14 ŞUBAT’IN PAVYON VE ÖNEMİ

Ankara

Sittin sene önce bir arkadaş toplaşmasında yüklüce alkol alımına müteakiben, ev sahiplerinin 'bu kafayla eve gitmeyiniz' teklifine sıcak bakıp, evlerinde uyumaya hazırlanıyorduk. Eski ahbaplarımdan biri milletin sızmasından istifade edip: 'Hani beni pavyona götürecektin?' diye soruyor. Ahlaksız, ancak bir o kadar da cazip bir teklif. 'Hesabı ödersen götürürüm' diye yanıtlayarak olaya sıcak baktığımı ima ediyorum. Sonra pazarlığa girişiyoruz, 50'ye 50, yok 20'ye 80 derken güya hesabı 40'a 60 oranında paylaşma konusunda anlaşmaya varıyoruz. Ama elbette ki hesabı ona ödeteceğim. Racon öğrenmek, racon gereği beleşe olmaz!

Zamanında müdavimi olduğum Başkent Gazinosu'na varıyoruz. Mekanın çalışanlarıyla aramdaki sıkı fıkı ilişkimden dolayı, adet olduğu üzere yapılan tokalaşma faslını hızlıca geçip sahnenin yakınlarına konuşlanıyoruz. Soğuk hava beni biraz ayılttığından bir ufak rakı söylemekte beis görmüyorum. Rakıdan ilk yudumu alırken sahneye assolist çıkıyor. Kadın oldukça şakacı bir mizaca sahip gibi, zira mikrofonu eline alır almaz: "Hepinizin sevgililer günü kutlu olsun!" diye giriş yapıyor.

 

 

Bir karşımdaki at kılı gibi duran herife, bir de etrafımızdaki sürü halinde bulunan müteahhit tipli, muhtemelen çoğu evli olan bıyıklı kelli felli adamlara bakıyorum ve akabinde kahkahayı patlatıveriyorum. Tabii ki benden başka olayın ironisine gülen yok, yan masalardan pis pis bakıyorlar ama umursamıyorum. Bu arada eleman 'abi karşı masadan hatun beni kesiyor' diye bir gözlemde bulunuyor. Bir kahkaha daha!

'Lan oğlum' diyorum, 'onlar konsomatris, tabii bakacaklar. İstersen çağıralım.' Kızı masaya davet ediyoruz ve o an anlıyorum ki kız hafif şehla. Yani büyük bir olasılıkla bizim elemana baktığı filan da yok.

Durumumuz gerçekten de içler acısı. Rezillik diz boyu. Müptezelliğin en dibi.

 

Salt Lake City (Tuz Gölü Kenti)

Bir önceki olayın üzerinden iki yıl geçmiş, evlenmişim (sarhoştum hatırlamıyorum). Bizim hatun 'Bugün 14 Şubat' diyor. 'Eee?' diyorum. Evlenmeden önce de, aslen benim öküz olduğumu bildiği için 'Sevgililer günü yani' diye açıklama yapıyor tıpkı bir geri zekalıya anlatır gibi. Daha önce kapitalizm, tüketim toplumu vb iblisliklerle ilgili çok fazla kafasını ütülediğim için neyse ki hediye filan istemiyor ama?..

Hala altından ne çıkacağını bilmediğim için aptal aptal suratına bakarken 'Yahu dışarıya çıkalım işte. Mesela gel seni strip klübe götüreyim' diyor. 'Ne işimiz var strip mitrip, evde oturalım güzel güzel' diye itiraz etsem de tıpış tıpış gidiyorum. Bazen, ne kadar saçma isteklerde bulunsalar da, kadınlarla tartışmak boş ve anlamsız gelebiliyor.

 

hqdefault

 

ABD'de, bildiğim kadarıyla iki tür striptiz klüp var, alkollü ve alkolsüz olmak üzere. Eğer alkollüye gidiyorsanız kadın cinsel organını görme olasılığınız olmuyor, zaten çok da elzemdi ya! Millet içip içip saldırıyor diye midir nedir, artık orasını anlamadım. Diğerinde ise olay anadan üryan bir şekilde gerçekleşiyor. Kadınlar genelde direk dansı (pole dance) denilen akrobatik ve de kendilerine göre seksi buldukları dansları müzik eşliğinde sergiliyorlar (gerçi ABD menşeili filmlerde de görmüşsünüzdür). Birbirine benzeyen kadınlar, birbirine benzeyen mekanik hareketler. Eğer sahnenin önünde oturuyorsanız önünüze bir kaç dolar koyarsınız. Kadın da mangırları indirmeden önce bir süreliğine sizin için dans eder, önünüzde kıvrılır filan. Daha sonra dansı bitince de yanınıza gelip kucak dansı (lap dance) isteyip istemediğinizi sorar, sizi her türlü sağmaya çalışır. Açıkçası bütün bunlar bana pek de cazip gelmiyordu, ortamdaki her şey o kadar yapay ve manasızdı ki.

Zaten belli bir süre sonra ilgimi kaybedip televizyondaki basket maçını izlemeye başlıyorum. Bizim hatun olayla daha çok alakalı, zaten bana söylemişti 'kadın kadına aslında erkeğin kadına baktığından daha çok bakar' diye de, umursamamıştım pek.

Sıkılıp sıkılmadığımı soruyor. 'Yurda dönünce seni pavyona götüreyim, o zaman neden sıkıldığımı anlarsın' diye dürüstçe yanıtlıyorum. Karaciğerim rakı, yüreğim muhabbet isteğiyle dolu olarak. Kısacası buna gurbet hasreti diyebilirmişiz o an.

 

 

Benden sonra oldukça ilerlemişler

Ankara (yıllar sonra)

'Eee?' diyor. 'Ne eesi?' diyorum. '14 Şubat' diyor. Bir filinki kadar olmasa da hafızam iyi olduğundan derhal olaya uyanıyorum. Bir söz verdim ve sözümü tutma zamanı gelmiş de geçiyor. Yıllar olmuş Başkent Gazinosu'na gitmeyeli ama raconumuzdan bir şey kaybetmemiş olsa gereğiz (ne saçma bir cümle) diye kendi kendime sayıklıyorum. Oraya daha önce bir kaç kez de bazı anarka-feminist, yani kadın arkadaşlarımı götürmüştüm, kadınların rahatça girebileceği de bir ortamdır.

Girişte beton gibi suratlı baş garsona 'Turistik gazino yazıyordu, ben de turist getirdim sakıncası yoksa' diye şakalı bir girizgah yapıyorum, sesimi bas-baritonda tutarak. Elemandaki ciddiyet anında kayboluyor. Cebine biraz para sıkıp kulağına fısıldıyorum: 'Benim hanım bu, yıllardır yurt dışındaydık, ona her zaman göstermek istediğim yerlerden biri de burasıydı, eski mekanımdır.'

Baş garson başı ve gözleriyle anladım diyerek sessizce bizi sahnenin yanına buyur ediyor. Bütün masalar da kadınıyla erkeğiyle bize bakmaya başlıyor elbette ki. Zira bizimki benden uzun ve gayet Amerikalıya benziyor.

 

Bu arada sahnede şovlar devam ediyor. Revüsünden akrobatına, assolistinden cambazına her türlü şaklabanlık ve eğlence gırla gidiyor. Bizimkisi gerçekten olaya hayranlıkla bakıyor ve 'haklıymışsın' diyor. Ben de 'ne sandın ...' edasıyla rakımı ezmeye devam ediyorum hafif hafif.

 

 

 

Ankara’mın havasından mıdır pavyonun rakısından mıdır ne zaman ve nasıl bu racona hasıl oldu bilemiyorum ama birden 'buradaki kadınlarla tanışmak istiyorum' diyor. (Kadına kadın çağırmak mı?)

'Bunu ben de istiyorum ama...' diyip kahkahayı koyuveriyorum, sonra derhal ciddileşip: 'kadın içkisi ne kadar haberin yok tabii.' diye ufak bir açıklama yapıyorum. Ama masum bakışlar karşısında buzdan yüreğim eriyor ve garsona 'bir tane İngilizce bilen arkadaş yolla' diye istekte bulunuyorum, 'bizimkinin Türkçe biraz kötü de.' 'Abi' diyor 'bütün kızlarımız İngilizce biliyor.' 'Siktir lan' diyeceğim de, terbiyemi bozmuyorum. O işler eskidendi (ikisi de).

İngilizceyi geçtim Türkçeyi bile zar zor konuşan bir tane kız yolluyorlar. İki tane boktan Türkçe konuşan güzel kadın dinlemek ne kadar ilginçmiş. Kendi kendime içip içip gülüyorum bir kenarda. Bunlar da aralarında anlaşmaya çalışıyorlar yarı tarzanca yarı kadınca...

Hayat bazen ne kadar saçma, bazen ne kadar sürreal geliyor insana diye düşünüyorum şişenin dibine inerken.

Şişenin dibi hayat kadar güzel.

 

Paylaşım için

KEOPS’TA AT KAHİRE’DE PAVYON

2006 Ortaları

İş için bulunduğum Kahire'de, akşam otelde arkadaşlarla sohbet ederken yanımızdan geçen bir ABD vatandaşı Türk olduğumuzu anlayıp bize laf atıyor: "Maraba!" Biz de selama icap ediyoruz, biraz laflıyoruz ama pis gringo giderken: "Şampiyon Gasaray!" diye bağırınca tepem atıyor: "Bu ülkede ABD'li öldürmenin cezası yok, bilmiyor muydun?" diye, sakince ama bir o kadar da sertçe uyarıyorum. Gülerek uzaklaşıyor. O sırada telefon çalıyor, bizi piramitlere götürecek olan elemanın arabası cortlamış. Dolayısıyla bütün planlarımız alt üst oluyor zira bir sonraki son günümüz ve bu ülkeden piramitleri görmeden ayrılmak istemiyorum.

