ANKARA, ANGORA, ANCYRA

İstanbul'un neyini seviyorsunuz oğlum, orada deniz var!

Vecizini yıllar önce İstanbul'dan gelen arkadaşlara hitaben söylemiştim. Bazı şahısların anlayamadıkları nokta bu, kimi deniz sever kimiyse nefret eder veya bu ve benzeri büyük su birikintilerinden hoşlanmaz. Bunun tartışmasını yapmak süper saçmalıktır. Neyse biz bu İstanbul kafası eleştirisini şahane bir şekilde yapan Zaytung'a bırakalım ve konumuza giriş yapalım: "Neden Ankara?"

Aslında Ankara'ya illa gideyim, orada şunu göreyim veya şunu yapayım diyeceğiniz özel bir şey yok gibidir. Anca işiniz düşerse veya eş dost akraba ziyareti yaptığınızda uğradığınız bir kent görünümündedir. O yüzden bu tür ziyaretlerde de, hazır gelmişken sıkılayım, bunalayım ve kenti kötüleyeyim gibi bir düşüncenin beyninizde hasıl olması kaçınılmazdır.

Bu tür düşüncelerin kaynağı Ankara ile ilgili yanlış bilgilerin dolaşımındandır. Sanki Cumhuriyet öncesinde böyle bir yerleşim yokmuş da başkentlik bir lütuf olarak sunulmuş, dolayısıyla Ankara basit bir taşra köyünden kente dönüşmüştür görüşü hakimdir.

Ankara, iki yüz bine yaklaşan nüfusu ile zamanında Roma İmparatorluğu'nun en büyük on kentinden birisiydi. Kentte bulunan Roma hamamı harabelerinin kapladığı alan göz önüne alındığında kentin ne kadar ihtişamlı olduğu tahmin edilebilir. Ne yazık ki eski kentin kalıntıları ev inşaatlarında veya kalenin onarımında kullanılmış, çoğuysa yer altında kalmıştır. Roma döneminden günümüze kadar kalan yalnızca, İmparator Julian'ın kente ziyareti şerefine yaptırılan Jülien sütunu ve Augustus Tapınağı olmuştur.

IMG_3276

Jülien Sütunu ve arkada Cumhuriyet Dönemi Mimarisi

Ağustos ayına da ismini veren ilk Roma İmparatoru Sezar Divi Filius Augustus MS 14'teki ölümünden dört ay önce bir vasiyet yazar ve bunu Vesta rahibelerine teslim eder. Vasiyette şahsen yaptığı işler de anlatılmaktadır. Res Gestae Divi Augusti yani Augustus'un Yaptığı İşler olarak anılan bu belge kendi mozolesine kazınmasının yanı sıra çoğaltılarak imparatorluğun çeşitli vilayetlerine gönderilmiş ve bütün yurttaşların, altın çağını yaşayan imparatorlukta yapılan işlerden haberdar olmaları istenmişti.

Ne var ki zaman içerisinde aslı dahil olmak üzere bu yazıtlar tahrip edilmiş, yok olmuştur. Ta ki 16. yüzyılda Ankara'daki tapınağın duvarlarında bu yazıtın büyük kısmına rastlanana kadar! Bu keşfin adı: Monumentum Ancyranum[1]'dur ve halen yan yana mutlu bir biçimde yaşayan Augustus Tapınağı ile Hacı Bayram Veli Camii'nin arasında yer almaktadır.

MonumentumAncyranum

Augustus Tapınağı

Avupa ile ticaretin arttığı bu yüzyılda kent, Ankara Ermenilerinin başını çektiği sof dokumacılığı öne çıkan önemli bir ticaret merkeziydi. Ankara keçisinden dokunan sof kumaşı uzunca bir süre yüksek kalitesinden dolayı Avrupa'da aranan bir ürün olmuştu.

1

Alt Köşede Tiftik Kırpıcıları

Keza cumhuriyete kadar gayrımüslimler tarafından yapılan şarap üretimi de Ankara'nın önemli ticari kaynaklarındandı. Günümüzde beton yığınları tarafından yok edilen bağlarımız yalnızca şarkılarda ve bir de ünlü şarap markasının adında kalabilmiştir.

