LVİV’DE SSCB’Yİ ARAMAK

Lviv’de hala Sovyetler’den kalanları bulabiliyorsanız, o zaman hala sosyalizm için bir umut var demektir’ gibi bir sözü anca bizim zurnacı/komünist partililerimiz diyebilir. Zira Lviv Ukrayna’nın en milliyetçi ve muhafazakar iki kentinden birisidir. Kent halkı Ukraynaca konuşur ve Rus’a keza Rusçaya büyük gıcık kapar. Yöre halkının iki büyük savaş arasında milliyetçi ve ayrılıkçı hükümetler kurma çabası, II. Dünya Savaşı’nda ise Nazi yancılığı yapması gibi durumlar mevcutken, şu anda bir işgal dönemi olarak gördükleri, Rus Çarlığının devamı olan SSCB’ye ve keza kendilerini açlıktan öldürdüğü için SSCB yöneticisi sandıkları Ruslara nefret beslemeleri onlara gayet doğal olarak görünmektedir.  

 

IMG_3040

Halbuki holodomor[1] adı verilen ve Ukrayna'da milyonlarca insanın açlıktan ölmesine neden olan bu soykırım sırasında SSCB'nin başında olan şahıs, imam hatip mezunu bir Gürcü idi. Ancak buna karşın SSCB tarihindeki en önemli şahsiyetlerden üçü ise Ukraynalıydı: Hruşov, Brejnev ve Gagarin.

 

sos

 

Bunlar elbette ki Lvivlileri yıldırmıyor ve benim kasten yaptığım "ya siz Rus değil misiniz, neden farklı bir dil konuşuyorsunuz?" gibi itolojist sorularımın yanı sıra evime gelen Ukraynalılara Rusça (Sovyetik) müzik dinletmem şahsıma karşı büyük bir tiksintiye yol açıyor doğal olarak. Sonra da gönüllerini almak için "yahu demek istiyorum ki asıl Rus siz değil misiniz?" tarzı yaptığım girizgahla Kiev Rus Prensliğinden (IX-XIII. yy) filan söz ediyor ve kafalarını iyice karıştırıyorum. Bilgi ve itlik karışınca karşındaki de ne bok yiyeceğini şaşırıyor doğal olarak. Tabii ki Hazarlarla başlayıp Peçeneklerle devam eden ve Kumanlarla son bulan Ukrayna topraklarındaki Türk hakimiyetini pas geçiyorum (VII-XIII. yy). 'Aslında buralar eskiden hep Türkmüş' desem iyice yanacak beyinleri. Hatta şunları da anlatmıyorum: daha sonra kendilerine Tatar adı veren ve aslında Volga Tatarlarıyla alakaları bile olmayan Mongollar gelip her şeyi yakıp yıkıyor ve ezeli düşmanları olan Türkleri bu topraklardan atıyor. İşin tuhaf yanı bu Mongolların zaman içinde Türkçeyi benimsemeleri. Slav ve komşu diğer halklar Peçenek ve Kıpçaklara da İskitler diyorlar (ki İskitler Farsi bir dil konuşurdu), onlar da bu adlandırmaya hayır demiyor derken tuhaflıklar çoğalıyor... Çık çıkabiliyorsan işin içinden.

 

IMG_3075

 

Gelelim kente. Lviv Ukrayna'nın en turistik kentidir. Çok iyi korunmuş tarihi kent merkezi Avusturya-Macaristan, Polonya ve Stalin döneminin mimari dokusu ile hoş bir uyum içinde görünürken, kiliseler komşudan gelen Katolik kültürün etkisiyle hem Ortodokslara hem de Katoliklere açıktır. Zaten bu yüzden, özellikle Noel zamanında, Lehlerin, kendilerine göre daha ucuz olan bu kente akın etmeleri doğal. Ukrayna'nın en iyi yeme içme olanaklarına sahip kentte, özellikle son on yılda konsept kafeler ve restoranlar açılmış ve de çoğunlukla kahvehane (kafe) konseptinden yürümeye çalışmışlar. Bunun nedeniyse akılcı bir reklam hamlesi. Aslında uyruğu müphem olan ve fakat Ukraynalı olduğu düşünülen Yuriy Frants Kulchytsky'nin, Osmanlı ordusunun başarısız II. Viyana kuşatmasına istinaden orada bıraktıkları kahvenin pişirilme tarifini bilmesi efsanesinden hareket ederek, kahve kültürünün Viyana'ya, keza Avrupa'ya taşınması, bu elemanın da Ukraynalı olmasından mütevellit, aslında kahve kültürünün özellikle Lviv'de oldukça eski bir geçmişe sahip olduğu gibi bir inanış oluşturulmuş ve bu herkese bir biçimde empoze edilmiş (külliyen yalan yanlış olan bu hikayenin aslı ayrı bir yazının konusu olacak).

 

kino

 

Ama yine de kente ilk gelişte önce biraz turistlik yapmalı. Kahve Madeni, Lviv Kahve İmalathanesi, Çikolata Üreticisi, kendini kırbaçlatabilme olanağı sunan Mazoş, parola ile girilen Krivitka (parolayı da herkes biliyor: Slava Ukraini - Heroim Slava), çeşit çeşit samagon[2]ları ile ünlü Kupits, Et ve Adalet Restoranı, Arsenalna, Bira Fabrikası, hesaba itiraz etmezseniz olmaz şiarıyla En Pahalı Galiçya Restoranı, Sanat Kafe'nin çatısından bir boruya para atıp dilek tutmak, pavyon usulü pazarlık yaparak hesabın ödendiği Yahudi restoranı... kentin olmazsa olmazları. Ayrıca kentin zengin bir müzik ama zayıf bir gece hayatı olduğunu da eklemekte yarar var. Müzik dinletileri gece yarısına kadar sürmez. O yüzden dans işleri için sabaha kadar açık olan gece kulüplerine, direk dansı izlemek için ise striptiz kulüplerine uğranabilinir. Buralarda giriş için ödeme yapılır, içeride ise hesap bellidir.