Ertesi gün sabahtan resepsiyona gidip, akşam için şoförlü bir araba ayarlamalarını istiyorum. Dünyanın en berbat ikinci trafiğine ve de en yüksek kaza oranına sahip bu lanetli kentte değil araba kullanmak, arabaya binmeye tırsıyordum işin açığı. Neredeyse bütün arabaların vuruk kırık olduğu, dikiz aynalarınınsa olmadığı (iyi sürücü dikiz aynası kullanmaz diyerek söküyorlar aynaları) Kahire trafiği ölümle yaşam arasındaki o ince çizgide konuşlanmış gibiydi. İşin en matrak yanı da kimi arabalardaki yabancı olan asıl plakalarının sökülmeyip, üzerine montelenen Mısır plakalarıydı. Yani aracı Almanya'dan getirttim, duyduk duymadık kalmasın!

 

 

Lobide beklerken bir kaç dakika sonra tosun gibi bir eleman gelip elimi sıkıyor: "Mustafa". Anlaşıyoruz. Akşam iş çıkışı da arabaya doluşup doğru piramitlere gideceğiz.

Ne var ki aksilikler birbirini izliyor ve elemanlardan birinin işi çıkıyor, onu beklerken de zaman daralıyor. Piramitlerin kapanma saatine yaklaşıyoruz her geçen dakikada. Neyse, en sonunda takım tamamlanıyor ve hepimiz arabadayız, Mustafa "merak etmeyin abi, ben sizi yetiştiririm" diyerek gazı köklüyor.

Hatalı sağlama mı dersin, dönülmeyen yerde el freni ile U çekmek mi dersin, trafik kurallarını baştan yorumluyor sürücümüz. "Mustafa" diyorum bembeyaz bir suratla ama bütün sükûnetimi koruyarak, "efendim?" "Kenara çeker misin? Zira arkadaşların bazıları altına sıçtı." Arkadaşların gülecek hali hiç yok ve evet, içeride kesif bir koku var. Mustafa "ha ha ha" diye neşeli kahkahalarla yola sağdan son sürat devam ediyor. Dua bilsem okuyacağım yeminle...

Bütün iç organlarımız yer değiştirmiş olduğu halde piramitlerin girişindeki gişeye varıyoruz. O gün de şansımıza içeride ışıklı sesli sikko bir gösteri varmış, piramitlerin kapanmasına da yarım saat. Gişedeki eleman orada yazan fiyatın üç ya da beş katını söylüyor, zira içerideki şovdan dolayı bugün giriş kazıkspormuş. "Kardeşim" diyorum, "bize ne gösteriden, zaten saat olmuş dokuz buçuk, ayrıca uzun yoldan geliyoruz, bir bakıp çıkacağız."

 

y0f74pbgOyFPllEjzhdr

 

Adam bir bakıp çıkacağız olayını tam idrak edemediğinden Nuh diyor peygamber demiyor, benim de inadım inat tabii ki, herifle hırlaşmaya başlıyoruz. En son benim sigortalar iyice atıp üzerine bir de ‘piramidinizin ta ...’ diyerek kavga çıkartınca bizi oradan derhal siktir ediyorlar.

Arkadaşların renkleri yerine gelmiş, kararımı saygıyla karşılıyorlar. Mustafa da kavgaya şahit olduğundan ve sanırım bıçkın da bir karakter olduğundan kavgayı-dövüşü ve dövüşeni seviyor belli ki. Usulca koluma girip kulağıma fısıldıyor: "abi bırak şu yavşakları, sana başka bir önerim var. İsterseniz ben size at ayarlayayım, arka kapıdan süzülürsünüz, tanıdıklar var her türlü yardımcı olurlar."

 

h800-74912tB1g1rp0

 

"Yıllardır bu kadar mantıklı bir fikir duymamıştım Mustafa" diyorum. Bizimkilere de derhal sürprizli haberi veriyorum. Bir iki hık mık ve tırsma efekti olsa da makus kaderlerini kabulleniyorlar. Mustafa at ayarlamaya gidiyor biz de piramitlerin arkasındaki karanlık sokaklara dalıyor ve bir yere çöküp çay içiyoruz. Mustafa yanında bir kaç kişiyle bir saat kadar sonra gelip bizi alıyor. Daracık ara sokaklardan atların olduğu yere götürüyor. Adamlara daha önceden bize bildirilen parayı toka edip atlara biniyoruz. Bize rehberlik edecek olanlarla beraber yine aradan dereden geçerek bir tane bekçinin olduğu arka girişe ulaşıyoruz. Rehberler sinyali çakınca kapılar açılıyor ve içerideyiz.

Tepede neyse ki dolunay var da yolumuzu ve etraftaki piramitleri rahatça görebiliyoruz. Ben böyle adeta büyülenmiş gibi ilerlerken bizim elemanların birinden titrek bir ses geliyor: "abi bunlar bizi kesmesinler burada?"

 

horses at night with pyramids

İhihiiiii!

 

Güzel bir rüyadan osuruk gürlemesi ile uyanmak gibi bir şey yaşıyorum o anda. "La olum, kesecek olsalar zaten şimdiye kadar keserlerdi. Hem bizi kesip ne yapacaklar, cebimizdeki bütün parayı da verdik?" Bunları söylerken yanımda bize refakat ederken, ‘aman abi attan düşmeyin, aman başımızı derde sokmayın’ diye üzerimizde titreyen Mısırlı gençlere bakıyorum. "Bütün bunlara ek olarak da korkunun ecele faydası yok, zevk almaya bak!"

Bu küçük olay tadımızı kaçırmıyor neyse ki. Bir iki saat dolandıktan sonra geri dönüyoruz. Mustafa'ya teşekkür edip "pavyona çek canım" diyorum. Madem son gecemiz, eğlenceden eksik kalmayalım. Mustafa ‘hay hay abi’ diyerek direksiyonun başına geçiyor ve yine makas ata ata bizleri pavyona güvenle ulaştırıyor.

Tabi ki arak sipariş ediyorum, yanına bir iki de meze. Sahnede bir tane kadın Ümmü Gülsüm'den yanık yanık şarkılar okuyor. Ortam ağır. Yan masalarda kalantor tipli geviş getiren amcalar mevcut. Birazdan sahneyi dansöz alıyor ve milletin neşesi yerine geliyor. Kalantorlardan birisi garsonu çağırıyor, cebinden bir tomar para çıkartıp garsona veriyor.

 

Bizdeki sahne adı Ümmü Gülsüm olan değerli sanatçı Umm Kulthum

 

Ama bahşiş olarak değil, dansöze atması için. O da paraları alıp 'bas bas paraları Leyla'ya' şeklinde, alkış tutar gibi dansöze doğru bir bir fırlatıyor.

Zenginlik böyle bir şey sanırım. Paranı bile başkasına saçtırıyorsun.

Ulan işin asıl zevki o değil miydi?

'Param olsa ne sevişeceğim, birini tutar ona seviştiririm' diye bir abimiz geliyor aklıma.

Bambaşka kafalar, bambaşka hayatlar var şu dünyada. Sıkı bir yudum daha arak çekiyorum ve garsona biraz para sıkıp soruyorum:

"Sanatçı masaya geliyor mu?"

 

 

 

 

 

YUNAN MACERALARI

Yunanistan, özellikle bir anarşist için cennet gibi bir yerdi(r). Herhalde nüfusa oranlarsak dünyada bu kadar çok anarşistin olduğu başka bir ülke yoktur. Sayısız grubun olduğu ülkede anarşistlerin düzenlediği festivaller, eylemler birbirini izler. Bunun yanı sıra ülkemize bu kadar çok benzeyen bir yer olması da onu çekici kılıyor elbette.

 

İlk hikayemiz Selanik'te başlıyor...

 

I. YURÇA

 

Atıl olduğu için işgal edilen İfanet adlı fabrikada takılıyordum. Sağdan soldan gelmiş bir sürü anarşist vardı ortamda. Onunla sohbet bununla muhabbet derken annesi Finli, mesleği ise arıcılık olan rastalı piercingli Andreas’la tanışıyorum. ‘Yahu, yok mu buralarda komün olayları filan? Bu kadar anarşist insan var, bunların hiç biri mi Kroptokin’den etkilenmemiş?’ ‘Olmaz olur mu abi’ diye yanıtlıyor, ‘tam senin aradığın bir yer var: Yurça!’ Sonra orayı öve öve bitiremiyor, ben de o gazla ilk trene atladığım gibi Larisa üzerinden öğlen saat 15:00 sularında Volos’a varıyorum.

 

 

Ancak Yurça’ya ulaşmak için önce gitmem gereken yer olan Nehoiri köyünün otobüsü 16:30’da kalkıyormuş ve akşamın olmasına az bir süre olduğundan hemen bir taksiye atlayıp köye varıyorum. Zaten Yurça denen yere araba gitmiyormuş. Taksici beni köy meydanında indiriyor. Oradaki tavernacıya yol soruyorum. Adam suratıma pis pis bakıp ormanın örttüğü dağı işaret ediyor ve eliyle yedi işareti yapıyor. Yedi kilometre! En az bir saat yürümek demek. Hava da kararmak üzere ama yapacak bir şey yok. Tarif üzerine dalıyorum patikaya. Yarım saat yürüyüşten sonra üstüne üstlük hafif bir yağmur eşliğinde hava da kapanmaya başlıyor ve Andreas’ın tarifinin aksine önümdeki patikalar çatallanmaya başlıyor. Hislerime güvenip birini seçe seçe gidiyorum.

 

2

İfanet iç

 

Nihayet genişçe bir alana geliyorum, aşağıda kocaman bir çiftlik var ama bu sefer hislerim yanlış yerde olduğumu söylüyor. Arıyorum Andreas’ı, anlatıyorum, doğru yoldasın diyor. Pek inandırıcı gelmese de yürümeye devam ediyorum ta ki bir anayola çıkana kadar. Tarifte anayol filan yoktu tabii.

 

Hava kararmak üzere, risk almanın anlamı yok, geri dönüyorum. Bu arada yağmur şiddetini artırıyor, eski bir dağcı olarak bende yağmurluk filan yok tabii ki. Ama çok hızlı yürürüm, bir de üstüne (ileride bir hayvan silüeti görmeme müteakip) göt korkusu eklenince bir saatte geldiğim yolu kırk dakikada alıyorum. 

