KOLADİKO YA DA YUNANİSTAN’DA PAVYONİZM

 

Dakika bir gol bir. Geldiğim günün akşamında sokağa adımımızı atar atmaz kendimizi bir anda eylemin içinde buluyoruz. Geçen yıl bugün, repçi Pavlos Fyssas, faşist Altın Şafak sempatizanlarınca katledilmişti. Eylem onun anısına düzenleniyordu. Önde anarşistler, arkada solcular ve kimi duyarlı vatandaşlar olmak üzere hep beraber yürüyoruz. Aramızda tabii ki Yunanistan’ın ünlü anarşist sokak köpekleri de var.

 

Yoldaşlardan biri olan Loukanikos yakın zamanda vefat etmişti

 

Önce eski ahbapları görme, yeni insanlarla tanışma havasında geçen yürüyüş bir anda anarşistlerin molotofları ve taşları çekmesiyle eğlenceli bir hal almaya başlıyor. Elemanlar faşist partiye veriyorlar taşı. Sonra ‘isyan polisi astonomia’ gelince çatışma biraz daha şiddetleniyor. Ama polis hep geride duruyor, öyle ki bizim çocuklar polisin üzerine üzerine gidip ne bulursa fırlatıyorlar, polis de kaçıyor. Bizdekinin tam tersi.

Sonra yürüyüş biraz daha devam edip adeta kokteyl havasında sona eriyor. Biz de eski ve yeni ahbaplarımızla yine bizim tayfanın sahip olduğu bir kafenio(1)ya oturup çipuroları ve çikudyaları karaciğere indirmeye başlıyoruz.

Saatler ilerledikçe masamızda oturan kadınlardan bir tanesi kafeniodaki diğer masaları gezmeye başlıyor, kah oraya kah buraya. Bir ara yine bizim masaya uğrayınca, alkolün dozajını kaçırdığımızdan olsa gerek, kıza laf atmadan duramıyorum elbette: ‘Ne dolanıp duruyorsun sen? Konsomasyon mu yapıyorsun yoksa?’ Ama bunu İngilizce ve Türkçe ile karışık soruyorum, yani aslında Fransızcadan dilimize geçtiği okunuş şekliyle: direk ‘konsomasyon’ diyerek.

IMG_0186

 

Ortam kahkahalarla kopuyor, kız bozulup gidiyor. ‘Sıçtık’ diyorum kendi kendime, ‘hatta sanırım batırdık’. Çekine çekine ‘yoksa?’ diye soruyorum masadakilere, onlar da gülmeye devam ederek: ‘evet, sanıyoruz bu kelime de sizin dildekiyle aynı anlama geliyor.’

Tamam, Türkçe veya bizim bildiğimiz anlamıyla şu an konuşmakta olduğumuz yarı Osmanlı (İstanbul) Türkçesinde bulunan bir çok kelime Yunanca ile ortak, yalnızca Yunanistan’da sonuna ‘i’ getirmek gerekiyor ama Fransızca olan bir kelime Yunancada ne zaman nasıl aynı anlama bürünmüş olabilir tahmin etmek imkansıza yakın.

Sonra işi gırgıra vurup, yıllar önce izlediğim, sonu pavyonda biten bir Yunan filminden(2) bahsediyorum, ortamda filmi bilenler beni alkışlıyor, bilmeyenler utanıyor. Derken biraz anlatın bakalım şu pavyon mevzusunu diye konuyu açıyorum.

Anlatıyorlar...

***

 

hqdefault
hqdefault1

 

Bir kaç gün sonra gece yine bir yerlerde arkadaşlarla piizlenirken sokaktan geçen zenci kadınlara takılıyor gözüm. Gecenin bu vakti turist dolaşması mı olurmuş? ‘Onlar konsomatris’ diye yanıtlıyor arkadaşlar. ‘Muhtemelen ilerideki VİP denen yerde çalışıyorlardır’.

‘Bak sen’, diyerek bizimkiler gittikten sonra Bülent ile oraya doğru uzuyoruz.

İçerisi küçücük ama yaklaşık yirmi tane kadın var, siyahlı, beyazlı, sarılı... Derhal barda konuşlanıp iki tane Metexa sipariş ediyorum. Elbette ki tedbirli bir Ankaralı olarak fiyatını önceden sorarak. Fiyat oldukça makul, sadece beş avroymuş. Ama barmen kadının bardağı yarısına kadar doldurması ise takdire şayan bir davranış olarak okunmalı mıydı, yoksa bir pazarlama taktiği miydi onu çözemedim işte.

