BABUŞKA FIRÇASI

Dilimize 'nine' diye çevirebileceğimiz babuşkalardan, yani Slav kültüründeki yaşlı teyzelerden yenilen fırça, eski sosyalist ülkelerde sıkça rastlanan, günümüzde de halen geçerliliğini koruyan çok eski bir gelenektir. Ben şahsen, yıllar önce post-Sovyet ülkelerini ziyaretimde ilk fırçalarımı yemeye başlar başlamaz olaya uyandım ve akabinde bu sıkıntılı durumdan korunma yollarını aramaya başladım. Ne var ki, yine kısa sürede idrak ettim ki, bundan korunmak imkansıza yakın. O fırça öyle veya böyle yenilecek; din, dil, ırk ayrıt etmeden hem de. Zira, önceleri biz yabancıyız, dil bilmiyoruz, iz bilmiyoruz diye fırça yiyor sanıyorduk. Ama zamanla öğrendik ki babuşka denen tür berbatmış, psikopatmış, manyakmış... Önüne gelen herkesi fırçalarmış...

 

babushka

İlk Fırçalar

 

Bu ülkelerde yenilen ilk fırça, büyük ihtimalle büfeden alınmak istenen su veya meşrubat yüzündendir. Ülkemizdeki alışkanlıktan mütevellit orada da aynını yapmaya koşullanmışsındır. Yani, önce büfenin dışında duran dolaptan suyunu neyini alır, sonra da parasını ödersin değil mi? Değil işte! Buralarda önce parayı bastırıp ne alacağını söylersin, babuşka da büfenin içinden düğmeye basar ve dolabın kapağını pıt diye açar. Elbette babuşkaya sormadan gidip hayvan gibi dolabın kapağını zorlarsan fırçayı da yersin akabinde. Budur.

 

Baktım fırça fırça nereye kadar, derhal bağışıklık sistemimi güçlendirmeye karar verdim. Tamam, dayak filan yersin, onda sıkıntı yok da fırça yemek nedir arkadaş? Seyahate mi çıktık, ortaokul gezisine mi? Paramızla rezil olmanın ne gereği var?

 

Öyle böyle derken zaman içerisinde olaya şerbetlendim ama bunları burada paylaşmayacağım. Herkes insan gibi fırçasını yiyecek ve kendi çözümünü bulacak! Neticede, yıllarca arkadaşlarımla, dostlarımla, dost bilip de arkamdan hançerlendiğim tiplerle de bu ülkeleri ziyarete gittim. Pislik birisi olduğumdan su almaya olsun, tren bileti almaya olsun arkadaşlarımı yolladım. Hayır, ben öğrendim, bunlar da öğrensinler hayatın zorluklarını babında. Yani bir penguenin ilk kez yüzecek olan yavrusunu suya ittirmesi gibi. Boğulan cortlar, yüzebilen hayatta kalır.

 

babuşka1

 

Gerçi bu defa ben demiyorum ama Ufuk abimiz, Sibirya'nın ücra bir garında, sabahın dokuzunda su almak istiyor. 'Rusça su ne demek?' diye soruyor bana, 'abi yapma etme' diyorum, 'emin misin?' 'Evet, eminim' diye kararlılıkla yanıtlıyor. Kurumuş adam, belli. Zira dün gece feci şekilde votka yüklenmiştik, hayal meyal anımsıyorum, susuz tabii. Eh, bu isteği doğal karşılamak gerek ama...

 

'Vada' diyorum. Ufuk (bana aktardığına göre), 'vada, vada' diye, unutmamak için tekrarlayarak büfeye doğru gidiyor. Ama gel gör ki büfedeki babuşka buna öyle pis bakmış ki, o bakışın akabinde 'vada' kelimesi Ufuk'un aklından puf diye uçmuş ve akabinde gelen heyecanla karışık stresle babuşkaya 'vino' deyivermiş. Kadın bunu duyunca daha da hiddetlenmiş ve Ufuk'un anladığı kadarıyla 'sabah sabah ne şarabı, alkolik misin sen...?' tarzı bir araba fırça kaymış. Bizimki bakmış olmuyor, baş parmağını dudağına götürüp içme anlamına gelen o hareketi yapmış son çare olarak. Ama ne var ki babuşka daha da hiddetlenip buna 's.ktir git' deyince Ufuk da tıpış tıpış gelmek durumunda kamış.

 

Babuşka dediğin suya götürür susuz getirir.

 

ba

 

Dünyanın En Hızlı Fırçası ve Devamı

 

Yine Sibirya'nın ücra yerlerinden birindeyiz, eski tarz, Sovyetik bir otel bulup yerleşiyoruz. Eski tarz olduğu için de bazı odaların tuvaletleri ortak kullanım alanında. Neyse, ben tuvalette işimi icra ederken kadim dostum Tuğrul da geberiyormuş gibi boruton sesiyle koridordan bana laf yetiştiriyor, hayır zaten alkollüyüz, sen niye odadan dışarı çıktın geldin de muhabbete beş dakika ara vermiyorsun. Tam bu, hararetle bir şeyler anlatırken arkadaki kapılardan biri açılıyor ve odadan dışarı kafasını uzatan bir babuşka on beş saniye fırçasını kayıp kapıyı dan diye kapıyor.

 

'Dünyanın en hızlı fırça yiyen kişisi sensin' diyorum fermuarımı çekerken.

 

***

Even

 

Yine ücra yerlerin ücra müzelerinden birindeyiz. Müzedeki babuşkaların SSCB'nin yıkıldığından filan haberi yok belli ki. Müze girişinde kitapları vitrinlere kilitlemişler, zinhar birisi bakmasın, aman almasın, bize de iş çıkmasın babında. Sosyalizm böyle bir şey ya zaten. Ama Ufuk abimiz yılmıyor. 'Ben bu kitaplara bakacağım' diyor. 'Yapma abi, etme abi', yok! Benden daha inat adam. Daha ileride, müzenin girişinde masada oturan babuşkadan rica ediyoruz; kitaplara bakabilir miyiz diye, bildiğimiz üç beş Rusça yardımıyla. Babuşka bizden ve hayattan, ama daha çok bizden tiksinircesine ayağa kalkıp yavaş yavaş vitrine doğru ilerlerken elinde bir çuval anahtar beliriyor. Kadın yürüyen Alfred Hiçkork yeminle, gerilimi verdikçe veriyor... Ve nereden bakarsan bak en az 250 yaşında var. Çar Büyük Petro'dan VII. Lenin'e kadar herkesi görmüş belli ki.

 

babuşka3

 

Vitrini açıp gösterdiğimiz kitabı alıp Ufuk'un eline tutuşturup daha gak dememize fırsat vermeden vitrini kilitleyip yine yavaş ama bir o kadar da sinirli adımlarla yerine gidiyor. Kitap Ufuk'un elinde birbirimize bakakalıyoruz. Ben ellerimi kaldırıp olay benden çıktı artık bakışı atıyorum, Ufuk da çaresiz, gidip kitabı satın almak durumunda kalıyor. Kitabı beğenmedim, geri koy deme lüksüne sahip değiliz, zira o zaman fırçanın büyüğü gelir, kallavisi gelir. Tırım tırım tırsıyoruz babuşkadan. Ne yapalım? Böylece çuvalla kitap alıyoruz, Rusça kitap yahu, Rusça.

 

Geçen Yıl

 

Orhan abiyle Lviv'den gece trenine biniyoruz. Eskiden restoranlar olurdu trende diyorum, Orhan 'artık yok' diyor ama ben yine de emin olmak için vagon görevlisi babuşkanın oraya seğirtiyorum. Kadın, odasının kapısını aralık bırakmış bir şeylerle uğraşıyor sinirli sinirli. Ben de kendi kendime sırıtıp, 'işi bitsin de öyle sorarım canım, acelesi ne?' diye beklemeye başlıyorum hazır ola geçip. Yalakalığımın haddi hesabı yok, saygı maksimum düzeyde. O sırada gençten bir kız gelip yanımdaki çeşmeden bardağına sıcak su dolduruyor. Babuşka da o anda bana dönüp 'ne var lan?!' bakışı atınca, kıza dönüp 'İngilizce biliyor musun?' diye yalvarıyorum. Kız, neyse ki biliyormuş, 'ee hanımefendiye sorar mısın trende restoran var mı?' Kızcağız 'bildiğim kadarıyla yok ama' diyerek yine de babuşkaya soruyor. Babuşka sertçe 'yok!' kesin yanıtını verip işine devam ediyor. Ne işiyse artık...

 

babuşka5

 

Bana da malzeme çıktı diyerek 'ya bu teyzeler de amma sinirli oluyor' diye geyik açıp kızla yakınlaşma yoluna gidiyorum. Sonra sohbet, muhabbet, kakara kikiri derken tam ilerleme kaydetmişiz ki babuşka kapıdan kafayı uzatıp, anladığım kadarıyla, 'ne kikirdeşip duruyorsunuz, saat kaç oldu? S.ktrin gidin zıbarın yatın!' diye emir veriyor. Biz de çaresiz, tıpış tıpış yerlerimize gidip yatıyoruz. Ayrı ayrı tabii ki!

 

Baş parmağımı eme eme bebek huzuruyla uyuyorum.

 

***

 

Odesa'da Orhan'la eksi on üç derecede dolanırken, kısmi hipodermi geçirmeye başladığımızı fark edip güzel sanatlar müzesine gidelim bari diyoruz. Gişeden biletlerimizi aldıktan sonra yukarı kattaki girişe çıkıp biletlerimizi oradaki babuşkaya veriyoruz. Kadın bize bir buçuk dakika boyunca fırça atıyor. Orhan'la birbirimize bakıyoruz, hani 'ulan yine ne yaptık?' der gibilerinden. İşin içinden çıkamıyoruz. Fırçadan sonra neyse ki bizi içeri buyur ediyor. Babuşka tam Nasrettin Hoca, sanırım bizi potansiyel testi kırıcısı olarak görüp önceden vermiş fırçayı, sanırım, galiba, olabilir de...

 

babuşka4

 

Bu Yıl, Lviv

 

Kaldığım evin yakınlarında devasa bir park var. Daha önce oralarda salak salak dolanırken Sovyetlerden kalma gibi görünen bir restoran ve müzikli eğlence yapan bir yerler keşfetmiştim. Bir kaç gün önce oraları ziyaret etmeye karar veriyorum. Dışarıdan Sovyetik gibi görünen restoranın içi yeni, şık döşenmiş, yemekleri de şahane. Garsondan horilka, yani Ukrayna votkası isteyince adam öyle bir seviniyor ki yüz gram votka istemiştim, iki yüz gram getiriyor. Gelmeden önce de zaten evde yüklenmiştim votkaya konyağa, kafam iyice oluyor. Oradan çıkıp müzikli ortama akayım bari diyorum, yürürken buzun üzerinde kaymamaya çalışarak.

 

Parkın içinde olduğundan kimse rahatsız olmaz diyerek müziği dışarı vermiş adamlar gümbür gümbür. İçeriye giriyorum, hemen solda müzisyenler var, başımla onlara selam verip ilerliyorum. Karşımdaki dans pistinin sol tarafında, gençten kızlı erkekli bir grup kutlama gibi bir şey yapıyorlar, sağ tarafında ise yirmi tane babuşka gün gibi bir şey yapıyor sanırım, alkollü filan ama. Bu iki grubun tam arasında da boş bir masa var dört kişilik, oraya çöküyorum. Garson kızdan horilka istiyorum ve içerken dans edenleri izliyorum, eski müzikler çalıyor ve ortam acayip şenlikli. Bayılırım böyle nostaljik ortamlara.

 

babushka

 

Ancak bir kaç dakika sonra gençlerden birinin sarhoş olduğunu ve bir saate kalmadan büyük arıza çıkartacağını seziyorum. Dolayısıyla elemanla göz göze gelmemeye çalışıyorum. Olayın müsebbibi olmak istemiyorum elbette ki. Nitekim bir süre sonra eleman dans ederken, birine dalıveriyor kendi masasından. Zaten babuşkaya dalacak değil ya. Hemen araya giriyorlar vs. Müzik duruyor.

 

Elemanı zapt etmek ne mümkün. Dört kişi filan sarılıyor buna, yere yatırmaya çalışıyorlar, olmuyor. Bu şekilde, aslanların camıza saldırması gibi bir mücadele içinde beş dakika geçiyor. Sonra yan masadaki babuşkalardan birisi artık yeter deyip bunun yanına gidiyor. Veriyor fırçayı veriyor fırçayı. Elaman o anda muma dönüyor, sonra bunu paketleyip dışarı çıkartıyorlar.