 

produkti

 

Ulaşım ise bir gariptir. SSCB'nin altın döneminden kalan tramvaylar ve troleybüsler yenileniyor gibi görünse bile bu, feci halde yolsuzluğa batmış ülkede biraz yavaş ve zor giden bir süreç. Tramvayla gitmek yerine yürümeyi tercih ederseniz sadece 10 dakika kaybediyorsunuz mesafeye bağlı olarak. Uzak mesafeler için her geri kalmış ülkede olduğu gibi dolmuşlar (marşrutka) var. Ufak alanda İstanbul'un metrobüs rezaletini çekmek ve gerçek Sovyetleri görmek isterseniz bence ideal. Zira buraya gelen bizim beyinsiz turistlerimiz kenti öve öve bitiremez. Kentin merkezinde, turistik yerlerde dolanır ve 300 yıldır Batıya karşı duydukları aşağılık kompleksini, sarışın gördükleri her yerde olduğu gibi burada da yaşamaya meyillidirler.

 

kino2

 

Marşrutkalar, tramvaylar ve troleybüsler kışın buz gibi, yazın ise babuşkalar[3] üşüdüğü için kapalı camlar sayesinde cehennemi derecede sıcaktır. Bir yandan da tatsız bir şekilde post-fordizm döner içeride. Taksiler ise tam bir post-Sovyet geri zekalılığındadır. Bekleyen bir taksiye binerseniz sizi direk düdükler. Telefonla çağırırsanız yarı fiyatına bulabilirsiniz ama eğer Ukraynaca biliyorsanız.

 

moz3

 

Sovyet sonrasında zenginleşenler veya bilişim sektöründe çalışanlar dışında kalan halkın aylık geliri elli ve iki yüz dolar arasında değişiyor. Lviv alt ve orta sınıfının turistik yerlerde içmesi değil de yemesi çok zor. Yerel içkiler neyse ki en lüks yerde bile normal fiyata yakın satılıyor. Böyle yerlerde su yerine votka içmek kesinlikle daha ucuz ve de mantıklı.

 

IMG_3038

 

Peki, bu alt/orta sınıf dışarı çıkmayacak mı? Neyse ki SSCB döneminden bu yana açık olan yerler var (yeme içme ile ilgili yazı da gelecek) da durumu olmayan insanlar için hala dışarı çıkmak ve sosyalleşmek mümkün. Ancak ülke bok varmış gibi Avrupa etkisine girdiğinden bu daha ne kadar devam eder bilemiyorum.

 

***

Kentte garip bir biçimde her on metrede bir eczane vardır ve insanların ilaç bağımlılığından dolayı bunlar genelde gece geç saatlere kadar açıktır. Sanıyorum insanların bu bağımlılığın önemli nedenlerinden birisi 1940'ta kent nüfusunun yarısının Yahudi olmasına karşın kentte şu an neredeyse hiç Yahudi kalmamış gibi davranılıyor olmasıdır. Kısaca soykırımdan kurtulan halk hıristiyanlaşmış ve Yahudi kökenlerini inkar eden bir davranış sergilemektedir. Slavlarda çok yüksek oranda anti-Semitizm olduğunu biliyor muydunuz (SSCB idaresi altında bile). Eczane demişken, kentte muhtelif eczane müzeleri mevcut. Tabii ki, turisti eğlemek için bir sürü değişik müze var kentte. Benim en beğendiğim Arsenalna diye bilinen Cephanelik Müzesi, zira içeride bir sürü silah mevcut. En tırtı ise Dinler Tarihi Müzesi. Kadim dostum Andrei ile burayı ziyaret ettiğimizde, bana hayal kırıklığına uğradığını söylemişti. Zira çocukken (yani SSCB zamanında) ailesi ile buraya geldiklerinde bu müze düpedüz din karşıtıymış (doğal olarak). Şimdiyse, Sovyetlerin yıkılmasına istinaden yükselen dincilikten nasibini alarak tam bir dini müzeye dönüşmüş. E tabii, Çugaşvili elinde o kadar güç varken dini ortadan kaldırmak yerine imama-papaza muhbirlik yetkisi verip üstüne üstlük bir de onları poh pohlamış. Neden? Çünkü din okulu mezunudur kendisi ve bütün SSCB coğrafyasında bilindiği üzere o çok sevdiği marauli şarabını içmeden önce içine kutsal su damlattırırmış.

 

IMG_3074

SSCB II. Dünya Savaşı Zafer Anıtı, Kışın

Kentte Sovyet döneminden kalan mozaikler ve heykeller var. Ancak ara ara psikopata bağlayan vatandaş ve hükümet heykelleri kaldırma/yok etme yoluna gidiyor. Bunun en son örneğini yakın zamanda görmüştük[4].

 

IMG_4157

SSCB II. Dünya Savaşı Zafer Anıtı, Yazın

 

II. Dünya Zaferi heykel kompleksine yapılan sayısız saldırı sonrası anıtın etrafı çevrildi, bence yıkmak için zemin hazırlıyorlar.

 

moz2

İnşaatın ardında bırakılan bir mozaik

 

Mozaiklerin ise, genelde unutulma/unutturma yoluna gidilerek kendi kendine yok olması isteniyor. 20. yy'ın başındaki Türk milliyetçiliğinin keşfi hastalığındaymışçasına davranan günümüz Ukraynalıları şunu kaçırıyor: tarihi(ni) ne kadar yok etmeye çalışırsan çalış bir gün karşına çıkar. Kaldı ki o tarih senin içinde yaşıyordur, kendini yok etmeden onu da yok edemezsin. Bir başka husus da tarihini yadsıyan halklar dünyanın en karaktersiz insanlarına dönüşür/dönüşüyor. Bunun da örneğini uzaklarda aramamak gerek.

