ERİVAN ZİYARETİ II. Bölüm

Ermenilerin, neredeyse ulusal sporları kabul edecekleri satranç ise tüm tarihleri boyunca önemli başarılar elde ettikleri bir gurur kaynağı aynı zamanda. Garri Kasparov, Levon Aronyan, Tigran Patrosyan gibi oyuncular yetiştirmiş olan ülkenin Satranç Federasyonu Başkanı, aynı zamanda devlet başkanı olan Serj Sarkisyan’dır.

 

satranç

Satranç Okulu

 

Satranç okuluna yakın bir yerde bit pazarı var. Özellikle hafta sonları çeşitliliğin arttığı pazarda yok yok. Vakıf’tan Anna, orada bana yardımcı olması için arkadaşı Gagik’i yanıma yollamıştı. Amacım tespihlerle ilgili de biraz araştırma yapmaktı. Dolaşırken satıcılarla konuşmaya başlıyoruz. Bir tanesi Türkiye’den geldiğimi öğrenince çok eski paralar çıkartıyor. Tarih okumayı sevmeme rağmen Nümismatikle hiç alakam olmadığını o an fark ediyorum. Para benim için üzerinde numaralar yazan kağıt veya metal parçalarından başka bir şey değil. Ama adamın bize gösterdiği eski paralar gerçekten ilgimi çekiyor o an. Selçuklu, Mengücekoğlu ve Sefevi dönemlerinden kalma paralar bunlar. Daha sonra pazarda çok ciddi bir biçimde sikkeciliğin döndüğünü idrak ediyorum. İnsanlar büyüteçlerle paraları inceliyor, kataloglardan kontrol ediyorlar ve satıcılarla entelektüel bir tartışma içine giriyorlar.

Bir başka satıcı ise bana Türkiye’den gelirken yanında bir sürü bozuk lira getirdiğini ama bunları kimsenin değiştirmediğini söylüyor. Ben de ona iyilik olsun diye onları alabileceğimi söylüyorum. Sonra kaba bir hesap yapıp üzerine biraz daha ekleyip ‘şu kadar ediyor’ diyorum. Adam ise nedense o an bana güvenmeyip kendi hesabını yapıyor. Ve tabii ki benim söylediğimden daha aşağı bir değer bulduğundan teklifimi kabul ediyor. Ama kendini o an kötü hissetmiş olacak ki, aldığım bir kaç Sovyetik ürün için derhal indirim yapıyor jest olarak.

 
köfte

Yunanlılar gibi sonuna saçma sapan ekler koyup Yunanca yapmak yerine düzgünce yazmışlar nereden geldiğini. Bu arada Yunanistan'da İzmir köfteye de sucuki diyorlar sucuğa da.

 

Pazarda o kadar çok ürün var ki, neye bakacağımızı şaşırıyoruz. Sahafları dolaşırken yaşlı bir amca nereli olduğumu anlayınca ‘Ermeniler de Türklere çok zulüm etti’ diyor elimi sıkarken. Anlıyorum ki, aynı toprakların insanları olduğumuzdan kendimi yabancı gibi hissetmeyeyim diye tüm misafirperverliği ile bana sıcak bir hoş geldin deme kaygısı içerisinde. ‘Asıl zulmü kim kime yaptı ben çok iyi biliyorum amca’ diye yanıtlıyorum olanca samimiyetimle elini sıkarken. Önce şaşırıyor ama sonra gözlerindeki sıcaklığın arttığını görüyorum.

Yaşlı bir tespih ustası bulamıyoruz ama tespihin artık daha çok mahpushanede ve mafyöz tipli bıçkınlar tarafından kullanılmaya başladığını idrak ediyorum. Neticede eski kültürler o veya bu şekilde yaşar, devinir ve değişir.

 

***

 

Yıllardır Yunanistan’da yaşayan ve yıllar seneler sonra ülkesini ziyaret eden Lilit ile tanışıyorum. Kafamızdaki tahtaların bir kısmının eksikliğinden olsa gerek, çok kısa sürede çok sıkı dost oluyoruz. Önce bana, o gün Ermeniler’in Sevgililer Günü olarak kutladığı Aziz Sarkis Günü ile ilgili bilgi veriyor: Evlenmek isteyen bir Ermeni kızı pencerenin dışına bir kase un koyarmış. Eğer sabah unda nal izi çıkarsa Aziz Sarkiz onu ziyaret etmiştir ve yıl içinde evleneceği gerçek aşkını bulacaktır. Akşam da beni Caz kulüplerine götürüp Ermeni Cazının tarihçesini anlatıyor.

Caz kültürü Ermenistan’da çok köklü bir geçmişe sahip. Sovyetler zamanında keşfettikleri bu yeni müzik türüyle oldukça haşır neşir olan Ermeniler, tıpkı bizim gibi gösteriş yapmayı sevdiğinden, önceleri kimseye haber vermiyorlar. Politbüro elemanlarının ziyareti esnasında adamlara büyük bir şaşa ile bir caz resitali verince kıyamet kopuyor. Amerika menşeili olduğu anlaşılan bu müzik Sovyet Sosyalist Devleti tarafından derhal yasaklanıyor ve bu müziği icra edenler kovuşturmalara uğruyor. Bundan sonra ise iktidar tarafından yasaklanan her türlü mevzuda olduğu gibi caz da Ermenistan’da yeraltına çekilip hayatına tüm hızıyla devam ediyor.

O kulüp senin bu kulüp benim dolaşırken Lilit çok ama çok enteresan bir şey daha söylüyor. Ermenistan’daki tavla sayıları aynen bizim kullandığımız gibi! Daha önce hiç düşünmemiştim ama mesela ‘şeş beş’ deriz ama ‘şeş şeş’ demeyiz. Veya ‘se yek’ deriz de ‘üç yek’ demeyiz. Acaba bu yarı Farsça yarı Türkçe sayı kullanımı yıllarca Farslarla iç içe yaşayan Selçuklulardan gelen bir durum mudur? Zira Yunanlılarda da bu tarz hibrit söylemler var ama Ermenilerle bizim kullandığımız gibi değil.

Erivan’da bulunan caz kulüplerinin en eskisi Malkhas. Özelliği de gece yarısından sonra aynı zamanda çok iyi bir piyanist olan mekanın sahibinin sahne alması. İnsan gibi bir fiyata içtiğim Ermeni konyağı ile cazın keyfine varıyorum. Bizim memlekette caz dinleyip konyak içmek mi? Ne münasebet!  

 

ararat2

   

“Ermeni konyağı, Havana purosu ve spor yapmamak, işte uzun yaşamamın sırrı.”  

Churchill’e atfedilen bu söz ne kadar doğru bilmiyorum ama gerçek olan, Yalta Konferansı sırasında Stalin’in yanında bir kaç şişe Ararat konyağı getirmesi ve Churchill’in Ararat'a hasta olması. Olay hoşuna gidince Stalin fabrikaya her yıl 300 şişe kadar Ararat Dvin'in Churchill’e gönderilmesini emretmiş.

 

Arar1
 

 

Yakın tarihte Fransızlar tarafından satın alınan Ararat Fabrikası, Ermenistan’da bulunan bir çok konyak üreticisinin en ünlüsü. Her yıl yaklaşık olarak yedi buçuk milyon şişe üretim yapan fabrika, bunun yüzde doksan ikisini ihraç ediyor. Elbette ki en önemli alıcısı Rusya. 1887’de özel olarak kurulan fabrika daha sonra Sovyetler Birliği zamanında devletleştiriliyor ve kısa zamanda Ermeni konyağı tüm Demir demir Perdede perdede ünleniyor. Konyak ismi Fransız tekelinde olduğundan, bu ismin kullanılmasından rahatsız olan Fransızlar, Sovyetler Birliği’ne bunu hatırlatınca elbette ki kaale bile alınmıyorlar. Ararat şu anda Fransızların olduğu için adını Ararat Brendi Fabrikası olarak değiştirmiş. Ama ne var ki bu içki bütün Rusya ve bir çok eski Sovyet Cumhuriyetinde halen konyak olarak bilinmeye devam ediyor.

Bu arada Churchill veya Stalin için konyak gönderme geleneği, Yeltsin, Putin gibi liderler için de devam ediyor. Hepsinin kendi fıçısı var. Bir tane fıçı da Karabağ sorunu çözülürse kutlama yapmak için saklanıyor. Çok ince bir düşünce.

 

fıçı

Karabağ için Saklanan Fıçı

 

Fabrikayı ziyaret ediyorum. Rehberim Ani, bana konyak üretimi ile ilgili çok değerli bilgiler veriyor. Daha sonra da konyağın nasıl tadılacağını anlatıyor. Bana en çok ilginç gelen kadeh tokuşturma ritüeli. Bardağın tabanından, kalbeKalbe yakın olduğu için kadehi sol elinizle bardağın tabanından tutmanız gerekiyor. Kadehi ‘Kenatz’ diyerek tokuşturduğunuzda ise bardağın üst kısmında oturan şeytanlar aşağıya düşüyor. Eğer şeytan içkiye düşerse çabuk sarhoş olmanızın da müsebbibi oluyor. Dışarı düşerse sorun yok tabii ki.

Ülkemizde, bizim tabirimizle ‘kanyak’ üretimi iki yıl kadar önce TAPDK kararları ile yasaklanmıştı. Böylece yüz yıllık bir bilgi birikimi daha dinci hükümetin hayat tarzımıza karışmamasının bir başka göstergesi olarak katledilmiştir. Dolayısı ile bir süre önce Ararat’ın ülkemize ithalatı konuşulmuş ama isim konusunda hassas olan faşist zihniyetin bulduğu dahiyane çözümle (‘ismini değiştirin alalım’) olay bir kez daha kör düğüme dönüştürülmüştür.                                    

***

Dönüşümden iki gün önce Aleksandr beni Erivan dışındaki Roma tapınağına götürüyor. Günümüzde Ermenistan’da Ezedi, Molakan, Kürt, Fars ve diğer etnik ve dini grupların yanı sıra çok az sayıda da olsa pagan inancına sahip insanlar da mevcut. Öyle ki paganlar, düğün veya kimi önemli buldukları günlerde bu tapınağa gelip ritüellerini icra ediyorlarmış. Karla beraber bir Roma tapınağını görmek etkileyici.  

 

pagan

 

Bir gün sonra da Aykan ve havaalanına gelemeyen Nikolai ile Sevan Gölü ve çevresinde bir tura çıkıyoruz. Hava soğuk olduğundan etraf tenha. Kimi kiliseleri ziyaret ediyoruz ama en önemlisi Noratus Mezarlığı. Asıl yerleşimin Bronz Çağına kadar gittiği bu bölgedeki mezarlık bin yıldan fazla bir süredir kullanılmakta olduğundan yeniden eskiye bir çok mezar taşını görüp inceleme imkanı buluyoruz. Kültürel devamlılığın yaşam izlerini mezar taşlarında sürmek ise işin ironik tarafı.

 

mezar2
mezar1

Mezarlık

 

Aykan ise Erivan ile ilgili ilginç bir bilgi paylaşıyor. Soğuk Savaş döneminde Erivan ajan ve casusların cirit attığı bir kentmiş. Büyük ihtimalle Avrupa ve Amerika diasporasından gelip gidenlerin çokluğu yüzünden araya ajanın da karışabilme rahatlığı ile mekanın stratejik bir yerde olmasındandır diye kaba bir tahmin yürütüyoruz. Neticede kahvaltıda konyak içmek kafa açıcı bir buluş.

 

kahvaltı

Sabah kahvaltısı, çay yerine elbette ki konyak

 

***

Bir akşam evin yakınlarındaki Che Bar’a uğruyorum. Selam verip direk bara oturuyorum. Zira içeride, barın arkasında duran mekan sahibi dışında sadece solumda bir erkek, sağımda ise iki kadın ve bir genç kız var. Konyak ısmarlıyorum. O arada yanımda olan purolardan ikram ediyorum insanlara. Konuşmamdan ve saçma sapan tipimden dolayı nereli olduğumu anlayamıyorlar ve neticede dayanamayıp soruyorlar. “Türküm” diyorum.

15 saniye sessizlik.

Sessizliği ‘İstanbullu musun?’ sorusu deliyor. ‘Ankara’ diye yanıtlıyorum ve sohbet ilerlemeye başlıyor. Klasik soru da çok geçmeden geliyor, ‘Elbette’ diyorum. ‘Hem de çok sistematik bir biçimde gerçekleşti.’ Sonra tanışma faslı: ‘İsmim’ diyorum gururlu görünmeye çalışarak, ‘Ani’yi zapt eden Türk kralının adıyla aynıdır.’

‘Aman bunu sağda solda söyleme’ diye uyarıyorlar, gülüşüyoruz. Onlar ise, kar tanesi anlamına gelen Patil, Tzovinaj, ki deniz tanrıçasının ismiymiş, Akdamar Adasına adını veren Tamara, krallardan Tigran ve Şahan. Şahan’ın ismindeki Arapça tını Lübnan Ermenilerinden olduğunu ortaya çıkartıyor, orada bulunan eşi ve kızı ile beraber işletiyorlar mekanı. Kızı da oldukça bilgili, bana bir sürü soru soruyor. Şahan ise bu sorulardan ve eşinin Türk dizilerinden birini izlemesinden rahatsız olduğunu ister istemez belli ediyor.

‘Hrant Dink cinayeti çözülecek mi sence?’ diye bir soru patlatıyor. ‘Ne yazık ki hiç sanmıyorum’ diye yanıtlıyorum. ‘Hrant Dink, Ermeni olmasının yanı sıra sosyalistti’. Kemal Türkler’in katilinin yargılanmasının nasıl uzatıldıkça uzatıldığını ve neticede zaman aşımına uğratıldığından bahsediyorum.

Ama nutkum tutuluyor da Diyarbakır Cezaevinde yapılan, insan aklının ötesindeki işkencelerden hem Ermeni hem de devrimci olduğu için kat be kat nasibini alarak sakat kalan Garabed Demircioğlu’ndan[2] bahsedemiyorum. Ya da sırf Ermeni olduğu için, 12 Eylül’de idam edilmesine rağmen, sosyalistlerimiz tarafından devrim şehidi sayılmayan Levon Ekmekçiyan’dan da. Pek değerli sosyalistlerimiz için bahaneler hazırdır, zira onlara göre Ekmekçiyan devlet söyleminden farksız şekilde bir ‘itirafçıdır’.

12 Eylül’deki o korkunç işkencelerden sonra bir çok kişi itirafçı olmak zorunda kalmasına rağmen, sosyalist camiada daha sonraları kabul görmüşlerdir. Buna rağmen Ekmekçiyan için bu durum geçerli olmamıştır. Marksist-Leninist Asala örgütünün canlı yakalanan tek üyesi olduğu için üzerinde ne tür işkencelerin denendiği şu an bile tahayyüllerin ötesindedir.

Konuyu değiştirmek için tespihlerden söz ediyorum. Ermeniler buna tzebegh ve sayaç anlamına gelen hamriç de diyorlarmış. Derken Şahan çok eskiden bir akrabasının başına gelen bir hikayeyi anlatıyor. Olay 1960’larda İstanbul’da bir kıraathanede geçiyor. Köşede yaşlı biri oturmuş tespih çekiyormuş. Akrabasına tespihin taşları çok garip görünmüş ve nedir diye sormuş. Yaşlı adam öldürdüğüm Ermeni kadınlarının meme uçları bunlar diye yanıt vermiş.

Duruyorum. ‘Şimdi bana bu trajik hikayeyi anlatmanın sırası mıydı?’ diye düşünüyorum kendi kendime. Sonra, empati kurmaya çalışıyorum. Karşımdaki insan çocukluğu boyunca hep bu tür hikayelerle büyümüştür ve elbette ki bunları kime anlatacaktır? Kiminle paylaşacaktır? Kısaca bana anlatmayacak da kime anlatacak!

Neredeyse dünyadaki bütün Ermenilerin, ‘Soykırım’la ilgili buna benzer çok daha korkunç, çok daha trajik hikayeleri vardır. Milyonlarca insanın yalan dolu hikayeler uydurup bunları kuşaktan kuşağa aktardıklarını düşünecek kadar akıl yoksunu bir yaklaşıma giren vatandaşlarımı düşünüyorum bir yandan da. O kelimeyi duyduklarında verdikleri otomatik tepkileri kategorize etmiştim bir ara:

Bu işi tarihçilere bırakalım: Yani demek istiyor ki, ben bir geri zekalıyım, okumaktan, araştırmaktan, düşünmekten ve yorumlamaktan yoksunum. Ya da kısacası memleketimizin güzide üniversitelerinden ODTÜ Kamu Yönetimi mezunu bir arkadaşımın söylediği gibi: ‘Olmuş olabilir, ama ben buna inanmak istemiyorum.’ Gerçekten tepki bana çok ilginç ve bir o kadar da korkutucu gelmişti. Ayrıca ne tarihi, tarihçisi, arşivlerdeki yok edilen evrakları da geçtim, o arşivler açık filan değil!

Onlar bizi soykırdı: Tabii. O zamanlarda Ermenilerin bir devleti ve bir ordusu vardı değil mi? Soykırımın en basit tanımlarından birisi de ‘grubun yaşam koşullarının, grubun bütününe ya da bir kısmına getireceği fiziksel yıkım hesaplanarak kasti olarak bozulması’dır. Suriye çöllerine sürülen milyonlarca insandan bahsediyoruz, tanıdık geliyor mu? Yolda başlarına ne geldiğine ise hiç değinmiyorum.

Bizi sırtımızdan vurdular: Biz Türkiye Cumhuriyeti’nin değil de Osmanlı İmparatorluğu’nun vatandaşları olarak, hükümette bulunan faşist İttihat ve Terakki Partisinin I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı’yı düşürdüğü duruma bulunmaya çalışılan bahanenin takipçileriyiz öyle değil mi? Ayrıca üç dört bin kişilik Ermeni çetelerinin Doğu Anadolu’da çıkardığı ufak çaplı isyanları bastırmak için bütün Ermeni nüfusunun yok edilmesi gerektiği gibi bir bahane öne sürülebilir mi? Böyle bir saçmalığı kabul etmek akla mantığa sığar mı?