 

Ortamın tadı kaçmış, millet dağınık, olayla ilgili yorum yapıyorlar... Bir süre bu olayın kötü etkisinin azalmasını bekliyorum. Sonra müzisyenlerin yanına gidip biraz para sıkıyor ve onlardan 'Ah, Odesa'yı çalmalarını istiyorum. Adam kötü İngilizcesiyle 'çalarım canım, paraya gerek yok' diyor. Sanırım az verdim diye düşünüp biraz daha ateşliyorum ve parayı almasında ısrar ediyorum. Akabinde: 'Bu şarkı yan masamdaki hanımlara gelsin' diye ricada bulunuyorum. Sonra yerime oturuyorum, eleman parayı indirirken.

 

Eleman önce bir giriş yapıp sonra beni anons ediyor: '... bu centilmen sizler için çalmamı istedi..!' Akabinde yan masadaki bütün kadehler benim için kalkıyor, ben de onlara doğru kaldırıyorum kadehimi saygıyla ve müzik geliyor.

 

 

Müzikle beraber de herkes piste tabii! Kimse dayanamaz bu şarkıya. Teyzeler hemen beni de kaldırıyorlar dansa.

 

'Ukrayna'da bar kapattım, yirmi tane hatunla dans ettim' desem, sanki bu gerçeğin bir yüzüdür...

 

Sahi, gerçek alkolün bittiği yerde mi başlar?

 

 

Paylaşım için

NOEL NEY LA NOEL? YA DA NOEL ZAMANINDAN KİMİ HİKAYELER

Salt Lake City, sittin sene önce

Alkolizmin şanlı bayrağını gururla taşıyan kadim dostum Benan, orada konuşlanmış olan tayfayı toplayıp bizi bara götürüyor. Bunlar komple Marksist ekonomi okuyorlar orada. Okuyor dediysek doktora yapıyorlar, boru değil. Dünyanın sayılı Marksist iktisat öğretimi veren yerlerinden biri de Utah Üniversitesidir. 

Bar dediğim eşek kadar bir yer. İki katlı ve oldukça geniş. Bizim tayfa da bir süre sonra sağa sola dağılıyor doğal olarak. Ben evde önceden yüklendiğim için kafam yüksek, etrafta kons yapıyorum. Onla bunla laflıyorum...

O zamanlar saçım bayağı uzun, sakal da olmadı mı millete değişik görünüyorum sanırım. Yukarı katta bar taburesinde oturmuş ikiz (o kadar sarhoş değilimdir diye umuyorum) gibi birileri var, bildiğin Kızılderili. Aslında ben ikizi değil de yanlarındaki sülün gibi yerli kızını kesiyordum, sonra bunlar bana bakmaya başlıyor, ben kıza onlar bana derken ortamdaki gerilim artıyor. O sırada beni biri mi ne çağırıyor da uzuyorum hafiften. Ben gittikten sonra olay ortaya çıkıyor ki, bu herifler Utah'a adını veren Ute yerlilerindenmiş, hem de Reis'in oğullarıymış. Reis dediğin oranın feodal Kürt ağası gibi bir şey. Yani maraba çalışsın ben de Las Vegas'ta paraları ezeyim. Neyse, Benan'a benim menşeimi sormuşlar, bize ne kadar benziyor diyerek, Benan da pislik bir biçimde "la zaten Gızılderililer Türktür" diye yapıştırmış, "Ne konuşuyonuz?"

 

Sibirya yöresinden bir Türk şamanı

 

Elemanlar bayağı bir bozulmuş bu lafa, nedense? Türkler Kızılderili desek olacak değil mi?

Olaydan aylar sonra Benan'la süpermarkete gitmiştik. O alışveriş yapıyor ben de boş beleş dolanıyordum ki kasaların orada iki tane uzun saçlı yerli amcayla göz göze geliyoruz. Sanırım bunlar Navajo yerlileri. Adamlar beni görünce heyecanlanıp gel gel yapıyorlar elleriyle. Yanlarına gidiyorum, önce bana sarılıp sonra kol tokalaşması gibi bir hareket yapıp sarılıyor ve akabinde soruyorlar: "Brother, which tribe are you from?" yani "Kardeşim, hangi kabiledensin?"

 

navajocode
codetalkers960

Savaştaki Navaholar

 

"Abi ben Türküm" diye yanıtlıyorum heyecanla.

"Vay!" diye atlıyorlar: "Biz akrabayız lan! Biliyor muydun?"

Olaylar olaylar...

 

Montreal, yıllar önce

Emren (o zamanlar henüz tanışmıştık ama kısa sürede dostluk mertebesine ulaşmıştık), 'haydi sana Çin lokantasında istiridye ısmarlayayım' diyor. Bu gibi tekliflere asla hayır demem, hele ki yanında alkol olma olasılığı yüzde binken. 

E kış gelmiş, hava eksi yirmilerde seyrediyor. Yıllar yılı dağcılık, bayırcılık gibi lüzumsuz işler yapmışlığım vardır ama bu lanetli kentte eksi otuz beş dereceyi gürünce, böyle bir soğuğa karşı saygıda bulunmak için cephe selamı veresim gelmişti. Böyle bir soğukta insanın burun kılları ve kirpikleri donuyormuş meğerse. Bir de gizli tehlike, yürürken kar tabakalarının arasına sinsice sinmiş olan buzlara dikkat etmemiz gerekiyor, yoksa kötü kırmamız içten bile değil.

 

Montreal'de kış keyfi

 

Montreal bok gibi bir yerdir. Hatta zamanın Ankara'sı bile (hem de kentimizde gerçek zamanlı değil, gerçekten Sims oyunu oynayıp içine sıçan şahsa karşın1) bu lanet yere on basardı (şimdi için yorum yapamaya ne hacet, yansın bu Angara!). Metroya giden otobüsü soğukta yirmi dakika beklerdin, otobüse bindikten ve indikten sonra metroya yetişmek için koşardın ama yetişemezdin ve bir on dakika da metro beklerdin. Metro bozulmazsa varacağın yere yürüme süresinde varırdın. Hayır, hava iyi olsa yürümekte beis yok ama...

İnsanları hissiz, yolları çukur, kaldırımları da köpek bokuyla kaplıdır ve orada yaşamak için insanın hiç bir bahanesi olamaz, kendini kandırmak dışında elbette2.

Neyse, yemeğimizi yiyip iki üç şişe şarabımızı içiyoruz. Dışarıda kar çiselemeye başlamış. Bizim kafalar güzel olmuş hafiften, saat de ilerlemiş. Gitme vakti. Kaldırımda kaya kaya ilerlerken idrak ediyoruz ki karınlar yine acıkmış. Her daim karşımıza çıkan kırmızı-yeşil-sarı tabelalı pizzacılardan birini Emren'e gösterip, "gel ben de sana kıymalı pide ısmarlayayım" diye bir teklifte bulunuyorum. Emren şaşkınlıkla "kıymalı pide mi?" diye sormadan edemiyor. Aslında ben de ilk kez bir Kürt pizzacısına giriyorum. Montreal'deki pizzacıların çoğu Pizza Welat veya Pizza Şirwan gibi Kürtçe isimlere sahiptir. Muhtemelen köye yardım diye toplanan paraların bir kısmının cukka edilmesine istinaden İtalyan mozarella mafyasıyla işbirliği neticesinde açılmış olan dükkana giriyoruz. Benden daha az esmer olan çalışan arkadaşlar da bizi bir şeye benzetemeyip, bize Fransızca "iyi akşamlar" diyor.

 

w

 

"Kolay gelsin", diye kestirmeden Türkçe giriyorum, "kıymalı pide var mı?" Beklenmedik bir durum olduğundan elemanlar arızaya geçiyor ve kekeleyerek "yok abi..." diyor. "Neden yok yahu?" diye üsteleyince arkadan yaşça büyük biri çıkıp "talep olmuyor ondan" diye yanıtlıyor gülümseyerek. Sonra bize çay söylüyor: "size peynirli pizza yaptırayım mı?"

Ben de "Yok sağol, canımız kıymalı pide çektiydi, çok da önemli değil" diyerek geçiştiriyorum olayı. Oturuyoruz. Eleman bizi biraz yoklayıp, kısa bir muhabbetin ardından vahim konuya giriyor, "Bakın, siz okumuş yazmış insanlara benziyorsunuz, size önemli bir şey sorabilir miyim?" Emren'le birbirimize bakıp elemana kafa sallıyoruz. 

"Burada yaşanır mı?"

 

02
111
0z8kgltj9smel6c123n

Geçmişten itibaren değişmeyen Türk erkeği kafası ve bunu körükleyen rezillik

 

Bildiğiniz veya tahmin edeceğiniz gibi, Anadolu'dan dünyanın dört bir yanına göçmüş gurbetçiler büyük bir yalan doğurmuş ve yıllarca bu yalanı beslemiş, her zaman da sıcak tutmuşlardır. Gavur illere gittiklerinde oldukça kötü koşullarda, dil bilmeden iz bilmeden yaşamış, normal yaşantılarında asla yapmadıkları 'pis' işleri yapmak zorunda kalmışlardır. Ancak, tatil zamanlarında yurtlarına döndüklerinde kabus dolu yaşantılarını anlatmak yerine, bu gavur illerini ve oradaki yaşantıyı övüp, olayı erkek toplumu için de can alıcı bir hale getirmişlerdir: "gavur kadınlar esmerlere bayılıyor." Yurtdışı görmemiş zavallı insanımız da bu harika hayata, çekici görünme düşüncesine imrenmiş, zaten Osmanlı'nın son üç yüz yılında sürekli körüklenen ve Cumhuriyet dönemiyle zirve yapmış olan, Batıya karşı duyulan aşağılık kompleksinden dolayı da yabancı ülkeleri her zaman yüksekte görme eğilimini içinde büyütmüştür.

Neyse ki bu abimizin kafası çalışıyor da oradaki durumu sorgulamaya almış, bakmış ki anlatıların yüzde doksanı yalan dolan hikaye, ama etrafta kral çıplak diyecek bir kişi bile yok ve tesadüfen karşısına biz çıkıyoruz. 

Kanada pasaportu alıp da orada yaşayan arkadaşım yok gibi. Alan fıyıyor oradan.

Kısacası her anlatılana kanmayın! 

 

hqdefault

Kanadalı ha, hmm

 

Belgrad, daha az yıllar önce

Orada tanıştığım iki elemandan biri beni caz ortamına sokmuştu, diğeri ise 'кафана'ya. Kafana oradaki geleneksel tavernalara verilen isimdir. Bu tür yerlerde rakiya denen erik, ayva, kayısı veya daha fazla türden boğma rakı servisinin yanında, geleneksel Sırp veya Çingene müzikleri dinleme imkanınız da bulunmaktadır.

Oturup bir şişe rakiya söylüyoruz. Tıpkı Yunanca gibi Sırpça'nın da yüzde yirmisine yakını Osmanlıca sözcüklerden oluşur. Nasıl ki Türkçe/Osmanlıca bir sözcük Yunancalaştırılırken sonuna -i eki alıyorsa (çakmaki, kalabaliki, karpuzi gibi...), Sırpça'da bu ek -ya olmuştur. Tabii bunu onlara anlatmak zor oluyor, zira herkes Osmanlıcayı Türkçe ile karıştırıyor. Osmanlıca lügatın içinde yarıdan çok daha fazla kelimenin Arapça ve önemli bir kısmının da Farsça olduğu gerçeğini kabul etmek istemiyorlar: "Biz bu kelimelerin Türkçe olduğunu bile zorla kabul ettik, şimdi Arapça üzerine düşünmemiz gerekiyor, uzun iş."

Neyse, alkol seviyesi arttıkça muhabbet iyice harlanıyor derken bizimkinin eşi arıyor, bu da gürültüden konuşamadığı için dışarı çıkmak zorunda kalıyor. İçeride coşkulu bir müzik. Masanın birinde de dört tane erkek, her on beş dakikada bir aralarındaki elemanın üstünü başını yırtıyor. Bu da kızmıyor, üşenmiyor kalkıp yeni bir tane tişört giyip geliyor ve sahne tekrarlanmaya devam ediyor. Diğer üçü yırttıkları çeri çaputu da kafalarına kollarına filan doluyor. Hepsinin bazuka gibi sarhoş olduğunu söylemeye gerek yok elbette.

 

 

Sonra bizimki yanında bir kızla çıkageliyor. Arkadaşı olduğunu düşünüyorum, içmeye devam ediyoruz. Elemana biraz önceki yırtma olayını soruyorum. Meğer söz konusu şahsın yeni çocuğu olmuş da bu olay buranın geleneksel kutlamasıymış meğerse. Ne kadar ilginç adetler var yahu diye salak salak yırtıcı elemanların olduğu tarafa bakarken kızcağız bana "sarışınlardan mı hoşlanırsın yoksa esmerlerden mi" diye bir soru yöneltiyor. Deminki mallıktan şimdi bu soruya terfi ediyorum karşımdakinin koyu renk saçlarına dönerek. 