***

Peki Latinler kente neden çapa anlamına gelen Ankyra demişlerdir, Ankara'da eskiden deniz mi varmış yoksa (tuzak soru)?

Ankara'da deniz yoktu ama milyonlarca yıl önce Anadolu'nun neredeyse tamamı sular altında olduğundan bizzat Ankara'nın kendisi denizdi. Zaten bu yüzden ülkemizde kara dinozoru fosili bulunamamıştır. Gerçi su dinozoru fosiline de henüz denk gelinmedi ama Kızılcahamam ve Kazan İlçelerinde bulunan büyük fosil yataklarında her türlü deniz canlısının fosiline rastlanmıştır. Bu fosiller pek bilinmeyen ama ülkemizde başka bir örneği olmayan MTA Tabiat Tarihi Müzesi[2]'nde sergilenmektedir. Bu önemli müzede Maraş bölgesinde bulunan ve mamutu andıran Maraş fili fosil iskeletleri, atın evrimini gösteren fosil parçaları, ABD'nin ilk aya çıkmasının ispatı niteliğindeki, ABD tarafından müzeye hediye edilen ay taşı ile ünlü sinema kahramanı T-Rex'e benzeyen bir imitasyon dinozor fosili iskeleti ve bir çok ilginç bilimsel kalıntı bulunmaktadır.

image012
2

 Sanal bir tur için bkz. http://sanaltur.mta.gov.tr/

Deniz milyonlarca yıl önce çekildiyse aslında bu ismi ilk kez kente verdiği düşünülen Friglerin Ankara'da çapa filan bulmuş olması tamamen uydurmadır. Frigler de tıpkı bizim atalar gibi eski sözcükleri alıp kendi dillerinde nasıl kolaylarına geliyorsa o şekilde döndürmüş ve böylece anlam olarak (kısmen de olsa) mantıklı gibi görünen isimler elde etmişlerdir. Dolayısıyla Hattiler zamanından beri Ankuva olan ismi telaffuz etmektense çapa anlamına gelen Ancyra demeleri daha kolaylarına gitmiş olsa gerek. Romalılar onlardan alıp kente Ankyra demiş, keza biz de bu sözcüğü alıp önce Angora, cumhuriyet döneminde de g-k'ye dönüşünce An-kara (sınır-kara?) gibi tuhaf ama anlamlı gibi görünen Türkçe bir isim elde etmişiz. Tıpkı Stanpoli'nin bölününce Türkçede anlamlı gibi görünen İs-tan-bul veya Smyrna'nın İz-mir olması gibi...

IMG_3269

Ankara'nın Sembolü Hatti Güneş Kursu'nun Orjinali

Biraz önce neden Hatti dedik? Çünkü Anadolu'daki bilinen ilk büyük imparatorluğu kuran Hititlerin kendilerine, örnek aldıkları bir önceki uygarlık olan Hattiler dedikleri söyleniyor. Ankara'nın simgesi olan ve şu anda defolup gitmiş bulunan islami-faşist belediyeci tarafından sürekli yıkım tehdidi alan Sıhhiye'deki heykel aslında Hatti Güneş Kursu'dur. Bunun benzeri bir çok eseri ülkemizin en önemli müzelerinden Ankara Kale'sinde bulunan Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde görmek mümkün. Ayrıca kale içi ve civarında kimi Roma kalıntılarının yanı sıra Selçuklu döneminden kalan camiler (ki bunların yapımında Roma sütunları ve kalıntıları kullanılmıştır), eski Ankara evleri ve kümbetler bulunmaktadır.

IMG_3279

 

 

En Altta Hitit dönemi taşları vardır.

Yukarıya Doğru taşlar küçülmeye başlar.

Özellikle Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Roma Döneminden kalan mermerler surların tamiratında veya başta camiler olmak üzere inşaatlarda kullanılmıştır.