Kurtuluş Savaşı’nın bir parçası olarak gösterilmeye çalışılan ama alakası olmayan Çanakkale zaferinde Nusret gemisinin yanı sıra Ertuğrul adlı uçağın payı çok büyüktür. Boğaza döşenen mayınların İngiliz gemileri tarafından toplandığı bu uçakla yapılan gece uçuşuyla anlaşılmıştır. Akabinde Nusret gemisi ile boğaza tekrar mayın döşenmiştir. Uçağın mürettebatı ise Cemal Durusoy ve Ermeni olan Vahran Bey’dir. Ve elbette ki tarihimizde, politik bir manevra olarak ne 5. Ordu Kumandanı olarak Mustafa Kemal’in de üstü olan Alman Generali Liman von Sanders’ten ne de Çanakkale’de ölen Rumlardan ve Ermenilerden bahsedilir.

(Yıllardır 18 Mart’ta yapılan anma etkinliğini 24 Nisan’a almak ise, en basitinden, hükümetin Soykırım’ı asla tanımayacağını ifade ediş biçimidir. Bu da doğal olarak Ermenistan’da büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Halbuki zamanın aşırı sağcı Milliyetçi Hareket Partisi başkanı Türkeş bile, Ermenistan’la ilişkilerin düzeltilmesi için çaba göstermişken günümüz hükümetinin inişli çıkışlı absürt dış politikaları gerçekten de kafa karıştırıyor.)

 

***

Bilinmeyen başka önemli bir mevzu da o tarihte tehcire karşı çıkan Konya Valisi Celal Bey, Ankara Valisi Hasan Mahzar Bey, Kastamonu Valisi Reşit Paşa, Basra Valisi Ferit Bey, Yozgat Mutasarrıfı Cemal Bey, Kütahya Mutasarrıfı Faik Ali Bey, Müntefek (Basra) Mutasarrıfı Bedii Nuri Bey, Lice Kaymakamı Hüseyin Nesimi Bey ve Beşiri (Batman) Kaymakam Vekili Sabit Bey gibi bir çok Osmanlı Devleti görevlisinin de olduğudur. Bu insanların akıbetleri İttihat ve Terakki tarafından görevden alınma, uzaklaştırma ve hatta canlarından olma suretiyle trajik biçimlerde sonuçlanmıştır.

Örneğin o zamanlarda otuz bin kişilik nüfusunun üçte biri Ermeni olan Ankara kentinin Valisi Hasan Mazhar Bey, kendisine bildirilen tehcir emrine şiddetle karşı çıkmış ve "Ben valiyim, eşkıya değilim. Bu işi yapamam. Bir başkası gelir benim koltuğuma oturur, o yapar" demişti. Akabinde görevinden alındı ve memuriyetten atıldı. Mondros Mütarekesi'nin ardından Ermenilerin yaşadığı büyük trajediyi araştırmak için kurulan komisyona müfettiş olarak atandı. Hasan Mazhar Bey bugün konuyla ilgili bildiklerimizin önemli bir kısmını borçlu olduğumuz insanlar arasında en önemli isimlerden biridir.

Soykırım’ın yüzüncü yılına geldiğimizde şu olmuştur, şöyle olmuştur gibi detayların da ötesinde, bence sorulması gereken asıl soru şudur:

Buna benzer bir vaka eğer tekrar yaşanacak olursa, Mazhar Bey gibi onurlu bir duruş sergileyerek yıllarca beraber yaşadığımız insanları hayatınız pahasına korur musunuz, yoksa tam tersini yapıp bahaneler üretmeye mi çalışırsınız?

Bu soruya vereceğiniz yanıt da vicdanınız ile aranızdaki mesafe kadardır.

 

Paylaşım için

ERİVAN ZİYARETİ

Hrant Dink Vakfı’nın Ermenistan için seyahat fonu verdiğini öğrenir öğrenmez derhal başvurumu yapmıştım. Zira kara yoluyla yalnızca İran veya Gürcistan’dan bin bir güçlükle ulaşabileceğiniz komşumuz Ermenistan’a havayolu ile direk ulaşmanın faturası 400-500 Avro arası oluyor. Halbuki hemen hemen aynı mesafeye sahip olan Tiflis’e havayolu ulaşımı ise bunun beşte biri kadar.

Daha önceki yolculuğumda, Erivan’dan neredeyse yürüme mesafesi olan Kars’a  gitmek için dört vasıta değiştirip, iki sınır kapısı aşıp, toplamda sekiz saat yolculuğu da çekince, seyahat fonunu aldığıma çok sevinmiştim işin açığı. Dolayısı ile uçak saatinin absürtlüğüne aldırmadan havaalanına varıyorum. O saatte fazla uçuş olmadığından mıdır, her zaman sıkıntı yaşanan Atatürk Havaalanında bu defa rötar görünmüyor. Ama erken sevinmeye başlamışım. Zira bizi uçağa götürecek olan otobüse bindiğimizde görevliler gelip otobüsü boşaltmamızı istiyor. Bir çok kez seyahat ettim ama hayatımda ilk kez böyle bir durumla karşılaşıyordum. Görevlilere olayın nedenini soruyorum, Erivan’daki hava koşulları yüzünden diyorlar. Hava on dakika içinde değişmez değil mi? Tam bekleme salonuna geri dönüyoruz bu sefer bir başka anons, otobüse geri binebilirmişiz!

Görevlilere çalışma hayatlarında daha önce böyle bir şey görüp görmediklerini soruyorum ve elbette ‘hayır’ yanıtını alıyorum. Paranoyak değilimdir ama olay feci şekilde politika kokuyor gibi geldi bana.

 

ilk

 

Erivan’a indiğimizde gişelerden vizemi alıp sınır polisine onaylatmak için sıraya giriyorum. Eski Sovyet ülkelerinde her zaman yaşadığım üzere, sınır polisi pasaportumu evirip çevirmeye başlıyor, bunun nedeni ise pasaportumda bir sürü vize olması olabilir, henüz tam çözmüş değilim. Beş dakika kadar sinirlerimi test ettikten sonra kadın polis İngilizce bilip bilmediğimi soruyor, başımla onaylıyorum. Ana sayfadaki fotoğrafı gösterip ‘bu fotoğraf sana benzemiyor’ diyor. Eh, en azından haksız sayılmaz. ‘Başka vizelerde sakallı halim vardı’ diye yanıtlıyorum. O sayfaları açıp ‘Onlar da sana benzemiyor’ diyor. Yine haklı. ‘Yakışıklı ve fotojenik değilsem suç benim mi?’ diye isyan ediyorum. Gülüp damgayı basıyor. Yemin ediyorum ömrümden ömür gitti sınır kapılarında hırlaşmaktan, kavga neticesinde kapı dışarı edilmekten. Neyse ki bu sefer yırtıyoruz.

Dışarı çıkınca taksiciler başıma üşüşüyor ama benim gözlerim daha önceden, bir süredir orada yaşayan kadim dostum Aykan’ın daha önceden ayarlamış olduğu elemanı arıyor. Ne var ki adam gelmemiş. Aykan’ı arıyorum, ‘herifin aküsü bitmiş’ diyor, ‘kendine bir taksi ayarla’. Biraz pazarlık yapıp bir tanesi ile anlaşıyorum. Yolda giderken sis ve kar serpintisi içimi ısıtıyor. Bu arada çat pat konuşup dostane bir biçimde anlaşmaya çalışıyoruz taksiciyle. Ama eve ulaştığımızda işin rengi değişiyor. Evin şeklini gören taksici anlaştığımızdan daha çok para istemeye başlıyor. Eski Sovyet ülkelerinde en gıcık kaptığım muhabbetlerden biri de budur. Bir fiyata anlaşırsın, sonra fiyatı artırmaya çalışırlar. Eline bir kaç kuruş sıkıştırıp yolluyorum. Adam pek memnun değil ama be insafsız, yirmi dakikalık yol için çuvalla para alıp hala hayıflanmak da nedir?

 

kapak

 

Ertesi gün kenti dolaşmak ve hatırlamak için çıkıyorum. Erivan, Urartular zamanında kurulmuş bir kent. Ancak, eski dokusunu kaybetmiş olan kente Sovyet başkenti olduktan sonra modern anlamıyla şeklini veren mimar Aleksandr Tamayan olmuştur. Zamanın Urartu kalesinin adı Erebuni imiş, van da Ermenicede kent demek. Bu arada Ermenilerin atalarından olan Urartular, bizim Ağrı diye hitap ettiğimiz dağa da ismini Ararat olarak vermiştir. Zira Urartu adı masoretik olarak R-R-T diye ünsüzleştirilerek yazıldığında Urartu veya Ararat olarak okunabilir. Ermenicede bu dağ Masis olarak da bilinir, en büyük özelliği ise Erivan tarafından bakıldığında daha heybetli görünmesi ve Ermenilerin bu dağla kurdukları aşırı duygusal ve mistik bağlantıdır.

 
kaskat2

 

Erivan her adımınızda sanatı hissettiğiniz bir kent. Sokak ressamları ve her an karşınıza çıkabilecek muhteşem heykeller veya duvar resimleri ile dolu. Bir çok heykeli bir arada görmek isterseniz uğramanız gereken yer ise Kaskat olmalıdır.

 

tombul

Fernando Botero'nun bir heykeli

 

Akşam yemeğine daha önce geldiğimde tanıştığım ve uzun süredir ahbaplığımı sürdürdüğüm Aleksandr tarafından davet ediliyorum. Beni tipik bir Ermeni restoranına götürüyor. Şarap, peynir, turşu ve lavaştan sonra Ermeni folk müziği ve koyu bir sohbet eşliğinde ana yemekleri yiyoruz. Bildiğiniz veya az buçuk tahmin ettiğiniz üzere Osmanlı saray mutfağı ve keza bugün bizim yediğimiz yemeklerin oluşumunda sarayda görev alan Ermeni aşçıların rolü büyüktü. Özellikle Ayntap yani bizim söylemimizle Antep mutfağındaki Ermeni ustaların yemek kültürümüze yaptıkları katkılar asla yadsınamaz.

 

adan

 

Selçuklular da mimariyi ve kent planlamasını ilk tanıştıkları Ermenilerden öğrenmişlerdi ki bu gelenek daha sonra Osmanlılara geçmiştir (Cumhuriyet sonrasında kentlerimizin plansızlığı ve mimarimizin yerlerde sürünmesinin nedenini bir düşünün) Herhangi bir Selçuklu kümbetine bakacak olursanız, Ermeni kilisesi ile olan benzerliği hemen fark edebilirsiniz. Zaten mimari terimlerimizin de bir çoğu Ermenice kökenlidir. Dolayısı ile tarihimizde Selçuklulardan çok fazla bahsedilmemesini ise Ermenilerle olan sıkı münasebetlerine bağlayabilir miyiz acaba? Zira Anadolu’nun kapıları Türklere Malazgirt Savaşı sonrasında açılmamıştır. Tıpkı Helenlerin Anadolu’ya girerken önce Anadolu’nun batısındaki en güçlü kale olan Troya’yı ele geçirmeleri gibi, Türkler de Ermeni krallığının başkenti konumundaki Ani’nin kontrolünü 1064’te alarak Bizans İmparatorluğu ile karşı karşıya gelebilmişti. Kars il sınırları içinde bulunan Ani antik kentinde Ermeni, Bizans ve Selçuklu eserlerinin yanı sıra bir de Zerdüşt tapınağı bulunmaktadır. Ayrıca Anadolu’da Türkler tarafından ilk kez camiye çevrilen yapı da Ani’dedir.

 

anizer

Zerdüşt tapınağı, Ani

 

Buna rağmen, “Lozan görüşmelerinde Türkiye’yi temsilen gönderilen Irkçı-Türkçü Dr. Rıza Nur, Doğu Cephesi Komutanı Kazım Karabekir’e yolladığı 25 Mayıs 1921 tarihli mektupta, ‘Ani şehrine ait izlerin yeryüzünden temizlenmesi başarılırsa, bunun Türkiye’ye büyük bir hizmet olacağını’ söylüyordu. Karabekir anılarında bu teklifi reddettiğini, çünkü Ani kalıntılarının İstanbul surları gibi geniş bir alanı kapladığı için böyle bir işi başarmanın çok zor olduğunu, dahası böyle bir girişimin geride kalan Ermenileri rahatsız edeceğini yazmıştı.  

 

ani1

 

Ama sonraki dönemlerde, tıpkı gayrimüslimlerden kalan diğer kilise veya manastırlara yapıldığı gibi Ani de unutulmaya ve yıkılmaya terk edildi. 1914 kayıtlarına göre, Osmanlı ülkesinde Ermeni cemaatine ait 2538 kilise, 451 manastır ve iki bin okul vardı. 1974 tarihli UNESCO Raporuna göre geriye sadece 913 kilise ve manastır kalmıştı. O tarihten sonra bunların 464’ü tamamen yıkıldı. 252’si yıkılmaya terk edildi, 197’si ise ciddi restorasyon gerektiriyor. 1924’te Türkiye Cumhuriyeti’nin imzaladığı Lozan Barış Antlaşması’nın 42. Maddesinde ‘Türk hükümeti kiliselerin, sinagogların, mezarlıkların ve diğer dini yapıların tam koruma altına alınmasını garanti eder’ yazılıdır.”

Selçuklulara tekrar dönecek olursak, antropolog olan bir başka Erivanlı arkadaşım Tigran, bana Ermenilerin Türkleri ilk kez gördüğünde dehşete düştüğünü ve olası üstünlüklerini de kaybettiğini söylemişti. Bu da, Halikarnas Balıkçısı’nın işaret ettiği üzere, büyük olasılıkla Hitit savaşçı rahibeleri olan Amazonları gören Helenlerin yaşadığı şaşkınlığa benzetilebilir. Zira o zamanlar uzun saçlı olan Türkler, ok atarken çığlık da atıyormuş ve Ermeniler de karşılarındakilerin erkek mi kadın mı olduğuna karar veremediğinden paniğe kapılmışlar.

 

Hıristiyanlıkla da bu işgal vesilesiyle tanışan Selçuklular, dilimize Ermenilerden aldıkları ‘haç’, ‘zangoç’ gibi sözcükleri hediye etmişlerdir (Ermeniler ‘istavroz’ çıkarmadığından bu sözcük dilimize Yunancadan geçmiştir).

Ermeniler de o zamanlar İslamiyet yerine daha çok Tengrizm/Şamanizm etkisinde olan Selçuklulardan kurşun dökme ve nazar boncuğu kullanma gibi kimi gelenekleri almışlardır. Ama Ermeniler samimi bir şekilde birbirlerine ‘can’ diye hitap etme alışkanlıklarını Farslardan almış olsalar gerek. Gerçi bir yandan Farsların kullandığı can, bizim -cığım ekimiz gibi ya, neyse...

 

***

Takip eden günlerin birinde Hrant Dink Vakfı çalışanları ile buluşmak üzere Opera binasının yolunu tutuyorum. Orada benim gibi fon alan başka biri daha var. Bana Soykırım Müze’sine gittiğini ama müzenin en az iki ay daha kapalı olacağını hayretler içinde söylüyor. Ben de Berlin’deki Bergama Müzesinin kısmi tadilata girdiğini ve beş yıl boyunca kapalı kalacağı yanıtını veriyorum. Ankara Medeniyetler Müzesi ise yine kısmi olarak üç yıl kapalı kalmıştı. Ülkemin insanlarının yurtdışına çıktığı zaman kimi olaylara önyargılı yaklaşımları ne dincisinde ne de Kemalist’inde farklılık gösteriyor.

Neyse ki ben bir önceki gelişimde müzeyi ziyaret etmiştim.

 
soyk

Soykırım Anıtı

 

Diğer etkilendiğim iki müze Arkeoloji ve Sanat müzesi, ama beni asıl hayran bırakan Matenderan Müzesi. İçeride, ilk Ermeni alfabesini V. yüzyılda yaratan Maştot zamanına kadar giden Helence, Latince, Arapça, Farsça, Amharca ve Türkçe olmak üzere binlerce el yazması ve harita bulunmakta. Ne yazık ki fotoğraf çekmek yasak.

 

Metro

Mantenderan Müzesi Girişi

 

O müzeden bu müzeye, kentte koştururken, yıllar önce izlediğim ‘Kavkazskaya plennitsa, ili Novye priklyucheniya Shurika’ filmindeki tiplerin heykellerinin bir restoranın önünde durduğunu görüp dikkat kesiliyorum. Restoranın içi de filmden sahnelerle dolu. Sovyet yapımı olan bu eserde karışık etno-kültürel öğeler bir arada çok güzel kullanılmış ve neticede ortaya hoş bir komedi çıkmıştı. Fotoğraflara bakıp bunları düşünürken aklıma büyük Ermeni yönetmen Sergey Paracanov geliyor. Sovyetler Birliği zamanında filmleri yasaklanan, yirmi yıl tutuklu kalan, çalışma kamplarında çalıştırılan, zulmedilen yönetmen, salıverildikten kısa bir süre sonra 1990 yılında ölmüştür. En çok bilinen filmleri Sayat Nova ve Kayıp Ataların Gölgeleri’dir. Lermantov’un bir öyküsünden esinlenip senaryolaştırarak çekmiş olduğu Aşık Garip filmi 1989 İstanbul Film Festivalinde Jüri Özel ödülü almıştır.

 

kafkas

"Kafkas Usulü Kız Kaçırma"

paracan2

Parajanov'un eserleri

paracan

 

Sonradan müzeye dönüştürülen evine gidiyorum. Ağır ve mistik bir Hıristiyan sembolizminin hakim olduğu ve filmlerinde kullandığı kostümleri kendisinin tasarladığını, yani çok yönlü bir sanatçı olduğunu o an idrak ediyorum. Özellikle kolajları hayranlık uyandırıcı.

 

P1080266

Parajanov

pracan3

Parajanov'un bir eseri

ParaEv

Evi

 

Dönüş yolunda dolanırken şans eseri Ahşap Müzesine denk geliyorum. Urartu zamanından bu yana ahşap ustalığını sürdüren, bu geleneği yaşatan insanları takdir etmemek elde değil.

 

ahşap

Ahşap Müzesi

    Devamı: Erivan Ziyareti Bölüm II tıklayınız.

