UKRAYNA’NIN DÜNÜ III

BÖLÜM III-Kiev, Odesa-Kırım

Bizimle gelen ABD’li Asha taş gibi bir arkadaşımız. Trende muhabbet ederken “Buraya gelmeden önce Estonya’daydım böyle güzel hatunlar görmedim” diyor. Lan bu kız bile böyle diyorsa kim bilir Estonya nasıl bir yerdir? Metin’le birbirimize bakıyoruz. Bundan iki üç ay kadar önce arkadaşlardan biri AŞTİ’de salak salak dolanan bir Eston’u eve getirmişti, biz de bunu bir ay kadar beslemiştik. Ama herif büyük çökmeceli çıkınca döverek kovmak zorunda kalmıştık. Eleman sağolsun ülkesine dönünce bizi (veya yediği dayağı) unutmamış olacak ki “illa gelin” diye mesaj atıp duruyordu.

Kiev’de o sıralar pek bir bok olmadığından (varsa da biz bilemedik) arkadaşların evine yerleştikten sonra koşa koşa Estonya elçiliğine gidiyoruz. Önce konsolosluk memurları bizi kovmaya çalışıyor ama ben bu işlere şerbetli olduğumdan kavga dövüş, memurları başvurumuz için ikna etmeyi başarıyorum. Gidip bizim Eston bebenin yazacağı davet mektubunu getirmemiz gerekiyor. Buna e-posta atıyoruz, bu da bize davet mektubunu yolluyor derken mektubu alıp gidiyoruz. 

Kadın memur mektubu okuyup “siz benle dalga mı geçiyorsunuz?” diyerek bizi bu kez net bir biçimde kovuyor. Ağzını yüzünü kırdığımın bebesi artık mektuba ne yazdıysa…

Böylece rotayı değiştirip (hayır sanki Ukrayna’daki kızlara kıran girdi de) lanet olsun kuzeye, ne varsa güneyde var diyerek Kırım’a akmaya karar veriyoruz. Önce Odesa’ya gitmemiz gerekiyormuş aktarma için. Kırım’a kadar olan biletleri Kievli arkadaşlarımız aldığı için sıkıntı yaşamıyoruz. Bir gece Odesa’da kalmamız gerekecek yine. Ama bu kez akıllılık edip son dakikada bize dahil olan Asha’yı daha önce bizi almayan otele yolluyoruz. Tahmin ettiğimiz gibi en büyük odalarını üç kuruş paraya veriyorlar iyi mi? 

Ertesi gün Metin’le birlikte Simferepol’deyiz. Burada pek bir bok olmadığından martruşkaya atlayıp en yakındaki kıyı yerleşimi olan Yalta’ya uzuyoruz. Merkezde bulduğumuz tek otel ateş pahası. Dolmuşta tanıştığımız ve beraberce yürüdüğümüz Alman çocuklardan birisi iki üç kelime Rusça bildiğinden bir tane babuşka bulup anlaşıyor. Etrafta başka babuşka da yok ve saat oldukça geç. Bir şekilde kadına “bize de yer ver” diye yalvarınca kadın bizi götürüp yine penceresi olmayan bir yere koyuyor. Almanlar da mis gibi eve yerleşiyor. Sabah olunca anlıyoruz ki kömürlükte yatmışız. Kömürlük ney lan! 

Anladığımız diğer husus, kadıncağız tek odalı evini bu çocuklara kiraya verdiğinden kendisi sandalyede uyumuş kocası da arabada. Almanlar başka bir yere doğru yola çıkıyor ama biz bir gün daha kalacağız, ama bu kez kömürlükte değil.

Teyzeye bütün teatral yeteneklerimi kullanarak diyorum ki “bu gece de kalacağız ama kömürlükte değil.” Kadının yüzü düşünce acele olarak gösteriye devam ediyorum. Onları göstererek “mama, papa” diyorum, sonra kendi çek yatlarını işaret edip uyuma hareketi yapıyorum. Yani siz yerinizde yatacaksınız. “Biz” diyorum “iki hıyar olarak, yerde mat ve uyku tulumunda uyuyacağız.” Matı ve uyku tulumunu gösteriyorum. Kadınla kocası şaşkınlıkla birbirine bakıyor ve diyorum “aynı parayı ödeyeceğiz.” 

Duygulanıyorlar. “Hayır” diyor kadın Rusça, kendi yataklarını gösteriyor “burda yatacaksınız.” “Olmaz” diyorum. Israr ediyor, sonra başka bir çekyatı açıyor ve “siz orda biz de burada yatacağız” diyor. Olurdu olmazdı derken el mecbur kabul ediyoruz. Akşam olunca tek göz evde beraberce uyuyoruz. Ertesi gün yola düştüğümüzde kadın bize yolluk meyve filan veriyor.

Ordan sonra Sudak’a gidiyoruz. Dolmuşun içinde yine bir takım Almanlar var. Bir anda önümdeki sarışın adam bana Rusça bir laf atıyor. Adama Türkçe “anlamadım” diyorum, o da bana Türkçe “neden anlamadın?” diye karşılık veriyor. Meğerse eleman Tatarmış ve oda kiralıyormuş. Bu arada Almanlar da bana “aa ne kadar güzel Rusça da konuşabiliyorsunuz” deyince, “ne Rusçası Türkçe konuşuyoruz kardeşim” diye tersliyorum. Biraz da onlar şaşırsın. Yok öyle mal gibi gezmek (Kırım Tatarlarının çoğu II. Dünya Savaşı sırasında Nazi yancısıydı).

***

Bu arada bir parantez açayım, Kırım Özerk bir bölge olarak SSCB’nin yıkılmasına müteakiben Rusya tarafından jest olarak Ukrayna’ya bağlanmıştı. Kırım nüfusunun %65’ini Ruslar, %5’ini ise Tatarlar/Nogaylar oluşturmaktadır. Yalnızca %30’unun Ukraynalı olduğu yarımadada genelde konuşulan dil Rusçadır. Ayrıca Rusya’nın üssü de orada bulunmaktayken 2014 yılında Rusya’ya atar yapıp sonra da Kırım bizimdir demek filan biraz abesle iştigal gibi geliyor bana. Rusya Kırım’ı tek bir kurşun atmadan geri almış, buna karşın Ukrayna yarımadanın elektriğini kesmişti. Oradaki insanlar dört ay kadar elektriksiz kalmıştı.

***

Tatarların evindeki odaya yerleşiyoruz. Bayağı yardımcı oluyorlar, hatta yemek bile veriyorlar. Günler sonra güzel bir yemekle karnımız doyunca merkeze doğru akıyoruz. Burası bizim seksenlerdeki kıyı yerleşimleri gibi ama biraz daha fazlasını vaat ediyor. Sokakta boş gezenler, dondurma yiyenler, plajda takılanlar, içerek yürüyenler, oturarak içenler aynı. Ama bir de gelen seslerden anladığım kadarıyla yüksek duvarların ardında süper eğlenceli ortamlar var ki tam birer kapalı kutu. O zamanlar genç dimağ olan Metin’e “seni alemlere akıtayım mı?” diye tuzak soru soruyorum, yanıt net olarak geliyor: “akıt beni!” 

“Gel lan” diyip gözüme kestirdiğim bir mekanın kapısına dikiliyorum. Bodyguard elbette ki bir kadın, Bu kez İngilizce konuşuyorum ki şekil olsun. Kısaca “eğlenmeye gelen yabancılarız, tokuz ama bir şeyler içsek fena olmaz” diyorum. Bizi içeri buyur edip sahnenin önündeki masaya oturtup gidiyor. İki tane kiril alfabesi menü geliyor akabinde. Sahnede hoş bir solist şarkılar söylüyor, ortam tam pavyon ortamı, bir konsomasyon eksik. 

Menüden anladığım kadarıyla yalnızca yemek ve içki var. “Lan” diyorum kendi kendime “açık hava pavyonuna gelmişiz masayı donatmamak bize yakışmaz. Mamafih meze yok gibi.” Metin’e “sen iki dakka dur ben bu işi çözeceğim” diyerek kapalı mekana giriyorum ve “Tanrı aşkına, İngilizce bilen biri var mı ortamda?” diye bas baritondan kitleye sesleniyorum. Bir anda etrafım sarılıyor ama bu daha çok “ana, lan turist gelmiş koşun” gibi bir tepki. Bana dokunanlar, beni okşuyanlar filan var, mal gibi kalıyorum ortalarında.  

Sonra etrafımdaki kızlardan biri “ben İngilizce biliyorum, derdin nedir?” diye soruyor. “Ablacım” diyorum, “ben Türkiye’den geliyorum, karnımız tok ama masayı böyle meze tarzı ufak şeylerle donatmak istiyorum, nasıl yaparız?” Kız ne istediğimi tam anlamıyor o sırada başka bir eleman kırık bir Türkçe ve yarı İngilizce ile “abi ben Özbek’im, bunlar meze filan bilmez, yemekten başka bir şey yok burada” diyor. “Yapma ya, vah tüh” derken bir anda milletle ahbap oluyorum. Nerelesin, ne yapıyon, ülkemizi nasıl buldun..? Bir süre sonra kös kös masaya dönüyorum.

Bu arada travesti bir sanatçı sahne almış ve seyircinin kucağına oturmak suretiyle sanatını icra ediyor. Metin’in ise göt üç buçuk atıyor tabii, ya benim de kucağıma oturursa, ya ben de bir anda travesti olursam diye (nedense insanımızın genelinde böyle saçma bir korku var). Öyle bir şey olmuyor ve sanatçı Metin’i pas geçiyor ben masaya otururken. Garsona içki söylüyorum ve şov devam ediyor.

Biraz önce arkadaş olduğum Özbek baba ve oğlu sahnede. Adamlar meğersem akrobatmış. İki tane çekiçin üzerinde inanılmaz hareketler yapıyorlar, ağzımız açık izliyoruz. Sonrası alkış kıyamet. Ayakta alkışlarken onları masaya davet ediyorum, geliyorlar. Derhal votka ikram ediyorum, içip eğleniyoruz. Sonra bizim İngilizce bilen hatun sahne almasın mı? Anladığımız kadarıyla sahneye gönüllü davet ediyor. Bir tane sarhoş Rus geliyor, bu da başlıyor onunla dans edip bir yandan striptiz yapmaya... 

Şovun sonu unutulmazdı, kadın çıscıbıldak kaldıktan sonra elemana sürtünürken adamın pantolonu şak diye indiriyordu ve adamın karısı filan gelip dalgametresi sallanırken dans eden kocasının fotoğrafını çekiyordu alkışlar ve kahkahalar eşliğinde. 

Yine ayağa kalkıp sanatçıyı masaya davet ediyorum. O da masama gelince benim racon bir anda oluyor bir milyor iki yüz elli bin. Etraftaki bütün gözler masamıza dönmüş, “kim lan bunlar?” diyerek bizi kesiyor. Gece de bu şekilde tamamlanıyor. Hesap geliyor üç kuruş, bahşis bırakıyorum beş kuruş.

Kapıda bizi içeri alan kadın kırık İngilizcesiyle ben Kiev’denim filan diyor, sonra bir anda beraber sokakta dans etmeye başlıyoruz...

Sabah Metin atmden para çekerken iki tane asker musallat oluyor: “pasaport?” diye yanaşıyor. Amaç belli, o zamanlarda oldukça yaygın olan pasaportu verince geri alabilmek için 5’ten başlayıp 100 ABD dolarına kadar çıkabilen meblağı vermek. Yemezler canım. Metin’in önüne geçip “Niyet Ukrainski” diyorum, asker tekrar “passport” diye soruyor. “Niyet Ruski” diye yanıtlıyorum. Pasaport gayet uluslararası bir kelime de ben de uluslararası çakalım kardeşim. Bu şekilde her pasaport dediğinde aynı tepkiyi verince artık diğer asker götüyle gülmeye başlıyor ve diğerini kolundan tutup götürüyor.

***

Sonra Feodosya’ya giden troleybüse biniyoruz. Dışarıda bira içiyordum, şoför içeri girip bana atla işereti yapıyor, elimdeki birayı gösteriyorum ayıp olmasın diyerek, “atla be ya” diyor dostça. Yolda giderken heykelini gördüğümüz Puşkin’den filan bahsediyor ama bir bok anlamıyorum tabii ki.

Feodisya’ya varınca Sudak’daki Tatarlar’ın iyi davranışı üzerine hemen bir takım Tatarları buluyorum “bize yardım edin, kalacak yer bulun” diye. Yine etrafım çevriliyor ama bu kez pek dostça değil. Sorular daha çok “Sen müslüman mısın?” “Namaz kılıyor musun?” “Allah var mı?” şeklinde. Ulan hani herkesin dini kendine idi? “Ne alakası var?” diyorum sertçe, “deprem hep dinsizlik yüzünden oldu” diyorlar (1999 Ağustos Depreminden bahsediyorlar). Yuh arkadaş! Nereye düştük? “Sohbetinize doyulmaz” diyerek anında uzuyorum. Biraz ileride bir takım babuşkalar görüp birisiyle anlaşıyorum, kadın bizi Karl Marx sokağındaki evine götürüyor. Yerleştikten sonra ikinci iş karın doyurmaya çalışmak. 

Yine yiyecek bir şey bulamayıp ‘Gastronomlarda sürtüyoruz. Bu gastronom denilen yerler tam bir Sovyet fenomenidir (rezilliğidir) aslında. Oturacak yerin olmadığı, ayakta dinelerek boktan mezeler eşliğinde soğuk domuz sosisi yiyip bayat ekmeğin tanesine para verdiğin ama her daim votka içebildiğin yerler buralar. Mekanın mantığı vatandaş çok oyalanmasın, hayattan zevk de almasın. Bir an önce evine gitsin mutfağında sosyalleşsin ki biz de ev arkadaşlarından bunların sistem karşıtı olup olmadığını öğrenebilelim. Zamanında dünyanın en büyük ülkesinde, bu kadar farklı kültürün, yüzlerce etnik grubun olduğu coğrafyada doğru dürüst bir yemek kültürünün gelişmemesini başka türlü açıklayamıyorum. 

Bilmeyenler için de mutfak ispiyonculuğu ile ilgili bir not düşeyim, Sovyetlerde insanlara barınacak yer sağlanıyordu ama bu tam teşekküllü bir ev değildi, bir aileye bir oda veriyorlardı (tıpkı Yalta’da kaldığımız ev gibi). Evler 2 veya daha fazla odalı olabildiğinden birden fazla aile bir evi paylaşıyordu. Tuvalet ve banyo ayrı ayrı, salon yok, dolayısıyla diğer ailelerle ortaklaşa kullanabileceğin tek alan mutfak oluyordu. O da sırayla yemeğini yaptıktan sonra ev arkadaşlarınla birer kadeh votka içip sosyalleşme imkanı bulabildiğin yerlermiş. 

Eh, alkolün dozajı arttıkça kalpler açılıyor ve sisteme karşı isyan dile getiriliyordu elbette ki. Yükselme umudu taşıyan muhbir vatandaş ev arkadaşını ispiyonluyor ve sistem bu şekilde yürüyordu. Arkadaşlık kurmak halen post-Sovyet ülkelerinde büyük bir sıkıntıdır, çünkü güven sorunu vardır.

Bir sonraki gün için Odesa’ya tren bileti almaya gidiyoruz, zira iki gün sonra kalkacak olan UkrFerry ile ülkeye dönüş yapabiliriz. Bir aydır bu topraklardayız artık iyice palazlandık. Bilet sırası bize gelince elimde daha önceden hazırlamış olduğum çizimi uzatıyorum.

IMG_6805

Şekil 2-a Orjinaline zamanın tarihini filan da eklemiştim

Resmi görünce o demirden yoğrulmuş çelik disiplinli babuşka birden makaraları koyuveriyor. Üstelik diğer biletçi babuşkaları da çağırıyor, böylece herkes işi gücü bırakıp benim şahesere beş dakika kadar kahkalarla gülüyor. Gülme faslı bitince de elimize biletleri takdim ediyorlar.

Tüm seyahatimiz boyunca ilk kez kendi başımıza tren bileti almanın haklı gururunu yaşıyoruz. Ve kös kös ülkeye geri dönüyoruz (bok vardı).

 

SON

 

UKRAYNA’NIN DÜNÜ II

BÖLÜM II-Çernivtsi, Ekotopya Köyü, İvano Frankivsk

 

Çantaları alırken pilotlardan bir tanesi nereli olduğumuzu soruyor ve akabinde bizimle Türkçe konuşmaya başlıyor, meğer daha önce Türkiye’de çalışmış. Ekotopya’nın olduğu yeri söyleyip “nasıl gideriz?” diye soruyoruz, “buradan herhangi bir yere sadece taksi ile gidebilirsiniz” diyor. “Başka bir ulaşım yok, taksiyi de içeriye sorun.” 

Bu mini havaalanında gerçekten de kimsecikler yok gibi. Bir tane kadın görevli bulup taksi istediğimizi dile getiriyoruz. “O iş bende, siz biraz bekleyin” diyerek ortadan kayboluyor. Bu arada açlıktan öldüğümüz için ufacık, kantin gibi bir yeri görüp oturuyoruz. Yan masada iki tane eleman kahvaltısını votkayla yapıyor, biz de artık kursağımıza girecek ne varsa alıp yemeye başlıyoruz. 

Yemeğimiz bittiğinde yan masadakilerden biriyle göz göze geliyorum, bana kötü bir İngilizceyle: “Tanrıya inanır mısın?” diye soruyor. “Ben sadece futbola inanırım” diye yanıtlıyorum tereddüt etmeden. Sonra ekliyorum: “Lobanovski, Dinamo Kiev, Şevçenko!” “Bu yanıtım karşısında iki eleman da neşeleniyor ve kadeh kaldırıyor, sonra buraya neden geldiğimizi soruyorlar. “Ekotopya” filan diyoruz anlamıyorlar. Sanırım yakınlarda bir müzik festivali varmış, “ona mı geldiniz?” diyorlar, biz de konuyu uzatmayalım diye “he” diyoruz. “O zaman bir şarkı okuyun da neşemizi bulalım” diyorlar. Hah! Burada bir sarhoş eğlendirme eksikti, o da olsun tam olsun.

