SSCB SİNEMASI-POST SOVYETLERDE GEZERKEN NE İZLEMELİ II

 

MOSKOVA, LENİNGRAD, ODESSA

Operasyon Iy ve Şurik'in Diğer Maceraları

http://www.imdb.com/title/tt0059550/?ref_=tt_rec_tt

Daha sonra bir kült haline gelecek olan Şurik karakterinin ilk olarak göründüğü filmde, ana karakter yüzlerce aday arasından zorlukla seçilebilmiş. Aleksandır Demyanenko'nun canlandırdığı Şurik yeni Sovyet insanının nüvelerini taşıyan bir gençtir. Üniversitede öğrenim görürken aynı zamanda inşaat işçiliği de yapan, yardımsever, sakar ama becerikli, utangaç ama çapkın ve oldukça cesur bir karakterdir. Üç kısa filmden oluşan film Sovyet sinemasında daha önce denenmemiş bir tür olarak romantizm, macera, komedi ve sosyal mesajları da aynı anda harmanlamayı başarmıştır.

 

kinopoisk.ru

 

KAFKASYA

Kafkas Usulü Kız Kaçırma

http://www.imdb.com/title/tt0060584/?ref_=tt_rec_tt

Filmin çekildiği yer Kırım olmasına karşın, olayların geçtiği yer Kafkaslarda bulunan müphem bir Azeri, Gürcü ve Ermenilerin birlikte yaşadığı bir bölge olarak sunulmuştur. Zaten sinema dediğiniz kandırıkçılık sanatı değil de nedir? Operasyon Iy filminden tanıdığımız Şurik yerel folklor araştırmaları yapmak üzere geldiği Kafkaslarda, çok güzel olmasının yanı sıra zeki, çevik ve ahlaklı sporcu kişiliğe sahip bir Sovyet kızına rastlar ve aşık olur. Ne var ki yerel çakallar da akrabalarıyla evlendirmek üzere aynı kızın peşindedir ve nitekim kızı kaçırırlar da.

Bakalım Şurik bu oyunu bozabilecek mi?

 

 

BESARABYA (MOLDOVA)

Çingeneler Cennetin Yakınındadır

http://www.imdb.com/title/tt0073781/?ref_=fn_al_tt_1

Moldovalı yönetmen Emil Loteanu'nun yönettiği film Maksim Gorki'nin ilk öykülerindeki umutsuz bir aşk hikayesinden uyarlanmıştır. 20. yüzyılın başlarında Besarabya'da at hırsızlığı yapan Çingenbaşı Zobar'ın güzel Radda'ya olan aşkı, Avusturya-Macaristan askerlerinden kaçışı, çingenelerin özgür ve gururlu yaşantıları şahane müzikler ve danslar eşliğinde veriliyor. Gerçek Çingenelerin yanı sıra filmde bir çok Litvanyalı oyuncu da yer almış, filmin kent sahneleri Vilnius ve Kaunas'ta çekilmiştir. Daha sonra kültleşen film müzikal olarak tiyatro sahnelerine transfer olmuştur.

 

Nefis müzikler

 

MOSKOVA

Profesör İvan Vasiliyeviç, Geleceğe Dönüş

http://www.imdb.com/title/tt0070233/?ref_=tt_rec_tt

Çok eski tarihli bir zamanda yolculuk filmi. Yani Geleceğe Dönüş deyince yalnızca Holywood filmi aklımıza gelmemeli (O da çok iyi filmdi, hakkını asla yemeyiz). Bu filmde Şurik (artık bizim Şaban karakteri gibi popüler olduğundan belki de) zaman makinası üzerinde çalışırken alet gerçekten çalışır ve apartman yöneticisiyle George Miloslavski geçmişe giderken, o zamanda yaşayan Çar Korkunç İvan da 1973 yılına ışınlanır. Olaylar olaylar...

 

prof

 

KIRIM, AZERBAYCAN

Amfibik Adam

http://www.imdb.com/title/tt0055844/

İzlediğim en ilginç, en eksantrik Sovyet filmidir diyebilirim. Olay güya 1950'lerde Buenos Aires'te geçmektedir ama politbüro burada yine gerçekliği kırmayı başarmış, Arjantin; Meksika, Guyana ve Romanya karışımı bir yer haline gelmiştir. Filmin temasını oluşturan inci toplayıcılığını gerçekte denize/denizciliğe belki de en uzak millet olan çingeneler yapmakta, o yıllarda özellikle Ukrayna'da ünlü olan tango filmde asla görünmemekte, bir sürü Hintli ve zenci figuran ortalarda dolaşmakta, kentin polis güçleri ise sombrerolarıyla ortalıkta caka satmaktadır. Aslında film Rusça olmasa Sovyet yapımı demeye bin şahit ister.

 

 

Yönetmen Çebotarev Jacques Yves Cousteau'nun filmlerinden etkilenmiş ve onu da çekimler için yardıma çağırmıştır. Cousteau teklifi kabul etmesine karşın Kültür Bakanlığı çekilecek bu çocuk filmi için ekstra bir ödeneği reddetmişti.

 

amfib2
amfi3

 

Filmdeki gerek su altı gerekse profesörün ofisindeki dekorlar muhteşem bir fütürizm festivali gibidir. Kostümler ise ayrı güzelliktedir. Bunun nedenlerinden birisi de 1956'da Moskova Gorki Parkında düzenlenen İngiliz moda günleri ve Dior'un yine Moskova'da 1959 yılında yaptığı moda gösterisidir. Keza aktrisin giydiği etek Dior tarzını andırır.

Film Müziği Ey Moryak, Nonna Sukhanova

 

Filmin çekimleri başlayacağı sıra New York Times tarafından alaycı bir yazı kaleme alınmıştı. Zira büyük bütçenin yanı sıra su altı çekilmleri için teknik ekipmanların da yetersiz olmasından dolayı Disney daha önce el attığı bu konuyla ilgili film çekemeyeceğini duyurmuştu. Yani o zamanki Amerikalıların tipik 'biz yapamıyorsak siz nasıl yapacaksınız?' küstahlığı. Hayır, adamlar filmden bir yıl önce uzaya ilk insanı göndermiş hala neyin peşindeyseler (o zaman için konuşuyorum)? ABD'nin konuya el atıp benzer bir şeyler yapması ise ancak 1977'dedir.

 

amfib

 

MOSKOVA, KARAKURUM

Kin-Dza-Dza

http://www.imdb.com/title/tt0091341/?ref_=tt_rec_tt

1985'te başlayıp Sovyetlerin yıkılmasını hızlandıran Glasnost yani Açıklık politikaları neticesinde ilginç yapımlar da çıkmaya başlamıştır. siberpunk, anti-ütopik ve kara bilim-kurgu olarak tanımlanabilecek 1986 yapımı bu filmde bir Rus ve genç bir Gürcü Sovyet vatandaşı soğuk bir Moskova akşamında deli görünümlü, ayakkabısız bir elemana yardım etmeye çalışırken kazara Kin-Dza-Dza galaksisindeki Pluk gezegenine ışınlanmışlardır.

 

 

Sovyet coğrafyası oldukça büyük olduğundan kendilerini SSCB’nin unutulmuş bir yerlerine geldiklerini düşünen ikilinin nerede olduklarını anlamaları biraz zaman alsa da, olayın farkına varınca bir çıkış yolu aramaya çalışırlar. Gezegende uçan taşıtların yakıtı su olduğundan su çok değerlidir. Bir başka değerli şeyse kibrittir.

Üst kast Çatlanyalılar ve alt kast Patsaklar olarak ayrılmış sistem içerisinde yaşayan gezegen sakinleri telepatiyle anlaşırken, genelde her şeyin yerine geçebilecek olan 'Kuu' kelimesini kullanır. Filmi izlerken aşağıdaki mini sözlükten faydalanmak yararlı olur:

 

kin
kin2

 

Kuu: Bütün kelimeler

Kyu: Hafif küfür

Ketse: Kibrit

Çatl: Para birimi

Tsak: Patsakların burunlarına takmak zorunda oldukları küçük zil

Tsapa: Değişik makine parçaları

Pepelats: Gezegenler arası uzay gemisi

Gravitsapa : Gezegenler arası yolculuk yapmak için takılan, pepelats parçası

Luts: Pepelats'ın sudan yapılan yakıtı.

Kappa - Düğme

Etsik: Tutsakların koyulduğu, tabanı iğnelerle kaplanmış kutu

Etsilop: Polis (poliste'nin tersten okunuşu)

Tranklukator: Silah

 

Ejderi Öldürmek

http://www.imdb.com/title/tt0096329/?ref_=nv_sr_1  

F. Almanya-SSCB ortak yapımı olan bu fantastik filmde Dragon (Ejderha) adlı diktatörün zulmüne son vermek için bölgeye Lancelot adlı şövalye gelir. Dragon istediği zaman dönüşebildiği üç farklı karaktere sahiptir: Samuray, Nazi ve Ejderha. Son karaktere dönüştüğünde ise yenilmesi neredeyse imkansız olan Dragon'a karşı dövüşünde Lancelot'un yardıma ihtiyacı olacaktır.

Evgeni Şvarts'ın Drakon adlı eserinin gösterimi üç kez tiyatroda sahnelendikten sonra 1944 yılında yasaklanmış, ancak 1962'de Leningrad Tiyatro Akademisi'nde Hruşçov'un, Stalin’in baskıcı politikalarının üzerine temiz ve görece daha özgürlükçü bir sayfa açmak istediği zamanda gösterime girebilmiştir.

 

kinopoisk.ru

 

Bence filmin en can alıcı sahnesi halkın diktatör gittiğinde ne yapacağını bilemeyip saçmalaması olmuştur. Bu sahne bir yandan da bir kaç yıl sonra başlayacak olan olayların habercisi gibidir.

 

YALTA

Assa

http://www.imdb.com/title/tt0094683/?ref_=fn_al_tt_1

Yapım yılı olan yıllarda geçen filmde yaşlı bir kriminalin genç metresi ve metrese aşık olan genç rock müzisyeni arsındaki aşk üçgeni 18. yüzyıldaki paralel öyküyle birlikte verilir. Bu arada Sovyetlerin yıkıma yaklaşırken nasıl pis bir yozlaşmanın içine sürüklendiğini de izlemek mümkün.

 

assa

 

Müze Ziyaretçisi

http://www.imdb.com/title/tt0173024/  

Artık iyice açılan SSCB'nin Almanya ve İsviçre ile ortak yapımı olan film, (nükleer) yıkım sonrasında toplumun deforme olmuş büyük çoğunluğunun rezervasyon kamplarına doldurulduğu zamanlarda, bir ziyaretçinin yalnızca deniz çekildiğinde girilebilen bir müzeyi ziyaret etme çabası anlatılmaktadır. Oldukça karanlık ve karamsar olan bu post-apokaliptik film Sovyetlerin yıkılma sürecinde daha yüksek bir biçimde hissedilen nükleer savaş korkusu ve daha sonra olabilecek muhtemel olayları da sorgulamamızı sağlarken o dönemde yükselmeye başlayan din olgusu da filmde kendini iyiden iyiye hissettirmektedir.

 

 

HERHANGİ BİR YER

Sıfır Kent

http://www.imdb.com/title/tt0095244/

Grotesk, mistik  ve Kafkaesk olan yapım K. Şahnazarov tarafından 1988'de çekilmiştir. Moskova'dan iş için küçük bir kente gelen Varakin'in başına gelen tuhaf olayları anlatmaktadır. Sanıyorum ABD Akademi Ödüllerine aday olan son Sovyet filmidir.

 

0 kent

 

GENEL (Bilim Kurgu)

Ölü Adamdan Mektuplar

http://www.imdb.com/title/tt0091759/  

Yönetmen Lopuşaniski'nin Müze Ziyaretçi'sinden önce çektiği ve FİPRESCİ ödülü alan bu film bence post-apokaliptik bir drama şaheseridir. Olay nükleer fırtınanın hüküm sürdüğü dünyanın bir bölümünde geçer. Zira Rusça konuşmalar olmasa olayın SSCB coğrafyasında yaşandığına dair pek az ipucu mevcuttur. M-16 veya M-1 gibi tüfekler, İngilizce tabelalar veya o zamanlar SSCB'de nadir görünen yabancı içki şişeleri aksesuarlar arasındadır.

 

 

Faşizmin ve diktatörlüklerin yine bütün dünyada yükselişte olduğu zamanımızda, ki yükselen faşizmin ancak büyük bir savaşla aşağı indiği daha önce görülmüştü, bu tür filmler daha bir önem kazanıyor. Hayatın anlamını, insanın ne için yaşadığını ve amaçlarımızı tekrar sorgulamamızı sağlıyor.

 

SSCB SİNEMASI-POST SOVYETLERDE GEZERKEN NE İZLEMELİ I

Sovyetlere karşı nostaljik hisler içerisinde misiniz? Keşke biraz daha tanısaydık mı diyorsunuz? Ya da acaba sinema nasıldı oralarda?

Veya hem bu coğrafyada yolculuk edeyim, gittiğim yerlerde de bir şeyler izleyip yöreyi tanıyayım mı diyorsunuz?

İşte aradığınız yazı!

***

 

 

Burada, en köklü sinema geçmişine sahip üç ülkeden birisi olan, daha sonra devrime takiben de esaslı sinema kuramcıları çıkartan bu coğrafyanın Vertov, Ayzenştayn veya Tarkovski gibi sinemacılarını anmak veya onlardan örnek vermek yerine, daha yerel, yurt dışında daha az bilenen kısmına odaklanacağız. Bu minvalde, bambaşka bir anlatıma ve sinema diline sahip romantik, romantik-komedi, komedi, suç, macera, fantastik ve bilim-kurgu filmlerine göz atacağız. Elbette ki bu yazı girişin girişi niteliğinde olacaktır. Zira koca bir okyanusu andıran Sovyet sinemasına hakim olmak için öncelikle Rusça bilmek elzemdir. Burada ele aldıklarımız görece daha popüler sayılan, İngilizce ve hatta kimilerinin Türkçe altyazısını bulabileceğiniz filmlerdir.

İyi seyahatler ve iyi seyirler!

 

MOSKOVA

Moskova Gözyaşlarına İnanmıyor http://www.imdb.com/title/tt0079579/?ref_=nv_sr_1

Vladimir Menşov'un bu romantik filmi ülkemizde 7 yıl rötarla 1987 yılında gösterilmiş. Film yabancı dilde en iyi film oskarını alan dört Sovyet filminden biri olmasının yanı sıra, zamanın ABD başkanı Reagan, ünlü Gorbaçov görüşmesinden önce 'Sovyet ruhunu' daha iyi anlayabilmek için bu filmi sekiz kez izlemiş, güya.

 
images
 

Ofis Romantizmi

http://www.imdb.com/title/tt0076727/?ref_=nv_sr_1

Devlet İstatistik Enstitüsünde çalışan ezik bir amcayla, erkeksi, Sovyetik, babuşka tarzı patronu arasında alevlenen aşkı anlatan romantik komedi, özellikle soğuk kış akşamlarında içinizi ısıtacak türden bir yapım.

 

Youtube linkine tıklarsanız Türkçe altyazılı izleyebilirsiniz

 

Ekipaj / Kabin Ekibi

http://www.imdb.com/title/tt0134633/?ref_=nv_sr_1

Aslında Holywood aksiyon filmlerine öykünerek çekilmiş 1979 tarihli bu film, biz de yaparız mantığı içeriyor. Zamanın koşullarında bütün o garip efektleri ve sinema hilelerini yapmak için kesenin ağzını açmış politbüro. Yine de salt ve saçma aksiyonun yanı sıra, film, Sovyetlerin olmazsa olmazı sayılan insan ilişkilerine de odaklanıyor. Filmin yeni bir versiyonu da son zamanlarda çekilmiş.