Tam ilk yudumu almıştım ki iki tane zenci kadın yanaşıyor. Benimle ilgilenen kırık bir İngilizce ile bir yandan ülkeye dün turist olarak geldiğini anlatırken bir yandan da her yerimi okşuyor. Normalde kimsenin bana dokunmasından hoşlanmam ama ses etmiyorum. Sadece nereli olduğunu sormakla yetiniyorum. Jamaika yanıtını alınca gülmemek için kendimi zor tutuyorum. Öncelikle Jamaika’nın resmi dili İngilizcedir, sonra kadın baya bir Afrikalı. Zaten dediklerimin de yüzde doksanını anlamıyordu. Neyse, ülkeye dün gelmiş, bugün yüzerken cüzdanını çaldırmış, ona bir içki alır mıymışım? Soruyu duymazdan gelip Bülent ile ilgilenen kadına soruyorum: ‘Yoksa sen de mi çaldırdın cüzdanı?’ Onun İngilizcesi ise daha berbat. Ne o benim söylediğimi anlıyor ne de ben onu söylediğini anlıyorum. ‘Bırakın goygoyu, Afrika’nın neresindensiniz?’ soruma ısrarla berbat bir İngilizce ile ‘Jamaika’ deyince artık dayanamayıp makaraları koyuveriyorum, kadınlar da içki ısmarlamayacağımızı anlayınca, üstelik işi laubaliliğe vurduğumuzu görünce uzaklaşıyor elbette ki.

 

main1
15810

 

Aslında konsomasyon olayı hoşuma gider, insanları tanımak, onları dinlemek; ama ancak dürüst olunursa. Yalanla başlayan hikayeden dürüst bir şey çıkmayacağı için kıl kapıyorum. Halbuki bana Afrika’daki hayatlarını anlatsalar veya AB topraklarına geliş hikayelerini... yani gerçek hikayelerini, gerçek acılarını veya gerçek sevinçlerini, umutlarını. Ama Jamaika çok boktan bir girişti.

Boktan girişin ise ne gelişmesi olur ne sonucu.

Başka bir kadın geliyor, nereli olduğumu soruyor derhal. ‘Çok mu önemli?’ diye yanıtlıyorum. Boktan aksanımdan nereli olduğumu anlaması zor. Uzun uzun  gözlerimin içine bakıyor, ‘belki de değildir’ diyor. Sonra derhal konuya girip kendisine içki ısmarlamamı istiyor. ‘Ne kadarmış şu ünlü içki’ diye soruyorum. ‘On veya on beş’ diye yanıtlıyor. ‘Bunun belli bir tarifesi yok mu?’ diye söyleniyorum. O da kalkıyor. Pavyonda tutarsızlık olmaz, olmamalı!

En son barmen kadın şansını deniyor. Romanyalıymış. Biraz hoş beş yapıp aynı isteği yeniliyor. Şaka mı yapıyorsun diyorum, sen barmensin, istediğini iç, benden niye istiyorsun? Tiksintiyle bakıyor, hayatında ne benim gibi bir müşteri ne de turist görmüştür büyük ihtimalle. E ama biz Ankara pavyonlarından şerbetliyiz, öyle kolay yolunacak türden kazlar değiliz ki. Raconizm diye bir şey var sonuçta. Kazıklamanın bile bir adabı olmalı. Haydi bizimle aynı frekansı yakalayabilmelerini de geçtim, en ufak bir temas bile kuramadılar. Neticede bizimkilerle kıyaslayınca bunlarınki 3. Lig gibi kalıyor, hafif kaçıyor. Ankara Çankırı caddesindeki pavyonlara gittiğinizde en cahil görünen konsomatris bile sizinle konuşacak bir konu bulur, gerekirse size hayat dersi verir. Burada ise olay tamamen, içen dertli vatandaşı veya salak turisti iki okşayıp sonra da inek gibi sağmak.

 

Davaro, tam olarak 1:22:54'de diyor (Pavyon sahnesi)

 

Kemal Sunal’ın dediği gibi “Biz keriz miyiz?”

***

Yunanistan’da pavyona gitmek isteyenlere ise tavsiyem yine Yunanca bir özdeyişle olacaktır:

‘Tiho tiho / Mise petiho.’

Yani

‘Zaman kötü / Kolla götü.’

 


 

Dipnotlar:

[1] Kıraathane ile taverna arası mekanlar
[2] Uzun Yol, 1998 Yön. Pantelis Voulgaris https://www.imdb.com/title/tt0164063/?ref_=fn_al_tt_1

YUNAN MACERALARI II

ATİNA ELEFTERİOS VENİZELOS HAVAALANI

 

I.

 

Midilli’ye gidecek olan uçağın kalkmasına daha dört saat var ve saat gece iki. Havaalanında bir saatlik bedava internet kullanımı hizmeti verdiklerinden bilgisayarların ve rahat koltukların olduğu yere oturup ayağımı uzatıyorum, belki uykum da gelir, bir kaç saat kestiririm diye umutlanıyorum internete girerken. Ne var ki kısa bir süre sonra yakınlarıma Amerikan İngilizcesi konuşan bir lavuğun gelmesi ile umutlarım suya düşüyor; zira adam telefonda bir çok vatandaşı gibi umarsızca ve höykürerek konuşuyor. Herife pis pis bakmam da fayda etmeyince oradaki yegane barımsı yere doğru seyirtiyorum, gerçi bir yandan da hiç uykum yok.