"Dürüst olmak gerekirse ben şahsen sarışınlardan hoşlanırım, hatta bilakis onlara karşı feci bir zaaf içerisindeyim. Ama bana takılma, erkeklerin çoğu öyle söylemeseler bile esmerlerden hoşlanır." "Peki" diyor, "Senin ülkene gidersem evlenme şansım nedir?" Hoppala!

"15 dakika içinde!" diye yanıtlıyorum, gözleri büyüyor: "Ciddi misin?" 

"Çok ciddiyim, on beş dakika içinde seni baş göz ederiz." (Tabii bunu söylerken, sırtlan gibi, yamyam gibi olan arkadaş çevrem şöyle bir gözümün önünden resmi geçit yapıp gidiyor. O anda da sakal uzatmaya ve arkadaşlarımla daha az görüşmeye karar veriyorum. Nasıl bir çevrem varmış yahu! Neyse ki alkol zihni açıyor da farkındalığımız artıyor.) 

 

rakija

 

Kız benim bu dürüst yanıtımdan sonra büyük bir sevgiyle ikimize de sarılıp "ne kadar iyi insanlarsınız siz" diyerek kalkıp, sevinçle kopup gidiyor. Ben de bizim elemana noluyoabiya3 gibi bir bakış atıyorum. Açıklıyor...

Bu, telefonla konuşarak dışarı çıktığında, kız da orada bar bar bağırıp, ağlıyormuş. Bizimki telefon konuşmasını bitirdikten sonra kıza "her ne sıkıntın var ise bu kadar üzülüp sinirlenmeye değmez, gel içeride bizimle biraz otur, kendine gel" diyerek kızı buyur etmiş. Meğerse kızın erkek arkadaşı bir sarışınla bunu aldatmış, o yüzden berbat durumdaymış. Bizim bebenin de bunu tanıdığı filan yokmuş önceden.

Ulan bir anda hayır duası içinde kalmışım da haberim yok. Hocam, Ortodoks'un hayır duası Noel'de daha bir caiz midir (bonuslu), yoksa kaza orucu mı tutmalıyım? Ateistler bunu da açıklasın!

 

Lviv, Bitmeyen Noel, iki yıl önce

Lviv'de Noel kutlamaları, arifesiydi bilmem neyiydi derken 15 aralık gibi başlar 15 ocağa kadar da devam eder. Panayırlar kurulur, eğlenceler düzenlenir. Her yerde donuz sosisi, et, sıcak şarap ve kahve kokuları, müzikler, danslar... Berbat derecede kalabalıktır ama. Polonyalılar, yerli turistler ve artık bu taraflarda pek sevilmeyen Ruslar, Beyaz Ruslar, bir de klasik arayışları içerisinde olan tornadan çıkmış gibi tipleriyle zavallı pasaporttaşlarım.

 

Kepazeliğe gel

 

İslamiyet’te zinanın filan değil, aslında domuz eti yeme dışında hiçbir şeyin günah sayılmadığını düşünen bu tür burada açlıkla terbiye olmaya mı çalışıyor anlamadım. Neyse ki bu salaklara hitap eden Türk restoranları var da domuzdan korunuyorlar. Domuz ne yapmış bunlara? Ulan domuz yerine Allah'ınızdan birazcık korksaydınız bu kadar rezil bir millete dönüşmezdik! Domuz dışında her boku ye, karını aldat, yalan söyle, sonra otuz gün oruç, bonuslu günlerde iki sevap, akabinde pırıl pırıl ol ve tekrar günaha koş.

Ana meydanda yanımda bir takım sarışınlarla İngilizce konuşarak ilerliyoruz, gece yarısını geçmesine karşın ortam yine kalabalık ve sarhoş dolu. Bizim patlak İngilizcemiz sarhoşa mükemmel geliyor olmalı ki kenarda piizlenen bir çift yandan laf atıyor: "England, England?" diye.

 

marry2

 

"La yok! / Noup!" diyorum yürümeye devam ederek, "Türk!" ("ü"yü vurgulayarak tabii). Ve biraz zaman geçince bu tepkimden dolayı karanlığın içinde oluşan bu derin sessizliği bozuyorum, arkamı dönerek: "Ya siz?" 

Heyecanla "England!" diye atılıyorlar.

Yazık lan, içim parçalanıyor. "Kusura bakmayın" diyorum hayıflanarak, "sizin adınıza çok üzgünüm." İngiliz bu boru değil, Fransız'dan bile kötü neredeyse. Üç saniye süren sessizliğin ardından anırarak gülme sesleri gelince derhal fikrimi değiştiriyorum: "Yok yok. Fransızlar daha berbat. Bunlar en azından kendileriyle barışık. Ne bok olduklarını biliyor." 

 

Peki ya biz?

 

Paylaşım için

SAÇMA SAPAN GEMİ YOLCULUKLARI-III

UKRAYNA YOLLARI SUDAN

Ayıldığım zaman 2003 Ekotopya[1]’sı için yol hazırlıklarına başlamayı planlıyordum. Tabii genelde sarhoşken bu tür planlamaları yaptığım için bir türlü yaptığım planı hatırlayamıyordum. Zira işten yeni ayrılmıştım; o ülkede eylem, şu kentte bir aktivite, Ankara’da pavyon[2] ortamı filan derken yuvarlanıp gidiyordum (literally). Eh, gençtim, işsizdim, cebimde para da vardı ve ben, ‘alkolik doğulur mu, olunur mu?’ gibi bir tezin ispatının peşinde ve de eşiğindeydim.

Nihayet ayıldığım bir ara, yoldaşlarım Can Başkent ve Metin K.’dan hayır gelmeyeceğini anlamıştım (çünkü biri yurtdışında sürtüyordu, diğer bünye ise o sıralar tecrübesizlikten mustaripti). Ulaşım aracını seçmem gerekiyordu ve fazla düşünmeden en ucuz ve direk olan tek ulaşım aracında karar kılmıştım: Gemi!

 

 

Bu minvalde, bilet almak için zamanında halk arasında Doğu Roma İmparatorluğu olarak bilinmeyen Bizans İmparatorluğu’na da başkentlik yapmış İstanbul kentine gidiyorum. Metin’le orada buluşuyoruz. O zamanlar haftada iki tane gemi seferi vardı. Birisi direk Odesa’ya giden Ukrferry, diğeri de Odesa yakınlarındaki Reni adlı küçük kente giden, fiyat ve tarih açısından bize daha çok uyan ama artık var olmayan diğer firma. Otuz altı saat sürecek olan yolculuğumuz için biletleri alıyoruz. Süreyi duyunca irkilip, kamara durumunu soruyorum. “Kamara yok, yerler müsait, rahat rahat uyursunuz” diyor geminin sahibi olduğunu sonradan öğrendiğimiz eleman.

Alkolü yüklenip gemiye biniyoruz, Can da o gün damlıyor çakal. Bu arada gemi bildiğin ada vapuru çıkmasın mı? Koltuklar filan da aynı, böyle uzun uzun oturacak yerler ki daha sonra bunlar bizim yataklarımız oluyor. Gece malak gibi serilip uyuyoruz orada. Neyse ki gerçekten, gemi kalabalık değil de yatacak yer konusunda sıkıntı olmuyor.

 

IMG_6135

Kaptan (temsili)

 

Bu arada geminin sahipleri ve kaptanla ahbap oluyoruz. Buna vesile de, bir iki yıl önce vejetaryenliğe geçiş yapmış olan Can'ın, gemide hazırlanan ve genelde içinde et olan yemekleri yiyemediği için ajlık çekiyor olması. Biz de gemi taifesini ayağa kaldırıp, o sıralarda ülkemizde yeni olan bu politik durumu açıklamak yerine, “arkadaş hasta da et yiyemiyor”, “çocuk ac, ac!” gibi duygu sömürüleriyle olayı gündeme getiriyoruz. Şans eseri kaptan yardımcısı da etyemez çıkmasın mı? Bu şekilde Can olaydan az hasarla yırtıyor. Yoksa acından ölecekti çocuk.

İşin gerçeği, hayvan severliğimden ve de politik duruşumdan mütevellit bu işi ben de bir kaç kez denemiş ve akabinde sıçmıştım tabii; hayatımdaki kara lekelerden biridir bu başarısızlığım... Madem konuyu açtık, benim de bizzat ve de şahsen başıma gelen ve her etyemezin yaşamış olduğu şu diyalogları paylaşmak isterim (olay doğal olarak lokantada filan geçiyor):

“Etsiz bir şeyler var mı?”

“Var abi, tavuk var.”

Bu önermede tavuk adlı mahlukatın eti et değil. Veya,

“Abi istersen etleri ayıklayıp öyle servis edelim.”

“Olum bi siktir git!” dememek için kendimi zor tutuyordum. Milletle gereksiz yere papaz da olmamak lazım, o yüzden çoğu kez açıklama yapmak yerine işin kolayına kaçıp bende garip bir hastalık olduğunu, o yüzden et yiyemediğimi söylüyordum. Acıyan bakışlar, kimi zaman da “yazık”, “vah vah” gibi arkamdan mırıldanmalar... Hayatımız rezillik dolu yemin ediyorum.

 

dans

 

Neyse akşam oluyor, aşağıda parti ortamı, dum-tıs şeklindeki müzik sesleri yukarıya kadar geliyor. Derhal akıyoruz ortama tabii. Kaptan barda oturmuş piizleniyor. Yanına çöküyoruz, anlatıyor. Yılların kaptanı olarak çok ilginç hatlarda çalışmış. Afrika, Uzak Asya... Alkol seviyesi yükselince “Karıyı boşadım” diyor, “Gittim Filipinlerden evlendim.” “Ee, hanım nerede şimdi?” diye soruyorum, “Gemide” diyor, “yanımdan ayırmıyorum.”

“Zor olmuyor mu, gemi hayatı?” diye muhabbeti harlayınca, “Yok canım. Çok uyumlu, kapris yok, akar yok, kokar yok.”

“En iyisini yapmışsın valla kaptan” diyorum, niyeyse?

Bir yandan piste bakıyoruz, insanlar raks eyliyor. Bunlardan bir tanesi tam bombastik, tıpkı Gemide[3] filmindeki gibi dans eden bir amca! Kaptan benim adamı süzdüğümü fark edip: “Bu adam öğretmenmiş” diyor, “bir kez Ukrayna’ya gittikten sonra döner dönmez karısını boşamış. Şimdi sürekli gidip geliyor” diyor ve bunu der demez, orada bir şey görmüş olacak ki, bir anda ayağa fırlayıp piste dalıyor.

Bir kaç saniye sonra mürettebattan birini kulağından yakalamış, elemanı pistten çıkartırken bir yandan da ona kalayı basıyor: “Osman! Bu geminin tek akıllısı sen misin ulan?”

Dayanamayıp kahkahayı salıyoruz.

 

battleship-potemkin-2-copy

Potemkin Zırhlısı filminin ünlü Odesa merdivenleri sahnesi

 

YURDA DÖNÜŞ (veya NE GEREK VARDI?)

Yolculuğumuzun sonunda Odesa’ya varıp bileti alıyoruz, bu kez diğer firmayla gideceğiz. Bu gemi bayağı kocaman gemi, arabalı filan. Biz de kamaralarda gerçek yataklarda yatacağız. Bu sefer daha kalabalığız, yanımızda bir takım yabancı arkadaşlar da var.

Gemi kalktıktan bir süre sonra yemek anonsu geliyor, benim dışımdaki bütün elemanlar benden önce yiyecek olan ilk grupta. Metin, benim açlık durumundaki hassasiyetimi bildiğinden, benimle dalga geçecek gibi oluyor ama onu ivedilikle savuşturuyorum: “Her türlü dezavantajlı durumu avantaja çevirmeyi biliriz canım, bir kaç saatin lafı mı olur?” diyerek. Gerçekten de, bunların masasında abuk subuk bir sürü pasaporttaşımız varmış ve elbette ki, tahmin edeceğiniz üzere rezil bir muhabbet dönüyormuş ortamlarında. Aynı masalarda yiyeceğimiz için, masalar temizleniyor filan derken benim sıram bir saat kadar sonra geliyor. Neyse ki ortamda bu sefer daha az insan var.

Masa numaramı bulup oturuyor, yemekten önce de aperatif almaya başlıyorum eşyanın tabiatı gereği. Kısa bir süre sonra, üç tane kadın masaya gelip bana garip garip bakmaya başlıyorlar. Onlara gülümsüyorum ama bana karşılık vermeyip, biraz da sinirle garson kadını çağırıyorlar. Sanırım “bu hıyarın burada ne işi var?” diye soruyor olmalılar. Cool[4]luğumu bozmuyorum elbet, garson da bunlara kızıp: “masa numaranız bu, oturun işte” deyince lök diye oturmak durumunda kalıyorlar.

