GÜNEY AMERİKA’DA ALKOLİZM I. BÖLÜM

ARJANTİN

Geldiğimin ilk haftasında buradaki şarapların fasonluğunu derhal idrak edip yıllardır kahrımı çeken damıtma alkole dönme isteği ile dolup taşıyorum. Kuzey Amerika menşeili viskiyi ite köpeğe bile sunmaktan kaçındığım için ilk seçeneğim, burada pahalı olan Skoch yerine tabii ki her daim ucuz ama leziz olan İrlanda viskisi yönünde. Bu arayış içerisinde girdiğim dükkanın vitrininde gözüme güzel bir şişe çarpıyor: San Juan konyağı!

İlginç bir rastlantı, hayırlara vesile olur inşallah diyerek 70’lik şişeyi 16-17 TL’sına karşılık gelen bir değere alıyorum. Ve bom! Bu fiyata bu lezzet, inanılmaz.

 

P1080507

 

Arjantinliler sıcakkanlı ve klişe muhabbet konusunda bizimle yarışabilecek kapasiteye sahip bir millet. ‘Aaa... Ne kadardır buradasın, ne kadar kalacaksın? Asado yedin mi? Şaraplarımızı beğeniyor musun?..’ ve daha bir sürü benzer soru.

Kabalık etmek istemesem de otomatik yanıtlarım belli bir süre sonra bozuluyor ve başta şarapla ilgili olmak üzere eleştirel düşüncelerimi direkt söylemeye başlıyorum. Bir kısmı kaba dürüstlüğüm karşısında feci şekilde bozuluyor ama sert göründüğümden midir nedir pek de itiraz edemiyorlar. Çok da üstlerine gitmeyeyim, neticede misafiriz diyerek ‘ama konyağınız çok güzel’ diye sıcak bir biçimde yaklaşayım istiyorum, yanıt: ‘Ne konyağı? Arjantin’de konyak mı var!?

Hay sizin Fransız özentiliğinizi ve İtalyan genetiğinizi s...” diye söveceğim ama İspanyolcam yetmiyor. Yetse de yetmiyor.

İlerleyen günlerde ayrı bir keşfe nail oluyorum. Bir bar-parti ortamında Blender’s Pride diye bir viski görüyorum, bar fiyatı 10 TL. Bilmediğim boktan bir blended İskoç viskisidir herhalde diye düşünüp, neden olmasın diyerek tatmak istiyorum. Tadı hiç de fena değil. Barmene soruyorum, Arjantin üretimi demesin mi?

Peki bundan kimin haberi var, çok az kişinin. Kim beğeniyor Arjantin viskisini? Hiç kimse!

Eder-değer hesabına vuracak olursak, en kötü İskoç viskileri olan J&B veya Red Label’dan çok ama çok daha ucuz olup da hiç de fena bir tat yakalamayan bu viskiler bence yalnızca kötü reklam değil aynı zamanda aşağılık kompleksinin de kurbanı. Muhtemelen viskiden anlamayan gavurların gelip bunları beğenmemeleri, ağız tadı çok da güçlü olmayan Arjantin vatandaşlarının kafasına bir şekilde kötü bir biçimde yansımış. Yazıktır, günahtır.

 

P1080618

 

Bu ruh hastası zırva milliyetçi ortamda neyse ki imdadıma Anarşizm yetişiyor. Köklü bir anarşist geçmişe sahip olan ülkede 1901 yılında kurulmuş olan FORA sendikasını ziyaret ediyorum. Sıcakkanlı yoldaşlarımızla sıra dışı bir biçimde yaptığımız sohbet ‘Burada ne içiyorsun genelde?’ sorusuna gelince “Elbette ki viski ve konyak” diyorum, ayakta alkışlıyorlar! Gözlerim doluyor. ‘Burada şaraplar kötüdür zaten, çok doğru bir seçim’ diyorlar. ‘Anca pahalı şarap iyidir, ona da ne gerek!’ Sarılıp öpüyorum hepsini bir bir. “Yaşasın Anarşi!” demeyeceğiz de ne diyeceğiz ki zaten?

 

URUGUAY

Arjantin’dekine benzer bir durum Uruguay için de geçerli. Dünyada viskinin ciddi biçimde tüketildiği yerlerden birisi olan bu ufak ülkede önemli sayılabilecek de bir üretim ve viski çeşitliliği mevcut. Ve oldukça pahalı sayılabilecek Uruguay’da en kral barda bile çok komik fiyatlara yerel viski içmek mümkün. Tavsiyemdir. Ama elbette ki buzsuz ve susuz.