 

 

Dipnotlar:

[1] 1932-33 arasında özellikle Ukrayna'da SSCB yönetimi tarafından yaratılan kıtlık nedeniyle 6-8 milyon kişinin açlıktan öldüğü bir soykırım türü.

[2] Boğma rakı/votka

[3] bkz https://gezenti.biz/index.php/2017/02/28/babuska-fircasi/

[4] https://www.evrensel.net/haber/319656/kievdeki-son-lenin-aniti-yikildi

 

Paylaşım için

KRASNA MALANKA VE KİMİ PAGAN KUTLAMALARI

Dünyanın bir çok yerinde yeni yıla giriş kutlamalarla yapılagelmektedir. Soğuk bölgelerde bu kutlamalar kışın bitmesi dileğini taşırken, daha ılıman yerlerde baharın gelişine istinaden yapılmaktadır. Bunların hemen hepsi kadim kültür kökenlidir, ancak günümüze gelindiğinde çok azı tek tanrılı dinler içinde kendilerini kabul ettirmeyi başarmıştır. Çoğu, özellikle Hıristiyanlığın yobazlık döneminde yok olmuştur.

Örneğin, Hıristiyanların 24-25 Aralık'ta veya 6-7 Ocak'ta kutladıkları Noel'in Peygamber İsa'nın doğumuyla ilişkilendirilmesine karşın aslında bununla alakası yoktur. Laf aramızda, Sümerlerden gelip bir şekilde Eski Türklere geçen Nardoğan kutlamaları 21-23 Aralık'ta yapılırmış. Noel'in kökeni Sümerlerden bile eski olabilir tabii, bunu Türklere yamamak ise biraz ilginç. Kaldı ki ülkemize Noel Baba figürünün, Türk olduğunu iddia eden şuursuzlarca bıçaklandığını göz önüne alırsak, anlat anlatabilirsen Sümeri, Nardoğan'ı.

Hakeza bu pagan kutlamalarının Anadolu'daki bir örneği ise baharın gelişinde karşılığını bulan Hıdırellez'dir. Henüz neyin peygamberi olduğunu çözemediğim Hıdır (Al-Khidr) ve Hıdır'ın kardeşi olduğu iddia edilen ama O'ndan bin küsur yıl önce yaşadığı düşünülen Musevi azizlerinden Ellez (İlyas, İlias, Elias, Elijah)'in anakronik ve sürreal buluşmaları Anadolu'ya İslamiyet'in gelmesi ile baharın müjdecisi olmuş?! Bu nasıl bir buluşmadır o da biraz müphem. E tabii, İbn-i Batuta'nın, zamanında işaret ettiği üzere 'Türkler çok iyi insanlar ama esrarkeşlik gibi kötü bir huyları var[1].' Aslında bahar kutlamasının Türklerdeki eski adı, Koça Han adına düzenlenen Kosa şenliğidir.

Elijah ya da İlyas

Hatırlarsınız, devletimiz 90'ların sonunda, Kürt vatandaşlarımız sırf baharın gelişini kutluyor, yani bir şey kutluyor, nasıl kutlar diyerek onların Newroz'unu Hıdırellez yapmaya çalışmıştı. Eski Türk kültüründe baharın gelmesi bir yılbaşı kutlaması gibi midir bilemiyorum ama Newroz İran'da ve Farsi diller konuşan insanlar arasında Nowruz adıyla binlerce yıldır yılbaşı bayramı olarak kutlanmaktadır.

Benim bildiğim, Eski Türkler'den bize ulaşa gelmiş az sayıdaki geleneklerden biri olan Saya Festivalinde amaç yazın gelmesini kutlamaktır, baharın değil. Bu da sanıyorum ki bizim Sibirya'daki köklerimizi işaret ediyor. Zira eksi ellilerde kış aylarının hüküm sürdüğü Sibirya'da yazın gelmesi kutlanmayacak da ne kutlanacak? Altay'lardan Anadolu'ya taşınan bu mitte Saya Han koyun sürülerinin koruyucusu olarak dağlarda yaşayan bir karakterdir. Kuzulama mevsiminde yapılan bu festivalde baş karakter olan Saya Han Sayacı adını alır. Örneğin:

Arguvan Kızak Köyü

Karaman

Karaman Madenşehri Köyü

Uzak dil akrabalarımızdan Yakutlar Saya bayramını 23 Temmuz'da Isıyah adı altında kutlarlar. Bu kutlamada beyaz giymiş yaşlı bir adama yedi bakire kız ve dokuz bakire erkek eşlik eder. Toprağa kımız dökülür, ateş beslenir ve Ai-ii Ruhuna halkın iyiliği için dua edilir. Ohuokai denilen ve kadınlarla erkeklerin hep beraber çember şeklinde çektikleri halayla festival devam eder.

DEM_YSYAKH

Bunun yanı sıra, bizden binlerce kilometre uzakta yaşamalarına karşın bizimkine oldukça yakın bir dil konuşan Salarlar veya Uygurlarda Deve Oyunu/Tüge oyunu diye bilinen bir kutlama geleneği ülkemizin bir çok yöresinde halen aynı adla sürdürülmektedir. Bu eğlenceler yöreden yöreye çeşitli isimler alan bir yönetici tarafından başlatılır ve organize edilir. O'nun dışında deve, deveci, kadın kılığındaki erkekler, çoban, köçek, Arap, it, jandarma, dede, doktor, aslan yavrusu veya ayı gibi figürler yer alır. Burada canlandırılan ölüp-dirilme mitosudur ki özellikle kadim Mezopotamya'nın Tammuz veya Mısır'ın Osiris mitlerinin yanı sıra Anadolu'daki Demeter söylencesindeki ortak paydadır. Yani baharla beraber ölmüş dünyanın yeniden hayat bulması.