Başlıyorum söylemeye: “Rüya gibi her hatıra / her yaşantı bana…” Büyük bir alkış, masaya davet, davete icabet ve elbette ki votka ikramı. Prensip olarak 12:00’den önce içmem ama burası Ukrayna kardeşim, içmeyip de ne yapacağız? 

Kısacası Ukrayna’ya hoşbulduk. “Sıra sizde” diyorum votkayı diplerken, başlıyorlar okumaya… Bir saat kadar sonra şarkı-türkü-votka derken bizim kafalar billur olmuş ama sarhoş elemanlar “yahu siz ne bekliyordunuz burda?” diye sorunca uyanıyoruz. “Taksi” diyoruz. “İçerideki abla bize taksi ayarlayacaktı.” Gülüyorlar. “Boşver onu sen, gel benimle” diyerek beni bir tane ofise götürüyor. Anladığım kadarıyla oranın güvenlik subayı gibi bir şey bu arkadaş. Neyse, ben içerideki eski Sovyetik haritaları filan incelerken o birilerine telefon ediyor: “Yarım saate taksiniz burda olur, kadına da ben söylerim diğerini iptal ettiğinizi” diyor. Eyvallah diyorum.

Gerçekten de yarım saat kadar sonra bir tane ciguli bizi alıp kamp alanının yakınlarında bir yere atıp gidiyor. Kampa varıyoruz, millet merak içinde bizi bekliyormuş. Çünkü üç gün gecikme ile geldik buraya. Bu kadar yakın bir mesafeden toplamda beş günde gelebilen yegane şahıslarız. Hollanda’dan bile daha kısa sürede gelmiş elemanlardan bazıları. Hikayemizi ilgiyle dinliyorlar.

İçlerinde o ana kadar hiç Türk görmemiş kişiler de var. Bu da nasıl bir klişedir arkadaş. Ayrıca Türk görmek sadece Türk görmek midir? “Bütün Türkler uzun saçlı ve sakallı mıdır?” Ulan bu soruyla da karşılaştık ya daha ne diyeyim. Üçümüzün de uzun saçlı ve sakallı olması ise klişelere açılan birer kapıymış meğer. 

Bir kaç gün sonra Özdeniz, Alper ve Yaser de aramıza katılınca kafalardaki Türk imgesi bir nebze kırılıyor neyse ki. Bu arada Yaser’i anmadan geçemeyeceğim. O zamanlar ODTÜ Mimarlık Bölümü öğrencisi olan Yaser, 2010 yılında İstanbul Narkotik Şube polisinin kendisine işkence etmesi sonucu psikolojisi bozulmuş ve intihar etmişti. Acısına dayanamayan annesi de 2014 yılında aynı şekilde intihar etti. Polislere açılan işkence davası tam 9 yıl sürdü ve dava bir biçimde evrakta sahtecilik davasına dönüştürüldü.

Muhtemelen polisleri korumak için uzadıkça uzayan dava sürecinde babası da iç kanamadan vefat edince, ailenin geriye kalan tek ferdi olan kız kardeşi Ezgi mahkemede kendisine başsağlığı dileyen mahkeme başkana “Babamı da kaybettiğim için artık güvenimi de kaybettim, o yüzden tekrar anlatıyorum adalet için çok geç kaldınız. Sizden mütalaadaki en üst sınırdan ceza vermenizi istiyorum ama çıkacak karar zaten benim için eksik olacak. Bir aile tek tek katledilmiştir. Bu mahkeme, bu adliye bir ailenin tek tek katledilmesine şahit olmuştur. Geç kaldınız, adalet gecikince bütün ailemi kaybettim. Buradan çıkacak karar insanlık için önemli. Kaybedilen üç can sadece benim kaybım değil. Sizlerin de kaybı. Türkiye başarılı bir mimarı, müzisyeni ve onu yetiştiren iki insanı da kaybetmiştir. Sizlerden adliye sarayında katilleri değil, bu katillerin yok ettiği insanların ailelerini yani beni korumanızı istiyorum” 

İki polise iyi hal indirimi, şudur budur derken 3’er yıl hapis cezası yeterli görüldü. Bu cezanın ne kadarını yattıklarını bilmiyorum açıkçası.

***

Ekotopya günlerimiz eğlenceli geçiyordu. Bir gece Belarus’ta çekilen bir filmin gösterimi vardı. İlk kez Başkan Lukaşenko ile dalga geçmeye cüret eden bu film yıllar sonra ülkede kült mertbesine ulaşacak ama derhal Belarus’ta yasaklanacaktı. 

Ertesi gün alkolümüz bitmişti ve çadırın yanında Metin’e “Ukrayna’da alkolsüz kalan yegane hıyarlar acaba biz miyiz?” diyerek hayıflanıyordum ki bir de ne göreyim? Bizim çadır komşuları öğlen votkasına oturmuşlar. Ayrıca vejeteryan yemekler sunulan kampta komşular kalın kalın sucukları sosisleri hört diye ortaya çıkartınca gözlerim parlıyor ve derhal Metin’e “oğlum oradan 250 gram karışık kuruyemiş yap bakayım” diyorum. Zira gelirken bir kilo karışık yaptırmıştık kuruyemişçiden.

 

Kuruyemişle beraber “Hello komşi” diyerek gidiyorum, hemen buyur ediyorlar. Başlıyoruz içmeye. Bir yandan kadeh tokuştururken bir yandan heriflerin tiplere bakıyorum, sonra tipleri çakozlayıp “lan siz dünkü filmdeki tiplemeler değil misiniz?” diyorum, utangaçça onaylıyorlar. Böylece Kazakistan’dan Andrei ve Beyaz Rus anarşistleri ile yıllar sürecek dostluğumuz başlamış oluyor. 

 

Ne yazık ki yalnızca Rusça altyazılı

 

İlginçtir, hayatımda o ana dek kendimize bu kadar benzeyen kuzeyli insanlar görmemiştim. Filmin başrol oyuncusu Yura gecenin ilerleyen saatlerinde oturduğu yerde içerken sızınca dalga geçip fotoğrafını filan çekmeye başlıyorlar. Bir de üstüne üstlük “götüyle içti” demesinler mi? Gece yarısından sonra filmin kötü adamı Kolia ile elimize fener alıp milleti korkutmaya çıkıyoruz. Tamam bence de içelim de bu nedir arkadaş ya? Yemin ediyorum 10 saattir aralıksız içiyoruz.

 

31B555D3-93E8-4893-AE0F-4723BA08F580
CE485754-AA5B-4C5E-9A64-BE3A465271B9

Leiluk, Pauluk... Tatiana. 2. fotoda Ina... Kolia

 

Yemeklerin vejeteryan olması değil ama gerçekten kötü olması üzerine, “bir gün de biz yapalım bari yemekleri” diye öneriyoruz, hemen kabul ediyorlar. Türlü, pilav ve salata yapacağız. Akşam yine bir şişe acı biberli Nemiroff’u devirmiş olacağım ki Metin yanıma gelip “abi saat 11 oldu” diyor, “bugün yemek yapacağız.” Hasskoo! Hemen kalkıp milleti organize etmeye çalışıyorum ama kafam hala dönme dolap misali dönüyor. Neyse ki daha önceden ahbaplık ettiğimiz Ermeni ve Litvanyalı arkadaşlar yardımımıza koşuyor da 250 kişilik yemeği rekor bir hızla hazırlıyoruz. Pilav işi Can’da, salata Özdeniz ve Alper, Yaser ise Antakyalı olduğundan enfes bir sos hazırlıyor. Ekotopya tarihindeki en lezzetli yemeği hazırladık desem yalan olmaz, ikişer tabak yiyenleri geçtim üçüncü tabak için yalvaranlar bile vardı. Beğenmeyenler de oldu tabii ki ama önyargı dağları bok yedikçe kırılacak!

Günler çalıştaylar, sunumlar, alkol, yeni arkadaşlıklar derken hızlıca akıyor ve kampın sonuna geliyoruz. Can’ın erken dönmesi gerekiyordu, herif geldiğimiz uçak ve bu kez Odesa’dan UkrFerry’yi kullanarak yurda varıyor. Biz de yeni edindiğimiz Kiev’li arkadaşlarımızın davetine icap edip onlardan bir gün sonra İvano-Frankivsk-Kiev trenine binmek için İvano’ya doğru yola çıkıyoruz. Yanımızda ABD’li Asha ile bir de İrlandalı eleman var. Kentteki gara varıp “Kiev trenine bilet” diyoruz. 

“Bilet yok” diyorlar. Yine mi!? Metin çöküyor. Çöküyor derken gerçekten yere çöküyor “ne bok yiyeceğiz şimdi?” diye haklı olarak soruyor. Bunu da yıllar yıllar sonra öğrendim. Meğersem usuldenmiş, başkente gitmek istiyorsan biraz sakal atacakmışsın, nereden bilelim kardeşim?

Sonra Metin’in yakarışlarını mı duyuyorlar nedir, bir tane kadın çıkıyor gişeden ve “siz kampta değil miydiniz?” diye soruyor. Evet diyoruz. Gişeye tekrar geçip şıkır şıkır bir şeyler yapıyor ve “bilet var ama saat 17:00’deki trene, çok uzun sürer” diyor hayıflanarak. “Ver abla ver, zamandan bol bir şeyimiz yok.” Zaten bize söylenen tren de oydu.

Bir sonraki günün sabahı Kiev’e varıyoruz.

 

 

Devamı Kiev, Odesa-Kırım adlı III. Bölümde...

 

UKRAYNA’NIN DÜNÜ

BÖLÜM I - Reni, İsmael, Odesa

https://gezenti.biz/index.php/2016/08/12/sacma-sapan-gemi-yolculuklari-iii/

Yazıda Ukrayna’ya nasıl gittiğimizden bahsetmiştim. 

Gemi, varış noktamız olan Reni’ye ulaşmak için Tuna Nehrine girerken Romanya sınırından geçmek durumunda. O zamanlar Romanya bize vize uygulamadığı için mürettebat pasaportlarımızı alıp giriş ve çıkışı işlemini kolayca yapıp geliyor. Tuna’nın sol tarafı Romanya, sağ tarafı ise Ukrayna’ya ait olduğundan nehrin tam ortasından içeriye doğru seyrediyoruz. Limana demirledikten sonra yalnızca TC vatandaşlarının pasaport polisi ofisine girmesi gerekiyor galiba. İlk ben giriyorum. İçeride bıyıklı yaşlıca bir amca ile gençten bir kadın polis var. Kadın İngilizce soruyor, neden geldiniz, ne yapacaksınız, ne kadar kalacaksınız… Kültür vizemiz var dolayısı ile kültürel etkinliklere katılacağız diyorum. Sonra bizimkiler giriyor tek tek, ama onları pek kasmamışlar. Dışarı çıkıp bir sigara yakıyorum milleti beklerken.

Buraya geldik tamam da bu unutulmuş yerden Ekotopya kampına gitmek için Çernivtsi’ye veya İvano Frankivsk’e nasıl ulaşacağız, en ufak bir fikrimiz bile yok. Zira o zamanlar ne doğru dürüst internet araması vardı, ne de Ukrayna ile ilgili edinebileceğimiz herhangi bir bilgi.

Asıl macera şimdi başlıyor desem yalan olmaz.

Önce bir tane taksici peydah oluyor, az Türkçe, bol tarzanca ile bizi Odesa’ya götürecek trenin kalktığı İsmael adlı kente götürmeyi teklif ediyor ve fahiş bir fiyat söylüyor. “Git kardeşim” diyorum, “suyla mı çalışıyor bu?” diyor bana Türkçe. Yuh arkadaş.

Sonra bir tane lavuk çıkıyor sahneye, Karadeniz yöremizden. Tam bir beyinsiz. Saçma sapan bir muhabbet açıyor, biz herife 'nasıl gideriz?' diye soruyoruz o bize 'arkadaşlarım mafya' diyor. Yani ben diyorum karnım tok... Neyse, onu da siktirediyoruz.

Bir süre sonra gemiden çıkan Kürt bir vatandaşımız bizle muhabbet kuruyor. Odesa’da restoranı varmış, eşi Ukraynalıymış. “E tamam da Odesa’ya nasıl gideceğiz?” diye soruyoruz, “bilmiyorum” diyor. Tövbestafurlah.

Bu arada gemideklerin tamamı dışarı çıkıyor, kısa boylu Ukraynalı bir kadın yanımıza gelip Türkçe nereye gittiğimizi soruyor, “önce Odesa’ya ulaşmamız gerek sanırım” diye yanıtlıyorum. Gülerek "bizi takip edin" diyor. Kürt bu sırada kaybolmuş. Yürümeye başladıktan sonra bir tane araba önümüze geçip aksiyon filmlerindeki gibi el frenini çekerek duruyor, lan n’oluyor filan derken biraz önceki taksici çıkıp “abi daha ucuza götürürüm” demesin mi? “Git kardeşim” diyorum, gidiyor.

1:17:50’den itibaren

 

Topluca meydan gibi bir yere iniyoruz. Orada bir tane otobüs var, şoför bizi görünce elinde kapı koluyla dışarı çıkıp arka kapıyı açıyor, otobüse doluşuyoruz. Biraz sonra bizim Kürt yanında Karadenizli eleman ve birkaç Ukraynalı herifle otobüse biniyor. Bunlar mafyanın götünde don olmayanı galiba. Kürt bizi görünce sevinip yanımıza geliyor “ben bu heriflerden kıllandım, sizle oturabilir miyim?” Oturtuyoruz. 

Otobüs yola koyuluyor, orman yoluna girdikten bir süre sonra şoför arabayı durdurup el frenini zart diye çekiyor. Sonra para toplamaya başlıyor. Parayı uzatıyorum "üç kişi" diyerek, herif parayı alıp üstünü vermeden gitmeye yeltenince yeni arkadaşımız Ukraynalı kadın “alo, nereye hemşerim?” diye sertçe çıkışıyor. Şoför de sahipsiz olmadığımızı anlayıp paranın üstünü takdim ediyor. Kadının eşi TC ordusunda subaymış bu arada.

İsmael’e varınca gardan Odesa biletlerini alıyoruz. Trenin kalkmasına daha var. Bir şeyler yiyip içerken Karadenizli yine gelip musallat olmaya çalışıyor, “git kardeşim” diyorum, gidiyor. Bir dahakine dövmek zorunda kalacağız o olacak en son.

Trene biniyoruz, herkesin birer yatağı var ama benim numaranın olduğu yerde iki tane karşılıklı tek kişilik koltuk, ortasında da bir masa var. O sırada tren babuşkası geliyor, “itirazım var” diyorum. “Herkesin yatağı var, mis gibi uyuyacaklar” diye tarzanca isyanımı dile getiriyorum, “bana ise koltuk düştü.” Kadın “ha ha” diye kahkahayı koyuveriyor ve akabinde bir tane kolu çekiyor, benim oturma odası takımı bir anda yatağa dönüşmesin mi? Şaşkınlıkla kadına bakıp teşekkür ediyorum, o ise gülmeye devam ederken çantasından bir tane bira çıkartıp elime tutuşturup gidiyor. 

Sabahın köründe Odesa’ya varıyoruz. Kürt bize teşekkür edip, restoranının adını ve telefonunu verdikten sonra ayrılıyor. Kadın Kiev’e devam edecek, bize de Çernivtsi veya İvano Frankivsk’e giden tren için bilet bakacak. Görevliyle konuştuktan sonra bize dönüp “bilet milet yok” diyor. “Nasıl yani?” diyoruz şaşkınlıkla, hiç yokmuş. Bütün bir hafta boyunca trenler doluymuş iyi mi? Sik gibi kalıyoruz resmen. Hiç böyle bir şey beklemiyorduk işin açığı.

“Otobüs filan yok mu acaba?” diye soruyoruz. Otobüs terminalinin adresini buluyor ama O’nun gitmesi gerek. Teşekkür ediyoruz, "bundan sonrası bizde" diyerek. Kadının içi hala rahat değil: “Rusça biliyor musunuz?” diye soruyor, “Yoo” diye yanıtlıyoruz büyük bir güvenle, “Ukraynaca biliyor musunuz?” “Ne münasebet!” 

“Buraya hangi cesaretle geldiniz yahu?” diye devam ediyor. “Bir gün uyandık ve kendi kendimize ‘Neden Ukrayna’ya gitmiyoruz ki’ diye sorduk ve geldik” diyorum. Gülerek ayrılıyor. Çantaları emanete bırakıp dışarı çıkıyoruz.

O sırada Paul Auster’in Son Şeyler Ülkesinde’sini okuyordum. Tıpkı o kitaptaki gibi olaylar gelişiyor. Terminale giden tramvayı buluyoruz, vatman bizi görünce numarayı değiştiriyor. Otobüs buluyoruz, şoför bizi görünce kapıyı kilitleyip gidiyor filan derken zor bela terminale ulaşmayı başarıyoruz. Tabii ki şehirlerarası otobüs motobüs yok! Zaten haftada mı ne tek bir sefer varmış o tarafa giden, o  da doluymuş.

Kös kös merkeze dönüyoruz. Salak salak Odesa caddelerini, sokaklarını arşınlarken ne bok yiyeceğimizi tartışıyoruz. Tabii burada tıkılı kalmamız da işin bir başka boyutu. Kalacak bir yer bulmamız gerekecek. Neyse ki önümüzde koca bir gün var. 

Önce belki yardımcı olur diye Kürd’ü arıyoruz, açmıyor. Herifin restoranına Metin’i yolluyoruz geri geliyor, çalışan kızlardan utanmış, soramamış. Hoppala. Bu arada bir yandan otel filan bakıyoruz. Ucuz oteller üç tane saçlı sakallı ve leş gibi kokan elemanı görünce yer yok diyip bizi siktirediyor. Aslında yer varmış tabii, sonradan öğrendiğimize göre tipimizi beğenmediklerinden doluyuz diyorlarmış. Pahalı oteller de aşırı pahalı. Geceyi kilise bahçesinde geçirmeyi planlıyoruz. 