 

Taksi Blues

http://www.imdb.com/title/tt0100757/?ref_=nv_sr_1

Çekildiği yılın sonunda tamamen dağılacak olan Sovyetlere ağıt yakan bu filmde, dağılma sürecinin sonunda başkentte tavan yapan yozlaşmayı, çürümüşlüğü, kokuşmuşluğu adım adım takip ederiz. Taksi şoförü İvan, katılığı, somurtkanlığı, çalışkanlığı ve zaman zaman gaddarlığı ile Sovyetleri temsil ederken, bir gece taksisine alıp başına türlü türlü işler açan cazcı Alexi ise gelen yeni günleri müjdelemektedir adeta: yavşaklık, alkolizm, servet ve ün düşkünlüğü, sorumsuzluk, itlik-serserilik...

 
taxi
 

MOSKOVA, LENİNGRAD

Kaderin Cilvesi

http://www.imdb.com/title/tt0073179/?ref_=tt_rec_tti

1975 yapımı olan bu mini TV serisi o yıldan bu yana, gerek Sovyet, gerekse post-Sovyet coğrafyasında olsun, ortak dili Rusça olan milyonlarca insanın yılbaşı gecesinde izlediği bir kült film haline gelmiştir. Yönetmen Ryzanov, bu filmde hem Sovyet yaşantısının tıpkılığını eleştirir hem de bu tıpkılığın aslında ne kadar ilginç rastlantılara gark olabileceğini bir peri masalı anlatımıyla bizlere sunar. Bence de, yılbaşı akşamı yapacak daha iyi bir işiniz yoksa bu filmi izleyin derim. Bolca alkol, varsa sevgili ile hoş zamanlar geçirebilirsiniz.

 
 

SOCHİ, AZERBAYCAN

Elmas Kol

http://www.imdb.com/title/tt0062759/?ref_=tt_rec_tt

Filmde Sochi'den yola çıkan bir gemiyle İstanbul'a giden elemanların kazara kaçakçılık işine dahil olmaları sonucunda geçen komikli olaylar sahnelenmiş. SSCB'de uzun yıllar körüklenen Türkiye algısının, nasıl pis bir oryantalizm cenderesi içerisinde yürütüldüğünü de bu filmde görmek mümkün. Gerçekte dış dünyaya zinhar çıkartılmayan SSCB vatandaşları bu tür filmler yardımıyla klişelere sevk edilmiş ve 'buradan başka iyi bir dünya yok' mesajı beyinlere kazınmaya çalışılmıştır. Filmlerde İtalyanlar mafyatik, Türkler Arapsı, Avrupalılar ahlaksız vs gibi gösterilmiştir. Aslında SSCB'nin yıkılma sürecinin başlangıcını TV'nin yaygınlaşması ile başladığını söyleyenler de var. TV yayın alanları genişledikçe kapalı ülke vatandaşları açık pencereden dış dünyayı görüyor ve başka dünyaların bambaşka yaşantılarını keşfediyor. Sistem çatırdar tabii, baskı baskı nereye kadar?

 
brit2
brit

 

Neyse, filmde 1954 model Chevrolet, 1955 model Buick ve 1951 model Oldsmobile Super 88 gibi arabalar İstanbul sokaklarında çekildiği varsayılan ve aslında savaş öncesindeki Suriye'yi andıran, Azerbaycan'ındaki bazı eski sokak çekimlerde görülür ki gerçekte ABD asla Demir Perde ülkelerine araba satışı yapmamıştır. Bilmem ki bunu nasıl yorumlasak? Azerbaycan. Araba...

 

ODESSA

Arabalara Dikkat Edin

http://www.imdb.com/title/tt0060161/?ref_=tt_rec_tt

Araba hırsızlığından söz açılmışken, Sovyetlerde Robin Hood olur muymuş demeyin. Satirik ve lirik eleştirel komedi türünde yaptığı kült filmlerle tanınan Ryzanov, bu filminde rüşvete ve yozlaşmaya dokundururken, o yıllarda şahlanan Sovyet ekonomisinin kapitalizme olan meylini de eleştirmeyi ihmal etmemiş. Filmin başrolünde yalnızca yozlaşmış/rüşvetçi tiplerin arabalarını çalan aslında mazbut bir sigortacı olan bir hırsız ve Sovyetlerin ünlü GAZ-Volga arabası vardır.

 
beregis_avtomobiliya_21

 

GAZ, Gorkovsky Avtomobilny Zavod yani Gorky Araba Fabrikasının baş harflerinin kısaltmasıdır. GAZ arabaları 1934 yılındaki beş yıllık kalkınma planı neticesinde Ford ile yapılan iş birliği sonucu üretilmeye başlanmıştı. O yüzden tasarımı Ford'unkinin aynıdır.

Bu arada zamanın Sanat ve Kültür Bakanı Romanov, Innokentiy Smoktunovskiy'in filmin başrolündeki hırsız rolünü oynamasına şiddetle karşı çıkmıştır. Bunun nedeni aktörün bir önceki filminde Lenin'i canlandırmış olmasıymış, yani Lenin'i oynayan hırsızı oynamaz kafası. Neyse ki Romanov film çekimleri başlamadan önce emekli oluyor ve Smoktunovskiy de filmdeki başrolü kapıyordu.

 
lenin

1965 yapımı Aynı Gezegende filminde Smoktunovskiy Lenin rolünde

 

YAROSLAVL (herhangi küçük bir Sovyetik kentte izlenebilebilinir)

Afonya

http://www.imdb.com/title/tt0072613/?ref_=fn_al_tt_1

Film Moskova'nın 250 km kuzey doğusunda yer alan tarihi öneme sahip, aynı zamanda endüstriyel de bir kent olan Yaroslavl'da geçer. Ama film genelde, Ankara 100. yıl işçi bloklarının ilham aldığı Hruşçov (Kuruşçev) binaları arasında geçmekte olduğundan hemen her yerde izlenebilir. Aşkta her daim kaybeden bir musluk tamircisinin hikayesi anlatılmaktadır. Tatlı bir filmdir.

 

 

SİBİRYA

Kötü Ruh Yambuy

http://www.imdb.com/title/tt0316624/?ref_=nv_sr_1

Filmde Sibirya'nın derinliklerinde Tunguzca konuşan, ren geyikleriyle takılan göçer Evenk kabilesine konuk oluyoruz. 1940'larda yaşanan bir olaydan yola çıkarak filmleştirilen hikayede Yambuy dağı yakınlarında çalışan mühendis ekibinde kimi kaybolmalar olunca, Evenkler ve mühendisler bir ekip oluşturarak bu gizemi çözmeye çalışırlar. Filmde, Frolovka olarak bilinen ünlü Mosin Nagant tüfekleri kullanılmıştır. Bu tüfeğin üretimi aslında, bizde 73 harbi diye bilinen 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşında Osmanlı ordusunun elindeki ABD yapımı seri atış yapabilen (kızılderili ve bizon katili) winchester tüfeklerine karşı bir modernleşme çabası olarak Rusya tarafından üretilmişti.

 
500px-Yambuy-Shotgun3-1
500px-Yambuy-Mosin-5
 

MOSKOVA, ÖZBEKİSTAN, SİBİRYA

Talihli Beyler

http://www.imdb.com/title/tt0068519/?ref_=tt_rec_tt

Bu filmde 1970'lerin Yeşilçam'ından da aşina olduğumuz üzere dual bir karakter mevcut. Sağlam Sovyet aktörlerinden Evgeniy Leonov filmde süper iyi bir insan olan kreş müdürü Troşkin ile kendisine ikizi kadar benzeyen psikopat kriminal Doçent'i canlandırıyor (doçent aslında Rusya'da profesör anlamında kullanılıyor, yani 'itliğin profesörü'[1] gibi bir şey olsa gerek.). Sibirya'da Büyük İskender'in başlığı bulunmuş ve akabinde Doçent ve ekibince çalınmıştır. Bir şekilde hafıza kaybı yaşayan Doçent'in yerine geçirilen Troşkin Doçent’in çetesinin başına geçerek  başlığın izini sürer.

 
cent
 

Hikaye W. R. Burnett'ın aynı adlı eserinden sinemaya uyarlanan ve John Ford'un 1935'te çektiği Bütün Kasaba Konuşuyor filminden esinlenmiştir. Bu benzerlik konusu bildiğim kadarıyla ilk olarak Dostoyevski'nin Öteki adlı eserinde işlenmişti (Saramago'nun muhteşem Kopyalanmış Adam'ı yine bunun örneklerindendir). Kieslowski'nin Veronika'nın Çifte Yaşamı filminde yine aynı konu ele alınmıştı.

MV5BODQ1ZjlkMTEtNDcyMi00N2RkLWIzZDYtOTRjZDYzMDM0NjMxXkEyXkFqcGdeQXVyNjc2OTM5MTU@._V1_SY1000_CR0,0,1347,1000_AL_

The Whole Town's Talking, 1935

Bizdeyse Osman F. Seden'in 1978'de çektiği başrolünü de Kemal Sunal'ın oynadığı İnek Şaban filminde, manav olan Şaban, başlık parası biriktirmek için Almanya'ya gitmek için yola çıktığında ABD'nin Cosmos takımına transfer vaadiyle kandırılan ve ikizi kadar benzeyen Fenerbahçe'nin kalecisi Bülent'in yerine geçirilir. Filmde futbol-mafya ilişkisi, mafya raconları, cinsellik gibi konular sorgulanırken Fenerbahçe ve Galatasaray'ın o zamanki kadrosunu gerçek maç görüntüleri eşliğinde görebilmek de mümkün.

Yeşilçam'ın büyük öngörülerinden, sahne tıpkı 'Şeytan' Rıdvan'ın GS'den FB'ye transferini anlatıyor

 

Yine aynı yıl Seden'in çektiği İyi Aile Çocuğu filminde ise bebeklikten itibaren ayrı düşmüş ikizlerin hikayesi anlatılır. Birisi saf, utangaç ve dürüst bir bankacı olurken diğeri çakal, it ve çapkın bir kriminale dönüşmüştür. Buradan Kemal Sunal'ı ve O'nun büyük oyunculuğunu saygılarımızla tekrar yad ediyoruz.

Lübnanlı ünlü besteci Elias Rahbani'nin müziği filme cuk oturmuş

    Dipnotlar: [1] bkz https://www.youtube.com/watch?v=FJGmgJ5REdA filmin 15. dakikasından itibaren. Zamanın argosu da filmde ayrıntılı bir biçimde karşımıza çıkar.

DÜNYADAN ATIŞ HİKAYELERİ / ATIŞ KÜLTÜRÜ

 

Mangalda kül koymazsın teorik konularda
Pratiğe gelince ayağın suya erer
Kendi korkaklığına kılıf ararsın boyna
Bu arada faşizm gelip tepene biner

Ataol Behramoğlu

DOHA, KATAR

Bir zamanlar orada çalışırken, inşaat halindeki koca bir köyden farksız olan bu kentte sosyal imkanlar oldukça kısıtlıydı. Ben de arkadaş çevremi örgütlemiş, hep birlikte binicilikten yelkene, gurmelikten goygoyculuğa kadar bir sürü değişik ortama akmıştık. Bunlardan sadece bir tanesini tek başıma sürdürdüm: Atıcılık.

Çünkü ülkemizde silaha, silah sevene, çekinerek bile değil, resmen öcü görmüş gibi tepki veren bir sürü insan vardır. Benim anlayamadığım nokta, 80 faşist darbesine kadar belinde makine ile gezen solcu abilerin nasıl bir anda göt korkusuna bürünüp de bu işleri sağcılara bıraktığıdır. Hatta büyük bir kısmı  öylesine pasifist olmuştur ki, silahın adını ağzına alana düşman muamelesi yapmaktadır.

Ben şahsen silahları sevdiğimi vatana karşı olduğu söylenen ancak nereden geldiği belli olmayan borcumu öderken keşfettim. Bu borcu ödeyenler bilirler ki, askerde tüfek taşıyan er selam vermez. Dolayısıyla askerliğim sırasında yanımda sürekli tüfek taşıdığım için silahla aramda güçlü bir bağ oluşmuştu.

 

Difference-Between-Trap-and-Skeet2

 

Doha’daki atış kulübünü keşfedince, uzun yıllardır elime alma imkanı bulamadığım eski dostumla yine bir araya geliyoruz. Kulüpte tabanca atışını yalnızca lisanslı sporcular yaptığından iki seçeneğim var. İlki, spor atıcılığı diye bilinen ‘skeet’ ve ‘trap’, ki bunlardan pek haz etmem açıkçası. Çünkü bunlar daha çok kuşları avlamak maksadıyla antrenman yapma atışı gibidir ve keza bu tür atışlarda av tüfeği kullanılır.

Hayvana ateş edilir mi hiç?!

Ben daha çok elli metreden başlayan, sabit hedefli, uzun menzil tüfek atışlarını tercih ediyordum.

Orada yaşarken belli aralıklarla gittiğim atış kulübüne, işten ayrıldığım için uzunca bir süre uğrayamamıştım. Aylar sonraki Doha ziyaretimde uğramadan edemedim. Ama vardığımda ortamı görünce şok olmuştum. Etrafta resmen harabeye dönmüş bir alan vardı. Hüzünle barakaların aralarında dolanırken karşıdan bir Hintli çıkıyor ve akabinde “abi sen nerelerdesin kaç aydır?” diye bana sesleniyor.

Utanıyorum, zira adamı hatırlayamamıştım (normalde unutmam). Neyse, yine de içtenlikle el sıkışıyorum.

 

g3

Alman yapımı G3, askeriyedeki argoda 'karım', kasatura da 'baldızım'.

 

“Hayırdır?” diye soruyorum. Taşınmışlar, daha doğrusu başka bir atış kulübü vardı, onunla birleşmişler. Hüznüm isyan oluyor bunu duyunca. Zira bu kentte belki de en çok huzur bulduğum yerdi burası. Çünkü anılar, somut şeylerin ilelebet orada kaldığı düşüncesinden beslenir. Somut varlık yok olunca, veya sen bunun artık var olmadığının bilincine varınca anı kırılır; bu da sende sükut-u hayale yol açar.

Aynen bana olan da buydu işte: Anı kırılması.                         

TALİN, ESTONYA

Kentte bir sürü poligon mevcut ve bunlar genelde turistik mekanlar gibi görünseler de işleri ciddi olarak, profesyonelce yapıyorlar. Silahları, mermi çaplarını, hangi silahın nasıl tutulması gerektiğini güzelce anlatıyorlar. Ben zaten bu işi biliyorum ukalalığına hiç girmiyorum, zira burada zor bulunan Desert Eagle veya Ruger Süper Redhawk Revolver gibi silahlar mevcut ki, 45 kalibreden fazlasına sahip bu güçlü silahların tutuşuna ve kavrayışına dikkat etmek gerekiyor. Yoksa bileği çıkartmak, kafayı yarmak, parmağı kopartmak işten değil.

 

DesertEagle
ruger

Desert Eagle (Çöl Kartalı) ve Ruger Superhawk

 

Bu iki tabanca ile bir fili bile öldürebileceğin söylenir, tabanca ile fili öldürmek ney lan! Silah üreticileri reklamın saçmalığı olmaz mı demeye getiriyor anlamadım. 