Paylaşım için

YUNAN MACERALARI II

ATİNA ELEFTERİOS VENİZELOS HAVAALANI

 

I.

 

Midilli’ye gidecek olan uçağın kalkmasına daha dört saat var ve saat gece iki. Havaalanında bir saatlik bedava internet kullanımı hizmeti verdiklerinden bilgisayarların ve rahat koltukların olduğu yere oturup ayağımı uzatıyorum, belki uykum da gelir, bir kaç saat kestiririm diye umutlanıyorum internete girerken. Ne var ki kısa bir süre sonra yakınlarıma Amerikan İngilizcesi konuşan bir lavuğun gelmesi ile umutlarım suya düşüyor; zira adam telefonda bir çok vatandaşı gibi umarsızca ve höykürerek konuşuyor. Herife pis pis bakmam da fayda etmeyince oradaki yegane barımsı yere doğru seyirtiyorum, gerçi bir yandan da hiç uykum yok.

 

‘Çipuro’ diyorum adama. İki tane marka gösteriyor bana. ‘Sen seç’ diyorum, ‘tatlı veya anasonlu’ olmasın ama. ‘Çantali’ markalı olanı veriyor. Bardağa doldurup demlenmeye başlıyorum...

 

Emektar iphone, 2007'de ilk çıkan modeli

 

Yanımdaki koltuklarda insanlar uyuyor, etrafta kimseler yok. Düşüncelere dalıyorum. Bir saat sonra ortamdaki insan sayısı artmaya başlıyor. Yakınlarımda uzanmış olan bir çift uyanıyor. O sırada gençten üç erkek bir de kız etrafımızda dolanmaya başlıyor. Tipleri aşırı itici. Pis pis bakıyorum bunlara ne ayaksınız gibilerinden, bir yandan da bıyıklarımla oynuyorum. Bana bakıp yanımdaki yeni uyanmış çifte yaklaşıyorlar.

 

‘Polis’ diyor uzun saçlı uzun boylu olan. ‘Kimlik.’ Çift şaşırıyor, ‘Ne kimliği, burası AB değil mi?’ Küçük bir tartışma çıkıyor aralarında, yok ‘önce sen göster kimliğini’, yok ‘buna ne hakkınız var’ vs... Neticede polis görevini yapıp, insanları huzursuz ederek uzaklaşıyor. Pasaportumdan dolayı müdahale edecek bir durumum olmadığından çifte doğru polislerden ne kadar iğrendiğimi gösteren bir hareket yapıyorum. Bu dört zibidi bir kaç kişiyi daha rahatsız edip ortadan yok oluyor.

 

Bana dokunmamalarının tek nedeni ise büyük bir ihtimalle, gece 3:00’te uyumak yerine psikopatça bıyık burarak çipuro içen tek kişi olmam. Yani yüzde yüz Yunan olduğuma kanaat getiren bu faşist zihniyetten alkolün koruyucu etkisinin yardımıyla kurtulduğumu anlayıp Dionysos’un şerefine kadehimi kaldırıyorum.

 

P1070906

 

Sonra çiftin yanına gidiyorum.

 

‘Ne istiyor bu lavuklar?’

 

Adam anlatıyor. Yüzlerinden düşen bin parça, belki hayatlarında ilk kez polis tarafından kimlik tacizine uğramış, hem de kız arkadaşının yanında. Aksanından elemanların Fransız olduğunu anlıyorum. Biraz sohbet edip ‘Yunanlılar iyi insanlardır, fazla takılmayın bu tiplere’ diyorum. ‘Polis her yerde böyledir, huzur kaçırırlar’ diye ekliyorum. Kos’a gideceklermiş, dolayısıyla bunlara Kos’la ilgili bir kaç tüyo veriyorum. Özellikle Kos’un insanını daha bir övüyorum.

 

Benim nereli olduğumu soruyorlar ve şok oluyorlar. Yunanlıları koruyan bir Türk, aynı zamanda Fransız’a da iyi davranıyor! 

 

Huyum kurusun, her zaman ezilenin yanındayımdır.

 

II. 

 

Paris havaalanı duty freesinde güzel bir Martinik romu bulup almıştım (alkolle ilgili son yazımda rom maddesi de vardı https://gezenti.biz/index.php/2019/09/22/nerede-ne-icilir-orta-amerika/). Zira Martinik’de romun kralını yaparlar. Kasadaki kadın paketi yaparken mühürlemeye gerek yok demişti. Ama Atina havaalanında otururken sürekli anons yapıyorlar sıvı taşıma kuralları ile ilgili. Dolayısıyla bir bokluk çıkacağı çok netti.

 

Kafam da hafiften iyi olmuş. Güvenlik geçişinde görevliler ‘ama bu rom açık poşette’ diye itiraz ediyor. Faturayı çıkarıp ‘bakın Paris’ten daha yeni indim, halbuki denyo Fransızlar Atina üzerinden Midilli’ye gittiğimi de biliyorlardı’ diye açıklama yapıyorum kibarca. Romu kaptırmak istemiyorum elbette ki. Adam anlayışlı davranıyor, faturayı inceleyip beni kapıya yolluyor, oradaki görevli kadın kabul ederse size romu iade ederim diyor. Teşekkür edip kapıya gidiyorum. Kimse yok. Yandaki bankoya durumu anlatıyorum oradaki kadın, ‘görevli ile içkiyi alıp getirin yardımcı oluruz’ diyor. ‘Eyvallah’ deyip geri dönüyorum. Deminki elemana diyorum ‘bizim kapıda kimse yoktu yandakine sordum o da sizi çağırıyor.’ Adam da ‘ama sen öbürüne soracaktın’ diye oyalamaya çalışıyor. Diyorum ‘ne fark eder kardeşim, öbür kadın da aynı şeyi söyleyecekti zaten.’

 

Bir tane kağıt çıkarıp bir form dolduruyor, bu arada başka bir çift de benimle aynı durumda, onların alkolünü de ekliyorlar forma, başka bir görevli formları alıp bizi kapıya doğru götürüyor. Yolda yürürken forma bakıp bana ‘Türk müsün?’ diye soruyor, ‘soyadın Aslan’. Meğerse bir arkadaşı varmış, ‘Aslanidis’ diye. Derhal ‘arkadaşın Pontuslu mu?’ diye soruyorum. Şaşırıyor ve bana ‘siz de mi Pontus diyorsunuz? Oralı olduğunu nerden anladın?’ diye soruyor. ‘Pontus lafını kimse kullanmaz aslında’ diyorum. 'Bu arada -idis/-itis bildiğim kadarıyla ‘oğlu’ demek, yani Aslanoğlu. Gerçi Pontus Rumcasında -itis eki aidiyet anlamı da verdiyor galiba...' Adam verdiğim  bu bilgilere sevinip çabucak işimizi görüyor, içkilerimizi teslim edip gidiyor.

 

Bütün gün zerre uyumadan Midilli semalarına doğru uçuşa geçiyorum, kanımda alkol, çantamda rom ve kafamda türlü anılarla...

 

FRANSIZLAR NEDEN İNGİLİZCE KONUŞAMAZ?

Çok eski bir geyiğimizdir. Hatta en az, Haliç'in dibinde altın var geyiği kadar eski. Haliç'in dibinde pislikten/boktan başka bir şey olmadığı ortaya çıktı ama hala Fransızların İngilizce ile olan dertlerini bir türlü anlayamadık/anlatamadık. Gerçi üç yüz yıl boyunca Fransıza özenir, bu özentiyi de Cumhuriyetle beraber kompleksli bir halde vatandaşın beynine sokarsan olacağı buydu. Konuşmayacakları dili öğrenen tuhaf bir toplum bunlar öyle mi?

 

Aslen Fransa bir tarım toplumudur. Tarım toplumu deyince şekilli oldu biraz, bildiğin köylü desek daha anlaşılır olacak gibi. Bizdekinin aksine tarımı öldürmeyip, yıllar içerisinde AB’yi besleyen en büyük tarım üreticisi konumuna gelmiştir, üstelik sanayideki gelişimlerinden de geri kalmamışlardır.

 

Fransız burjuva-köylü gerilimini Godard, Maoculuk zamanlarında yaptığı Haftasonu filmiyle vermiştir (1)

Fransa’nın ilköğretim seviyelerindeki İngilizce eğitimi bizimkinden çok da farklı değildir. Bu yalnızca Fransa’da değil bütün Güney Avrupa’da benzerdir. Aslında Kuzey Akdeniz kıyılarında İngilizcenin yaygın olarak konuşulabildiği bir ülke yoktur. Bu dil öğrenmeme işi sanki biraz da tarihsel süreçle ilgili diye düşünüyorum. Geçmişinde imparatorluklar kurmuş, birçok yeri işgal ederek buralarda yaşayan milletlere kendi dillerini zorla empoze ettikleri için kendileri başka bir dil öğrenme gereği duymamışlar gibime geliyor. Yıllar içinde de bu ülkelerde dil öğrenme konusu bir çeşit tembelliğe dönüşmüş gibi bir düşünce içerisindeyim.

 

Politikacılarına bak vatandaşını al(ma)

 

Günümüzde ise dil öğrenmenin ilk şartı bunu istemektir. Hiç kimseye zorla bir dil öğretmezsin. Zorla öğretmeye çalıştığın dil asla akıcı olmaz, olamaz.

 

***

 

Paris’e ilk gidişim yıllar önceydi, o zamanlar Paris’te yabancılar değil Fransızlar yaşıyordu genelde. La Haine filminde gördüğümüz berbat polisinden sokaktaki vatandaşa kadar kime soru sorduysam bana dilleri döndüğünce İngilizce yardımcı olmaya çalışmışlardı. İkinci gidişimde ise özellikle Paris merkeze yabancılar doluşmuş, çalışanlar turistlerden bezmişti. Bu da dünyanın yeni kanayan yarası, yakında turistik yerlerde, göçmen düşmanlığı kadar nefret dolu bir turist düşmanlığı peyda olursa şaşırmayın derim. Dolayısıyla başta esnaf olmak üzere, kimse kendisine adres bile sorulsun istemiyor. Bu değil İngilizce, Fransızca olsa dahi.

 

La Haine (2)

 

Neyse, hikayemiz şöyle başlıyor: Disney’den aktarma yapıp Fransa’nın güneyine doğru giden treni yakalamak için Paris Garına gitmem gerekiyordu sabahın köründe. Bileti internetten almıştım ve bunu bir şekilde biniş kartına dönüştürmeliydim. Fransızların en kötü özelliklerinden birisi uyuz ötesinde bir yavaşlığa sahip olmalarıdır. Kontuarlara bakıyorum, sıra dağları taşları aşmış. Makinelere yöneliyorum yarısı bozuk, diğerlerinde de sıralar var. Neyse şansımın da yardımıyla yarım saat kadar bekledikten sonra biniş kartımı alıp koşturuyorum, zira tren gelmek üzere.

 

Ben koştururken bir anons geliyor. Anons tabii ki Fransızca ve ortalıkta bir tane bile görevli bulamazsınız neler döndüğünü sormak için. Trenin numarası bendeki numaradan farklı. Sanıyorum trenleri birleştirmişler zira upuzun bir tren geliyor. O anda millet panikle trene doğru, illa kendi vagon kapısından binmek için koşturuyor birbirine çarpıyor filan. Sonuçta tren bir tane kardeşim, hangi kapıdan binersen bin değil mi?

 

Atlıyorum bilmem kaçıncı vagona. Benim vagon önlerde bir yerlerde olmalı diyerek yürümeye başlıyorum. Yürü yürü, vagonları aş aş yol bitmiyor. Biraz daha yürüsem Disney’e kendim varacağım neredeyse. Derken kafe-bar vagonuna ulaştığım zaman henüz kahvaltı bile yapmamış olduğumu idrak ediyorum. Bardaki adama “ön kafe sivuple” diyorum kibarca, önümüze fırsat çıkmışken bir orospu kahvaltısı (3) yapalım da midemize bir şeyler girsin. Adam da gülümseyerek kahveyi hazırlıyor ve aksanımdan yabancı olduğumu anlamış olacak “here you go” diyerek kahveyi bana takdim ediyor.

 

Eurostar-bar2

 

İngilizceyi duyunca atlıyorum hemen: “İngilizce biliyorsunuz, ne hoş” diyorum. “Ben Brötönyalıyım, bizim orada İngilizce konuşmak yaygındır” diye karşılık veriyor. “Yaw” diyorum biniş kartımı çıkartarak “benim vagon nerdedir ki acaba?” Karta bakıyor ve “Ooo, daha yolun uzun. Bu arada bunun validasyonunu yapmış mıydın?” diye soruyor, “yoo, o ne ola ki?” diye safça karşılık veriyorum. Meğer binmeden önce biniş kartını başka bir makinede onaylatmam gerekiyormuş yoksa cezası varmış. Ne bileyim la ben, yabancıyım olm! “Endişelenme ben hallederim” diyerek sinsice yaklaşan kondüktöre durumu izah ediyor, kondüktör de durumuma ses etmiyor. Teşekkür ettikten sonra adama “sana saçma bir klişeden bahsedeceğim” diyorum.

 

“Sadece bizim ülkede değil başka bir sürü yerde de yaygın olan bir düşünce var, bilmem haberin var mı? Fransızlar bildiği halde İngilizce konuşmazmış,  bununla ilgili ne düşünüyorsun?” diyorum, ağzı bir karış açılıyor. “Hayatımda böyle saçma bir şey duymadım” diyor. “Bir insan konuşmayacağı bir dili neden öğrensin ki!”

 

***

 

Genelde kaba bir ırkçılığın, yabancı düşmanlığının ve gericiliğin hakim olduğu güney Fransa’da ise İngilizce konuşabilen birilerine rastlamanız oldukça zor. Çat pat konuşanlar ise “İngilizcemiz çok kötü” diyerek genelde konuşmak istemiyor. Onları konuşturabilmek içinse, pratik yaparak dilin gelişebileceğini vurgulayarak ikna etmek gerekiyor. İkna iletişimin şartlarındandır. Zaten başka türlü kızlara nasıl yazacağız kardeşim, Fransızcamız yok işte. Ortak anlaşma zemini yaratmak gerekiyor ki dünya barışına ufak da olsa bir katkımız olsun.

 

***

 

Konuyu çok da uzatmaya gerek yok. Fransızlar bildiği halde değil, aslında bilmedikleri için İngilizce konuşmaz. Aksanlarından utanırlar ve bence yerden göğe kadar haklılar. Berbat bir aksanları vardır ki kötü konuşmada İtalyanlarla yarışırlar. O yüzden, karşısındakinin İngilizcesini daha iyi bulmuşsa ağzını açıp sıçıp batırmaktansa konuşmamayı tercih eder. Bunu da genel olarak Fransızlığından filan değil köylülüğün getirdiği utangaçlığından yapar. O yüzden karşımızdaki insanı İngilizce bildiği halde konuşmak istemeyen kibirli, ukala ve antipatik bir Fransız gibi görmek yerine önce ne olduğunu anlamaya çalışmalı, ona göre de muamele çekmeli.

 

Herkese de hak ettiği bir biçimde davranmakta yarar var. Utangaç bir Fransıza kibirli yavşak muhabbeti çekmemek gerek. Yavşağı ise itin götün sokmak.

 

Tabii her şeyin öncesinde ise kendini bilmek yatıyor. 

 

-------

Dipnotlar:

(1) Godard'ın 1967 yapımı filmi. 24. dakikasında traktör süren köylünün 'Enternasyonal' marşını söyleyerek başlayan sahnesinin devamında (biz olayı görmeyiz ama hızla gelen bir spor araba traktöre çarpar ve sürücü genç olay anında ölür) şöyle bir diyalog vardır: Köylü "Sizi burjuva köpekleri!"

(Ölen adamın sevgilisi) Genç Kız "Seni gidi köylü müsveddesi. Sevdiğim adamı öldürdün. Git ahırında yaşa! senin cebin delikken bizim paramızın olmasını çekemiyorsun değil mi?.." diyerek nefret kusmaya başlar. En son traktöre küfreder. Köylünün yanıtı "Ben ve traktörüm olmasa Fransa açlıktan kırılırdı."

(2) La Haine, 1995. Yön. M. Kassovitz

(3) Kahve ve sigaradan oluşan Fransız kahvaltısının argomuzdaki adı

MİDİLLİ’DE TÜRK DÖVMEK

 

Daha önce bıraktığımız, kalbimizin yarısı ve karaciğerimizin tamamını geri almak üzere, Metin’le Ayvalık’tan Midilli’ye doğru yola çıkıyoruz. İlk kez 2009 yılında ‘No Border’ kampına katılma amacıyla gittiğimiz adada pis bir klasik yaşayarak, alkol-gezi-sohbet konulu şeytan üçgeninde eylemlere pek iştirak edememiştik (kofti anarşizm). Nerede akşam orada sabah, yok efendim şu köyde panayır varmış, öbür kıyıda çıplaklar kampı varmış, ver uzoyu-çipuroyu derken serkeş bir hayat, sefil bir varoluş sergilemiş; ancak güzel dostluklar kazanmıştık.

Vardığımızda çantaları bu güzel dostların evine atıp, geberiyormuş gibi, derhal alkol alımına başlıyoruz. Elemanlar da rembetikocu, bizi akşama çalacakları tavernaya davet ediyorlar, belirtilen saatte davete icap ediyoruz ama kafalar hafiften güzel olmuş.

 

Bizim bebeler

 

Bir yandan içerken bir yandan masamız kalabalıklaşıyor, yeni insanlarla tanışıyoruz. Muhabbet şahane. Bizim çalgıcılar da Yunanca-Türkçe ortak olan şarkıları çalmaya başlıyor. Nedeni ise Türkiye’den gelen turist sayısında patlama yaşanması. Tavernada bir masa dolusu pasaporttaşımız var. Bunlar sanki daha önce hiç Türkçe müzik duymamış gibi şarkılara anırarak eşlik ediyor, abuk subuk danslar sergiliyorlar. La havle diyerek bakmamaya çalışıyorum. Ta ki yaşlı bir dilenci amca içeri girene kadar.

Kendi ülkende yapamayacağın şeyi başka ülkede yapmayacaksın, seyahat ahlakı bunu gerektirir.

