin Arapça ve önemli bir kısmının da Farsça olduğu gerçeğini kabul etmek istemiyorlar: "Biz bu kelimelerin Türkçe olduğunu bile zorla kabul ettik, şimdi Arapça üzerine düşünmemiz gerekiyor, uzun iş."

Neyse, alkol seviyesi arttıkça muhabbet iyice harlanıyor derken bizimkinin eşi arıyor, bu da gürültüden konuşamadığı için dışarı çıkmak zorunda kalıyor. İçeride coşkulu bir müzik. Masanın birinde de dört tane erkek, her on beş dakikada bir aralarındaki elemanın üstünü başını yırtıyor. Bu da kızmıyor, üşenmiyor kalkıp yeni bir tane tişört giyip geliyor ve sahne tekrarlanmaya devam ediyor. Diğer üçü yırttıkları çeri çaputu da kafalarına kollarına filan doluyor. Hepsinin bazuka gibi sarhoş olduğunu söylemeye gerek yok elbette.

 

 

Sonra bizimki yanında bir kızla çıkageliyor. Arkadaşı olduğunu düşünüyorum, içmeye devam ediyoruz. Elemana biraz önceki yırtma olayını soruyorum. Meğer söz konusu şahsın yeni çocuğu olmuş da bu olay buranın geleneksel kutlamasıymış meğerse. Ne kadar ilginç adetler var yahu diye salak salak yırtıcı elemanların olduğu tarafa bakarken kızcağız bana "sarışınlardan mı hoşlanırsın yoksa esmerlerden mi" diye bir soru yöneltiyor. Deminki mallıktan şimdi bu soruya terfi ediyorum karşımdakinin koyu renk saçlarına dönerek. 

"Dürüst olmak gerekirse ben şahsen sarışınlardan hoşlanırım, hatta bilakis onlara karşı feci bir zaaf içerisindeyim. Ama bana takılma, erkeklerin çoğu öyle söylemeseler bile esmerlerden hoşlanır." "Peki" diyor, "Senin ülkene gidersem evlenme şansım nedir?" Hoppala!

"15 dakika içinde!" diye yanıtlıyorum, gözleri büyüyor: "Ciddi misin?" 

"Çok ciddiyim, on beş dakika içinde seni baş göz ederiz." (Tabii bunu söylerken, sırtlan gibi, yamyam gibi olan arkadaş çevrem şöyle bir gözümün önünden resmi geçit yapıp gidiyor. O anda da sakal uzatmaya ve arkadaşlarımla daha az görüşmeye karar veriyorum. Nasıl bir çevrem varmış yahu! Neyse ki alkol zihni açıyor da farkındalığımız artıyor.) 

 

rakija

 

Kız benim bu dürüst yanıtımdan sonra büyük bir sevgiyle ikimize de sarılıp "ne kadar iyi insanlarsınız siz" diyerek kalkıp, sevinçle kopup gidiyor. Ben de bizim elemana noluyoabiya3 gibi bir bakış atıyorum. Açıklıyor...

Bu, telefonla konuşarak dışarı çıktığında, kız da orada bar bar bağırıp, ağlıyormuş. Bizimki telefon konuşmasını bitirdikten sonra kıza "her ne sıkıntın var ise bu kadar üzülüp sinirlenmeye değmez, gel içeride bizimle biraz otur, kendine gel" diyerek kızı buyur etmiş. Meğerse kızın erkek arkadaşı bir sarışınla bunu aldatmış, o yüzden berbat durumdaymış. Bizim bebenin de bunu tanıdığı filan yokmuş önceden.

Ulan bir anda hayır duası içinde kalmışım da haberim yok. Hocam, Ortodoks'un hayır duası Noel'de daha bir caiz midir (bonuslu), yoksa kaza orucu mı tutmalıyım? Ateistler bunu da açıklasın!

 

Lviv, Bitmeyen Noel, iki yıl önce

Lviv'de Noel kutlamaları, arifesiydi bilmem neyiydi derken 15 aralık gibi başlar 15 ocağa kadar da devam eder. Panayırlar kurulur, eğlenceler düzenlenir. Her yerde donuz sosisi, et, sıcak şarap ve kahve kokuları, müzikler, danslar... Berbat derecede kalabalıktır ama. Polonyalılar, yerli turistler ve artık bu taraflarda pek sevilmeyen Ruslar, Beyaz Ruslar, bir de klasik arayışları içerisinde olan tornadan çıkmış gibi tipleriyle zavallı pasaporttaşlarım.