Ama işin en ilginci şuydu: bir sürü makineyi denedikten sonra görevli beni on metreye kadar yaklaştırıyor. Sonra dolu bir şarjörü taktığı AK-47’yi elime tutuşturup: ‘Şimdi öfke terapisi yapacağız. Nişan almadan, koltuk altından otomatik olarak hedefe sallayacaksın bütün şarjörü’ diyor, “tıpkı filmlerdeki gibi.” Önce şaşırıyorum, ama sonra olayın mantığını ateş ederken anlıyorum, kötü bir atıcı olmamama rağmen bu kez yirmi beş kurşunda sadece beş isabet kaydedebiliyorum, beş la beş! Atıştan sonra hedefe mal gibi bakıyorum adeta, zira namluyu nereye çevirsem fayda etmedi.

 

 

Eleman pis pis sırıtıp: ‘Bunu’ diyor, ‘Holivud filmlerindeki saçmalığı çürütmek için yaptırıyoruz. Öyle makinalıyı eline alıp, uzaktan tarayacaksın da, millet patır patır yere inecek. Sen bile on metreden dağa taşa sıktın. Yok öyle!’

Adam haklı. Yerden göğe kadar haklı.

PHNOM-PENH, KAMBOÇYA

 Uyuyan tuk-tukçunun tuk-tuğuna tekmeyi basıyorum “Kalk la kak!” diye. Sürücü “iyheeh” diye zıplıyor, tepkisi doğal: “N’oluyor abi yav?”

Tuk-tuğa binerken açıklama yapıyorum. “Birader” diyorum dostça, “Sen tuk-tukçu değil misin? O zaman götür bizi”. “Ama abi” diye şaşırarak yanıtlıyor, “Ben size ‘tuk-tuk söööör’ demedim ki.”

 

Tuk

 

“Haklısın” diye devam ediyorum, “Zaten o yüzden seni seçtim. Poligona çek canım.”

Eleman bize, ‘millet deliye hasret biz akıllıya’ gözüyle bakıp sürüyor tuk-tuğunu. Mesafe de bayağı uzak, biz giderken bir de yağmur inmesin mi? Akıllara zarar bir yağmur bu. Adam derhal kenara çekip bizim taraftaki naylonları indiriyor. Kendi de dandik bir panço atıyor üstüne ama bu sanırım psikolojik bir koruma, zira iki dakika içinde donuna kadar ıslanıp sıçana dönüyor. Yağmurdan haz etmeyen biri olarak, adamın alışkın bünyesine rağmen bu haline üzülmeden edemiyorum.

Poligona varıyoruz. İçeride çeşit çeşit silah var. Boru değil, hem ABD’ye karşı savaştılar, hem de Pol-Pot denen pisliğin soykırım döneminden geçtiler. Sakat bir coğrafya. Kaçak kick-boks salonları zaten gırla gidiyor.

 

AK47

 

Gençten ama sırtlan gibi bir eleman yardımcı oluyor. Onlara göre, her gelen yabancı yolunacak kaz misali gibi görünüyor sanırım. “Baba sana bazuka attıralım” diyor. Bazuka atmak! Yani üç saniye içinde iki yüz Amerikan doları kaybetmek! Ulan Las Vegas’ta bile bu kadar kısa sürede böyle bir para kaybedemezsin. “Sermayeyi kediye yüklerim daha iyi” diyeceğim de bunu nasıl çevireceğimi bilemiyorum. Çevirsem anlar mı, hiç sanmıyorum.

“Bırak şimdi topu bazukayı da sen bana oradan bir keleş bağla” diyorum sertçe. Getiriyor. Tek tek, eze eze, tadını ala ala atıyorum. AK-47 çok güçlü bir tüfektir. İsabet oranı görece düşük olmasına karşın özellikle gerilla savaşında tercih edilmesinin nedeni her koşulda çalışması, nadiren arıza yaptığında ise kolayca tamir edilebilmesidir. Tipik bir SSCB mantığı yani.

 

yılmaz

 

Bu arada çocuk hala benden ümidi kesilmemiş olacak ki “Abi, istersen otomatik at. Takır takır, şahane olur” diyor. Yemezler canım, şerbetliyiz biz o işe. Öyle pis bakıyorum ki bebeye, anında uzuyor.

Daha sonra başka bir arkadaşım oradaki iğrenç bir uygulamadan bahsetti. İsteyene, canlı hayvana ateş ettiriyorlarmış zamanında. Neyse ki bana böyle bir şey önermediler. Yoksa çok büyük olay çıkartıp, büyük ihtimalle de çok güzel dayak yerdim. Böyle dillere destan türünden. İyi bir kick-boksçunun dövemeyeceği kişi yoktur zira, ne boks bilgin fayda eder ne de kung-fu tecrüben.

BUENOS AİRES, ARJANTİN

Arjantinliler bok gibi İspanyolca konuşur. Çünkü çoğunun atası İtalyan göçmenidir. Gemiler dolusu gelen İtalyanları karşılayan İspanyol sömürgeciler, bunları gemiden iner inmez odun terapisi yardımıyla bülbül gibi İspanyolca şakıtmaya çalışınca böyle bir durum ortaya çıkmış. Bu kadar dayağa rağmen o aksan gitmiyorsa yapacak bir şey yok.

 

 

O zamanlar benim İspanyolca onlarınkinden de berbattı. Telefonda zinhar anlaşamayacağımı bildiğimden atış kulübüne gidip derdimi anlatmaya çalışıyorum. Genelde tabanca-tüfek işleri ile ilgili olanlar iyi tiplerdir, girişte sıkıntı çıkartmıyorlar ve beni içerilere bir yerlere yolluyorlar. Alan büyük. İçeride salak salak dolaşırken duyduğum silah seslerinin olduğu yere doğru gidiyorum. Gerçekten de orada bir takım amcalar veriyorlar mermiyi nişangahlara. Ama heriflerin duruşundan filan profesyonel olduklarını anlıyorum. Sonra eğitmen beni görüp yanıma geliyor. Böyleyken böyle diyorum, beni başka bir yere yönlendiriyor.

Oraya gidiyorum, kimse yok. Yine ortalarda dolanmaya başlıyorum, araba yıkayan biri benim acınası halimi görüp derdime derman oluyor. Nihayetinde aradığım yeri ve kişiyi buluyorum. Cumartesiye anlaşıyoruz.

Hoca bana bütün silah terimlerinin İspanyolcasını öğretiyor. Yalnızca toplu tabancanın single action ve double action’ı İngilizce. Bütün dünyada da sanırım böyle, zira revolver ilk kez ABD’li Samuel Colt tarafından yaratıldığından, terim İngilizce kalmış.

 

IMG_5827

 

Bizde ve bir çok ülkede altı patlar olarak da bilinen toplu tabanca ile iki türde atış imkanı olur: Double action, tetiğe direk basmak demektir. Ancak bu yöntemde tetiği ezerken topun dönmesi zaman aldığından titreme olur ve hedefi vurmak güçleşir. Singe action’da ise önce horozu çekip nişan alırsın. Gerildiğinden dolayı çok hassas hale gelen tetiğe ise sadece dokunmak icap eder. Bu yöntemle hedefi tutturma olasılığın yükselir.

Toplu tabancaların aldığı mermi sayısı ilk üretildiğinin aksine, beşten dokuza kadar çıkmaktadır.

KİEV, UKRAYNA

“Tabanca diğer aletlerden ne daha iyi ne de daha kötü olan bir araçtır. iyisi kötüsü kullanana bağlıdır.” Nathan Never, Bonelli Editore

 

IMG_5829

Noel zamanı olduğundan her yere panayırlar kurulmuş. Hava soğuk olduğundan hediyelik eşya, yiyecek-içecek ve sıcak şarap stantları ufak ahşap kulübelerde konuşlanmış. Bunlardan bir tanesinde ise havalı tüfekler ve pelüşler var. Paslanan parmaklarımın egzersize ihtiyacı olduğundan soldan yanaşıyorum. Çakma keleşi gösteriyorum elemana, buralarda kimse İngilizce bilmediğinden el kol hareketleri ile anlaşıyoruz elbette. Eleman keleşi doldururken pelüş hayvanlara takılıyor gözüm. Çeşit çeşit, renk renk, boy boy. Bunlar, erkeğin ‘at-vur-övün’ mantığından yola çıkarak, kadına gösteri yapması için kurulmuş bir düzenektir ve bizdekinin aksine, diğer ülkelerde işe pek hile hurda karıştırılmaz. Ülkemizde ise yavşak esnafımız namluyu eğer, yamultur; millet ıskalasın, hava da atamasın diye. Kendi ekmeği uğruna başkasının ekmeğindedir bu tür esnafın gözü.

IMG_8495

 

Bir, iki, üçünü vurup dördüncüyü ıskalıyorum, sonra beş, altı... seri bir şekilde hedefleri vurmaya devam edip on sekizde ilk ıskaladığımı da vurunca eleman beni durduruyor. Sonra gidip en tepeye üç tane pet şişe kapağı diziyor. En sağdakine atıyorum, yalayarak üstten aut. Sonra biraz düşünüyorum, kapağı uçurmak için biraz alta nişan almak gerekiyor sanırım. Ortadakini vuruyorum, soldakini de, ama mermiler bitiyor. Adam hepsini vuramadın pelüş yok sana diyor. Ulan pelüşü ne yapacağım... diye beynimde şekillenmeye başlayan cümleyi devam ettirmiyorum. Ama herifin yaptığı da puştluk açıkçası. Bence kapak işini pelüşü vermemek için uydurdu it. Neyse, en azından namlu düz de ağız tadıyla atış yapmanın keyfine vardım.

Daha sonra Kiev’in dışında bir poligonu bana burayı bulan Ukraynalı bir elemanla ziyaret etme imkanı buluyorum. Zamanında askeri okul olan bu devasa alan, II. Dünya Savaşında Nazi bombardımanına maruz kalmış.

 

IMG_8496

 

Girişte görevli kadın bize bilgi veriyor, alan büyük olduğundan nerede ne var anlatıyor. Biri kapalı olmak üzere beş farklı atış alanı var. Hava yağmurlu ama olsun. Sonra da bana duvardaki panoda fotoğrafları olan silahlar içerisinden hangileri ile ateş etmek istediğimi soruyor. Nagant piyade tüfeği ve Makarov altı patları işaret ediyorum. Kadın gülümsüyor, ikisi de yok şu an diyor, yalnızca bu ikisi yok ama. İsterseniz gezin dolaşın, istediğinizle atın diye bizi postalıyor.

Önce kapalı yere bakıyoruz. Burası biraz kalabalık ve gürültülü. Kulaklık takma alışkanlığım olmadığından burada beklemek yerine, yağmurun da azalmasını fırsat bilip gidelim diyorum. Diğer açık hava poligonunda yeni model AK-47 ve M4 var. Benim aradığım daha ilginç bir şeyler. Nitekim orada ateş eden birisinde şah gibi bir makine var. Meğer kendi tüfeğiymiş. Zaten her zaman ulaşılmaz şeyleri arzuluyor insan evladı. Biraz daha yürüyoruz. Burada sniper tüfekleri var, acaba diyorum ve evet!

Görevli bizi bir Lada Niva’nın yanına götürüp, bagajını kaldırıyor ve içerisinden birbirinden güzel makineleri çıkartıp, bize bunların özelliklerini anlatmaya başlıyor. Gönül hepsini istiyor ama gerçek hayattayız ve birini seçmek durumundayım. Zira her birini kiralamak için ayrı ödemeler yapmak gerek.

 

draganuv

 

Daha sonra atışta bana yardımcı olacak başka birisi geliyor, şansıma bu genç kişi İngilizce biliyor. Daha önce Dragunov’la ateş edip etmediğimi soruyor, 'hayır' diye yanıtlıyorum. İşin inceliğini gösteriyor. Sağ omzuma dayadığım tüfeğin dipçiğinde yer alan tutamağı sol elimle kavramam gerekiyormuş. Gerisini biliyorum zaten, akabinde veriyorum coşkuyu...

O sırada genç de benim arkadaşa “E hani hiç ateş etmemişti bu” demiş, O da “yanlış anladın, hiç kanas tüfeğiyle ateş etmedim demek istedi” diye yanıtlamış.

Oradan memnun ayrılıp sıcağı sıcağına kapalı poligona dönüyoruz. Neyse ki kimse kalmamış. Görevliye ‘Glock olacaktı burada’ diye sorduruyorum, açık havaya yollamış. Yağmur arttığı için bu sevdadan da vazgeçiyorum. Görevli bir tane T4 çıkartıyor sonra da bana kuralları anlatıyor:

"Eğer silahı bana doğrultursan seni vururum, eğer silahı arkadaşına vermeye kalkarsan seni vururum, ben verince silahı alacaksın, silah boşalınca yan olarak bırakacaksın. Yoksa seni vururum. Bu şartları kabul ediyor musun?” Gözlerimin içine bakıyor direkt, bunları söylerken de belindeki tabancayla gayet ciddi görünüyor. Daha önce buralarda başına ne geldiyse artık... Gözlerimi adamın gözlerinden ayırmadan ve kırpmadan dinliyorum arkadaşım bunları bana tercüme ederken, bitirince de tereddüt etmeden başımı öne eğerek koşulları kabul ettiğimi belirtiyorum.

 

IMG_3672

 

Atışı bitirdikten sonra fotoğraf çekmek için izin istiyoruz. Arkadaşım daha önce eline silah almadığından tırsarak: ‘Boş bunlar değil mi?’ diye sormadan edemiyor. Eleman filozofça ama gülümseyerek “Bir silah asla tamamen boş olmaz. En iyisi, onun dolu olabileceğini düşünerek bir canlıya tutmamak veya şaka yapmamaktır.

Neticede Örümcek Adam’ın her zaman söylediği gibi büyük güç büyük sorumluluk getirir. Silah bir güçtür. Onunla hava atılmaz, onunla şaka yapılmaz. Silah bir kültürdür ve bu kültür ne yazık ki genelde cahilin, beyinsizin elinde oyuncak olduğundan insanlarda da tepkiye yol açabilmektedir.

 

atış1

 

Her zaman önemli olan racon sahibi olmak ve çizgiden çıkmamaktır. Ayrıca silahın caydırıcı bir unsur olduğunu da hatırlamakta fayda var. Eğer seni, senden başka koruyacak olan birisi yoksa veyahut seni koruyacak olan şahıs sana karşı bir tehdit oluşturmaya başlamış ise; silah karşıtlığını kime ve neye karşı savunduğunu bir kez daha sorgulamakta yarar olacaktır.

Her zaman önemli olan racon sahibi olmak ve çizgiden çıkmamaktır. Neticede silah taşımanın sorumluluğunu alabiliyorsan; karşındaki potansiyel tehdit unsuru, zeka veya herhangi bir sorumluluk sahibi olmayan şahsa karşı kendini savunacak bir edevatın olması gerekliliği, basit bir mantık çözümlemesidinden başka bir şey değildir.

 

AK 47

gutbed

BABUŞKA FIRÇASI

Dilimize 'nine' diye çevirebileceğimiz babuşkalardan, yani Slav kültüründeki yaşlı teyzelerden yenilen fırça, eski sosyalist ülkelerde sıkça rastlanan, günümüzde de halen geçerliliğini koruyan çok eski bir gelenektir. Ben şahsen, yıllar önce post-Sovyet ülkelerini ziyaretimde ilk fırçalarımı yemeye başlar başlamaz olaya uyandım ve akabinde bu sıkıntılı durumdan korunma yollarını aramaya başladım. Ne var ki, yine kısa sürede idrak ettim ki, bundan korunmak imkansıza yakın. O fırça öyle veya böyle yenilecek; din, dil, ırk ayrıt etmeden hem de. Zira, önceleri biz yabancıyız, dil bilmiyoruz, iz bilmiyoruz diye fırça yiyor sanıyorduk. Ama zamanla öğrendik ki babuşka denen tür berbatmış, psikopatmış, manyakmış... Önüne gelen herkesi fırçalarmış...