 

Bu arada Frig ve Hitit zamanından kalan önemli eserleri/yapıları da es geçmemek gerek. Kentin içinde Yumurta Tepe, Beştepe gibi tepeli isimler vardır. Kimisi Frig Tümülüs’ü olan bu tepeler, cumhuriyetin başlarında otuz iki tane kadarmış. Şu anda bu tepelerden Lalegül'de bir, Beştepe'de ise üç tane kalmıştır. Eski bir Frig yerleşimi olan Yalıncak'a ev sahipliği yapan ODTÜ'deki Arkeoloji Müze[3]'sinde bu tepelerden ve Yalıncak'tan çıkartılmış olan eserleri görmek mümkün. Eğer, Anadolu Medeniyetleri Müzesinde Midas'ın oraya taşınmış mezarını görüp de mezarın aslının nerede olduğunu merak ediyorsanız, Polatlı'daki Frig Başkent'i Gordion'a uğrayabilirsiniz. Orada Midas'ınkinin yanı sıra bir çok Tümülüs bulunmaktadır.

Gordion kentinin ünü ise ünlü düğümden geliyor. Bu, Büyük İskender dahil kimsenin çözemediği efsanevi düğümdür ki Türkçemizdeki kördüğüm kelimesi de büyük olasılıkla bu kentin adından uydurulmuştur.

Madem araç var Gordion'a uğradınız, yakınlardaki Gavurkale'ye uğramadan geçmeyin. Kayalıklarında devasa bir Hitit kabartması olan bu yer Halikarnas Balıkçı'sına göre Odyseus hikayelerinde geçen Kiklop'a (Tepegöz) esin kaynağı olmuştur. Zira o zamanlarda perspektif olmadığından bütün kabartmalar yandan resmediliyordu. Dolayısıyla o devasa kabartmalardaki figürlerin birer gözü vardı. Eh buraya ilk gelen Grekler de bunu görüp bolca tükettikleri şarabın da tesiriyle neden efsaneler uydurmasın ki? Kanıt var mı, var

gavurkale02

Gavurkale, Sur Yıkıntılarının Altında Tepegözler

Sonuçta Anadolu bu, bütün uygarlıkların, alkolün ve efsanelerin beşiği. Bir çok kavim gelmiş, yerleşmiş ve kaynaşmış. Ama bunların en tuhafı bir Kelt kavmi olan Galatlardır. Bu kavim tersine göçü de ilk keşfedenlerdir (sarhoş İskoç/İrlandalı kafası?). Gerçi onlar da haklı, İskoçya'dan batıya gitmek biraz zormuş o zamanlar. Onlar da kalkmış buralara gelmiş ve hatta başkentlerini de Ankara yapmış. Zaman içinde Galatlar yerel halkla kaynaşsalar da halen Ankara'nın kimi köylerinde sarışın veya kızıl saçlı bebelere rastlarsınız ki bu gen çekinik olarak bilinmesine rağmen adamlar bir şekilde inatla soyunu sürdürebilmiş. Bravo!

IMG_3268

Anadolu Medeniyetleri Müzesi

Özellikle Ayaş tarafında ise bildiğin Moğol köyleri vardır. Eğer ziyaret etme fırsatı bulursanız bu köylerde ikamet eden çekik gözlü amcalar 'bizim köy çok geri kaldı' diye sürekli şikayet ederler. Nedeni ise, Timurlenk bunların köye iki fil vermiş (yan köye nedense bir!), filler bütün erzakı yemiş kurutmuş, bunlar da gelişememiş. Olay ne zaman geçiyor: milattan sonra 1400'lerde... Yani filler öyle bir yemiş ki bunlar son altı yüz yılda hala toparlayamamışlar kendilerini. Her neyse, bu Moğol kafasını anlamak mümkün değil[4].

Aman hoca kurtar, bizi bu fillerden!

Kent yalnızca Galatların değil, kimi Bizans Tema'larının da başkentliğini yapmıştır. Ancak ne var ki özellikle Osmanlı hakimiyetine kadar Arap ve Haçlı işgalleri, kıyımlar ve değişen ekonomik koşullar sonucunda kentin nüfusu otuz, otuz beş bin civarına kadar geriler. 20. yüzyıla gelindiğinde nüfusun üçte birini çoğunluğu Katolik olan Ermeniler oluştururken, kentte iki üç bin civarında Grek ve bin-iki bin civarında Yahudi olduğu söylenmektedir[5].

Kente, 1492'de Endülüs'ün İspanyollarca işgaline istinaden kaçarak gelen ve İspanyolca-İbranice karışımı bir dil olan Latino'yu konuşan Sefarad Yahudileri[6] burada Grekçe-İbranice karışımı Yevanik dili konuşan Yahudilere[7] rastlarlar. Günümüzde Yevanikçe ölmüş, Latino ise Yidiş dili gibi can çekişmektedir. Ankara'daki yaklaşık 750 yaşındaki Sinagog ise Şengül Hamamı arkasındaki Yahudi Mahallesi'nde halka kapalı olarak durmaktadır.