“Rahatsız olduysanız başka masaya geçeyim” diyorum İngilizce. Gavurca konuşmam onları şaşırtmış olmalı, “ya yok ondan değil” filan diye kem küm ediyorlar. Sonra da “sen İtalyan mısın?” diye soruyorlar.

Hayatta en sevmediğim şeylerden biri İtalyan, İspanyol gibi, yavşaklık konusunda çoğu kez bizden daha ileri olan milletlere benzetilmektir. “Ne alakası var!” diye çıkışıp: “Bilakis Ankaralıyım, racon da bilirim” diyorum. “Rahat olun.”

Bu çıkışım onlara güven vermiş olacak ki şaşkınlıklarını hızlıca atıp benimle Türkçe konuşmaya başlıyorlar. Tabii ki hepsi de pavyon çalışanı, hatta seks işçisi. İlk oturdukları andan itibaren zaten bunu biliyordum ama konuşmamızın sonuna kadar asla ve de asla bu muhabbeti açmadım, açmam da. Zaten insanlar anlatmak istediği şeyi anlatır. Merak veya  öğrenme isteği ile hakaret çizgisini koruyabilmek insani ilişkilerde çok değer verdiğim konulardandır. Belki de o yüzden insanlar bana rahatça açılır, bilemiyorum...

Bu arada Metin, o klasik hareketiyle, restoranın kapısında bir görünüp bir kayboluyor. Büyük ihtimalle kıskançlık krizi geçiriyordur. Zira etrafımızdaki bütün masalar temizlenmiş, etrafta da kimse kalmamıştı ama biz hala masamızda oturuyor, hem sohbet edip hem de içiyorduk.

Kızlar bana hayat hikayelerini anlatıyor. Hepsini sükunetle dinliyorum. Bu hikayeler, basit gibi görünseler de, her zaman herkese anlatılacak hikayeler değildir. Bana sırlarını verdikleri için bunları asla kimseyle paylaşmam.

Ama yüreğiyle düşünebilen herkes bu hikayeleri bilir.

Ve insanlığın acısını da, derinlerinde bir yerlerde hisseder.

 

Önerilen Filmler:

Gemide, 1998 Yön. Serdar Akar

Laleli’de Bir Azize, 1998 Yön. Kudret Sabancı

Potemkin Zırhlısı, 1925. Yön. Sergei Eisenstein

 

Dipnotlar:

[3] Serdar Akar’ın 1998 yapımı filmi. 13. dakikadaki sahneden söz ediyorum.

[4] İngilizce argoda artist gibi bir şey demek.

Paylaşım için

GÜNEY AMERİKA’DA ALKOLİZM II. BÖLÜM

 

PARAGUY-KUZEY ARJANTİN ve CAÑA

 

Asunsiyon’da hostel çalışanlarına milli içkilerini sormuştum, hemen bir şişe çıkartıp tattırmışlardı. Kanya diye okunup caña diye yazılan bu içki, şeker kamışı fermantasyonun damıtılmasıyla elde ediliyormuş. Nedense, içer içmez bunun hastası oluyorum ve cañamı her daim yanımda taşıdığım metal mataramdan hiç eksik etmiyorum. Bu arada her gün farklı bir markayı deneyerek nihayetinde en kral lezzeti yakaladığım sonucuna varıyorum: Aristokrata adlı marka! Hosteldekiler: “Sana da bu yakışırdı zaten abi” diyor, alkışlayarak. Sahte bir alçakgönüllülük ve pis bir sırıtışla eyvallah ediyorum gençlere.

 

Zaten hayatta her şeyi denememek lazım diye boşuna söylememiş atalar. Ya da böyle demedilerse bile ben öyle diyorum ve olayı noktalıyorum.

 

BOLİVYA-PERU-ŞİLİ ve PİSCO

Bolivya’nın meşhur trenine binip, büyük bir keyifle elimde kalan son viskiyi boğduktan sonra, Güney Amerika standardında oldukça şık görünümlü olan yemekli vagona yollanıyorum. Yemek siparişi verip milli içkinizi getirin diye ricada bulunuyorum, ama lütfen bir şeyle karıştırmayın. Garson ‘ama bu imkansız, sek içemezsiniz çok serttir’ diye yanıtlıyor nazikçe. Bu gibi durumlara da alışkın olduğumdan ‘meyve suyu mu ne haltsa yanında getirin, önce küçük bir yudum alıp sonra karıştırırım, merak etmeyin’ diyorum kibarlığımı bozmadan. Adam pek ikna olmasa da ayrı ayrı getiriyor içecekleri. Tabi ki sek bir biçimde götürüyorum içkiyi, meyve suyuna dokunmadan. Bir tür brendi olan singaniden hoşlanmadığımı kısa sürede idrak edip, kara kara bu ülkelerde ne içeceğimi düşünmeye başlıyorum. Zira Peru ve Şili’nin milli içkisi olan pisco, singaniyle hemen hemen aynıdır. Haydi, bir şarap ülkesi olan Şili’de gerçekten çok kaliteli olan kırmızı şarapları içer yırtarım ama özellikle Peru’da ne halt edeceğimi bilemiyorum, zira büyük ihtimalle Bolivya’da belki ama Peru’da ucuz viski veya benzeri türde damıtılmış alkol bulmanın zor olduğunu hissediyorum.

 

pisco

 

Neyse ki Peru’da, İspanya’dan aşina olduğum anisado adlı anasonlu içkiyi görünce yanıldığımı anlıyorum. Bu içki özellikle Güney İspanya’da yaşlılar arasında yaygındır. Güney Fransa’da pastis olarak bilinir ve rakının kardeşidir. Aslında Fransa’da bunun bir başka adı da eau da vie, yani hayat suyudur, ilginç değil mi?

Bolivya’nın Tarija eyaletinde üzümden elde edilen singaninin yanı sıra şarap üretimi de mevcuttur ve bu ülkede, kimsenin bilmediği üzere, çok ucuza çok kral şaraplar içmek mümkündür.

Potosi’deki madenleri gezmeye gittiğimizde süpersonik bir şahıs olan rehberimiz Antonio, bu çok da turistik olmayan gezi öncesinde bizi bir dükkana götürüyor. Buradan, ziyaret edeceğimiz madenci arkadaşlarına bir takım hediyeler alacağız: koka yaprağı, sigara, benim tercihim olan dinamit ve alkol.

 

antonyo
IMG_0665

Potosi madenci dükkanı ve madendeki El Diablo

 

Antonio alkolün derecesini gösterip kim denemek ister diye soruyor, elbette ki bütün gözler, sabah akşam elinde matara ile gezen bendenize dönüyor. Tiyatroyu bozmadan ‘Kara Murat Benim!’ diye atlıyorum: ‘Doldur Antonio, doldur içelim...’ Yıllar önce Ukrayna’da 90 derece alkol içmişliğim ve akabinde bütün iç organlarımı yakmışlığım vardı. Ama sen yanmasan, ben yanmasam... Neyse, bardağı alıp dikiyorum ve hayret! Yanma filan olmuyor, bilakis yağ gibi gidiyor meret. ‘Bir tane daha koysana’ Antonio’ dediğim anda, milletin gülecek malzemesini elinden almış bulunuyorum. Herkes ‘allah cezanı versin pis alkolik’ der gibilerinden bakıyor bana. Ben de utancımdan kendime, bir şişecik olsun bu şahane içkiden alamıyorum.

Şahane içki dediğime bakmayın, 96 derece alkolden başka bir şey değil bu.

 

90

 

EKVATOR-KOLOMBİYA ve AGUARDİENTE

 

Aguardiente, tıpkı Kuzey Amerika yerlilerinin damıtılmış içkileri adlandırdığı şekliyle ateş suyu demek. İspanyolca su anlamına gelen agua ve yanan anlamına gelen ardiente kelimelerinin birleşmesi ile oluşuyor. Aslında bir tür brendi olan aguardientenin tadı Yunan boğma rakısı çipuroya o kadar benziyor ki anlatamam. Bunu ilk, Puerto Lopez’e gittiğimde tatmıştım. Eski bir balıkçı köyü olan yerleşim, şimdilerde balina izlemek veya minik Galapagos dedikleri La Plata adasındaki türlü türlü mahlukatı görmek isteyenlerin ziyaret mekanı. Balina sezonu oldu mu bütün köy turistle dolup taşıyor.

IMG_1217

 La Plata adasından bir 'mavi ayaklı bobo'

 

Akşam yemeği için biraz dolanıp, en az turist, en çok yerlinin uğrak mekanı olan bir restoran buluyorum. Fiyatlar da diğerlerine nazaran oldukça makul. Yemeğin yanına ‘tatlı olmayan, en sert içkiniz ne varsa onu getirin’ diyorum, ‘sek tabii’ (mazallah bir şeyle karıştırıp bok etmesinler diye). ‘Ev yapımı aguardientem var’ diyor oranın işletmecisi olan eleman. ‘Çok serttir, istersen önce buyur bir tadına bak’ diyerek bir su bardağı dolusu içkiyi önüme koyuyor. ‘Tattırmak buysa, gerçekten sipariş etsem kovayla mı getirecekti acaba?’ diye düşünmeden alamıyorum kendimi. Ne var ki bu durumdan şikayet edecek de değilim. Büyük bir zevkle yemeğimin yanındaki içkiyi boğuyorum. Hesabı öderken de ‘kediyi yolluk olarak bir ufak pet şişeye doldurtmak mümkün mü?’ diye sormadan edemiyorum. Bu hareketim adamların o kadar hoşuna gidiyor ki pet şişede verdikleri içkiye karşın cüz-i bir meblağ istiyorlar, hatta neredeyse yemekten de para almayacaklar. O derece.

 

agua
kol

 

Ekvator ev yapımı aguardientesiyle Yunan boğma rakısını andırıyor, Kolombiya ise Midilli adası gibi tam bir üretim merkezi. Kolombiya’da bir sürü marka aguardiente bulmak mümkün. Barda pavyonda şişe açtırmak para değil yeminle. Bu arada Kolombiya’da bunun çok sayıda anasonlu türü var ve biraz kasarsanız kimisinden rakı tadı almamak neredeyse olanaksız.

 

KOLOMBİYA-VENEZUELA-KUZEY BREZİLYA-GUYANA ve ROM

Güney Amerika’nın kuzeyine gittikçe hakim olmaya başlayan Karayip kültürüyle beraber, Ekvator’dan itibaren içimi yaygınlaşan rom, Güney Amerika hakimiyetini özellikle Kuzey Kolombiya, Venezuela, Kuzey Brezilya ve Guyana’da kurmuş gibi. Burada üç otuz paraya alabileceğiniz köpek öldüren romların mevcudiyetinin yanı sıra, gerçekten kalın fiyatlara da romlar bulmak mümkün. Tabii kalın dediysek bile bu fiyatlar, alkolistlerin sırtından geçinen TC devletinin zulmüne uğrayan bizler için devede kulak kalıyor.

 

ven

 

Mesela, o zaman (ve şimdi daha beter) ekonomik krizde olan Venezuela’nın en pahalı romunu alıyorum ama ne var ki rom tatlı çıkıyor. Döksem yazık günah (çok büyük günahı olduğu söyleniyor Katolik dünyasında), içsem midem kalkıyor. Ne çelişkiler yaşıyor insan evladı seyahatlerde belli değil. Zira benim için iyi rom demek içinde tatlı hiç bir öğe bulundurmaması demek. Bu tabii bütün içkiler için geçerli, çünkü tatlı olayına sıcak bakan biri değilimdir. Şekeri çayımdan kahvemden çıkartalı yıllar oldu.

Ancak bu yörede tatlıya karşı aşırı bir bağımlılık söz konusu gibi; zira burada tıpkı Sovyet veya post-Sovyet ülkelerindeki gibi bir durum söz konusu: yani bir yerlerde ısmarladığınız çay veya kahvenin önünüze şekerli olarak gelmesi. Hem de boru değil üç silme tatlı kaşığı şekeri, bazen gözünüzün önünde bardağa atıp bir de utanmadan karıştırırlardı. Ulan ağda mı yapacağız, çay mı içeceğiz, belli değil.

 

kapak

 

Bu olayın aynını bu yörede görünce hem hoş bir nostalji yaşıyorum, hem de hayattan tiksiniyorum. Manaus gemisinde külli miktarda içkim olmasaydı ne yapardım bilmem, çaysız kahvesiz dört gün boyunca...