 

babushka

İlk Fırçalar

 

Bu ülkelerde yenilen ilk fırça, büyük ihtimalle büfeden alınmak istenen su veya meşrubat yüzündendir. Ülkemizdeki alışkanlıktan mütevellit orada da aynını yapmaya koşullanmışsındır. Yani, önce büfenin dışında duran dolaptan suyunu neyini alır, sonra da parasını ödersin değil mi? Değil işte! Buralarda önce parayı bastırıp ne alacağını söylersin, babuşka da büfenin içinden düğmeye basar ve dolabın kapağını pıt diye açar. Elbette babuşkaya sormadan gidip hayvan gibi dolabın kapağını zorlarsan fırçayı da yersin akabinde. Budur.

 

Baktım fırça fırça nereye kadar, derhal bağışıklık sistemimi güçlendirmeye karar verdim. Tamam, dayak filan yersin, onda sıkıntı yok da fırça yemek nedir arkadaş? Seyahate mi çıktık, ortaokul gezisine mi? Paramızla rezil olmanın ne gereği var?

 

Öyle böyle derken zaman içerisinde olaya şerbetlendim ama bunları burada paylaşmayacağım. Herkes insan gibi fırçasını yiyecek ve kendi çözümünü bulacak! Neticede, yıllarca arkadaşlarımla, dostlarımla, dost bilip de arkamdan hançerlendiğim tiplerle de bu ülkeleri ziyarete gittim. Pislik birisi olduğumdan su almaya olsun, tren bileti almaya olsun arkadaşlarımı yolladım. Hayır, ben öğrendim, bunlar da öğrensinler hayatın zorluklarını babında. Yani bir penguenin ilk kez yüzecek olan yavrusunu suya ittirmesi gibi. Boğulan cortlar, yüzebilen hayatta kalır.

 

babuşka1

 

Gerçi bu defa ben demiyorum ama Ufuk abimiz, Sibirya'nın ücra bir garında, sabahın dokuzunda su almak istiyor. 'Rusça su ne demek?' diye soruyor bana, 'abi yapma etme' diyorum, 'emin misin?' 'Evet, eminim' diye kararlılıkla yanıtlıyor. Kurumuş adam, belli. Zira dün gece feci şekilde votka yüklenmiştik, hayal meyal anımsıyorum, susuz tabii. Eh, bu isteği doğal karşılamak gerek ama...

 

'Vada' diyorum. Ufuk (bana aktardığına göre), 'vada, vada' diye, unutmamak için tekrarlayarak büfeye doğru gidiyor. Ama gel gör ki büfedeki babuşka buna öyle pis bakmış ki, o bakışın akabinde 'vada' kelimesi Ufuk'un aklından puf diye uçmuş ve akabinde gelen heyecanla karışık stresle babuşkaya 'vino' deyivermiş. Kadın bunu duyunca daha da hiddetlenmiş ve Ufuk'un anladığı kadarıyla 'sabah sabah ne şarabı, alkolik misin sen...?' tarzı bir araba fırça kaymış. Bizimki bakmış olmuyor, baş parmağını dudağına götürüp içme anlamına gelen o hareketi yapmış son çare olarak. Ama ne var ki babuşka daha da hiddetlenip buna 's.ktir git' deyince Ufuk da tıpış tıpış gelmek durumunda kamış.

 

Babuşka dediğin suya götürür susuz getirir.

 

ba

 

Dünyanın En Hızlı Fırçası ve Devamı

 

Yine Sibirya'nın ücra yerlerinden birindeyiz, eski tarz, Sovyetik bir otel bulup yerleşiyoruz. Eski tarz olduğu için de bazı odaların tuvaletleri ortak kullanım alanında. Neyse, ben tuvalette işimi icra ederken kadim dostum Tuğrul da geberiyormuş gibi boruton sesiyle koridordan bana laf yetiştiriyor, hayır zaten alkollüyüz, sen niye odadan dışarı çıktın geldin de muhabbete beş dakika ara vermiyorsun. Tam bu, hararetle bir şeyler anlatırken arkadaki kapılardan biri açılıyor ve odadan dışarı kafasını uzatan bir babuşka on beş saniye fırçasını kayıp kapıyı dan diye kapıyor.

 

'Dünyanın en hızlı fırça yiyen kişisi sensin' diyorum fermuarımı çekerken.

 

***

Even

 

Yine ücra yerlerin ücra müzelerinden birindeyiz. Müzedeki babuşkaların SSCB'nin yıkıldığından filan haberi yok belli ki. Müze girişinde kitapları vitrinlere kilitlemişler, zinhar birisi bakmasın, aman almasın, bize de iş çıkmasın babında. Sosyalizm böyle bir şey ya zaten. Ama Ufuk abimiz yılmıyor. 'Ben bu kitaplara bakacağım' diyor. 'Yapma abi, etme abi', yok! Benden daha inat adam. Daha ileride, müzenin girişinde masada oturan babuşkadan rica ediyoruz; kitaplara bakabilir miyiz diye, bildiğimiz üç beş Rusça yardımıyla. Babuşka bizden ve hayattan, ama daha çok bizden tiksinircesine ayağa kalkıp yavaş yavaş vitrine doğru ilerlerken elinde bir çuval anahtar beliriyor. Kadın yürüyen Alfred Hiçkork yeminle, gerilimi verdikçe veriyor... Ve nereden bakarsan bak en az 250 yaşında var. Çar Büyük Petro'dan VII. Lenin'e kadar herkesi görmüş belli ki.

 

babuşka3

 

Vitrini açıp gösterdiğimiz kitabı alıp Ufuk'un eline tutuşturup daha gak dememize fırsat vermeden vitrini kilitleyip yine yavaş ama bir o kadar da sinirli adımlarla yerine gidiyor. Kitap Ufuk'un elinde birbirimize bakakalıyoruz. Ben ellerimi kaldırıp olay benden çıktı artık bakışı atıyorum, Ufuk da çaresiz, gidip kitabı satın almak durumunda kalıyor. Kitabı beğenmedim, geri koy deme lüksüne sahip değiliz, zira o zaman fırçanın büyüğü gelir, kallavisi gelir. Tırım tırım tırsıyoruz babuşkadan. Ne yapalım? Böylece çuvalla kitap alıyoruz, Rusça kitap yahu, Rusça.

 

Geçen Yıl

 

Orhan abiyle Lviv'den gece trenine biniyoruz. Eskiden restoranlar olurdu trende diyorum, Orhan 'artık yok' diyor ama ben yine de emin olmak için vagon görevlisi babuşkanın oraya seğirtiyorum. Kadın, odasının kapısını aralık bırakmış bir şeylerle uğraşıyor sinirli sinirli. Ben de kendi kendime sırıtıp, 'işi bitsin de öyle sorarım canım, acelesi ne?' diye beklemeye başlıyorum hazır ola geçip. Yalakalığımın haddi hesabı yok, saygı maksimum düzeyde. O sırada gençten bir kız gelip yanımdaki çeşmeden bardağına sıcak su dolduruyor. Babuşka da o anda bana dönüp 'ne var lan?!' bakışı atınca, kıza dönüp 'İngilizce biliyor musun?' diye yalvarıyorum. Kız, neyse ki biliyormuş, 'ee hanımefendiye sorar mısın trende restoran var mı?' Kızcağız 'bildiğim kadarıyla yok ama' diyerek yine de babuşkaya soruyor. Babuşka sertçe 'yok!' kesin yanıtını verip işine devam ediyor. Ne işiyse artık...

 

babuşka5

 

Bana da malzeme çıktı diyerek 'ya bu teyzeler de amma sinirli oluyor' diye geyik açıp kızla yakınlaşma yoluna gidiyorum. Sonra sohbet, muhabbet, kakara kikiri derken tam ilerleme kaydetmişiz ki babuşka kapıdan kafayı uzatıp, anladığım kadarıyla, 'ne kikirdeşip duruyorsunuz, saat kaç oldu? S.ktrin gidin zıbarın yatın!' diye emir veriyor. Biz de çaresiz, tıpış tıpış yerlerimize gidip yatıyoruz. Ayrı ayrı tabii ki!

 

Baş parmağımı eme eme bebek huzuruyla uyuyorum.

 

***

 

Odesa'da Orhan'la eksi on üç derecede dolanırken, kısmi hipodermi geçirmeye başladığımızı fark edip güzel sanatlar müzesine gidelim bari diyoruz. Gişeden biletlerimizi aldıktan sonra yukarı kattaki girişe çıkıp biletlerimizi oradaki babuşkaya veriyoruz. Kadın bize bir buçuk dakika boyunca fırça atıyor. Orhan'la birbirimize bakıyoruz, hani 'ulan yine ne yaptık?' der gibilerinden. İşin içinden çıkamıyoruz. Fırçadan sonra neyse ki bizi içeri buyur ediyor. Babuşka tam Nasrettin Hoca, sanırım bizi potansiyel testi kırıcısı olarak görüp önceden vermiş fırçayı, sanırım, galiba, olabilir de...

 

babuşka4

 

Bu Yıl, Lviv

 

Kaldığım evin yakınlarında devasa bir park var. Daha önce oralarda salak salak dolanırken Sovyetlerden kalma gibi görünen bir restoran ve müzikli eğlence yapan bir yerler keşfetmiştim. Bir kaç gün önce oraları ziyaret etmeye karar veriyorum. Dışarıdan Sovyetik gibi görünen restoranın içi yeni, şık döşenmiş, yemekleri de şahane. Garsondan horilka, yani Ukrayna votkası isteyince adam öyle bir seviniyor ki yüz gram votka istemiştim, iki yüz gram getiriyor. Gelmeden önce de zaten evde yüklenmiştim votkaya konyağa, kafam iyice oluyor. Oradan çıkıp müzikli ortama akayım bari diyorum, yürürken buzun üzerinde kaymamaya çalışarak.

 

Parkın içinde olduğundan kimse rahatsız olmaz diyerek müziği dışarı vermiş adamlar gümbür gümbür. İçeriye giriyorum, hemen solda müzisyenler var, başımla onlara selam verip ilerliyorum. Karşımdaki dans pistinin sol tarafında, gençten kızlı erkekli bir grup kutlama gibi bir şey yapıyorlar, sağ tarafında ise yirmi tane babuşka gün gibi bir şey yapıyor sanırım, alkollü filan ama. Bu iki grubun tam arasında da boş bir masa var dört kişilik, oraya çöküyorum. Garson kızdan horilka istiyorum ve içerken dans edenleri izliyorum, eski müzikler çalıyor ve ortam acayip şenlikli. Bayılırım böyle nostaljik ortamlara.

 

babushka

 

Ancak bir kaç dakika sonra gençlerden birinin sarhoş olduğunu ve bir saate kalmadan büyük arıza çıkartacağını seziyorum. Dolayısıyla elemanla göz göze gelmemeye çalışıyorum. Olayın müsebbibi olmak istemiyorum elbette ki. Nitekim bir süre sonra eleman dans ederken, birine dalıveriyor kendi masasından. Zaten babuşkaya dalacak değil ya. Hemen araya giriyorlar vs. Müzik duruyor.

 

Elemanı zapt etmek ne mümkün. Dört kişi filan sarılıyor buna, yere yatırmaya çalışıyorlar, olmuyor. Bu şekilde, aslanların camıza saldırması gibi bir mücadele içinde beş dakika geçiyor. Sonra yan masadaki babuşkalardan birisi artık yeter deyip bunun yanına gidiyor. Veriyor fırçayı veriyor fırçayı. Elaman o anda muma dönüyor, sonra bunu paketleyip dışarı çıkartıyorlar.

 

Ortamın tadı kaçmış, millet dağınık, olayla ilgili yorum yapıyorlar... Bir süre bu olayın kötü etkisinin azalmasını bekliyorum. Sonra müzisyenlerin yanına gidip biraz para sıkıyor ve onlardan 'Ah, Odesa'yı çalmalarını istiyorum. Adam kötü İngilizcesiyle 'çalarım canım, paraya gerek yok' diyor. Sanırım az verdim diye düşünüp biraz daha ateşliyorum ve parayı almasında ısrar ediyorum. Akabinde: 'Bu şarkı yan masamdaki hanımlara gelsin' diye ricada bulunuyorum. Sonra yerime oturuyorum, eleman parayı indirirken.

 

Eleman önce bir giriş yapıp sonra beni anons ediyor: '... bu centilmen sizler için çalmamı istedi..!' Akabinde yan masadaki bütün kadehler benim için kalkıyor, ben de onlara doğru kaldırıyorum kadehimi saygıyla ve müzik geliyor.

 

 

Müzikle beraber de herkes piste tabii! Kimse dayanamaz bu şarkıya. Teyzeler hemen beni de kaldırıyorlar dansa.

 

'Ukrayna'da bar kapattım, yirmi tane hatunla dans ettim' desem, sanki bu gerçeğin bir yüzüdür...

 

Sahi, gerçek alkolün bittiği yerde mi başlar?

 

 

Paylaşım için

NOEL NEY LA NOEL? YA DA NOEL ZAMANINDAN KİMİ HİKAYELER

Salt Lake City, sittin sene önce

Alkolizmin şanlı bayrağını gururla taşıyan kadim dostum Benan, orada konuşlanmış olan tayfayı toplayıp bizi bara götürüyor. Bunlar komple Marksist ekonomi okuyorlar orada. Okuyor dediysek doktora yapıyorlar, boru değil. Dünyanın sayılı Marksist iktisat öğretimi veren yerlerinden biri de Utah Üniversitesidir. 

Bar dediğim eşek kadar bir yer. İki katlı ve oldukça geniş. Bizim tayfa da bir süre sonra sağa sola dağılıyor doğal olarak. Ben evde önceden yüklendiğim için kafam yüksek, etrafta kons yapıyorum. Onla bunla laflıyorum...

O zamanlar saçım bayağı uzun, sakal da olmadı mı millete değişik görünüyorum sanırım. Yukarı katta bar taburesinde oturmuş ikiz (o kadar sarhoş değilimdir diye umuyorum) gibi birileri var, bildiğin Kızılderili. Aslında ben ikizi değil de yanlarındaki sülün gibi yerli kızını kesiyordum, sonra bunlar bana bakmaya başlıyor, ben kıza onlar bana derken ortamdaki gerilim artıyor. O sırada beni biri mi ne çağırıyor da uzuyorum hafiften. Ben gittikten sonra olay ortaya çıkıyor ki, bu herifler Utah'a adını veren Ute yerlilerindenmiş, hem de Reis'in oğullarıymış. Reis dediğin oranın feodal Kürt ağası gibi bir şey. Yani maraba çalışsın ben de Las Vegas'ta paraları ezeyim. Neyse, Benan'a benim menşeimi sormuşlar, bize ne kadar benziyor diyerek, Benan da pislik bir biçimde "la zaten Gızılderililer Türktür" diye yapıştırmış, "Ne konuşuyonuz?"

 

Sibirya yöresinden bir Türk şamanı

 

Elemanlar bayağı bir bozulmuş bu lafa, nedense? Türkler Kızılderili desek olacak değil mi?

Olaydan aylar sonra Benan'la süpermarkete gitmiştik. O alışveriş yapıyor ben de boş beleş dolanıyordum ki kasaların orada iki tane uzun saçlı yerli amcayla göz göze geliyoruz. Sanırım bunlar Navajo yerlileri. Adamlar beni görünce heyecanlanıp gel gel yapıyorlar elleriyle. Yanlarına gidiyorum, önce bana sarılıp sonra kol tokalaşması gibi bir hareket yapıp sarılıyor ve akabinde soruyorlar: "Brother, which tribe are you from?" yani "Kardeşim, hangi kabiledensin?"