 

Kepazeliğe gel

 

İslamiyet’te zinanın filan değil, aslında domuz eti yeme dışında hiçbir şeyin günah sayılmadığını düşünen bu tür burada açlıkla terbiye olmaya mı çalışıyor anlamadım. Neyse ki bu salaklara hitap eden Türk restoranları var da domuzdan korunuyorlar. Domuz ne yapmış bunlara? Ulan domuz yerine Allah'ınızdan birazcık korksaydınız bu kadar rezil bir millete dönüşmezdik! Domuz dışında her boku ye, karını aldat, yalan söyle, sonra otuz gün oruç, bonuslu günlerde iki sevap, akabinde pırıl pırıl ol ve tekrar günaha koş.

Ana meydanda yanımda bir takım sarışınlarla İngilizce konuşarak ilerliyoruz, gece yarısını geçmesine karşın ortam yine kalabalık ve sarhoş dolu. Bizim patlak İngilizcemiz sarhoşa mükemmel geliyor olmalı ki kenarda piizlenen bir çift yandan laf atıyor: "England, England?" diye.

 

marry2

 

"La yok! / Noup!" diyorum yürümeye devam ederek, "Türk!" ("ü"yü vurgulayarak tabii). Ve biraz zaman geçince bu tepkimden dolayı karanlığın içinde oluşan bu derin sessizliği bozuyorum, arkamı dönerek: "Ya siz?" 

Heyecanla "England!" diye atılıyorlar.

Yazık lan, içim parçalanıyor. "Kusura bakmayın" diyorum hayıflanarak, "sizin adınıza çok üzgünüm." İngiliz bu boru değil, Fransız'dan bile kötü neredeyse. Üç saniye süren sessizliğin ardından anırarak gülme sesleri gelince derhal fikrimi değiştiriyorum: "Yok yok. Fransızlar daha berbat. Bunlar en azından kendileriyle barışık. Ne bok olduklarını biliyor." 

 

Peki ya biz?

 

Paylaşım için

ANA MAL’I ARAMAK II

Hikayenin başı için bkz: I. Bölüm

 

Bir insan evladı, İspanyolcasına sahip olduğu halde neden Arjantin’den Uruguay’dan veya İspanyolca konuşulan diğer ülkelerden de bu kitabı elde etme arzusundadır ki? 

 

Arjantin’e vardığımda daha önce uyarısını almış olduğum üzere yanımda ABD doları götürmüş ve akabinde bunları blue-rate denilen oranıyla tanesini, sokakta kambia (cambiar: değiştirmek) denilen şahıslar aracılığı ile 12,25 pezoya bozdurmuştum. Eğer değişim işlemini bankada yaptırırsanız bu oran sekiz küsur pezo gibi bir oranla gerçekleşiyor. Yani hiç de hoş olmayan bir durum. Keza ATM’den para çekerseniz de düşük kur geçerli, yabancı menşeili kredi kartı ile alışveriş yapmaya kalkarsanız da.

 

O yüzden Benan’a “Sana bir iyi, bir de kötü haberim var” diye yazıyorum. “Kötü haber buradan sana elimde kısıtlı bulunan parayla Kapital almayacağım. İyi haber ise kredi kartı ve banka kullanımı gelişmiş olan Brezilya’dan Portekizce bir Kapital alacağım.” Tabii bunu söylerken içimde bir şüphe, zira geçen maceramdaki başarısızlığı tekrarlamak istemiyorum.

 

371637

 

Porto Alegre’ye kendimi fazla kaptırıp görevimi unuttuğumu Kuriçiba/Curitiba’ya gelince fark ediyorum. Ediyorum ama Perşembe günü olmasına rağmen her yer kapalı. Kent adeta hayalet yuvası. Boş beleş dolanırken ana cadde üzerinde bir şeylerle uğraşan insanları görüyorum. Yola garip gurup şekiller, süslemeler yapıyorlar. Anında uyanıyorum: Hıristiyanlıkla alakalı bir mevzu, dini bayram mıdır artık her ne boksa. Ulan bu günü mü bulmuşlar diyorum kendi kendime. Bir iki kişiye sorayım diyorum ne ayakmış, tek anladığım pop veya popa gibi bir şeyler. 