Dilenci olsun olmasın herhangi birine, hele de yaşlı bir kişiye, terbiyesizlik yapamazsın. Adamın önüne raks ederek geçip yolunu kesemezsin. Metin Midilli’ye daha çok geldiği için öncelik onun. Yunanlı arkadaşlarımız önemli değil filan diye bizi yatıştırmaya çalışıyorlar ama ayıp denen bir şey var. Metin adamları kibarca uyarıyor ama idrak yoksunu bu şahıslar hörleyince hışımla yanlarına gidiyorum, hala yanıt vermeye çalışıyorlar, eğleniyoruz diye bir şeyler geveliyorlar. “Eğlenecekseniz adam gibi eğlenin!” diye bağırıyorum. Artık normal yol bittiği için bundan sonra yola yumruklarla devam edeceğiz; ama yanıt vermiyorlar.

Bu sırada yaşlı amca usulca yanıma gelip bir anda kolumu öpüyor ve mekanı terk ediyor. Şaşkınca oturup Metin’e olayı anlatıyorum, aynını bana da yaptı diyor.

***

 

P1060846

 

Tanrının sevdiği kulları olmalıyız ki ertesi gün ‘Uzo Festivali’ başlıyor. Şansa bak! Akşam olunca arkadaşlarla damlıyoruz. Onlar yine çalgı çengi işinde olacak, bize de içmek düşecek. Böyle iş bölümüne can kurban.

“Metin bizim en sevdiğimiz uzo X değil miydi?” diye soruyorum, zira yirmiye yakın uzo markası stant açmış ama bizim marka yok ortalıkta. “Onların götü kalkmış” diye yanıtlıyor, en pahalı uzo markası olmuş. O yüzden beleşe uzo dağıtmaca yok demek ki, kapitalizmin gözü kör olsun.

Biz de madem öyle, yeni keşiflere yelken açalım diyerek bütün uzo markalarından içiyoruz en güzelini bulmak için. Gerçi dördüncü kadehten sonra nasıl ayırt ettik, nasıl özellikle iki tane marka üzerine karar kıldık oraları tam hatırlamıyorum ama tanrı ağız tadı vermiş demek ki bize.

Bir yandan içip bir yandan dolanırken usta bir tavlacı olan Metin hemen dikkat kesiliyor. Zira ortalığa dört beş tane masa koymuşlar, üzerlerine de tavla. Oradaki hostes kızlara olayın ne olduğunu soruyoruz. Tam anlatamıyorlar, dolayısıyla patronlarını çağırıyorlar. Yunan nüfusunun yüzde yirmisinin sahip olduğu gibi Nikos ismine sahip patronları “burada tavla oynarsanız size birer tane hediye ve çekiliş için bilet vereceğiz” diyor. Nasıl yani? Yalnızca oynamak yetiyor mu? “Yenmek yenilmek önemli değil, önemli olan katılmak” diyor. Çekilişte büyük ödül bu tavlalardan biri ve en iyi uzolarımızdan oluşan bir koli.

Metin’le karşılıklı oturuyoruz. Hemen birer tane küçük hediyeyi ve piyangolarımızı takdim ediyorlar. Tavla oynamayalı yıllar olmuştu, hiç sevmediğim bir oyundur, asabımı bozar. Demek ki o gün bilmeden aşkta kaybedecekmişim. Tek oyunda Metin’i mars ediyorum, kalkıyoruz.

 

P1060827

 

Biraz da müzik dinleyelim diye oradaki amfiye oturuyoruz. Bir Metin gidiyor uzo almaya bir ben. Sıra bana gelince artık ahbap olduğumuz uzocu ablaların yanına gidiyorum. Birazdan kapatacağız diyerek bir tane peti boşaltıp içine uzo doldurup elime tutuşturuyorlar. Artık nasıl bir itibarımız varsa ortamda?

Bu rezilliğe tanık olan, ablaların arkadaşı olduğunu düşündüğüm biri laf atıyor. Konuşmaya başlıyoruz. Sonra bir kaç kişi daha katılıyor sohbetimize. Özellikle bir tanesi bildiğin Halit Ergenci. Sakal makal aynı. ‘Suleyman’ diyerek dalga geçiyorlar elemanla. Bu sırada konu konuyu açıyor, ahbaplık seviyemiz ileri düzeye yükseliyor derken asıl adı Thedoros sahne adı Lampsas (meğer soyadıymış) olan elemen bana aniden hiç beşten fazla kişi tarafından dövülüp dövülmediğimi soruyor. İnsan şaşırınca daha bir dürüst olurmuş ya, "valla güzel dayak yedim ama beş kişiden sonrasını saymaya fırsat bulamadım işin açığı" diyorum içtenlikle, "hem de birden fazla olmak üzere..." O kadar şaşırmışım ki, nasıl bildiğini sormayı geçtim "sen de mi?" diye soramıyorum bile... Neyse ki sırtıma pat pat vururken o da içten bir itirafta bulunuyor da göt gibi kalmıyorum ortada: "üzülme dostum" diyor "ben de çok yedim." Böylece adı konmayan derin dostluğumuzun da başlangıcı oluyor bu küçük hikaye. Hatta o derece ki, bizi evlerinde misafir ediyorlar bir kaç gün. Biz de keriz değiliz, anında çöküyoruz.

***

Tavla yarışması (?) çekilişi sonucu gece yarısı açıklanacaktı. İki bileti de alıp gidiyorum, Metin nedense olaydan çok emin, “kesin bana çıktı, ödülü al gel” diyor, ‘ruhunu iki dakkada şeytana mı sattı da bu kadar emin bu herif’ diye düşünerek stanta yaklaşıyorum. Tahtaya bir takım numaralar yazmışlar. Elbette ki en alttaki numaralara bakıyorum eski bir amortici olarak. "Tabii ki amorti bile" yok diye hayıflanıp geri dönüyorum. Hostes kız o anda yanımda beliriyor, güzellik karşısındaki her şuursuz erkek gibi ben de salak salak sırıtıyorum. “Numaranıza bakabilir miyim?” diye soruyor. Ne diyeceğimi bilemediğimden, "ya, pek bir şey çıkmamış sanırım" diye gevelerken “Nasıl çıkmamış? En büyük ödülü kazanmışsınız işte!”diyerek elimdeki numarayı işaret ediyor!

Hayatımda herhangi bir çekilişte, kurada, şans oyununda hiç bir şey kazanamamış biri olarak şok oluyorum: gerçekten benim bilette yazan sayı en üstte, bakmadığım yerde kocaman yazıyor. İnanamıyorum! Sonra toparlanıp arkadaşları filan topluyorum, törenle hediyelerimizi takdim ediyorlar. Woody Allen’ın Sleeper filminde güzellik kraliçesi seçildiği anda yaşadığı duyguya benzer bir şey yaşıyorum sanki...

 

f3fb31b79e10c374afeb6524ab73c0fa

 

Uzo Midilli’de içilir...

İkisi hariç verdikleri bir kasa uzoyu orada eşe dosta dağıtıyorum. Aylar sonra, evimde demlenirken, rakı bitince bunlar aklıma geliyor. Birini açıp bardağa dolduruyorum ve bir yudum alıyorum: Bu ne lan??? Bir yudum daha, olmuyor, tükürüyorum. Berbat bir şey bu. Hemen netten Metin’i arıyorum: “Oğlum biz galonlarca uzoyu nasıl içmişiz lan?” “Abi ben de bir iki denedim gurbet ellerde ama içilecek gibi değilmiş” diye yanıtlıyor. Moğol ayragından sonra içtiğim en kötü içkilerden biriymiş de haberimiz yokmuş. Büyük konuşmayayım ama çok zorda kalmazsam bir daha ağzıma sürmeyi düşünmüyorum. Belki Midilli’de, zira başka yerde o tadı yakalayamıyoruz.

***

Midilli kentinden zar zor bir araba kiralayıp Selanik’ten iki ahbabımın işlettiği Kafeneio Leonidas’ı bulmak üzere yollara düşüyoruz. Herkes herkesi tanıdığı için arkadaşlar yolu tarif ediyor, anladığımız kadarıyla resmen tanırının unuttuğu bir yerde olmalı. Gerçi dolanarak, yolun keyfine vararak, köylere girip çıkarak ilerliyoruz, o yüzden ne kadar ücra olursa bizim için o kadar iyi.

Yunanlıların genelde telefon açmama, e-postaya iki ay sonra yanıt verme gibi güzel alışkanlıkları olduğu için çat kapı gitmemiz yadırganmıyor elbette. Hemen çipurolar, mezeler çıkıyor ve akabinde öğlen rakısına oturuluyor. Sonra diğer elemanlar da damlamaya başlıyor. Bunlardan biri yine ilk geldiğimde tanıştığımız ahşap ustası ve heykeltıraş deli Yorgo, özlemişiz keratayı. Şimdi de buzukiler, utlar, curalar beliriyor ve cümbüş başlıyor.

Akşama doğru müsaade isteyip kalkıyoruz, çünkü uğramamız gereken bir yer daha var.

İkinci durağımıza ilk kez 2009’da gittiğimde “işte” demiştim arkadaşlara “dünyada gerçekten huzur bulduğum tek yer! Çünkü Söğütdalı 2003’te restore edildiğinden beri yersiz yurtsuz kalmıştım.”

 

P1060873

 

Bu mekana yalnızca orayı bilenler gidiyor, yani bizler gibi anarşistler veya solcu, çer-çapulcu tayfası filan. Oturuyorsun ve önüne direk harikulade mezeler gelmeye başlıyor alkol eşliğinde. Hiç bir şey söylemene gerek yok! Çıkarken de gönlünden ne koparsa onu ödüyorsun. Olay yalnızca bununla kalmıyor, muhabbetin kralı da orada!

İçeri giriyoruz, eşi önce beni hatırlamıyor ama gelin diye işaret ediyor. İçeride eski dostum uzandığı yerden doğruluyor ve beni görünce yüzünde güller açıyor, tabii benim de. Sarılıyoruz. Gece yarısına kadar sohbet ediyoruz. Nerede kalıyorsunuz diye soruyorlar, biz kem küm edince de oradaki minderlere yatırıp üzerimizi örtüyorlar. Bir yandan dalgaların sesi, bir yandan rüzgarın soluğu, uykuya dalıyoruz...

***

Midilli kentine döndüğümüzde Metin’in Türkiye’den arkadaşları ile buluşup kafede laflamaya başlıyoruz. İkindi vakti Yunanlılar uykuda olduğundan kafede bizden başka bir Türk çift daha var. (Sevişmek gibi) yapacak daha iyi bir işleri olmadığı için bizi dinlemeye başlıyorlar ve büyük ihtimalle beyin mıncıklaması geçiriyorlar çünkü o saatte yine içtiğimiz için sohbetimiz ağır politik ve saykodelik bir hal almaya başlıyor.

Bu sırada bir başka Türk çift bizi görüp “Aa, burda da Türkler varmış” diyerek bir anda fotoğrafımızı çekiyor.

Sigortalarım atıyor: “Ne yaptığınızı sanıyorsunuz siz?” diye çıkışıyorum. İzinsiz bir biçimde birinin, hele de benim fotoğrafımın çekilmesi saygısızlığın dik alasıdır. Diğerleri araya girip ortamı sakinleştirmeye çalışıyor. Fotoğrafımızı çeken salak da özür dileyip derhal fotoğrafı siliyor ve hızlıca yoluna gidiyor.

*** 

Dönüşte feribotta Metin’e “Başardık” diyorum, “Midilli’de Türk dövmemeyi başardık.”

Haydi bunu kutlayalım.

 

MONGOL YURDU MOĞOLİSTAN II

III. BÖLÜM

KUZEY, HUVSGÖL GÖLÜ

Daha önce sözünü ettiğim üzere Moğollar, kadim Türklerin Huvs Gölü adını verdiği yeri komple gölün adı zannederek Huvsgöl gölü[1]adını vermiş. Daha sonra kafaları iyice karışan Moğollar bizim göl kelimesine de nehir anlamı vermesinler mi?

Göl ve etrafı Alp Dağlarını andırıyor. Dolaşarak gölün kıyısına gidiyoruz. Kıyıya vardığımızda yine bir bağırış-çağırış-kızılca kıyamet! Cengiz Han'ın nehir ve göller hakkında koyduğu ünlü yasa halen geçerli demek ki: Moğollar bırak yüzme bilmeyi, suya yaklaşmaktan/yaklaştırmaktan bile korkuyor: "Göle en son 1240 yılında girdiler, giren bir daha geri dönmedi." Dönmez tabii, aradan sekiz yüz yıl geçmiş, ayrıca girip bir baksaydınız, belki en azından cesetleri oradadır.

Gerçi Moğollar bildiğim kadarıyla ölülerini etrafta bolca gördüğümüz akbabalara yem etmek suretiyle geri-dönüştürüyor (sürdürülebilir kadavracılık). Yani cesedi bulup da ne yapacaklar ayrı konu.

 

20130811_101339

Kızıl Müzesinde Tuva Halkı

 

Milli parkın içinde yurtlardan oluşan pansiyonlar mevcut ve bunlar at turları da düzenliyor. Buralarda kayıp bir Türk kabilesi[2]varmış diye görevliye sırıtarak soruyoruz. Adam da gülerek yanıtlıyor "Şu geyiğe binen Dukhaları diyorsun. Onlar sürekli yer değiştirir ama atla bir iki günde yakalarsınız elemanlar kaybolmadan." 

Yemeğimizi yerken ortamdaki Polonyalı, İsrailli elemanlarla ahbap oluyoruz, bu arada iki de ABD vatandaşı genç damlıyor, bunlar da bulmuş 'kayıp'kabileyi, anlatıyorlar: "Önce bizi anlamıyor gibi yapıyorlardı sonra çocuklarla oynayıp fotoğraf çekerken bir tanesi çıkıp gayet düzgün bir İngilizceyle fatura düzenleyip elimize tutuşturdu". Halbuki Erzurumlular[3]misafirperver insanlardır, tuhaf.

Yol boyunca tanıştığımız bütün ecnebi arkadaşlar da gezileri boyunca aç açına dolaştıklarını söylüyor, demek ki çok da önyargılı yaklaşmamışız olaylara.

GEYİK TAŞLARI

Huvs Gölünden, dünyanın en boktan kentleri sıralamasında üst sıraları zorlayacak olan Mürün kentine iniyoruz. İlk durağımız eczane değil elbette ki. Kentin tek süpermarketinden Ermeni konyağı bulunca yüzümüzde güller açıyor. Uzun yıllar boyunca dünyanın en iyi konyaklarını üreten Sovyet Ermeni Sosyalist Cumhuriyeti 'konyak' adını kullanmada bir beis görmemişti. Fransızların 'ama biz onun isim hakkını aldık' vızıldamasına SSCB'nin 'höt!' yanıtı, 'siz nasıl isterseniz' yalakalığı ile son bulunca SSCB zamanında üretilen, konyağı andıran tüm içkiler konyak adını almıştı. Ermeni konyakları halen kalitesini bozmamıştır ama 'Ararat' markası son zamanlarda kazandığı popülariteyi fiyatlara da yansıtınca biz de başka markalara yönelmek durumunda kaldık.

 

img_4890

 

Bir de tanesi 4 TL'den çakma havyar bulunca kasayla alıyoruz. Artık açlığa son! Aç kaldık mı havyar kaşıklayacağız bundan böyle. 42 milyon büyük ve küçük baş hayvan sürüsü olan bu topraklarda et yiyemiyoruz da denizden korkan insanların sattığı ucuz Rus havyarını yiyoruz ya daha ne diyeyim?

Marketin dışında bizimkiler sigara içerken biri Rus biri Moğol iki kişi yaklaşıyor. Moğol olan bizimle Türkçe konuşmaya başlıyor, meğer Eskişehir'de arkeoloji okumuşmuş. Konu konuyu açarken yakınlardaki Geyik Taşlarında kazı yaptıklarını öğreniyoruz. Biraz da arkeolojiden söz açılınca eleman coşuyor ve Göktürk yazılı taşlarının aslında bizim sandığımız gibi Türkçe olmadığını söylüyor.

Kulağıma Rus arkeologların ve tarihçilerin Moğolları da yancıları yaparak Türk unsurlarını bir şekilde görmezden getirip Moğollara soy biçme derdinde oldukları çalınmıştı ama bu kadar büyük bir zırvalık beklemiyordum işin açığı. Bu evrensel Türk düşmanlığını ayrıca incelemek gerek. Sinirleniyorum:

"Birader" diyorum, "sen bu yazıları okuyabiliyor musun?" "Hayır abi" diye yanıtlıyor. "Peki senin alfabende yazıldığında anlayabiliyor musun?" "Hayır" diyor yine. 

"Ben onları okuyabiliyorum ve okuduğum zaman anlayabiliyorum" diyorum, zira zamanında oturup öğrenmiştim. Karşımda şu anda bana bakan bir çift göt var.

 

geyik1
geyik3
geyik2

Geyik Taşları

 

ULANGOM

Biraz önce Mürün'e boktan mı demiştim? Ne münasebet, Ulangom derhal bu ünvanı alıyor. Embesillikleri yüzünden bizi çıldırtma noktasına getiren şöförle aşçı-rehberimizi bu noktada defedip nihai hedefimiz olan Bayan-Ülgi'ye gitmek için vasıta bakmaya başlıyoruz. Dolanırken, karşımıza araba parçaları satan bir dükkanda, büyük bir şans eseri İngilizce bilen bir kızcağız çıkıyor. Bu kız oranın tek İngilizce konuşanı aynı zamanda. Sağ olsun bize yardımcı oluyor ve bir tane şoförlü Land Cruiser getirtiyor. Daha önceden minibüs fiyatı aldığımız için derhal adamla pazarlık yapıp hemen hemen minibüs parasına anlaşıyoruz. Zaten Moğollar bir kentten diğerine gitmedikleri için minibüs de bizim özel aracımız gibi olacaktı. Biz pazarlık yaparken bütün gezim boyunca gördüğüm tek kediyi de kızımız süpürgeyle kovalıyor. "Ne yapıyorsun sen?" diye kızıyorum buna, açıklama yapıyor: "Biz Moğollar kedi sevmeyiz, köpek severiz." Buyur buradan yak. Tamam, tarım toplumu olmadığınız için kediye karşı bir önyargınız olabilir ama yol boyunca beslediğimiz açlıktan sürünen köpekleri düşünüyorum da 'sizin sevginiz bana pek de inandırıcı gelmedi' diyesim geliyor, sonra boş veriyorum.