Derken gözüme bir tane turizm acentası takılıyor. “Oğlum uçak filan vardır lan belki, gelin soralım” diyorum, içeride iki tane kız oturuyor (ya kim oturacaktı?). İlk sorum İngilizce bilip bilmedikleri, biliyorlar. “Çernivtsi veya İvano Frankivsk’e gitmek istiyoruz” diyoruz, kızlar bilgisayarlarını kurcalayıp “yarın Çernivtsi’ye kalkan bir uçağımız var, ücreti 50 USD karşılığı grivna.” Açıkçası böyle bir şey beklemiyorduk, şaşkınlıkla “para bozdurup gelelim” filan diye geveleyip dışarı çıkıyoruz. “Lan bunlar dolandırıcı olmasın” diye aramızda konuşuyoruz. Bir başka turizm acentası bulup soruyoruz, “öyle bir uçak yok” diyorlar. Kıllanıyoruz. Ama bir yandan da başka bir seçeneğimiz yok. Gidip biletleri alıyoruz.

Sonra yine salak salak dolanmaya başlıyoruz, bir de ne görelim TC Konsolosluğu. İçeri girip “bugün geldik, kalacak yer bulamadık, bize yardım edin” diyoruz memurlara. Adamların yanıtları aynen şu: “vizeniz mi bitti?”

“Ya hu ne vizesi, Ukrayna'ya daha dün geldik” diyip durumu özetliyoruz, adamlar bizi dinledikten sonra “vizeniz bittiyse yardımcı olalım” diyorlar. Ben diyorum pazar kalabalık… Sanırım bütün pasaporttaşlarımız buraya gelince vizeyi filan yakıyor, memurlarımız da aşırı derece Feto'ya maruz kalmış, kafalar tamamen yanmış. Neyse, dışarı çıkıp konuşa konuşa yürürken arkamızdan bir ses “Türksünüz?” diyor. Bu bir Azeri olmalı.

Ukrayna’ya gelmeden önce bir çok kişinin yaptığı tek bir uyarı vardı: Azerilere güvenmeyin. Türkçe konuştukları için sizde güven uyandırıp kandırır, sonra da götürür keser doğrar, soyarlar… filan. Ama yapacak bir şey yok. Elemanla konuşmaya başlıyoruz, durum böyleyken böyle.

“Babuşkaya sornadınız mı kalacak yeri?” diye soruyor. “Ne babuşkası?” diyoruz, “gelin benle” diyerek bizi tekrar gara götürüyor. Garın önünde yaşlı teyzeler yani babuşkalar var, bir tanesiyle Rusça anlaşıp bize dönüyor. Size bir tane oda verecek, ücreti de şu kadar (çok ucuz bir meblağ söylüyor). Elemana nasıl teşekkür etsek az. Çantaları yüklenip teyzeyle bir tane taksiye biniyoruz. Teyze Rusça bir şeyler söylüyor, Türkçe “anlamadık” diyoruz. “Terorist” gibi bir şey söylüyor gülüyoruz, “yok abla ne alakası var” filan, “haa” diyor “intelihente.” “Hah! Şimdi oldu” diyoruz.

Bize odayı gösteriyor, pencere filan yok. Bizimkiler kıllanıyor, “lan gecenin bir yarısı İvan’la Dimitri ziyaretimize gelmesin?” Neyse ki gelmiyorlar ve tüm uyarılarıma karşın sabahın köründe havaalanına gidiyoruz. Uçağın kalkış zamanına iki buçuk üç saat var.

Havaalanı yüksek tavanlı ve asma katlı ama göt kadar. İçeride hiçbir bilgi ekranı yok, aprona açılan yerde bir tane babuşka oturuyor. Birbirimize bakıyoruz önce kim soracak diye. Alemin kerizi ben olduğum için babuşkanın yanına gidip biletleri gösteriyorum ve bir araba fırça yiyorum. Kadın büyük ihtimalle ‘bu kadar erken gelecek bok mu vardı?’ diye bağırıp çağırmış olmalı.  

“Tengri cezanızı verecek” diyerek bizimkilerin yanına gidiyorum. Beklemeye başlarken pireleniyoruz. Bizim asıl öğrenmek istediğimiz böyle bir uçuş var mı yok mu aslında. Yarım saat kadar sonra Can’ı yolluyoruz bir fırça da o yiyor. Yukarı çıkıyoruz, ana! Bir tane THY ofisi, içeriye soruyoruz, uçuşumuzla ilgili bir şey bilmiyorlar. "Bekleyin, gelirler" diyorlar. Kim gelecek Godot mu? Bekliyoruz. Bir yarım saat daha geçiyor, fırça sırası Metin’de. Fırçayı yiyip geliyor. O sırada bir tane telefon buluyoruz, ‘helpdesk!’ Açıyorum, İngilizce filan bilmiyorlar, kapat.

Fırça kısır döngüsünde beklerken artık saat neredeyse 9 olmuş, yani uçağın kalkış zamanı. Yanımıza genç bir kadın gelip “beni takip edin” diyor. Babuşkaya biletlerimizi gösteriyoruz ve aprondayız. Uçağımız bir tane Antonov modeli pırpır ve uçağın yegane yolcuları biziz. İki tane pilot bir tane hostesle uçuyoruz. Bu arada kahvaltı filan yapmamıştık zira erkenden gittiğimiz havaalanında yiyecek bir lokma şey yoktu. Boru değil, post-sovyetlerdeyiz, elbette ki kuru ekmeğe talim edeceğiz. Bu arada küçük bir not, bütün bu ufak havaalanları Stalin zamanından kalma. Ukrayna'nın da Holodomor'u meşhurdur. Holodomor, açlıktan öldürme temelli bir soykırımdı ve Stalin zamanında Ukrayna'da uygulanmıştı...

Bu şartlar altında pırpırımızda değil  yemek, su ikramı bile yok. Bir saat kadar sonra Çernivtsi havaalanına iniyoruz.

 

Bölüm Sonu

 

Devamı II. Bölümde

 

MASOCH, LVİV

Lviv’de Serbska Sokağı’nın 7 numaralı binasının önünde cebi davetkarca açık duran bir insan heykeli vardır. Merak edip sakın elinizi heykelin cebine sokmayın. Soktuğunuz takdirde

 

 

şarkısını mırıldanmaya başlamanız işten bile değildir. Evet, heykel bu kentte doğmuş ve mazoşizm terimine adını veren Leopold von Sacher-Masoch’tan başkası değildir. 

Aslında mazoşizm teriminin isim babası bir psikolog olan Richard von Krafft-Ebing’dir. Daha sonra Freud’u da etkileyen 1886’da yazdığı Psychopathia Sexualis adlı kitabında yalnızca mazoşizmi değil; sadizm, nekrofili, anilingus... gibi bir çok cinsel patolojik davranışı da tanımlar. Bu kitap pskiyatrislerin olduğu kadar özellikle cinsel suçlarla ilgili davalarda hukukçular için de referans kitaplardan birisi haline gelmiştir. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde psikopatolojinin en önemli eseri olarak görülmesine karşın, Freud ve O’nun cinsellikle ilgili çözümlemeleri daha popüler hale geldiğinden bu eser geri plana itilmiştir.

 

IMG_3959

 

Genelde mazoşizm ile anılan sadizm terimine adını veren Marquis de Sade, Sacher Masoch'un doğumundan yıllar önce ölmüştür. Sadizm teriminin muhtemel isim babası ise Fransız sözcükbilimci Boiste’dir. Ancak yukarıda söylediğim gibi bu cinsel davranışların ilk psikanalitik tanımları Krafft-Ebing tarafından yapılmıştır. 

Hazır sözü açmışken, bence Marquis de Sade sapkınlığın da edebiyatını yaparken sadizm ile beraber Justine adlı eserinde görüldüğü üzere mazoşizme de bir çok örnek vermiştir. Sado-mazoşizmin başyapıtı ise Sodom’un 120 Günü adlı eseridir. Eğer Marki, Bastille’de bu kitabı yazarken yakalansaydı direk yakılırdı gibime geliyor (kitabı değil Marki’yi kast etmiştim. Zira bir çok eseri oğlu tarafından yakılmıştı. Söz konusu kitap onun ölümünden yıllar sonra hapishanenin restorasyonu sırasında tesadüfen bulunmuş ve günümüzde Fransız devlet hazinesi statüsündedir).  

Bu arada bir parantez daha açıp sado-mazoşizm teriminin isim babalığını Viyanalı bir psikanalist olan İsidor İsaac Sadger olduğunu belirtelim. Marki de Sade diğer kitaplarında özellikle aristokratların ve dinin iki yüzlü ahlakını yerin dibine sokarken tanrı fikrini kıyasıya eleştirmiştir. Bence kendisi zaman ve mekanın çok ötesinde bir devrimcidir.

 

Portrait_de_Sade-768x997

Marki de Sade

Sade’ın eserlerinde görülen acelecilik ve hareket, Masoch’un eserlerinde yerini durağanlığa ve hareketsizliğe bırakmıştır. Kürklü Venüs adlı klasik eserinde kahramanın eşi tarafından, kendi isteği ile çeşitli fantezi ve fetişlerle acı çektirilen köleye dönüşümünü anlatarak salt ‘acı çekmekten haz alma’ davranışlarını örneklemiştir. Ne var ki Masoch bu tür davranışların tanımlandığı mazoşizm teriminden asla hoşlanmamıştır. Kendisi “dönüşüm geçirmiş bir şehvetin kültürel halini belirtmek için öğretisine şehvetüstücülük adını vermiştir.” (Deluze)

Bu arada günümüzde bile kadın düşmanlığı gibi suçlamalarla karşılaşan Leopold von Sacher-Masoch aslında hayatı boyunca anti-semitizmle mücadele eden; kadınların eğitim, oy ve seçmenlik haklarını savunan bir özgürlükçüydü.

 

MEKAN

 

IMG_7835 kopyası

Birazdan başlarına ne geleceğinden habersiz olan yağız delikanlılar

Gelelim heykelin neden burada olduğuna. Aslında bu heykel, dünyada elinizi kolunuzu sallayarak girebileceğiniz yegane mazoşist mekanın girişi olduğunu belirtmek için konulmuştur. Evet, Masosh Cafe’ye girebilmek için ne özel bir parola, ne üyelik, ne de herhangi başka bir gereklilik vardır. Ayrıca kafenin ne girişinde ne içerisinde herhangi bir güvenlik görevlisi veya benzeri şahıs bulunmamaktadır. İsteyen girer, içkisini içer, ücreti mukabil olarak kendisini kırbaçlatıp çıkar. 

 

 

Müşteriler ne kadar sarhoş olursa olsun içeride kavga veya herhangi bir tatsızlık çıkmaz. Kendisini kırbaçlatanlar diğer müşteriler tarafından büyük bir eğlence ile izlenir, hatta filme bile alınabilirler. Tabii içeride yazılı olmayan kurallar yalnızca bunlar değil elbet. 

İçeri girdiğiniz andan oturmaya gidene kadar çalışanlar tarafından kırbaçlanırsınız. Tuvalete giderken de keza. Kırbaç yemeye itiraz ederseniz daha çok kırbaçlanırsınız. Çalışanlar oturduğunuz yere gelip ara ara sizleri yoklarlar, kendinizi kırbaçlatmak isteyip istemediğinizi sorarlar, sarhoşluk durumunuza göre gaz verirler. Eğer gazı alırsanız ve sarhoşsanız aşırı dayak yersiniz. Kamçılar inerken de kendi seçtiğiniz bir kelimeyi tekrar etmeniz istenir.

 

 

Kadınları erkek, erkekleri de kadın çalışanlar kırbaçlar. Yalnızca kırbaç değil tabii, bir üst seviyede çıplak vücuda mum dökmeli, buz sokmalı oyunlar da mevcuttur. Eğer çiftseniz gözler kapalı olarak, eşini bulma gibi türlü türlü şaklabanlıklar da seçenekler arasındadır. Elbette ki oyunların sonunda yiyeceğiniz kırbaç da işin artısı.

Lviv’deki ilk zamanlarımda bu değişik ve eğlenceli yere adeta dadanmıştım. Özellikle turistin az olduğu zamanlarda (zira bayram seyran dönemlerinde girişte sıra bekleniyor) gidip barın köşesindeki yerime oturuyor, Ukrayna’ya özgü acılı votka (aslında samagon) içerek büyük bir keyifle dayak yiyenleri izliyordum. Etliye sütlüye karışmayıp bolca da bahşiş bıraktığımdan kısa sürede bütün çalışanlarla ahbap olmuştum. “Ben sadistim, eğlencem sadece izleyerek hoşça vakit geçirmek” diyerek de hepsini ikna etmiştim. Böylece ne zaman içeri girsem kimse bana ilişmez, her zamanki yerime oturduğumda da içkim otomatik olarak gelirdi. Mazoşizmin raconunu sadist kesmeyecek de ne olacaktı?

 

IMG_8373

Her zaman oturduğum yerde yine bana özel bir gösteri

Dünü Bugünü

Mekanın ilk açıldığı zamanlarda deneysel yapılanma gereği olarak müşterilerin birbirlerini kırbaçlamalarına izin veriliyormuş. Ama elbette ki bir süre sonra ipin ucu kaçınca derhal bu uygulamadan vazgeçilmiş. Çalışanları sabit tutarak belli bir profesyonelleşme de sağlanılmış. Çalışanlar işlerini hem büyük bir ciddiyetle hem de keyif alarak yapıyorlardı. 

İç mekan tasarımı oldukça hoştu. Asılı kırbaçlar, zincirler, fetiş öğeleri, duvara konuşlandırılmış ekranlarda sado-mazo bir filmden sahneler gösterilirken birden Ukrayna parlementosundan görüntülerinin girmesi, hesabın topuklu kadın ayakkabısı içerisinde gelmesi güzel fikirlerdi.

 

 

 

Ancak ne yazık ki bu kült mekan sanırım geçen yıl üçüncü veya dördüncü kez el değiştirdi, zira 2018’te ilk el değiştirmesinden sonra mekana karşı bir soğukluk oluşmaya başlamıştı. Sonra çalışanlar değişmeye başladı, mekan giderek büyüdü, girişine dükkan, üst katlarına otel yapıldı. En son bu yılın başlarında gittiğimde mekanın ruhunu kaybettiğini gördüm. Kendini kırbaçlatman için kendin talepte bulunuyormuşsun gibi saçma sapan uygulamalar getirilmiş. Ne yazık ki Lviv de turizm hastalığından muzdarip. Popüler yerler fiyat artırımı ve kalite düşüklüğüne gitmeye başladı. Konsept kafeleriyle ünlü kent tekdüze kafelerin işgali altında. Konspet mekanlar ise yeni sahipleriyle tarzlarını yitiriyor.

Mazoş da o hale getirildi. Şu anda hoş anıların, kahkahaların, acı acı haykırmaların üzerinde yükselen içi boş bir yer var.

 

Okuma / İzleme Referansları:

Richard von Krafft-Ebing, Psychopathia Sexualis

Sigmund Freud, Cinsiyet Üzerine 

Marquis de Sade, Bütün Eserleri

Leopold von Sacher-Mazoch, Kürklü Venüs

Masoch’un romanına dair öğeler, Gilles Deluze

Pier Paolo Pasolini, Salo ya da Sodom’un 120 Günü


LVİV’DE SSCB’Yİ ARAMAK

Lviv’de hala Sovyetler’den kalanları bulabiliyorsanız, o zaman hala sosyalizm için bir umut var demektir’ gibi bir sözü anca bizim zurnacı/komünist partililerimiz diyebilir. Zira Lviv Ukrayna’nın en milliyetçi ve muhafazakar iki kentinden birisidir. Kent halkı Ukraynaca konuşur ve Rus’a keza Rusçaya büyük gıcık kapar. Yöre halkının iki büyük savaş arasında milliyetçi ve ayrılıkçı hükümetler kurma çabası, II. Dünya Savaşı’nda ise Nazi yancılığı yapması gibi durumlar mevcutken, şu anda bir işgal dönemi olarak gördükleri, Rus Çarlığının devamı olan SSCB’ye ve keza kendilerini açlıktan öldürdüğü için SSCB yöneticisi sandıkları Ruslara nefret beslemeleri onlara gayet doğal olarak görünmektedir.  

 

IMG_3040

Halbuki holodomor[1] adı verilen ve Ukrayna'da milyonlarca insanın açlıktan ölmesine neden olan bu soykırım sırasında SSCB'nin başında olan şahıs, imam hatip mezunu bir Gürcü idi. Ancak buna karşın SSCB tarihindeki en önemli şahsiyetlerden üçü ise Ukraynalıydı: Hruşçev, Brejnev ve Gagarin.

 

sos

 

Bunlar elbette ki Lvivlileri yıldırmıyor ve benim kasten yaptığım "ya siz Rus değil misiniz, neden farklı bir dil konuşuyorsunuz?" gibi itolojist sorularımın yanı sıra evime gelen Ukraynalılara Rusça (Sovyetik) müzik dinletmem şahsıma karşı büyük bir tiksintiye yol açıyor doğal olarak. Sonra da gönüllerini almak için "yahu demek istiyorum ki asıl Rus siz değil misiniz?" tarzı yaptığım girizgahla Kiev Rus Prensliğinden (IX-XIII. yy) filan söz ediyor ve kafalarını iyice karıştırıyorum. Bilgi ve itlik karışınca karşındaki de ne bok yiyeceğini şaşırıyor doğal olarak. Tabii ki Hazarlarla başlayıp Peçeneklerle devam eden ve Kumanlarla son bulan Ukrayna topraklarındaki Türk hakimiyetini pas geçiyorum (VII-XIII. yy). 'Aslında buralar eskiden hep Türkmüş' desem iyice yanacak beyinleri. Hatta şunları da anlatmıyorum: daha sonra kendilerine Tatar adı veren ve aslında Volga Tatarlarıyla alakaları bile olmayan Mongollar gelip her şeyi yakıp yıkıyor ve ezeli düşmanları olan Türkleri bu topraklardan atıyor. İşin tuhaf yanı bu Mongolların zaman içinde Türkçeyi benimsemeleri. Slav ve komşu diğer halklar Peçenek ve Kıpçaklara da İskitler diyorlar (ki İskitler Farsi bir dil konuşurdu), onlar da bu adlandırmaya hayır demiyor derken tuhaflıklar çoğalıyor... Çık çıkabiliyorsan işin içinden.