1915 ise Ankara'ya bir yıl sonra gelmiştir. Bunun nedeni ise tehcir emrine karşı çıkan Ankara Valisi Hasan Mazhar Bey sayesindedir: "Ben valiyim, eşkıya değilim. Bu işi yapamam. Bir başkası gelir benim koltuğuma oturur, o yapar.” Gerçekten de O'nun yerine bir başkası atanır ve akabinde 1916'daki Büyük Ankara Yangını çıkartılır. Bu yangın daha çok Ermeni nüfusunun yaşadığı Çıkrıkçılar Yokuşu'nu etkiler ve sönmek bilmez. Bunun nedeninin ise yangını söndürme görünümünde gelenlerin yangına gazyağı gibi yanıcı maddelerle müdahale etmesidir. Ülkemizde, özellikle o yıllarda gayrimüslim nüfusun yaşadığı yerlerde çıkartılan bu tür yangınlara çok rastlanır.

Yangından payını alan yapılardan biri de St. Klemens Kilisesi'dir. Yapının Aya Sofya'dan bile eski olduğu söylenmektedir. Şu anda kalıntılarının durumu ise gerçekten içler acısı bir haldedir[8].

IMG_3277

Kale Sokakları

Yirmi beş yılda Ankara'yı iyice karaktersizleştiren, hasta eden belediye başkanına rağmen halen kentte nefes alınabilen yerlerin başında Kale ve civarı geliyor.

Kalede yapılan geç kahvaltıya istinaden oturulan öğle rakısının devamı da pavyonda bitmez mi? Bu da başka bir yazının konusu olsun (arada dokundurmalar[9] yapıyoruz ama hayatında pavyonun önünden geçmeyen Ankaralılar için bile pavyon övünç kaynağına dönüşmüş, nedense?). Netice itibariyle, büyük tuzlu su kütlesi dışında, herhangi bir kentte şu var ama Ankara'da yok diyebileceğimiz bir şeyin olduğunu sanmıyorum. Yeter ki aramasını biliniz.

Sıkılmak isteyene neden sıkılıyorsun diye sorulmayacağı gibi, eğlenmek isteyene benzer bir soru sorulmamalıdır diye düşünüyorum.

İyi Gezmeler

Dipnotlar:

[1] Ankara Anıtı, Kabalcı Yayınevi

[2] Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü, müzenin adını da değiştirmeye çalışıyorlardı en son.

[3] Girmek çok zordur artık içeride ne bok varsa? Yakında içeriye kendi öğrencilerini de almazlarsa şaşmam.

[4] bkz. https://gezenti.biz/index.php/2014/01/31/mongol-yurdu-mogolistan/?preview=true

[5] Gezginlerin aktarımlarından ortalama bir şeyler çıkartıyoruz, zira verilen sayılar 25 ile 60 bin arasında değişiyor.

[6] Aslında gelenler arasında Portekiz'den de bir topluluk varmış ama zaman içerisinde bu topluluk İspanya bölgesinden gelenlerle kaynaşmıştır.

[7] Romanyot da denir.

[8] http://arkeofili.com/ankaradaki-son-bizans-yapisi-aziz-klemens-kilisesi-yok-oluyor/

[9] bkz. https://gezenti.biz/index.php/2011/11/30/14-subatin-pavyon-ve-onemi/?preview=true

 

Paylaşım için

14 ŞUBAT’IN PAVYON VE ÖNEMİ

Ankara

Sittin sene önce bir arkadaş toplaşmasında yüklüce alkol alımına müteakiben, ev sahiplerinin 'bu kafayla eve gitmeyiniz' teklifine sıcak bakıp, evlerinde uyumaya hazırlanıyorduk. Eski ahbaplarımdan biri milletin sızmasından istifade edip: 'Hani beni pavyona götürecektin?' diye soruyor. Ahlaksız, ancak bir o kadar da cazip bir teklif. 'Hesabı ödersen götürürüm' diye yanıtlayarak olaya sıcak baktığımı ima ediyorum. Sonra pazarlığa girişiyoruz, 50'ye 50, yok 20'ye 80 derken güya hesabı 40'a 60 oranında paylaşma konusunda anlaşmaya varıyoruz. Ama elbette ki hesabı ona ödeteceğim. Racon öğrenmek, racon gereği beleşe olmaz!