 

BALKANLAR

Romanya'nın Trotuş Bölgesinde 25 ile 31 Aralık arasında kutlanan Ayı Dansı şenliklerinde ayı kostümü giyen insanlar dans edip bağırarak şeytanı kaçırmaya çalışırlar. Buradaki asıl amaç kışı veya kışın etkin olan ruhları kaçırtmak, tabii zamanla Hıristiyan kültüründe olay zavallı şeytanı kaçırmaya dönmüş.

Muhtemelen eski bir Çingene geleneği olan bu kutlamalar daha sonra Romanya'ya yayılmış ve diğer ülkelerde de değişik biçimlerde varlığını sürdürmüştür. Ritüele katılanlar yüzlerini siyaha boyuyor ki bu durum Anadolu'da da var. Bizde adı Arap diye geçiyor ama aslında Anadolu'nun bir çok yerinde zencilere Arap denir, Romanya'da ise Çingene kimliğini göstermek için siyah tene vurgu yapılıyor olabilir. Neticede Çingenelerin kökeni Hindistan'dır ama dünyaya dağılmaları Anadolu üzerinden olmuştur. O yüzden dünyadaki en yüksek Çingene nüfusu bizdedir, kimi balkan ülkelerinde Çingenelere Türk denmesi de bundan olsa gerek.

kurtuluslari-ayi-postu

 

Bulgaristan'da Kukeri[2] şenliklerinde çeşitli kostümler ve ahşap maskeler takan katılımcılar bellerine de büyük çanlar takarak dans ederler. Amaç yine kötü ruhları kaçırmak, baharın bir an önce gelmesini sağlamaktır.

 

Litvanya'da şeytan, cadı, keçi, ölüm meleği ve Çingene kostümlü karakterleri olan Užgavėnės (Ujgavenes) Büyük Perhiz[3]'den bir gün önce kutlanan Kül Çarşambası[4]'nda yapılır. Aslında bu tarihlerde yapılan en ünlü festival Mardi Gras adıyla tanınır. Bu festivalin Brezilya'daki adını hepimiz biliyoruz: Karnaval. Letonya'daki adı ise Meteni, Polonya'daki Marzana, Rusya'daki Marena, Belarus'taki Mara'dır. Bu isim aslında Slavo-Baltık kültüründe ölüm, yeniden doğum ve rüyayı simgeleyen antik bir tanrıçadan gelmektedir. Daha önce bahsettiğimiz gibi Anadolu'daki adıyla Demeter Kültü ve benzeri.

Bunların içindeyse en traji-komik bahanesi olan Macaristan Mohaç'taki Busójárás festivalidir. Eskilerde kışı kovmak için yapıldığı söylenen bu şenlik günümüzde Türkleri kovma iddiasındadır. Türk dediği de Osmanlı ordusundan başka bir şey değil tabii. Hikayeye göre Mohaç halkı kara kara Osmanlı işgalini düşünürken bir tane Sokaç (Hırvat) gelip onları güzel günlerin müjdesini verir. Silahlanıp çeşitli ürkütücü maskeler yaparak beklemelerini, zira fırtınalı bir gece bir tane şövalyenin gelip onlara önderlik edeceğini ve bu şekilde Türklerden kurtulacaklarını söyler ve geldiği gibi aniden yok olur[5].

Nitekim bunlar maskeleri yapmışlar, silahlarla beklerken bir şövalye fırtınalı bir gece gelir ve onlara öncülük eder. Bu maskeleri kötü ruhlar zanneden Türkler de korkup kaçarlar. Sanırım o gecenin gelmesi beş yüz yıl kadar sürmüş, neyse, geç olsun güç olmasın, ne diyelim!

Aynı saçma hikaye nedense Balıkesir'deki Tülü Kabak festivalinde de tekrarlanmıştır. Halk güya korkutucu kostüm giyerek Yunanlıları korkutmuştur.

IMG_3984

 

Yunanistan'da Patras'ta düzenlenen ama kökeni büyük ihtimalle Dionysos şenliklerine kadar uzanan karnavalın ise şu an herhangi bir pagan veya mitolojik bir çağrışım yapıp yapmadığını bilemiyorum. Belki alakası yoktur. Zira benim kısıtlı bilgimde, Dionysos şenlikleri Osmanlı coğrafyasında yalnızca Rum vatandaşlarının yaşadığı Ayvalık'ta devam ettirilebilmiş. Onlar da mübadeleye tabi tutulunca sanıyorum Yunan ana karasında o gelenek devam etmemiş olabilir. Zira Eski Grek toplumunda karşıdaki taraf hep daha tutucu diye bilinirdi. Eh, yine de bir gidip bakmakta fayda olabilir. Eğlenceden zarar gelmez.

Slovenya'da yine Şubat ayında Kurentovanje[6] adı verilen Ptuj Karnavalı yapılır. Buradaki ana figür Kurent'tir, Kurentler karnavalda yine çan çalma, zıplama gibi kışı korkutma ritüellerini gerçekleştirir. Buradaki yan figürler şeytan, yüzü siyaha boyalı skopiton, çalı giymiş bajer, ölüm meleği ve ramaston'dur. Ancak şuna dikkatinizi çekmeden geçemeyeceğim:

Adsız

Küfelik

Ukrayna'nın özellikle batı bölgesinde 6-7 Ocak'ta yapılan Noel kutlamalarında çoğunlukla çocuklar kostüm ve maskelerle sokaklarda dolaşıp evleri ziyaret ederek şarkı söyler ve para toplarlar. Bu kostümler yöreden yöreye değişmekle beraber başlıca karakterler çoban, şeytan, Hirodes (Herod)[7], ölüm meleği ve/ya melek, Yahudi ve askerdir. Ayı ve çingene de bu gruba dahil olabilir. Ukrayna'da kostümlü/kuklalı gösterilere Vertep adı verilir.

vertep

 

Krasna Malanka

Gelelim asıl konumuza yani Krasna Malanka Festivaline. Malanka adı IV. yüzyılda yaşamış, Jülyen takvimde 31 Aralık'ta ölmüş olan Genç Aziz Melanya'nın isminden gelmektedir ve Ukraynaca Melanya Günü demektir. Malenya'nın ölüm günü Gregoryen takvimde 13 Ocak olduğundan da Ortodoksların yılbaşı kutlaması ile aynı güne denk gelmektedir.