 

IMG_3075

 

Gelelim kente. Lviv Ukrayna'nın en turistik kentidir. Çok iyi korunmuş tarihi kent merkezi Avusturya-Macaristan, Polonya ve Stalin döneminin mimari dokusu ile hoş bir uyum içinde görünürken, kiliseler komşudan gelen Katolik kültürün etkisiyle hem Ortodokslara hem de Katoliklere açıktır. Zaten bu yüzden, özellikle Noel zamanında, Lehlerin, kendilerine göre daha ucuz olan bu kente akın etmeleri doğal. Ukrayna'nın en iyi yeme içme olanaklarına sahip kentte, özellikle son on yılda konsept kafeler ve restoranlar açılmış ve de çoğunlukla kahvehane (kafe) konseptinden yürümeye çalışmışlar. Bunun nedeniyse akılcı bir reklam hamlesi. Aslında uyruğu müphem olan ve fakat Ukraynalı olduğu düşünülen Yuriy Frants Kulchytsky'nin, Osmanlı ordusunun başarısız II. Viyana kuşatmasına istinaden orada bıraktıkları kahvenin pişirilme tarifini bilmesi efsanesinden hareket ederek, kahve kültürünün Viyana'ya, keza Avrupa'ya taşınması, bu elemanın da Ukraynalı olmasından mütevellit, aslında kahve kültürünün özellikle Lviv'de oldukça eski bir geçmişe sahip olduğu gibi bir inanış oluşturulmuş ve bu herkese bir biçimde empoze edilmiş (külliyen yalan yanlış olan bu hikayenin aslı ayrı bir yazının konusu olacak).

 

kino

 

Ama yine de kente ilk gelişte önce biraz turistlik yapmalı. Kahve Madeni, Lviv Kahve İmalathanesi, Çikolata Üreticisi, kendini kırbaçlatabilme olanağı sunan Mazoş, parola ile girilen Krivitka (parolayı da herkes biliyor: Slava Ukraini - Heroim Slava), çeşit çeşit samagon[2]ları ile ünlü Kupits, Et ve Adalet Restoranı, Arsenalna, Bira Fabrikası, hesaba itiraz etmezseniz olmaz şiarıyla En Pahalı Galiçya Restoranı, Sanat Kafe'nin çatısından bir boruya para atıp dilek tutmak, pavyon usulü pazarlık yaparak hesabın ödendiği Yahudi restoranı... kentin olmazsa olmazları. Ayrıca kentin zengin bir müzik ama zayıf bir gece hayatı olduğunu da eklemekte yarar var. Müzik dinletileri gece yarısına kadar sürmez. O yüzden dans işleri için sabaha kadar açık olan gece kulüplerine, direk dansı izlemek için ise striptiz kulüplerine uğranabilinir. Buralarda giriş için ödeme yapılır, içeride ise hesap bellidir.

 

produkti

 

Ulaşım ise bir gariptir. SSCB'nin altın döneminden kalan tramvaylar ve troleybüsler yenileniyor gibi görünse bile bu, feci halde yolsuzluğa batmış ülkede biraz yavaş ve zor giden bir süreç. Tramvayla gitmek yerine yürümeyi tercih ederseniz sadece 10 dakika kaybediyorsunuz mesafeye bağlı olarak. Uzak mesafeler için her geri kalmış ülkede olduğu gibi dolmuşlar (marşrutka) var. Ufak alanda İstanbul'un metrobüs rezaletini çekmek ve gerçek Sovyetleri görmek isterseniz bence ideal. Zira buraya gelen bizim beyinsiz turistlerimiz kenti öve öve bitiremez. Kentin merkezinde, turistik yerlerde dolanır ve 300 yıldır Batıya karşı duydukları aşağılık kompleksini, sarışın gördükleri her yerde olduğu gibi burada da yaşamaya meyillidirler.

 

kino2

 

Marşrutkalar, tramvaylar ve troleybüsler kışın buz gibi, yazın ise babuşkalar[3] üşüdüğü için kapalı camlar sayesinde cehennemi derecede sıcaktır. Bir yandan da tatsız bir şekilde post-fordizm döner içeride. Taksiler ise tam bir post-Sovyet geri zekalılığındadır. Bekleyen bir taksiye binerseniz sizi direk düdükler. Telefonla çağırırsanız yarı fiyatına bulabilirsiniz ama eğer Ukraynaca biliyorsanız.

 

moz3

 

Sovyet sonrasında zenginleşenler veya bilişim sektöründe çalışanlar dışında kalan halkın aylık geliri elli ve iki yüz dolar arasında değişiyor. Lviv alt ve orta sınıfının turistik yerlerde içmesi değil de yemesi çok zor. Yerel içkiler neyse ki en lüks yerde bile normal fiyata yakın satılıyor. Böyle yerlerde su yerine votka içmek kesinlikle daha ucuz ve de mantıklı.

 

IMG_3038

 

Peki, bu alt/orta sınıf dışarı çıkmayacak mı? Neyse ki SSCB döneminden bu yana açık olan yerler var (yeme içme ile ilgili yazı da gelecek) da durumu olmayan insanlar için hala dışarı çıkmak ve sosyalleşmek mümkün. Ancak ülke bok varmış gibi Avrupa etkisine girdiğinden bu daha ne kadar devam eder bilemiyorum.

 

***

Kentte garip bir biçimde her on metrede bir eczane vardır ve insanların ilaç bağımlılığından dolayı bunlar genelde gece geç saatlere kadar açıktır. Sanıyorum insanların bu bağımlılığın önemli nedenlerinden birisi 1940'ta kent nüfusunun yarısının Yahudi olmasına karşın kentte şu an neredeyse hiç Yahudi kalmamış gibi davranılıyor olmasıdır. Kısaca soykırımdan kurtulan halk hıristiyanlaşmış ve Yahudi kökenlerini inkar eden bir davranış sergilemektedir. Slavlarda çok yüksek oranda anti-Semitizm olduğunu biliyor muydunuz (SSCB idaresi altında bile). Eczane demişken, kentte muhtelif eczane müzeleri mevcut. Tabii ki, turisti eğlemek için bir sürü değişik müze var kentte. Benim en beğendiğim Arsenalna diye bilinen Cephanelik Müzesi, zira içeride bir sürü silah mevcut. En tırtı ise Dinler Tarihi Müzesi. Kadim dostum Andrei ile burayı ziyaret ettiğimizde, bana hayal kırıklığına uğradığını söylemişti. Zira çocukken (yani SSCB zamanında) ailesi ile buraya geldiklerinde bu müze düpedüz din karşıtıymış (doğal olarak). Şimdiyse, Sovyetlerin yıkılmasına istinaden yükselen dincilikten nasibini alarak tam bir dini müzeye dönüşmüş. E tabii, Çugaşvili elinde o kadar güç varken dini ortadan kaldırmak yerine imama-papaza muhbirlik yetkisi verip üstüne üstlük bir de onları poh pohlamış. Neden? Çünkü din okulu mezunudur kendisi ve bütün SSCB coğrafyasında bilindiği üzere o çok sevdiği marauli şarabını içmeden önce içine kutsal su damlattırırmış.

 

IMG_3074

SSCB II. Dünya Savaşı Zafer Anıtı, Kışın

Kentte Sovyet döneminden kalan mozaikler ve heykeller var. Ancak ara ara psikopata bağlayan vatandaş ve hükümet heykelleri kaldırma/yok etme yoluna gidiyor. Bunun en son örneğini yakın zamanda görmüştük[4].

 

IMG_4157

SSCB II. Dünya Savaşı Zafer Anıtı, Yazın

 

II. Dünya Zaferi heykel kompleksine yapılan sayısız saldırı sonrası anıtın etrafı çevrildi, bence yıkmak için zemin hazırlıyorlar.

 

moz2

İnşaatın ardında bırakılan bir mozaik

 

Mozaiklerin ise, genelde unutulma/unutturma yoluna gidilerek kendi kendine yok olması isteniyor. 20. yy'ın başındaki Türk milliyetçiliğinin keşfi hastalığındaymışçasına davranan günümüz Ukraynalıları şunu kaçırıyor: tarihi(ni) ne kadar yok etmeye çalışırsan çalış bir gün karşına çıkar. Kaldı ki o tarih senin içinde yaşıyordur, kendini yok etmeden onu da yok edemezsin. Bir başka husus da tarihini yadsıyan halklar dünyanın en karaktersiz insanlarına dönüşür/dönüşüyor. Bunun da örneğini uzaklarda aramamak gerek.

 

 

Dipnotlar:

[1] 1932-33 arasında özellikle Ukrayna'da SSCB yönetimi tarafından yaratılan kıtlık nedeniyle 6-8 milyon kişinin açlıktan öldüğü bir soykırım türü.

[2] Boğma rakı/votka

[3] bkz https://gezenti.biz/index.php/2017/02/28/babuska-fircasi/

[4] https://www.evrensel.net/haber/319656/kievdeki-son-lenin-aniti-yikildi

 

Paylaşım için

KRASNA MALANKA VE KİMİ PAGAN KUTLAMALARI

Dünyanın bir çok yerinde yeni yıla giriş kutlamalarla yapılagelmektedir. Soğuk bölgelerde bu kutlamalar kışın bitmesi dileğini taşırken, daha ılıman yerlerde baharın gelişine istinaden yapılmaktadır. Bunların hemen hepsi kadim kültür kökenlidir, ancak günümüze gelindiğinde çok azı tek tanrılı dinler içinde kendilerini kabul ettirmeyi başarmıştır. Çoğu, özellikle Hıristiyanlığın yobazlık döneminde yok olmuştur.

Örneğin, Hıristiyanların 24-25 Aralık'ta veya 6-7 Ocak'ta kutladıkları Noel'in Peygamber İsa'nın doğumuyla ilişkilendirilmesine karşın aslında bununla alakası yoktur. Laf aramızda, Sümerlerden gelip bir şekilde Eski Türklere geçen Nardoğan kutlamaları 21-23 Aralık'ta yapılırmış. Noel'in kökeni Sümerlerden bile eski olabilir tabii, bunu Türklere yamamak ise biraz ilginç. Kaldı ki ülkemize Noel Baba figürünün, Türk olduğunu iddia eden şuursuzlarca bıçaklandığını göz önüne alırsak, anlat anlatabilirsen Sümeri, Nardoğan'ı.

Hakeza bu pagan kutlamalarının Anadolu'daki bir örneği ise baharın gelişinde karşılığını bulan Hıdırellez'dir. Henüz neyin peygamberi olduğunu çözemediğim Hıdır (Al-Khidr) ve Hıdır'ın kardeşi olduğu iddia edilen ama O'ndan bin küsur yıl önce yaşadığı düşünülen Musevi azizlerinden Ellez (İlyas, İlias, Elias, Elijah)'in anakronik ve sürreal buluşmaları Anadolu'ya İslamiyet'in gelmesi ile baharın müjdecisi olmuş?! Bu nasıl bir buluşmadır o da biraz müphem. E tabii, İbn-i Batuta'nın, zamanında işaret ettiği üzere 'Türkler çok iyi insanlar ama esrarkeşlik gibi kötü bir huyları var[1].' Aslında bahar kutlamasının Türklerdeki eski adı, Koça Han adına düzenlenen Kosa şenliğidir.

Elijah ya da İlyas

Hatırlarsınız, devletimiz 90'ların sonunda, Kürt vatandaşlarımız sırf baharın gelişini kutluyor, yani bir şey kutluyor, nasıl kutlar diyerek onların Newroz'unu Hıdırellez yapmaya çalışmıştı. Eski Türk kültüründe baharın gelmesi bir yılbaşı kutlaması gibi midir bilemiyorum ama Newroz İran'da ve Farsi diller konuşan insanlar arasında Nowruz adıyla binlerce yıldır yılbaşı bayramı olarak kutlanmaktadır.

Benim bildiğim, Eski Türkler'den bize ulaşa gelmiş az sayıdaki geleneklerden biri olan Saya Festivalinde amaç yazın gelmesini kutlamaktır, baharın değil. Bu da sanıyorum ki bizim Sibirya'daki köklerimizi işaret ediyor. Zira eksi ellilerde kış aylarının hüküm sürdüğü Sibirya'da yazın gelmesi kutlanmayacak da ne kutlanacak? Altay'lardan Anadolu'ya taşınan bu mitte Saya Han koyun sürülerinin koruyucusu olarak dağlarda yaşayan bir karakterdir. Kuzulama mevsiminde yapılan bu festivalde baş karakter olan Saya Han Sayacı adını alır. Örneğin:

Arguvan Kızak Köyü

Karaman

Karaman Madenşehri Köyü

Uzak dil akrabalarımızdan Yakutlar Saya bayramını 23 Temmuz'da Isıyah adı altında kutlarlar. Bu kutlamada beyaz giymiş yaşlı bir adama yedi bakire kız ve dokuz bakire erkek eşlik eder. Toprağa kımız dökülür, ateş beslenir ve Ai-ii Ruhuna halkın iyiliği için dua edilir. Ohuokai denilen ve kadınlarla erkeklerin hep beraber çember şeklinde çektikleri halayla festival devam eder.

DEM_YSYAKH

Bunun yanı sıra, bizden binlerce kilometre uzakta yaşamalarına karşın bizimkine oldukça yakın bir dil konuşan Salarlar veya Uygurlarda Deve Oyunu/Tüge oyunu diye bilinen bir kutlama geleneği ülkemizin bir çok yöresinde halen aynı adla sürdürülmektedir. Bu eğlenceler yöreden yöreye çeşitli isimler alan bir yönetici tarafından başlatılır ve organize edilir. O'nun dışında deve, deveci, kadın kılığındaki erkekler, çoban, köçek, Arap, it, jandarma, dede, doktor, aslan yavrusu veya ayı gibi figürler yer alır. Burada canlandırılan ölüp-dirilme mitosudur ki özellikle kadim Mezopotamya'nın Tammuz veya Mısır'ın Osiris mitlerinin yanı sıra Anadolu'daki Demeter söylencesindeki ortak paydadır. Yani baharla beraber ölmüş dünyanın yeniden hayat bulması.

 

BALKANLAR

Romanya'nın Trotuş Bölgesinde 25 ile 31 Aralık arasında kutlanan Ayı Dansı şenliklerinde ayı kostümü giyen insanlar dans edip bağırarak şeytanı kaçırmaya çalışırlar. Buradaki asıl amaç kışı veya kışın etkin olan ruhları kaçırtmak, tabii zamanla Hıristiyan kültüründe olay zavallı şeytanı kaçırmaya dönmüş.

Muhtemelen eski bir Çingene geleneği olan bu kutlamalar daha sonra Romanya'ya yayılmış ve diğer ülkelerde de değişik biçimlerde varlığını sürdürmüştür. Ritüele katılanlar yüzlerini siyaha boyuyor ki bu durum Anadolu'da da var. Bizde adı Arap diye geçiyor ama aslında Anadolu'nun bir çok yerinde zencilere Arap denir, Romanya'da ise Çingene kimliğini göstermek için siyah tene vurgu yapılıyor olabilir. Neticede Çingenelerin kökeni Hindistan'dır ama dünyaya dağılmaları Anadolu üzerinden olmuştur. O yüzden dünyadaki en yüksek Çingene nüfusu bizdedir, kimi balkan ülkelerinde Çingenelere Türk denmesi de bundan olsa gerek.

kurtuluslari-ayi-postu

 

Bulgaristan'da Kukeri[2] şenliklerinde çeşitli kostümler ve ahşap maskeler takan katılımcılar bellerine de büyük çanlar takarak dans ederler. Amaç yine kötü ruhları kaçırmak, baharın bir an önce gelmesini sağlamaktır.

 

Litvanya'da şeytan, cadı, keçi, ölüm meleği ve Çingene kostümlü karakterleri olan Užgavėnės (Ujgavenes) Büyük Perhiz[3]'den bir gün önce kutlanan Kül Çarşambası[4]'nda yapılır. Aslında bu tarihlerde yapılan en ünlü festival Mardi Gras adıyla tanınır. Bu festivalin Brezilya'daki adını hepimiz biliyoruz: Karnaval. Letonya'daki adı ise Meteni, Polonya'daki Marzana, Rusya'daki Marena, Belarus'taki Mara'dır. Bu isim aslında Slavo-Baltık kültüründe ölüm, yeniden doğum ve rüyayı simgeleyen antik bir tanrıçadan gelmektedir. Daha önce bahsettiğimiz gibi Anadolu'daki adıyla Demeter Kültü ve benzeri.

Bunların içindeyse en traji-komik bahanesi olan Macaristan Mohaç'taki Busójárás festivalidir. Eskilerde kışı kovmak için yapıldığı söylenen bu şenlik günümüzde Türkleri kovma iddiasındadır. Türk dediği de Osmanlı ordusundan başka bir şey değil tabii. Hikayeye göre Mohaç halkı kara kara Osmanlı işgalini düşünürken bir tane Sokaç (Hırvat) gelip onları güzel günlerin müjdesini verir. Silahlanıp çeşitli ürkütücü maskeler yaparak beklemelerini, zira fırtınalı bir gece bir tane şövalyenin gelip onlara önderlik edeceğini ve bu şekilde Türklerden kurtulacaklarını söyler ve geldiği gibi aniden yok olur[5].

Nitekim bunlar maskeleri yapmışlar, silahlarla beklerken bir şövalye fırtınalı bir gece gelir ve onlara öncülük eder. Bu maskeleri kötü ruhlar zanneden Türkler de korkup kaçarlar. Sanırım o gecenin gelmesi beş yüz yıl kadar sürmüş, neyse, geç olsun güç olmasın, ne diyelim!