 

navajocode
codetalkers960

Savaştaki Navaholar

 

"Abi ben Türküm" diye yanıtlıyorum heyecanla.

"Vay!" diye atlıyorlar: "Biz akrabayız lan! Biliyor muydun?"

Olaylar olaylar...

 

Montreal, yıllar önce

Emren (o zamanlar henüz tanışmıştık ama kısa sürede dostluk mertebesine ulaşmıştık), 'haydi sana Çin lokantasında istiridye ısmarlayayım' diyor. Bu gibi tekliflere asla hayır demem, hele ki yanında alkol olma olasılığı yüzde binken. 

E kış gelmiş, hava eksi yirmilerde seyrediyor. Yıllar yılı dağcılık, bayırcılık gibi lüzumsuz işler yapmışlığım vardır ama bu lanetli kentte eksi otuz beş dereceyi gürünce, böyle bir soğuğa karşı saygıda bulunmak için cephe selamı veresim gelmişti. Böyle bir soğukta insanın burun kılları ve kirpikleri donuyormuş meğerse. Bir de gizli tehlike, yürürken kar tabakalarının arasına sinsice sinmiş olan buzlara dikkat etmemiz gerekiyor, yoksa kötü kırmamız içten bile değil.

 

Montreal'de kış keyfi

 

Montreal bok gibi bir yerdir. Hatta zamanın Ankara'sı bile (hem de kentimizde gerçek zamanlı değil, gerçekten Sims oyunu oynayıp içine sıçan şahsa karşın1) bu lanet yere on basardı (şimdi için yorum yapamaya ne hacet, yansın bu Angara!). Metroya giden otobüsü soğukta yirmi dakika beklerdin, otobüse bindikten ve indikten sonra metroya yetişmek için koşardın ama yetişemezdin ve bir on dakika da metro beklerdin. Metro bozulmazsa varacağın yere yürüme süresinde varırdın. Hayır, hava iyi olsa yürümekte beis yok ama...

İnsanları hissiz, yolları çukur, kaldırımları da köpek bokuyla kaplıdır ve orada yaşamak için insanın hiç bir bahanesi olamaz, kendini kandırmak dışında elbette2.

Neyse, yemeğimizi yiyip iki üç şişe şarabımızı içiyoruz. Dışarıda kar çiselemeye başlamış. Bizim kafalar güzel olmuş hafiften, saat de ilerlemiş. Gitme vakti. Kaldırımda kaya kaya ilerlerken idrak ediyoruz ki karınlar yine acıkmış. Her daim karşımıza çıkan kırmızı-yeşil-sarı tabelalı pizzacılardan birini Emren'e gösterip, "gel ben de sana kıymalı pide ısmarlayayım" diye bir teklifte bulunuyorum. Emren şaşkınlıkla "kıymalı pide mi?" diye sormadan edemiyor. Aslında ben de ilk kez bir Kürt pizzacısına giriyorum. Montreal'deki pizzacıların çoğu Pizza Welat veya Pizza Şirwan gibi Kürtçe isimlere sahiptir. Muhtemelen köye yardım diye toplanan paraların bir kısmının cukka edilmesine istinaden İtalyan mozarella mafyasıyla işbirliği neticesinde açılmış olan dükkana giriyoruz. Benden daha az esmer olan çalışan arkadaşlar da bizi bir şeye benzetemeyip, bize Fransızca "iyi akşamlar" diyor.

 

w

 

"Kolay gelsin", diye kestirmeden Türkçe giriyorum, "kıymalı pide var mı?" Beklenmedik bir durum olduğundan elemanlar arızaya geçiyor ve kekeleyerek "yok abi..." diyor. "Neden yok yahu?" diye üsteleyince arkadan yaşça büyük biri çıkıp "talep olmuyor ondan" diye yanıtlıyor gülümseyerek. Sonra bize çay söylüyor: "size peynirli pizza yaptırayım mı?"

Ben de "Yok sağol, canımız kıymalı pide çektiydi, çok da önemli değil" diyerek geçiştiriyorum olayı. Oturuyoruz. Eleman bizi biraz yoklayıp, kısa bir muhabbetin ardından vahim konuya giriyor, "Bakın, siz okumuş yazmış insanlara benziyorsunuz, size önemli bir şey sorabilir miyim?" Emren'le birbirimize bakıp elemana kafa sallıyoruz. 

"Burada yaşanır mı?"

 

02
111
0z8kgltj9smel6c123n

Geçmişten itibaren değişmeyen Türk erkeği kafası ve bunu körükleyen rezillik

 

Bildiğiniz veya tahmin edeceğiniz gibi, Anadolu'dan dünyanın dört bir yanına göçmüş gurbetçiler büyük bir yalan doğurmuş ve yıllarca bu yalanı beslemiş, her zaman da sıcak tutmuşlardır. Gavur illere gittiklerinde oldukça kötü koşullarda, dil bilmeden iz bilmeden yaşamış, normal yaşantılarında asla yapmadıkları 'pis' işleri yapmak zorunda kalmışlardır. Ancak, tatil zamanlarında yurtlarına döndüklerinde kabus dolu yaşantılarını anlatmak yerine, bu gavur illerini ve oradaki yaşantıyı övüp, olayı erkek toplumu için de can alıcı bir hale getirmişlerdir: "gavur kadınlar esmerlere bayılıyor." Yurtdışı görmemiş zavallı insanımız da bu harika hayata, çekici görünme düşüncesine imrenmiş, zaten Osmanlı'nın son üç yüz yılında sürekli körüklenen ve Cumhuriyet dönemiyle zirve yapmış olan, Batıya karşı duyulan aşağılık kompleksinden dolayı da yabancı ülkeleri her zaman yüksekte görme eğilimini içinde büyütmüştür.

Neyse ki bu abimizin kafası çalışıyor da oradaki durumu sorgulamaya almış, bakmış ki anlatıların yüzde doksanı yalan dolan hikaye, ama etrafta kral çıplak diyecek bir kişi bile yok ve tesadüfen karşısına biz çıkıyoruz. 

Kanada pasaportu alıp da orada yaşayan arkadaşım yok gibi. Alan fıyıyor oradan.

Kısacası her anlatılana kanmayın! 

 

hqdefault

Kanadalı ha, hmm

 

Belgrad, daha az yıllar önce

Orada tanıştığım iki elemandan biri beni caz ortamına sokmuştu, diğeri ise 'кафана'ya. Kafana oradaki geleneksel tavernalara verilen isimdir. Bu tür yerlerde rakiya denen erik, ayva, kayısı veya daha fazla türden boğma rakı servisinin yanında, geleneksel Sırp veya Çingene müzikleri dinleme imkanınız da bulunmaktadır.

Oturup bir şişe rakiya söylüyoruz. Tıpkı Yunanca gibi Sırpça'nın da yüzde yirmisine yakını Osmanlıca sözcüklerden oluşur. Nasıl ki Türkçe/Osmanlıca bir sözcük Yunancalaştırılırken sonuna -i eki alıyorsa (çakmaki, kalabaliki, karpuzi gibi...), Sırpça'da bu ek -ya olmuştur. Tabii bunu onlara anlatmak zor oluyor, zira herkes Osmanlıcayı Türkçe ile karıştırıyor. Osmanlıca lügatın içinde yarıdan çok daha fazla kelimenin Arapça ve önemli bir kısmının da Farsça olduğu gerçeğini kabul etmek istemiyorlar: "Biz bu kelimelerin Türkçe olduğunu bile zorla kabul ettik, şimdi Arapça üzerine düşünmemiz gerekiyor, uzun iş."

Neyse, alkol seviyesi arttıkça muhabbet iyice harlanıyor derken bizimkinin eşi arıyor, bu da gürültüden konuşamadığı için dışarı çıkmak zorunda kalıyor. İçeride coşkulu bir müzik. Masanın birinde de dört tane erkek, her on beş dakikada bir aralarındaki elemanın üstünü başını yırtıyor. Bu da kızmıyor, üşenmiyor kalkıp yeni bir tane tişört giyip geliyor ve sahne tekrarlanmaya devam ediyor. Diğer üçü yırttıkları çeri çaputu da kafalarına kollarına filan doluyor. Hepsinin bazuka gibi sarhoş olduğunu söylemeye gerek yok elbette.

 

 

Sonra bizimki yanında bir kızla çıkageliyor. Arkadaşı olduğunu düşünüyorum, içmeye devam ediyoruz. Elemana biraz önceki yırtma olayını soruyorum. Meğer söz konusu şahsın yeni çocuğu olmuş da bu olay buranın geleneksel kutlamasıymış meğerse. Ne kadar ilginç adetler var yahu diye salak salak yırtıcı elemanların olduğu tarafa bakarken kızcağız bana "sarışınlardan mı hoşlanırsın yoksa esmerlerden mi" diye bir soru yöneltiyor. Deminki mallıktan şimdi bu soruya terfi ediyorum karşımdakinin koyu renk saçlarına dönerek. 

"Dürüst olmak gerekirse ben şahsen sarışınlardan hoşlanırım, hatta bilakis onlara karşı feci bir zaaf içerisindeyim. Ama bana takılma, erkeklerin çoğu öyle söylemeseler bile esmerlerden hoşlanır." "Peki" diyor, "Senin ülkene gidersem evlenme şansım nedir?" Hoppala!

"15 dakika içinde!" diye yanıtlıyorum, gözleri büyüyor: "Ciddi misin?" 

"Çok ciddiyim, on beş dakika içinde seni baş göz ederiz." (Tabii bunu söylerken, sırtlan gibi, yamyam gibi olan arkadaş çevrem şöyle bir gözümün önünden resmi geçit yapıp gidiyor. O anda da sakal uzatmaya ve arkadaşlarımla daha az görüşmeye karar veriyorum. Nasıl bir çevrem varmış yahu! Neyse ki alkol zihni açıyor da farkındalığımız artıyor.) 

 

rakija

 

Kız benim bu dürüst yanıtımdan sonra büyük bir sevgiyle ikimize de sarılıp "ne kadar iyi insanlarsınız siz" diyerek kalkıp, sevinçle kopup gidiyor. Ben de bizim elemana noluyoabiya3 gibi bir bakış atıyorum. Açıklıyor...

Bu, telefonla konuşarak dışarı çıktığında, kız da orada bar bar bağırıp, ağlıyormuş. Bizimki telefon konuşmasını bitirdikten sonra kıza "her ne sıkıntın var ise bu kadar üzülüp sinirlenmeye değmez, gel içeride bizimle biraz otur, kendine gel" diyerek kızı buyur etmiş. Meğerse kızın erkek arkadaşı bir sarışınla bunu aldatmış, o yüzden berbat durumdaymış. Bizim bebenin de bunu tanıdığı filan yokmuş önceden.

Ulan bir anda hayır duası içinde kalmışım da haberim yok. Hocam, Ortodoks'un hayır duası Noel'de daha bir caiz midir (bonuslu), yoksa kaza orucu mı tutmalıyım? Ateistler bunu da açıklasın!

 

Lviv, Bitmeyen Noel, iki yıl önce

Lviv'de Noel kutlamaları, arifesiydi bilmem neyiydi derken 15 aralık gibi başlar 15 ocağa kadar da devam eder. Panayırlar kurulur, eğlenceler düzenlenir. Her yerde donuz sosisi, et, sıcak şarap ve kahve kokuları, müzikler, danslar... Berbat derecede kalabalıktır ama. Polonyalılar, yerli turistler ve artık bu taraflarda pek sevilmeyen Ruslar, Beyaz Ruslar, bir de klasik arayışları içerisinde olan tornadan çıkmış gibi tipleriyle zavallı pasaporttaşlarım.

 

Kepazeliğe gel

 

İslamiyet’te zinanın filan değil, aslında domuz eti yeme dışında hiçbir şeyin günah sayılmadığını düşünen bu tür burada açlıkla terbiye olmaya mı çalışıyor anlamadım. Neyse ki bu salaklara hitap eden Türk restoranları var da domuzdan korunuyorlar. Domuz ne yapmış bunlara? Ulan domuz yerine Allah'ınızdan birazcık korksaydınız bu kadar rezil bir millete dönüşmezdik! Domuz dışında her boku ye, karını aldat, yalan söyle, sonra otuz gün oruç, bonuslu günlerde iki sevap, akabinde pırıl pırıl ol ve tekrar günaha koş.

Ana meydanda yanımda bir takım sarışınlarla İngilizce konuşarak ilerliyoruz, gece yarısını geçmesine karşın ortam yine kalabalık ve sarhoş dolu. Bizim patlak İngilizcemiz sarhoşa mükemmel geliyor olmalı ki kenarda piizlenen bir çift yandan laf atıyor: "England, England?" diye.

 

marry2

 

"La yok! / Noup!" diyorum yürümeye devam ederek, "Türk!" ("ü"yü vurgulayarak tabii). Ve biraz zaman geçince bu tepkimden dolayı karanlığın içinde oluşan bu derin sessizliği bozuyorum, arkamı dönerek: "Ya siz?" 

Heyecanla "England!" diye atılıyorlar.

Yazık lan, içim parçalanıyor. "Kusura bakmayın" diyorum hayıflanarak, "sizin adınıza çok üzgünüm." İngiliz bu boru değil, Fransız'dan bile kötü neredeyse. Üç saniye süren sessizliğin ardından anırarak gülme sesleri gelince derhal fikrimi değiştiriyorum: "Yok yok. Fransızlar daha berbat. Bunlar en azından kendileriyle barışık. Ne bok olduklarını biliyor." 

 

Peki ya biz?

 

Paylaşım için

SAÇMA SAPAN GEMİ YOLCULUKLARI-III

UKRAYNA YOLLARI SUDAN

Ayıldığım zaman 2003 Ekotopya[1]’sı için yol hazırlıklarına başlamayı planlıyordum. Tabii genelde sarhoşken bu tür planlamaları yaptığım için bir türlü yaptığım planı hatırlayamıyordum. Zira işten yeni ayrılmıştım; o ülkede eylem, şu kentte bir aktivite, Ankara’da pavyon[2] ortamı filan derken yuvarlanıp gidiyordum (literally). Eh, gençtim, işsizdim, cebimde para da vardı ve ben, ‘alkolik doğulur mu, olunur mu?’ gibi bir tezin ispatının peşinde ve de eşiğindeydim.

Nihayet ayıldığım bir ara, yoldaşlarım Can Başkent ve Metin K.’dan hayır gelmeyeceğini anlamıştım (çünkü biri yurtdışında sürtüyordu, diğer bünye ise o sıralar tecrübesizlikten mustaripti). Ulaşım aracını seçmem gerekiyordu ve fazla düşünmeden en ucuz ve direk olan tek ulaşım aracında karar kılmıştım: Gemi!

 

 

Bu minvalde, bilet almak için zamanında halk arasında Doğu Roma İmparatorluğu olarak bilinmeyen Bizans İmparatorluğu’na da başkentlik yapmış İstanbul kentine gidiyorum. Metin’le orada buluşuyoruz. O zamanlar haftada iki tane gemi seferi vardı. Birisi direk Odesa’ya giden Ukrferry, diğeri de Odesa yakınlarındaki Reni adlı küçük kente giden, fiyat ve tarih açısından bize daha çok uyan ama artık var olmayan diğer firma. Otuz altı saat sürecek olan yolculuğumuz için biletleri alıyoruz. Süreyi duyunca irkilip, kamara durumunu soruyorum. “Kamara yok, yerler müsait, rahat rahat uyursunuz” diyor geminin sahibi olduğunu sonradan öğrendiğimiz eleman.