 

‘Çipuro’ diyorum adama. İki tane marka gösteriyor bana. ‘Sen seç’ diyorum, ‘tatlı veya anasonlu’ olmasın ama. ‘Çantali’ markalı olanı veriyor. Bardağa doldurup demlenmeye başlıyorum...

 

Emektar iphone, 2007'de ilk çıkan modeli

 

Yanımdaki koltuklarda insanlar uyuyor, etrafta kimseler yok. Düşüncelere dalıyorum. Bir saat sonra ortamdaki insan sayısı artmaya başlıyor. Yakınlarımda uzanmış olan bir çift uyanıyor. O sırada gençten üç erkek bir de kız etrafımızda dolanmaya başlıyor. Tipleri aşırı itici. Pis pis bakıyorum bunlara ne ayaksınız gibilerinden, bir yandan da bıyıklarımla oynuyorum. Bana bakıp yanımdaki yeni uyanmış çifte yaklaşıyorlar.

 

‘Polis’ diyor uzun saçlı uzun boylu olan. ‘Kimlik.’ Çift şaşırıyor, ‘Ne kimliği, burası AB değil mi?’ Küçük bir tartışma çıkıyor aralarında, yok ‘önce sen göster kimliğini’, yok ‘buna ne hakkınız var’ vs... Neticede polis görevini yapıp, insanları huzursuz ederek uzaklaşıyor. Pasaportumdan dolayı müdahale edecek bir durumum olmadığından çifte doğru polislerden ne kadar iğrendiğimi gösteren bir hareket yapıyorum. Bu dört zibidi bir kaç kişiyi daha rahatsız edip ortadan yok oluyor.

 

Bana dokunmamalarının tek nedeni ise büyük bir ihtimalle, gece 3:00’te uyumak yerine psikopatça bıyık burarak çipuro içen tek kişi olmam. Yani yüzde yüz Yunan olduğuma kanaat getiren bu faşist zihniyetten alkolün koruyucu etkisinin yardımıyla kurtulduğumu anlayıp Dionysos’un şerefine kadehimi kaldırıyorum.

 

P1070906

 

Sonra çiftin yanına gidiyorum.

 

‘Ne istiyor bu lavuklar?’

 

Adam anlatıyor. Yüzlerinden düşen bin parça, belki hayatlarında ilk kez polis tarafından kimlik tacizine uğramış, hem de kız arkadaşının yanında. Aksanından elemanların Fransız olduğunu anlıyorum. Biraz sohbet edip ‘Yunanlılar iyi insanlardır, fazla takılmayın bu tiplere’ diyorum. ‘Polis her yerde böyledir, huzur kaçırırlar’ diye ekliyorum. Kos’a gideceklermiş, dolayısıyla bunlara Kos’la ilgili bir kaç tüyo veriyorum. Özellikle Kos’un insanını daha bir övüyorum.

 

Benim nereli olduğumu soruyorlar ve şok oluyorlar. Yunanlıları koruyan bir Türk, aynı zamanda Fransız’a da iyi davranıyor! 

 

Huyum kurusun, her zaman ezilenin yanındayımdır.

 

II. 

 

Paris havaalanı duty freesinde güzel bir Martinik romu bulup almıştım (alkolle ilgili son yazımda rom maddesi de vardı https://gezenti.biz/index.php/2019/09/22/nerede-ne-icilir-orta-amerika/). Zira Martinik’de romun kralını yaparlar. Kasadaki kadın paketi yaparken mühürlemeye gerek yok demişti. Ama Atina havaalanında otururken sürekli anons yapıyorlar sıvı taşıma kuralları ile ilgili. Dolayısıyla bir bokluk çıkacağı çok netti.

 

Kafam da hafiften iyi olmuş. Güvenlik geçişinde görevliler ‘ama bu rom açık poşette’ diye itiraz ediyor. Faturayı çıkarıp ‘bakın Paris’ten daha yeni indim, halbuki denyo Fransızlar Atina üzerinden Midilli’ye gittiğimi de biliyorlardı’ diye açıklama yapıyorum kibarca. Romu kaptırmak istemiyorum elbette ki. Adam anlayışlı davranıyor, faturayı inceleyip beni kapıya yolluyor, oradaki görevli kadın kabul ederse size romu iade ederim diyor. Teşekkür edip kapıya gidiyorum. Kimse yok. Yandaki bankoya durumu anlatıyorum oradaki kadın, ‘görevli ile içkiyi alıp getirin yardımcı oluruz’ diyor. ‘Eyvallah’ deyip geri dönüyorum. Deminki elemana diyorum ‘bizim kapıda kimse yoktu yandakine sordum o da sizi çağırıyor.’ Adam da ‘ama sen öbürüne soracaktın’ diye oyalamaya çalışıyor. Diyorum ‘ne fark eder kardeşim, öbür kadın da aynı şeyi söyleyecekti zaten.’