Aynı saçma hikaye nedense Balıkesir'deki Tülü Kabak festivalinde de tekrarlanmıştır. Halk güya korkutucu kostüm giyerek Yunanlıları korkutmuştur.

IMG_3984

 

Yunanistan'da Patras'ta düzenlenen ama kökeni büyük ihtimalle Dionysos şenliklerine kadar uzanan karnavalın ise şu an herhangi bir pagan veya mitolojik bir çağrışım yapıp yapmadığını bilemiyorum. Belki alakası yoktur. Zira benim kısıtlı bilgimde, Dionysos şenlikleri Osmanlı coğrafyasında yalnızca Rum vatandaşlarının yaşadığı Ayvalık'ta devam ettirilebilmiş. Onlar da mübadeleye tabi tutulunca sanıyorum Yunan ana karasında o gelenek devam etmemiş olabilir. Zira Eski Grek toplumunda karşıdaki taraf hep daha tutucu diye bilinirdi. Eh, yine de bir gidip bakmakta fayda olabilir. Eğlenceden zarar gelmez.

Slovenya'da yine Şubat ayında Kurentovanje[6] adı verilen Ptuj Karnavalı yapılır. Buradaki ana figür Kurent'tir, Kurentler karnavalda yine çan çalma, zıplama gibi kışı korkutma ritüellerini gerçekleştirir. Buradaki yan figürler şeytan, yüzü siyaha boyalı skopiton, çalı giymiş bajer, ölüm meleği ve ramaston'dur. Ancak şuna dikkatinizi çekmeden geçemeyeceğim:

Adsız

Küfelik

Ukrayna'nın özellikle batı bölgesinde 6-7 Ocak'ta yapılan Noel kutlamalarında çoğunlukla çocuklar kostüm ve maskelerle sokaklarda dolaşıp evleri ziyaret ederek şarkı söyler ve para toplarlar. Bu kostümler yöreden yöreye değişmekle beraber başlıca karakterler çoban, şeytan, Hirodes (Herod)[7], ölüm meleği ve/ya melek, Yahudi ve askerdir. Ayı ve çingene de bu gruba dahil olabilir. Ukrayna'da kostümlü/kuklalı gösterilere Vertep adı verilir.

vertep

 

Krasna Malanka

Gelelim asıl konumuza yani Krasna Malanka Festivaline. Malanka adı IV. yüzyılda yaşamış, Jülyen takvimde 31 Aralık'ta ölmüş olan Genç Aziz Melanya'nın isminden gelmektedir ve Ukraynaca Melanya Günü demektir. Malenya'nın ölüm günü Gregoryen takvimde 13 Ocak olduğundan da Ortodoksların yılbaşı kutlaması ile aynı güne denk gelmektedir.

Krasna ise Slavca kırmızı veya güzel demektir. Yani Güzel Melanya Festivali, Ukrayna'nın Çernivtsi Oblast'ındaki popülasyonun çoğunluğunun Romanya Çingenesi olduğu Krasnoyilsk kasabasında düzenlenmektedir.

IMG_2607

 

Çernivtsi aslında çok kültürlü ve bir çok etnik grubun da bir arada yaşadığı bir yermiş. Halen de Ukraynalıların yanı sıra Çingene, Hutsul ve az sayıda Yahudi popülasyonu ile bu geleneği devam ettiriyor görünse de Romanya'ya bağlı olan bu bölge 1940 yılında SSCB tarafından işgal edilince Romen asıllı entelektüeller, iş adamları, öğrenciler, demir yolu çalışanları ve din adamlarının dahil olduğu, yani daha önce Romanya devleti için çalışan binlerce kişi Sibirya ve Kazakistan'a sürülmüştür. Daha sonra sıra 'etnik' Almanlara gelmiştir. SSCB ve Nazi Almanya'sı arasındaki antlaşmaya[8] istinaden Almanya'ya gönderilen ve aslında çoğu Yahudi olan bu insanlar Naziler tarafından direk toplama kamplarına yollanarak yok edilmiştir.

IMG_2624

 

Bunları yapan Josip Çugaşvili, artık gıcık kaptığı Troçki adlı şahıs Yahudi olduğundan mıdır yoksa kendi anti-semitikliğinden midir, binlerce insanı göz göre göre ölüme yollamaktan çekinmemiştir.

Aynı zamanda gülmeye eğlenmeye filan da karşı olan Stalin yoldaş savaştan sonra bölgedeki pagan kutlamalarını da tümden yasaklamıştı. O kadar dayağı ise yalnızca Krasnoyilsk kasabası dayanabilmiş ve inatla bu adeti devam ettirmiş.

Şimdiyse bu kutlamalar diğer köylere de sıçramış, Çernivtsi kentinde son yıllarda bu köylerden gelen katılımlarla olay bir karnaval havasında kutlanmaya başlanmıştır. Her köy farklı bir konsept ve kostümle katılım göstermektedir.

çern

 

Krasnoyilsk'teki hazırlıklarsa aylar öncesinden başlar. Zira, özellikle ayıyı temsil eden, ağırlıkları seksen, doksan kiloyu bulabilen saman balyası kostümlerin yapılması oldukça meşakkatlidir. Son yıllarda yerel, yani Çingene kıyafetleri ile ergen kızların katılımı görülse de aslında yalnızca bekar erkekler (kadın kılığına girerek), festivalde yer alır, erkek çocuklar ise şövalye veya postlu yavru ayı kılığındadır.

Karnavalın başındaki yöneticiye Halif yani Halife adı verilir, organizasyonu düzenler, paraları toplar ve onun işareti ile kutlamalar başlar.

Ortalıkta görünen ana figürler ise saman şeklindeki ayı, koyun postu giymiş, pençeli ayı ve en son ortaya çıkan kelebek kanatlı ve saman kostümlü ayıdır.

IMG_2679

 

Saman giymiş ayıların yaptığı sallanma dansının anlamı ise yalnızca ayının omzuna tünemiş kötü ruhları düşürüp kaçırabileceğine olan inançtır. Bence karnavalın asıl yükünü de bu karakterler çekmektedir. Zaman zaman dans esnasında dengelerini kaybedip yere düştüklerinde onları kaldırmak için bir çok kişi seferber olmak durumundadır.

Ayıları kontrol eden Çingene de önemli bir karakterdir. Özellikle post giymiş ayılar çevredekilere ve birbirlerine saldırdığında, Çingeneler kavradıkları zincirlerle onları zapturapt altına almaya çabalarken bir yandan da ellerindeki topuzları, baltaları yere vurarak toprağı uyandırmaya çalışırlar ki bahar yeniden gelebilsin. Zincire vurulmuş ayılar, ülkemizde Osmanlı zamanından 1980'lere kadar ayı oynatıcılığı şeklinde gelen bir Çingene geleneğini hatırlatıyor (Burnuna halka takılan ayıların sokak sokak dolaştırılıp tef eşliğinde dans ettirilmesi).

kapak

 

Bir de polis, asker ve (korkunç yüzlü) doktor ve de şaman kılığına girmiş figürler vardır. Doktor ve askerler güya düzeni sağlamaya çalışır, sarhoşları kafese tıkar, taşkınlık yapanları (şakacıktan) tutuklar veya hastalanana yardım ederler. Doktor veya şamanlar yakaladıkları bazı kişilerin üzerini süpürür veya saçlarını ellerindeki kocaman taraklarla tararlar.

Festival boyunca ortalıkta dolaşan orkestralar ise hep ana melodiyi çalarlar.

 

***

İnsan kadar lüzumsuz bir sosyal tür yok sanıyorum. Hep bir arada olmak, birileri ile bir şeyler yapmak ister, başkalarının dediğini önemser, dedikodu yapmaya, başkaları ile ilgili fikir yürütmeye bayılır. Gerçekten adeta başkası için yaşayan, tuhaf bir yapımız var.

Şu anlamsız hayatımızda bir anlam arayışı olarak önce ruhlara tapınma, sonra bunları ritüellere, derken eğlencelere dönüştürmek bin yıllar alan bir süreç olmuştur. Ritüeller oradan oraya taşınmış, taşınırken de başka ritüellerle karışmış, adeta birbirlerine kız alıp vermiştir. Örneğin Sibirya'dan gelen bir kabile daha sonra Çin Bölgesinde sürücülük işine girince ritüellerine deve, kurt, çoban gibi figürler eklemiştir. Daha sonra Çingenelerle kaynaşan bu kültür kendisine siyah derili bir figür eklemiştir. Bir başka ritte ise ayı önemli bir figür olduğundan o da o bölgede olaya dahil olmuştur. En son da tek tanrılı dinlerin galebe çalmasıyla ister istemez kötü ruh veya kış ruhu şeytana dönüşmüş, bir takım dini figürler de olaya müdahil olmuştur.

Brezilya'daki renkli karnavala gidenlerin bunları düşündüğü filan yok tabii. Zaten karnavalda, festivalde oturup çok da detaylı düşünmemek, kendini eğlenceye kaptırmak daha akılcı değil midir?

Bence; 'Efendim, nerde o eski Dionizyak festivaller?' diye hayıflanmak yerine yukarıdaki festivallere katılmaya çalışın. Özellikle kış ayında yapılanlara giderken yanınıza bolca konyak almanızı öneririm. Festivalin tadı alkolle çıkmayacak da nasıl çıkacak? Bu vesile ile eğlenceleri çılgın bir hale getiren Dionysos'a da buradan saygı ve selamlarımı iletiyorum.

Şaman sizinle olsun.

 

 

Dipnotlar:

[1] Seyahatname, sayfa numarasını hatırlayamadım ama Anadolu'yu ziyaret ettiği bölümde idi.

[2] http://www.thebohemianblog.com/2016/01/the-mystical-origins-of-the-kukeri-bulgarias-strangest-folk-festival.html

[3] Lent de denir, Hıristiyanlıkta Paskalya döneminde 40 gün boyunca hayvansal gıdaları yememek üzerine kurulu bir tür oruç.

[4] Büyük Perhiz'in ilk gününe verilen ad.

[5] https://www.nytimes.com/2017/03/16/t-magazine/busojaras-festival-hungary-lent-travel.html

[6] http://www.slovenia.si/culture/tradition/kurents/

[7] Büyük Hirodes, İsa doğduğunda Roma İmparatorluğu tarafından Yahudya'ya atanan kral.

[8] https://www.britannica.com/event/German-Soviet-Nonaggression-Pact

 

Kaynakça:

Oyun ve Bügü, Metin And, YKB Yayınları

Altın Dal, James Frazer, Payel Yayınları

Ayrıca bkz. Bronislaw Malinowski, Levi-Strauss, Boratav, Metin And

Köy Seyirlik Oyunları, Seyirlik Uygulamalarıyla 51 Yıllık Bir Amatör Topluluk:
Ankara Deneme Sahnesi ve Uygulamalarından İki Örnek: Bozkır Dirliği ve Gerçek Kavga (Makale), Nurhan Tekerek

KÖY SEYİRLİK OYUNLARINDAN “DEVE OYUNU” ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME... (Makale), Sagıp Atlı

https://www.sondakika.com/haber/haber-saya-gelenegi-yuzlerce-yildir-surduruluyor-9211825/

http://www.dailymail.co.uk/travel/travel_news/article-2943816/Slovenia-gets-ready-chase-away-winter-locals-hills-sheepskin-costumes-bizarre-designs-100-000-people-expected-visit-carnival-celebrations.html

Paylaşım için

DÜNYADAN ATIŞ HİKAYELERİ / ATIŞ KÜLTÜRÜ

 

Mangalda kül koymazsın teorik konularda
Pratiğe gelince ayağın suya erer
Kendi korkaklığına kılıf ararsın boyna
Bu arada faşizm gelip tepene biner

Ataol Behramoğlu

DOHA, KATAR

Bir zamanlar orada çalışırken, inşaat halindeki koca bir köyden farksız olan bu kentte sosyal imkanlar oldukça kısıtlıydı. Ben de arkadaş çevremi örgütlemiş, hep birlikte binicilikten yelkene, gurmelikten goygoyculuğa kadar bir sürü değişik ortama akmıştık. Bunlardan sadece bir tanesini tek başıma sürdürdüm: Atıcılık.

Çünkü ülkemizde silaha, silah sevene, çekinerek bile değil, resmen öcü görmüş gibi tepki veren bir sürü insan vardır. Benim anlayamadığım nokta, 80 faşist darbesine kadar belinde makine ile gezen solcu abilerin nasıl bir anda göt korkusuna bürünüp de bu işleri sağcılara bıraktığıdır. Hatta büyük bir kısmı  öylesine pasifist olmuştur ki, silahın adını ağzına alana düşman muamelesi yapmaktadır.

Ben şahsen silahları sevdiğimi vatana karşı olduğu söylenen ancak nereden geldiği belli olmayan borcumu öderken keşfettim. Bu borcu ödeyenler bilirler ki, askerde tüfek taşıyan er selam vermez. Dolayısıyla askerliğim sırasında yanımda sürekli tüfek taşıdığım için silahla aramda güçlü bir bağ oluşmuştu.

 

Difference-Between-Trap-and-Skeet2

 

Doha’daki atış kulübünü keşfedince, uzun yıllardır elime alma imkanı bulamadığım eski dostumla yine bir araya geliyoruz. Kulüpte tabanca atışını yalnızca lisanslı sporcular yaptığından iki seçeneğim var. İlki, spor atıcılığı diye bilinen ‘skeet’ ve ‘trap’, ki bunlardan pek haz etmem açıkçası. Çünkü bunlar daha çok kuşları avlamak maksadıyla antrenman yapma atışı gibidir ve keza bu tür atışlarda av tüfeği kullanılır.

Hayvana ateş edilir mi hiç?!

Ben daha çok elli metreden başlayan, sabit hedefli, uzun menzil tüfek atışlarını tercih ediyordum.

Orada yaşarken belli aralıklarla gittiğim atış kulübüne, işten ayrıldığım için uzunca bir süre uğrayamamıştım. Aylar sonraki Doha ziyaretimde uğramadan edemedim. Ama vardığımda ortamı görünce şok olmuştum. Etrafta resmen harabeye dönmüş bir alan vardı. Hüzünle barakaların aralarında dolanırken karşıdan bir Hintli çıkıyor ve akabinde “abi sen nerelerdesin kaç aydır?” diye bana sesleniyor.

Utanıyorum, zira adamı hatırlayamamıştım (normalde unutmam). Neyse, yine de içtenlikle el sıkışıyorum.

 

g3

Alman yapımı G3, askeriyedeki argoda 'karım', kasatura da 'baldızım'.

 

“Hayırdır?” diye soruyorum. Taşınmışlar, daha doğrusu başka bir atış kulübü vardı, onunla birleşmişler. Hüznüm isyan oluyor bunu duyunca. Zira bu kentte belki de en çok huzur bulduğum yerdi burası. Çünkü anılar, somut şeylerin ilelebet orada kaldığı düşüncesinden beslenir. Somut varlık yok olunca, veya sen bunun artık var olmadığının bilincine varınca anı kırılır; bu da sende sükut-u hayale yol açar.

Aynen bana olan da buydu işte: Anı kırılması.                         

TALİN, ESTONYA

Kentte bir sürü poligon mevcut ve bunlar genelde turistik mekanlar gibi görünseler de işleri ciddi olarak, profesyonelce yapıyorlar. Silahları, mermi çaplarını, hangi silahın nasıl tutulması gerektiğini güzelce anlatıyorlar. Ben zaten bu işi biliyorum ukalalığına hiç girmiyorum, zira burada zor bulunan Desert Eagle veya Ruger Süper Redhawk Revolver gibi silahlar mevcut ki, 45 kalibreden fazlasına sahip bu güçlü silahların tutuşuna ve kavrayışına dikkat etmek gerekiyor. Yoksa bileği çıkartmak, kafayı yarmak, parmağı kopartmak işten değil.

 

DesertEagle
ruger

Desert Eagle (Çöl Kartalı) ve Ruger Superhawk

 

Bu iki tabanca ile bir fili bile öldürebileceğin söylenir, tabanca ile fili öldürmek ney lan! Silah üreticileri reklamın saçmalığı olmaz mı demeye getiriyor anlamadım. 

Ama işin en ilginci şuydu: bir sürü makineyi denedikten sonra görevli beni on metreye kadar yaklaştırıyor. Sonra dolu bir şarjörü taktığı AK-47’yi elime tutuşturup: ‘Şimdi öfke terapisi yapacağız. Nişan almadan, koltuk altından otomatik olarak hedefe sallayacaksın bütün şarjörü’ diyor, “tıpkı filmlerdeki gibi.” Önce şaşırıyorum, ama sonra olayın mantığını ateş ederken anlıyorum, kötü bir atıcı olmamama rağmen bu kez yirmi beş kurşunda sadece beş isabet kaydedebiliyorum, beş la beş! Atıştan sonra hedefe mal gibi bakıyorum adeta, zira namluyu nereye çevirsem fayda etmedi.

 

 

Eleman pis pis sırıtıp: ‘Bunu’ diyor, ‘Holivud filmlerindeki saçmalığı çürütmek için yaptırıyoruz. Öyle makinalıyı eline alıp, uzaktan tarayacaksın da, millet patır patır yere inecek. Sen bile on metreden dağa taşa sıktın. Yok öyle!’

Adam haklı. Yerden göğe kadar haklı.

PHNOM-PENH, KAMBOÇYA

 Uyuyan tuk-tukçunun tuk-tuğuna tekmeyi basıyorum “Kalk la kak!” diye. Sürücü “iyheeh” diye zıplıyor, tepkisi doğal: “N’oluyor abi yav?”

Tuk-tuğa binerken açıklama yapıyorum. “Birader” diyorum dostça, “Sen tuk-tukçu değil misin? O zaman götür bizi”. “Ama abi” diye şaşırarak yanıtlıyor, “Ben size ‘tuk-tuk söööör’ demedim ki.”