 

köpüş

 

Bu arada haritadan incelediğim kadarıyla düzgün olan yolu işaret edip şoföre en az dört kez bu yoldan gideceğimizi deklare ediyorum. Eleman her seferinde anladığını işaret ediyor ama şu ana kadar yaşadıklarımdan dolayı bir türlü güvenemiyorum ki herife. Erzak, su ve yakıt alıp yola vuruyoruz.

Yolda otostop yapan birini görüp şoföre durmasını söylüyorum. Araç durunca elemana direk 'atla' diyorum, zira bu yoldan Bayan-Ülgi dışında başka bir yere gidilemez. Eleman çok heyecanlanıyor: "Ama ben para veremem" diyor, "Ne parası oğlum, sen otostop çekmiyor muydun?" deyince coşkuyla biniyor arabaya. Meğerse Moğollar elemandan otostop başına para talep ediyormuş. Polonyalı olan bu arkadaşla tanışıyor ve akabinde Moğollar hakkında atıp tutmaya başlıyoruz şoförün kıllanan bakışları altında. Kafa çalışmayınca hissiyat güçleniyor demek ki.

 

1030151-700x525

Leh'in yolda çektiği foto

 

DÖVMEK Mİ ZOR DÖVMEMEK Mİ?

Sohbete kendimizi kaptırdığımız anda sıçtığımızın resmi de ortaya çıkıyor. Beyinsiz sürücümüz bir anlık gafletimizden faydalanıp gitmememiz gereken yola girmiş bile. Adamı dövmemek için kendimizi zor tutuyoruz. Hiçliğin ortasında yol soracak birilerini arayan bir ahmağı dövsen ne olur? Tanrı vurmuş zaten bunlara ama...

Polonyalı eleman da bizi sakinleştirmeye çalışıyor, ne mümkün? Dört kez teyit  ettirmiştim yolu. 30 km kurtaracağım diye kurnazlık yap, sonra 100 km dolanarak yol ara. Dört saatlik yolu da yedi saate çıkar, aferin oğlum! 

Sinirden ellerim titriyor.

Akşam saatlerinde zor bela varıyoruz kente. Neyse ki burası gezimiz süresince gördüğüm en güzel kent!

 

ülgi

 

BAYAN-ÜLGİ

Genelde Kazak nüfusun yoğun olduğu bu kentin tek kötü tarafı camilerin varlığı belki de. Gezi süresince en azından sessizliği dinliyorduk, şimdi Arabı dinleyeceğiz beş vakit.

Önce karnımızı doyuralım diye ivedi olarak kentin ünlü Türk restoranına gidiyoruz. Şimdi elbette, İtalyanlar gibi her gittikleri ülkede pizza arayan şuursuz tipleme gibi görünmeyi ben de istemem ama yapacak bir şey yok. Açız ve haftalardır kursağımıza doğru dürüst yemek girmedi, e düzgün yemek de Türk restoranında değil de nerede olacak? Kebap, çorba, pide, salata, ayran, çay ne varsa yumuluyoruz. Midemiz bayram ediyor.

Sonra Polonyalı elemanla çıkıp otel bakıyoruz. Kazak oldu mu ben konuşuyorum, Moğol çıkınca o Rusça konuşarak anlaşmaya çalışıyor. Moğollarla anlaşmada ikimizin de güçlük çektiğimizi bilmem söylememe gerek var mı?

Nihayet cin gibi zeki Kazak bir teyze ile anlaşıp iyi bir otele güzel bir fiyata yerleşiyoruz. Hatta otelde sıcak su bile var. Bunu kutlamak için derhal bir şişe konyak açıyoruz. Kahrolsun votkanın kolonyal zulmü.

 

ülgi2

 

Sabah kahvaltıya iniyoruz, İsrailli olduklarını anladığım bir grup laf atıyor nerelisiniz diye. "Bakın" diyorum ve oradaki Kazak kızla konuşmaya başlıyorum, aferin çocuklara, hemen olayı idrak ediyorlar. Sonra ahbaplığı ilerletiyoruz, gruplarında bulunan tek kızın akrabaları Milaslıymış. Bu arada Yiddiş ve Latino dillerinin ölmek üzere olduğu bilgisini alıp üzülüyorum. Elemanlara geleneksel içkilerinin ne olduğunu sorduğumda ise arak diye yanıtlıyorlar. 'Koşer mi?' diyerek işi alaya vuruyorum, gülüyorlar.

Rakı kelimesinin Arapça 'ter' anlamına gelen 'Arak'[4] kelimesinden türediği kabul gören bir görüş olmakla beraber, Güney Sibirya yöresinde damıtılmış kımıza 'Araka' veya 'Arakı' adı veriliyor. 17. yüzyılda İstanbul'da çıktığını iddia ettiğimiz rakı adının gerisin geri Orta Asya'ya gidip Osmanlıcadan bozularak 'Arakı' adını alabileceğini düşünmüyorum. Bu da alkolizm tarihinde araştırılması gereken etimolojik konulardan biri.

 

kımız

Kımızhana

 

Daha sonra Mavi Kurt adlı turizm ofisini aramaya çıkıyoruz. Biraz yürüdükten sonra "Abi Türk müsünüz?" sorusu ile karşılaşınca artık şaşırmıyoruz. Yine bizim ülkede okumuş gençten biri, yurduna dönüp restoran açmayı tercih etmiş. Adını Kazakların ünlü yemeğinden alan bu restoranın spesiyalitesi de aynı yemek, sohbet harlanınca: "Yarın gelin size nefis bir 'Beşparmak' hazırlayayım" diye teklif ediyor. Zira at ve koyun etinin saatlerce tandırda pişirilmesi gerektiğinden bir gün önceden hazırlık yapılması gerekiyor.

 

beşparmak

 

Mavi Kurt'u bulup giriyoruz 'açılın Türkiye'den geliyoruz' diyerek. Sahibi bizi tanıdığına çok sevinmiş görünüyor, zira adam fena halde Türkçü. Moğollara verip veriştiriyor, Çinlilerin ve Rusların bizim kültürümüzü yok etmeye çalıştığını söylüyor. Duvardaki haritaya eliye Batı Moğolistan-Çin ve Doğu Kazakistan'ı da içine alan bir kavis çiziyor: "Buralara 'Şambala'[5]denir, Türklerin yurdu." Sonra bir sürü kitap çıkartıp bizi bilgiye boğuyor. Görülecek ve incelenecek o kadar çok şey var ki. Ama mesafelerin uzunluğu ve yolların bozukluğu göz önüne alınınca en kısa sürelerde en çok nereleri gezebiliriz konusuna odaklanıyoruz. Bize makul bir rota çıkartırken "Seneye daha uzun süreli gelin, Çin tarafındaki mağaralarda atalarımızdan kalan binlerce yıllık çizimler var" diyor.

Kazak şoförümüze rotayı anlatırken adamın keskin bakışları ve anladığını belirten tavırlarından, yolculuğumuz boyunca ilk kez zeki bir şoförle seyahat edeceğimiz gerçeğini anlayıp duygulanıyoruz.

somun3
somuncu
somun2

Gittiğimiz vadide yok olmayı bekleyen bu petrogliflerden binlerce var. Benzer figürler ve Runik yazılar Ankara-Güdül'de de keşfedilmişti (bkz. Somuncoğlu, )

taş2
taş4
taş1

Dikili taş: Bu taşlar Türklerin olduğu her yerde mevcut. Değişik enerjiler yaydığı söylenen taşların hepsinin de farklı anlamları, farklı ritüelleri var. Kimisi sağlık veriyor, kimisi zenginlik. Bazılarına süt ve süt ürünleri adaman gerekiyor, bazılarının etrafında dönmen, bazılarına sarılman. Yurdumuzda, eski Türk geleneğini devam ettiren kimi Alevi köylerinde bu tarzda dikili taşlara rastlamak mümkündür.

1040243-700x933
balbal
balbal2

Balbal veya Taşbaba. Balbal Eski Türkçede vurmak veya çakmak anlamına gelir. Güney Sibirya'dan Kırgızistan'a kadar tüm bölgede on binlerce balbal vardır. Bunların ölen savaşçının kendisini veya öldürdüğü düşmanı simgelediği düşünülür. Anadolu'ya gelindiğinde zamanla Taşbaba adını alan balballar mezar taşlarında sembolleşmiştir. Zaten Orta Asya'da da 'Kurgan'ların (mezar) yakınlarına dikildiği düşünülür.

kazak
kımız1
Misafirperver Kazak ailesi. Yurtlarına bizi kabul eden teyze ellerimizi sıkıp bize sıcak bir hoş geldiniz dedikten sonra koyun kokusu olmayan mekanında bizi krallara layık bir şekilde ağırlıyor. Anadolu köy kültüründen tek fark olarak ayran yerine kımız ikramı var, onun dışındakiler anneannemin sunumundan pek de farklı değil: Bişi, köy peyniri, kaymak, keş, çökelek.
yurt1

Yurt iç detaylar. Yüklük. Kartalların yakaladığı zavallı tilkilerin kürkleri. 

 

Mavi Kurt'ta oturup sohbet ediyoruz. Martin Mystére'den bildiğim kadarıyla Yeti efsanesinin asıl çıkış yeri bu bölge olabileceğinden soruyorum. Gerçekten de Yeti veya Almas (Albız) ile ilgili bir çok hikaye anlatılırmış yıllardır. Hatta batıdan bir sürü araştırmacı/maceracı gelip dağ bayır Yeti'nin izini sürmüşler. Sonra bir kemankeşle tanışma fırsatımız oluyor. Ülkemizde 1970'lerde ölen ve şimdi tekrar canlandırılmaya çalışılan geleneksel ok-yay yapım ustalığı neyse ki burada sürdürülüyor. Manda boynuzunun işlemden geçirilerek yayın gergin uçlarını oluşturması tekniğini kullanan Eski Türkler, at üzerinde 'Part Atışı' yapabilme becerileriyle de savaşlarda üstünlük elde etmeye başlamışlardı. Bu yaylar o kadar güçlü atış yapabiliyor ki uzun mesafeden bile zırhları delebiliyormuş.

 

yeti

Yeti'nin harman olduğu yerler

Yolculuğumuzun sonunda doğru gelirken yine o ünlü soruyla karşılaşıyoruz. Bu kez ikinci bir soru ile bütünleme gereği duyuluyor nedense: "Müslüman mısınız?" "Şamanız" diye yanıtlıyorum sertçe. Karşımdaki esnaf dumura uğruyor resmen: "Türkiye'de şaman var mı?" "E biz varız ya" diyerek uzaklaşıyoruz mevzuyu uzatmadan; şaman da olurum, eşeğe taparım kardeşim, seni ne ilgilendirir? Hani senin dinin sanaydı?

 

YOLCULUĞUN SONU

"Güzel kadınları severim

İşçi kadınları da severim

Güzel işçi kadınları 

Daha çok severim."[6]

Daha önce anlaştığımız, bizi ülke dışına çıkartacak olan şöförü aramamız mı ne gerekiyordu, bu kez otel lobisinde duran Moğol kadına telefonda durumu izah et demeye çalışıyordum çok net bir şekilde yazarak çizerek. Geri zekalı olsa anlar diyeceğim ama neyse. Tam çıldırma noktasına geleceğim sırada otelin dış cephesini boyayan iki kadın işçi yetişiyor imdadıma. Kadınlardan biri durumu yaklaşık 15 saniye içinde idrak edip telefonu alıyor ve işi çözüyor. 

"Siz" diyorum " otelin tepesinde iki gündür çalışıyorsunuz, biz de size bakıp ne kadar güzel iş yapıyorlar diyorduk, elinize sağlık. Gelin beraber bir fotoğraf çektirelim."

Kadınlar utanıyor, itiraz ediyor: "Olmaz, üstümüz başımız kirli." 

"Canım ne olacak, utanılacak bir şey değil ki bu" desem de ikna edemiyorum.

Sonra aklımıza Sovyet ülkelerinde çalışan kadınların ağır işlerde çalıştıktan sonra nasıl süslenip püslenip sosyal hayatın içine aktığı gerçeği geliyor: 'Aman çok yoruldum, eve ekmek getiren benim' afra tafraları yapmadan, ortamı kaprise boğmadan, nazlanmadan.

"O zaman izin verin elinizi sıkayım" diyorum: 

"Rahmet[7]."

 

DİPNOTLAR

[1] Moğolcası Huvsgol Nuur

[2] Atlas dergisi sansasyonel bir biçimde Tuvaların bir kolu olan Dukhaları kayıp Türk kabilesi olarak lanse etmişti.

[3] http://www.sabah.com.tr/Gundem/2013/01/03/kayip-turkler-erzurumlu-cikti 

[4] 'Didi evvel, arak ki: Ey mey-i nab / Kılma neş'e hayali ile şitab.' Fuzuli

[5] Efsanevi Agartha örgütüne de verilen ad

[6] Orhan Veli Kanık

[7] Raxhmet: Kazakça teşekkür ederim.

 

Paylaşım için

MONGOL YURDU MOĞOLİSTAN I

Yabancı dillerde Moğol'un, Mongol diye bilinmesi kaderin bir cilvesi midir; yoksa eloğlu bu toplumda bir sıkıntı olduğunu hissedip mi bu adı takmış bilemiyoruz ama kesin olan bir şey var ki bir garip yer Moğolistan, bir garip millet Moğollar.

I. BÖLÜM

Vize başvurusu için önce telefon ederek evrak teyidini yapıp sonra da Ankara'daki Moğolistan elçiliğine gidiyorum, ancak kapı duvar. Zar zar zile basıyorum ancak görünürde ne bir görevli, ne de bir bekçi var. Bu kez telefona sarılıyorum, yanıt veren yok. Tekrar zile abanıyorum on dakika sonra nihayet ana binadan biri seğirterek çıkıyor. İçeri girip evrakları uzatırken hoş beş yaptıktan sonra: 

- Batı Moğolistan tarafından girmeyi düşünüyoruz, diye fikir beyan ediyorum görevliye. Sıkıntı olur mu? 

- Yalnızca Taşanta sınır kapısından girebilirsiniz diyor. Diğer sınır kapıları yalnızca Rus ve Moğol vatandaşları içinmiş. Haritadan yerini işaret ediyor.

- Oradan girince araç bulabilir miyiz sizin tarafta?

- Bulursunuz, sıkıntı olmaz, diyerek gülümsüyor ama nedense kıllanıyorum bu sınır kapısı işinden. Oradan ayrılır ayrılmaz derhal Rus Elçiliğini arıyorum ama eski sosyalist bürokrasi taktikleri beni yıldırıyor: yok şurayı arayın, yok buraya bağlanın derken on beş dakika içinde telefona yanıt veren çıkmayınca pes ediyorum. Şansımızı Tuva'da denemekten başka çare yok gibi.

Ama bu arada yine de boş durmayıp sağa sola haber salıyorum, bulabilirsek daha önce o tarafa giden birilerinden bilgi alabilir miyiz diye; zira çizdiğim Tuva-Batı Moğolistan-Ulan Batur rotasını giden pek yok. Bir yerden haber geliyor. Elektronik posta trafiği neticesinde bölgeyi çok iyi bilen fotoğrafçı bir abimizden garip bir tavsiye mesajı alıyorum: oraya giderseniz ölürsünüz!

Şaka bir yana eleman bize Batı Moğolistan ile Ulan Batur arasında yol olmadığını, en az iki tane dört çeker araç kiralamamız gerektiğini, yüksek ekspedisyon tecrübemiz yoksa (ne demekse) yola çıkmamız gerektiğini salık veriyor. Yani o tarafları bilmiyorum ama siz de bilmeyin demek istiyor yorumunu yapmadan geçemiyoruz. Anlaşılan kendi kendimize çözeceğiz bu işi. O halde önce, yıllardır gitmek istediğim bölgeden başlayalım:

 

TUVA CUMHURİYETİ, RUSYA FEDERASYONU

Tanrının unuttuğu, SSCB'nin ise asla iplemediği bu yer benim için tam bir hayal kırıklığı oluyor. Zaten Rus arkadaşların orası tehlikeli ve garip bir yer, gitmeyin uyarıları olmuştu ama açıkçası bu kadar zırva bir yer beklemiyordum.

Tuva halkı bizim dile yakın bir dil konuşan çoğunluğu Budist takılan alkolik bir millet. Şaman bir azınlık da var ama büyük ihtimalle onlar da alkolizm batağında olsalar gerek. Anladığım kadarıyla ne hava ne de tren yolu ile ulaşılabilen tek Sovyet Cumhuriyeti burası ne yazık ki. Kah Moğol istilasına, kah Kazak istilasına uğrayan bu bölge Sovyetlerin üvey evladı olarak kalmış, öyle ki Ruslar ülkede küçük bir azınlık olarak varlığını sürdürüyorlar. 

Bölge insanı kimlik bunalımlarını, marketlerden birer buçukluk pet şişelere doldurttukları kötü biralar yardımıyla unutmaya çalışıyorlar sanki. Zira kontak kurabildiğimiz az sayıda kişinin, onlarla karşılıklı sayı saydığımızda (Litvanya Karaim'lerinden Sibirya Yakut'larına kadar bütün Türklerde sayılar aynıdır) veya "Atın kim?", "Menim atım Alp" gibi basit diyaloglar kurduğumuzda gözlerinde gördüğüm parıltı, akraba olabileceğimiz olasılığı ile heyecan duymasına yol açıyordu: Binlerce kilometre ötedeki insanlarla aynı dilde anlaşabilmenin verdiği bir duygu bu.

Neyse, müze yakınında yurt denilen kıl çadırın içinde Turizm İnfo konuşlanmıştı. İçeri girince kesif bir koyun kokusu alıyorum: "Koyun mu kokuyor burada?" diye arkadaşlara sorarken yanıt karşımdaki genç kızdan geliyor: "Evet, koyun kokuyor!" Hemen atılıp Feto okullarından mı mezun oldun diye soruyoruz ve yüzünün asılmasından anladığımız kadarıyla yanıt pozitif. Sonra biraz bilgi almaya çalışıyoruz ama ne mümkün. İnfo'daki elemanlar biraz daha zorlasak ağlayacak, hatta bildiklerinizi bize de öğretin diyecek durumda: Şuur sıfır!