 

Bir tane kağıt çıkarıp bir form dolduruyor, bu arada başka bir çift de benimle aynı durumda, onların alkolünü de ekliyorlar forma, başka bir görevli formları alıp bizi kapıya doğru götürüyor. Yolda yürürken forma bakıp bana ‘Türk müsün?’ diye soruyor, ‘soyadın Aslan’. Meğerse bir arkadaşı varmış, ‘Aslanidis’ diye. Derhal ‘arkadaşın Pontuslu mu?’ diye soruyorum. Şaşırıyor ve bana ‘siz de mi Pontus diyorsunuz? Oralı olduğunu nerden anladın?’ diye soruyor. ‘Pontus lafını kimse kullanmaz aslında’ diyorum. 'Bu arada -idis/-itis bildiğim kadarıyla ‘oğlu’ demek, yani Aslanoğlu. Gerçi Pontus Rumcasında -itis eki aidiyet anlamı da verdiyor galiba...' Adam verdiğim  bu bilgilere sevinip çabucak işimizi görüyor, içkilerimizi teslim edip gidiyor.

 

Bütün gün zerre uyumadan Midilli semalarına doğru uçuşa geçiyorum, kanımda alkol, çantamda rom ve kafamda türlü anılarla...

 

MİDİLLİ’DE TÜRK DÖVMEK

 

Daha önce bıraktığımız, kalbimizin yarısı ve karaciğerimizin tamamını geri almak üzere, Metin’le Ayvalık’tan Midilli’ye doğru yola çıkıyoruz. İlk kez 2009 yılında ‘No Border’ kampına katılma amacıyla gittiğimiz adada pis bir klasik yaşayarak, alkol-gezi-sohbet konulu şeytan üçgeninde eylemlere pek iştirak edememiştik (kofti anarşizm). Nerede akşam orada sabah, yok efendim şu köyde panayır varmış, öbür kıyıda çıplaklar kampı varmış, ver uzoyu-çipuroyu derken serkeş bir hayat, sefil bir varoluş sergilemiş; ancak güzel dostluklar kazanmıştık.

Vardığımızda çantaları bu güzel dostların evine atıp, geberiyormuş gibi, derhal alkol alımına başlıyoruz. Elemanlar da rembetikocu, bizi akşama çalacakları tavernaya davet ediyorlar, belirtilen saatte davete icap ediyoruz ama kafalar hafiften güzel olmuş.

 

Bizim bebeler

 

Bir yandan içerken bir yandan masamız kalabalıklaşıyor, yeni insanlarla tanışıyoruz. Muhabbet şahane. Bizim çalgıcılar da Yunanca-Türkçe ortak olan şarkıları çalmaya başlıyor. Nedeni ise Türkiye’den gelen turist sayısında patlama yaşanması. Tavernada bir masa dolusu pasaporttaşımız var. Bunlar sanki daha önce hiç Türkçe müzik duymamış gibi şarkılara anırarak eşlik ediyor, abuk subuk danslar sergiliyorlar. La havle diyerek bakmamaya çalışıyorum. Ta ki yaşlı bir dilenci amca içeri girene kadar.

Kendi ülkende yapamayacağın şeyi başka ülkede yapmayacaksın, seyahat ahlakı bunu gerektirir.

Dilenci olsun olmasın herhangi birine, hele de yaşlı bir kişiye, terbiyesizlik yapamazsın. Adamın önüne raks ederek geçip yolunu kesemezsin. Metin Midilli’ye daha çok geldiği için öncelik onun. Yunanlı arkadaşlarımız önemli değil filan diye bizi yatıştırmaya çalışıyorlar ama ayıp denen bir şey var. Metin adamları kibarca uyarıyor ama idrak yoksunu bu şahıslar hörleyince hışımla yanlarına gidiyorum, hala yanıt vermeye çalışıyorlar, eğleniyoruz diye bir şeyler geveliyorlar. “Eğlenecekseniz adam gibi eğlenin!” diye bağırıyorum. Artık normal yol bittiği için bundan sonra yola yumruklarla devam edeceğiz; ama yanıt vermiyorlar.

Bu sırada yaşlı amca usulca yanıma gelip bir anda kolumu öpüyor ve mekanı terk ediyor. Şaşkınca oturup Metin’e olayı anlatıyorum, aynını bana da yaptı diyor.

***

 

P1060846

 

Tanrının sevdiği kulları olmalıyız ki ertesi gün ‘Uzo Festivali’ başlıyor. Şansa bak! Akşam olunca arkadaşlarla damlıyoruz. Onlar yine çalgı çengi işinde olacak, bize de içmek düşecek. Böyle iş bölümüne can kurban.

“Metin bizim en sevdiğimiz uzo X değil miydi?” diye soruyorum, zira yirmiye yakın uzo markası stant açmış ama bizim marka yok ortalıkta. “Onların götü kalkmış” diye yanıtlıyor, en pahalı uzo markası olmuş. O yüzden beleşe uzo dağıtmaca yok demek ki, kapitalizmin gözü kör olsun.

Biz de madem öyle, yeni keşiflere yelken açalım diyerek bütün uzo markalarından içiyoruz en güzelini bulmak için. Gerçi dördüncü kadehten sonra nasıl ayırt ettik, nasıl özellikle iki tane marka üzerine karar kıldık oraları tam hatırlamıyorum ama tanrı ağız tadı vermiş demek ki bize.