Alkolü yüklenip gemiye biniyoruz, Can da o gün damlıyor çakal. Bu arada gemi bildiğin ada vapuru çıkmasın mı? Koltuklar filan da aynı, böyle uzun uzun oturacak yerler ki daha sonra bunlar bizim yataklarımız oluyor. Gece malak gibi serilip uyuyoruz orada. Neyse ki gerçekten, gemi kalabalık değil de yatacak yer konusunda sıkıntı olmuyor.

 

IMG_6135

Kaptan (temsili)

 

Bu arada geminin sahipleri ve kaptanla ahbap oluyoruz. Buna vesile de, bir iki yıl önce vejetaryenliğe geçiş yapmış olan Can'ın, gemide hazırlanan ve genelde içinde et olan yemekleri yiyemediği için ajlık çekiyor olması. Biz de gemi taifesini ayağa kaldırıp, o sıralarda ülkemizde yeni olan bu politik durumu açıklamak yerine, “arkadaş hasta da et yiyemiyor”, “çocuk ac, ac!” gibi duygu sömürüleriyle olayı gündeme getiriyoruz. Şans eseri kaptan yardımcısı da etyemez çıkmasın mı? Bu şekilde Can olaydan az hasarla yırtıyor. Yoksa acından ölecekti çocuk.

İşin gerçeği, hayvan severliğimden ve de politik duruşumdan mütevellit bu işi ben de bir kaç kez denemiş ve akabinde sıçmıştım tabii; hayatımdaki kara lekelerden biridir bu başarısızlığım... Madem konuyu açtık, benim de bizzat ve de şahsen başıma gelen ve her etyemezin yaşamış olduğu şu diyalogları paylaşmak isterim (olay doğal olarak lokantada filan geçiyor):

“Etsiz bir şeyler var mı?”

“Var abi, tavuk var.”

Bu önermede tavuk adlı mahlukatın eti et değil. Veya,

“Abi istersen etleri ayıklayıp öyle servis edelim.”

“Olum bi siktir git!” dememek için kendimi zor tutuyordum. Milletle gereksiz yere papaz da olmamak lazım, o yüzden çoğu kez açıklama yapmak yerine işin kolayına kaçıp bende garip bir hastalık olduğunu, o yüzden et yiyemediğimi söylüyordum. Acıyan bakışlar, kimi zaman da “yazık”, “vah vah” gibi arkamdan mırıldanmalar... Hayatımız rezillik dolu yemin ediyorum.

 

dans

 

Neyse akşam oluyor, aşağıda parti ortamı, dum-tıs şeklindeki müzik sesleri yukarıya kadar geliyor. Derhal akıyoruz ortama tabii. Kaptan barda oturmuş piizleniyor. Yanına çöküyoruz, anlatıyor. Yılların kaptanı olarak çok ilginç hatlarda çalışmış. Afrika, Uzak Asya... Alkol seviyesi yükselince “Karıyı boşadım” diyor, “Gittim Filipinlerden evlendim.” “Ee, hanım nerede şimdi?” diye soruyorum, “Gemide” diyor, “yanımdan ayırmıyorum.”

“Zor olmuyor mu, gemi hayatı?” diye muhabbeti harlayınca, “Yok canım. Çok uyumlu, kapris yok, akar yok, kokar yok.”

“En iyisini yapmışsın valla kaptan” diyorum, niyeyse?

Bir yandan piste bakıyoruz, insanlar raks eyliyor. Bunlardan bir tanesi tam bombastik, tıpkı Gemide[3] filmindeki gibi dans eden bir amca! Kaptan benim adamı süzdüğümü fark edip: “Bu adam öğretmenmiş” diyor, “bir kez Ukrayna’ya gittikten sonra döner dönmez karısını boşamış. Şimdi sürekli gidip geliyor” diyor ve bunu der demez, orada bir şey görmüş olacak ki, bir anda ayağa fırlayıp piste dalıyor.

Bir kaç saniye sonra mürettebattan birini kulağından yakalamış, elemanı pistten çıkartırken bir yandan da ona kalayı basıyor: “Osman! Bu geminin tek akıllısı sen misin ulan?”

Dayanamayıp kahkahayı salıyoruz.

 

battleship-potemkin-2-copy

Potemkin Zırhlısı filminin ünlü Odesa merdivenleri sahnesi

 

YURDA DÖNÜŞ (veya NE GEREK VARDI?)

Yolculuğumuzun sonunda Odesa’ya varıp bileti alıyoruz, bu kez diğer firmayla gideceğiz. Bu gemi bayağı kocaman gemi, arabalı filan. Biz de kamaralarda gerçek yataklarda yatacağız. Bu sefer daha kalabalığız, yanımızda bir takım yabancı arkadaşlar da var.

Gemi kalktıktan bir süre sonra yemek anonsu geliyor, benim dışımdaki bütün elemanlar benden önce yiyecek olan ilk grupta. Metin, benim açlık durumundaki hassasiyetimi bildiğinden, benimle dalga geçecek gibi oluyor ama onu ivedilikle savuşturuyorum: “Her türlü dezavantajlı durumu avantaja çevirmeyi biliriz canım, bir kaç saatin lafı mı olur?” diyerek. Gerçekten de, bunların masasında abuk subuk bir sürü pasaporttaşımız varmış ve elbette ki, tahmin edeceğiniz üzere rezil bir muhabbet dönüyormuş ortamlarında. Aynı masalarda yiyeceğimiz için, masalar temizleniyor filan derken benim sıram bir saat kadar sonra geliyor. Neyse ki ortamda bu sefer daha az insan var.

Masa numaramı bulup oturuyor, yemekten önce de aperatif almaya başlıyorum eşyanın tabiatı gereği. Kısa bir süre sonra, üç tane kadın masaya gelip bana garip garip bakmaya başlıyorlar. Onlara gülümsüyorum ama bana karşılık vermeyip, biraz da sinirle garson kadını çağırıyorlar. Sanırım “bu hıyarın burada ne işi var?” diye soruyor olmalılar. Cool[4]luğumu bozmuyorum elbet, garson da bunlara kızıp: “masa numaranız bu, oturun işte” deyince lök diye oturmak durumunda kalıyorlar.

“Rahatsız olduysanız başka masaya geçeyim” diyorum İngilizce. Gavurca konuşmam onları şaşırtmış olmalı, “ya yok ondan değil” filan diye kem küm ediyorlar. Sonra da “sen İtalyan mısın?” diye soruyorlar.

Hayatta en sevmediğim şeylerden biri İtalyan, İspanyol gibi, yavşaklık konusunda çoğu kez bizden daha ileri olan milletlere benzetilmektir. “Ne alakası var!” diye çıkışıp: “Bilakis Ankaralıyım, racon da bilirim” diyorum. “Rahat olun.”

Bu çıkışım onlara güven vermiş olacak ki şaşkınlıklarını hızlıca atıp benimle Türkçe konuşmaya başlıyorlar. Tabii ki hepsi de pavyon çalışanı, hatta seks işçisi. İlk oturdukları andan itibaren zaten bunu biliyordum ama konuşmamızın sonuna kadar asla ve de asla bu muhabbeti açmadım, açmam da. Zaten insanlar anlatmak istediği şeyi anlatır. Merak veya  öğrenme isteği ile hakaret çizgisini koruyabilmek insani ilişkilerde çok değer verdiğim konulardandır. Belki de o yüzden insanlar bana rahatça açılır, bilemiyorum...

Bu arada Metin, o klasik hareketiyle, restoranın kapısında bir görünüp bir kayboluyor. Büyük ihtimalle kıskançlık krizi geçiriyordur. Zira etrafımızdaki bütün masalar temizlenmiş, etrafta da kimse kalmamıştı ama biz hala masamızda oturuyor, hem sohbet edip hem de içiyorduk.

Kızlar bana hayat hikayelerini anlatıyor. Hepsini sükunetle dinliyorum. Bu hikayeler, basit gibi görünseler de, her zaman herkese anlatılacak hikayeler değildir. Bana sırlarını verdikleri için bunları asla kimseyle paylaşmam.

Ama yüreğiyle düşünebilen herkes bu hikayeleri bilir.

Ve insanlığın acısını da, derinlerinde bir yerlerde hisseder.

 

Önerilen Filmler:

Gemide, 1998 Yön. Serdar Akar

Laleli’de Bir Azize, 1998 Yön. Kudret Sabancı

Potemkin Zırhlısı, 1925. Yön. Sergei Eisenstein

 

Dipnotlar:

[3] Serdar Akar’ın 1998 yapımı filmi. 13. dakikadaki sahneden söz ediyorum.

[4] İngilizce argoda artist gibi bir şey demek.

Paylaşım için

GÜNEY AMERİKA’DA ALKOLİZM II. BÖLÜM

 

PARAGUY-KUZEY ARJANTİN ve CAÑA

 

Asunsiyon’da hostel çalışanlarına milli içkilerini sormuştum, hemen bir şişe çıkartıp tattırmışlardı. Kanya diye okunup caña diye yazılan bu içki, şeker kamışı fermantasyonun damıtılmasıyla elde ediliyormuş. Nedense, içer içmez bunun hastası oluyorum ve cañamı her daim yanımda taşıdığım metal mataramdan hiç eksik etmiyorum. Bu arada her gün farklı bir markayı deneyerek nihayetinde en kral lezzeti yakaladığım sonucuna varıyorum: Aristokrata adlı marka! Hosteldekiler: “Sana da bu yakışırdı zaten abi” diyor, alkışlayarak. Sahte bir alçakgönüllülük ve pis bir sırıtışla eyvallah ediyorum gençlere.

 

Zaten hayatta her şeyi denememek lazım diye boşuna söylememiş atalar. Ya da böyle demedilerse bile ben öyle diyorum ve olayı noktalıyorum.

 

BOLİVYA-PERU-ŞİLİ ve PİSCO

Bolivya’nın meşhur trenine binip, büyük bir keyifle elimde kalan son viskiyi boğduktan sonra, Güney Amerika standardında oldukça şık görünümlü olan yemekli vagona yollanıyorum. Yemek siparişi verip milli içkinizi getirin diye ricada bulunuyorum, ama lütfen bir şeyle karıştırmayın. Garson ‘ama bu imkansız, sek içemezsiniz çok serttir’ diye yanıtlıyor nazikçe. Bu gibi durumlara da alışkın olduğumdan ‘meyve suyu mu ne haltsa yanında getirin, önce küçük bir yudum alıp sonra karıştırırım, merak etmeyin’ diyorum kibarlığımı bozmadan. Adam pek ikna olmasa da ayrı ayrı getiriyor içecekleri. Tabi ki sek bir biçimde götürüyorum içkiyi, meyve suyuna dokunmadan. Bir tür brendi olan singaniden hoşlanmadığımı kısa sürede idrak edip, kara kara bu ülkelerde ne içeceğimi düşünmeye başlıyorum. Zira Peru ve Şili’nin milli içkisi olan pisco, singaniyle hemen hemen aynıdır. Haydi, bir şarap ülkesi olan Şili’de gerçekten çok kaliteli olan kırmızı şarapları içer yırtarım ama özellikle Peru’da ne halt edeceğimi bilemiyorum, zira büyük ihtimalle Bolivya’da belki ama Peru’da ucuz viski veya benzeri türde damıtılmış alkol bulmanın zor olduğunu hissediyorum.

 

pisco

 

Neyse ki Peru’da, İspanya’dan aşina olduğum anisado adlı anasonlu içkiyi görünce yanıldığımı anlıyorum. Bu içki özellikle Güney İspanya’da yaşlılar arasında yaygındır. Güney Fransa’da pastis olarak bilinir ve rakının kardeşidir. Aslında Fransa’da bunun bir başka adı da eau da vie, yani hayat suyudur, ilginç değil mi?

Bolivya’nın Tarija eyaletinde üzümden elde edilen singaninin yanı sıra şarap üretimi de mevcuttur ve bu ülkede, kimsenin bilmediği üzere, çok ucuza çok kral şaraplar içmek mümkündür.

Potosi’deki madenleri gezmeye gittiğimizde süpersonik bir şahıs olan rehberimiz Antonio, bu çok da turistik olmayan gezi öncesinde bizi bir dükkana götürüyor. Buradan, ziyaret edeceğimiz madenci arkadaşlarına bir takım hediyeler alacağız: koka yaprağı, sigara, benim tercihim olan dinamit ve alkol.

 

antonyo
IMG_0665

Potosi madenci dükkanı ve madendeki El Diablo

 

Antonio alkolün derecesini gösterip kim denemek ister diye soruyor, elbette ki bütün gözler, sabah akşam elinde matara ile gezen bendenize dönüyor. Tiyatroyu bozmadan ‘Kara Murat Benim!’ diye atlıyorum: ‘Doldur Antonio, doldur içelim...’ Yıllar önce Ukrayna’da 90 derece alkol içmişliğim ve akabinde bütün iç organlarımı yakmışlığım vardı. Ama sen yanmasan, ben yanmasam... Neyse, bardağı alıp dikiyorum ve hayret! Yanma filan olmuyor, bilakis yağ gibi gidiyor meret. ‘Bir tane daha koysana’ Antonio’ dediğim anda, milletin gülecek malzemesini elinden almış bulunuyorum. Herkes ‘allah cezanı versin pis alkolik’ der gibilerinden bakıyor bana. Ben de utancımdan kendime, bir şişecik olsun bu şahane içkiden alamıyorum.

Şahane içki dediğime bakmayın, 96 derece alkolden başka bir şey değil bu.

 

90

 

EKVATOR-KOLOMBİYA ve AGUARDİENTE

 

Aguardiente, tıpkı Kuzey Amerika yerlilerinin damıtılmış içkileri adlandırdığı şekliyle ateş suyu demek. İspanyolca su anlamına gelen agua ve yanan anlamına gelen ardiente kelimelerinin birleşmesi ile oluşuyor. Aslında bir tür brendi olan aguardientenin tadı Yunan boğma rakısı çipuroya o kadar benziyor ki anlatamam. Bunu ilk, Puerto Lopez’e gittiğimde tatmıştım. Eski bir balıkçı köyü olan yerleşim, şimdilerde balina izlemek veya minik Galapagos dedikleri La Plata adasındaki türlü türlü mahlukatı görmek isteyenlerin ziyaret mekanı. Balina sezonu oldu mu bütün köy turistle dolup taşıyor.

IMG_1217

 La Plata adasından bir 'mavi ayaklı bobo'

 

Akşam yemeği için biraz dolanıp, en az turist, en çok yerlinin uğrak mekanı olan bir restoran buluyorum. Fiyatlar da diğerlerine nazaran oldukça makul. Yemeğin yanına ‘tatlı olmayan, en sert içkiniz ne varsa onu getirin’ diyorum, ‘sek tabii’ (mazallah bir şeyle karıştırıp bok etmesinler diye). ‘Ev yapımı aguardientem var’ diyor oranın işletmecisi olan eleman. ‘Çok serttir, istersen önce buyur bir tadına bak’ diyerek bir su bardağı dolusu içkiyi önüme koyuyor. ‘Tattırmak buysa, gerçekten sipariş etsem kovayla mı getirecekti acaba?’ diye düşünmeden alamıyorum kendimi. Ne var ki bu durumdan şikayet edecek de değilim. Büyük bir zevkle yemeğimin yanındaki içkiyi boğuyorum. Hesabı öderken de ‘kediyi yolluk olarak bir ufak pet şişeye doldurtmak mümkün mü?’ diye sormadan edemiyorum. Bu hareketim adamların o kadar hoşuna gidiyor ki pet şişede verdikleri içkiye karşın cüz-i bir meblağ istiyorlar, hatta neredeyse yemekten de para almayacaklar. O derece.