 

Sıçana dönmüş bir şekilde yol sorduğum tavernaya dalıyorum, sıcak bir çorba, sıcacık bir soba umuduyla. Mamafih ne çorba var ne de soba. Kuru fasulye, yanıda da boğma rakıyı dayıyor adam. Andreas’ı arayıp küfrediyorum: ‘Haklısın abi, orayı bulmak çok zor aslında’ demesin mi? Yunan rahatlığı gerçekten bazen kabak tadı veriyor. 

 

Tavernacı rakıyı tazelerken nereli olduğumu soruyor. Meğer bunun dede bizim oralardan göçmüş. Böyle bir empati kurulunca bana ‘Köyün aşağısında iki tane taverna var, onların birisi senin aradığın elemanları tanıyor, belki seni oraya götürürler bile’ diyor. Kalkıp gidiyorum, iki taverna var ikisinin de ismi neredeyse aynı, birisi kapalı. Küçük Yunan harflerini okumak daha zordur, acaba hangisiydi lan diye gözlerimi kısıp isimleri çözmeye çalışırken açık olan tavernadan bir tane teyze çıkıyor. Zinhar anlaşamıyoruz. Tam o sırada kurtarıcı gibi diğer tavernanın önüne bir araba geliyor. 

 

Metaxa-5-438x293

7 değil 5 yıldızlısı makbuldür

 

‘Hemen koşup adamlara durumumu izah etmeye çalışıyorum. Adam elleriyle ‘sakin ol ahbap’ der gibi bir işaret yapıyor ve akabinde beni içeri alıp masaya oturtuyor. Önüme bir şişe metaxa iki de bardak koyuyor. İçmeye başlıyoruz.

 

‘İngilizceyi unuttum ben ama sen anlat. Hatırladıkça da konuşurum’ diyor, çat pat. Anlatıyorum hikayemi, şurayı arıyorum filan diye. Adam şaşırıyor. Açıklamaya çalışıyor, anlamıyorum. Sonra beni iyi İngilizce bilen biriyle konuşturuyor telefonda. Telefondaki eleman açıklıyor: Meğerse orada ne komün varmış ne bir şey. Bir takım aileler gelip Yurça’dan evler ve araziler almışlar, belli bir dayanışma içerisinde tarım yapıp takılıyorlarmış ama anladığım kadarıyla benim aradığım tarzda komünal bir yaşam deneyimi yokmuş. Göt gibi kalıyorum. Ulan Andreas! 

 

Eleman telefonu kapatmadan soruyor: ‘Kalacak yerin var mı?’ O ana kadar hiç düşünmemiştim. ‘Yok’ diyorum. ‘Benim bir iki saatlik işim var, gelip alırım seni bizde kalırsın’ diyor, ‘olur’ diyorum ‘yalnız orası kapanmış olur, yukarıdaki tavernaya geç orada buluşuruz’ kapatıyor.

 

Sonra ben konuştukça (ve içtikçe) tavernacının dili çözülüyor, konu konuyu açıyor. Bir süre sonra ahbaplığın dozajı iyice artıyor onlar karı koca bana rebetiko söylüyor, ben onlara Zeki Müren. Saat neşeli ve alkollü bir biçimde ilerliyor. Sonra benim jeton düşüyor: ‘Kapatmayacak mısınız, geç oldu?’ diyorum, ‘yok illa bir metexa daha iç’ filan derken zar zor ayrılıyoruz. Yukarıdaki tavernaya yollanıyorum.

 

20160613184511_mehmet-agar-galatasaray

 

Tavernacı bana ‘yine mi sen lan’ bakışı atıyor, içerisi bu kez kalabalık, amcalar filan oturmuş komboloi çekip rakı içiyorlar; zira TV’de Panatinaikos-Galatasaray maçı var. Hoppala! Tavernacı da bunlara hemen yetiştiriyor tabii benim nereli olduğumu. Akabinde herkes bana dönüp pis pis bakıyor ve TV’yi gösteriyorlar. ‘Fenerliyim kardeşim ben!’ diyorum, ‘Galatasarayı skhim.’

 

Lan öyle diyince de sanki tırsmış gibi oluyoruz iyi mi? Hayır, hasta bir GeSe’li olan pederle bu Avrupa maçları yüzünden kaç kez gırtlak gırtlağa geldiğimizi bir ben bilirim. Neymiş efenim, Herta Berlin’i destekliyormuşum Faşo Terim’e karşı… Ama gel de bu heriflere bunu açıkla. Kendimi ezdirmemem lazım bir yandan da...

 

kom

Deve kemiğinden komboloi

 

Daha önce yazmıştım, Yunan tespih çekme kültürü sallama ve şakırdatma üzerine kuruludur, maçist tarzda külhanbeyi gibi çekerler. Yanlarına gidip ‘kamboloilerinize bakabilir miyim?’ diyorum. Veriyorlar, zaten çok iyi bildiğim tespihlerini yalandan inceliyor gibi yapıyorum. ‘Bu kadar aralık varken bunu sallamak kolay tabii’ diyerek cebimden şekilli oltu tespihimi çıkartıp masaya koyuyorum. Hayranlıkla inceliyorlar. Gümüş kamçının yanı sıra tanelerin üzerinde de gümüş işlemeler var. ‘Ama bu çok dar, nasıl sallıyorsunuz?’ diye soruyorlar, ‘aslında bizde sallamak ayıptır’ filan olayına hiç girmeden, taa lisede öğrendiğim tek elimle tespih çevirme hareketini yapıyorum, şıkır şıkır… Ağızları açık izliyorlar.

 

WhatsApp Image 2020-05-04 at 11.08.14

Tırt bir komboloi

 

Yerime gururla oturduğumda tavernacı hemen içkimi tazeliyor, kafam bir milyon olduğundan ‘ama istemedim ki’ diyecektim, göz kırparak ‘bu benden’ diyor.

 

İçki biterken telefonda konuştuğum eleman Akhileas gelip beni alıyor. Dağda bir tane kulübeye gidiyoruz. Meğerse büyük kentte kafayı kıran bu taraflarda ev, tarla alıp yerleşip kendini tarıma veriyormuş. Benim bulmak istediğim elemanlar yirmi yıl önce, Akhileas ise on beş yıl önce buraya yerleşmiş. Dağınık halde ama kollektif birliktelik ve yardımlaşma içinde yaşayan bir sürü insan varmış buralarda. Ama öyle komünal bir hayat yokmuş işin özeti. Akhileas anarşist olmamasına karşın çok kral bir eleman çıkıyor. Müzikten anlayan, belli bir kültür seviyesinin üzerinde olan her Yunan gibi o da Alevi türkülerinin hayranı çıkıyor iyi mi? Bir sürü de CDsi var.

 

3

***

 

Yıllar sonra daha iyi anlıyorum ki topluca yaşamak yerine bu şekilde ayrı evlerde ama kollektif bir bilinçle haraket etmek çok daha sağlıklı. Anarşist komünlerde genelde asalakların türemesine veya beraber yaşamadan kaynaklanan bir çok sorunun aşılmasında halen kayda değer bir ilerleme kaydedemedik gibime geliyor. Bu da ayrı bir hikayenin konusu.

VUR KAÇ OSAKA

Pusan’dan bindiğim gemi ile Osaka limanına varıyorum. Pasaport polisi burada da, hayatında ilk kez TC pasaportu görüyormuş gibi davranıyor. Pasaportun bütün sayfalarını üşenmeden tek tek inceliyor. Sonra neyse ki giriş mührünü vuruyor. Gümrükten çıkarken de çok fazla olmayan eşyalarımı didik didik arıyorlar ama müthiş bir kibarlık içinde, kötü bir İngilizce yardımıyla iletişim kurarak. Negatif bir enerji almadığımdan sakinim.

Dışarıda hava güzel, limanda veya çevresinde turizm ofisi filan tabii ki yok. Orada birilerine turizm ofisinin olup olmadığını soruyorum, yakınlarda olduğunu tahmin ettiğim bir yeri tarif ediyorlar. Yürümeye başlıyorum ve akabinde karşıdan karşıya geçerken az  kalsın arabanın altına giriyorum. Sadece İngiltere ve sömürgelerinde görebildiğimiz trafiğin sağdan akması durumunun burada olabileceği açıkçası aklımın ucuna bile gelmemişti. Bunun nedeni, samurayların meşhur olduğu Tokugawa döneminde yol düzenlemeleri yapılırken samurayların kılıçlarını sol tarafta taşımaları esas alınmış. Yani amaç samuray daracık yollardan yürürken karşı taraftan gelenler açıktan taşınan kılıçla yaralanmasın. Veya olası bir düello anında avantaj kazanmasın.

 

Rakibin nerede durduğuna dikkat ediniz.

 

Nihayetinde kazasız bir şekilde bana tarif edilen yere varıyorum. Büyükçe bir iş merkezi ve evet, bulduğum yer doğru. O zamanlarda akıllı telefon, dolayısıyla online harita filan olmadığından buradan edindiğim haritalar oldukça işime yarıyor. Metroya atlayıp kalacağım otele gidiyorum. Otel Ankara’nın Ulus semti gibi bir yerde. Otantik Japon yataklı oda almıştım, bildiğin köy tarzı döşekli yer yatağı vermesinler mi? Japon da kurnaz, Japon da hin evladı.

Osaka bir liman kenti olmasına karşın kıyıdan içeriye doğru konuşlanmış. Sanki deniz kenarı kenti değil gibi. Kaledir, müzedir, merkezdir derken hemen hemen bütün görülmesi gereken yerleri dolaşıyorum. Kah yürüyorum, kah taksiye biniyorum, kah metroya. Bir iki kez kafam karışınca yer soruyorum ama derhal buna pişman oluyorum. İnsanlar o kadar yardımsever ve bir o kadar da İngilizceden uzak ki beni oturtup (itirazlarıma aldırmaksızın) gideceğim yerin ince ince haritasını çiziyorlar. Hem de “Abi şurdan düz git ikinci sol ilk sağ” gibi kolayca tarif edilebilecek yerleri yarım saat boyunca inci gibi çizerek...