 

Kafamda bir şeyler şekilleniyor, yola kilometrelerce yapılan süslemeler yoksa Papa hıyarı gelecek diye mi? Bir yandan da içimde pis bir gerilim. Zira TC pasaportu taşıyorum ve büyük ihtimalle kentteki tek TC vatandaşı da benim. Acaba gizli bir görevim mi var?! Beynimde şimşekler çakıyor:

 

“Malatya’da doğdu

Papayı da vurdu

Helal olsun sana

MA Ağca”

 

dizeleri dökülüyor dudaklarımdan. Derhal otele dönüp kapıyı kilitliyorum. Otelden çıkanı s*ksinler. 

 

5bdbfd5dd3806c2498f661ca

 

Sabah neyse ki dükkanlar açılmış, vatandaş sokaklara hücum etmiş. FB-Alex formalı insanları da görünce neşem yerine geliyor. Ancak gel gör ki, dolaş dolaş zar zor bir tane büyük kitapçı bulabiliyorum. Derhal görevliye kitabı soruyorum, “yok” diyor. “Hiç mi yok?” sorusu dilimin ucunda ama bunu olmayan Portekizcemi geçtim, başka herhangi bir dilde soramak da oldukça zor sanırım. Kös kös çıkıyorum. Şansımı daha sonra Sao Paolo’da deneyeceğim, ne de olsa büyük şehir, orada bulunur her halde diye düşünüyorum. Bulunur değil mi?

 

Sao Paolo hayvan gibi bir yer. İstanbul’dan filan büyük diyorlar. ‘Çok tehlikeli aman gitme’ diye uyarmıştı bazı arkadaşlar da, bir kentin her yerinin tehlikeli olması gibi bir durum mümkün müdür? Nitekim, oradaki arkadaşlar sağ olsunlar beni şahane yerlere götürüyorlar. Ortam şenlikli, ulaşım rahat vs. Gördüğüm tek tehlike milyon tane türü ve türevi olan polislerin kimilerinin parmaklarının, silahlarının tetiklerinde olması. Herif orada cinnet geçirse ilk bize sıkar, bu yüzden polisten her daim uzakta durmakta fayda var. 

 

OPERAÇÃO EM SANTA TERESA NO RIO DE JANEIRO (RJ).

 

Neyse, merkezlerin birindeki büyükçe kitapçıya giriyorum. Bu sefer hazırlıklıyım: “Tems O Kapital de Karl Marks? Completa.”

 

Yabancı bir dilde eğer bir kaç kelime biliyorsanız, tipiniz de kayıksa bunu güzel bir şekilde telaffuz etmemenizi öneririm. Görevli bana milyon tane şey söylüyor beni oralı sanıp, tabii ki hiç bir bok anlamıyorum. Salak salak suratına bakıp sırıtıyorum. Herif bilgisayarı gösteriyor. Evet! Kapital’in bir kaç yayınevince basılmış kimi baskıları var, ama birinci var diğerleri yok, veya tam tersi. Başka yerde bulur muyum yakınlarda diye soruyorum, yönlendiriyor.

 

Diğer kitapçıda da aynı sıkıntıyı yaşıyorum. Yahu bu millet Kapital’i parça parça mı alıp okuyor? Ya da en çok okunan 2. veya 3. cildi olduğundan mı komple bulunmuyor bunlar? Ekonomi profesörlerinden açıklama bekliyorum derhal!

 

Bir kitapçıya daha soruyorum, hüsran! İş yine inada binmeye başlıyor. Biraz konuşunca ilginç bir bilgi de ediniyorum, bir tane yayınevi iki cilt olarak basmış bunları. Üç yerine iki, bulması daha kolay olabilir. Sokaklarda delice dolanıyorum. Sonra Allahsız komünistlerin Allah’ı yüzüme mi gülüyor nedir, bir tane kocaman sahaf çıkıyor karşıma, adını da İngilizce yazmışlar “RED STAR”! Tamam lan diyorum kendi kendime, bu iş bitmiştir. İçerideki mendebur herif telefonla konuşuyor, buradaki esnafta ne müşteriye saygı var ne de buna benzer bir hissiyat. Olsun, daha da umutlanıyorum, herif paraya pula değer vermeyen bir komonist, belli. Neyse on dakika sonra bunun konuşması bitiyor: “Derhal bana elindeki bütün Kapital’i ver” diyorum. 