Krasna ise Slavca kırmızı veya güzel demektir. Yani Güzel Melanya Festivali, Ukrayna'nın Çernivtsi Oblast'ındaki popülasyonun çoğunluğunun Romanya Çingenesi olduğu Krasnoyilsk kasabasında düzenlenmektedir.

IMG_2607

 

Çernivtsi aslında çok kültürlü ve bir çok etnik grubun da bir arada yaşadığı bir yermiş. Halen de Ukraynalıların yanı sıra Çingene, Hutsul ve az sayıda Yahudi popülasyonu ile bu geleneği devam ettiriyor görünse de Romanya'ya bağlı olan bu bölge 1940 yılında SSCB tarafından işgal edilince Romen asıllı entelektüeller, iş adamları, öğrenciler, demir yolu çalışanları ve din adamlarının dahil olduğu, yani daha önce Romanya devleti için çalışan binlerce kişi Sibirya ve Kazakistan'a sürülmüştür. Daha sonra sıra 'etnik' Almanlara gelmiştir. SSCB ve Nazi Almanya'sı arasındaki antlaşmaya[8] istinaden Almanya'ya gönderilen ve aslında çoğu Yahudi olan bu insanlar Naziler tarafından direk toplama kamplarına yollanarak yok edilmiştir.

IMG_2624

 

Bunları yapan Josip Çugaşvili, artık gıcık kaptığı Troçki adlı şahıs Yahudi olduğundan mıdır yoksa kendi anti-semitikliğinden midir, binlerce insanı göz göre göre ölüme yollamaktan çekinmemiştir.

Aynı zamanda gülmeye eğlenmeye filan da karşı olan Stalin yoldaş savaştan sonra bölgedeki pagan kutlamalarını da tümden yasaklamıştı. O kadar dayağı ise yalnızca Krasnoyilsk kasabası dayanabilmiş ve inatla bu adeti devam ettirmiş.

Şimdiyse bu kutlamalar diğer köylere de sıçramış, Çernivtsi kentinde son yıllarda bu köylerden gelen katılımlarla olay bir karnaval havasında kutlanmaya başlanmıştır. Her köy farklı bir konsept ve kostümle katılım göstermektedir.

çern

 

Krasnoyilsk'teki hazırlıklarsa aylar öncesinden başlar. Zira, özellikle ayıyı temsil eden, ağırlıkları seksen, doksan kiloyu bulabilen saman balyası kostümlerin yapılması oldukça meşakkatlidir. Son yıllarda yerel, yani Çingene kıyafetleri ile ergen kızların katılımı görülse de aslında yalnızca bekar erkekler (kadın kılığına girerek), festivalde yer alır, erkek çocuklar ise şövalye veya postlu yavru ayı kılığındadır.

Karnavalın başındaki yöneticiye Halif yani Halife adı verilir, organizasyonu düzenler, paraları toplar ve onun işareti ile kutlamalar başlar.

Ortalıkta görünen ana figürler ise saman şeklindeki ayı, koyun postu giymiş, pençeli ayı ve en son ortaya çıkan kelebek kanatlı ve saman kostümlü ayıdır.

IMG_2679

 

Saman giymiş ayıların yaptığı sallanma dansının anlamı ise yalnızca ayının omzuna tünemiş kötü ruhları düşürüp kaçırabileceğine olan inançtır. Bence karnavalın asıl yükünü de bu karakterler çekmektedir. Zaman zaman dans esnasında dengelerini kaybedip yere düştüklerinde onları kaldırmak için bir çok kişi seferber olmak durumundadır.

Ayıları kontrol eden Çingene de önemli bir karakterdir. Özellikle post giymiş ayılar çevredekilere ve birbirlerine saldırdığında, Çingeneler kavradıkları zincirlerle onları zapturapt altına almaya çabalarken bir yandan da ellerindeki topuzları, baltaları yere vurarak toprağı uyandırmaya çalışırlar ki bahar yeniden gelebilsin. Zincire vurulmuş ayılar, ülkemizde Osmanlı zamanından 1980'lere kadar ayı oynatıcılığı şeklinde gelen bir Çingene geleneğini hatırlatıyor (Burnuna halka takılan ayıların sokak sokak dolaştırılıp tef eşliğinde dans ettirilmesi).

kapak

 

Bir de polis, asker ve (korkunç yüzlü) doktor ve de şaman kılığına girmiş figürler vardır. Doktor ve askerler güya düzeni sağlamaya çalışır, sarhoşları kafese tıkar, taşkınlık yapanları (şakacıktan) tutuklar veya hastalanana yardım ederler. Doktor veya şamanlar yakaladıkları bazı kişilerin üzerini süpürür veya saçlarını ellerindeki kocaman taraklarla tararlar.

Festival boyunca ortalıkta dolaşan orkestralar ise hep ana melodiyi çalarlar.

 

***

İnsan kadar lüzumsuz bir sosyal tür yok sanıyorum. Hep bir arada olmak, birileri ile bir şeyler yapmak ister, başkalarının dediğini önemser, dedikodu yapmaya, başkaları ile ilgili fikir yürütmeye bayılır. Gerçekten adeta başkası için yaşayan, tuhaf bir yapımız var.