 

S7300407

 

Akşamları eşyanın tabiatı gereği, alemlere akmak icap eder. Merkezde bir tane yer altı barı bulup giriyorum. Bar bomboş. “Ulan yine mi erken geldik?” diye soruyorum kendi kendime. Barmen çat pat İngilizce biliyor, bir tane sake yuvarlıyorum. Onu içerken barda duran değişik bir şişe gözüme çarpıyor. Barmene “bu ne?” diye soruyorum, “acaba değişik bir içki mi?” Hemen doldurup veriyor: “bu benden olsun!” Tak atıyorum, o da sakeymiş meğer. Ya ne olacaktı? Japonya’da iki binden fazla sake üreticisi varmış.

Belki de hafifliğinden dolayı çok tercih ettiğim bir içki olmamasına rağmen, arada canım sake çeker. Oldukça farklı bir içki olan sakenin, pirinç rakısı, Japon pirinç şarabı gibi adlandırılmasına karşın, yapımı ne rakı ne de şarabınkine değil bilakis biranınkine benzemektedir. Sıcak ya da soğuk içilebilen bu içkinin umami denen beşinci tada sahip olduğu degüstatörler tarafından  dile getiriliyor.

 

sake

 

Hesabı ödeyip çıkıyorum ama dışarıda yürürken fark ediyorum ki eleman benden beş dolar fazla almış. “Aman, ikrama sayarız” diyerek boşluyorum. Sonra yürürken önümü üç dört kişi kesip barlarına davet ediyor ve “senden giriş parası almayacağız” diyorlar, giriş parası mı? Meğer her bar ayakbastı parası olarak üç beş dolar alıyormuş ya la!  

İçerisi küçücük, barda dizili dört tane taburenin yanı sıra içeride iki tane dörder kişilik masa var ve ortam yine boş. O değil de, “dışarıda üç kişi, içeride beş kişi, yoksa bunların bir kısmı aynı kişi mi, göt kadar yerde kaç kişi çalışıyor ulan” filan derken benim kafa yanıyor, çalışanların sayısını hesaplayamıyorum. İçki bağlayın dedikçe biri bir yerden çıkıyor, diğeri kapıdan giriyor, bacadan çıkıyor, bizim tarzanca muhabbet de ilerledikçe daha eğlenceli bir hal alıyor derken nihayetinde can alıcı soru geliyor: Acaba nereliyim?

 

 

“Türkiye” diyorum anlamıyorlar, “Turkey” yok, “Turkai” ı-ıh… Baktım olmayacak “bana bir kağıt kalem verin” diyorum, kağıda kocaman "JAPAN 0 - TURKEY 1" yazıyorum zira yakın zamanda Dünya Kupasında bunları yenmiştik. “Aaaa!” “TORUKO!” “Hoooo!” gibi tipik Japon tepkileri verip saygıyla selamlamaya başlıyorlar. Hatta bir tanesi eğilmeyi abartıp kafayı masaya vurunca hep beraber kahkahayı basıyoruz. Dışarıdan bu anırmaları duyanlar ortam eğlenceli galiba diye geliyor ve bar dolmaya başlıyor. 

O zamanlar arada, yeni çıkan Cohiba marka mini purolardan içiyordum. Cohiba bildiğiniz veya bilmediğiniz gibi rahmetli Fidel Castro’nun en sevdiği puro olduğundan Havana puroları arasında en popüler olandır. Bendeki ise aslında cigarillo denilen, purocuk diye tercüme edebileceğimiz ufak modeliydi. Cebimdeki paketi çıkartıp benim sempatik elemanlara ikram ediyorum. Sonra ayıp olmasın diye gelen müşterilere de birer tane yollatınca (yan masadan yolladılar) racon patlaması yaşıyorum. Sağdan soldan ikramlar yağmaya başlıyor teşekkürler eşliğinde. Gelen tabakların birinde ünlü ahtapot yuvarlaması takoyaki bile var.

 

Takoyaki-Recipe

Ahtapot yuvarlama: takoyaki!

 

Osaka mutfağıyla ünlü bir kent. Takoyakinin yanı sıra Osaka’nın en ünlü yemeği okonomiyaki, çiğ balık sevenler için fugu, Japonların çöp şişi diyebileceğimiz kuşikatsu ve kendin pişir kendin ye tarzı restoranlarda da bulabileceğiniz yakiniku orada denenmesi gereken yemeklerin başında geliyor. Tabii bunun yanı sıra hayatımda yediğim en lezzetli suşinin de Osaka’da bulunduğunu belirtmeden geçmeyeceğim. Kentte kaybolduğum bir ara, sanayi mahallesi gibi bir yerde salaş bir suşici bulup oturmuştum. Orada yediğim ve ne tür balıklardan yapıldığını kestiremediğim suşinin/saşiminin tadı bambaşkaydı.

 

jap

 

Neyse vakit ilerliyor, kafam da güzel oluyor hafiften. Elemanlara kaş göz edip soruyorum: “yakınlarda dans ortamlı bir yerler var mı?” Hemen çizerek bir yer tarif ediyorlar, hesabı ödeyip çıkıyorum. Dışarıda birkaç dakika süren selamlaşma faslına müteakiben yola koyuluyorum. Biraz dolandıktan sonra verilen adresi buluyorum. Ortalıkta in cin top atıyor, burada hiç de gece kulübü ortamı yok. Önümde bir tane bina ama binaya ne giren var ne çıkan. Biraz dolanıp bir tane puro yakmaya karar veriyorum. Apartman tabelasının önünde puromu yakarken kibritin aydınlattığı tabelada kulübün adı karşıma çıkmasın mı? Meğerse yerin altında veya girişte sandığım mekan binanın tepesindeymiş!

İçeri bir giriyorum ki ortalık yanki kaynıyor. Elemanlar da beni tam yerine yollamış. Güney Kore’de de gördüğüm üzere Batılılarla tanışmak isteyenler için ayrı barlar var. Onun dışındaki bir bara gidip de yerel halkla bodoslama bir biçimde tanışmaya çalışmak ayıp kaçabiliyor. Gezerken en çok dikkat ettiğim şey kültüre ve hassasiyetlere karşı saygıdır. Gittiğin yerlerdeki raconları öğrenip ona göre hareket etmek icap eder. Mesela geyşanın tam olarak ne olduğunu bilmeden geyşa peşine düşmek çok tatsız sonuçlar doğurabilir.

 

 

İlginç bir bilgiyle yazımı noktalayayım. Yukarıda bahsettiğim Türkiye’nin Japonca karşılığı olan Toruko 1990’lara kadar Japonya argosunda kerhane anlamında da kullanılıyormuş. Yani bizde de geyşanın yanı sıra zamanında nataşa denince akla başka şeyler gelmesi gibi, oradakilerin de bizimle ilgili ilginç fantezileri varmış meğer.

Aramızdaki fark da bu galiba, oraya giden sıradan bir vatandaşımız fütursuzca geyşa fantezisine doğru ölümüne koşarken, bizim buralara gelen bir Japon’un alenen toruko peşine düştüğünü görmedik.

Bu ..salaklığımız gerçekten kabak tadı veriyor.

ISE ve BOOKCHIN’LE TANIŞMA

Uzun, çok uzun yıllar önce

Gençliğimde komün kurmak, doğal tarım yapmak, doğayla iç içe yaşamak gibi soylu amaçlarım vardı. İşte bu yıllarda amaç aracı haklı kılar diyerek, eski Stalinci, eski anarşist, sonradan çevreci ve daha sonra garip bir şeyci ve şu an rahmetli olan Muray Bookchin’in kurduğu Institute for Social Ecology’ye bir e-posta gönderiyorum. Mesajımda kısaca diyorum ki “kardeşim ben anarşistim, dolaysıyla çulsuzum. Ama beni yaz okulunuza kabul ederseniz bir iki bir şey öğrenir, böylece boş beleş gezen anarşist olmak yerine, vatana millete olmasa da en azından kendine hayrı olan biri haline gelirim.”

Yanlış hatırlamıyorsam ben umudu kestikten bir ay kadar sonra şu içerikli bir yanıt gelmişti mesajıma: Ne kadar iyi yapmışım da yazmışım. Zaten onlar da her yıl uluslararası öğrenci kontenjanlarından yabancılara burslu eğitim imkanı tanıyorlarmış. Ve ben de başvuru yapan ender bir kaç kişiden olduğumdan beni değerlendirmeye almışlar, en kısa zamanda haber vereceklermiş.

Olayın üzerinden bir ay kadar daha geçiyor, ne ses ne soluk, ama yanıt geldi ya bana, heyecan içerisindeyim. Dayanamayıp bir posta daha sallıyorum bunlara: “Abiciğim bizim iş ne oldu? Hayır bir ay geçti ve önümüz yaz, ona göre ayarlama yapmam lazım, bilet vize işleri malumunuz...” 

Bu kez yanıt derhal geliyor: “Sizin iş tamam, şu tarihte bekleniyorsunuz. Ancak uçak biletini karşılayamıyoruz. Yatacak yer ve okul masrafları bizden, yemeği karşılama durumunuz nedir?”

Hemen sarılıyorum klavyeye: “Uçak biletini hallederiz de (o kadar da değil), yemek işi kalın gelmesin? Hayır, durumum yok da.”

Yanıt ivedi geliyor: “Gel allah cezanı vermesin gel. Yemek de bizden lanet olsun!”

 

ise

 

Arkadaşlar sağolsun beni ta New York'tan alıp araba ile Vermont'taki Enstitüye atıyorlar. Kerizler zannetmişler ki yol kısa sürecek. Dokuz saat sonra mahvolmuş bir şekilde beni atıp kaçıyorlar resmen. Sanki biz dedik, hayret bir şey...

Dağın başında iki tane ahşap ev var. Ortada in cin top atıyor. İlk evin kapısına yönleniyorum, o sırada içeriden bir şey çıkıyor. Donakalıyorum.

Artık ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama sanırım “Hi” gibi bir şey duyunca gerçek hayata dönüyorum. “Ben yeni öğrenciyim de” diyorum, “görevliler nerededir?” “Bugün Pazar” diye yanıtlıyor, “kimse yok.” Yine de yardımcı oluyor, beni birilerine götürüyor, onlar birilerini arıyor filan derken, nihayetinde beni tepede, on dakika kadar yürüme mesafesinde olan başka bir ahşap binaya yerleştiriyorlar.