Zamanında müdavimi olduğum Başkent Gazinosu'na varıyoruz. Mekanın çalışanlarıyla aramdaki sıkı fıkı ilişkimden dolayı, adet olduğu üzere yapılan tokalaşma faslını hızlıca geçip sahnenin yakınlarına konuşlanıyoruz. Soğuk hava beni biraz ayılttığından bir ufak rakı söylemekte beis görmüyorum. Rakıdan ilk yudumu alırken sahneye assolist çıkıyor. Kadın oldukça şakacı bir mizaca sahip gibi, zira mikrofonu eline alır almaz: "Hepinizin sevgililer günü kutlu olsun!" diye giriş yapıyor.

 

 

Bir karşımdaki at kılı gibi duran herife, bir de etrafımızdaki sürü halinde bulunan müteahhit tipli, muhtemelen çoğu evli olan bıyıklı kelli felli adamlara bakıyorum ve akabinde kahkahayı patlatıveriyorum. Tabii ki benden başka olayın ironisine gülen yok, yan masalardan pis pis bakıyorlar ama umursamıyorum. Bu arada eleman 'abi karşı masadan hatun beni kesiyor' diye bir gözlemde bulunuyor. Bir kahkaha daha!

'Lan oğlum' diyorum, 'onlar konsomatris, tabii bakacaklar. İstersen çağıralım.' Kızı masaya davet ediyoruz ve o an anlıyorum ki kız hafif şehla. Yani büyük bir olasılıkla bizim elemana baktığı filan da yok.

Durumumuz gerçekten de içler acısı. Rezillik diz boyu. Müptezelliğin en dibi.

 

Salt Lake City (Tuz Gölü Kenti)

Bir önceki olayın üzerinden iki yıl geçmiş, evlenmişim (sarhoştum hatırlamıyorum). Bizim hatun 'Bugün 14 Şubat' diyor. 'Eee?' diyorum. Evlenmeden önce de, aslen benim öküz olduğumu bildiği için 'Sevgililer günü yani' diye açıklama yapıyor tıpkı bir geri zekalıya anlatır gibi. Daha önce kapitalizm, tüketim toplumu vb iblisliklerle ilgili çok fazla kafasını ütülediğim için neyse ki hediye filan istemiyor ama?..

Hala altından ne çıkacağını bilmediğim için aptal aptal suratına bakarken 'Yahu dışarıya çıkalım işte. Mesela gel seni strip klübe götüreyim' diyor. 'Ne işimiz var strip mitrip, evde oturalım güzel güzel' diye itiraz etsem de tıpış tıpış gidiyorum. Bazen, ne kadar saçma isteklerde bulunsalar da, kadınlarla tartışmak boş ve anlamsız gelebiliyor.

 

hqdefault

 

ABD'de, bildiğim kadarıyla iki tür striptiz klüp var, alkollü ve alkolsüz olmak üzere. Eğer alkollüye gidiyorsanız kadın cinsel organını görme olasılığınız olmuyor, zaten çok da elzemdi ya! Millet içip içip saldırıyor diye midir nedir, artık orasını anlamadım. Diğerinde ise olay anadan üryan bir şekilde gerçekleşiyor. Kadınlar genelde direk dansı (pole dance) denilen akrobatik ve de kendilerine göre seksi buldukları dansları müzik eşliğinde sergiliyorlar (gerçi ABD menşeili filmlerde de görmüşsünüzdür). Birbirine benzeyen kadınlar, birbirine benzeyen mekanik hareketler. Eğer sahnenin önünde oturuyorsanız önünüze bir kaç dolar koyarsınız. Kadın da mangırları indirmeden önce bir süreliğine sizin için dans eder, önünüzde kıvrılır filan. Daha sonra dansı bitince de yanınıza gelip kucak dansı (lap dance) isteyip istemediğinizi sorar, sizi her türlü sağmaya çalışır. Açıkçası bütün bunlar bana pek de cazip gelmiyordu, ortamdaki her şey o kadar yapay ve manasızdı ki.