Uruguaylı barmen ‘yanına su vereyim bari’ diyor, ‘istemez’ diyorum. Neyse ki racon bilen insanlar bütün dünyada aynı güzelliğe sahiptir. Derhal cips mips bir şeyler ikram ediyor, sonra ‘viskiyi ben hayatta içemem abi’ diyor. ‘Yalnızca bira.’

 

P1080686

 

‘Ben de bira içmeyi bıraktım’ diye yanıtlıyorum. ‘Sadece sert alkol alıyorum.’ Sonra duvarda çok güzel bir yazı var, gözüme ilişiyor: ‘Galeano’nun sözü mü bu?’ diye soruyorum. ‘Sen nereden biliyorsun O’nu?’ diye şaşırarak soruyor. ‘Bilmez miyim hiç? Bizim oralarda O’nu çok sever ve sayarız’ derken sohbet boyut atlıyor. Kadehimi Galeano’nun şerefine kaldırıyorum, zira zihnimizi açan Sevgili Eduardo Galeano bu olaydan bir ay önce vefat etmişti ki insanlık olarak en büyük kayıplarımızdandır. Yetişmemizde çok önemli katkıları olan bir büyüğümüzdür. Toprağı bol olsun.

 

BREZİLYA

Gece geç saatlerde Porto Alegre’ye ulaşıyorum. Sabahtan beri kursağıma pek bir şey girmediğinden koşarak en yakındaki restorana gidip oturuyorum. İspanyolca sökmeyince İngilizceye bağlanıyorum. Garson yine anlamıyor ve izin istiyor. Biraz sonra da sakallı bir amca ile geliyor. Amca bu şekilli mekanın sahibi olsa gerek, kötü İngilizcesine rağmen  elbette ki anlaşıyoruz ve yemeği sipariş edip: ‘Bana’ diyorum ‘en sert (okunuşu kaşasa) cachaçanızdan verin lütfen.’

‘Şahsen ben şunu içiyorum, hem sert hem leziz’ diye gösteriyor menüden, eyvallah ediyorum. İki dakika sonra garson üç bardak cachaça ile geliyor. ‘Bu’ diyor ‘siparişiniz. Diğer ikisi ikramımızdır.’

 

P1080819

 

Raconizmin gözünü seveyim. Bunu kasıtlı yapmadım ama bundan sonra yürüyeceğim yol belli oldu. Adamların hoşuna giden, bir yabancının gelip de kola-bira gibi saçma sapan şeyler yerine yerel ürünü içmesi!

Alex’iyle ünlü Curutiba kentinde yine yemek arayışı içerisinde gözüme sıcak gelen bir mekana giriyorum. Salaşla entel arası bir yer burası. İspanyolca anlaşıyoruz çat pat. Yemeği sipariş edip en sert cachaça söylüyorum yine. Sonra da havanın güzel olmasından dolayı dışarı oturuyorum. Birazdan eleman iki tane cachaça ile damlıyor, biri yine elbette ki ikram. Teşekkür ediyorum. ‘Abi seni içeriden çağırıyorlar izninle’ diyor. Hayda! Brezilya’da bir konsa çıkmadığım eksik kalmıştı, o da oluyor ya daha ne diyeyim?

Kahve ten renkli orta yaşlı bir kadınla, buğday rengimsi yaşlıca bir amcanın masasına oturuyorum. İkisi de İspanyolca biliyor. Kadın oralı, adamsa on sekiz yıldır orada yaşayan bir Fransız. Güzel sohbet dönüyor aramızda. İlerleyen saatlerde bilmediğim kulüp ortamlarına gitmemi salık veriyorlar ‘Ama taksi ile git, yol uzun, sakat olabilir.’

 

36947

 