 

cevre

 

Ottü’lü olduğumdan mütevellit bende İngilizce filan berbat tabii. 'Do you beer?' 'Do you sex?' gibi temel kalıplar dışında beynimdeki yabancı dil bölümü koca bir boşluk. Zaten sanılanın aksine, bu lanetli Amerikan okulunda iyi İngilizce konuşabilen birileri varsa büyük ihtimalle kolejden gelme zengin bebelerdir. Gerisi zinhar konuşamaz. Gerçi benim daha önce Avrupa görmüşlüğüm ve en az kendim kadar kötü konuşanlarla anlaşabilmişliğim vardı. Ama gel gör ki burası anadili İngilizce olan bir ülke ve aksandır, şivedir gırla gidiyor. Ve eski kıtadan çok farklı bir dil dönmesi var ortamda. Su anlamına gelen (okunuş itibariyle) votır yerine vada diyorlar filan. Vada Rusça değil miydi yahu?

Ben de ‘yes’, ‘no’ ve ‘may be’den oluşan yeni bir tür iletişim geliştiriyorum. Soruların gidişatına göre yanıtı seçiyorum. Neyse ki soruların çoğu da yesli-nolu sorular. Dil açılması ve aydınlanmayı ise beni götürdükleri bir partide yaşıyorum doğal olarak. Tanrı parti ve alkol verenden razı olsun.

Bir bira ülkesi olan ABD'de o zamanlar bira sudan ucuzdu ve ben de külli miktarda bira içerdim. Okul alanında bir kenarda böyle piizlenirken biri Niyorklu iki kız gelip akşam ne yapacağımı soruyor. Bir planım yok diyorum. Ulan dağın başında ne planı zaten? En yakın kasaba bilmem kaç mil, yürümeye kalksak ayı kapar mazallah. Neyse akşamleyin bunlar beni, ‘köyümüze egzotik gibi değişik bir herif geldi’ mantığıyla tutup bir ev partisine götürüyorlar. Ortam neşeli, ABD’liler de sıcakkanlı. Ben de bir party-boy olmasam da anında kaynaşıveriyorum vatandaşla. Türkiye'nin neresindensin sorusuna itlik olsun diye başkent diye yanıt veriyorum. ABD’lilerin coğrafyası (ki bu tayfa entelektüel olmasına karşın) berbattır, hemen atlayıp 'İstanbul' diye sırıtınca, 'O Osmanlı başkentiydi bebeğim' yanıtını tokat gibi yapıştırıyorum yüzlerine! Bunlar özür dilemeye de bayılır, ama bende pislik çok: 'önemli değil' diyorum, 'üçüncü dünya ülkelerinde de sizin başkentinizi New York zannederler.'

 

circus

 

Bu itsel yaklaşımım ortamdaki hayvansevener bir hanımefendi tarafından sempatik bulunmuş olacak ki kendisiyle koyu bir sohbete dalıyoruz. İşte Amerikan İngilizcesindeki ilk ilerlemem kendisi sayesindedir.

Bu arada dersler İngilizce olduğundan mı ne bana acayip sıkıcı geliyor: kapitlizm, globalizm, anarşizm zart zurt. Bilmediğimiz konular değil. Ben de derste sıkılınca ilk geldiğimde gördüğüm şahısla kesişiyorum ki O da bana karşı boş değil gibi sanki. Teneffüste denk gelip tanışıyoruz. Hoş beşten sonra ‘dansçıyım ben’ diyor. Ne tür danslar ediyorsun diye soruyorum. ‘Striptiz’ diyor. Beş saniye kadar boşluğa bel bel bakıyorum. Sonra kendimi toparlayıp biraz anlatsana diye teşvik edici bir tona geçiyorum. Yine geldik bulduk diye düşünmekten de kendimi alamıyorum. Anlatıyor...

Dersler bitince millet sağda solda takılıyor, akşamları da ateş yakılıyor vs. Ama ilginç bir durum gözlüyorum, millet birbirine yazmıyor. Kızlar erkenden uyumaya gidiyor. Geride kalanlara bira ikram ediyorum kimse kabul etmiyor, herkes kendi içkisini içiyor, paylaşım sıfır. Bu nasıl anarşizm, çözemiyorum.

Ortam üç dört Kanadalı ve komple ABD'li dolu. Benden başka yabancı ise iki tane Afrikalı eleman. Bir hafta sonu millet gezmeye gidince ortamda yalnızca Afrikalılarla ben kalmıştık. Beraberce havadan sudan sohbet ederken okulda görevli Thomas geliyor yanımıza. 'Meşgul müsünüz?' diye soruyor, 'yoo' diyorum kendi adıma. 'Komuşların heyleri taşınacakmış, yardım eder misiniz?' diye soruyor. 'Tabii' diyerek hep beraber yollanıyoruz. Hey dedikleri de saman balyalarıymış. Akşama kadar bütün heyleri traktörlere yükleyip taşımayı bitiriyoruz. Komşular da bizi akşam yemeğine davet ediyor: şarap, tavuk ve bir takım garip şeyler yiyoruz ama maksat muhabbet olsun... Bu konuya tekrar döneceğim.

 

kukla1

 

Okul alanında katıldığım sosyal aktiviteler dışında benim sabit bir yerim var ve Demirbaş Şarl hesabı daima orada oturuyorum. Ben orada otururken de millet bir yerlere giderken beni oradan kaldırıp götürüyor. Ama gruplar farklı farklı olduğundan her seferinde farklı bir grupla takılıyorum. Bir gün sirke gidiyoruz, bir gün çıplak yüzmeye, bir gün dansa götürüyorlar derken günler günleri kovalıyor...

Bir akşam ise Bookchin'in evine davetliyiz. Hemen beni tanıştırıyorlar, el sıkışırken ne diyeceğimi bilemediğimden 'yoldaşlardan sana selam getirdim' diye havalı bir giriş yapayım diyorum, sıçıyorum. 'Artık anarşist değilim ki, ne alakası var' diyor Bookchin. 'Komünalist oldum ben!' Aklımdan ‘geçmiş olsun abi’ demek geliyor ama hemen toparlanıp ‘mantıklı olan da zaten buydu’ diyorum. Dolayısıyla anında karşılıklı gıcıklaşıveriyoruz. Konuyu dağıtmak için bana Türkçe basılmış kitaplarını gösteriyor, ben de keriz değilim, dolu geldim tabii, hemen bunlardan birini çantamdan çıkartıp imzalatıyorum ve gerginlik bir nebze olsun dağılıyor.

Sonra rahmetli bize, Felsefenin Temel İlkeleri'nin giriş bölümünü anlatmaya başlıyor. Aklına gelemeyen isimleri filan hep ben söylüyorum millet ağzı açık dinlerken. Yine gıcıklaşıyoruz. Bir ara boşluktan faydalanıp benim dansçıya 'herifin milyon tane kitabı var, zaten bunun bir ayağı çukurda, şuradan gözüne kestirdiğin bir iki tanesini söyle de indirek' diyorum, gülüyor ama oralı olmuyor. Suç ortağım olmadan da bu riske girmem açıkçası. Eli boş dönüyoruz oradan.

 

4007624._SY475_

 

Neyse günler kah sakin, kah huzurlu, kah maceralı devam ederken bir gün yine bira yüklenip dansçı arkadaşımla sohbet ederken Thomas yine damlıyor. 'Alp sana bir mektup var.' Ne mektubu lan? Üzerinde Alp'e dışında bir şey yazmayan beyaz bir zarf, garipseyerek içini açıyorum. İçinden 25 dolarlık bir çek çıkıyor. Anlamsız gözlerle Thomas'a bakıyorum. Thomas da bu mallığım karşısında 'abi geçen gün komşuya yardım etmiştiniz ya, onun karşılığı olarak...' diyor, bende sigortalar atıyor. Yanımdakiyse 'Ooo 25 kaat, hemen yiyelim' diye tepki veriyor. Bunu kolundan tutup beraberce komşuya gidiyoruz. Hayır, derdimi anlatamazsam yardımcı olsun bana diye. Zira beni en çok anlayan bu ortamda O.

Komşuya gidip diyorum ki, 'bakın ben size komşuluk hatırından dolayı yardım ettim, para için yapmadım. Siz de benimle yemeğinizi paylaştınız, eh bu da bana yetti. Lütfen çeki geri alın' diyerek çeki geri veriyorum.' Yanımdaki dahil komşular filan şaşkınca bakakalıyorlar.

Ertesi günün akşamı da genel toplantı var. Yuvarlak yapıp oturuluyor ve herkes bir sıkıntısı, bir önerisi varsa onu dile getiriyor. Neyse, millet öyledir, böyledir diye boş beleş konuşurken sıra bana geliyor. Konuşmaya başlıyorum:

"Berbat İngilizcemden dolayı kusura bakmayın. Her şey için minnettarım, herkese teşekkür ediyorum. Ama bir kaç hususu da paylaşmak isterim. Burası anarşist bir yer ama paylaşım hiç yok. Buranın asıl sahibi olan Yerlilerin dediği almayı biliyorsunuz ama vermeyi bilmiyorsunuz. Verdim demeden verebilmek çok önemlidir. Ayrıca buradaki herkes aşırı derecede içine kapanık, benden başka hemen herkesle iletişimde olan kimse yok." diye giriş yaparak geçen gün komşularla başımdan geçen hikayeyi, yardım karşılığı kabul etmediğim çeki filan anlatıyorum ve ekliyorum: "beni daha iyi anlamanız için ülkemde anlatılan bir hikayeyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Dünyanın en eski medeniyetleri bizde olduğundan her yerde arkeolojik kazılar yapılır. Bunları yapanların başında da çoğunlukla yabancı arkeologlar vardır. Bir gün yine yabancı bir arkeolog, şoförü ve cipiyle arazide dolanırken yaşlı bir köylüye rastlar. Köylünün sırtında bir eşek yükü odun vardır. Bu odunları ne yapacağını şoföre sordurur, köylü de pazara satmaya götürdüğünü söyler.