 

Tuk

 

“Haklısın” diye devam ediyorum, “Zaten o yüzden seni seçtim. Poligona çek canım.”

Eleman bize, ‘millet deliye hasret biz akıllıya’ gözüyle bakıp sürüyor tuk-tuğunu. Mesafe de bayağı uzak, biz giderken bir de yağmur inmesin mi? Akıllara zarar bir yağmur bu. Adam derhal kenara çekip bizim taraftaki naylonları indiriyor. Kendi de dandik bir panço atıyor üstüne ama bu sanırım psikolojik bir koruma, zira iki dakika içinde donuna kadar ıslanıp sıçana dönüyor. Yağmurdan haz etmeyen biri olarak, adamın alışkın bünyesine rağmen bu haline üzülmeden edemiyorum.

Poligona varıyoruz. İçeride çeşit çeşit silah var. Boru değil, hem ABD’ye karşı savaştılar, hem de Pol-Pot denen pisliğin soykırım döneminden geçtiler. Sakat bir coğrafya. Kaçak kick-boks salonları zaten gırla gidiyor.

 

AK47

 

Gençten ama sırtlan gibi bir eleman yardımcı oluyor. Onlara göre, her gelen yabancı yolunacak kaz misali gibi görünüyor sanırım. “Baba sana bazuka attıralım” diyor. Bazuka atmak! Yani üç saniye içinde iki yüz Amerikan doları kaybetmek! Ulan Las Vegas’ta bile bu kadar kısa sürede böyle bir para kaybedemezsin. “Sermayeyi kediye yüklerim daha iyi” diyeceğim de bunu nasıl çevireceğimi bilemiyorum. Çevirsem anlar mı, hiç sanmıyorum.

“Bırak şimdi topu bazukayı da sen bana oradan bir keleş bağla” diyorum sertçe. Getiriyor. Tek tek, eze eze, tadını ala ala atıyorum. AK-47 çok güçlü bir tüfektir. İsabet oranı görece düşük olmasına karşın özellikle gerilla savaşında tercih edilmesinin nedeni her koşulda çalışması, nadiren arıza yaptığında ise kolayca tamir edilebilmesidir. Tipik bir SSCB mantığı yani.

 

yılmaz

 

Bu arada çocuk hala benden ümidi kesilmemiş olacak ki “Abi, istersen otomatik at. Takır takır, şahane olur” diyor. Yemezler canım, şerbetliyiz biz o işe. Öyle pis bakıyorum ki bebeye, anında uzuyor.

Daha sonra başka bir arkadaşım oradaki iğrenç bir uygulamadan bahsetti. İsteyene, canlı hayvana ateş ettiriyorlarmış zamanında. Neyse ki bana böyle bir şey önermediler. Yoksa çok büyük olay çıkartıp, büyük ihtimalle de çok güzel dayak yerdim. Böyle dillere destan türünden. İyi bir kick-boksçunun dövemeyeceği kişi yoktur zira, ne boks bilgin fayda eder ne de kung-fu tecrüben.

BUENOS AİRES, ARJANTİN

Arjantinliler bok gibi İspanyolca konuşur. Çünkü çoğunun atası İtalyan göçmenidir. Gemiler dolusu gelen İtalyanları karşılayan İspanyol sömürgeciler, bunları gemiden iner inmez odun terapisi yardımıyla bülbül gibi İspanyolca şakıtmaya çalışınca böyle bir durum ortaya çıkmış. Bu kadar dayağa rağmen o aksan gitmiyorsa yapacak bir şey yok.

 

 

O zamanlar benim İspanyolca onlarınkinden de berbattı. Telefonda zinhar anlaşamayacağımı bildiğimden atış kulübüne gidip derdimi anlatmaya çalışıyorum. Genelde tabanca-tüfek işleri ile ilgili olanlar iyi tiplerdir, girişte sıkıntı çıkartmıyorlar ve beni içerilere bir yerlere yolluyorlar. Alan büyük. İçeride salak salak dolaşırken duyduğum silah seslerinin olduğu yere doğru gidiyorum. Gerçekten de orada bir takım amcalar veriyorlar mermiyi nişangahlara. Ama heriflerin duruşundan filan profesyonel olduklarını anlıyorum. Sonra eğitmen beni görüp yanıma geliyor. Böyleyken böyle diyorum, beni başka bir yere yönlendiriyor.

Oraya gidiyorum, kimse yok. Yine ortalarda dolanmaya başlıyorum, araba yıkayan biri benim acınası halimi görüp derdime derman oluyor. Nihayetinde aradığım yeri ve kişiyi buluyorum. Cumartesiye anlaşıyoruz.

Hoca bana bütün silah terimlerinin İspanyolcasını öğretiyor. Yalnızca toplu tabancanın single action ve double action’ı İngilizce. Bütün dünyada da sanırım böyle, zira revolver ilk kez ABD’li Samuel Colt tarafından yaratıldığından, terim İngilizce kalmış.

 

IMG_5827

 

Bizde ve bir çok ülkede altı patlar olarak da bilinen toplu tabanca ile iki türde atış imkanı olur: Double action, tetiğe direk basmak demektir. Ancak bu yöntemde tetiği ezerken topun dönmesi zaman aldığından titreme olur ve hedefi vurmak güçleşir. Singe action’da ise önce horozu çekip nişan alırsın. Gerildiğinden dolayı çok hassas hale gelen tetiğe ise sadece dokunmak icap eder. Bu yöntemle hedefi tutturma olasılığın yükselir.

Toplu tabancaların aldığı mermi sayısı ilk üretildiğinin aksine, beşten dokuza kadar çıkmaktadır.

KİEV, UKRAYNA

“Tabanca diğer aletlerden ne daha iyi ne de daha kötü olan bir araçtır. iyisi kötüsü kullanana bağlıdır.” Nathan Never, Bonelli Editore

 

IMG_5829

Noel zamanı olduğundan her yere panayırlar kurulmuş. Hava soğuk olduğundan hediyelik eşya, yiyecek-içecek ve sıcak şarap stantları ufak ahşap kulübelerde konuşlanmış. Bunlardan bir tanesinde ise havalı tüfekler ve pelüşler var. Paslanan parmaklarımın egzersize ihtiyacı olduğundan soldan yanaşıyorum. Çakma keleşi gösteriyorum elemana, buralarda kimse İngilizce bilmediğinden el kol hareketleri ile anlaşıyoruz elbette. Eleman keleşi doldururken pelüş hayvanlara takılıyor gözüm. Çeşit çeşit, renk renk, boy boy. Bunlar, erkeğin ‘at-vur-övün’ mantığından yola çıkarak, kadına gösteri yapması için kurulmuş bir düzenektir ve bizdekinin aksine, diğer ülkelerde işe pek hile hurda karıştırılmaz. Ülkemizde ise yavşak esnafımız namluyu eğer, yamultur; millet ıskalasın, hava da atamasın diye. Kendi ekmeği uğruna başkasının ekmeğindedir bu tür esnafın gözü.

IMG_8495

 

Bir, iki, üçünü vurup dördüncüyü ıskalıyorum, sonra beş, altı... seri bir şekilde hedefleri vurmaya devam edip on sekizde ilk ıskaladığımı da vurunca eleman beni durduruyor. Sonra gidip en tepeye üç tane pet şişe kapağı diziyor. En sağdakine atıyorum, yalayarak üstten aut. Sonra biraz düşünüyorum, kapağı uçurmak için biraz alta nişan almak gerekiyor sanırım. Ortadakini vuruyorum, soldakini de, ama mermiler bitiyor. Adam hepsini vuramadın pelüş yok sana diyor. Ulan pelüşü ne yapacağım... diye beynimde şekillenmeye başlayan cümleyi devam ettirmiyorum. Ama herifin yaptığı da puştluk açıkçası. Bence kapak işini pelüşü vermemek için uydurdu it. Neyse, en azından namlu düz de ağız tadıyla atış yapmanın keyfine vardım.

Daha sonra Kiev’in dışında bir poligonu bana burayı bulan Ukraynalı bir elemanla ziyaret etme imkanı buluyorum. Zamanında askeri okul olan bu devasa alan, II. Dünya Savaşında Nazi bombardımanına maruz kalmış.

 

IMG_8496

 

Girişte görevli kadın bize bilgi veriyor, alan büyük olduğundan nerede ne var anlatıyor. Biri kapalı olmak üzere beş farklı atış alanı var. Hava yağmurlu ama olsun. Sonra da bana duvardaki panoda fotoğrafları olan silahlar içerisinden hangileri ile ateş etmek istediğimi soruyor. Nagant piyade tüfeği ve Makarov altı patları işaret ediyorum. Kadın gülümsüyor, ikisi de yok şu an diyor, yalnızca bu ikisi yok ama. İsterseniz gezin dolaşın, istediğinizle atın diye bizi postalıyor.

Önce kapalı yere bakıyoruz. Burası biraz kalabalık ve gürültülü. Kulaklık takma alışkanlığım olmadığından burada beklemek yerine, yağmurun da azalmasını fırsat bilip gidelim diyorum. Diğer açık hava poligonunda yeni model AK-47 ve M4 var. Benim aradığım daha ilginç bir şeyler. Nitekim orada ateş eden birisinde şah gibi bir makine var. Meğer kendi tüfeğiymiş. Zaten her zaman ulaşılmaz şeyleri arzuluyor insan evladı. Biraz daha yürüyoruz. Burada sniper tüfekleri var, acaba diyorum ve evet!

Görevli bizi bir Lada Niva’nın yanına götürüp, bagajını kaldırıyor ve içerisinden birbirinden güzel makineleri çıkartıp, bize bunların özelliklerini anlatmaya başlıyor. Gönül hepsini istiyor ama gerçek hayattayız ve birini seçmek durumundayım. Zira her birini kiralamak için ayrı ödemeler yapmak gerek.

 

draganuv

 

Daha sonra atışta bana yardımcı olacak başka birisi geliyor, şansıma bu genç kişi İngilizce biliyor. Daha önce Dragunov’la ateş edip etmediğimi soruyor, 'hayır' diye yanıtlıyorum. İşin inceliğini gösteriyor. Sağ omzuma dayadığım tüfeğin dipçiğinde yer alan tutamağı sol elimle kavramam gerekiyormuş. Gerisini biliyorum zaten, akabinde veriyorum coşkuyu...

O sırada genç de benim arkadaşa “E hani hiç ateş etmemişti bu” demiş, O da “yanlış anladın, hiç kanas tüfeğiyle ateş etmedim demek istedi” diye yanıtlamış.

Oradan memnun ayrılıp sıcağı sıcağına kapalı poligona dönüyoruz. Neyse ki kimse kalmamış. Görevliye ‘Glock olacaktı burada’ diye sorduruyorum, açık havaya yollamış. Yağmur arttığı için bu sevdadan da vazgeçiyorum. Görevli bir tane T4 çıkartıyor sonra da bana kuralları anlatıyor:

"Eğer silahı bana doğrultursan seni vururum, eğer silahı arkadaşına vermeye kalkarsan seni vururum, ben verince silahı alacaksın, silah boşalınca yan olarak bırakacaksın. Yoksa seni vururum. Bu şartları kabul ediyor musun?” Gözlerimin içine bakıyor direkt, bunları söylerken de belindeki tabancayla gayet ciddi görünüyor. Daha önce buralarda başına ne geldiyse artık... Gözlerimi adamın gözlerinden ayırmadan ve kırpmadan dinliyorum arkadaşım bunları bana tercüme ederken, bitirince de tereddüt etmeden başımı öne eğerek koşulları kabul ettiğimi belirtiyorum.

 

IMG_3672

 

Atışı bitirdikten sonra fotoğraf çekmek için izin istiyoruz. Arkadaşım daha önce eline silah almadığından tırsarak: ‘Boş bunlar değil mi?’ diye sormadan edemiyor. Eleman filozofça ama gülümseyerek “Bir silah asla tamamen boş olmaz. En iyisi, onun dolu olabileceğini düşünerek bir canlıya tutmamak veya şaka yapmamaktır.

Neticede Örümcek Adam’ın her zaman söylediği gibi büyük güç büyük sorumluluk getirir. Silah bir güçtür. Onunla hava atılmaz, onunla şaka yapılmaz. Silah bir kültürdür ve bu kültür ne yazık ki genelde cahilin, beyinsizin elinde oyuncak olduğundan insanlarda da tepkiye yol açabilmektedir.

 

atış1

 

Her zaman önemli olan racon sahibi olmak ve çizgiden çıkmamaktır. Ayrıca silahın caydırıcı bir unsur olduğunu da hatırlamakta fayda var. Eğer seni, senden başka koruyacak olan birisi yoksa veyahut seni koruyacak olan şahıs sana karşı bir tehdit oluşturmaya başlamış ise; silah karşıtlığını kime ve neye karşı savunduğunu bir kez daha sorgulamakta yarar olacaktır.

Her zaman önemli olan racon sahibi olmak ve çizgiden çıkmamaktır. Neticede silah taşımanın sorumluluğunu alabiliyorsan; karşındaki potansiyel tehdit unsuru, zeka veya herhangi bir sorumluluk sahibi olmayan şahsa karşı kendini savunacak bir edevatın olması gerekliliği, basit bir mantık çözümlemesidinden başka bir şey değildir.

 

AK 47

gutbed

BABUŞKA FIRÇASI

Dilimize 'nine' diye çevirebileceğimiz babuşkalardan, yani Slav kültüründeki yaşlı teyzelerden yenilen fırça, eski sosyalist ülkelerde sıkça rastlanan, günümüzde de halen geçerliliğini koruyan çok eski bir gelenektir. Ben şahsen, yıllar önce post-Sovyet ülkelerini ziyaretimde ilk fırçalarımı yemeye başlar başlamaz olaya uyandım ve akabinde bu sıkıntılı durumdan korunma yollarını aramaya başladım. Ne var ki, yine kısa sürede idrak ettim ki, bundan korunmak imkansıza yakın. O fırça öyle veya böyle yenilecek; din, dil, ırk ayrıt etmeden hem de. Zira, önceleri biz yabancıyız, dil bilmiyoruz, iz bilmiyoruz diye fırça yiyor sanıyorduk. Ama zamanla öğrendik ki babuşka denen tür berbatmış, psikopatmış, manyakmış... Önüne gelen herkesi fırçalarmış...

 

babushka

İlk Fırçalar

 

Bu ülkelerde yenilen ilk fırça, büyük ihtimalle büfeden alınmak istenen su veya meşrubat yüzündendir. Ülkemizdeki alışkanlıktan mütevellit orada da aynını yapmaya koşullanmışsındır. Yani, önce büfenin dışında duran dolaptan suyunu neyini alır, sonra da parasını ödersin değil mi? Değil işte! Buralarda önce parayı bastırıp ne alacağını söylersin, babuşka da büfenin içinden düğmeye basar ve dolabın kapağını pıt diye açar. Elbette babuşkaya sormadan gidip hayvan gibi dolabın kapağını zorlarsan fırçayı da yersin akabinde. Budur.

 

Baktım fırça fırça nereye kadar, derhal bağışıklık sistemimi güçlendirmeye karar verdim. Tamam, dayak filan yersin, onda sıkıntı yok da fırça yemek nedir arkadaş? Seyahate mi çıktık, ortaokul gezisine mi? Paramızla rezil olmanın ne gereği var?

 

Öyle böyle derken zaman içerisinde olaya şerbetlendim ama bunları burada paylaşmayacağım. Herkes insan gibi fırçasını yiyecek ve kendi çözümünü bulacak! Neticede, yıllarca arkadaşlarımla, dostlarımla, dost bilip de arkamdan hançerlendiğim tiplerle de bu ülkeleri ziyarete gittim. Pislik birisi olduğumdan su almaya olsun, tren bileti almaya olsun arkadaşlarımı yolladım. Hayır, ben öğrendim, bunlar da öğrensinler hayatın zorluklarını babında. Yani bir penguenin ilk kez yüzecek olan yavrusunu suya ittirmesi gibi. Boğulan cortlar, yüzebilen hayatta kalır.

 

babuşka1

 

Gerçi bu defa ben demiyorum ama Ufuk abimiz, Sibirya'nın ücra bir garında, sabahın dokuzunda su almak istiyor. 'Rusça su ne demek?' diye soruyor bana, 'abi yapma etme' diyorum, 'emin misin?' 'Evet, eminim' diye kararlılıkla yanıtlıyor. Kurumuş adam, belli. Zira dün gece feci şekilde votka yüklenmiştik, hayal meyal anımsıyorum, susuz tabii. Eh, bu isteği doğal karşılamak gerek ama...

 

'Vada' diyorum. Ufuk (bana aktardığına göre), 'vada, vada' diye, unutmamak için tekrarlayarak büfeye doğru gidiyor. Ama gel gör ki büfedeki babuşka buna öyle pis bakmış ki, o bakışın akabinde 'vada' kelimesi Ufuk'un aklından puf diye uçmuş ve akabinde gelen heyecanla karışık stresle babuşkaya 'vino' deyivermiş. Kadın bunu duyunca daha da hiddetlenmiş ve Ufuk'un anladığı kadarıyla 'sabah sabah ne şarabı, alkolik misin sen...?' tarzı bir araba fırça kaymış. Bizimki bakmış olmuyor, baş parmağını dudağına götürüp içme anlamına gelen o hareketi yapmış son çare olarak. Ama ne var ki babuşka daha da hiddetlenip buna 's.ktir git' deyince Ufuk da tıpış tıpış gelmek durumunda kamış.

 

Babuşka dediğin suya götürür susuz getirir.

 

ba

 

Dünyanın En Hızlı Fırçası ve Devamı

 

Yine Sibirya'nın ücra yerlerinden birindeyiz, eski tarz, Sovyetik bir otel bulup yerleşiyoruz. Eski tarz olduğu için de bazı odaların tuvaletleri ortak kullanım alanında. Neyse, ben tuvalette işimi icra ederken kadim dostum Tuğrul da geberiyormuş gibi boruton sesiyle koridordan bana laf yetiştiriyor, hayır zaten alkollüyüz, sen niye odadan dışarı çıktın geldin de muhabbete beş dakika ara vermiyorsun. Tam bu, hararetle bir şeyler anlatırken arkadaki kapılardan biri açılıyor ve odadan dışarı kafasını uzatan bir babuşka on beş saniye fırçasını kayıp kapıyı dan diye kapıyor.