Şu anlamsız hayatımızda bir anlam arayışı olarak önce ruhlara tapınma, sonra bunları ritüellere, derken eğlencelere dönüştürmek bin yıllar alan bir süreç olmuştur. Ritüeller oradan oraya taşınmış, taşınırken de başka ritüellerle karışmış, adeta birbirlerine kız alıp vermiştir. Örneğin Sibirya'dan gelen bir kabile daha sonra Çin Bölgesinde sürücülük işine girince ritüellerine deve, kurt, çoban gibi figürler eklemiştir. Daha sonra Çingenelerle kaynaşan bu kültür kendisine siyah derili bir figür eklemiştir. Bir başka ritte ise ayı önemli bir figür olduğundan o da o bölgede olaya dahil olmuştur. En son da tek tanrılı dinlerin galebe çalmasıyla ister istemez kötü ruh veya kış ruhu şeytana dönüşmüş, bir takım dini figürler de olaya müdahil olmuştur.

Brezilya'daki renkli karnavala gidenlerin bunları düşündüğü filan yok tabii. Zaten karnavalda, festivalde oturup çok da detaylı düşünmemek, kendini eğlenceye kaptırmak daha akılcı değil midir?

Bence; 'Efendim, nerde o eski Dionizyak festivaller?' diye hayıflanmak yerine yukarıdaki festivallere katılmaya çalışın. Özellikle kış ayında yapılanlara giderken yanınıza bolca konyak almanızı öneririm. Festivalin tadı alkolle çıkmayacak da nasıl çıkacak? Bu vesile ile eğlenceleri çılgın bir hale getiren Dionysos'a da buradan saygı ve selamlarımı iletiyorum.

Şaman sizinle olsun.

 

 

Dipnotlar:

[1] Seyahatname, sayfa numarasını hatırlayamadım ama Anadolu'yu ziyaret ettiği bölümde idi.

[2] http://www.thebohemianblog.com/2016/01/the-mystical-origins-of-the-kukeri-bulgarias-strangest-folk-festival.html

[3] Lent de denir, Hıristiyanlıkta Paskalya döneminde 40 gün boyunca hayvansal gıdaları yememek üzerine kurulu bir tür oruç.

[4] Büyük Perhiz'in ilk gününe verilen ad.

[5] https://www.nytimes.com/2017/03/16/t-magazine/busojaras-festival-hungary-lent-travel.html

[6] http://www.slovenia.si/culture/tradition/kurents/

[7] Büyük Hirodes, İsa doğduğunda Roma İmparatorluğu tarafından Yahudya'ya atanan kral.

[8] https://www.britannica.com/event/German-Soviet-Nonaggression-Pact

 

Kaynakça:

Oyun ve Bügü, Metin And, YKB Yayınları

Altın Dal, James Frazer, Payel Yayınları

Ayrıca bkz. Bronislaw Malinowski, Levi-Strauss, Boratav, Metin And

Köy Seyirlik Oyunları, Seyirlik Uygulamalarıyla 51 Yıllık Bir Amatör Topluluk:
Ankara Deneme Sahnesi ve Uygulamalarından İki Örnek: Bozkır Dirliği ve Gerçek Kavga (Makale), Nurhan Tekerek

KÖY SEYİRLİK OYUNLARINDAN “DEVE OYUNU” ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME... (Makale), Sagıp Atlı

https://www.sondakika.com/haber/haber-saya-gelenegi-yuzlerce-yildir-surduruluyor-9211825/

http://www.dailymail.co.uk/travel/travel_news/article-2943816/Slovenia-gets-ready-chase-away-winter-locals-hills-sheepskin-costumes-bizarre-designs-100-000-people-expected-visit-carnival-celebrations.html

Paylaşım için

BABUŞKA FIRÇASI

Dilimize 'nine' diye çevirebileceğimiz babuşkalardan, yani Slav kültüründeki yaşlı teyzelerden yenilen fırça, eski sosyalist ülkelerde sıkça rastlanan, günümüzde de halen geçerliliğini koruyan çok eski bir gelenektir. Ben şahsen, yıllar önce post-Sovyet ülkelerini ziyaretimde ilk fırçalarımı yemeye başlar başlamaz olaya uyandım ve akabinde bu sıkıntılı durumdan korunma yollarını aramaya başladım. Ne var ki, yine kısa sürede idrak ettim ki, bundan korunmak imkansıza yakın. O fırça öyle veya böyle yenilecek; din, dil, ırk ayrıt etmeden hem de. Zira, önceleri biz yabancıyız, dil bilmiyoruz, iz bilmiyoruz diye fırça yiyor sanıyorduk. Ama zamanla öğrendik ki babuşka denen tür berbatmış, psikopatmış, manyakmış... Önüne gelen herkesi fırçalarmış...

 

babushka

İlk Fırçalar

 

Bu ülkelerde yenilen ilk fırça, büyük ihtimalle büfeden alınmak istenen su veya meşrubat yüzündendir. Ülkemizdeki alışkanlıktan mütevellit orada da aynını yapmaya koşullanmışsındır. Yani, önce büfenin dışında duran dolaptan suyunu neyini alır, sonra da parasını ödersin değil mi? Değil işte! Buralarda önce parayı bastırıp ne alacağını söylersin, babuşka da büfenin içinden düğmeye basar ve dolabın kapağını pıt diye açar. Elbette babuşkaya sormadan gidip hayvan gibi dolabın kapağını zorlarsan fırçayı da yersin akabinde. Budur.

 

Baktım fırça fırça nereye kadar, derhal bağışıklık sistemimi güçlendirmeye karar verdim. Tamam, dayak filan yersin, onda sıkıntı yok da fırça yemek nedir arkadaş? Seyahate mi çıktık, ortaokul gezisine mi? Paramızla rezil olmanın ne gereği var?

 

Öyle böyle derken zaman içerisinde olaya şerbetlendim ama bunları burada paylaşmayacağım. Herkes insan gibi fırçasını yiyecek ve kendi çözümünü bulacak! Neticede, yıllarca arkadaşlarımla, dostlarımla, dost bilip de arkamdan hançerlendiğim tiplerle de bu ülkeleri ziyarete gittim. Pislik birisi olduğumdan su almaya olsun, tren bileti almaya olsun arkadaşlarımı yolladım. Hayır, ben öğrendim, bunlar da öğrensinler hayatın zorluklarını babında. Yani bir penguenin ilk kez yüzecek olan yavrusunu suya ittirmesi gibi. Boğulan cortlar, yüzebilen hayatta kalır.