Kıssadan hisse: en ucuz içkileri alırsanız, günahı boynunuza olarak, içmeme lüksüne de sahip olursunuz. Ama çuvalla parayı gömdüğünüz bir içki artık evladınız gibidir.

Kötü de olsa, müptezel de olsa, evlat evlattır.

 

GÜNEY AMERİKA’DA ALKOLİZM I. BÖLÜM

ARJANTİN

Geldiğimin ilk haftasında buradaki şarapların fasonluğunu derhal idrak edip yıllardır kahrımı çeken damıtma alkole dönme isteği ile dolup taşıyorum. Kuzey Amerika menşeili viskiyi ite köpeğe bile sunmaktan kaçındığım için ilk seçeneğim, burada pahalı olan Skoch yerine tabii ki her daim ucuz ama leziz olan İrlanda viskisi yönünde. Bu arayış içerisinde girdiğim dükkanın vitrininde gözüme güzel bir şişe çarpıyor: San Juan konyağı!

İlginç bir rastlantı, hayırlara vesile olur inşallah diyerek 70’lik şişeyi 16-17 TL’sına karşılık gelen bir değere alıyorum. Ve bom! Bu fiyata bu lezzet, inanılmaz.

 

P1080507

 

Arjantinliler sıcakkanlı ve klişe muhabbet konusunda bizimle yarışabilecek kapasiteye sahip bir millet. ‘Aaa... Ne kadardır buradasın, ne kadar kalacaksın? Asado yedin mi? Şaraplarımızı beğeniyor musun?..’ ve daha bir sürü benzer soru.

Kabalık etmek istemesem de otomatik yanıtlarım belli bir süre sonra bozuluyor ve başta şarapla ilgili olmak üzere eleştirel düşüncelerimi direkt söylemeye başlıyorum. Bir kısmı kaba dürüstlüğüm karşısında feci şekilde bozuluyor ama sert göründüğümden midir nedir pek de itiraz edemiyorlar. Çok da üstlerine gitmeyeyim, neticede misafiriz diyerek ‘ama konyağınız çok güzel’ diye sıcak bir biçimde yaklaşayım istiyorum, yanıt: ‘Ne konyağı? Arjantin’de konyak mı var!?

Hay sizin Fransız özentiliğinizi ve İtalyan genetiğinizi s...” diye söveceğim ama İspanyolcam yetmiyor. Yetse de yetmiyor.

İlerleyen günlerde ayrı bir keşfe nail oluyorum. Bir bar-parti ortamında Blender’s Pride diye bir viski görüyorum, bar fiyatı 10 TL. Bilmediğim boktan bir blended İskoç viskisidir herhalde diye düşünüp, neden olmasın diyerek tatmak istiyorum. Tadı hiç de fena değil. Barmene soruyorum, Arjantin üretimi demesin mi?

Peki bundan kimin haberi var, çok az kişinin. Kim beğeniyor Arjantin viskisini? Hiç kimse!

Eder-değer hesabına vuracak olursak, en kötü İskoç viskileri olan J&B veya Red Label’dan çok ama çok daha ucuz olup da hiç de fena bir tat yakalamayan bu viskiler bence yalnızca kötü reklam değil aynı zamanda aşağılık kompleksinin de kurbanı. Muhtemelen viskiden anlamayan gavurların gelip bunları beğenmemeleri, ağız tadı çok da güçlü olmayan Arjantin vatandaşlarının kafasına bir şekilde kötü bir biçimde yansımış. Yazıktır, günahtır.

 

P1080618

 

Bu ruh hastası zırva milliyetçi ortamda neyse ki imdadıma Anarşizm yetişiyor. Köklü bir anarşist geçmişe sahip olan ülkede 1901 yılında kurulmuş olan FORA sendikasını ziyaret ediyorum. Sıcakkanlı yoldaşlarımızla sıra dışı bir biçimde yaptığımız sohbet ‘Burada ne içiyorsun genelde?’ sorusuna gelince “Elbette ki viski ve konyak” diyorum, ayakta alkışlıyorlar! Gözlerim doluyor. ‘Burada şaraplar kötüdür zaten, çok doğru bir seçim’ diyorlar. ‘Anca pahalı şarap iyidir, ona da ne gerek!’ Sarılıp öpüyorum hepsini bir bir. “Yaşasın Anarşi!” demeyeceğiz de ne diyeceğiz ki zaten?

 

URUGUAY

Arjantin’dekine benzer bir durum Uruguay için de geçerli. Dünyada viskinin ciddi biçimde tüketildiği yerlerden birisi olan bu ufak ülkede önemli sayılabilecek de bir üretim ve viski çeşitliliği mevcut. Ve oldukça pahalı sayılabilecek Uruguay’da en kral barda bile çok komik fiyatlara yerel viski içmek mümkün. Tavsiyemdir. Ama elbette ki buzsuz ve susuz.

Uruguaylı barmen ‘yanına su vereyim bari’ diyor, ‘istemez’ diyorum. Neyse ki racon bilen insanlar bütün dünyada aynı güzelliğe sahiptir. Derhal cips mips bir şeyler ikram ediyor, sonra ‘viskiyi ben hayatta içemem abi’ diyor. ‘Yalnızca bira.’

 

P1080686

 

‘Ben de bira içmeyi bıraktım’ diye yanıtlıyorum. ‘Sadece sert alkol alıyorum.’ Sonra duvarda çok güzel bir yazı var, gözüme ilişiyor: ‘Galeano’nun sözü mü bu?’ diye soruyorum. ‘Sen nereden biliyorsun O’nu?’ diye şaşırarak soruyor. ‘Bilmez miyim hiç? Bizim oralarda O’nu çok sever ve sayarız’ derken sohbet boyut atlıyor. Kadehimi Galeano’nun şerefine kaldırıyorum, zira zihnimizi açan Sevgili Eduardo Galeano bu olaydan bir ay önce vefat etmişti ki insanlık olarak en büyük kayıplarımızdandır. Yetişmemizde çok önemli katkıları olan bir büyüğümüzdür. Toprağı bol olsun.

 

BREZİLYA

Gece geç saatlerde Porto Alegre’ye ulaşıyorum. Sabahtan beri kursağıma pek bir şey girmediğinden koşarak en yakındaki restorana gidip oturuyorum. İspanyolca sökmeyince İngilizceye bağlanıyorum. Garson yine anlamıyor ve izin istiyor. Biraz sonra da sakallı bir amca ile geliyor. Amca bu şekilli mekanın sahibi olsa gerek, kötü İngilizcesine rağmen  elbette ki anlaşıyoruz ve yemeği sipariş edip: ‘Bana’ diyorum ‘en sert (okunuşu kaşasa) cachaçanızdan verin lütfen.’

‘Şahsen ben şunu içiyorum, hem sert hem leziz’ diye gösteriyor menüden, eyvallah ediyorum. İki dakika sonra garson üç bardak cachaça ile geliyor. ‘Bu’ diyor ‘siparişiniz. Diğer ikisi ikramımızdır.’

 

P1080819

 

Raconizmin gözünü seveyim. Bunu kasıtlı yapmadım ama bundan sonra yürüyeceğim yol belli oldu. Adamların hoşuna giden, bir yabancının gelip de kola-bira gibi saçma sapan şeyler yerine yerel ürünü içmesi!

Alex’iyle ünlü Curutiba kentinde yine yemek arayışı içerisinde gözüme sıcak gelen bir mekana giriyorum. Salaşla entel arası bir yer burası. İspanyolca anlaşıyoruz çat pat. Yemeği sipariş edip en sert cachaça söylüyorum yine. Sonra da havanın güzel olmasından dolayı dışarı oturuyorum. Birazdan eleman iki tane cachaça ile damlıyor, biri yine elbette ki ikram. Teşekkür ediyorum. ‘Abi seni içeriden çağırıyorlar izninle’ diyor. Hayda! Brezilya’da bir konsa çıkmadığım eksik kalmıştı, o da oluyor ya daha ne diyeyim?

Kahve ten renkli orta yaşlı bir kadınla, buğday rengimsi yaşlıca bir amcanın masasına oturuyorum. İkisi de İspanyolca biliyor. Kadın oralı, adamsa on sekiz yıldır orada yaşayan bir Fransız. Güzel sohbet dönüyor aramızda. İlerleyen saatlerde bilmediğim kulüp ortamlarına gitmemi salık veriyorlar ‘Ama taksi ile git, yol uzun, sakat olabilir.’

 

36947

 

Tabii ki yürüyerek gidiyorum. Beklediğimin aksine bir şey olmuyor. Bir tane şekilli bara gidip oturuyorum, aynı bizim zengin ortamları. Aynı bayıklık, aynı sıkıcılık, tipler bile neredeyse aynı. Bir iki tek atıp çıkıyorum. Biraz dolanıp daha ilginç bir ortam bulamayınca kentin karanlık sokaklarına dalıyorum. Bir tane leş ortam buluyorum ama içerisi çok kalabalık. Kalabalığı sevmediğim için ilerliyorum. Daha sonra tenha bir yer buluyorum. Burası bakkal kırması, yemek de yapan tek-tekçi yeri. Selam verip giriyorum, selamımı alıyorlar. Tezgaha konuşlanıp cachaça istiyorum. İçkimi yudumlarken gözlem yapmaya başlıyorum. Zira burası sikindirik zengin mekanından daha ilginç benim için. Özellikle mekan sahibi bir aile. Kadın ve oğlu çalışıyor. Tek dal sigara almaya gelen evsizlere veya bir tek atmak isteyen yoksullara hizmet ediyorlar. Ama bunu yaparken belli bir sertlik, belli bir saygı ve büyük bir racon içerisindeler. Gerekirse üç kuruşun da hesabını yapıyorlar ama kimseyi kırmıyorlar. Yıllar içerisinde kurdukları bir denge olduğunu hissediyorum bunun.

Bir tane evsiz geliyor, parası 10 sent eksik. Telaşla benden istiyor, çıkarıp veriyorum. Teşekkür edip tekini atıyor ve uzuyor. Asla kadınla pazarlığa girmek istemediğini görüyorum.

Derken karşımdaki tezgahta duran içlerinde çeşit çeşit otlar bulunan şişeleri fark ediyorum. ‘Bunlar ne?’ diye soruyorum, kadının kendi yaptığı cachaçalarmış. ‘Bağlayın’ diyorum, kafa bir milyon oluyor onlar bağladıkça. Ama yemin ediyorum içtiğim en leziz cachaçalar bunlar. Hesabı istiyorum, şaka gibi bir para ödüyorum, resmen şaka gibi.

Ertesi gün Sao Paolo’ya otobüs biletim var ama akşam buraya bir kez daha gitmeden olmaz. Bu sefer Cuma diye ortamdaki makineden müzik de vermişler ve mekan biraz daha kalabalık. Müdavimlere selam verip kaldığım yerden devam etmek istiyorum diyerek yine otlu cachaçalardan devam ediyorum. İki, üç derken gitme vakti geliyor. Kadına ‘gerçekten çok leziz yapmışsınız’ diyorum. ‘Bir şişe satın alabilir miyim?’ Bunu sorarken ‘kaç para ister ki, istese istese...’ diye iğrenç bir düşünce var aklımda. Ama yanıt tokat gibi geliyor:

‘Dışarıya şişe vermem! Onlar benim kendi el emeğim.’

İnsanlık dersimi alıp çıkıyorum. Asla unutmamalı: Paranla değil, insanlığınla değer kazanırsın!

Ve bana bunu hatırlattıkları için onlara minnet duyuyorum.

 

KOLADİKO YA DA YUNANİSTAN’DA PAVYONİZM

 

Dakika bir gol bir. Geldiğim günün akşamında sokağa adımımızı atar atmaz kendimizi bir anda eylemin içinde buluyoruz. Geçen yıl bugün, repçi Pavlos Fyssas, faşist Altın Şafak sempatizanlarınca katledilmişti. Eylem onun anısına düzenleniyordu. Önde anarşistler, arkada solcular ve kimi duyarlı vatandaşlar olmak üzere hep beraber yürüyoruz. Aramızda tabii ki Yunanistan’ın ünlü anarşist sokak köpekleri de var.

 

Yoldaşlardan biri olan Loukanikos yakın zamanda vefat etmişti

 

Önce eski ahbapları görme, yeni insanlarla tanışma havasında geçen yürüyüş bir anda anarşistlerin molotofları ve taşları çekmesiyle eğlenceli bir hal almaya başlıyor. Elemanlar faşist partiye veriyorlar taşı. Sonra ‘isyan polisi astonomia’ gelince çatışma biraz daha şiddetleniyor. Ama polis hep geride duruyor, öyle ki bizim çocuklar polisin üzerine üzerine gidip ne bulursa fırlatıyorlar, polis de kaçıyor. Bizdekinin tam tersi.