 

'Dünyanın en hızlı fırça yiyen kişisi sensin' diyorum fermuarımı çekerken.

 

***

Even

 

Yine ücra yerlerin ücra müzelerinden birindeyiz. Müzedeki babuşkaların SSCB'nin yıkıldığından filan haberi yok belli ki. Müze girişinde kitapları vitrinlere kilitlemişler, zinhar birisi bakmasın, aman almasın, bize de iş çıkmasın babında. Sosyalizm böyle bir şey ya zaten. Ama Ufuk abimiz yılmıyor. 'Ben bu kitaplara bakacağım' diyor. 'Yapma abi, etme abi', yok! Benden daha inat adam. Daha ileride, müzenin girişinde masada oturan babuşkadan rica ediyoruz; kitaplara bakabilir miyiz diye, bildiğimiz üç beş Rusça yardımıyla. Babuşka bizden ve hayattan, ama daha çok bizden tiksinircesine ayağa kalkıp yavaş yavaş vitrine doğru ilerlerken elinde bir çuval anahtar beliriyor. Kadın yürüyen Alfred Hiçkork yeminle, gerilimi verdikçe veriyor... Ve nereden bakarsan bak en az 250 yaşında var. Çar Büyük Petro'dan VII. Lenin'e kadar herkesi görmüş belli ki.

 

babuşka3

 

Vitrini açıp gösterdiğimiz kitabı alıp Ufuk'un eline tutuşturup daha gak dememize fırsat vermeden vitrini kilitleyip yine yavaş ama bir o kadar da sinirli adımlarla yerine gidiyor. Kitap Ufuk'un elinde birbirimize bakakalıyoruz. Ben ellerimi kaldırıp olay benden çıktı artık bakışı atıyorum, Ufuk da çaresiz, gidip kitabı satın almak durumunda kalıyor. Kitabı beğenmedim, geri koy deme lüksüne sahip değiliz, zira o zaman fırçanın büyüğü gelir, kallavisi gelir. Tırım tırım tırsıyoruz babuşkadan. Ne yapalım? Böylece çuvalla kitap alıyoruz, Rusça kitap yahu, Rusça.

 

Geçen Yıl

 

Orhan abiyle Lviv'den gece trenine biniyoruz. Eskiden restoranlar olurdu trende diyorum, Orhan 'artık yok' diyor ama ben yine de emin olmak için vagon görevlisi babuşkanın oraya seğirtiyorum. Kadın, odasının kapısını aralık bırakmış bir şeylerle uğraşıyor sinirli sinirli. Ben de kendi kendime sırıtıp, 'işi bitsin de öyle sorarım canım, acelesi ne?' diye beklemeye başlıyorum hazır ola geçip. Yalakalığımın haddi hesabı yok, saygı maksimum düzeyde. O sırada gençten bir kız gelip yanımdaki çeşmeden bardağına sıcak su dolduruyor. Babuşka da o anda bana dönüp 'ne var lan?!' bakışı atınca, kıza dönüp 'İngilizce biliyor musun?' diye yalvarıyorum. Kız, neyse ki biliyormuş, 'ee hanımefendiye sorar mısın trende restoran var mı?' Kızcağız 'bildiğim kadarıyla yok ama' diyerek yine de babuşkaya soruyor. Babuşka sertçe 'yok!' kesin yanıtını verip işine devam ediyor. Ne işiyse artık...

 

babuşka5

 

Bana da malzeme çıktı diyerek 'ya bu teyzeler de amma sinirli oluyor' diye geyik açıp kızla yakınlaşma yoluna gidiyorum. Sonra sohbet, muhabbet, kakara kikiri derken tam ilerleme kaydetmişiz ki babuşka kapıdan kafayı uzatıp, anladığım kadarıyla, 'ne kikirdeşip duruyorsunuz, saat kaç oldu? S.ktrin gidin zıbarın yatın!' diye emir veriyor. Biz de çaresiz, tıpış tıpış yerlerimize gidip yatıyoruz. Ayrı ayrı tabii ki!

 

Baş parmağımı eme eme bebek huzuruyla uyuyorum.

 

***

 

Odesa'da Orhan'la eksi on üç derecede dolanırken, kısmi hipodermi geçirmeye başladığımızı fark edip güzel sanatlar müzesine gidelim bari diyoruz. Gişeden biletlerimizi aldıktan sonra yukarı kattaki girişe çıkıp biletlerimizi oradaki babuşkaya veriyoruz. Kadın bize bir buçuk dakika boyunca fırça atıyor. Orhan'la birbirimize bakıyoruz, hani 'ulan yine ne yaptık?' der gibilerinden. İşin içinden çıkamıyoruz. Fırçadan sonra neyse ki bizi içeri buyur ediyor. Babuşka tam Nasrettin Hoca, sanırım bizi potansiyel testi kırıcısı olarak görüp önceden vermiş fırçayı, sanırım, galiba, olabilir de...

 

babuşka4

 

Bu Yıl, Lviv

 

Kaldığım evin yakınlarında devasa bir park var. Daha önce oralarda salak salak dolanırken Sovyetlerden kalma gibi görünen bir restoran ve müzikli eğlence yapan bir yerler keşfetmiştim. Bir kaç gün önce oraları ziyaret etmeye karar veriyorum. Dışarıdan Sovyetik gibi görünen restoranın içi yeni, şık döşenmiş, yemekleri de şahane. Garsondan horilka, yani Ukrayna votkası isteyince adam öyle bir seviniyor ki yüz gram votka istemiştim, iki yüz gram getiriyor. Gelmeden önce de zaten evde yüklenmiştim votkaya konyağa, kafam iyice oluyor. Oradan çıkıp müzikli ortama akayım bari diyorum, yürürken buzun üzerinde kaymamaya çalışarak.

 

Parkın içinde olduğundan kimse rahatsız olmaz diyerek müziği dışarı vermiş adamlar gümbür gümbür. İçeriye giriyorum, hemen solda müzisyenler var, başımla onlara selam verip ilerliyorum. Karşımdaki dans pistinin sol tarafında, gençten kızlı erkekli bir grup kutlama gibi bir şey yapıyorlar, sağ tarafında ise yirmi tane babuşka gün gibi bir şey yapıyor sanırım, alkollü filan ama. Bu iki grubun tam arasında da boş bir masa var dört kişilik, oraya çöküyorum. Garson kızdan horilka istiyorum ve içerken dans edenleri izliyorum, eski müzikler çalıyor ve ortam acayip şenlikli. Bayılırım böyle nostaljik ortamlara.

 

babushka

 

Ancak bir kaç dakika sonra gençlerden birinin sarhoş olduğunu ve bir saate kalmadan büyük arıza çıkartacağını seziyorum. Dolayısıyla elemanla göz göze gelmemeye çalışıyorum. Olayın müsebbibi olmak istemiyorum elbette ki. Nitekim bir süre sonra eleman dans ederken, birine dalıveriyor kendi masasından. Zaten babuşkaya dalacak değil ya. Hemen araya giriyorlar vs. Müzik duruyor.

 

Elemanı zapt etmek ne mümkün. Dört kişi filan sarılıyor buna, yere yatırmaya çalışıyorlar, olmuyor. Bu şekilde, aslanların camıza saldırması gibi bir mücadele içinde beş dakika geçiyor. Sonra yan masadaki babuşkalardan birisi artık yeter deyip bunun yanına gidiyor. Veriyor fırçayı veriyor fırçayı. Elaman o anda muma dönüyor, sonra bunu paketleyip dışarı çıkartıyorlar.

 

Ortamın tadı kaçmış, millet dağınık, olayla ilgili yorum yapıyorlar... Bir süre bu olayın kötü etkisinin azalmasını bekliyorum. Sonra müzisyenlerin yanına gidip biraz para sıkıyor ve onlardan 'Ah, Odesa'yı çalmalarını istiyorum. Adam kötü İngilizcesiyle 'çalarım canım, paraya gerek yok' diyor. Sanırım az verdim diye düşünüp biraz daha ateşliyorum ve parayı almasında ısrar ediyorum. Akabinde: 'Bu şarkı yan masamdaki hanımlara gelsin' diye ricada bulunuyorum. Sonra yerime oturuyorum, eleman parayı indirirken.

 

Eleman önce bir giriş yapıp sonra beni anons ediyor: '... bu centilmen sizler için çalmamı istedi..!' Akabinde yan masadaki bütün kadehler benim için kalkıyor, ben de onlara doğru kaldırıyorum kadehimi saygıyla ve müzik geliyor.

 

 

Müzikle beraber de herkes piste tabii! Kimse dayanamaz bu şarkıya. Teyzeler hemen beni de kaldırıyorlar dansa.

 

'Ukrayna'da bar kapattım, yirmi tane hatunla dans ettim' desem, sanki bu gerçeğin bir yüzüdür...

 

Sahi, gerçek alkolün bittiği yerde mi başlar?

 

 

Paylaşım için

NOEL NEY LA NOEL? YA DA NOEL ZAMANINDAN KİMİ HİKAYELER

Salt Lake City, sittin sene önce

Alkolizmin şanlı bayrağını gururla taşıyan kadim dostum Benan, orada konuşlanmış olan tayfayı toplayıp bizi bara götürüyor. Bunlar komple Marksist ekonomi okuyorlar orada. Okuyor dediysek doktora yapıyorlar, boru değil. Dünyanın sayılı Marksist iktisat öğretimi veren yerlerinden biri de Utah Üniversitesidir. 

Bar dediğim eşek kadar bir yer. İki katlı ve oldukça geniş. Bizim tayfa da bir süre sonra sağa sola dağılıyor doğal olarak. Ben evde önceden yüklendiğim için kafam yüksek, etrafta kons yapıyorum. Onla bunla laflıyorum...

O zamanlar saçım bayağı uzun, sakal da olmadı mı millete değişik görünüyorum sanırım. Yukarı katta bar taburesinde oturmuş ikiz (o kadar sarhoş değilimdir diye umuyorum) gibi birileri var, bildiğin Kızılderili. Aslında ben ikizi değil de yanlarındaki sülün gibi yerli kızını kesiyordum, sonra bunlar bana bakmaya başlıyor, ben kıza onlar bana derken ortamdaki gerilim artıyor. O sırada beni biri mi ne çağırıyor da uzuyorum hafiften. Ben gittikten sonra olay ortaya çıkıyor ki, bu herifler Utah'a adını veren Ute yerlilerindenmiş, hem de Reis'in oğullarıymış. Reis dediğin oranın feodal Kürt ağası gibi bir şey. Yani maraba çalışsın ben de Las Vegas'ta paraları ezeyim. Neyse, Benan'a benim menşeimi sormuşlar, bize ne kadar benziyor diyerek, Benan da pislik bir biçimde "la zaten Gızılderililer Türktür" diye yapıştırmış, "Ne konuşuyonuz?"

 

Sibirya yöresinden bir Türk şamanı

 

Elemanlar bayağı bir bozulmuş bu lafa, nedense? Türkler Kızılderili desek olacak değil mi?

Olaydan aylar sonra Benan'la süpermarkete gitmiştik. O alışveriş yapıyor ben de boş beleş dolanıyordum ki kasaların orada iki tane uzun saçlı yerli amcayla göz göze geliyoruz. Sanırım bunlar Navajo yerlileri. Adamlar beni görünce heyecanlanıp gel gel yapıyorlar elleriyle. Yanlarına gidiyorum, önce bana sarılıp sonra kol tokalaşması gibi bir hareket yapıp sarılıyor ve akabinde soruyorlar: "Brother, which tribe are you from?" yani "Kardeşim, hangi kabiledensin?"

 

navajocode
codetalkers960

Savaştaki Navaholar

 

"Abi ben Türküm" diye yanıtlıyorum heyecanla.

"Vay!" diye atlıyorlar: "Biz akrabayız lan! Biliyor muydun?"

Olaylar olaylar...

 

Montreal, yıllar önce

Emren (o zamanlar henüz tanışmıştık ama kısa sürede dostluk mertebesine ulaşmıştık), 'haydi sana Çin lokantasında istiridye ısmarlayayım' diyor. Bu gibi tekliflere asla hayır demem, hele ki yanında alkol olma olasılığı yüzde binken. 

E kış gelmiş, hava eksi yirmilerde seyrediyor. Yıllar yılı dağcılık, bayırcılık gibi lüzumsuz işler yapmışlığım vardır ama bu lanetli kentte eksi otuz beş dereceyi gürünce, böyle bir soğuğa karşı saygıda bulunmak için cephe selamı veresim gelmişti. Böyle bir soğukta insanın burun kılları ve kirpikleri donuyormuş meğerse. Bir de gizli tehlike, yürürken kar tabakalarının arasına sinsice sinmiş olan buzlara dikkat etmemiz gerekiyor, yoksa kötü kırmamız içten bile değil.

 

Montreal'de kış keyfi

 

Montreal bok gibi bir yerdir. Hatta zamanın Ankara'sı bile (hem de kentimizde gerçek zamanlı değil, gerçekten Sims oyunu oynayıp içine sıçan şahsa karşın1) bu lanet yere on basardı (şimdi için yorum yapamaya ne hacet, yansın bu Angara!). Metroya giden otobüsü soğukta yirmi dakika beklerdin, otobüse bindikten ve indikten sonra metroya yetişmek için koşardın ama yetişemezdin ve bir on dakika da metro beklerdin. Metro bozulmazsa varacağın yere yürüme süresinde varırdın. Hayır, hava iyi olsa yürümekte beis yok ama...

İnsanları hissiz, yolları çukur, kaldırımları da köpek bokuyla kaplıdır ve orada yaşamak için insanın hiç bir bahanesi olamaz, kendini kandırmak dışında elbette2.

Neyse, yemeğimizi yiyip iki üç şişe şarabımızı içiyoruz. Dışarıda kar çiselemeye başlamış. Bizim kafalar güzel olmuş hafiften, saat de ilerlemiş. Gitme vakti. Kaldırımda kaya kaya ilerlerken idrak ediyoruz ki karınlar yine acıkmış. Her daim karşımıza çıkan kırmızı-yeşil-sarı tabelalı pizzacılardan birini Emren'e gösterip, "gel ben de sana kıymalı pide ısmarlayayım" diye bir teklifte bulunuyorum. Emren şaşkınlıkla "kıymalı pide mi?" diye sormadan edemiyor. Aslında ben de ilk kez bir Kürt pizzacısına giriyorum. Montreal'deki pizzacıların çoğu Pizza Welat veya Pizza Şirwan gibi Kürtçe isimlere sahiptir. Muhtemelen köye yardım diye toplanan paraların bir kısmının cukka edilmesine istinaden İtalyan mozarella mafyasıyla işbirliği neticesinde açılmış olan dükkana giriyoruz. Benden daha az esmer olan çalışan arkadaşlar da bizi bir şeye benzetemeyip, bize Fransızca "iyi akşamlar" diyor.

 

w

 

"Kolay gelsin", diye kestirmeden Türkçe giriyorum, "kıymalı pide var mı?" Beklenmedik bir durum olduğundan elemanlar arızaya geçiyor ve kekeleyerek "yok abi..." diyor. "Neden yok yahu?" diye üsteleyince arkadan yaşça büyük biri çıkıp "talep olmuyor ondan" diye yanıtlıyor gülümseyerek. Sonra bize çay söylüyor: "size peynirli pizza yaptırayım mı?"

Ben de "Yok sağol, canımız kıymalı pide çektiydi, çok da önemli değil" diyerek geçiştiriyorum olayı. Oturuyoruz. Eleman bizi biraz yoklayıp, kısa bir muhabbetin ardından vahim konuya giriyor, "Bakın, siz okumuş yazmış insanlara benziyorsunuz, size önemli bir şey sorabilir miyim?" Emren'le birbirimize bakıp elemana kafa sallıyoruz. 

"Burada yaşanır mı?"

 

02
111
0z8kgltj9smel6c123n

Geçmişten itibaren değişmeyen Türk erkeği kafası ve bunu körükleyen rezillik

 

Bildiğiniz veya tahmin edeceğiniz gibi, Anadolu'dan dünyanın dört bir yanına göçmüş gurbetçiler büyük bir yalan doğurmuş ve yıllarca bu yalanı beslemiş, her zaman da sıcak tutmuşlardır. Gavur illere gittiklerinde oldukça kötü koşullarda, dil bilmeden iz bilmeden yaşamış, normal yaşantılarında asla yapmadıkları 'pis' işleri yapmak zorunda kalmışlardır. Ancak, tatil zamanlarında yurtlarına döndüklerinde kabus dolu yaşantılarını anlatmak yerine, bu gavur illerini ve oradaki yaşantıyı övüp, olayı erkek toplumu için de can alıcı bir hale getirmişlerdir: "gavur kadınlar esmerlere bayılıyor." Yurtdışı görmemiş zavallı insanımız da bu harika hayata, çekici görünme düşüncesine imrenmiş, zaten Osmanlı'nın son üç yüz yılında sürekli körüklenen ve Cumhuriyet dönemiyle zirve yapmış olan, Batıya karşı duyulan aşağılık kompleksinden dolayı da yabancı ülkeleri her zaman yüksekte görme eğilimini içinde büyütmüştür.

Neyse ki bu abimizin kafası çalışıyor da oradaki durumu sorgulamaya almış, bakmış ki anlatıların yüzde doksanı yalan dolan hikaye, ama etrafta kral çıplak diyecek bir kişi bile yok ve tesadüfen karşısına biz çıkıyoruz. 

Kanada pasaportu alıp da orada yaşayan arkadaşım yok gibi. Alan fıyıyor oradan.

Kısacası her anlatılana kanmayın! 