 

agua
kol

 

Ekvator ev yapımı aguardientesiyle Yunan boğma rakısını andırıyor, Kolombiya ise Midilli adası gibi tam bir üretim merkezi. Kolombiya’da bir sürü marka aguardiente bulmak mümkün. Barda pavyonda şişe açtırmak para değil yeminle. Bu arada Kolombiya’da bunun çok sayıda anasonlu türü var ve biraz kasarsanız kimisinden rakı tadı almamak neredeyse olanaksız.

 

KOLOMBİYA-VENEZUELA-KUZEY BREZİLYA-GUYANA ve ROM

Güney Amerika’nın kuzeyine gittikçe hakim olmaya başlayan Karayip kültürüyle beraber, Ekvator’dan itibaren içimi yaygınlaşan rom, Güney Amerika hakimiyetini özellikle Kuzey Kolombiya, Venezuela, Kuzey Brezilya ve Guyana’da kurmuş gibi. Burada üç otuz paraya alabileceğiniz köpek öldüren romların mevcudiyetinin yanı sıra, gerçekten kalın fiyatlara da romlar bulmak mümkün. Tabii kalın dediysek bile bu fiyatlar, alkolistlerin sırtından geçinen TC devletinin zulmüne uğrayan bizler için devede kulak kalıyor.

 

ven

 

Mesela, o zaman (ve şimdi daha beter) ekonomik krizde olan Venezuela’nın en pahalı romunu alıyorum ama ne var ki rom tatlı çıkıyor. Döksem yazık günah (çok büyük günahı olduğu söyleniyor Katolik dünyasında), içsem midem kalkıyor. Ne çelişkiler yaşıyor insan evladı seyahatlerde belli değil. Zira benim için iyi rom demek içinde tatlı hiç bir öğe bulundurmaması demek. Bu tabii bütün içkiler için geçerli, çünkü tatlı olayına sıcak bakan biri değilimdir. Şekeri çayımdan kahvemden çıkartalı yıllar oldu.

Ancak bu yörede tatlıya karşı aşırı bir bağımlılık söz konusu gibi; zira burada tıpkı Sovyet veya post-Sovyet ülkelerindeki gibi bir durum söz konusu: yani bir yerlerde ısmarladığınız çay veya kahvenin önünüze şekerli olarak gelmesi. Hem de boru değil üç silme tatlı kaşığı şekeri, bazen gözünüzün önünde bardağa atıp bir de utanmadan karıştırırlardı. Ulan ağda mı yapacağız, çay mı içeceğiz, belli değil.

 

kapak

 

Bu olayın aynını bu yörede görünce hem hoş bir nostalji yaşıyorum, hem de hayattan tiksiniyorum. Manaus gemisinde külli miktarda içkim olmasaydı ne yapardım bilmem, çaysız kahvesiz dört gün boyunca...

Kıssadan hisse: en ucuz içkileri alırsanız, günahı boynunuza olarak, içmeme lüksüne de sahip olursunuz. Ama çuvalla parayı gömdüğünüz bir içki artık evladınız gibidir.

Kötü de olsa, müptezel de olsa, evlat evlattır.

 

GÜNEY AMERİKA’DA ALKOLİZM I. BÖLÜM

ARJANTİN

Geldiğimin ilk haftasında buradaki şarapların fasonluğunu derhal idrak edip yıllardır kahrımı çeken damıtma alkole dönme isteği ile dolup taşıyorum. Kuzey Amerika menşeili viskiyi ite köpeğe bile sunmaktan kaçındığım için ilk seçeneğim, burada pahalı olan Skoch yerine tabii ki her daim ucuz ama leziz olan İrlanda viskisi yönünde. Bu arayış içerisinde girdiğim dükkanın vitrininde gözüme güzel bir şişe çarpıyor: San Juan konyağı!

İlginç bir rastlantı, hayırlara vesile olur inşallah diyerek 70’lik şişeyi 16-17 TL’sına karşılık gelen bir değere alıyorum. Ve bom! Bu fiyata bu lezzet, inanılmaz.

 

P1080507

 

Arjantinliler sıcakkanlı ve klişe muhabbet konusunda bizimle yarışabilecek kapasiteye sahip bir millet. ‘Aaa... Ne kadardır buradasın, ne kadar kalacaksın? Asado yedin mi? Şaraplarımızı beğeniyor musun?..’ ve daha bir sürü benzer soru.

Kabalık etmek istemesem de otomatik yanıtlarım belli bir süre sonra bozuluyor ve başta şarapla ilgili olmak üzere eleştirel düşüncelerimi direkt söylemeye başlıyorum. Bir kısmı kaba dürüstlüğüm karşısında feci şekilde bozuluyor ama sert göründüğümden midir nedir pek de itiraz edemiyorlar. Çok da üstlerine gitmeyeyim, neticede misafiriz diyerek ‘ama konyağınız çok güzel’ diye sıcak bir biçimde yaklaşayım istiyorum, yanıt: ‘Ne konyağı? Arjantin’de konyak mı var!?

Hay sizin Fransız özentiliğinizi ve İtalyan genetiğinizi s...” diye söveceğim ama İspanyolcam yetmiyor. Yetse de yetmiyor.

İlerleyen günlerde ayrı bir keşfe nail oluyorum. Bir bar-parti ortamında Blender’s Pride diye bir viski görüyorum, bar fiyatı 10 TL. Bilmediğim boktan bir blended İskoç viskisidir herhalde diye düşünüp, neden olmasın diyerek tatmak istiyorum. Tadı hiç de fena değil. Barmene soruyorum, Arjantin üretimi demesin mi?

Peki bundan kimin haberi var, çok az kişinin. Kim beğeniyor Arjantin viskisini? Hiç kimse!

Eder-değer hesabına vuracak olursak, en kötü İskoç viskileri olan J&B veya Red Label’dan çok ama çok daha ucuz olup da hiç de fena bir tat yakalamayan bu viskiler bence yalnızca kötü reklam değil aynı zamanda aşağılık kompleksinin de kurbanı. Muhtemelen viskiden anlamayan gavurların gelip bunları beğenmemeleri, ağız tadı çok da güçlü olmayan Arjantin vatandaşlarının kafasına bir şekilde kötü bir biçimde yansımış. Yazıktır, günahtır.

 

P1080618

 

Bu ruh hastası zırva milliyetçi ortamda neyse ki imdadıma Anarşizm yetişiyor. Köklü bir anarşist geçmişe sahip olan ülkede 1901 yılında kurulmuş olan FORA sendikasını ziyaret ediyorum. Sıcakkanlı yoldaşlarımızla sıra dışı bir biçimde yaptığımız sohbet ‘Burada ne içiyorsun genelde?’ sorusuna gelince “Elbette ki viski ve konyak” diyorum, ayakta alkışlıyorlar! Gözlerim doluyor. ‘Burada şaraplar kötüdür zaten, çok doğru bir seçim’ diyorlar. ‘Anca pahalı şarap iyidir, ona da ne gerek!’ Sarılıp öpüyorum hepsini bir bir. “Yaşasın Anarşi!” demeyeceğiz de ne diyeceğiz ki zaten?

 

URUGUAY

Arjantin’dekine benzer bir durum Uruguay için de geçerli. Dünyada viskinin ciddi biçimde tüketildiği yerlerden birisi olan bu ufak ülkede önemli sayılabilecek de bir üretim ve viski çeşitliliği mevcut. Ve oldukça pahalı sayılabilecek Uruguay’da en kral barda bile çok komik fiyatlara yerel viski içmek mümkün. Tavsiyemdir. Ama elbette ki buzsuz ve susuz.

Uruguaylı barmen ‘yanına su vereyim bari’ diyor, ‘istemez’ diyorum. Neyse ki racon bilen insanlar bütün dünyada aynı güzelliğe sahiptir. Derhal cips mips bir şeyler ikram ediyor, sonra ‘viskiyi ben hayatta içemem abi’ diyor. ‘Yalnızca bira.’

 

P1080686

 

‘Ben de bira içmeyi bıraktım’ diye yanıtlıyorum. ‘Sadece sert alkol alıyorum.’ Sonra duvarda çok güzel bir yazı var, gözüme ilişiyor: ‘Galeano’nun sözü mü bu?’ diye soruyorum. ‘Sen nereden biliyorsun O’nu?’ diye şaşırarak soruyor. ‘Bilmez miyim hiç? Bizim oralarda O’nu çok sever ve sayarız’ derken sohbet boyut atlıyor. Kadehimi Galeano’nun şerefine kaldırıyorum, zira zihnimizi açan Sevgili Eduardo Galeano bu olaydan bir ay önce vefat etmişti ki insanlık olarak en büyük kayıplarımızdandır. Yetişmemizde çok önemli katkıları olan bir büyüğümüzdür. Toprağı bol olsun.

 

BREZİLYA

Gece geç saatlerde Porto Alegre’ye ulaşıyorum. Sabahtan beri kursağıma pek bir şey girmediğinden koşarak en yakındaki restorana gidip oturuyorum. İspanyolca sökmeyince İngilizceye bağlanıyorum. Garson yine anlamıyor ve izin istiyor. Biraz sonra da sakallı bir amca ile geliyor. Amca bu şekilli mekanın sahibi olsa gerek, kötü İngilizcesine rağmen  elbette ki anlaşıyoruz ve yemeği sipariş edip: ‘Bana’ diyorum ‘en sert (okunuşu kaşasa) cachaçanızdan verin lütfen.’

‘Şahsen ben şunu içiyorum, hem sert hem leziz’ diye gösteriyor menüden, eyvallah ediyorum. İki dakika sonra garson üç bardak cachaça ile geliyor. ‘Bu’ diyor ‘siparişiniz. Diğer ikisi ikramımızdır.’

 

P1080819

 

Raconizmin gözünü seveyim. Bunu kasıtlı yapmadım ama bundan sonra yürüyeceğim yol belli oldu. Adamların hoşuna giden, bir yabancının gelip de kola-bira gibi saçma sapan şeyler yerine yerel ürünü içmesi!

Alex’iyle ünlü Curutiba kentinde yine yemek arayışı içerisinde gözüme sıcak gelen bir mekana giriyorum. Salaşla entel arası bir yer burası. İspanyolca anlaşıyoruz çat pat. Yemeği sipariş edip en sert cachaça söylüyorum yine. Sonra da havanın güzel olmasından dolayı dışarı oturuyorum. Birazdan eleman iki tane cachaça ile damlıyor, biri yine elbette ki ikram. Teşekkür ediyorum. ‘Abi seni içeriden çağırıyorlar izninle’ diyor. Hayda! Brezilya’da bir konsa çıkmadığım eksik kalmıştı, o da oluyor ya daha ne diyeyim?

Kahve ten renkli orta yaşlı bir kadınla, buğday rengimsi yaşlıca bir amcanın masasına oturuyorum. İkisi de İspanyolca biliyor. Kadın oralı, adamsa on sekiz yıldır orada yaşayan bir Fransız. Güzel sohbet dönüyor aramızda. İlerleyen saatlerde bilmediğim kulüp ortamlarına gitmemi salık veriyorlar ‘Ama taksi ile git, yol uzun, sakat olabilir.’

 

36947

 

Tabii ki yürüyerek gidiyorum. Beklediğimin aksine bir şey olmuyor. Bir tane şekilli bara gidip oturuyorum, aynı bizim zengin ortamları. Aynı bayıklık, aynı sıkıcılık, tipler bile neredeyse aynı. Bir iki tek atıp çıkıyorum. Biraz dolanıp daha ilginç bir ortam bulamayınca kentin karanlık sokaklarına dalıyorum. Bir tane leş ortam buluyorum ama içerisi çok kalabalık. Kalabalığı sevmediğim için ilerliyorum. Daha sonra tenha bir yer buluyorum. Burası bakkal kırması, yemek de yapan tek-tekçi yeri. Selam verip giriyorum, selamımı alıyorlar. Tezgaha konuşlanıp cachaça istiyorum. İçkimi yudumlarken gözlem yapmaya başlıyorum. Zira burası sikindirik zengin mekanından daha ilginç benim için. Özellikle mekan sahibi bir aile. Kadın ve oğlu çalışıyor. Tek dal sigara almaya gelen evsizlere veya bir tek atmak isteyen yoksullara hizmet ediyorlar. Ama bunu yaparken belli bir sertlik, belli bir saygı ve büyük bir racon içerisindeler. Gerekirse üç kuruşun da hesabını yapıyorlar ama kimseyi kırmıyorlar. Yıllar içerisinde kurdukları bir denge olduğunu hissediyorum bunun.

Bir tane evsiz geliyor, parası 10 sent eksik. Telaşla benden istiyor, çıkarıp veriyorum. Teşekkür edip tekini atıyor ve uzuyor. Asla kadınla pazarlığa girmek istemediğini görüyorum.

Derken karşımdaki tezgahta duran içlerinde çeşit çeşit otlar bulunan şişeleri fark ediyorum. ‘Bunlar ne?’ diye soruyorum, kadının kendi yaptığı cachaçalarmış. ‘Bağlayın’ diyorum, kafa bir milyon oluyor onlar bağladıkça. Ama yemin ediyorum içtiğim en leziz cachaçalar bunlar. Hesabı istiyorum, şaka gibi bir para ödüyorum, resmen şaka gibi.

Ertesi gün Sao Paolo’ya otobüs biletim var ama akşam buraya bir kez daha gitmeden olmaz. Bu sefer Cuma diye ortamdaki makineden müzik de vermişler ve mekan biraz daha kalabalık. Müdavimlere selam verip kaldığım yerden devam etmek istiyorum diyerek yine otlu cachaçalardan devam ediyorum. İki, üç derken gitme vakti geliyor. Kadına ‘gerçekten çok leziz yapmışsınız’ diyorum. ‘Bir şişe satın alabilir miyim?’ Bunu sorarken ‘kaç para ister ki, istese istese...’ diye iğrenç bir düşünce var aklımda. Ama yanıt tokat gibi geliyor:

‘Dışarıya şişe vermem! Onlar benim kendi el emeğim.’

İnsanlık dersimi alıp çıkıyorum. Asla unutmamalı: Paranla değil, insanlığınla değer kazanırsın!

Ve bana bunu hatırlattıkları için onlara minnet duyuyorum.

 

KOLADİKO YA DA YUNANİSTAN’DA PAVYONİZM

 

Dakika bir gol bir. Geldiğim günün akşamında sokağa adımımızı atar atmaz kendimizi bir anda eylemin içinde buluyoruz. Geçen yıl bugün, repçi Pavlos Fyssas, faşist Altın Şafak sempatizanlarınca katledilmişti. Eylem onun anısına düzenleniyordu. Önde anarşistler, arkada solcular ve kimi duyarlı vatandaşlar olmak üzere hep beraber yürüyoruz. Aramızda tabii ki Yunanistan’ın ünlü anarşist sokak köpekleri de var.

 

Yoldaşlardan biri olan Loukanikos yakın zamanda vefat etmişti

 

Önce eski ahbapları görme, yeni insanlarla tanışma havasında geçen yürüyüş bir anda anarşistlerin molotofları ve taşları çekmesiyle eğlenceli bir hal almaya başlıyor. Elemanlar faşist partiye veriyorlar taşı. Sonra ‘isyan polisi astonomia’ gelince çatışma biraz daha şiddetleniyor. Ama polis hep geride duruyor, öyle ki bizim çocuklar polisin üzerine üzerine gidip ne bulursa fırlatıyorlar, polis de kaçıyor. Bizdekinin tam tersi.