Bir yandan içip bir yandan dolanırken usta bir tavlacı olan Metin hemen dikkat kesiliyor. Zira ortalığa dört beş tane masa koymuşlar, üzerlerine de tavla. Oradaki hostes kızlara olayın ne olduğunu soruyoruz. Tam anlatamıyorlar, dolayısıyla patronlarını çağırıyorlar. Yunan nüfusunun yüzde yirmisinin sahip olduğu gibi Nikos ismine sahip patronları “burada tavla oynarsanız size birer tane hediye ve çekiliş için bilet vereceğiz” diyor. Nasıl yani? Yalnızca oynamak yetiyor mu? “Yenmek yenilmek önemli değil, önemli olan katılmak” diyor. Çekilişte büyük ödül bu tavlalardan biri ve en iyi uzolarımızdan oluşan bir koli.

Metin’le karşılıklı oturuyoruz. Hemen birer tane küçük hediyeyi ve piyangolarımızı takdim ediyorlar. Tavla oynamayalı yıllar olmuştu, hiç sevmediğim bir oyundur, asabımı bozar. Demek ki o gün bilmeden aşkta kaybedecekmişim. Tek oyunda Metin’i mars ediyorum, kalkıyoruz.

 

P1060827

 

Biraz da müzik dinleyelim diye oradaki amfiye oturuyoruz. Bir Metin gidiyor uzo almaya bir ben. Sıra bana gelince artık ahbap olduğumuz uzocu ablaların yanına gidiyorum. Birazdan kapatacağız diyerek bir tane peti boşaltıp içine uzo doldurup elime tutuşturuyorlar. Artık nasıl bir itibarımız varsa ortamda?

Bu rezilliğe tanık olan, ablaların arkadaşı olduğunu düşündüğüm biri laf atıyor. Konuşmaya başlıyoruz. Sonra bir kaç kişi daha katılıyor sohbetimize. Özellikle bir tanesi bildiğin Halit Ergenci. Sakal makal aynı. ‘Suleyman’ diyerek dalga geçiyorlar elemanla. Bu sırada konu konuyu açıyor, ahbaplık seviyemiz ileri düzeye yükseliyor derken asıl adı Thedoros sahne adı Lampsas (meğer soyadıymış) olan elemen bana aniden hiç beşten fazla kişi tarafından dövülüp dövülmediğimi soruyor. İnsan şaşırınca daha bir dürüst olurmuş ya, "valla güzel dayak yedim ama beş kişiden sonrasını saymaya fırsat bulamadım işin açığı" diyorum içtenlikle, "hem de birden fazla olmak üzere..." O kadar şaşırmışım ki, nasıl bildiğini sormayı geçtim "sen de mi?" diye soramıyorum bile... Neyse ki sırtıma pat pat vururken o da içten bir itirafta bulunuyor da göt gibi kalmıyorum ortada: "üzülme dostum" diyor "ben de çok yedim." Böylece adı konmayan derin dostluğumuzun da başlangıcı oluyor bu küçük hikaye. Hatta o derece ki, bizi evlerinde misafir ediyorlar bir kaç gün. Biz de keriz değiliz, anında çöküyoruz.

***

Tavla yarışması (?) çekilişi sonucu gece yarısı açıklanacaktı. İki bileti de alıp gidiyorum, Metin nedense olaydan çok emin, “kesin bana çıktı, ödülü al gel” diyor, ‘ruhunu iki dakkada şeytana mı sattı da bu kadar emin bu herif’ diye düşünerek stanta yaklaşıyorum. Tahtaya bir takım numaralar yazmışlar. Elbette ki en alttaki numaralara bakıyorum eski bir amortici olarak. "Tabii ki amorti bile" yok diye hayıflanıp geri dönüyorum. Hostes kız o anda yanımda beliriyor, güzellik karşısındaki her şuursuz erkek gibi ben de salak salak sırıtıyorum. “Numaranıza bakabilir miyim?” diye soruyor. Ne diyeceğimi bilemediğimden, "ya, pek bir şey çıkmamış sanırım" diye gevelerken “Nasıl çıkmamış? En büyük ödülü kazanmışsınız işte!”diyerek elimdeki numarayı işaret ediyor!

Hayatımda herhangi bir çekilişte, kurada, şans oyununda hiç bir şey kazanamamış biri olarak şok oluyorum: gerçekten benim bilette yazan sayı en üstte, bakmadığım yerde kocaman yazıyor. İnanamıyorum! Sonra toparlanıp arkadaşları filan topluyorum, törenle hediyelerimizi takdim ediyorlar. Woody Allen’ın Sleeper filminde güzellik kraliçesi seçildiği anda yaşadığı duyguya benzer bir şey yaşıyorum sanki...

 

f3fb31b79e10c374afeb6524ab73c0fa

 

Uzo Midilli’de içilir...