 

kızıl
sayı

Kızıl Müzesinden kitap, alfabe ve sayılar

 

Yapılacak tek şey iki gün etrafı gezip pazartesi günü de Moğol Konsolosluğu'na gidip sınır kapıları ve nasıl gidileceği ile ilgili bilgi istemek. Zira turizm ofisleri de kapalı.

İki gün fena halde sıkıcı bir hal alıyor, müzeye gidiyoruz heyecanla, hayatımızda gördüğümüz en dandik müze çıkıyor. Tuvalıların en önemli kültür hazinesi olan gırtlak müziğini dinleyelim diyoruz, yaz sezonu olduğu için konser monser yok. Bari şamana gidip iki günah çıkartalım diyoruz şaman yerinde yok, karısı "beyim az önce çıktı" diyor tavuk yemlerken. Zaten sonradan da şamanın şarlatan olduğunu idrak ediyoruz: Şamanlık ölmüş de gömeni yok! Araç tutalım etrafı gezelim diyoruz araç yok. Bari diyoruz iki-üç şişe votka bulursak Ermeni konyağı alalım, zira başka türlü zamanın geçeceği yok.

Marketten içeri girerken saatler 19:10'u gösteriyor ve olamaz! İçki reyonu büyükçe bir örtüyle kapatılıyor. Ortalıkta boktan bir durum olduğu aşikar. Yazılardan anladığım kadarıyla ve görevli kız iki tane sarhoş genci yollayınca acı gerçeği anlıyorum: Akşam yediden sonra alkol satışı yasak!

 

Hun Hu Tuur, "Ösküs Bodum"

 

Ancak Jung'un işaret ettiği üzere avcı-toplayıcı dönemden kalma genim dürtüklüyor ve belli bir mesafeden tezgahı gözlemeye başlıyorum. Bir babuşka (Rus babaannesi) gelip bir şişe konyağı çantaya indiriveriyor görevli kızın yardımıyla. Hemen kafamda bir şimşek çakıyor ve yanaşıyorum. Bütün sempatikliğimle bildiğim Rusça-Tarzanca kelimeleri nazikçe sıralayıp (Devuşka, vodka, turista) alkol almak istediğimi belirtiyorum. Kızcağız biraz önce okumaya çalıştığım kağıdı göstermeye çalışınca ivedi olarak babuşkanın çantasına konyağı indirdiği gerçeğini koz olarak öne sürüyorum. O da ama çantan yok ki diyerek rest çekerken gülümsemesini ihmal etmiyor. Ben de tezgahtaki poşetlerden birini alıp sırıtarak "bak işte şimdi poşetim var, bağla o zaman votkayı konyağı" diyorum. Artık yabancı oluşumdan mıdır, sarhoş olmayışımdan mıdır; orada da yasağı delip alkolümüzü alarak mutlu bir şekilde evimize yollanıyoruz.

Akşam evde takılmamızın nedeni sarhoş Tuvalılar bizi rahatsız etmesin, biz de onları dövüp kodese girmeyelim duyarlılığından başka bir şey değil. Neticede şiddet karşıtıyız, insanlara karşı içimizde büyük bir sevgi var.

 

20130812_085519

 

Pazartesi sabahtan berbat bir yağmur eşliğinde konsolosluğun önündeyiz. Görevli ile İngilizce konuşmaya başlayınca aramızdaki buzlar eriyor, kapılar açılıyor ve içeri buyur ediliyoruz. Konsolosun kötü İngilizcesine rağmen aslında yakınlardaki sınır kapılarının açık olduğu bilgisini alınca seviniyoruz. Konsolosun şuursuz olabileceğini nereden bilebiliriz ki?

Gerçekten de pazarlık yaptığımız taksiciler, turizm şirketleri veya İngilizce bilen yereller o sınır kapılarının kesinlikle yabancılara kapalı olduğunu dile getiriyor. Moğol'un mongollukla ilk imtihanını Rusya'da tecrübe ediyoruz.

Bize Ankara'da bildirilen sınır kapısına ise dört çeker araç dışında ulaşmak imkansız bilgisi veriliyor ve daha önceden bildiğimiz üzere araçların hepsi önceden kiralanmış. Ya Şorya üzerinden Batı-Moğolistan'a gideceğiz ya da Trans-Sibirya rotasını kullanarak Ulan Batur'a kat edeceğiz. 

Yeni hedefimiz İrkutsk diye kararlaştırıyoruz (arada yaptığımız ucuz yollu Trans-Sibirya yolculuğu başka bir yazının konusu olabilir). Oradan da:

 

1

Ulan Ude Garı, sibirya

 

ULAN BATUR

Günler süren tren yolculuğumuz nihayete varıyor ve hayret, anlaştığımız hostelin elemanları gelip bizi gardan topluyor. Hostel sahibesi cin gibi bir kadın çıkınca Batı-Moğolistan gidiş rotamızı beraberce çıkartmaya başlıyoruz. Bize şöför[1] ve bir de aşçı-rehberiyle beraber dört çeker bir UAZ minibüs ayarlayacak. On dört gün sürecek bir yolculuk bizi bekliyor. Ama önce, yakınlarda olduğunu sandığımız Tonyukuk dikili taşını ziyaret etmemiz gerekiyor.

Yakınlarda olabilir dedim çünkü Tonyukuk dikili taşının yeri hakkında internette farklı bilgiler mevcut. Bari bir işe yarasın diyerek Türk Elçiliği'ne gidiyoruz. İlginç bir şekilde orada çalışan vatandaşlarımız görünmez olmuşlar. Güzel Türkçeleriyle bizimle muhatap olan ve hepsi de Feto okullarından mezun oldukları aşikar Moğol çalışanların ise ne Tonyukuk'tan ne de kendi ülkelerinden haberleri var. Yaklaşık kırk beş dakika sonra bizi bir TC vatandaşlarının işlettiği turizm ofisine yönlendiriyorlar, en iyi onlar bilir diyerek.

Bu arada ben de boş durmayıp hızlıca turizm infoya giderek taşın 60km doğuda olduğu bilgisini alıyorum (bir kaç telefon yardımıyla o da). Gerçi bu bilgi başından beri elimizin altında vardı, tek sıkıntı elimizde bir başka bilgi daha olmasıydı, yani taşın 360 km batıda bulunuyor olabileceği. Gerçi batıda Bilge Kağan ve Kül Tigin taşları var, büyük ihtimalle bilgiler karışmış ama bu gibi yerlerde ne olur ne olmaz, eşeği sağlam kazığa bağlamak gerek.

Oradan çıkınca yoldan geçen araçlara elimizi kaldırıp bekliyoruz. Çünkü hangi aracın taksi olduğunu bilmek mümkün değil. Bir süre bekledikten sonra bir araba duruyor sonra dolan baba dolan. Sürücü beş altı telefon görüşmesi yaptıktan, iki üç kez U dönüşü yaptıktan sonra turizm ofisinin olduğu binayı zor bela buluyoruz. Binanın önünde Türkçe adıyla dikkat çeken kafenin önünde badem bıyıklı, tiz sesli abiler mevcut. İkimizdeki tuhaf biçimli bıyıkları görünce muhtemelen bizi teşkilattan sanıp derhal yardımcı oluyorlar. Ofiste şu ara kimse yokmuş ama bize bir tane dört çeker ve bir de iyi Türkçe bilen sürücü ayarlamayı teklif ediyorlar makul bir fiyata. Kabul ediyoruz çaylar tazelenirken. Oradan çıktığımızda bir sağanak yakalıyor bizi. Tam makus talihimize küfredecekken gök gürültüsü sesini duyduğunda bağırarak kaçan insanları görmenin şaşkınlığını yaşıyorum. 

Cengiz Han gök gürlediğinde korkup kaçan Moğol askerlerinin yerine Türk askerlerini kullanmakta haklıymış. Ama olay bundan yüzlerce yıl önce geçmiyor muydu?

 

tonyu2

 

II. BÖLÜM

TONYUKUK DİKİLİ TAŞLARI

Göktürkler örneklerini başta Tonyukuk ve Bilge Kağan-Kül Tigin yazılı taşlarında gördüğümüz üzere kendi geliştirdikleri Runik yazı sistemini kullanarak çok önemli eserler bırakmışlardı. Bu yazı sistemi ilk kez I. ve II. yüzyıllarda Cermen kabilelerinde görüldüğü için daha sonra bu tarz alfabe sistemi geliştiren İskandinav, Türk ve Macar alfabelerine de Runik adı verilmiştir[2].

 

Untitled
300px-Turk1

Ünlü TÜRK kelimesi, sağdan sola okunur

 

Ancak Türk'ün Türk'e olan düşmanlığından mıdır, kendi kendimize propaganda yapmadan duramıyoruz. Alttaki fotoğraflarda TİKA[3]'nın yazdırdığı bilgi notlarında Göktürk Alfabesi başlığının altında yazılan Türkçe ve İngilizce metinlerin farklılığı gerçekten de utanç verici. Türkçe açıklama notunun aksine İngilizce notlarda, özellikle "Türkler tarafından icat edildiği kabul edilmektedir" cümlesi ve buna benzer bir takım ibareler bulunmamaktadır. Gerçekten ayıp!

 

t11
t12

 

Alfabe sistemleri dünyanın farklı yerlerinde benzer zamanlarda farklı veya benzer şekillerde doğmuş olabilir. Yani, atalarımız bu yazı sistemini kendi kendilerine de geliştirmiş olabilirler, başka bir kültürden esinlenmiş de olabilir, bunun bir önemi yok. Önemli olan Göktürklerin Runik alfabesini okuyabilen[4]her vatandaşımızın yazıtları az da olsa anlayabilmesinin vereceği heyecandır. Aradan 1500 yıl geçtikten sonra ve aramızda 6000 km mesafe olmasına karşın bu bilge insanların, oldukça basitçe, kendilerini, budunlarını ve devletlerinin yönetim biçimlerini anlatarak gelecek kuşaklara aktarmaları hiç de küçümsenecek bir durum değildir. 

 

tonyu1

 

Türk adının ilk kez geçtiği bu yazıtlar şu anda çevresindeki metal çitten başka bir korumaya sahip olmadığından yıpranmaya mahkum bırakılmış. Keşke çiti çektiren ve bilgilendirme tabelalarını koyan kuruluş biraz daha özen gösterip Sueno Taş'ına[5]yapıldığı gibi yazıtları cam bir kutunun içine alsaydı çok mu zahmete girerdi acaba? 

CENGİZ HAN ANITI

Metalden yapılan bu heykelde Temuçin (Sahne adı 'deniz' anlamına gelen Cengiz) nedense Batı'ya değil Doğu'ya gözünü dikmiş bu sefer. Atın içinden girip asansör yardımıyla adamın kafasından çıkıyoruz. Biz çıkarken bir ara güneş parlamaya başlıyor, o an bir de bakıyorum diğer yol arkadaşımız olan kadim dostum Tuğrul kendi kendinin fotoğrafını çekmeye çalışıyor, 'looser mısın oğlum sen?!' diye tepki veriyorum. Bir kaç yıl içinde bir hastalığa dönüşecek olan selfie çılgınlığına verdiğim ilk ve her daim tepkim bu olmuştur.

Dünyadaki en büyük imparatorluğu kurmuş bu şahsın bütün milletler arasındaki obsesif popülaritesi bana çok garip görünüyor, 'acaba bu, Stokholm sendromu ile açıklanabilir bir vaka mıdır?' diye düşünmeden edemiyorum. Zira belki de dünyanın gelmiş geçmiş en büyük tecavüzcüsünden, en psikopat katilinden, biyolojik silahı ilk kez kullanan[1], yüzlerce kenti harabeye çeviren, toplu katliamlar yapan, kültürel hazineleri, kütüphaneleri yakıp yok etmiş birinden bahsediyoruz ve bir sürü insan bu adama alkış tutuyor, bravo!

20130820_122638

Cengiz'in içine de girebiliyorsunuz

 

Her şey bir yana, o kadar büyük imparatorluk kurmuşsun ama şu anki Moğolistan'ın durumuna bakıyorum, son yirmi yılda Çin yardımıyla biraz gelişmiş bir Ulan Batur'dan başka ne var acaba, kültürel olarak ne kazandırdın ülkene? Yıllarca SSCB'nin yancısı olarak varlığını sürdürmüşsün ama SSCB seni o kadar iplememiş ki, altmışlardaki Sovyet Cumhuriyeti olmak için yaptığın başvuruyu bile kaale almamışlar.

Neyse, gezimiz ilerledikçe konuyla ilgili ayrıntılara daha çok gireceğiz.

KARAKURUM'A DOĞRU

Moğolistan'ın ender asfalt yollarından birini de kullanarak ilk kamp yerine varıyoruz. Burada yüzlerce küçük ve büyük baş hayvanı olan Moğol bir aile bizi ve bizim gibi yirmi-otuz kadar yabancı şahsı da misafir ediyor. Burada ata ve istersek deveye de binebileceğiz söyleniyor, ama deveyi hemen pas geçiyoruz. Moğol atları yarı yabani olduğundan nalsız bir şekilde doğada sürü halinde takılıyor. Önce onları yakalamak ve koşmak gerekiyor. Atlar koşulurken, aile bizi geleneksel içkileri ayragı içmeye davet ediyor. 

 

mogolyurt

 

Anladığım kadarıyla bunlar içilebilir ve alkol muhteva eden her şeye ayrag adını takmışlar. Muhtemelen ismini de bizim ayrandan almışlardır diye tahmin yürütüyorum. Zira Türkçe ile Moğolcanın akrabalığını ölçmek için atı gösterip "at" dediğimde bana deveyi göstermişlerdi. Zannımca Moğollar bir çok şeyi bizim atalardan, yani onlardan önceki uygarlığa ev sahipliği yapan Göktürklerden öğrenmiş, onları da yanlış öğrenmişler.

Neyse ilk tattırdıkları ayrag düpedüz kımız, ama kımızın kötüsü. Misafirperverlik kurallarına uyarak maşrapalarca içiyoruz ayragdan, dolayısı ile ortamdaki diğer turistlerle olan farkımızı ortaya koyuyoruz. Bu arada atlar hazırlanmış.

At bindikten sonra komşu yurtta kalan, iki küçük kızı olan Japon bir aile ile konuşmaya başlıyorum. Adam Türk’üz deyince hemen bizim dilin Moğolca ile olan benzerliklerini soruyor sonra da Türkçe'nin Japonca ile olan benzerliklerini. Minimum düzeyde olduğunu sandığımı söylüyorum, daha da ilginç bir soru ile karşıma çıkıyor bu kez: çağırdığı küçük kızının kasığındaki üç tane mavi beneği gösterip bizde de aynısından olup olmadığını soruyor. Beş yaşına kadar kalan genetik bir lekeymiş bu[6].

 

 

Sonra da bana "Honki Ponki Torino" şarkısını ezbere söylemeye başlıyor, ağzım açık kalıyor. Şenay zamanında Ecevit'in mitinglerinde yer alarak siyasi mitinglerde yer alan ilk şarkıcıdır. Şarkı sözleri MC hükümetinin TRT'sine aşırı solcu geldiği için Honki Ponki'yi yaptığı rivayet edilir. 12 Eylül dönemi TRT'sinde de Şenay'ın yalnızca bu şarkısı çalınmıştır. Gerçi şarkı İngilizce sözlerle 'Sen Gidince'den sonra Avrupa listelerine Türkiye'den giren ilk plak olmuştur. 

Bunun üzerine be de bir jest yaparak elemana kimsenin bilmediği Japon aşırı solcu yönetmen Koji Wakamatsu'nun en sevdiğim yönetmenlerden birini olduğunu söylüyorum. Ağız açıklığı sırası ona geçiyor.

Bu arada bir gün önce hostelde tanıştığımız İtalyanlar da damlayınca maç yapmamız kaçınılmaz bir hal alıyor ve votkasına yaptığımız bu maçı, her zaman olduğu gibi İtalyanlar kazanıyor. Aslında içkinin çoğunu biz içtiğimiz için kendimizi kazanmış addediyoruz. 

Çevreden üşüşen katılımcılarla beraber sohbet eşliğinde votkaları ardı ardına devirirken at gezimizde bize rehberlik eden Moğol dede ile ahbap oluyoruz evrensel alkolizmin diliyle. Eleman da jest olarak bizi çok sevdiğimiz at binme olayına tekrar tekrar dahil ediyor.

 

ahbaplık

 

Yalnız amca jesti biraz abartıp yine ayrag dediği ve bu kez damıtılmış kımız olduğunu tahmin ettiğim o ürkünç içeceği[8]getiriyor. Ben durumdan haberdar olduğum için fondipliyor gibi yapıp içkiyi başımın yanından döküyorum çaktırmadan, ama zavallı arkadaşlarım "be ne lan?" diyip öğürmeye başlıyorlar fondipin akabinde, "resmen damıtılmış koyun lan bu!"

Amca bir şişe de ayrag hediye ediyor yolluk hesabı ama biz de onu en kısa zamanda şöföre hediye etmek suretiyle topluca yaşadığımız bir rahatlama ve mutluluk hissini yakalıyoruz.

ORHUN VADİSİ

Moğolistan'ın en iyi durumdaki asfalt yolu yine TİKA tarafından yaptırılmış. Yan yana iki aracın zor geçtiği konusunda Moğolların kimi eleştirileri komik kaçıyor. Zira bu yolda bırak yan yana, ikinci bir aracı görmek bile mucize. Ayrıyeten yol plan ve güzergahı da Moğol devleti tarafından yapılmış. Madem ki "Her Moğol'un bir yolu vardır"[9], çok isteyen kendi yolundan gidebilir diyerek uzunca bir süre göremeyeceğimiz asfalt yolun tadını çıkartıyoruz.

50 km kadar sonra Bilge Kağan ve Kül Tigin yazılı taşlarının olduğu TİKA ve Ankara Üniversitesi tarafından yaptırılan müzeye(!) varıyoruz.