Zaten belli bir süre sonra ilgimi kaybedip televizyondaki basket maçını izlemeye başlıyorum. Bizim hatun olayla daha çok alakalı, zaten bana söylemişti 'kadın kadına aslında erkeğin kadına baktığından daha çok bakar' diye de, umursamamıştım pek.

Sıkılıp sıkılmadığımı soruyor. 'Yurda dönünce seni pavyona götüreyim, o zaman neden sıkıldığımı anlarsın' diye dürüstçe yanıtlıyorum. Karaciğerim rakı, yüreğim muhabbet isteğiyle dolu olarak. Kısacası buna gurbet hasreti diyebilirmişiz o an.

 

 

Benden sonra oldukça ilerlemişler

Ankara (yıllar sonra)

'Eee?' diyor. 'Ne eesi?' diyorum. '14 Şubat' diyor. Bir filinki kadar olmasa da hafızam iyi olduğundan derhal olaya uyanıyorum. Bir söz verdim ve sözümü tutma zamanı gelmiş de geçiyor. Yıllar olmuş Başkent Gazinosu'na gitmeyeli ama raconumuzdan bir şey kaybetmemiş olsa gereğiz (ne saçma bir cümle) diye kendi kendime sayıklıyorum. Oraya daha önce bir kaç kez de bazı anarka-feminist, yani kadın arkadaşlarımı götürmüştüm, kadınların rahatça girebileceği de bir ortamdır.

Girişte beton gibi suratlı baş garsona 'Turistik gazino yazıyordu, ben de turist getirdim sakıncası yoksa' diye şakalı bir girizgah yapıyorum, sesimi bas-baritonda tutarak. Elemandaki ciddiyet anında kayboluyor. Cebine biraz para sıkıp kulağına fısıldıyorum: 'Benim hanım bu, yıllardır yurt dışındaydık, ona her zaman göstermek istediğim yerlerden biri de burasıydı, eski mekanımdır.'

Baş garson başı ve gözleriyle anladım diyerek sessizce bizi sahnenin yanına buyur ediyor. Bütün masalar da kadınıyla erkeğiyle bize bakmaya başlıyor elbette ki. Zira bizimki benden uzun ve gayet Amerikalıya benziyor.

 

Bu arada sahnede şovlar devam ediyor. Revüsünden akrobatına, assolistinden cambazına her türlü şaklabanlık ve eğlence gırla gidiyor. Bizimkisi gerçekten olaya hayranlıkla bakıyor ve 'haklıymışsın' diyor. Ben de 'ne sandın ...' edasıyla rakımı ezmeye devam ediyorum hafif hafif.

 

 

 

Ankara’mın havasından mıdır pavyonun rakısından mıdır ne zaman ve nasıl bu racona hasıl oldu bilemiyorum ama birden 'buradaki kadınlarla tanışmak istiyorum' diyor. (Kadına kadın çağırmak mı?)

'Bunu ben de istiyorum ama...' diyip kahkahayı koyuveriyorum, sonra derhal ciddileşip: 'kadın içkisi ne kadar haberin yok tabii.' diye ufak bir açıklama yapıyorum. Ama masum bakışlar karşısında buzdan yüreğim eriyor ve garsona 'bir tane İngilizce bilen arkadaş yolla' diye istekte bulunuyorum, 'bizimkinin Türkçe biraz kötü de.' 'Abi' diyor 'bütün kızlarımız İngilizce biliyor.' 'Siktir lan' diyeceğim de, terbiyemi bozmuyorum. O işler eskidendi (ikisi de).

İngilizceyi geçtim Türkçeyi bile zar zor konuşan bir tane kız yolluyorlar. İki tane boktan Türkçe konuşan güzel kadın dinlemek ne kadar ilginçmiş. Kendi kendime içip içip gülüyorum bir kenarda. Bunlar da aralarında anlaşmaya çalışıyorlar yarı tarzanca yarı kadınca...

Hayat bazen ne kadar saçma, bazen ne kadar sürreal geliyor insana diye düşünüyorum şişenin dibine inerken.

Şişenin dibi hayat kadar güzel.

 

Paylaşım için

Terms & Conditions  |  Privacy Policy

Gezenti 2018 © All Rights Reserved