Arkeolog adama acır ve odunların tamamını ücreti mukabil alacağını söyler. Adam şu kadar der, parasını alır ve odunları yere yıkar. Ve bekler. Arkeolog adama neden beklediğini sorar. Yaşlı adam odunları araca yüklemeyecek misiniz diye sorar.

Arkeolog hayır diye yanıtlar, ben bunu sana yardım etmek için almıştım. Yaşlı adam parasını arkeoloğa geri verir, odunları sırtına geri yükler:

'Ben bu odunları para için değil, insanların ihtiyacı olduğu için satıyorum' der ve pazara doğru yoluna devam eder."

Sessizlik.

Derin bir sessizlik.

Yanımda oturan hocalardan birisisi eğilip kulağıma 'teşekkür ederim' diye fısıldıyor.

"Teşekkür ederiz!"

 

SALT LAKE KENTİ FUTBOL DURUMLARI

 

2000’lerin ortaları, Utah Eyaleti, ABD

Şubat ayında bu kadar güzel bir hava, iklimiyle Ankara’ya benzeyen bu kentte bir lütuftu benim için. Zira günlerden cumartesiydi ve yoğun kar yağışından dolayı aylardır oynayamadığım futbol oyunu, bana tutkulara gem vurulamayacağını tekrarlıyordu sık sık.

Kendimi dışarıya attığımda önümdeki tek engel, kimin-nerede-ne zaman futbol için toplandığını bilememekti; zira bu lanetli ülkede futbol, geri zekalı tosuncukların elleriyle oynadığı oyuna verilen addı ve futbol oynayanı, gerçekten ayak topu dediğimiz oyunu oynayanı bulmak zaman alabilirdi. Ama bir şekilde içgüdülerime güvenmek zorundaydım.

 

NFL Draft Underclassmen Football

Ayaktopuna gel hele!

 

Nitekim içimdeki ses "oğlum yürü merkezdeki Liberty parka, orada kesinlikle Meksikalıyı, Japonu bulursun" diyordu. Eve de yakın olması itibariyle parka doğru yürümeye başladım. Mamafih parka vardığımda ortalıkta bırak top oynayan tek bir insan evladını, ne in ne de bir tek cin bulabilmiştim. Hay böyle içgüdüye derken yine içimdeki ses beynime beynime peyda olmasın mı? “Evladım, ben sana park mı dedim, haydi üniversiteye, burada bu saatte Meksikalı mı olurmuş, hayret bir şey?” İçimdeki sesin daha önce böyle söylemediğine bahse girerdim ama haklı da olabilirdi diye şizofren-paranoyak tadında düşünerek troleybüs durağına doğru yönelmiştim ki, kendi ellerimle hazırladığım troleybüs kartımı evde bıraktığım aklıma geldi. Yeni rotam tabanvay yolu ile doğruca Utah Üniversitesi’ydi.

 

utah

Üniversite Kampüsü

 

Ne bitmezmiş bu üniversite yokuşu diye kendi kendime küfrede küfrede tırmanırken yokuş da bitti nihayetinde. İşte önümde koca üniversite, koca yerleşke! Derhal iç-sesime danışayım dedim. Zira koca okulda nerden bulacağız adamları? Böyle dememle ayaklarım beni bir yere doğru sürüklemeye başladı. Yürüdüm yürüdüm ve akabinde pat diye top oynayanların içine düşmeyeyim mi? Elin gavuru, Japonu, Latini toplanmış böyle şık formalar filan, top sektirmeler, ısınmalar... İçimdeki sese de kıllanmadım değil. Ya kafayı yiyorsam? Ya yeni bir Jan Dark oluyorsam?

 

2017-folk-machine-jeanne-darc

Deli la bu!

 

Neyse, imanımın ağır basması ile her işte bir hayır vardır diyerek destur istedim oradaki kitleden. Kızlı erkekli bu grup beni sevinerek kabul ettiler. Ne de olsa ABD’de futbol oynayan birini bulmak, Kızılderililer'i bulmak kadar zordu. Ortam fazla kalabalık değildi ama oyun yine de büyük sahada oynanıyordu. Eh, ben de beş aydır ayağıma top değdirmiş değildim, üstüne üstlük alkol (su içmeyi bırakmıştım), kadın (henüz evlenmiştim), kumar (evde monopoli oynama); kısaca yaşadığım sefil hayattan dolayı maçın 15. dakikasında soluk soluğa kalmıştım işin doğrusu. Ama sonradan biri karambolden, bir de takipçilikten olmak üzere iki gol çakınca keyfim yerine geldi. Üç beş de asist yaptım işte naçizane, günüm aydınlandı. Maçtan sonra bir kaç Latino'yla muhabbet kurdum; meğer bunlar her hafta cumartesileri ama sadece cumartesileri top oynuyorlarmış ki bendeki de ne şans! Hem de tam oyun saatinde gittim ki oraya, hayret edilecek vaka. İçimdeki sesi acaba daha çok mu dinlesem diye düşünmeye başlarken bir dış ses beni haftaya oynanacak oyuna davet etti. Fenerbahçe kazanmış gibi sevindim o an.

 

8dd59a6c7358b4b2e44b49e2ad2dec6f

 

Bir hafta geçmek bilmedi. Bu sırada daha iyi koşayım diye alkolü ve kumarı azalttım, iki üç kez de kolpadan idman yaptım kendi kendime.

Aksilik bu ya, hava daha güzel olduğundan mıdır nedir, it sürüsü gibi insan vardı ortamda. Elemanlarla on birerden tam saha ve gerçek boyutlu kalelerde maç yapacaktık. ‘Dur bakayım sen hele bir’ dedim kendi kendime, ‘bakalım bunun altından ne çapanoğlu çıkacak?’ Bunlar, 'kıyafeti açık renklilerle koyu renkliler ayrı takım olsun' dedi, 'iyi' dedim. Sonra Hollandalı dana gibi bir herif vardı bizim takımda, başladı sorguya: 'sen hangi mevkide oynuyorsun, senin yerin neresi?' Bu neyin muhabbeti, bu herif kimdir diye adama pis pis bakarken arka planda hazır bulunan Kolombiya menşeili iki arkadaşla göz göze geldik, onlar da herife bir Hijo de Puta tadında bakıyordu. Hep beraber neresi boşsa orada oynarız birader, sıkıntı yok dedik, geçtik herifin ırkçı bakışları arasından boş olan mevkilere.

 

c9ce9bedbceb67e735d7cabf4db4ea1b-497x261

Hollandalının 'iyisi de iyi olur'

 

Neyse maç başladı. Saha eşek gibi, koş koş iflahım kesildi, hayır o değil bir de Avrupalısı Amerikalısı takmış dizliği-tozluğu acımadan basıyorlar tekmeyi. Öyle kolay kolay faul de demiyoruz ama biz ses çıkarmadıkça adamlar daha bir hırslı girişiyor. Neticede bizim Kolombiyalılardan biri sakatlandı çıktı. Neyse oyun ısındı, bir depar attım ara topuna zart ofsayt, lan ne ofsaytı? Nerede hakem? Meğer hepimiz birer hakem değil miymişiz (herkes kendinin polisi gibi bir şey)? Bu arada yanda bekleyen kekolar da oynasın diye çıkıp çıkıp giriyoruz,  ısı-soğu derken sonuçta baldır çekmeye başladı tabi ki. Oyunda bir-iki de salak var, İngilizce bar bar bağırıyor, yok oraya at, yok şunu yap, yok bunu yap, hadi yeneceğiz filan, zaten tiksinmişim Anglosundan-Saksonundan iyice...

Maçtan sonra bizim Kolombiyalıları buldum, ‘Bu ne arkadaş?’ dedim. Herifler de başladı sövüp saymaya, salak bunlar diye. Sonra Javier isimli arkadaş, ‘Amigo’ dedi (gringo dememesi gururlandırdı beni), ‘topun kralı 11. caddede oynanıyor, saat 3’te, seni anca o keser’. ‘Valla mı?’ dedim, ‘valla abi’ dedi. ‘Süpermiş lan’ dedim. Sonra muhabbetin ilerlemesini fırsat bilip klasik sorumu araya tıkıştırıverdim: ‘Sizin orda Japon kale var mı birader?’ diye (bkz. Bir önceki futbol yazım), Elbette ki haberleri bile yok. Gerçi Higuita gibi bir kaleci çıkartmış ülkeden bahsediyoruz, varsın olmayıversin. Biz çocukken kaleci-oyuncu diye bir zırvalık türetmiştik sokak futbolunda (80'lerin başı) ki kalecinin de aslında oyuncu olduğunu yıllar sonra idrak etmiştik.

 

 

Futbola, tutkunun da ötesinde psikopatlık derecesinde bağlı olduğum için çeken baldırımı dinlemeden 11. caddeye saat 3’te damladım. Gerçekten de topun, topçunun kralı oradaymış. Boktan oynayan bir iki kişi de vardı ama elemanlar yağmur demeden kar demeden dört yıldır sürekli giderlermiş oraya: Avusturyalısı, Ekvatorlusu, Brezilyalısı, Japonu, Vietnamlısı, Farsı ve tabii Amerikalısı. Kimsede ne tekmelik ne tozluk (yalnızca kötü oynayanlar takıyor) var, kimse kimseye mevki sormuyor, herkes görevini biliyor, şahane maçlar dönüyor (saha bildiğin bostan tarlasından bozma ama futbol tanrısına şükretmesini bilmek gerek).

 

saha

 

Saha, Salt Lake zenginlerinin yaşadığı bölgeye yakın bi mevkide, tepede. Maçlar az insan olduğunda küçük sahada, tıpkı çocukken mahallede kurduğumuz taştan kalelerle oynanıyor, eleman sayısı çoğaldıkça da normal futbol sahası ölçülerinde olan alanda. Büyük ve nizami kaleler var ama file yok ne yazık ki. Top bazen bayırdan aşağı kaçabiliyor. Ve evet, ofsayta düşmeyeceksin, ona dikkat etmek gerek. Buna elbette ki itiraz etmedim zira kanımca ofsayt futbolun en güzel kuralıdır, beleşçiliğin ve geri zekalıların yükselmesinin önüne geçer (iddia ediyorum ki Türk futbol tarihinde en çok ofsayta düşen oyuncu Hakan Şükür’dür). İşin en güzel yanı da genç kızların/kadınların da oyuna katılmalarıydı. ABD kadın futbolu dünya çapında iddialı olduğundan, gelen kızlarımız da gayet ayağına hakim, hatta benim tanıdığım bir çok arkadaşımdan daha iyi olduklarını da açık yüreklilikle söyleyebilirim, ayrıca iki ayaklarını da kullanabiliyorlar ki bizde iki ayağını kullanabilen çok az kişi vardır.