İkisi hariç verdikleri bir kasa uzoyu orada eşe dosta dağıtıyorum. Aylar sonra, evimde demlenirken, rakı bitince bunlar aklıma geliyor. Birini açıp bardağa dolduruyorum ve bir yudum alıyorum: Bu ne lan??? Bir yudum daha, olmuyor, tükürüyorum. Berbat bir şey bu. Hemen netten Metin’i arıyorum: “Oğlum biz galonlarca uzoyu nasıl içmişiz lan?” “Abi ben de bir iki denedim gurbet ellerde ama içilecek gibi değilmiş” diye yanıtlıyor. Moğol ayragından sonra içtiğim en kötü içkilerden biriymiş de haberimiz yokmuş. Büyük konuşmayayım ama çok zorda kalmazsam bir daha ağzıma sürmeyi düşünmüyorum. Belki Midilli’de, zira başka yerde o tadı yakalayamıyoruz.

***

Midilli kentinden zar zor bir araba kiralayıp Selanik’ten iki ahbabımın işlettiği Kafeneio Leonidas’ı bulmak üzere yollara düşüyoruz. Herkes herkesi tanıdığı için arkadaşlar yolu tarif ediyor, anladığımız kadarıyla resmen tanırının unuttuğu bir yerde olmalı. Gerçi dolanarak, yolun keyfine vararak, köylere girip çıkarak ilerliyoruz, o yüzden ne kadar ücra olursa bizim için o kadar iyi.

Yunanlıların genelde telefon açmama, e-postaya iki ay sonra yanıt verme gibi güzel alışkanlıkları olduğu için çat kapı gitmemiz yadırganmıyor elbette. Hemen çipurolar, mezeler çıkıyor ve akabinde öğlen rakısına oturuluyor. Sonra diğer elemanlar da damlamaya başlıyor. Bunlardan biri yine ilk geldiğimde tanıştığımız ahşap ustası ve heykeltıraş deli Yorgo, özlemişiz keratayı. Şimdi de buzukiler, utlar, curalar beliriyor ve cümbüş başlıyor.

Akşama doğru müsaade isteyip kalkıyoruz, çünkü uğramamız gereken bir yer daha var.

İkinci durağımıza ilk kez 2009’da gittiğimde “işte” demiştim arkadaşlara “dünyada gerçekten huzur bulduğum tek yer! Çünkü Söğütdalı 2003’te restore edildiğinden beri yersiz yurtsuz kalmıştım.”

 

P1060873

 

Bu mekana yalnızca orayı bilenler gidiyor, yani bizler gibi anarşistler veya solcu, çer-çapulcu tayfası filan. Oturuyorsun ve önüne direk harikulade mezeler gelmeye başlıyor alkol eşliğinde. Hiç bir şey söylemene gerek yok! Çıkarken de gönlünden ne koparsa onu ödüyorsun. Olay yalnızca bununla kalmıyor, muhabbetin kralı da orada!

İçeri giriyoruz, eşi önce beni hatırlamıyor ama gelin diye işaret ediyor. İçeride eski dostum uzandığı yerden doğruluyor ve beni görünce yüzünde güller açıyor, tabii benim de. Sarılıyoruz. Gece yarısına kadar sohbet ediyoruz. Nerede kalıyorsunuz diye soruyorlar, biz kem küm edince de oradaki minderlere yatırıp üzerimizi örtüyorlar. Bir yandan dalgaların sesi, bir yandan rüzgarın soluğu, uykuya dalıyoruz...

***

Midilli kentine döndüğümüzde Metin’in Türkiye’den arkadaşları ile buluşup kafede laflamaya başlıyoruz. İkindi vakti Yunanlılar uykuda olduğundan kafede bizden başka bir Türk çift daha var. (Sevişmek gibi) yapacak daha iyi bir işleri olmadığı için bizi dinlemeye başlıyorlar ve büyük ihtimalle beyin mıncıklaması geçiriyorlar çünkü o saatte yine içtiğimiz için sohbetimiz ağır politik ve saykodelik bir hal almaya başlıyor.

Bu sırada bir başka Türk çift bizi görüp “Aa, burda da Türkler varmış” diyerek bir anda fotoğrafımızı çekiyor.

Sigortalarım atıyor: “Ne yaptığınızı sanıyorsunuz siz?” diye çıkışıyorum. İzinsiz bir biçimde birinin, hele de benim fotoğrafımın çekilmesi saygısızlığın dik alasıdır. Diğerleri araya girip ortamı sakinleştirmeye çalışıyor. Fotoğrafımızı çeken salak da özür dileyip derhal fotoğrafı siliyor ve hızlıca yoluna gidiyor.

*** 

Dönüşte feribotta Metin’e “Başardık” diyorum, “Midilli’de Türk dövmemeyi başardık.”

Haydi bunu kutlayalım.

 

YUNAN MACERALARI

Yunanistan, özellikle bir anarşist için cennet gibi bir yerdi(r). Herhalde nüfusa oranlarsak dünyada bu kadar çok anarşistin olduğu başka bir ülke yoktur. Sayısız grubun olduğu ülkede anarşistlerin düzenlediği festivaller, eylemler birbirini izler. Bunun yanı sıra ülkemize bu kadar çok benzeyen bir yer olması da onu çekici kılıyor elbette.