Sonra yürüyüş biraz daha devam edip adeta kokteyl havasında sona eriyor. Biz de eski ve yeni ahbaplarımızla yine bizim tayfanın sahip olduğu bir kafenio(1)ya oturup çipuroları ve çikudyaları karaciğere indirmeye başlıyoruz.

Saatler ilerledikçe masamızda oturan kadınlardan bir tanesi kafeniodaki diğer masaları gezmeye başlıyor, kah oraya kah buraya. Bir ara yine bizim masaya uğrayınca, alkolün dozajını kaçırdığımızdan olsa gerek, kıza laf atmadan duramıyorum elbette: ‘Ne dolanıp duruyorsun sen? Konsomasyon mu yapıyorsun yoksa?’ Ama bunu İngilizce ve Türkçe ile karışık soruyorum, yani aslında Fransızcadan dilimize geçtiği okunuş şekliyle: direk ‘konsomasyon’ diyerek.

IMG_0186

 

Ortam kahkahalarla kopuyor, kız bozulup gidiyor. ‘Sıçtık’ diyorum kendi kendime, ‘hatta sanırım batırdık’. Çekine çekine ‘yoksa?’ diye soruyorum masadakilere, onlar da gülmeye devam ederek: ‘evet, sanıyoruz bu kelime de sizin dildekiyle aynı anlama geliyor.’

Tamam, Türkçe veya bizim bildiğimiz anlamıyla şu an konuşmakta olduğumuz yarı Osmanlı (İstanbul) Türkçesinde bulunan bir çok kelime Yunanca ile ortak, yalnızca Yunanistan’da sonuna ‘i’ getirmek gerekiyor ama Fransızca olan bir kelime Yunancada ne zaman nasıl aynı anlama bürünmüş olabilir tahmin etmek imkansıza yakın.

Sonra işi gırgıra vurup, yıllar önce izlediğim, sonu pavyonda biten bir Yunan filminden(2) bahsediyorum, ortamda filmi bilenler beni alkışlıyor, bilmeyenler utanıyor. Derken biraz anlatın bakalım şu pavyon mevzusunu diye konuyu açıyorum.

Anlatıyorlar...

***

 

hqdefault
hqdefault1

 

Bir kaç gün sonra gece yine bir yerlerde arkadaşlarla piizlenirken sokaktan geçen zenci kadınlara takılıyor gözüm. Gecenin bu vakti turist dolaşması mı olurmuş? ‘Onlar konsomatris’ diye yanıtlıyor arkadaşlar. ‘Muhtemelen ilerideki VİP denen yerde çalışıyorlardır’.

‘Bak sen’, diyerek bizimkiler gittikten sonra Bülent ile oraya doğru uzuyoruz.

İçerisi küçücük ama yaklaşık yirmi tane kadın var, siyahlı, beyazlı, sarılı... Derhal barda konuşlanıp iki tane Metexa sipariş ediyorum. Elbette ki tedbirli bir Ankaralı olarak fiyatını önceden sorarak. Fiyat oldukça makul, sadece beş avroymuş. Ama barmen kadının bardağı yarısına kadar doldurması ise takdire şayan bir davranış olarak okunmalı mıydı, yoksa bir pazarlama taktiği miydi onu çözemedim işte.

Tam ilk yudumu almıştım ki iki tane zenci kadın yanaşıyor. Benimle ilgilenen kırık bir İngilizce ile bir yandan ülkeye dün turist olarak geldiğini anlatırken bir yandan da her yerimi okşuyor. Normalde kimsenin bana dokunmasından hoşlanmam ama ses etmiyorum. Sadece nereli olduğunu sormakla yetiniyorum. Jamaika yanıtını alınca gülmemek için kendimi zor tutuyorum. Öncelikle Jamaika’nın resmi dili İngilizcedir, sonra kadın baya bir Afrikalı. Zaten dediklerimin de yüzde doksanını anlamıyordu. Neyse, ülkeye dün gelmiş, bugün yüzerken cüzdanını çaldırmış, ona bir içki alır mıymışım? Soruyu duymazdan gelip Bülent ile ilgilenen kadına soruyorum: ‘Yoksa sen de mi çaldırdın cüzdanı?’ Onun İngilizcesi ise daha berbat. Ne o benim söylediğimi anlıyor ne de ben onu söylediğini anlıyorum. ‘Bırakın goygoyu, Afrika’nın neresindensiniz?’ soruma ısrarla berbat bir İngilizce ile ‘Jamaika’ deyince artık dayanamayıp makaraları koyuveriyorum, kadınlar da içki ısmarlamayacağımızı anlayınca, üstelik işi laubaliliğe vurduğumuzu görünce uzaklaşıyor elbette ki.

 

main1
15810

 

Aslında konsomasyon olayı hoşuma gider, insanları tanımak, onları dinlemek; ama ancak dürüst olunursa. Yalanla başlayan hikayeden dürüst bir şey çıkmayacağı için kıl kapıyorum. Halbuki bana Afrika’daki hayatlarını anlatsalar veya AB topraklarına geliş hikayelerini... yani gerçek hikayelerini, gerçek acılarını veya gerçek sevinçlerini, umutlarını. Ama Jamaika çok boktan bir girişti.

Boktan girişin ise ne gelişmesi olur ne sonucu.

Başka bir kadın geliyor, nereli olduğumu soruyor derhal. ‘Çok mu önemli?’ diye yanıtlıyorum. Boktan aksanımdan nereli olduğumu anlaması zor. Uzun uzun  gözlerimin içine bakıyor, ‘belki de değildir’ diyor. Sonra derhal konuya girip kendisine içki ısmarlamamı istiyor. ‘Ne kadarmış şu ünlü içki’ diye soruyorum. ‘On veya on beş’ diye yanıtlıyor. ‘Bunun belli bir tarifesi yok mu?’ diye söyleniyorum. O da kalkıyor. Pavyonda tutarsızlık olmaz, olmamalı!

En son barmen kadın şansını deniyor. Romanyalıymış. Biraz hoş beş yapıp aynı isteği yeniliyor. Şaka mı yapıyorsun diyorum, sen barmensin, istediğini iç, benden niye istiyorsun? Tiksintiyle bakıyor, hayatında ne benim gibi bir müşteri ne de turist görmüştür büyük ihtimalle. E ama biz Ankara pavyonlarından şerbetliyiz, öyle kolay yolunacak türden kazlar değiliz ki. Raconizm diye bir şey var sonuçta. Kazıklamanın bile bir adabı olmalı. Haydi bizimle aynı frekansı yakalayabilmelerini de geçtim, en ufak bir temas bile kuramadılar. Neticede bizimkilerle kıyaslayınca bunlarınki 3. Lig gibi kalıyor, hafif kaçıyor. Ankara Çankırı caddesindeki pavyonlara gittiğinizde en cahil görünen konsomatris bile sizinle konuşacak bir konu bulur, gerekirse size hayat dersi verir. Burada ise olay tamamen, içen dertli vatandaşı veya salak turisti iki okşayıp sonra da inek gibi sağmak.

 

Davaro, tam olarak 1:22:54'de diyor (Pavyon sahnesi)

 

Kemal Sunal’ın dediği gibi “Biz keriz miyiz?”

***

Yunanistan’da pavyona gitmek isteyenlere ise tavsiyem yine Yunanca bir özdeyişle olacaktır:

‘Tiho tiho / Mise petiho.’

Yani

‘Zaman kötü / Kolla götü.’

 


 

Dipnotlar:

[1] Kıraathane ile taverna arası mekanlar
[2] Uzun Yol, 1998 Yön. Pantelis Voulgaris https://www.imdb.com/title/tt0164063/?ref_=fn_al_tt_1

GÜNEY AMERİKA MÜZİK NOTLARI III

EKVATOR

Cuenca adlı kent beklemediğim kadar güzel çıkıyor. Hatta beni öylesine etkiliyor ki bu sakinlik, dinginlik; kentte uzunca bir süre kalmaya karar veriyorum.

Şahane bir mimari doku, neredeyse her yere yürüyerek ulaşım imkanı, kentin içinden akan tertemiz dereler, nehirler. Bişi yapan teyzeler, sıcakkanlı insanlar, huzur dolu bir ortam. Üstelik bir kaç gün içerisinde ortamda bir de caz kulübü olduğunu keşfediyorum, oh ne ala memleket. Negatif olan tek durum ise kulüp her gün açık değil. Ben de mekanın açılacağı günü beklerken, bu arada ne olur ne olmaz diye rezervasyon isteğimi belirten bir e-posta sallıyorum bunlara, ilginçtir hemen yanıtlıyorlar. İlginç dedim çünkü bu lanetli kıtada e-postaya, bırakın kısa süreyi, bir kaç hafta içerisinde yanıt alabilirseniz şanslı sayılırsınız, hatta yanıt alabiliyorsanız çok şanslısınız demektir.

 

IMG_0980
IMG_1051

 

Konser saatinden yarım saat kadar önce mekana damlıyorum ve görevli kıza rezervasyonum olduğunu söylüyorum. Kız beni salona götürüp büyükçe masaları parmağıyla işaret ederek, herhangi bir yere ilişebileceğimi söyleyip uzuyor. Önce mal gibi kala kalıyorum. Sonra biraz toparlanıp masaları süzmeye başlıyorum. Sağda köşedeki masa aile ortamı ki sevmem, yakın sağda çiftler var rahat bırakmak lazım, yakın sol ha keza öyle, uzak solda benim yaşlılığıma benzeyen iki tane uzun saçlı amca var, ahanda ya la!

Amcalarla göz göze gelince başımla hafifçe selam veriyorum, masaya buyur ediyorlar. Adamların her halinden gringo oldukları belli, dolaysıyla İngilizce ‘iyi akşamlar’ dileyerek yanaşıyorum, sonra adımı söyleyip elimi uzatıyorum.

 

IMG_1077

 

Tipimden dolayı olsa gerek, adamlar ne dediğime bakmadan, aksanlı ve berbat İspanyolcalarıyla karşılık veriyorlar tokalaşırken, “Ben Rikardo, bu da Nathan.” Gülümseyip İngilizce “Yani Riçhırd ve Neythın mı?” “Aaa, sen bizim dilimizi konuşuyorsun ne güzel!” diye seviniyorlar. “Eski eşim Amerikalıydı” diye açıklama yapmaya kalkınca hemen atlayıp: “Bizimkiler de öyle, bak bir ortak noktamız çıktı hemen, huhohaaa...” diye ayı gibi anırarak, kahkahayı basıyorlar. Bu saniyeden sonra ahbaplık mertebesine erişiveriyoruz.

Giderek iğrençleşecek olan muhabbetimizin ise devamını anlatmaya gerek yok. Bir yandan sohbet, bir yandan caz, bir yandan alkol... Cuenca candır.

 

IMG_1080

 

Ama genelde Ekvator’da berbat müzikler dinleniyor. Otobüslerde, gerçek bir müzik ülkesi olan komşuları Kolombiya’nın en kötü şarkıları çalınıyor, sürekli dum tıs şeklinde kafa ütüleyen, tekrara bağlayan şarkılar... Bazen kulaklığımı unutuyorum kısa yolcuklarda ve o yolculuk bir anda kabusa dönüşüveriyor.

Aslında Ekvator’un geleneksel müziği pasillostur:

 

 

Bu tür, tipik And Dağları kültürünün yaratmış olduğu müziğin bir yansıması. Benzer ritimleri And Dağları boyunca Kuzey Şili ve Arjantin’den itibaren, Bolivya ve Peru’da da bulabilirsiniz.

 

GUYANA

Boa Vista’daki elçilikte vize başvurusu yaparken bana Müzik Festival’ine katılmak isteyip istemediğim sorulmuştu. Şansa bak demiştim içimden ve tam varacağım gün başlayacak olan festivale derhal akmıştım.

Bu yıl festivalin ikincisi düzenleniyormuş. Gelişmemiş her ülkede olduğu gibi buranın festivalinde de çalışanlar, gönüllüler neredeyse izleyici sayısı kadar. Bunun yanı sıra kimsenin de götünden haberi yok, oradan oraya dolandırıyorlar insanı. Her yere konuşlanmış Bekçi Murtaza’lar vatandaşa zulüm etmek için adeta birbiriyle yarışıyor. Neyse ki bu gibi durumlara şerbetli olduğumdan kısa bir sürede milletin üzerine baskı kurmak suretiyle kafamı sokacak bir yer buluyorum.

 

IMG_2127

 

Festival alanı bir tane yaşlı İngiliz’in, ki ilerleyen dakikalarda herifle bir şekilde tanışıyoruz. Zamanında, ülkeyi boydan boya kat eden o boktan yolu yapan kişiymiş. Dolayısıyla mekanı üç otuz paraya kapatınca da bir şekilde buraya çökmüş kalmış. Hayat işte!

Festival alanının dışında bazı yerli köyleri var, ama savananın bu tozlu yollarında oralara gitmek zul ve zulüm. Zaten uyuyan miskin yerlilerin horultusu dışında köylerde pek ses ve hayat belirtisi yok gibi.

Festival benim için oldukça öğretici bir şekilde geçiyor. Yerli müziği ve dansını yakından izleme fırsatı buluyorum.

Bunun yanı sıra Karayip adalarından gelen bluescular mı dersin, yoksa Brezilya'dan capoieracılar mı, ne ararsan var ortamda.

 

IMG_2140
IMG_2116

 

Capoiera, aslında çıkış olarak 16. yüzyıl Brezilyasında köleliğe karşı geliştirilmiş bir dövüş şeklidir. Bildiğim kadarıyla köleler dövüş olayını çaktırmamak için dans ediyor kisvesine bürünmüşlerdi. Günümüzde iyi bir şekilde yapmak için büyük ustalık isteyen bu dansta, tekme atıyor gibi yaparken en ufak bir hatada karşınızdakinin ağzını yüzünü dağıtmanız olasıdır. Evinizde varsa lütfen küçük kardeşiniz üzerinde denemeyiniz. Bak lütfen dedim.

Ama yine de en bombası burada Hintlilerin danslarını izlemek oluyor.

 

IMG_2143

 

Bir de, tangonun atası olduğunu düşündüğüm klasik samba dimağımı açıyor. Bu görüntüyü yavaş çekimle tango müziği ile dinlersek acaba sonuç ne olur?

 

Sanıyorum Paraguay’a karşı açılan o lanetli savaşın yancılarından Arjantin ve Uruguay, şaşaalı Brezilya kültüründen oldukça etkilenmişlerdi. İspanyolca okunuşu itibariyle ‘ş’ veya ‘j’ sesleri olmamasına karşın Arjantin ve Uruguaylılar, konuşmalarında ‘y’ yerine Portkizce’de bolca bulunan ‘ş’ (veya ‘j’) sesini kullanırlar. İspanyolcadaki ‘sen’ yani ‘tu eres’, bu ülkelerde yerini ‘vos sos’la değiştirmiştir ki bu da Portekizcedeki ‘voce’ye benzer. Genelde Orta Amerika’da kullanılan ‘vos sos’un Arjantin ve Uruguay’da bulunmasını başka türlü açıklamayorum.

Burada her türlü müziği dinledim ama nüfusun yüzde otuzunu oluşturan zencilerin sahne almamasını da oldukça garipsedim. Zira Afrika asıllıların kültüründe dans ve müzik her zaman çok önemli yer tutmuştur.

Ama sanıyorum ne yazık ki zenci halk burada gospelden başka bir şey okumuyor anladığım kadarıyla.

Hakikaten, keşke biri bir gospel okusa da ağlasak.

 


 

Terms & Conditions  |  Privacy Policy

Gezenti 2018 © All Rights Reserved