 

babuşka1

 

Gerçi bu defa ben demiyorum ama Ufuk abimiz, Sibirya'nın ücra bir garında, sabahın dokuzunda su almak istiyor. 'Rusça su ne demek?' diye soruyor bana, 'abi yapma etme' diyorum, 'emin misin?' 'Evet, eminim' diye kararlılıkla yanıtlıyor. Kurumuş adam, belli. Zira dün gece feci şekilde votka yüklenmiştik, hayal meyal anımsıyorum, susuz tabii. Eh, bu isteği doğal karşılamak gerek ama...

 

'Vada' diyorum. Ufuk (bana aktardığına göre), 'vada, vada' diye, unutmamak için tekrarlayarak büfeye doğru gidiyor. Ama gel gör ki büfedeki babuşka buna öyle pis bakmış ki, o bakışın akabinde 'vada' kelimesi Ufuk'un aklından puf diye uçmuş ve akabinde gelen heyecanla karışık stresle babuşkaya 'vino' deyivermiş. Kadın bunu duyunca daha da hiddetlenmiş ve Ufuk'un anladığı kadarıyla 'sabah sabah ne şarabı, alkolik misin sen...?' tarzı bir araba fırça kaymış. Bizimki bakmış olmuyor, baş parmağını dudağına götürüp içme anlamına gelen o hareketi yapmış son çare olarak. Ama ne var ki babuşka daha da hiddetlenip buna 's.ktir git' deyince Ufuk da tıpış tıpış gelmek durumunda kamış.

 

Babuşka dediğin suya götürür susuz getirir.

 

ba

 

Dünyanın En Hızlı Fırçası ve Devamı

 

Yine Sibirya'nın ücra yerlerinden birindeyiz, eski tarz, Sovyetik bir otel bulup yerleşiyoruz. Eski tarz olduğu için de bazı odaların tuvaletleri ortak kullanım alanında. Neyse, ben tuvalette işimi icra ederken kadim dostum Tuğrul da geberiyormuş gibi boruton sesiyle koridordan bana laf yetiştiriyor, hayır zaten alkollüyüz, sen niye odadan dışarı çıktın geldin de muhabbete beş dakika ara vermiyorsun. Tam bu, hararetle bir şeyler anlatırken arkadaki kapılardan biri açılıyor ve odadan dışarı kafasını uzatan bir babuşka on beş saniye fırçasını kayıp kapıyı dan diye kapıyor.

 

'Dünyanın en hızlı fırça yiyen kişisi sensin' diyorum fermuarımı çekerken.

 

***

Even

 

Yine ücra yerlerin ücra müzelerinden birindeyiz. Müzedeki babuşkaların SSCB'nin yıkıldığından filan haberi yok belli ki. Müze girişinde kitapları vitrinlere kilitlemişler, zinhar birisi bakmasın, aman almasın, bize de iş çıkmasın babında. Sosyalizm böyle bir şey ya zaten. Ama Ufuk abimiz yılmıyor. 'Ben bu kitaplara bakacağım' diyor. 'Yapma abi, etme abi', yok! Benden daha inat adam. Daha ileride, müzenin girişinde masada oturan babuşkadan rica ediyoruz; kitaplara bakabilir miyiz diye, bildiğimiz üç beş Rusça yardımıyla. Babuşka bizden ve hayattan, ama daha çok bizden tiksinircesine ayağa kalkıp yavaş yavaş vitrine doğru ilerlerken elinde bir çuval anahtar beliriyor. Kadın yürüyen Alfred Hiçkork yeminle, gerilimi verdikçe veriyor... Ve nereden bakarsan bak en az 250 yaşında var. Çar Büyük Petro'dan VII. Lenin'e kadar herkesi görmüş belli ki.

 

babuşka3

 

Vitrini açıp gösterdiğimiz kitabı alıp Ufuk'un eline tutuşturup daha gak dememize fırsat vermeden vitrini kilitleyip yine yavaş ama bir o kadar da sinirli adımlarla yerine gidiyor. Kitap Ufuk'un elinde birbirimize bakakalıyoruz. Ben ellerimi kaldırıp olay benden çıktı artık bakışı atıyorum, Ufuk da çaresiz, gidip kitabı satın almak durumunda kalıyor. Kitabı beğenmedim, geri koy deme lüksüne sahip değiliz, zira o zaman fırçanın büyüğü gelir, kallavisi gelir. Tırım tırım tırsıyoruz babuşkadan. Ne yapalım? Böylece çuvalla kitap alıyoruz, Rusça kitap yahu, Rusça.

 

Geçen Yıl

 

Orhan abiyle Lviv'den gece trenine biniyoruz. Eskiden restoranlar olurdu trende diyorum, Orhan 'artık yok' diyor ama ben yine de emin olmak için vagon görevlisi babuşkanın oraya seğirtiyorum. Kadın, odasının kapısını aralık bırakmış bir şeylerle uğraşıyor sinirli sinirli. Ben de kendi kendime sırıtıp, 'işi bitsin de öyle sorarım canım, acelesi ne?' diye beklemeye başlıyorum hazır ola geçip. Yalakalığımın haddi hesabı yok, saygı maksimum düzeyde. O sırada gençten bir kız gelip yanımdaki çeşmeden bardağına sıcak su dolduruyor. Babuşka da o anda bana dönüp 'ne var lan?!' bakışı atınca, kıza dönüp 'İngilizce biliyor musun?' diye yalvarıyorum. Kız, neyse ki biliyormuş, 'ee hanımefendiye sorar mısın trende restoran var mı?' Kızcağız 'bildiğim kadarıyla yok ama' diyerek yine de babuşkaya soruyor. Babuşka sertçe 'yok!' kesin yanıtını verip işine devam ediyor. Ne işiyse artık...