Sonra yürüyüş biraz daha devam edip adeta kokteyl havasında sona eriyor. Biz de eski ve yeni ahbaplarımızla yine bizim tayfanın sahip olduğu bir kafenio(1)ya oturup çipuroları ve çikudyaları karaciğere indirmeye başlıyoruz.

Saatler ilerledikçe masamızda oturan kadınlardan bir tanesi kafeniodaki diğer masaları gezmeye başlıyor, kah oraya kah buraya. Bir ara yine bizim masaya uğrayınca, alkolün dozajını kaçırdığımızdan olsa gerek, kıza laf atmadan duramıyorum elbette: ‘Ne dolanıp duruyorsun sen? Konsomasyon mu yapıyorsun yoksa?’ Ama bunu İngilizce ve Türkçe ile karışık soruyorum, yani aslında Fransızcadan dilimize geçtiği okunuş şekliyle: direk ‘konsomasyon’ diyerek.

IMG_0186

 

Ortam kahkahalarla kopuyor, kız bozulup gidiyor. ‘Sıçtık’ diyorum kendi kendime, ‘hatta sanırım batırdık’. Çekine çekine ‘yoksa?’ diye soruyorum masadakilere, onlar da gülmeye devam ederek: ‘evet, sanıyoruz bu kelime de sizin dildekiyle aynı anlama geliyor.’

Tamam, Türkçe veya bizim bildiğimiz anlamıyla şu an konuşmakta olduğumuz yarı Osmanlı (İstanbul) Türkçesinde bulunan bir çok kelime Yunanca ile ortak, yalnızca Yunanistan’da sonuna ‘i’ getirmek gerekiyor ama Fransızca olan bir kelime Yunancada ne zaman nasıl aynı anlama bürünmüş olabilir tahmin etmek imkansıza yakın.

Sonra işi gırgıra vurup, yıllar önce izlediğim, sonu pavyonda biten bir Yunan filminden(2) bahsediyorum, ortamda filmi bilenler beni alkışlıyor, bilmeyenler utanıyor. Derken biraz anlatın bakalım şu pavyon mevzusunu diye konuyu açıyorum.

Anlatıyorlar...

***

 

hqdefault
hqdefault1

 

Bir kaç gün sonra gece yine bir yerlerde arkadaşlarla piizlenirken sokaktan geçen zenci kadınlara takılıyor gözüm. Gecenin bu vakti turist dolaşması mı olurmuş? ‘Onlar konsomatris’ diye yanıtlıyor arkadaşlar. ‘Muhtemelen ilerideki VİP denen yerde çalışıyorlardır’.

‘Bak sen’, diyerek bizimkiler gittikten sonra Bülent ile oraya doğru uzuyoruz.

İçerisi küçücük ama yaklaşık yirmi tane kadın var, siyahlı, beyazlı, sarılı... Derhal barda konuşlanıp iki tane Metexa sipariş ediyorum. Elbette ki tedbirli bir Ankaralı olarak fiyatını önceden sorarak. Fiyat oldukça makul, sadece beş avroymuş. Ama barmen kadının bardağı yarısına kadar doldurması ise takdire şayan bir davranış olarak okunmalı mıydı, yoksa bir pazarlama taktiği miydi onu çözemedim işte.

Tam ilk yudumu almıştım ki iki tane zenci kadın yanaşıyor. Benimle ilgilenen kırık bir İngilizce ile bir yandan ülkeye dün turist olarak geldiğini anlatırken bir yandan da her yerimi okşuyor. Normalde kimsenin bana dokunmasından hoşlanmam ama ses etmiyorum. Sadece nereli olduğunu sormakla yetiniyorum. Jamaika yanıtını alınca gülmemek için kendimi zor tutuyorum. Öncelikle Jamaika’nın resmi dili İngilizcedir, sonra kadın baya bir Afrikalı. Zaten dediklerimin de yüzde doksanını anlamıyordu. Neyse, ülkeye dün gelmiş, bugün yüzerken cüzdanını çaldırmış, ona bir içki alır mıymışım? Soruyu duymazdan gelip Bülent ile ilgilenen kadına soruyorum: ‘Yoksa sen de mi çaldırdın cüzdanı?’ Onun İngilizcesi ise daha berbat. Ne o benim söylediğimi anlıyor ne de ben onu söylediğini anlıyorum. ‘Bırakın goygoyu, Afrika’nın neresindensiniz?’ soruma ısrarla berbat bir İngilizce ile ‘Jamaika’ deyince artık dayanamayıp makaraları koyuveriyorum, kadınlar da içki ısmarlamayacağımızı anlayınca, üstelik işi laubaliliğe vurduğumuzu görünce uzaklaşıyor elbette ki.

 

main1
15810

 

Aslında konsomasyon olayı hoşuma gider, insanları tanımak, onları dinlemek; ama ancak dürüst olunursa. Yalanla başlayan hikayeden dürüst bir şey çıkmayacağı için kıl kapıyorum. Halbuki bana Afrika’daki hayatlarını anlatsalar veya AB topraklarına geliş hikayelerini... yani gerçek hikayelerini, gerçek acılarını veya gerçek sevinçlerini, umutlarını. Ama Jamaika çok boktan bir girişti.

Boktan girişin ise ne gelişmesi olur ne sonucu.

Başka bir kadın geliyor, nereli olduğumu soruyor derhal. ‘Çok mu önemli?’ diye yanıtlıyorum. Boktan aksanımdan nereli olduğumu anlaması zor. Uzun uzun  gözlerimin içine bakıyor, ‘belki de değildir’ diyor. Sonra derhal konuya girip kendisine içki ısmarlamamı istiyor. ‘Ne kadarmış şu ünlü içki’ diye soruyorum. ‘On veya on beş’ diye yanıtlıyor. ‘Bunun belli bir tarifesi yok mu?’ diye söyleniyorum. O da kalkıyor. Pavyonda tutarsızlık olmaz, olmamalı!

En son barmen kadın şansını deniyor. Romanyalıymış. Biraz hoş beş yapıp aynı isteği yeniliyor. Şaka mı yapıyorsun diyorum, sen barmensin, istediğini iç, benden niye istiyorsun? Tiksintiyle bakıyor, hayatında ne benim gibi bir müşteri ne de turist görmüştür büyük ihtimalle. E ama biz Ankara pavyonlarından şerbetliyiz, öyle kolay yolunacak türden kazlar değiliz ki. Raconizm diye bir şey var sonuçta. Kazıklamanın bile bir adabı olmalı. Haydi bizimle aynı frekansı yakalayabilmelerini de geçtim, en ufak bir temas bile kuramadılar. Neticede bizimkilerle kıyaslayınca bunlarınki 3. Lig gibi kalıyor, hafif kaçıyor. Ankara Çankırı caddesindeki pavyonlara gittiğinizde en cahil görünen konsomatris bile sizinle konuşacak bir konu bulur, gerekirse size hayat dersi verir. Burada ise olay tamamen, içen dertli vatandaşı veya salak turisti iki okşayıp sonra da inek gibi sağmak.

 

Davaro, tam olarak 1:22:54'de diyor (Pavyon sahnesi)

 

Kemal Sunal’ın dediği gibi “Biz keriz miyiz?”

***

Yunanistan’da pavyona gitmek isteyenlere ise tavsiyem yine Yunanca bir özdeyişle olacaktır:

‘Tiho tiho / Mise petiho.’

Yani

‘Zaman kötü / Kolla götü.’

 


 

Dipnotlar:

[1] Kıraathane ile taverna arası mekanlar
[2] Uzun Yol, 1998 Yön. Pantelis Voulgaris https://www.imdb.com/title/tt0164063/?ref_=fn_al_tt_1

GÜNEY AMERİKA MÜZİK NOTLARI III

EKVATOR

Cuenca adlı kent beklemediğim kadar güzel çıkıyor. Hatta beni öylesine etkiliyor ki bu sakinlik, dinginlik; kentte uzunca bir süre kalmaya karar veriyorum.

Şahane bir mimari doku, neredeyse her yere yürüyerek ulaşım imkanı, kentin içinden akan tertemiz dereler, nehirler. Bişi yapan teyzeler, sıcakkanlı insanlar, huzur dolu bir ortam. Üstelik bir kaç gün içerisinde ortamda bir de caz kulübü olduğunu keşfediyorum, oh ne ala memleket. Negatif olan tek durum ise kulüp her gün açık değil. Ben de mekanın açılacağı günü beklerken, bu arada ne olur ne olmaz diye rezervasyon isteğimi belirten bir e-posta sallıyorum bunlara, ilginçtir hemen yanıtlıyorlar. İlginç dedim çünkü bu lanetli kıtada e-postaya, bırakın kısa süreyi, bir kaç hafta içerisinde yanıt alabilirseniz şanslı sayılırsınız, hatta yanıt alabiliyorsanız çok şanslısınız demektir.

 

IMG_0980
IMG_1051

 

Konser saatinden yarım saat kadar önce mekana damlıyorum ve görevli kıza rezervasyonum olduğunu söylüyorum. Kız beni salona götürüp büyükçe masaları parmağıyla işaret ederek, herhangi bir yere ilişebileceğimi söyleyip uzuyor. Önce mal gibi kala kalıyorum. Sonra biraz toparlanıp masaları süzmeye başlıyorum. Sağda köşedeki masa aile ortamı ki sevmem, yakın sağda çiftler var rahat bırakmak lazım, yakın sol ha keza öyle, uzak solda benim yaşlılığıma benzeyen iki tane uzun saçlı amca var, ahanda ya la!

Amcalarla göz göze gelince başımla hafifçe selam veriyorum, masaya buyur ediyorlar. Adamların her halinden gringo oldukları belli, dolaysıyla İngilizce ‘iyi akşamlar’ dileyerek yanaşıyorum, sonra adımı söyleyip elimi uzatıyorum.

 

IMG_1077

 

Tipimden dolayı olsa gerek, adamlar ne dediğime bakmadan, aksanlı ve berbat İspanyolcalarıyla karşılık veriyorlar tokalaşırken, “Ben Rikardo, bu da Nathan.” Gülümseyip İngilizce “Yani Riçhırd ve Neythın mı?” “Aaa, sen bizim dilimizi konuşuyorsun ne güzel!” diye seviniyorlar. “Eski eşim Amerikalıydı” diye açıklama yapmaya kalkınca hemen atlayıp: “Bizimkiler de öyle, bak bir ortak noktamız çıktı hemen, huhohaaa...” diye ayı gibi anırarak, kahkahayı basıyorlar. Bu saniyeden sonra ahbaplık mertebesine erişiveriyoruz.

Giderek iğrençleşecek olan muhabbetimizin ise devamını anlatmaya gerek yok. Bir yandan sohbet, bir yandan caz, bir yandan alkol... Cuenca candır.

 

IMG_1080

 

Ama genelde Ekvator’da berbat müzikler dinleniyor. Otobüslerde, gerçek bir müzik ülkesi olan komşuları Kolombiya’nın en kötü şarkıları çalınıyor, sürekli dum tıs şeklinde kafa ütüleyen, tekrara bağlayan şarkılar... Bazen kulaklığımı unutuyorum kısa yolcuklarda ve o yolculuk bir anda kabusa dönüşüveriyor.

Aslında Ekvator’un geleneksel müziği pasillostur:

 

 

Bu tür, tipik And Dağları kültürünün yaratmış olduğu müziğin bir yansıması. Benzer ritimleri And Dağları boyunca Kuzey Şili ve Arjantin’den itibaren, Bolivya ve Peru’da da bulabilirsiniz.

 

GUYANA

Boa Vista’daki elçilikte vize başvurusu yaparken bana Müzik Festival’ine katılmak isteyip istemediğim sorulmuştu. Şansa bak demiştim içimden ve tam varacağım gün başlayacak olan festivale derhal akmıştım.

Bu yıl festivalin ikincisi düzenleniyormuş. Gelişmemiş her ülkede olduğu gibi buranın festivalinde de çalışanlar, gönüllüler neredeyse izleyici sayısı kadar. Bunun yanı sıra kimsenin de götünden haberi yok, oradan oraya dolandırıyorlar insanı. Her yere konuşlanmış Bekçi Murtaza’lar vatandaşa zulüm etmek için adeta birbiriyle yarışıyor. Neyse ki bu gibi durumlara şerbetli olduğumdan kısa bir sürede milletin üzerine baskı kurmak suretiyle kafamı sokacak bir yer buluyorum.

 

IMG_2127

 

Festival alanı bir tane yaşlı İngiliz’in, ki ilerleyen dakikalarda herifle bir şekilde tanışıyoruz. Zamanında, ülkeyi boydan boya kat eden o boktan yolu yapan kişiymiş. Dolayısıyla mekanı üç otuz paraya kapatınca da bir şekilde buraya çökmüş kalmış. Hayat işte!