 

hqdefault

Kanadalı ha, hmm

 

Belgrad, daha az yıllar önce

Orada tanıştığım iki elemandan biri beni caz ortamına sokmuştu, diğeri ise 'кафана'ya. Kafana oradaki geleneksel tavernalara verilen isimdir. Bu tür yerlerde rakiya denen erik, ayva, kayısı veya daha fazla türden boğma rakı servisinin yanında, geleneksel Sırp veya Çingene müzikleri dinleme imkanınız da bulunmaktadır.

Oturup bir şişe rakiya söylüyoruz. Tıpkı Yunanca gibi Sırpça'nın da yüzde yirmisine yakını Osmanlıca sözcüklerden oluşur. Nasıl ki Türkçe/Osmanlıca bir sözcük Yunancalaştırılırken sonuna -i eki alıyorsa (çakmaki, kalabaliki, karpuzi gibi...), Sırpça'da bu ek -ya olmuştur. Tabii bunu onlara anlatmak zor oluyor, zira herkes Osmanlıcayı Türkçe ile karıştırıyor. Osmanlıca lügatın içinde yarıdan çok daha fazla kelimenin Arapça ve önemli bir kısmının da Farsça olduğu gerçeğini kabul etmek istemiyorlar: "Biz bu kelimelerin Türkçe olduğunu bile zorla kabul ettik, şimdi Arapça üzerine düşünmemiz gerekiyor, uzun iş."

Neyse, alkol seviyesi arttıkça muhabbet iyice harlanıyor derken bizimkinin eşi arıyor, bu da gürültüden konuşamadığı için dışarı çıkmak zorunda kalıyor. İçeride coşkulu bir müzik. Masanın birinde de dört tane erkek, her on beş dakikada bir aralarındaki elemanın üstünü başını yırtıyor. Bu da kızmıyor, üşenmiyor kalkıp yeni bir tane tişört giyip geliyor ve sahne tekrarlanmaya devam ediyor. Diğer üçü yırttıkları çeri çaputu da kafalarına kollarına filan doluyor. Hepsinin bazuka gibi sarhoş olduğunu söylemeye gerek yok elbette.

 

 

Sonra bizimki yanında bir kızla çıkageliyor. Arkadaşı olduğunu düşünüyorum, içmeye devam ediyoruz. Elemana biraz önceki yırtma olayını soruyorum. Meğer söz konusu şahsın yeni çocuğu olmuş da bu olay buranın geleneksel kutlamasıymış meğerse. Ne kadar ilginç adetler var yahu diye salak salak yırtıcı elemanların olduğu tarafa bakarken kızcağız bana "sarışınlardan mı hoşlanırsın yoksa esmerlerden mi" diye bir soru yöneltiyor. Deminki mallıktan şimdi bu soruya terfi ediyorum karşımdakinin koyu renk saçlarına dönerek. 

"Dürüst olmak gerekirse ben şahsen sarışınlardan hoşlanırım, hatta bilakis onlara karşı feci bir zaaf içerisindeyim. Ama bana takılma, erkeklerin çoğu öyle söylemeseler bile esmerlerden hoşlanır." "Peki" diyor, "Senin ülkene gidersem evlenme şansım nedir?" Hoppala!

"15 dakika içinde!" diye yanıtlıyorum, gözleri büyüyor: "Ciddi misin?" 

"Çok ciddiyim, on beş dakika içinde seni baş göz ederiz." (Tabii bunu söylerken, sırtlan gibi, yamyam gibi olan arkadaş çevrem şöyle bir gözümün önünden resmi geçit yapıp gidiyor. O anda da sakal uzatmaya ve arkadaşlarımla daha az görüşmeye karar veriyorum. Nasıl bir çevrem varmış yahu! Neyse ki alkol zihni açıyor da farkındalığımız artıyor.) 

 

rakija

 

Kız benim bu dürüst yanıtımdan sonra büyük bir sevgiyle ikimize de sarılıp "ne kadar iyi insanlarsınız siz" diyerek kalkıp, sevinçle kopup gidiyor. Ben de bizim elemana noluyoabiya3 gibi bir bakış atıyorum. Açıklıyor...

Bu, telefonla konuşarak dışarı çıktığında, kız da orada bar bar bağırıp, ağlıyormuş. Bizimki telefon konuşmasını bitirdikten sonra kıza "her ne sıkıntın var ise bu kadar üzülüp sinirlenmeye değmez, gel içeride bizimle biraz otur, kendine gel" diyerek kızı buyur etmiş. Meğerse kızın erkek arkadaşı bir sarışınla bunu aldatmış, o yüzden berbat durumdaymış. Bizim bebenin de bunu tanıdığı filan yokmuş önceden.

Ulan bir anda hayır duası içinde kalmışım da haberim yok. Hocam, Ortodoks'un hayır duası Noel'de daha bir caiz midir (bonuslu), yoksa kaza orucu mı tutmalıyım? Ateistler bunu da açıklasın!

 

Lviv, Bitmeyen Noel, iki yıl önce

Lviv'de Noel kutlamaları, arifesiydi bilmem neyiydi derken 15 aralık gibi başlar 15 ocağa kadar da devam eder. Panayırlar kurulur, eğlenceler düzenlenir. Her yerde donuz sosisi, et, sıcak şarap ve kahve kokuları, müzikler, danslar... Berbat derecede kalabalıktır ama. Polonyalılar, yerli turistler ve artık bu taraflarda pek sevilmeyen Ruslar, Beyaz Ruslar, bir de klasik arayışları içerisinde olan tornadan çıkmış gibi tipleriyle zavallı pasaporttaşlarım.

 

Kepazeliğe gel

 

İslamiyet’te zinanın filan değil, aslında domuz eti yeme dışında hiçbir şeyin günah sayılmadığını düşünen bu tür burada açlıkla terbiye olmaya mı çalışıyor anlamadım. Neyse ki bu salaklara hitap eden Türk restoranları var da domuzdan korunuyorlar. Domuz ne yapmış bunlara? Ulan domuz yerine Allah'ınızdan birazcık korksaydınız bu kadar rezil bir millete dönüşmezdik! Domuz dışında her boku ye, karını aldat, yalan söyle, sonra otuz gün oruç, bonuslu günlerde iki sevap, akabinde pırıl pırıl ol ve tekrar günaha koş.

Ana meydanda yanımda bir takım sarışınlarla İngilizce konuşarak ilerliyoruz, gece yarısını geçmesine karşın ortam yine kalabalık ve sarhoş dolu. Bizim patlak İngilizcemiz sarhoşa mükemmel geliyor olmalı ki kenarda piizlenen bir çift yandan laf atıyor: "England, England?" diye.

 

marry2

 

"La yok! / Noup!" diyorum yürümeye devam ederek, "Türk!" ("ü"yü vurgulayarak tabii). Ve biraz zaman geçince bu tepkimden dolayı karanlığın içinde oluşan bu derin sessizliği bozuyorum, arkamı dönerek: "Ya siz?" 

Heyecanla "England!" diye atılıyorlar.

Yazık lan, içim parçalanıyor. "Kusura bakmayın" diyorum hayıflanarak, "sizin adınıza çok üzgünüm." İngiliz bu boru değil, Fransız'dan bile kötü neredeyse. Üç saniye süren sessizliğin ardından anırarak gülme sesleri gelince derhal fikrimi değiştiriyorum: "Yok yok. Fransızlar daha berbat. Bunlar en azından kendileriyle barışık. Ne bok olduklarını biliyor." 

 

Peki ya biz?

 

Paylaşım için

SAÇMA SAPAN GEMİ YOLCULUKLARI-III

UKRAYNA YOLLARI SUDAN

Ayıldığım zaman 2003 Ekotopya[1]’sı için yol hazırlıklarına başlamayı planlıyordum. Tabii genelde sarhoşken bu tür planlamaları yaptığım için bir türlü yaptığım planı hatırlayamıyordum. Zira işten yeni ayrılmıştım; o ülkede eylem, şu kentte bir aktivite, Ankara’da pavyon[2] ortamı filan derken yuvarlanıp gidiyordum (literally). Eh, gençtim, işsizdim, cebimde para da vardı ve ben, ‘alkolik doğulur mu, olunur mu?’ gibi bir tezin ispatının peşinde ve de eşiğindeydim.

Nihayet ayıldığım bir ara, yoldaşlarım Can Başkent ve Metin K.’dan hayır gelmeyeceğini anlamıştım (çünkü biri yurtdışında sürtüyordu, diğer bünye ise o sıralar tecrübesizlikten mustaripti). Ulaşım aracını seçmem gerekiyordu ve fazla düşünmeden en ucuz ve direk olan tek ulaşım aracında karar kılmıştım: Gemi!

 

 

Bu minvalde, bilet almak için zamanında halk arasında Doğu Roma İmparatorluğu olarak bilinmeyen Bizans İmparatorluğu’na da başkentlik yapmış İstanbul kentine gidiyorum. Metin’le orada buluşuyoruz. O zamanlar haftada iki tane gemi seferi vardı. Birisi direk Odesa’ya giden Ukrferry, diğeri de Odesa yakınlarındaki Reni adlı küçük kente giden, fiyat ve tarih açısından bize daha çok uyan ama artık var olmayan diğer firma. Otuz altı saat sürecek olan yolculuğumuz için biletleri alıyoruz. Süreyi duyunca irkilip, kamara durumunu soruyorum. “Kamara yok, yerler müsait, rahat rahat uyursunuz” diyor geminin sahibi olduğunu sonradan öğrendiğimiz eleman.

Alkolü yüklenip gemiye biniyoruz, Can da o gün damlıyor çakal. Bu arada gemi bildiğin ada vapuru çıkmasın mı? Koltuklar filan da aynı, böyle uzun uzun oturacak yerler ki daha sonra bunlar bizim yataklarımız oluyor. Gece malak gibi serilip uyuyoruz orada. Neyse ki gerçekten, gemi kalabalık değil de yatacak yer konusunda sıkıntı olmuyor.

 

IMG_6135

Kaptan (temsili)

 

Bu arada geminin sahipleri ve kaptanla ahbap oluyoruz. Buna vesile de, bir iki yıl önce vejetaryenliğe geçiş yapmış olan Can'ın, gemide hazırlanan ve genelde içinde et olan yemekleri yiyemediği için ajlık çekiyor olması. Biz de gemi taifesini ayağa kaldırıp, o sıralarda ülkemizde yeni olan bu politik durumu açıklamak yerine, “arkadaş hasta da et yiyemiyor”, “çocuk ac, ac!” gibi duygu sömürüleriyle olayı gündeme getiriyoruz. Şans eseri kaptan yardımcısı da etyemez çıkmasın mı? Bu şekilde Can olaydan az hasarla yırtıyor. Yoksa acından ölecekti çocuk.

İşin gerçeği, hayvan severliğimden ve de politik duruşumdan mütevellit bu işi ben de bir kaç kez denemiş ve akabinde sıçmıştım tabii; hayatımdaki kara lekelerden biridir bu başarısızlığım... Madem konuyu açtık, benim de bizzat ve de şahsen başıma gelen ve her etyemezin yaşamış olduğu şu diyalogları paylaşmak isterim (olay doğal olarak lokantada filan geçiyor):

“Etsiz bir şeyler var mı?”

“Var abi, tavuk var.”

Bu önermede tavuk adlı mahlukatın eti et değil. Veya,

“Abi istersen etleri ayıklayıp öyle servis edelim.”

“Olum bi siktir git!” dememek için kendimi zor tutuyordum. Milletle gereksiz yere papaz da olmamak lazım, o yüzden çoğu kez açıklama yapmak yerine işin kolayına kaçıp bende garip bir hastalık olduğunu, o yüzden et yiyemediğimi söylüyordum. Acıyan bakışlar, kimi zaman da “yazık”, “vah vah” gibi arkamdan mırıldanmalar... Hayatımız rezillik dolu yemin ediyorum.

 

dans

 

Neyse akşam oluyor, aşağıda parti ortamı, dum-tıs şeklindeki müzik sesleri yukarıya kadar geliyor. Derhal akıyoruz ortama tabii. Kaptan barda oturmuş piizleniyor. Yanına çöküyoruz, anlatıyor. Yılların kaptanı olarak çok ilginç hatlarda çalışmış. Afrika, Uzak Asya... Alkol seviyesi yükselince “Karıyı boşadım” diyor, “Gittim Filipinlerden evlendim.” “Ee, hanım nerede şimdi?” diye soruyorum, “Gemide” diyor, “yanımdan ayırmıyorum.”

“Zor olmuyor mu, gemi hayatı?” diye muhabbeti harlayınca, “Yok canım. Çok uyumlu, kapris yok, akar yok, kokar yok.”

“En iyisini yapmışsın valla kaptan” diyorum, niyeyse?

Bir yandan piste bakıyoruz, insanlar raks eyliyor. Bunlardan bir tanesi tam bombastik, tıpkı Gemide[3] filmindeki gibi dans eden bir amca! Kaptan benim adamı süzdüğümü fark edip: “Bu adam öğretmenmiş” diyor, “bir kez Ukrayna’ya gittikten sonra döner dönmez karısını boşamış. Şimdi sürekli gidip geliyor” diyor ve bunu der demez, orada bir şey görmüş olacak ki, bir anda ayağa fırlayıp piste dalıyor.

Bir kaç saniye sonra mürettebattan birini kulağından yakalamış, elemanı pistten çıkartırken bir yandan da ona kalayı basıyor: “Osman! Bu geminin tek akıllısı sen misin ulan?”

Dayanamayıp kahkahayı salıyoruz.

 

battleship-potemkin-2-copy

Potemkin Zırhlısı filminin ünlü Odesa merdivenleri sahnesi

 

YURDA DÖNÜŞ (veya NE GEREK VARDI?)

Yolculuğumuzun sonunda Odesa’ya varıp bileti alıyoruz, bu kez diğer firmayla gideceğiz. Bu gemi bayağı kocaman gemi, arabalı filan. Biz de kamaralarda gerçek yataklarda yatacağız. Bu sefer daha kalabalığız, yanımızda bir takım yabancı arkadaşlar da var.

Gemi kalktıktan bir süre sonra yemek anonsu geliyor, benim dışımdaki bütün elemanlar benden önce yiyecek olan ilk grupta. Metin, benim açlık durumundaki hassasiyetimi bildiğinden, benimle dalga geçecek gibi oluyor ama onu ivedilikle savuşturuyorum: “Her türlü dezavantajlı durumu avantaja çevirmeyi biliriz canım, bir kaç saatin lafı mı olur?” diyerek. Gerçekten de, bunların masasında abuk subuk bir sürü pasaporttaşımız varmış ve elbette ki, tahmin edeceğiniz üzere rezil bir muhabbet dönüyormuş ortamlarında. Aynı masalarda yiyeceğimiz için, masalar temizleniyor filan derken benim sıram bir saat kadar sonra geliyor. Neyse ki ortamda bu sefer daha az insan var.

Masa numaramı bulup oturuyor, yemekten önce de aperatif almaya başlıyorum eşyanın tabiatı gereği. Kısa bir süre sonra, üç tane kadın masaya gelip bana garip garip bakmaya başlıyorlar. Onlara gülümsüyorum ama bana karşılık vermeyip, biraz da sinirle garson kadını çağırıyorlar. Sanırım “bu hıyarın burada ne işi var?” diye soruyor olmalılar. Cool[4]luğumu bozmuyorum elbet, garson da bunlara kızıp: “masa numaranız bu, oturun işte” deyince lök diye oturmak durumunda kalıyorlar.

“Rahatsız olduysanız başka masaya geçeyim” diyorum İngilizce. Gavurca konuşmam onları şaşırtmış olmalı, “ya yok ondan değil” filan diye kem küm ediyorlar. Sonra da “sen İtalyan mısın?” diye soruyorlar.

Hayatta en sevmediğim şeylerden biri İtalyan, İspanyol gibi, yavşaklık konusunda çoğu kez bizden daha ileri olan milletlere benzetilmektir. “Ne alakası var!” diye çıkışıp: “Bilakis Ankaralıyım, racon da bilirim” diyorum. “Rahat olun.”

Bu çıkışım onlara güven vermiş olacak ki şaşkınlıklarını hızlıca atıp benimle Türkçe konuşmaya başlıyorlar. Tabii ki hepsi de pavyon çalışanı, hatta seks işçisi. İlk oturdukları andan itibaren zaten bunu biliyordum ama konuşmamızın sonuna kadar asla ve de asla bu muhabbeti açmadım, açmam da. Zaten insanlar anlatmak istediği şeyi anlatır. Merak veya  öğrenme isteği ile hakaret çizgisini koruyabilmek insani ilişkilerde çok değer verdiğim konulardandır. Belki de o yüzden insanlar bana rahatça açılır, bilemiyorum...

Bu arada Metin, o klasik hareketiyle, restoranın kapısında bir görünüp bir kayboluyor. Büyük ihtimalle kıskançlık krizi geçiriyordur. Zira etrafımızdaki bütün masalar temizlenmiş, etrafta da kimse kalmamıştı ama biz hala masamızda oturuyor, hem sohbet edip hem de içiyorduk.

Kızlar bana hayat hikayelerini anlatıyor. Hepsini sükunetle dinliyorum. Bu hikayeler, basit gibi görünseler de, her zaman herkese anlatılacak hikayeler değildir. Bana sırlarını verdikleri için bunları asla kimseyle paylaşmam.

Ama yüreğiyle düşünebilen herkes bu hikayeleri bilir.

Ve insanlığın acısını da, derinlerinde bir yerlerde hisseder.

 

Önerilen Filmler:

Gemide, 1998 Yön. Serdar Akar

Laleli’de Bir Azize, 1998 Yön. Kudret Sabancı

Potemkin Zırhlısı, 1925. Yön. Sergei Eisenstein

 

Dipnotlar:

[3] Serdar Akar’ın 1998 yapımı filmi. 13. dakikadaki sahneden söz ediyorum.

[4] İngilizce argoda artist gibi bir şey demek.

Paylaşım için

Terms & Conditions  |  Privacy Policy

Gezenti 2018 © All Rights Reserved