Tabii ki yürüyerek gidiyorum. Beklediğimin aksine bir şey olmuyor. Bir tane şekilli bara gidip oturuyorum, aynı bizim zengin ortamları. Aynı bayıklık, aynı sıkıcılık, tipler bile neredeyse aynı. Bir iki tek atıp çıkıyorum. Biraz dolanıp daha ilginç bir ortam bulamayınca kentin karanlık sokaklarına dalıyorum. Bir tane leş ortam buluyorum ama içerisi çok kalabalık. Kalabalığı sevmediğim için ilerliyorum. Daha sonra tenha bir yer buluyorum. Burası bakkal kırması, yemek de yapan tek-tekçi yeri. Selam verip giriyorum, selamımı alıyorlar. Tezgaha konuşlanıp cachaça istiyorum. İçkimi yudumlarken gözlem yapmaya başlıyorum. Zira burası sikindirik zengin mekanından daha ilginç benim için. Özellikle mekan sahibi bir aile. Kadın ve oğlu çalışıyor. Tek dal sigara almaya gelen evsizlere veya bir tek atmak isteyen yoksullara hizmet ediyorlar. Ama bunu yaparken belli bir sertlik, belli bir saygı ve büyük bir racon içerisindeler. Gerekirse üç kuruşun da hesabını yapıyorlar ama kimseyi kırmıyorlar. Yıllar içerisinde kurdukları bir denge olduğunu hissediyorum bunun.

Bir tane evsiz geliyor, parası 10 sent eksik. Telaşla benden istiyor, çıkarıp veriyorum. Teşekkür edip tekini atıyor ve uzuyor. Asla kadınla pazarlığa girmek istemediğini görüyorum.

Derken karşımdaki tezgahta duran içlerinde çeşit çeşit otlar bulunan şişeleri fark ediyorum. ‘Bunlar ne?’ diye soruyorum, kadının kendi yaptığı cachaçalarmış. ‘Bağlayın’ diyorum, kafa bir milyon oluyor onlar bağladıkça. Ama yemin ediyorum içtiğim en leziz cachaçalar bunlar. Hesabı istiyorum, şaka gibi bir para ödüyorum, resmen şaka gibi.

Ertesi gün Sao Paolo’ya otobüs biletim var ama akşam buraya bir kez daha gitmeden olmaz. Bu sefer Cuma diye ortamdaki makineden müzik de vermişler ve mekan biraz daha kalabalık. Müdavimlere selam verip kaldığım yerden devam etmek istiyorum diyerek yine otlu cachaçalardan devam ediyorum. İki, üç derken gitme vakti geliyor. Kadına ‘gerçekten çok leziz yapmışsınız’ diyorum. ‘Bir şişe satın alabilir miyim?’ Bunu sorarken ‘kaç para ister ki, istese istese...’ diye iğrenç bir düşünce var aklımda. Ama yanıt tokat gibi geliyor:

‘Dışarıya şişe vermem! Onlar benim kendi el emeğim.’

İnsanlık dersimi alıp çıkıyorum. Asla unutmamalı: Paranla değil, insanlığınla değer kazanırsın!

Ve bana bunu hatırlattıkları için onlara minnet duyuyorum.

 

GÜNEY AMERİKA MÜZİK NOTLARI II

URUGUAY

Montevideo’da bir takım genç arkadaşlarda kalıyorum. Bazıları öğrenmeye meraklı, müziğimizi soruyor. Hangi birini anlatsam diye düşünüyorum bir an. ‘Bizde her türlü müzik var’ diye kestirip atayım diyorum kendi kendime, sonra ‘bunu nasıl anlayabilirler ki’ diyerek vaz geçiyorum. Çünkü bir çok yönden kültürel beslenmeye o kadar açık topraklarda yaşıyoruz ki adamların dinlediği üç tür (ikisi boktan) müzikle kıyaslayınca bir yandan da onlara acımadan edemiyorum.

 

pascha

Ortaçağ Doğu Roma (Bizans) Musikisi için lütfen tıklayınız: http://www.ec-patr.net/en/sounds_htm/pentecostarion/pascha.htm

 

Hayatı boyunca makarna ve ekmekle beslenmiş birine zeytinyağlı sarma verirsen büyük ihtimalle midesi bulanır, zira ön bilgisi olmadığı için beynin, aynı anda gelen birden fazla değişik tadı algılaması çok zordur. Bu gelişmiş yemeğin tadına anca belli bir gurmelik seviyesine ulaşmış birisi varabilir. Olay, her türlü sanat dalı için de geçerli elbette.

Dolayısıyla sevdikleri müzik türlerine bizde karşılık gelenlerinden bir iki örnekle geçiştiriyorum olayı.

Ertesi gün liman mahallesinin ücra sokaklarını arşınlarken garip bir yer dikkatimi çekiyor. İçeride bir takım devasa enstrümanlar var. Dükkan desem dükkan değil, müze desem çok küçük, kafeye de benzemiyor. İçeri dalıp selam veriyorum. Eleman selamımı alıyor. “Nedir burası?” diye soruyorum, “bir kahve içmem mümkün mü burada, çok güzelmiş mekan?”