 

müze

 

Asıl yerlerinde, Tonyukuk taşları için sözünü ettiğimiz özel bir biçimde muhafaza edilmek yerine, bu muazzam taşların biraz ötesine kurulmuş olan müzeye nakledilmesini anlayamıyoruz, üstelik üzerinde bulundukları kaplumbağa kaidelerden arındırılmış olarak. Kaideler belki kötü durumda ama bilinçli bir restorasyon ile sağlamlaştırılamazlar mıydı diye sormadan edemiyoruz kendi kendimize; zira müzede bize yardımcı olabilecek kapasitede ve yabancı dili olan bir görevli mevcut değil. Aydınlatmaların büyük bir kısmı arızalı. İçeride bulunan eserlerle ilgili bilgilendirici yazılar ya yok ya da eksik. En önemli eksik ise Bilge Kağan ve Kül Tigin dikili taşları üzerindeki yazıların Türkçe açıklamalarının İngilizce açıklamalarından çok daha kısa olması. Ayrıca bu taşların etrafında her hangi bir koruma da yok. Gelen ziyaretçiler taşlara dokunuyor, sürtünüyor, bu da elbette ki yazıtlara zarar veriyor.

 

dokunma
bilge2

 

Bir ara, tuvaleti kullanmak için müzede bilet kesen adamın yanına gidiyorum. Üstüne üstlük adam bana tuvalet de kapalı demeye çalışıyor. Sakince tuvaleti derhal açmasını yoksa oraya idrarımı bırakacağımı el ve başka uzuvlarımın da yardımıyla anlatıyorum, birdenbire kapalı olan kapılar şahsıma açılıveriyor.

Sonra taşların asıl ait olduğu yerlere bakmaya çıkıyoruz. Tam bir rezalet. Ortalığı pislik götürüyor. Moralimiz bozuluyor, çıkıyoruz.

 

kapluş
ışıksız

Kırık kaide ve karanlık müze

 

Aracın şanzımanı cortlayınca gece tanrının unuttuğu bir yerde kamp atmak zorunda kalıyoruz. Burayı tanrı unutmuş ama lanet sivrisinekler burada mutlu bir biçimde yaşıyor olmalı ki yüzlerce sivrisineğin akımına uğruyoruz. Bu mahlukat türü beslenmek için bizi mi bekliyordu acaba? Derhal etrafta ne kadar tezek varsa toplayıp yakıyoruz, zira bırak odunu, çalı çırpı bile yok, çünkü ortamda ağaç ve çalı yetişmiyor belli ki.

Duman sinekleri uzak tutuyor ama biz de tezek isiyle yıkanıyoruz. Bundan sonra birisi bana 'Neden Moğolistan?' diye soracak olursa 'Bok toplamak için' yanıtını vermeliyim düşünceleri içinde votkamı yudumluyorum.

UAZ'IN GÖZÜNÜ SEVEYİM

SSCB'nin batı bölgelerinin II. Dünya Savaşı'nda yaşadığı Alman istilasından dolayı sanayi Stalin'in emriyle doğuya kaydırılmaya başlamıştı. Moskova'da konuşlanan ve zamanın en lüks arabalarını yapan ZİS[10]de fabrikalarını Volga bölgesinin Ulyanovsk kasabasına taşıdı. SSCB'nin Almanlara karşı kazandığı zaferden sonra ZİS Moskova'ya geri dönünce kalan ekipmanlar ve uzman işçilerle beraber üretime Ulyanovsky Avtomobilny Zavod adı altında devam edilmeye başlandı.

 

Uaz4
uaz1

 

Kiraladığımız araç UAZ-452 tüm özellikleri ile tipik Sovyet ekolünü yansıtır. Yani üretilen herhangi bir makine/araç/alet asla bozulmayacak, her koşul altında çalışacak biçimde tasarlanmıştır. Ender de olsa arıza yapan/bozulan araçlar kullanılan kişi tarafından kolayca tamir edilebilmelidir. Bu minvalde okullarda makine eğitimine de önem verilmiştir. Bu ekolün en popüler örneği Kaleşnikov otomatik tüfekleridir. Sovyet ekolü moda veya tasarım evrimi gibi mevhumlarla çok içli dışlı olmadığından, aletlerin tasarımları da hemen hemen ilk üretildikleri halleriyle kalmışlardır.

Bu minvalden yola çıkarak şöförümüz arızalan şanzımanı vardığımız kasabada kendi kendine değiştiriyor. Bizim ülkede herhangi bir kasabada şanzıman değişimi yaptırmaya kalksak adamı ayakta s... 

Neyse bu kötü düşünceleri uzaklaştırarak yolculuğun tadını çıkaralım bari.

KUZEYE DOĞRU

Dümdüz, uçsuz bucaksız stepler düşünün. Ve ekteki fotoğrafa bakıp yorum yapın. Sovyetler zamanında  gönderilen arazi araçları veya ağır vasıtalarla bu düz steplerde yol almak çok zor değil. Hatta tekerleklerin izleri ortaya çıktıkça iyi kötü bir yol da ortaya çıkmaya başlıyor. Her şey iyi-güzel, hoş da dümdüz yolda neden kavis çizerek gidiyorsun Mongol kardeşim? Kafan mı güzel yoksa senden sonra bu yolu kullanacaklar senin fantastik sürüşlerin hakkında yorum yapsın diye mi bunca uğraş, ya da bizim bilmediğimiz/çözemediğimiz başka bir gizem mi var işin içinde? Ayrıca ülkende spor gelişmemiş. Dünyanın oynanması en basit sporu olan futbolu sevdirmek yerine, toprağın üzerine dandik basket potaları dikmek de ne demek oluyor? Basketbol, zıplayan topla ona uygun zeminde oynanır. Futbol için dört tane taş ve topa benzer bir şey gerekir (iç içe geçmiş çorap bile olur). Neyin kafasını yaşıyorsunuz?

 

yol
1030441-700x525

 

Berbat yollarda içimiz dışımıza çıkarken bazen günde 100, bazen 300 km yol alıyoruz. Neyse ki votkanın dostluğu sinirlerimizi yumuşatıyor. Yolculuk boyunca ne doğru dürüst peynir ne de et yiyebiliyoruz.  Zira yol üzerindeki kasabalarda peynir veya taze et bulmak imkansız, keza rastladığımız yurtlarda da. Yurtlarda anca ayrag veya keş ikram ediliyor yufka ekmekler eşliğinde. Etraftaki yüzlerce koyun, keçi, yak... herhalde doğal ölümlerini bekliyor olmalı. 

Bazen hiçliğin ortasında küçük lokantalara denk geliyoruz. Bulduğumuz berbat çibörek veya etli pilav ise ağır koyun kokusu ile karşılıyor bizi. Bazen de kasaba bakkalından donmuş et alıp kendimiz pişiriyoruz. Çünkü aşçımız et pişirmeyi bilmediğini iddia ediyor. Zeka seviyesinden şüphelendiğimiz aşçımız aynı zamanda bizim neden ısrarla beyaz peynir aradığımızı anlayamıyor, ona en az on kez atalarımızın bu topraklarda yaşadığını ve büyük ihtimalle beyaz peynir yemeyi de bizim atalardan öğrendiklerini anlattığımız halde.

 

yaksağ

 

Moğollar büyük olasılıkla bütün Türk budunlarının çıktığı Sibirya tarafından gelmişler buralara. Sanıyorum önceleri yancı olarak Göktürklerin yanında takılmış, sonra da Göktürklerin yıkılmasıyla onlardan öğrendikleri ile ortamda palazlanmışlar. Bunu basit mantık yürütmeyle anlayabiliriz: 

Ok-yay ustaları genelde orada yaşayan Urenhaylar gibi Türk kavimlerinden çıkıyor.

Herhangi bir demir ustasına rastlamadık. Anadolu'da ise hemen her bölgede bıçak ve demir ustaları bulunur.

Savaşlarda kullandıkları hilal ve vur-kaç taktiklerini kullanmaya 13. yüzyıldan önce başlamıyorlar.

Yapabildikleri peynir çeşidi yok denecek kadar, Anadolu'da üç yüze yakın peynir çeşidi bulunmakta. 

Ayrag, yoğurt ve kımızı ise berbat yapıyorlar. Sadece kaymağın kıvamını tutturmayı başarmışlar gibi. Anadolu'da tatlı ve tuzlu olarak iki tür kaymak üretilir. Afyon kaymağı gibi bir şey dünyada mevcut değildir. Anadolu'da nedense kımız unutulmuş, ayrana geçilmiştir.

Et yemekleri (büyük bazı kentler dışında) yok denecek kadar az.

Şöyle bir itiraz olabilir, biz bir çok şeyi Anadolu'dan öğrenmişiz. Doğrudur. Bir çok Türkolog’un da işaret ettiği üzere Türkler başka uygarlıklardan her zaman bir şeyler öğrenir. Yanlış olan, Anadolu dahil Asya ve Avrupa'nın büyük kısmını işgal eden Moğolların hiç bir şey öğrenememelerine karşın kurdukları imparatorluğa büyük bir hayranlıkla bakılmasıdır. Adamlar kafalarını 13. yüzyılda bırakmış gibi yaşıyor. 

 

dere1
göl
dere2

Kurumayan Otlak, Dere ve Göller

 

Bir başka bilinç tutulması ise Türk-Moğol İmparatorluğu gibi zırva bir terim türeterek Moğol yancılığı yapmaya çalışan 'Türkçü' tarihçilerimiz tarafından yaşanmıştır. Eski bir deyiş "Türkler iki şeyden korkar: Tanrıdan ve Moğol'dan" derken belki de bizim Moğollarla olan akrabalığımızın bile nasıl şüpheyle yaklaşılması gerektiğini söylüyordu. 

Zaten büyük ihtimalle olay bize ilkokulda öğrettikleri gibi gerçekleşmedi, otlaklar bitti, dereler kurudu, biz de Moğolistan'dan göç ettik. Gördüğümüz kadarıyla ne otlar kurumuş, ne de dereler, göller... Bizim atalar Göktürklerin yıkılmasına müteakip iyice güçlenen Moğollardan iyi bir sopa yedikten sonra mekanı güzelce terk etmiş de gururumuzdan bunu kendi kendimize itiraf edemiyoruz gibi geldi bana daha çok.

MACERA DEVAM EDİYOR (tıklayınız)...

 

DİPNOTLAR

[1] Bu kelimeyi büyük ünlü uyumuna dahil ettim.

[2] Gerçekte, Kazakistan'daki Esik Kurgan'ında ünlü 'Altın Elbiseli Adam'la beraber bulunan bir kadehte (MÖ. 5-6. yy) Runik alfabenin ilk örneği görülmektedir. Ancak, buluntuların genel görüşe göre Farsi sayılan İskitler'den kalma olduğu düşünülmektedir.

[3] Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı

[4] İlgilenenler için bkz. www.gokturkceogreniyorum.com

[5] İskoçya'da bulunan 6,5 m yüksekliğindeki taş yazıt.

[6] Teslim olmayan kentlerin kale surlarından içeriye mancınıkla vebalı cesetleri attırırmış. Sularını zehirlermiş.

[7] Ayaş'ın kimi köylerinde rastlanan bir durum olduğu söyleniyor.

[8] N. Mikhailof'un 1991 yapımı Urga filmindeki "Şeytan bile içmez bunu" tesbiti.

[9] Moğol atasözü

[10] Zavod İmeni Stalina, Kuruşçev daha sonra adını ZİL yani Zavod İmeni Likhachova olarak değiştirdi 1956.

Paylaşım için

2013 SODENKULA FİLM FESTİVALİ

Haziran, Beyaz Geceler Zamanı

 

Havaalanından çıktığımızda bizi sert bir rüzgar ve soğuk hava karşılıyor, akabinde derhal kalınları giyiyoruz. Boru değil, yaz ayı bile olsa kutup dairesinin içindeyiz, sıcaklık öğlen on sekiz-yirmi, akşam beş-on. Ama insanlar bizim kadar kötümser değil. Tişörtlerle gezip barların bahçesinde soğuk bira içerek yaza merhaba diyorlar. 

 

Bira içmeyi bıraktığım ve hava da buz gibi olduğu için bir Jameson patlatmak istiyorum, tabi ki buzsuz. Bu isteğim barmenin hoşuna gitmiş olacak ki tek parasına dubleyi basıyor. Üçüncü kadehte ise level atlamış olacağım ki triple uzatıyor. Ben de gıyabında kadehimi onun ve tüm iyi yürekli barmenlerin şerefine kaldırıyorum.

 

 

Gittiğimiz bar yörenin en sıcak ortamı. Fin halkı NŞA zinhar konuşmazken, kafaları buldukça iletişime geçme isteği ile coşuyorlar adeta. Ama gel gör ki o kadar alkolden sonra iletişim ne mümkün? Ne dediklerini anlamak için akla karayı seçiyoruz. Bu arada masaya devrilenler ayrı bir husus. Aklımda kalan bir diğer görüntü ise sokaklarda sabaha karşı (gerçi orada yazın hiç gece olmuyor ama) sarhoş Finlilerin tıpkı ‘Yaşayan Ölülerin Dönüşü’nde olduğu gibi yalpalayarak, tam birer zombi gibi yürümeleri. Neyse ki zararsızlar.

 

***

 

Ertesi gün kasabayı keşfe çıkıp, aslında Film Festivali için burada olduğumuz için, program almak, gideceğimiz filmleri belirlemek amacı ile ortamı kolaçan ediyoruz. Filmlerde pek bir bok yok. Kasaba da çok küçük olduğundan yarım saat içinde her yerini öğrenmiş olarak huzura eriyorum. Bu arada iki tane pizzacı tespit ediyoruz. Finlandiya’da, hele böyle unutulmuş bir yerde olduğundan bunlardan en azından birinin bizim memleketten olma olasılığı yüzde bin diye kaba bir tahmin yürüterek içeri dalıyoruz: “Merhaba, kolay gelsin.”

 

julkisivu-kesalla-2016

 

İçeride en az benim kadar esmer çocuklar var ama suratıma mal mal bakıyorlar. “Yok mu Türkçe bilen?” diye sorumu ısrarla yineliyorum, zira o kadar olasılık hesabı yaptık, yanılma payı yok. Nitekim bir tanesi utana sıkıla çıkıp kırık bir Türkçeyle “abi biz Kuzey Iraktanız” deyince bir Rojbaş[1]yolluyorum kitleye. Elemanlar bir anda seviniyor, o sırada mekan sahibi olduğu belli olan adam içeriden beliriyor ve koca bir “hoş geldiniz” diyor. Hele bir de neredeyse akraba çıkacak gibi olunca yüzünde güller açıyor. “Misafirimsiniz” diyor “her gün gelin, hep gelin, daima gelin”. Tabii uğrarız diyoruz. Uğruyoruz da nitekim. Biliyoruz ki gurbet el zordur, dayanışmak lazım güzel insanımızla (kötüsüyle değil elbette, onlar ki başlarına taş yağsın, kıçlarında güller açsın).

 

sodankylä
soden

 

Festivalin adı ‘Gece Yarısı Güneşi’, kurucular arasında elbette ki Aki (Kaurismaki) Abimiz var. Ne var ki araç amacı aşıyor ve gündelik hayat-alkol-sohbet üçgeninde çok sayıda filme gidemiyoruz ne yazık ki. Ama daha iyisi oluyor, kopuk bir filmden sahneler yaşıyoruz sanki. Zira evinde kaldığımız eleman bizi yüzen saunasına davet ediyor (Bu arada adam atom mu fizik profesörü mü neymiş). Yol arkadaşım Ülke ile buna bir anlam veremiyoruz önce. Nasıl yüzen sauna lan? Baya yüzüyormuş meğer. Böyle motoru filan da var. Eleman kasa kasa birayı, votkayı, şampanyayı yüklüyor ve açılıyoruz gece on ikide nehrin ortasına, anadan üryan ve kızlı erkekli. Tek sıkıntımız suyun kaldırma kuvveti ve beş santigrat derece olan hava sıcaklığı. Sıcacık saunanın içinde ver alkolü ver, sonra çık ve buz gibi nehre atla. Kalp krizi riski olduğundan önce Ülke’nin atlamasını bekliyorum, bakıyorum ölmüyor ben de atlıyorum ve satırlarımdan anlaşıldığı üzere ben de ölmüyorum. 

 

Gerçekten müthiş bir olay. Müthiş olan ölmemek değil, sıcak topların soğuk suya değme anı elbette ki. 

 

9
7

 

Derken Ülke ile Etnografya müzesine gitmeye karar veriyoruz. Yürürken, yol üzerinde orada olmaması gereken bir şey mi görüyoruz veya harita ile çelişen bir durum mu vardı tam hatırlamıyorum ama cebimizdeki haritayı çıkartıp salak salak bakmaya başladığımızda yanımızdan geçen iki kız önce bizi süzüyor sonra da yardım teklifinde buluyor.

 

Aslında gideceğimiz yer Laz labirenti gibi bir yerde, düz git, köprüyü geçince sağa dön ve ilerle. O kadar! Yine de ayıp olmasın diye haritada gösteriyoruz ‘buraya gitmek istiyoruz’ gibilerinden. Kızlar daha önce harita görmemişler gibi boş gözlerle haritaya bakarak gak guk ediyorlar. Bizim şaşkın bakışları görünce de ‘ya aslında biz de buranın yabancısıyız’ diyerek gevelemeyi sürdürüyorlar.

 

Dayanamıyor ve ‘O zaman biz size yardım edelim’ diye atlıyorum, ‘Nereye gitmek istiyordunuz?’ Ülke de durum karşısında kendisini tutamayıp makaraları koyuveriyor. Kızlar da derhal uzaklaşıyor tabii... Yine sıçıp batırarak bir tanışma fırsatını daha tepiyoruz ama ne yapsaydık ki? Kedi ve ciğer hesabı, zaten çok da güzel değillerdi avuntusuyla sırıtarak yola devam ediyoruz. 