Festival alanının dışında bazı yerli köyleri var, ama savananın bu tozlu yollarında oralara gitmek zul ve zulüm. Zaten uyuyan miskin yerlilerin horultusu dışında köylerde pek ses ve hayat belirtisi yok gibi.

Festival benim için oldukça öğretici bir şekilde geçiyor. Yerli müziği ve dansını yakından izleme fırsatı buluyorum.

Bunun yanı sıra Karayip adalarından gelen bluescular mı dersin, yoksa Brezilya'dan capoieracılar mı, ne ararsan var ortamda.

 

IMG_2140
IMG_2116

 

Capoiera, aslında çıkış olarak 16. yüzyıl Brezilyasında köleliğe karşı geliştirilmiş bir dövüş şeklidir. Bildiğim kadarıyla köleler dövüş olayını çaktırmamak için dans ediyor kisvesine bürünmüşlerdi. Günümüzde iyi bir şekilde yapmak için büyük ustalık isteyen bu dansta, tekme atıyor gibi yaparken en ufak bir hatada karşınızdakinin ağzını yüzünü dağıtmanız olasıdır. Evinizde varsa lütfen küçük kardeşiniz üzerinde denemeyiniz. Bak lütfen dedim.

Ama yine de en bombası burada Hintlilerin danslarını izlemek oluyor.

 

IMG_2143

 

Bir de, tangonun atası olduğunu düşündüğüm klasik samba dimağımı açıyor. Bu görüntüyü yavaş çekimle tango müziği ile dinlersek acaba sonuç ne olur?

 

Sanıyorum Paraguay’a karşı açılan o lanetli savaşın yancılarından Arjantin ve Uruguay, şaşaalı Brezilya kültüründen oldukça etkilenmişlerdi. İspanyolca okunuşu itibariyle ‘ş’ veya ‘j’ sesleri olmamasına karşın Arjantin ve Uruguaylılar, konuşmalarında ‘y’ yerine Portkizce’de bolca bulunan ‘ş’ (veya ‘j’) sesini kullanırlar. İspanyolcadaki ‘sen’ yani ‘tu eres’, bu ülkelerde yerini ‘vos sos’la değiştirmiştir ki bu da Portekizcedeki ‘voce’ye benzer. Genelde Orta Amerika’da kullanılan ‘vos sos’un Arjantin ve Uruguay’da bulunmasını başka türlü açıklamayorum.

Burada her türlü müziği dinledim ama nüfusun yüzde otuzunu oluşturan zencilerin sahne almamasını da oldukça garipsedim. Zira Afrika asıllıların kültüründe dans ve müzik her zaman çok önemli yer tutmuştur.

Ama sanıyorum ne yazık ki zenci halk burada gospelden başka bir şey okumuyor anladığım kadarıyla.

Hakikaten, keşke biri bir gospel okusa da ağlasak.

 


 

GÜNEY AMERİKA MÜZİK NOTLARI II

URUGUAY

Montevideo’da bir takım genç arkadaşlarda kalıyorum. Bazıları öğrenmeye meraklı, müziğimizi soruyor. Hangi birini anlatsam diye düşünüyorum bir an. ‘Bizde her türlü müzik var’ diye kestirip atayım diyorum kendi kendime, sonra ‘bunu nasıl anlayabilirler ki’ diyerek vaz geçiyorum. Çünkü bir çok yönden kültürel beslenmeye o kadar açık topraklarda yaşıyoruz ki adamların dinlediği üç tür (ikisi boktan) müzikle kıyaslayınca bir yandan da onlara acımadan edemiyorum.

 

pascha

Ortaçağ Doğu Roma (Bizans) Musikisi için lütfen tıklayınız: http://www.ec-patr.net/en/sounds_htm/pentecostarion/pascha.htm

 

Hayatı boyunca makarna ve ekmekle beslenmiş birine zeytinyağlı sarma verirsen büyük ihtimalle midesi bulanır, zira ön bilgisi olmadığı için beynin, aynı anda gelen birden fazla değişik tadı algılaması çok zordur. Bu gelişmiş yemeğin tadına anca belli bir gurmelik seviyesine ulaşmış birisi varabilir. Olay, her türlü sanat dalı için de geçerli elbette.

Dolayısıyla sevdikleri müzik türlerine bizde karşılık gelenlerinden bir iki örnekle geçiştiriyorum olayı.

Ertesi gün liman mahallesinin ücra sokaklarını arşınlarken garip bir yer dikkatimi çekiyor. İçeride bir takım devasa enstrümanlar var. Dükkan desem dükkan değil, müze desem çok küçük, kafeye de benzemiyor. İçeri dalıp selam veriyorum. Eleman selamımı alıyor. “Nedir burası?” diye soruyorum, “bir kahve içmem mümkün mü burada, çok güzelmiş mekan?”

Uruguaylılar sıcakkanlı bir millet. Adam beni buyur edip anlatmaya başlıyor. İsmi Gabriel ve içerideki enstrümanların hepsini kendisi yapmış. Çok ama çok ilginç sesler çıkartan müthiş aletler var. Bazılarını çalıyor. Şaşkınlık ve takdirle izliyorum. Fotoğraf çekmeye müsaade yok ama şu linkten fotoğraflara göz atmak mümkün (gerçi daha çok insan fotoğrafı var ama).

 

La Vieja Telita 360m

Gabriel'in mekanını daha yakından tanımak için lütfen tıklayınız: https://laviejatelitamulticultural.blogspot.com/

 

Yalnız adamların uyuzluğu beni bitiriyor. “E kahve..?” diyorum, damağım kurumuş bir biçimde. “Tamam hemen yapıyorum” deyip beni on dakika daha oyalıyor. Bu arada sohbet açılıyor ve politika konuşmaya başlıyoruz. Elbette ki Tupamaro’lardan girip Galeano’dan çıkıyorum. Gevezeliğimi takdirle karşılıyor ve akabinde bizim müziğimizi bilmediğini itiraf ediyor. Konuya hakim olduğu için ona biraz daha detaylı anlatıyorum olayı. Türklerin ellerinde dombıralarla veya sırtlarında yatuğanlarla gelip Anadolu müziğiyle kaynaşmalarını, Osmanlı müziğinin tamamen Bizans müziğinden alındığını ve dolayısıyla bazı notaların Avrupa nota sistemiyle çalınamadığından bahsediyorum hızlıca. Oradan ayrılırken de ona bizim oralardan bir örnek yollayacağıma söz veriyorum.

 

Ali Ekber Çiçek’in muhteşem Haydar Haydar’ı, Orta Asya ve Orta Anadolu’nun kaynaşmasına bir örnek gibi

 

Gabriel mesajımı alır almaz şarkıyı dinlemiş ve çok etkilenmiş olacak ki bana hemen yanıt yazıp, tekrar kahve içmeye çağırıyor. Ama ne yazık ki yola çıkma vaktim gelmiş.

Bu arada Uruguay’ın geleneksel kırsal gaucho müziğinden oldukça farklı biçimyle candombe denilen dans ve müzikleri ünlüdür. Ancak işin ilginç olan, zenci vatandaş sayısı yüzde beşi geçmeyen ülkenin milli müziğinin Afrika müziği olmasıdır.

 

 

PARAGUAY

Uruguay gibi ismini yerli Guarani dilinden alan Paraguay, Uruguay’ın aksine yerli geleneklerini milli övünç kaynağı yapmayı başarmış bir ülkedir. Hemen herkes, İspanyolcanın yanı sıra Guarani dilini de bilir. Tabii bir yandan ne İspanyolca ne de Guaranice konuşan bir çok farklı yerli topluluğu olduğunu söyleyebiliriz ek not olarak.

Geçmiş kültürüne sıkı sıkıya sahip çıkan bu küçük ülkenin müzik ve dansları da oldukça zengin. Amerika kıtasında kullanımı pek de yaygın olmayan arp, geleneksel çalgıları olarak karşımıza çıkıyor.

 

 

Kadınların başlarına koydukları testiyle yaptıkları Galopera adlı dansları ise zevkle izleniyor:

 

 

Tabii bir yandan da Akdenizliliklerini de unutmamışlar:

 

 

Tanıdık figürler derhal göze çarpıyor

 

Hiç turistik olmayan başkent Asunsiyon (Asuncion)’da şans eseri, geleneksel dans ve müzikleri canlı olarak görüp dinleyebileceğim bir restoran keşfediyorum. İçeride az sayıda insan var ama yine de beni sanatçıların önündeki masaya alıyorlar. Belli bir süre sonra adamları tek alkışlayan kişi olarak kalınca, müzisyenlerle sohbet etmeye başlıyoruz. Elemanlardan birisi Türkiye’de bulunmuş, racon bilen de birisi. İstek parçam olup olmadığını soruyor. Eskilerden çalın diyorum. Çalıyorlar. Galopera dansını da yakından izleme olanağı buluyorum. Akrobatik figürler ve denge. Etkileyici...

Yazımızı noktalarken son sözü, Paraguay müziğini, yaptığı albümle ilk kez kayıtlara geçiren büyük usta Herminio Giménez’e bırakıyorum:

 

 

Mi Oracion Azul

GÜNEY AMERİKA MÜZİK NOTLARI I

ARJANTİN

Sanıyorum Arjantin denilince akla ilk, Maradona (Messi, futbol), Che, Eva Peron değil de tango gelir. Ama tangonun, Rio de la Plata yani Plata nehrinin etrafında doğduğunu belirten Uruguay vatandaşları, başkentleri Montevideo’nun da bu bölgede yer aldığına dikkat çekerek tangonun doğum yerinin kendi ülkeleri olduğu iddiasındadır. Bu milliyetçi saçmalıkları bir yana koyarsak bu güzel dans ve müziğin proleter sınıfı veya o zamanlar için alt-tabaka denilen kişiler tarafından icat edildiğini vurgulamak gerek.

19. yüzyılın sonlarında Katolik (ve doğası gereği yobaz) kültür baskısından o bölgede erkeklerin kadınlarla olan ilişkileri sıkıntılıydı. Tabii kadın sayısı da oldukça azdı. Dolayısıyla ilk tango dansçıları yalnızca erkeklerdi.

 

Büyük Usta Carlos Gardel

 

Daha sonraları dans yaygınlaştıkça kadınlar ve özellikle fahişeler olaya iştirak etmeye başlıyor. Mesela fahişeler, dans ettiği erkeğin parası olup olmadığını anlamak için erkeğin bacakları arasından kendi bacağını geçirip topuk hareketiyle adamın keseyi yokluyor ve neticede figürler zenginleşmeye başlıyor. Erkekler arasındaysa tango, kadınları tavlamada yeni bir rekabet kapısı açıyor.

 

Tango ile ilgili söylenecek çok şey var ama biz olayı kısa keselim. Dünyada, tangonun çok popüler olduğu Türkiye’de 1930’larda ilk tango şarkıcılarının kadın olduğunu Arjantinlilere söylediğimde, kürtajın halen yasak olduğu, kadın haklarınınsa özellikle eski yıllarda yerlerde süründüğü bu ülke vatandaşlarında hayret uyandırdı elbette.

 

Seyyan Hanım

 

***

Aslında Akdenizli göçmenler tarafından taşınmış ve daha sonra kısmen değişerek geleneksel hale gelmiş iki müzik ve dans daha var. Bunlardan birisi çakarera (chacarera):

 

Diğeri ise zamba:

 

Yeni arkadaşlarla yaptığımız klişe sohbetlerimizin birinde Arjantin’de kimleri dinlediğim sorulmuştu. O anda aklıma Mercedes Sosa gelmeyince haklı olarak ayıplanmıştım. Ancak sonradan fark ediyorum ki ben O’nu hiçbir zaman bir Arjantinli olarak düşünmemiştim. Nasıl ki Aşık Veysel'i duyduğumuzda binlerce yıl öteden gelen bir ses duyarız, o an Anadolu toprağının kokusunu alırız ve Aşık Veysel için ‘Sivaslıdır’ veya ‘Anadoluludur’ deriz ama ona asla Türk’tür demeyiz. Aynı şekilde Mercedes Sosa'yı duyunca ben de Amerika’nın kokusunu alıyorum. Ama bizim ülkede ve daha bir çok yerde, saçma sapan bir şekilde Birleşik Devletlere verilen isimle alakalı olmayan, buranın yerlisinin, toprağının kokusunu.

Arjantin’in kuzeyi Tucuman’da dünyaya gelen Sosa, bir Diguita yerlisidir.