Uruguaylılar sıcakkanlı bir millet. Adam beni buyur edip anlatmaya başlıyor. İsmi Gabriel ve içerideki enstrümanların hepsini kendisi yapmış. Çok ama çok ilginç sesler çıkartan müthiş aletler var. Bazılarını çalıyor. Şaşkınlık ve takdirle izliyorum. Fotoğraf çekmeye müsaade yok ama şu linkten fotoğraflara göz atmak mümkün (gerçi daha çok insan fotoğrafı var ama).

 

La Vieja Telita 360m

Gabriel'in mekanını daha yakından tanımak için lütfen tıklayınız: https://laviejatelitamulticultural.blogspot.com/

 

Yalnız adamların uyuzluğu beni bitiriyor. “E kahve..?” diyorum, damağım kurumuş bir biçimde. “Tamam hemen yapıyorum” deyip beni on dakika daha oyalıyor. Bu arada sohbet açılıyor ve politika konuşmaya başlıyoruz. Elbette ki Tupamaro’lardan girip Galeano’dan çıkıyorum. Gevezeliğimi takdirle karşılıyor ve akabinde bizim müziğimizi bilmediğini itiraf ediyor. Konuya hakim olduğu için ona biraz daha detaylı anlatıyorum olayı. Türklerin ellerinde dombıralarla veya sırtlarında yatuğanlarla gelip Anadolu müziğiyle kaynaşmalarını, Osmanlı müziğinin tamamen Bizans müziğinden alındığını ve dolayısıyla bazı notaların Avrupa nota sistemiyle çalınamadığından bahsediyorum hızlıca. Oradan ayrılırken de ona bizim oralardan bir örnek yollayacağıma söz veriyorum.

 

Ali Ekber Çiçek’in muhteşem Haydar Haydar’ı, Orta Asya ve Orta Anadolu’nun kaynaşmasına bir örnek gibi

 

Gabriel mesajımı alır almaz şarkıyı dinlemiş ve çok etkilenmiş olacak ki bana hemen yanıt yazıp, tekrar kahve içmeye çağırıyor. Ama ne yazık ki yola çıkma vaktim gelmiş.

Bu arada Uruguay’ın geleneksel kırsal gaucho müziğinden oldukça farklı biçimyle candombe denilen dans ve müzikleri ünlüdür. Ancak işin ilginç olan, zenci vatandaş sayısı yüzde beşi geçmeyen ülkenin milli müziğinin Afrika müziği olmasıdır.

 

 

PARAGUAY

Uruguay gibi ismini yerli Guarani dilinden alan Paraguay, Uruguay’ın aksine yerli geleneklerini milli övünç kaynağı yapmayı başarmış bir ülkedir. Hemen herkes, İspanyolcanın yanı sıra Guarani dilini de bilir. Tabii bir yandan ne İspanyolca ne de Guaranice konuşan bir çok farklı yerli topluluğu olduğunu söyleyebiliriz ek not olarak.

Geçmiş kültürüne sıkı sıkıya sahip çıkan bu küçük ülkenin müzik ve dansları da oldukça zengin. Amerika kıtasında kullanımı pek de yaygın olmayan arp, geleneksel çalgıları olarak karşımıza çıkıyor.

 

 

Kadınların başlarına koydukları testiyle yaptıkları Galopera adlı dansları ise zevkle izleniyor:

 

 

Tabii bir yandan da Akdenizliliklerini de unutmamışlar:

 

 

Tanıdık figürler derhal göze çarpıyor

 

Hiç turistik olmayan başkent Asunsiyon (Asuncion)’da şans eseri, geleneksel dans ve müzikleri canlı olarak görüp dinleyebileceğim bir restoran keşfediyorum. İçeride az sayıda insan var ama yine de beni sanatçıların önündeki masaya alıyorlar. Belli bir süre sonra adamları tek alkışlayan kişi olarak kalınca, müzisyenlerle sohbet etmeye başlıyoruz. Elemanlardan birisi Türkiye’de bulunmuş, racon bilen de birisi. İstek parçam olup olmadığını soruyor. Eskilerden çalın diyorum. Çalıyorlar. Galopera dansını da yakından izleme olanağı buluyorum. Akrobatik figürler ve denge. Etkileyici...

Yazımızı noktalarken son sözü, Paraguay müziğini, yaptığı albümle ilk kez kayıtlara geçiren büyük usta Herminio Giménez’e bırakıyorum:

 

 

Mi Oracion Azul

Terms & Conditions  |  Privacy Policy

Gezenti 2018 © All Rights Reserved