 

2003-women-s-world-cup-usa-1-0-norway-dvd-soccer-match-7e53

 

Bir defasında bizim hanım bırakmak istedi beni, yağmurluydu hava. Sahaya gittiğimizde iki kişi dışında kimse yoktu, uzunca boylu erkek olanı gözüm bir yerden ısırıyor gibiydi. Merhaba dedim anadilimde, ‘Merhaba’ dediler. Elimi uzattım ‘Alp’ dedim, ‘Mehmet’ dedi uzun boylu adam elimi sıkarken, sonra eşini takdim etti. Ben de onu bizim hanımla tanıştırırken: ‘Mehmet Okur, Utah Jazz’da oynuyor’ dedim, eşim de ‘tabi tabi’ dedi. Ben de ‘la oğlum, gerçekten’ diye sırıttım mahcupça, ‘o da he canım he’ dedi anadilinde. Mehmet Okur düzgün biriymiş neyse ki olayı gülerek geçiştirdi. Yaz dönemine geçildiği için maç saati ileri alınmış bilgisini verdi bana. Ne de olsa oralarda oturuyordu, ara sıra gelip eşiyle şut çekişiyorlarmış, yani bizim topçulardan haberdarlar. Eh, madem daha vakit var, beraber şut çekişelim o zaman diyorum, kabul ediyor. Kadınları da sohbete bırakıyoruz.

Dönüşte bizim hatun olayı çakozlamış, biraz mahcup da olmuş. Hadi diyorum, kocana güvenmiyorsun ki hayatta kimseyi kandırmayı sevmem, 2.10’luk boyuyla kaç tane Türk olabilir ki bu kentte? Kenti eyaleti de geçtim, bu ülkede diye düzelteyim. O da “ben nereden bileyim, her gün profesyonel basketbolcularla tanışmıyorum ki” dedi.

Haklı olduğuna sevinmedim desem yalan olur.

 

 

Paylaşım için

MONTREAL LA FONTAINE PARKI FUTBOL RACONLARI

2000'lerin ortası

 

Montreal’e yaz mevsimi pek uğramazmış gerçekten de. Mayıs ayı olmasına rağmen, evden burnunu dışarı çıkartırken bile insan evladı en az iki kez düşünmek zorundaydı. Aylardır doğru dürüst futbol oynayamamıştım ve göçmenleriyle ünlü bu ülkede futbol oynayabilmek için havanın en azından 20 derecenin üzerine çıkmasını bekliyordum, tabii yağmur yağmaması için de dua ederek.

 

Nihayet hava biraz ısınır gibi oldu. Bunun üzerine, amaçsız bir şekilde koşmaktan haz etmesem de oradaki bir kaç elemanın koşma teklifini tereddütsüz kabul etmiştim, zira yağ bağlayan bünyeye biraz hareket iyi gelirdi. Sherbrooke Caddesi üzerinden La Fontaine Parkı’na kadar koşacaktık.

 

Parka vardığımızda artık futbol tanrıları yakarışlarıma kulak vererek yardım mı etti bilemiyorum ama tel örgülerle çevrili yeşil bir alanda bir sürü insanın futbol oynadığını görünce yanımdakileri direk satmıştım bile. Sahaya vardığımda ise oynama isteğime olumlu yanıt vermeleri derhal oyuna kanalize olmamla sonuçlanmıştı. Oyuncuların çoğu Latin Amerika kökenliydi. Arada Afrikalı gençler ve yabancı dil konuşan başkaları da vardı. Bu gibi karışık durumlarda, bilmediğin insanların futbol tarzını çözmek için en iyi pozisyon savunmada kalmaktır. Saha çok da geniş olmadığından stoper veya sürekli açık veren sağ bek mevkiine derhal yerleşivermiştim.

 

the-park-across-the-street

 

Bu minvalden yola çıkarak risksiz bir oyunu tercih edip, diğer Meksikalı arkadaşların aksine, savunmada üç kişiyi çalımlamak yerine tereddütsüz bir şekilde topları taca veya kornere atmam herkesi şaşırtmışa benziyordu. Ben de elemanların savunmada neden üç kişiyi çalımlama çabasına girdikleri konusunda şaşkınlığımı gizleyemiyordum. Nihayetinde basit veya hatalı gol yemek bütün takımın emeğine saygısızlıktır. Güzel gol ye, ciğerimi ye. Bu arada elemanın biri gelip kırık bir İngilizceyle “yahu seninle on beş dakikadır İspanyolca konuşmaya çalışıyorum, sen nerelisin?” diye sorunca o günden sonra  onlara göre telaffuzu zor olan ismim yerine Turko'yu tercih eder oldular. Oyunda ise hızlı ileri çıkışlarla iki adet de gol çakınca rakip kaleye, basit ama etkili oyunumla, kitlenin haklı takdirini kazanıvermiştim.

 

Bundan sonra (hava güzel olduğu takdirde) saat beşten sonra orada buluşacaktık.

 

panorama 23

 

Ertesi günü iple çektim, ikindi vakti hemen sahaya damladım. Çalım ağırlıklı ama yine de çok zevkli bir maç dönüyordu. Bu kez orta saha ağırlıklı oynuyordum. Verkaçlar, şutlar derken maçın en heyecanlı yerinde tayta benzer çizgili pijama, şapka filan giymiş bir takım göbekli amcalar ellerindeki tahta sopalarla gelip Fransızca bir şeyler gevelemeye başladı. Buna karşılık benim takımdaki Latin kankalar çoktan “puta, puta de madre” diyerek yere tükürmeye başlamışlardı. Acı gerçeği o an idrak etmiştim. Ben klasik bir Türkiye vatandaşı olarak, “vay be Kanadalarda ne imkan var” diye düşünüp oynadığımız çim sahanın futbol sahası olduğu konusunda kendimi kandırıyormuşum meğersem. Böylece hayatımda ilk kez beyzbol denen oyunla tanıştım ve o an tiksindim desem yeridir. Asla haz etmediğim çelik çomak oyunun biraz hallicesi olan bu sporu sevmek için bir neden göremiyordum, zaten kurallarını da bu yaşıma gelmeme rağmen anlayabilmiş değilim... Bize lütfedilen ise, beyzbolcu amcaların bizlere parmakla gösterdiği biraz ötedeki toprak sahaydı.

 

top1

 

İspanyolca, bir takım yabancı dillerin ve Türkçe küfürlerin eşliğinde kös kös oradaki sahaya yollandık. Atıl durumdaki kaleleri (neyse ki kale vardı) yerleştirip sahadaki su birikintilerinden sakınmaya çalışarak maça kaldığımız yerden devam ettik. Bu şekilde günler geçiyor, havalar ısındıkça da sayımız artmaya başlıyordu. Önceleri genellikle Meksika, Peru, Guetamala, Salvador ve Şilililerle oynarken; Gine, Gine-Bissau, Nijerya, Çad, Kamerun, Gana, Senegal, Komoros, Bangladeş, Fransa, İtalya, Fas, Cezayir, Tunus, Sırbistan ve elbette ki Montreallilerin katılımıyla olay iyice renkli bir hal almaya başlamıştı.

 

top2

 

Göçmenleriyle ünlü demiştim başlarda. Dünyadaki Kanada pasaportuna sahip insan sayısı 70 milyon olarak tahmin edilirken, ülkede yaşayan nüfus ise 30 milyon civarında ve bunların çoğu Avrupa kökenli olan orjinal Kanadalılar. Bunun nedeni ise zamanında siyasi ve ekonomik nedenlerle göçmen olup vatandaşlığı aldıktan sonra, o “çok değerli” Kanada pasaportuyla ülkelerinde veya dünyanın başka bir yerinde daha iyi koşullarda yaşama imkanı bulmaları ve elbette ki Kanada’nın gerçekte öyle pek de yaşanası bir yer olmadığını anlayıp, orayı terk etmeleri. Ucuz iş gücünü göçmenlerden sağlayan Kanada için de bir sorun yok gibi, nasıl olsa yeni göçmenler gelecek. Tek yapacakları genç, sağlıklı ve çalışmaya elverişli olanları ülkeye kabul etmek, sanılanın aksine gerçekten ülkelerinde hayati tehlikesi olup da iltica etmeleri zaruri olan insanları değil.

 

Kaldığım süre içerisinde Kanada’nın bir çeşit reklam politikasıyla kendi vatandaşlarını ve oraya göçmen olarak gelmek isteyen insanları uyuttuğunu idrak etmiştim. Biraz daha açarsak, British Columbia eyaletini bilemeyeceğim ama özellikle doğuda kalan Quebec eyaletinde yaşam gerçekten çok zor. Tamam, sağlık bedava ama hastanelerde beklenen sıra hiç de Türkiye’yi aratmıyor. Tamam, işsizlik maaşı var ama acaba o paraya orada yaşamaya değer mi? Zira yalnızca soğuk değil ama insanların soğukluğu, paylaşım eksikliği orada bir insanın ömrünü geçirmeyi göze alabilmesi için ciddi ciddi sorgulaması gereken hususlar.

 

Bu reklam veya olduğundan farklı gösterme olayı insanların içine o kadar işlemiş ki, oranın halkının “ülkemizi nasıl buldun?” sorusuna dudak bükmem bir dostumun beni uyarmasına neden olmuştu. Şakayla karışık “aman kötü filan deme yoksa kafalarındaki imajı zedeleyebilirsin, bunun sonu da intihar oluyor” yorumu üzerine bu tür soruları otomatikman “güzel, harika, fevkalade” diye geçiştirmek durumunda kalmıştım. Zira üçüncü dünya ülkesinden gelen birileri bu gelişmiş ülkeyi beğenmedikleri zaman ve kafalarına yıllar yılı örülen “yalan” ortaya çıkıyor ve olay travmatik bir durum alıyor. Yalnızca onlar değil, Birleşik Devletler’dekiler için bile Kanada herkesin “rahat rahat” yaşadığı bir ülke.