Cuando Tenga la Tierra / Toprağım Olduğu Zaman (çeviriyi ben yapmaya çalıştım)

Toprağım olduğu zaman
Birlikte savaşacaksın
Öğretmenlerle, çiftçilerle
İşçilerle

Toprağım olduğu zaman
Tohuma söz vereceğim
Hayat tatlı bir salkım gibi olsun diye
Ve bu üzüm denizinde
Bizim şarabımız olacak
Ve ben Şarkı söyleyeceğim...
Şarkı söyleyeceğim...

Toprağım olduğu zaman
Yıldızlara vereceğim
Buğdayın astronotunu,
Ayın karanlık yüzünü

Toprağım olduğu zaman
Cırcır böceğine dönüşeceksin
Neyi söylemek istersen
Söyleyebildiğin bir orkestrada

Toprağım olduğu zaman
Tohuma ant içeceğim
Hayat tatlı bir salkım gibi olsun diye
Ve bu üzüm denizinde
Bizim şarabımız olacak
Ve ben Şarkı söyleyeceğim...
Şarkı söyleyeceğim...

Köylü, Toprağın olduğu zaman
Benim yüreğimdeki dünya bütün dünya olacak
Tüm unutulmuşların arkasından gözyaşlarımızı kurutacağız
Utancın korkusunu
Ve sonunda göreceksin, köylü
Köylü...
Çocuk yapmak için yattığımız gece
Bizim olacak
Köylü, Toprağın olduğu zaman
Ayı cebine koyup yürüyüşe çıkacaksın
Ağaçlarla
Ve sessizlikle beraber
Ve yanımda olan erkeklerle,
Ve kadınlarla
Şarkı söyleyeceğim

 

 

Diğer büyük şarkıcılardan Atahualpa Yupanqui de Tucuman dolaylarında yaşamış, yarı yerli yarı Basktır. Daha sonra aldığı ismi ise Quechua (Keçuva) dilinde 'Çok uzak diyarlardan bir şeyler söylemek için gelen biri'dir.

 

Dilimize uyarlanıp Ferdi Özbeğen ve Mehmet Erdem tarafından da söylenen şarkısı 'At Arabamın Dingilleri'

 

Son olarak yörenin eğlenceli bir topluluğu olan İlya Kuryaki & Valderremas’tan gelen parçayla kısa yazımızı noktalayalım:

 

ANA MAL’I ARAMAK II

Hikayenin başı için bkz: I. Bölüm

 

Bir insan evladı, İspanyolcasına sahip olduğu halde neden Arjantin’den Uruguay’dan veya İspanyolca konuşulan diğer ülkelerden de bu kitabı elde etme arzusundadır ki? 

 

Arjantin’e vardığımda daha önce uyarısını almış olduğum üzere yanımda ABD doları götürmüş ve akabinde bunları blue-rate denilen oranıyla tanesini, sokakta kambia (cambiar: değiştirmek) denilen şahıslar aracılığı ile 12,25 pezoya bozdurmuştum. Eğer değişim işlemini bankada yaptırırsanız bu oran sekiz küsur pezo gibi bir oranla gerçekleşiyor. Yani hiç de hoş olmayan bir durum. Keza ATM’den para çekerseniz de düşük kur geçerli, yabancı menşeili kredi kartı ile alışveriş yapmaya kalkarsanız da.

 

O yüzden Benan’a “Sana bir iyi, bir de kötü haberim var” diye yazıyorum. “Kötü haber buradan sana elimde kısıtlı bulunan parayla Kapital almayacağım. İyi haber ise kredi kartı ve banka kullanımı gelişmiş olan Brezilya’dan Portekizce bir Kapital alacağım.” Tabii bunu söylerken içimde bir şüphe, zira geçen maceramdaki başarısızlığı tekrarlamak istemiyorum.

 

371637

 

Porto Alegre’ye kendimi fazla kaptırıp görevimi unuttuğumu Kuriçiba/Curitiba’ya gelince fark ediyorum. Ediyorum ama Perşembe günü olmasına rağmen her yer kapalı. Kent adeta hayalet yuvası. Boş beleş dolanırken ana cadde üzerinde bir şeylerle uğraşan insanları görüyorum. Yola garip gurup şekiller, süslemeler yapıyorlar. Anında uyanıyorum: Hıristiyanlıkla alakalı bir mevzu, dini bayram mıdır artık her ne boksa. Ulan bu günü mü bulmuşlar diyorum kendi kendime. Bir iki kişiye sorayım diyorum ne ayakmış, tek anladığım pop veya popa gibi bir şeyler. 

 

Kafamda bir şeyler şekilleniyor, yola kilometrelerce yapılan süslemeler yoksa Papa hıyarı gelecek diye mi? Bir yandan da içimde pis bir gerilim. Zira TC pasaportu taşıyorum ve büyük ihtimalle kentteki tek TC vatandaşı da benim. Acaba gizli bir görevim mi var?! Beynimde şimşekler çakıyor:

 

“Malatya’da doğdu

Papayı da vurdu

Helal olsun sana

MA Ağca”

 

dizeleri dökülüyor dudaklarımdan. Derhal otele dönüp kapıyı kilitliyorum. Otelden çıkanı s*ksinler. 

 

5bdbfd5dd3806c2498f661ca

 

Sabah neyse ki dükkanlar açılmış, vatandaş sokaklara hücum etmiş. FB-Alex formalı insanları da görünce neşem yerine geliyor. Ancak gel gör ki, dolaş dolaş zar zor bir tane büyük kitapçı bulabiliyorum. Derhal görevliye kitabı soruyorum, “yok” diyor. “Hiç mi yok?” sorusu dilimin ucunda ama bunu olmayan Portekizcemi geçtim, başka herhangi bir dilde soramak da oldukça zor sanırım. Kös kös çıkıyorum. Şansımı daha sonra Sao Paolo’da deneyeceğim, ne de olsa büyük şehir, orada bulunur her halde diye düşünüyorum. Bulunur değil mi?

 

Sao Paolo hayvan gibi bir yer. İstanbul’dan filan büyük diyorlar. ‘Çok tehlikeli aman gitme’ diye uyarmıştı bazı arkadaşlar da, bir kentin her yerinin tehlikeli olması gibi bir durum mümkün müdür? Nitekim, oradaki arkadaşlar sağ olsunlar beni şahane yerlere götürüyorlar. Ortam şenlikli, ulaşım rahat vs. Gördüğüm tek tehlike milyon tane türü ve türevi olan polislerin kimilerinin parmaklarının, silahlarının tetiklerinde olması. Herif orada cinnet geçirse ilk bize sıkar, bu yüzden polisten her daim uzakta durmakta fayda var. 

 

OPERAÇÃO EM SANTA TERESA NO RIO DE JANEIRO (RJ).

 

Neyse, merkezlerin birindeki büyükçe kitapçıya giriyorum. Bu sefer hazırlıklıyım: “Tems O Kapital de Karl Marks? Completa.”

 

Yabancı bir dilde eğer bir kaç kelime biliyorsanız, tipiniz de kayıksa bunu güzel bir şekilde telaffuz etmemenizi öneririm. Görevli bana milyon tane şey söylüyor beni oralı sanıp, tabii ki hiç bir bok anlamıyorum. Salak salak suratına bakıp sırıtıyorum. Herif bilgisayarı gösteriyor. Evet! Kapital’in bir kaç yayınevince basılmış kimi baskıları var, ama birinci var diğerleri yok, veya tam tersi. Başka yerde bulur muyum yakınlarda diye soruyorum, yönlendiriyor.

 

Diğer kitapçıda da aynı sıkıntıyı yaşıyorum. Yahu bu millet Kapital’i parça parça mı alıp okuyor? Ya da en çok okunan 2. veya 3. cildi olduğundan mı komple bulunmuyor bunlar? Ekonomi profesörlerinden açıklama bekliyorum derhal!

 

Bir kitapçıya daha soruyorum, hüsran! İş yine inada binmeye başlıyor. Biraz konuşunca ilginç bir bilgi de ediniyorum, bir tane yayınevi iki cilt olarak basmış bunları. Üç yerine iki, bulması daha kolay olabilir. Sokaklarda delice dolanıyorum. Sonra Allahsız komünistlerin Allah’ı yüzüme mi gülüyor nedir, bir tane kocaman sahaf çıkıyor karşıma, adını da İngilizce yazmışlar “RED STAR”! Tamam lan diyorum kendi kendime, bu iş bitmiştir. İçerideki mendebur herif telefonla konuşuyor, buradaki esnafta ne müşteriye saygı var ne de buna benzer bir hissiyat. Olsun, daha da umutlanıyorum, herif paraya pula değer vermeyen bir komonist, belli. Neyse on dakika sonra bunun konuşması bitiyor: “Derhal bana elindeki bütün Kapital’i ver” diyorum. 

 

Yanıt suratımda tokat gibi patlıyor: “hepsini nah bulursun!”

 

marx

 

Oturup ağlayacağım. “Nasıl bulamam yahu?” diyorum, yoksa burada da mı öldü komünizm? Adam bana acıyor mu ne, içeriye girip 5-6 tane eski baskı kitap getiriyor. Ama ne yazık ki 1-1, 1-2 var ama 2-3, 2-4 ve 3-2 gibi ciltler yok. Hepsi olmazsa almam diyorum ve boynu bükük ayrılıyorum oradan, bitmiş-tükenmiş bir halde.

 

Akşam evinde beni misafir edenlere yemek yapıyorum, son kalan rakımdan da bardağa dolduruyorum sıkıntıdan. Sonra dayanamayıp yaşadıklarımı anlatıyorum. “Neden Kapital?” sorusu gelince her zaman verdiğim “Çünkü Kapital, biraz da insanın kendine yakışanı giymesidir” yanıtı yerine, “saçma sapan arkadaş çevrem var da ondan” geliyor. “Adam çocukken bokunu biriktirmemiş, eşşek kadar olunca da Kapital biriktiriyor” diye açıklama yapsam mıydı, neyse abartamayalım...

 

anamal

Adamın Kapital Koleksiyonu

 

Kadın evin yakınlarındaki devasa kitapçıdan bahsediyor. İnternetten bakıyor, iki cilt de o kitapçıda mevcut gibi. Bu arada “bende olacaktı, bakayım bulursam sana hediye ederim!” demesin mi? Bulamıyor ama bunu söylemesi bile yeterli. Darbelerden, politikadan filan konuşmaya başlıyoruz. Nerden nereye? Komünistler her yerde.

 

Ertesi gün otobüsüm saat 16:00’da. Kitapçıya uzuyorum, görevli bakıyor bilgisayarından ve ‘bom’! 3. katta diyor. Koşarak çıkıyorum. Kitapları elemanların yardımıyla bulup kasada sıraya giriyorum. Sıra bana gelince kredi kartımı veriyorum. Olmuyor. Benden kaynaklı değil, sistemleri bir garip. Banka kartını veriyorum. O da olmuyor. Arkamda bir anda 5-6 kişi sıraya girmiş. Stres oluyorum, zira yanımda nakit yok. Eleman onu deniyor olmuyor, bunu deniyor olmuyor. Vakit daralıyor. Sonra birilerine telefon ediyor ve nihayet parayı çekmeyi başarıyor. 

 

Adsız

İlk ciltten kaldırdığı kediyle kendinde güzel şekil yapmış gibi Karl, puro filan (kıyafet de canti)

 

Üfffff... Bana bir rahatlama geliyor. Başardım lan! Şimdi bunu bir an önce yollayayım, zira yanımda iki kilo kitapla dolaşamam, hem başına bir şey gelebilir hayvanın. Postane neyse ki yakınlardaymış. Sıra numarası alıyorum. Daha önceden gönderi fiyatını filan almıştım, postanede kutu da sattıklarını biliyordum ama sıra bana geldiğinde kadın “hiç kutumuz kalmadı” diyor. “İleride bir postane daha var veya kırtasiyeden kutu al gel.” Diğer postanenin 10 metre ötede olacağını tahmin edemediğimden at gibi yürüyerek 4-5 blok geçince olaya uyanıyorum. En iyisi kırtasiye. Kutuyu alıp önünden geçmiş olduğum diğer postaneye giriyorum, hayvan gibi sıra var. Öğle tatili ya, millet doluşmuş akın etmiş postaneye, ne işse? 

 

En iyisi ilk girdiğim. Orası görece daha tenha. Neyse çok beklemeden sıra geliyor, kadına malları (Ana Malları) kutuyla teslim ediyorum ve ....

 

Başardım! En azından olay artık benden çıktı. Bir aya TC’ye ulaşmasını diliyorum, en azından bana öyle söylendi.

 

Not: Sevgili Dostum Benan, 

Bu arada kutudan çıkacak boleadoras ile oynama, evinde de asla deneme. Şeytan doldurur aman diyeyim. Emanettir, sahip çık. 

 

Öperim.

 

 

Paylaşım için

Terms & Conditions  |  Privacy Policy

Gezenti 2018 © All Rights Reserved