 

 

8

Gece 03:00 suları

Geleli 4-5 gün olmuştu. Yine bir sohbet esnasında ren geyiklerinden açıyor konu. Oranın halkı “Ne kadar salak hayvanlar bunlar” deyince sıkı hayvan dostları olarak hemen müdahale ediyoruz, “hayvana öyle demeyin, ayıptır”. “Yok yok” diye üsteliyorlar, “gerçekten geri zekalılar. Siz de dikkat edin.” Ülke ile birbirimize bakıyoruz anlamsızca. Ertesi gün de araba kiralayıp çevreyi keşfe çıkıyoruz. Rovaniemi kentindeki turizm ofisindeki kız da üç beş sohbetten sonra aynı konuyu dillendiriyor: “Aman ren geyiklerine dikkat edin, bu kadar embesil bir hayvan daha görülmemiştir.”  

 

Finlandiya’nın sembollerinden olan bu sevimli hayvanla Finlilerin arasında ne geçmiş olabileceğini tartışıyoruz ve o anda fark ediyoruz ki o ana kadar ren geyiğini pek de yakından görmemişiz.

 

10

 

Dünyanın en saçma sapan yerlerinden biri olan Noel Baba köyüne uğruyoruz. Gerçekten süper zırva bir yer, tamamen tüketim ve alışveriş mantığı üzerine kurulu. Vatandaşımız Demreli fakir Aziz Nikola, nam-ı diğer Santa Klaus burayı görse büyük ihtimalle kusardı.

 

Untitled

 

Dönüş yolunda birden bire üç tane ren geyiği fırlıyor yola. Hızlı gitmediğimiz için duruyoruz. Hayvanlar mal gibi yolun ortasında duruyorlar. Bir iki kornaya basıyoruz tık yok. Dışarı çıkıyoruz, hiç oralı değiller. Hayır yolun ortasında bok mu var arkadaşım? S.ktir git ormanda takıl işte mis gibi. Burada araba çarpar. Yok, anlamıyorlar. Dikilmeye devam.

 

Ren geyiklerinin gerçekten de geri zekalı olduklarını üzülerek idrak ediyoruz. Ama çok sevimli keratalar. Özellikle boynuzlarındaki tüylerle.

 

6
5

 

Son durağımız bir başka dil ailesi grubumuzdan uzak akrabalarımız olan Laponlar. Köye geldiğimizde ‘şamanizm acaba burada da mı öldü?’ sorusuyla dalıyoruz ortama ama ne yazık ki bir kez daha idrak ediyoruz ki olay burada da turistik olmuş, ayağa düşmüş. Lapon kılığına girmiş Finli teyze güpegündüz Alman turist kazıklıyor.

 

Ayıp mı? Belki.

 

Belki de turist hak ediyordur bu muameleyi.

 

Paylaşım için

TAPAS MI? YETER AMA!

İspanya'nın kendine özgü herhangi bir yemeği yoktur, İspanyollukla alakası olmayan Bask, Katalan ve Galiçya mutfakları vardır ama onların da dünyaca ünlü yemeği yok gibidir. Bunu bize söyleyen İspanyolca hocalarımız ve kullandıkları kitaplardı. Ülkenin en ünlü yemeği olan pilavdan bozma paellayeni bulunmuş bir yemektir ve öyle aman aman bir şey değildir. İspanya mutfağını ünlü yapan, büyük ihtimalle Arap kültüründen aldıkları tapasyani meze kültürü; ikincisi ise Franco faşizminden sonra yetişen aşçıların büyük bir iştahla bir sürü malzemeyi kullanarak geliştirdikleri, icat ettikleri yemekler olsa gerek.

 

cafe

Tapas dendi mi ülkede öne çıkan yer ise hiç kuşkusuz Granada'dır. Ama önce kentteki tapas-bar, bar ve restoran ayrımlarının farkına varmakta fayda var. Ancak daha da öncesinde Granada'da ve Almeira'daki tapas-bar raconunu bilmek gerekiyor: harhangi bir tapas-bara girdiğinizde bira veya şarap istediğiniz zaman yanında tapas gelmesi sizi şaşırtmasın, özellikle de tapasın ücreti biranın içine dahil olduğunda. Fiyatları 1.60 ve 3 avro arası değişen biranın bardak büyüklükleri de değişiyor. Kanya (caña) 20, tubo 30 ve harra (jarra) ise 50 santilitrelik bardaklarda servis ediliyor; ancak harra bulmak biraz zor.

 

bar-correo-cerveza--644x362

 

Yani, acıktığınız zaman restoranda sadece paranız karşılığında yemek yemek veya barda kuru kuru biranızı içmek yerine herhangi bir tapas-bara girdiğinizde servis edilen en küçük bira karşılığında karnınızı doyurmak mümkün olabiliyor. Bu, elbette gittiğiniz yere de bağlı. Eğer mahalle arasındaki bir tapas-barı tercih ediyorsanız bol kepçe tapas yemeniz mümkünken, kalbur üstü yerlerde damak zevkinizi geliştirmek de olası. Bazı yerler, birinci ve ikinci tapas uygulaması yaparken (yani şefin o günkü ruh durumuna göre tapas hazırlayıp birinci biranızla başka, ikinci biranızla otomatik olarak başka tapas servisi), bazı yerlerde ise artan çeşitlilikteki tapaslardan dilediğinizi seçmeniz mümkün olabiliyor. Kimi yerlerde ise fiks tapas uygulaması mevcut. Yani her gün dilediğinizi seçebileceğiniz, on farklı tapas çeşidi olan yerler de var.

 

tapas1

 

Kimi yerler sadece deniz ürünü servis ederken, başka yerlerde sadece et veya bocadillo/bokadilyo denilen, sandviç ekmeği arasına jamon/hamon serpiştirilen sandviçler bulabilirsiniz.

 

tapas2

 

Buraya kadar her şey iyi güzel ama, mesela canınız arkadaşınızla iki tek mi atmak istedi, veya kafanızı dağıtmak için biraz içmek mi istediniz? Ne var ki Endülüs yöresinde içme isteğiniz gerçekleşmeyebiliyor.. Çünkü Saat 17:00'ye kadar bir yer bulup içme olasılığınız varken, eğer ki saat 17:00 ve 19:00 arası biradınız, yapacağınız tek şey eve gitmektir, zira açık yer bulmak oldukça zor, hatta imkansızdır. Nedeni ise vatandaşın siesta saati bitmiş buna karşın tapas-barların siesta zamanı başlamıştır.

 

Spanish-tapas

 

Bir yandan da, 17:00'ye kadar bulduğunuz mekan ise sadece tapas-barlar olacaktır ki üç-dört tane bira içeceğim diye yanında tapas yemeyi de göze almanız gerekiyor. Çünkü ne yazık ki yalnızca alkol servisi yapan barların açılması oldukça geç vakitleri bulabiliyor.

Bir de Ramon, yeter kesme artık hamon desek de, Ramon biraların yanında tapas getirmeye devam ediyor. Ve bunun sonucu da kimi zaman, kadim dostum Ülke'nin ziyareti esnasında başına gelen kusma vakasıyla sonuçlanabiliyor, ve bu kusma olayı ne yazık ki içkiden değil, yemekten oluyor.

Yani, ilk duyduğunuzda kulağa hoş gelebilir ama Granada'daki tapas olayı gerçekten insanı yıldırıyor, biraya da şaraba da lanet ettiriyor, eğer ki bira içme eylemi önceliğiniz ise. Ben yine de Ramon'a uyarımı yapmadan edemiyorum:


"Ya basta Ramon, no corta mas jamon!"

yani 

Yeter Ramon, kesme artık hamon!

 

Paylaşım için

GRANADA NOTLARI

Kısa Bir Tarih Okuması

Granada İspanya'nın ünlü Endülüs bölgesinde yer alır. Emeviler, Emevi Halifeliğinin Abbasiler tarafından yıkılmasından sonra bizde Endülüs Emevi Devleti, resmi olarak Cordoba Halifeliği adıyla 11. yüzyıla kadar bölgede İslamiyet'in altın çağını devam ettirmişti. Daha sonra Granada'da Berberi Zawi ben Ziri tarafından Ta'ifat Gharnata adıyla Granada Emirliği kurulmuş, bu krallık ise 1091 yılına kadar ayakta kalmıştı. Tam da bu devirde Emirlik, Sefarad Yahudilerinin hem kültürel hem de politik anlamda kendilerini belli etmeleriyle adeta bir Yahudi Krallığı görünümüne bürünmüştü.

Bundan sonra bir çok kez el değiştiren Granda 1492 yılında nihai olarak Katolik Krallığının idaresi altına girer. Müslümanlar zorla Hıristiyanlaştırılır, ki bunlara Moriscosadı verilmiştir, Sefarad Yahudileri ise Osmanlı İmparatorluğu tarafından kıyımdan kurtarılır.

 

krizdeki-ispanyadan-sefarad-yahudilerine-vatandaslik-enson_4173

Aşırı bağnaz olan İsabel (Ferdinand daha çok yancı gibi) tahminlere göre Granada meydanında iki milyon Arapça kitabı, şeytanın işi olduğu gerekçesiyle yaktırtır. Bu tarihte en büyük kütüphanesi olduğu iddiasıyla övünen Fransa Kralında sadece elli adet kitap bulunmaktadır (rakamla 50!). 

Hayatında yalnızca iki kez yıkandığı söylenen İsabel'in bir başka işi de içinden şırıl şırıl sular, çeşmeler akan Al-Hambra Sarayı'nın sularını kestirmek olmalıdır. İlk banyosunu büyük olasılıkla bebekken yapmış olan İsabel ikinci banyosunu da doktorunun, 'yıkanmazsan öleceksin' uyarısıyla yapmıştır. Bu da büyük ihtimalle Kristof Kolomb'un kendisine ithal ettiği frengi hastalığından olabilir. Frengi Amerika kıtası çıkışlı bir hastalıktır. Bu arada Kolomb'a da helal olsun, içim kalktı yemin ediyorum.

 

1200px-Ferdinand_of_Aragon,_Isabella_of_Castile
 

Kentin bize göre yetiştirdiği en önemli insanı şair Federico Garcia Lorca'dır. 1936 İspanya Anarşist Devrimi sırasında faşistler tarafından genç yaşta katledilmiştir.

 
federicogarcialorca
 

Ev Halleri

Yıllar önce İspanyolca öğrenmek maksadı ile gitmiştim kente. Granada imar planına göre kentteki apartmanların önemli bir bölümünün iki katı geçmemesi gerekiyor. Ne var ki kentte iki katlı bina bulmak zor, zira kaçak kat çıkma olayı bizdekini bile geçmiş, minareyi çalan kılıfını da uydurmuş. Şöyle ki: bina girişine Zemin kat yazmış müteahhit efendi. SonrakineGirişkatı, birinci, sonra arakat, ikinciderken, çatı katıek çatıkatı gibi kelime oyunlarıyla iki katlı bina diyerek beş-altı katı çakıvermişler.

Evlerde, genelde Akdeniz kıyılarında gördüğümüz, tembel insanın hayat felsefesi olan siestacılığından dolayı yapılmış, kapatıldığında içeri zerre ışık sızdırmayan panjurlar var. Panjur kapatıldı mı sahte bir gece ortamı oluşturuluyor içeride.

 

261872150
 

Evlere ayakkabı ile giriliyor. Bu da, bizim ülkede saçma sapan bir kompleksle yıllardır sandığımızın aksine, sokakların çok temiz olmasından filan değil, gavurların bize göre çok daha pis olmalarından dolayı (İsabella'nın memleketinden bahsediyoruz).

Kış ayları olmasına karşın kalorifer pek yakılmıyor. Ne var ki fayansla, porselenle döşenmiş evler her zaman dışarıdan daha soğuk. Bunun sonucunda da insanlar evlerin içinde 'bata' denilen kalın roblarla dolaşıyor. Hatta sık sık gördüğüm komşu ziyaretleri bile çocuğundan yaşlısına, batalarla gerçekleştiriliyor.

Komşu ziyaretleri dedik de, bazen evleri karıştırıyordum. Zira genelde, evde bizim ahaliden daha çok komşuları gördüğüm oluyordu. Ayrıca komşu dediğimiz türün ne gecesi var ne gündüzü, saat sabahın körü evde komşu, gecenin üçü evde komşu! İki kat aşağıdaki evine inmek yerine bizim evdeki kanepede uyuyanına bile rastlayınca ‘oha!’ demekten kendimi alamıyordum. Bizim komşuluk ilişkilerinin bitmesine sevinir hale geldim orada komşu terörüne maruz kaldıktan sonra.

 

desayuno
 

Yeme içme düzeni de berbat. Kahvaltıdan kasıt, ekmeğe sürülen margarin yanına da kahve. Hazırladığım kahvaltıyı görünce ufak çaplı bir şok geçiriyorlar. Hele kahvaltıda zeytin yemem ikinci bir şok dalgası. Akşam yemeği hafif oluyor bazen, o da geceye hazırlık. Gece 11'den sonra kaç kez yağlı yağlı kızartmalar yapıldığına şahit oldum, içim kalktı resmen. Hayır bünyeleri de alışmış, obez de olmuyor keratalar. Gerçi siesta yaptıkları için sabaha kadar muhabbet, eğlence, yakıyorlar galiba.

 

masa1
masa2

Masa genel görünüm ve gizlenmiş alttan gelen sıcak ölüm

 

Enteresan bir durum da her evin salonunda sehpa yerine büyükçe bir masa var. Yemek yerken, kitap okurken kullanılan bu masanın altında ise küçük bir ısıtıcı mevcut. Yani her daim ayakları ısıtmak mümkün. Ayrıca oldukça kalın olan masa örtüsünü de üzerine çekerek, yemeği yedikten hemen sonra sıcaklığın da etkisiyle uyuyakalarak olası bir kalp krizi geçirme riski söz konusu. Bizler için fevkalade sakıncalı bir durum.

Alışık olmayan götte don durmayacağı için bu hayat tarzına hiç bir zaman uymadım, uyamadım. Siesta alışkanlığım olmadığı için uyuyamadım ama herkes öğle saatlerinde horul horul uyurken göz kapaklarım ağırlaşmadı desem yalan söylemiş olurum.

 

Real Madrid Gerçeği

Evimiz ahalisi mama (anne), tita (teyze) ve konyo (kız) olarak tertiplenmiş, kızlarına 'konyo' diye hitap ettikleri için öyle söyledim ama sanırım pis manası var bu deyişin[1]. Mama, bitirmekte olduğu şarabı ile ideal anne tipine oldukça yakın bir profil çiziyor. Ara ara balkondaki güvercin tayfasına feci şekilde saydırıyor. Koyu bir Barça taraftarı olmasından dolayı da Maurinho ve Ronaldo’yu her gördüğünde, ettiği ağza alınmayacak küfürleri duyduğunuzda kadının hayal gücüne şapka çıkartmamak elde değil.

İspanya’da aynı gün olan maçların birisini normal, diğerini ise şifreli yayınla veriyorlar. O yüzden çocukluğumdan beri tuttuğum Barça maçlarını izlemek için iki haftada bir bara gitmek durumunda kalıyoruz.

 

Barca-2011
 

Bir şişe şarap söylüyorum ivedi, hemen itiraz ediyor: - Çok içiyorsun! - Asla içmem, diyorum. Tereddüt ettiğini görünce de ‘su içmem’[2]diye ekliyorum, gülmeye başlıyor. - Yalnız başına içiyorsun odanda, diye kızıyor. ‘Sağlıklı değil bu.’ Alkolik misin diyecek ama demiyor. - Hiç olur mu mama? diye yanıtlıyorum, ‘internet ortamındaki arkadaşlarla karşılıklı kadeh tokuşturuyoruz bilakis.’ Her şeye bir cevabım var elbette. - Burada bir sıkıntın, sorunun var mı? sorusunda evi kastettiğini anlamama rağmen: - Psikolojik problemlerim var, der demez paparayı yiyiveriyorum, - Ben onu mu sordum dalgacı herif, ne halin varsa gör!

Bu sırada şarabın çoğunu o içince ikinci bir şişe daha söylüyorum. Şişe gelince de bir anlık dalgınlığımdan yararlanıp 'dur-mur' demeye kalmadan araya milyon tane tapas sokuşturuveriyor şerefsizler. 'Şişe açtırıyorsunuz, usuldendir' deyip göz kırparak uzaklaşıyor utanmadan barmen efendi.

 

 

İyi Aile Çocuğu, söz konusu replik 36'24"te

Maça Real iyi başlayınca biraz geriliyoruz, aslında gerginliğin nedeni Maurinho’nun bir haftadır verdiği iğrenç demeçler. Bir önceki maçta bir araba dayak yememize rağmen Pepe, Marcello gibi çirkef oyuncuların karttan yoksun kalmaları, buna karşın Maurinho’nun yaptığı mağdur edebiyatı sonucunda sinirlerimiz gergin. Nitekim maçın henüz 15. dakikasında gerginliği alsın diyerek boşalattığımız şişe neticesinde kafası güzelleşen Mama, Maurinho’nun aslında bir kertenkele dönmesi, validesinin ise Portekiz’in en ünlü sahne ve ses sanatçısı (fado değil ama), zavallı Ronaldo’nunsa ameliyatla sonradan erkek olduğu gibi ilginç detaylar vermeye başlıyor.

Yan masalardakiler bu tür iltifatları daha önceden duymamış olacaklar ki, maçı değil de şaşkınlıkla bizi izlemeye başlıyorlar. Neyse ki mahalledeyiz de herkes Mamayı tanıyor diye düşünüyorum, zira kenttekilerin çoğunluğu, yaşadıkları Endülüs ezikliğinden midir bilinmez, Real’i destekliyor. Ben yine de ne olur ne olmaz diye şarap şişesini kendime doğru yaklaştırıyorum, neticede deplasmandayız. Sandalyeyi de şöyle bir tartıyorum, sağlam.

Real’e golleri çakınca keyfimiz iyice yerine geliyor. Şişenin ise gözlerimin önünde büyük bir hızla eriyip bitmesine hayret ediyorum bir yandan da.

Bana çok içiyorsun diyene de bakın!

Hem ben içime çekmiyorum ki, dudak tiryakisiyim.

 

Dipnotlar:

[1] coño, daha sonra öğrendiğim üzere küfürlü bir hitap şekli. Kadına kullanıldığında onun  cinsel organı, diğer kullanım şekli bizdeki sinkafa benziyor.

[2] İyi Aile Çocuğu, yön. Osman F. Seden 1978

Paylaşım için

Terms & Conditions  |  Privacy Policy

Gezenti 2018 © All Rights Reserved