 

İlk hikayemiz Selanik'te başlıyor...

 

I. YURÇA

 

Atıl olduğu için işgal edilen İfanet adlı fabrikada takılıyordum. Sağdan soldan gelmiş bir sürü anarşist vardı ortamda. Onunla sohbet bununla muhabbet derken annesi Finli, mesleği ise arıcılık olan rastalı piercingli Andreas’la tanışıyorum. ‘Yahu, yok mu buralarda komün olayları filan? Bu kadar anarşist insan var, bunların hiç biri mi Kroptokin’den etkilenmemiş?’ ‘Olmaz olur mu abi’ diye yanıtlıyor, ‘tam senin aradığın bir yer var: Yurça!’ Sonra orayı öve öve bitiremiyor, ben de o gazla ilk trene atladığım gibi Larisa üzerinden öğlen saat 15:00 sularında Volos’a varıyorum.

 

 

Ancak Yurça’ya ulaşmak için önce gitmem gereken yer olan Nehoiri köyünün otobüsü 16:30’da kalkıyormuş ve akşamın olmasına az bir süre olduğundan hemen bir taksiye atlayıp köye varıyorum. Zaten Yurça denen yere araba gitmiyormuş. Taksici beni köy meydanında indiriyor. Oradaki tavernacıya yol soruyorum. Adam suratıma pis pis bakıp ormanın örttüğü dağı işaret ediyor ve eliyle yedi işareti yapıyor. Yedi kilometre! En az bir saat yürümek demek. Hava da kararmak üzere ama yapacak bir şey yok. Tarif üzerine dalıyorum patikaya. Yarım saat yürüyüşten sonra üstüne üstlük hafif bir yağmur eşliğinde hava da kapanmaya başlıyor ve Andreas’ın tarifinin aksine önümdeki patikalar çatallanmaya başlıyor. Hislerime güvenip birini seçe seçe gidiyorum.

 

2

İfanet iç

 

Nihayet genişçe bir alana geliyorum, aşağıda kocaman bir çiftlik var ama bu sefer hislerim yanlış yerde olduğumu söylüyor. Arıyorum Andreas’ı, anlatıyorum, doğru yoldasın diyor. Pek inandırıcı gelmese de yürümeye devam ediyorum ta ki bir anayola çıkana kadar. Tarifte anayol filan yoktu tabii.

 

Hava kararmak üzere, risk almanın anlamı yok, geri dönüyorum. Bu arada yağmur şiddetini artırıyor, eski bir dağcı olarak bende yağmurluk filan yok tabii ki. Ama çok hızlı yürürüm, bir de üstüne (ileride bir hayvan silüeti görmeme müteakip) göt korkusu eklenince bir saatte geldiğim yolu kırk dakikada alıyorum. 

 

Sıçana dönmüş bir şekilde yol sorduğum tavernaya dalıyorum, sıcak bir çorba, sıcacık bir soba umuduyla. Mamafih ne çorba var ne de soba. Kuru fasulye, yanıda da boğma rakıyı dayıyor adam. Andreas’ı arayıp küfrediyorum: ‘Haklısın abi, orayı bulmak çok zor aslında’ demesin mi? Yunan rahatlığı gerçekten bazen kabak tadı veriyor. 

 

Tavernacı rakıyı tazelerken nereli olduğumu soruyor. Meğer bunun dede bizim oralardan göçmüş. Böyle bir empati kurulunca bana ‘Köyün aşağısında iki tane taverna var, onların birisi senin aradığın elemanları tanıyor, belki seni oraya götürürler bile’ diyor. Kalkıp gidiyorum, iki taverna var ikisinin de ismi neredeyse aynı, birisi kapalı. Küçük Yunan harflerini okumak daha zordur, acaba hangisiydi lan diye gözlerimi kısıp isimleri çözmeye çalışırken açık olan tavernadan bir tane teyze çıkıyor. Zinhar anlaşamıyoruz. Tam o sırada kurtarıcı gibi diğer tavernanın önüne bir araba geliyor. 

 

Metaxa-5-438x293

7 değil 5 yıldızlısı makbuldür

 

‘Hemen koşup adamlara durumumu izah etmeye çalışıyorum. Adam elleriyle ‘sakin ol ahbap’ der gibi bir işaret yapıyor ve akabinde beni içeri alıp masaya oturtuyor. Önüme bir şişe metaxa iki de bardak koyuyor. İçmeye başlıyoruz.

 

‘İngilizceyi unuttum ben ama sen anlat. Hatırladıkça da konuşurum’ diyor, çat pat. Anlatıyorum hikayemi, şurayı arıyorum filan diye. Adam şaşırıyor. Açıklamaya çalışıyor, anlamıyorum. Sonra beni iyi İngilizce bilen biriyle konuşturuyor telefonda. Telefondaki eleman açıklıyor: Meğerse orada ne komün varmış ne bir şey. Bir takım aileler gelip Yurça’dan evler ve araziler almışlar, belli bir dayanışma içerisinde tarım yapıp takılıyorlarmış ama anladığım kadarıyla benim aradığım tarzda komünal bir yaşam deneyimi yokmuş. Göt gibi kalıyorum. Ulan Andreas! 