 

babuşka5

 

Bana da malzeme çıktı diyerek 'ya bu teyzeler de amma sinirli oluyor' diye geyik açıp kızla yakınlaşma yoluna gidiyorum. Sonra sohbet, muhabbet, kakara kikiri derken tam ilerleme kaydetmişiz ki babuşka kapıdan kafayı uzatıp, anladığım kadarıyla, 'ne kikirdeşip duruyorsunuz, saat kaç oldu? S.ktrin gidin zıbarın yatın!' diye emir veriyor. Biz de çaresiz, tıpış tıpış yerlerimize gidip yatıyoruz. Ayrı ayrı tabii ki!

 

Baş parmağımı eme eme bebek huzuruyla uyuyorum.

 

***

 

Odesa'da Orhan'la eksi on üç derecede dolanırken, kısmi hipodermi geçirmeye başladığımızı fark edip güzel sanatlar müzesine gidelim bari diyoruz. Gişeden biletlerimizi aldıktan sonra yukarı kattaki girişe çıkıp biletlerimizi oradaki babuşkaya veriyoruz. Kadın bize bir buçuk dakika boyunca fırça atıyor. Orhan'la birbirimize bakıyoruz, hani 'ulan yine ne yaptık?' der gibilerinden. İşin içinden çıkamıyoruz. Fırçadan sonra neyse ki bizi içeri buyur ediyor. Babuşka tam Nasrettin Hoca, sanırım bizi potansiyel testi kırıcısı olarak görüp önceden vermiş fırçayı, sanırım, galiba, olabilir de...

 

babuşka4

 

Bu Yıl, Lviv

 

Kaldığım evin yakınlarında devasa bir park var. Daha önce oralarda salak salak dolanırken Sovyetlerden kalma gibi görünen bir restoran ve müzikli eğlence yapan bir yerler keşfetmiştim. Bir kaç gün önce oraları ziyaret etmeye karar veriyorum. Dışarıdan Sovyetik gibi görünen restoranın içi yeni, şık döşenmiş, yemekleri de şahane. Garsondan horilka, yani Ukrayna votkası isteyince adam öyle bir seviniyor ki yüz gram votka istemiştim, iki yüz gram getiriyor. Gelmeden önce de zaten evde yüklenmiştim votkaya konyağa, kafam iyice oluyor. Oradan çıkıp müzikli ortama akayım bari diyorum, yürürken buzun üzerinde kaymamaya çalışarak.

 

Parkın içinde olduğundan kimse rahatsız olmaz diyerek müziği dışarı vermiş adamlar gümbür gümbür. İçeriye giriyorum, hemen solda müzisyenler var, başımla onlara selam verip ilerliyorum. Karşımdaki dans pistinin sol tarafında, gençten kızlı erkekli bir grup kutlama gibi bir şey yapıyorlar, sağ tarafında ise yirmi tane babuşka gün gibi bir şey yapıyor sanırım, alkollü filan ama. Bu iki grubun tam arasında da boş bir masa var dört kişilik, oraya çöküyorum. Garson kızdan horilka istiyorum ve içerken dans edenleri izliyorum, eski müzikler çalıyor ve ortam acayip şenlikli. Bayılırım böyle nostaljik ortamlara.

 

babushka

 

Ancak bir kaç dakika sonra gençlerden birinin sarhoş olduğunu ve bir saate kalmadan büyük arıza çıkartacağını seziyorum. Dolayısıyla elemanla göz göze gelmemeye çalışıyorum. Olayın müsebbibi olmak istemiyorum elbette ki. Nitekim bir süre sonra eleman dans ederken, birine dalıveriyor kendi masasından. Zaten babuşkaya dalacak değil ya. Hemen araya giriyorlar vs. Müzik duruyor.

 

Elemanı zapt etmek ne mümkün. Dört kişi filan sarılıyor buna, yere yatırmaya çalışıyorlar, olmuyor. Bu şekilde, aslanların camıza saldırması gibi bir mücadele içinde beş dakika geçiyor. Sonra yan masadaki babuşkalardan birisi artık yeter deyip bunun yanına gidiyor. Veriyor fırçayı veriyor fırçayı. Elaman o anda muma dönüyor, sonra bunu paketleyip dışarı çıkartıyorlar.

 

Ortamın tadı kaçmış, millet dağınık, olayla ilgili yorum yapıyorlar... Bir süre bu olayın kötü etkisinin azalmasını bekliyorum. Sonra müzisyenlerin yanına gidip biraz para sıkıyor ve onlardan 'Ah, Odesa'yı çalmalarını istiyorum. Adam kötü İngilizcesiyle 'çalarım canım, paraya gerek yok' diyor. Sanırım az verdim diye düşünüp biraz daha ateşliyorum ve parayı almasında ısrar ediyorum. Akabinde: 'Bu şarkı yan masamdaki hanımlara gelsin' diye ricada bulunuyorum. Sonra yerime oturuyorum, eleman parayı indirirken.

 

Eleman önce bir giriş yapıp sonra beni anons ediyor: '... bu centilmen sizler için çalmamı istedi..!' Akabinde yan masadaki bütün kadehler benim için kalkıyor, ben de onlara doğru kaldırıyorum kadehimi saygıyla ve müzik geliyor.

 

 

Müzikle beraber de herkes piste tabii! Kimse dayanamaz bu şarkıya. Teyzeler hemen beni de kaldırıyorlar dansa.

 

'Ukrayna'da bar kapattım, yirmi tane hatunla dans ettim' desem, sanki bu gerçeğin bir yüzüdür...

 

Sahi, gerçek alkolün bittiği yerde mi başlar?

 

 

Paylaşım için

Terms & Conditions  |  Privacy Policy

Gezenti 2018 © All Rights Reserved