 

5734728997_b01f3d5417

1973 Şili Askeri Darbesi

 

(Bir parantez daha açıyorum: Birleşik Devletler’den coğrafi bilgisizlik konusunda hiç de geri kalmayan Kanada’da tanıştığım Afrikalılar, ülkelerini söyledikten sonra hemen yerini bilip bilmediğimi soruyorlardı. Benim sağlam tariflerim sonrasında ise arkadaşlığımız pekişiyordu. Bir tek Komoros’ta çuvalladığımı itiraf ediyorum. Ama onu da, “Türkçede başka bir isimle anıyoruzdur, yoksa bilmez miyim?” diyerek geçiştirmiştim. Tabi ki, aslında dilimizde bir çok ülke veya kent isminin olmadığı detayına girmeden.)

 

Neyse, iki tane takım oynamaya başlıyor ve ilk golü yani altın golü atan takım sahada kalmak suretiyle sıradaki diğer takımla karşılaşıyordu. Kaybeden ise en son sıraya geçiyordu. İlk on dakikada gol olmaz ise bir önceki maçta kazanan takım dışarıya çıkıyordu bu kez. Bunun avantajı herkesin oynuyor olmasıydı, dezavantajı ise ısındıktan sonra bir anda soğumaktı ki bu durum sakatlıklara yol açan en önemli etkendi.

 

Futbolun dili ortak ama tarzı oldukça farklı. Latinler genelde çok çalım atıyor, az pas yapıyor, savunmaları berbat, kalecileri ise çok iyi. Afrikalılar genelde çok konuşuyor, çok koşuyor, savunmaları çok iyi, pas da veriyorlar ama hücumda dağlara taşlara vuran, “Şabanşükür” tarzı forvetleri ile saç baş yoldurtuyorlar. Arapların oyun tarzı ise  Avrupalılarınkine benziyor, ama biraz daha sert futbol, az çalım çok pas. Tabii burada genelleme yapıyorum, yoksa futbol tarzı kişiden kişiye değişir, futbolu sokakta öğrenmek de çok farklı bir şey. Örneğin buralıların sokak futbolu diye bir şeyleri olmadığından, bilen oynamasını gerçekten biliyor, ama bu işin okuluna gitmemiş adam da bilakis çok sakat oynuyor. Gerçi bilen bilmeyen ayrımı yok, herkes oynuyor, bazen ufaklıklar geliyor, kimi zaman onları da alıyoruz ama katılım çok fazla olduğu zamanlarda kenardan bizi izlemekle yetiniyorlar.

 

 

Altın gol kuralı geçerli olsa da genelde rakibe çok sert girmek yok. Nihayetinde bu iş bir eğlence, zevk. Arada gaza gelenler de oluyor elbette ki ama gerginlik çıkmadan iş tatlıya bağlanıyor. Kanada’nın kibarlığı herkesi etkilemiş de olabilir, bilemiyorum. Faul olunca itiraz da edilmiyor ama el konusundaki tartışmalar asla bitmiyor. Ele çarpsa da çarpmasa da (topun vücuttaki o bölgenin yakınına gelmesi yeterli) rakip oyuncular ulumaya başlıyor: “mano! mano!” yani "el var!" diye. Çarpma olabilir, hiç ele dokunulmamış da olabilir, ama yok! İlla el, illa endirek serbest atış.

 

japon-kale-mini-2

 

Bu kadar farklı ülkeden adamı bir arada bulmuşken kafamı yıllardır meşgul eden soruyu sorayım diyorum: Yani, çocukken oynadığımız tek vuruşlu Japon kale dünyada mevcut mudur (bunu nasıl sorduğumu sormayınız)? Hani şu, havada istediğiniz kadar vurabildiğiniz ama top yerdeyken sadece bir kez dokunup, ikiden fazla kişinin oynadığı ve herkesin bir kalesinin olduğu, en fazla gol yiyenin çıktığı oyun. Yalnızca İtalya’da ama o da çok vuruşlu Japon kalenin olduğu bilgisini aldım, diğerleri suratıma boş boş bakmakla yetindi.

 

Çok zevkli oyundu Japon kale. Bizim mahallede oyunu güzelleştirmek için röveşatayla atılan gole beş, kafayla ve topukla atılana iki, uçan kafayla atılan gole ise üç puan verirdik (80'li yılların ortalarında uçan kafa atılmıyordu, hoş şimdi de atılmıyor pek). Kime ne zaman atak yapacağını, dostunu düşmanını iyi bellemeliydin bu oyunda. Son derece teknik ve de futbol zekasını geliştiren bir oyundu.

 

***

 

Bir gün Faslı bir arkadaş geldi biz maç yaparken, kenarda notlar almaya başladı. Sonra da yanıma gelip ertesi gün halı saha turnuvası olacağını, geçen yıl şampiyon olduklarını ve takımlarına katılmak isteyip istemediğimi sordu. Sorması bile hataydı, yarın gel demesi yeterliydi, ertesi sabahın köründe buluşup bir günlük turnuvaya başladık.

 

Takımımız tam bir enternasyonalizm örneğiydi. Afrika’dan savunma oyuncuları, Zidan’a hem tip hem de futbol tarzıyla benzettiğimiz Cezayirli bir arkadaş, beni çağıran orta sahanın beyni Faslı eleman, ilk ön-libero Desailly gibi yıldırıcı futbol oynayan Tunuslu dost, gole dönük orta sahada Arnavut, Cezayir-Fransız karışımı “La Haine”den fırlamış gibi tiple bir forvet, genç ama zehir gibi Meksikalı orta saha oyunucumuz... Nihayetinde finali 2-0 alıp şampiyon olduk. Ancak verdiğimiz katılım payına rağmen beklediğimiz hediyeler gelmedi, onun yerine saçma sapan Kebek ligi maç biletleri tutuşturdular elimize. Diğer arkadaşlarım buna çok kızdı ve açıkça hayal kırıklığına uğradılar, biletleri yırtıp attılar ama benim için ne hediyenin önemi vardı ne de şampiyonluğun. Çok güzel maçlar oynamıştık, benim için önemli olan buydu.

 

***

 

Orada yaşarken bir akşam, maç yayını yapan bir bara gitmiştim, Uruguay Arjantin’le karşı karşıya gelecekti. Tek başıma olduğumdan bara ilişmiştim, yanımda kısa rasta saçlı siyahi bir eleman oturuyordu. Hemen bana “Uruguaylı mısın?” diye sordu. Menşeimi söyleyip ben de aynı soruyu ona sordum: “Ayti!” gibi bir karşılık alınca, “bak dostum” dedim, “o kadar yer gezdim, iyi kötü ülke isimlerini de bilirim ama bu dediğin yer de nerede yahu?” diye şaşkınlığımı ifade etmeden geçemedim. Meğerse Fransızcada Haiti’nin okunuşuymuş bu! (Daha önce de başıma benzer bir Mehiko olayı gelmişti, Meksika’ymış meğersem ama o an insan şaşırıyor.)

 

hqdefault

 

Sonra maçı izlerken muhabbetimiz arttı, elemanla bire bir aynı dili konuştuğumuzu fark edip hem şaşırdık hem de sevindik. 1990’ların Milan’ı, Van Basten, Cruyff, Barcelona ve neler neler. Ama özellikle Haiti’den birisinin Avrupa futbolunu yakından tanıması beni daha çok şaşırtmıştı.

 

Fransızca dedim de, acayip ilginç, bir garipmiş Fransızca futbol olayı. Benim dışımda herkes Fransızcayı gayet güzel konuşuyordu, İngilizce ise çat pat. Bense, başka seçeneğim olmadığından bazen topun havası inik veya bizim balon diye tabir ettiğimiz kabak futbol topu getirdiklerinde başka da bir tanım bulamadığımdan “this ball is balloon” diyordum, bunu duyunca yüzüme ilginç bir şekilde bakıyorlardı. Meğersem balloon, Fransızca balon olarak okunup top demekmiş. Yani yarı İngilizce yarı Fransızca topun top olduğunu söyleyip topu da göstermem, iyi ki manyak olduğum gibi bir söylentiye yol açmamış. Gerçi biraz manyağımdır, ama o ayrı bir husus.

 

Bazen kaleye de geçiyordum, elemanlar “gardiyan, gardiyan” diye bağırıyorlardı, ben de “acaba” diyordum kendi kendime, “nöbetçiler yakalayın gibi bir şey midir bu? Sanırım savunma oyuncularını adam kaçırmamaları konusunda uyarıyorlar.” Akabinde öğrendiğime göre gardiyan, kaleci demekmiş, herifler bana bağırıyormuş nedense?

 

Bir de ben kaledeyken degaj yapmam için “degaj” diye bağırıyorlardı, haydi onu anladık da oyuna geçince de “degaj” diye bağırmaya devam etmelerine ne demeli? Anladığım kadarıyla degaj dedikleri topu dikmek veya abanmak gibi bir şey ama henüz onu çözmüş değilim.

 

Eh tabii, Latinlerle de oynaya oynaya, ‘presente’ (duruma göre ön veya arka direk, yani burdayım, atsana lan!), ‘avanti’ (oğlum topu ileri yolla), ‘puta maria’, 'puta madre' (allah cezanı verecek! -tam olarak o demek değilse de biz öyle söyleyelim geçelim) gibi futbol terimlerini de çabucak öğrendim.

 

O kadar maç yaptık, zamanı geldi Avrupalıya, Amerikalıya, tabiri caizse futbol dersi verdik ama bu Meksikalı elemanlara savunmada çalım atılmaması gereğini bir türlü anlatamadım. Gol yiyince sahadan çıkıyorsun hala neyi ispatlamaya çalışıyorsun cabron?

 

MIERDA!

 

Paylaşım için

Terms & Conditions  |  Privacy Policy

Gezenti 2018 © All Rights Reserved