 

Eleman telefonu kapatmadan soruyor: ‘Kalacak yerin var mı?’ O ana kadar hiç düşünmemiştim. ‘Yok’ diyorum. ‘Benim bir iki saatlik işim var, gelip alırım seni bizde kalırsın’ diyor, ‘olur’ diyorum ‘yalnız orası kapanmış olur, yukarıdaki tavernaya geç orada buluşuruz’ kapatıyor.

 

Sonra ben konuştukça (ve içtikçe) tavernacının dili çözülüyor, konu konuyu açıyor. Bir süre sonra ahbaplığın dozajı iyice artıyor onlar karı koca bana rebetiko söylüyor, ben onlara Zeki Müren. Saat neşeli ve alkollü bir biçimde ilerliyor. Sonra benim jeton düşüyor: ‘Kapatmayacak mısınız, geç oldu?’ diyorum, ‘yok illa bir metexa daha iç’ filan derken zar zor ayrılıyoruz. Yukarıdaki tavernaya yollanıyorum.

 

20160613184511_mehmet-agar-galatasaray

 

Tavernacı bana ‘yine mi sen lan’ bakışı atıyor, içerisi bu kez kalabalık, amcalar filan oturmuş komboloi çekip rakı içiyorlar; zira TV’de Panatinaikos-Galatasaray maçı var. Hoppala! Tavernacı da bunlara hemen yetiştiriyor tabii benim nereli olduğumu. Akabinde herkes bana dönüp pis pis bakıyor ve TV’yi gösteriyorlar. ‘Fenerliyim kardeşim ben!’ diyorum, ‘Galatasarayı skhim.’

 

Lan öyle diyince de sanki tırsmış gibi oluyoruz iyi mi? Hayır, hasta bir GeSe’li olan pederle bu Avrupa maçları yüzünden kaç kez gırtlak gırtlağa geldiğimizi bir ben bilirim. Neymiş efenim, Herta Berlin’i destekliyormuşum Faşo Terim’e karşı… Ama gel de bu heriflere bunu açıkla. Kendimi ezdirmemem lazım bir yandan da...

 

kom

Deve kemiğinden komboloi

 

Daha önce yazmıştım, Yunan tespih çekme kültürü sallama ve şakırdatma üzerine kuruludur, maçist tarzda külhanbeyi gibi çekerler. Yanlarına gidip ‘kamboloilerinize bakabilir miyim?’ diyorum. Veriyorlar, zaten çok iyi bildiğim tespihlerini yalandan inceliyor gibi yapıyorum. ‘Bu kadar aralık varken bunu sallamak kolay tabii’ diyerek cebimden şekilli oltu tespihimi çıkartıp masaya koyuyorum. Hayranlıkla inceliyorlar. Gümüş kamçının yanı sıra tanelerin üzerinde de gümüş işlemeler var. ‘Ama bu çok dar, nasıl sallıyorsunuz?’ diye soruyorlar, ‘aslında bizde sallamak ayıptır’ filan olayına hiç girmeden, taa lisede öğrendiğim tek elimle tespih çevirme hareketini yapıyorum, şıkır şıkır… Ağızları açık izliyorlar.

 

WhatsApp Image 2020-05-04 at 11.08.14

Tırt bir komboloi

 

Yerime gururla oturduğumda tavernacı hemen içkimi tazeliyor, kafam bir milyon olduğundan ‘ama istemedim ki’ diyecektim, göz kırparak ‘bu benden’ diyor.

 

İçki biterken telefonda konuştuğum eleman Akhileas gelip beni alıyor. Dağda bir tane kulübeye gidiyoruz. Meğerse büyük kentte kafayı kıran bu taraflarda ev, tarla alıp yerleşip kendini tarıma veriyormuş. Benim bulmak istediğim elemanlar yirmi yıl önce, Akhileas ise on beş yıl önce buraya yerleşmiş. Dağınık halde ama kollektif birliktelik ve yardımlaşma içinde yaşayan bir sürü insan varmış buralarda. Ama öyle komünal bir hayat yokmuş işin özeti. Akhileas anarşist olmamasına karşın çok kral bir eleman çıkıyor. Müzikten anlayan, belli bir kültür seviyesinin üzerinde olan her Yunan gibi o da Alevi türkülerinin hayranı çıkıyor iyi mi? Bir sürü de CDsi var.

 

3

***

 

Yıllar sonra daha iyi anlıyorum ki topluca yaşamak yerine bu şekilde ayrı evlerde ama kollektif bir bilinçle haraket etmek çok daha sağlıklı. Anarşist komünlerde genelde asalakların türemesine veya beraber yaşamadan kaynaklanan bir çok sorunun aşılmasında halen kayda değer bir ilerleme kaydedemedik gibime geliyor. Bu da ayrı bir hikayenin konusu.

Terms & Conditions  |  Privacy Policy

Gezenti 2018 © All Rights Reserved