 

Yanıt suratımda tokat gibi patlıyor: “hepsini nah bulursun!”

 

marx

 

Oturup ağlayacağım. “Nasıl bulamam yahu?” diyorum, yoksa burada da mı öldü komünizm? Adam bana acıyor mu ne, içeriye girip 5-6 tane eski baskı kitap getiriyor. Ama ne yazık ki 1-1, 1-2 var ama 2-3, 2-4 ve 3-2 gibi ciltler yok. Hepsi olmazsa almam diyorum ve boynu bükük ayrılıyorum oradan, bitmiş-tükenmiş bir halde.

 

Akşam evinde beni misafir edenlere yemek yapıyorum, son kalan rakımdan da bardağa dolduruyorum sıkıntıdan. Sonra dayanamayıp yaşadıklarımı anlatıyorum. “Neden Kapital?” sorusu gelince her zaman verdiğim “Çünkü Kapital, biraz da insanın kendine yakışanı giymesidir” yanıtı yerine, “saçma sapan arkadaş çevrem var da ondan” geliyor. “Adam çocukken bokunu biriktirmemiş, eşşek kadar olunca da Kapital biriktiriyor” diye açıklama yapsam mıydı, neyse abartamayalım...

 

anamal

Adamın Kapital Koleksiyonu

 

Kadın evin yakınlarındaki devasa kitapçıdan bahsediyor. İnternetten bakıyor, iki cilt de o kitapçıda mevcut gibi. Bu arada “bende olacaktı, bakayım bulursam sana hediye ederim!” demesin mi? Bulamıyor ama bunu söylemesi bile yeterli. Darbelerden, politikadan filan konuşmaya başlıyoruz. Nerden nereye? Komünistler her yerde.

 

Ertesi gün otobüsüm saat 16:00’da. Kitapçıya uzuyorum, görevli bakıyor bilgisayarından ve ‘bom’! 3. katta diyor. Koşarak çıkıyorum. Kitapları elemanların yardımıyla bulup kasada sıraya giriyorum. Sıra bana gelince kredi kartımı veriyorum. Olmuyor. Benden kaynaklı değil, sistemleri bir garip. Banka kartını veriyorum. O da olmuyor. Arkamda bir anda 5-6 kişi sıraya girmiş. Stres oluyorum, zira yanımda nakit yok. Eleman onu deniyor olmuyor, bunu deniyor olmuyor. Vakit daralıyor. Sonra birilerine telefon ediyor ve nihayet parayı çekmeyi başarıyor. 

 

Adsız

İlk ciltten kaldırdığı kediyle kendinde güzel şekil yapmış gibi Karl, puro filan (kıyafet de canti)

 

Üfffff... Bana bir rahatlama geliyor. Başardım lan! Şimdi bunu bir an önce yollayayım, zira yanımda iki kilo kitapla dolaşamam, hem başına bir şey gelebilir hayvanın. Postane neyse ki yakınlardaymış. Sıra numarası alıyorum. Daha önceden gönderi fiyatını filan almıştım, postanede kutu da sattıklarını biliyordum ama sıra bana geldiğinde kadın “hiç kutumuz kalmadı” diyor. “İleride bir postane daha var veya kırtasiyeden kutu al gel.” Diğer postanenin 10 metre ötede olacağını tahmin edemediğimden at gibi yürüyerek 4-5 blok geçince olaya uyanıyorum. En iyisi kırtasiye. Kutuyu alıp önünden geçmiş olduğum diğer postaneye giriyorum, hayvan gibi sıra var. Öğle tatili ya, millet doluşmuş akın etmiş postaneye, ne işse? 

 

En iyisi ilk girdiğim. Orası görece daha tenha. Neyse çok beklemeden sıra geliyor, kadına malları (Ana Malları) kutuyla teslim ediyorum ve ....

 

Başardım! En azından olay artık benden çıktı. Bir aya TC’ye ulaşmasını diliyorum, en azından bana öyle söylendi.

 

Not: Sevgili Dostum Benan, 

Bu arada kutudan çıkacak boleadoras ile oynama, evinde de asla deneme. Şeytan doldurur aman diyeyim. Emanettir, sahip çık. 

 

Öperim.

 

 

Paylaşım için

Terms & Conditions  |  Privacy Policy

Gezenti 2018 © All Rights Reserved