HIZLANDIRILMIŞ GÜNEY MEKSİKA

Havana’dan kalkan uçağımız Meksika Kenti’ne iniyor. Meksika devleti tarafından onaylanmış bir havayolu ile geldiğim için internet üzerinden aldığım 30 günlük elektronik vizemi pasaport polisine uzatıyorum. Memur kadın ‘biz de sizin ülkenize böyle raharça girebilir miyiz acaba?’ diye soruyor. ‘Genelde bu işler karşılıklı olduğundan girebilirsiniz sanırım’ diye yanıtlıyorum. Ne bileyim lan ben gümrük polisi miyim? Sanırım bu soru Latin Amerika’da oldukça popüler olan dizilerimiz yüzünden geldi. Oralarda ülkemize duyulan ilgi oldukça artmış durumda.

Zamanında, biraz daha aklı başında olan Latin ahbaplarıma Türkiye’de çekilen dizilerin neden bu kadar tutulduğunu sormuştum. Yanıt oldukça ilginçti: bir kere bize çok benziyorsunuz ama (bizde de zamanında oldukça popüler olan Brezilya veya Meksika dizilerinin aksine) zırt pırt öpüşmüyorsunuz ve sorunları çözebiliyorsunuz. Sorun çözüldükten sonra başka bir sorun çıkıyor ve o da çözülebiliyor. Bu da bizi hayretler içerisinde bırakıyor!

Bence orada sorunların çözülememesinin en büyük nedeni, oranın insanında artık patolojik bir hal almış yalan söyleme hastalığı. Yalanı yalanla çözmeye kalkarsan iş düğümlenir tabii...

 

Emiliano Zapata ile ilgili çekilen filmlerin en önemlisi Elia Kazan'ın yönettiği Viva Zapata olsa gerek.

 

Havaalanından dışarıya çıktığımda hava kararmış. Kentte trafik sorunu olduğundan metroyu kullanmak mantıklı diye okumuştum (bu arada metroda tıpkı İran’da olduğu gibi kadın vagonu uygulaması var). Ama ilk elin günahı olmaz diyerek taksiye atlayıp merkezdeki otelime yollanıyorum. Tam merkeze girdiğimiz sırada dışarıda gördüğüm fakirlik bıçak gibi kesiliyor adeta. Bir dakika önce sokaklarda dolaşan fahişeler yok oluyor, onların yerini silahlı, özel veya devlet polisleri alıyor. Binalar daha ışıklı, daha cafcaflı.

Otele eşyaları atıp derhal yemek yemek için dışarıya çıkıyorum. Yer gök tacocu neyse ki. Ama ne var ki mısırdan nefret ettiğim için benim için zulüm dolu zamanlar henüz başlıyor, zira taconun yanında mısır ekmeğinden başka bir şey sunulmuyor. Tacodan ve tabii ki mısır ekmeğinden kısa sürede yılıp, ABD’de severek tükettiğimiz fajita aklıma geliyor. Sorup soruşturduktan sonra idrak ediyorum ki fajita aslında bir ABD buluşuymuş. Meksika yemeği filan değilmiş. Mısır ekmeği ve tacoya devam.

 

IMG_0508

 

Boş beleş dolanırken Lucha Libre gösterisine gideyim bari diyorum. Serbest dövüş anlamına gelen bu gösteri Amerikan Güreşi denilen şeyin atası olarak Meksika’da 1863’te doğmuş. Bu da tıpkı Amerikan Güreşi gibi aslında gerçek bir dövüş değil. Arena Mexico’da gerçekleşen gösterilerde bir gecede bir çok karşılaşma izlemek mümkün. Teke tek, ikiye iki vs olarak belirli kurallar ve hareketler çerçevesinde dövüşçüler birbirlerini alıp alıp yere çalıyor. Ringten atıyor, uçan tekme savuruyor filan. Kimse kimseye zarar vermiyor ama bunu becerebilmeleri de gerçekten takdire şayan. UNESCO’nun soyut kültürel miras listesinde yer alan Lucha Libre’nin alamet-i farikası, kökenini Aztek döneminden alan rengarenk ve kendine has maskeleridir. Tarihindeki en büyük dövüşçüsü ise El Santo’dur.

 

IMG_8299

 

İlginç bir husus: Türk sinemasında Örümcek Adam’ın kötü bir karakter olarak ilk kez görülmesi 1973 yılında T. Fikret Uçak’ın yönettiği Üç Dev Adam filminde gerçekleşmiştir. Filmde soygun için İstanbul’a gelen Örümcek Adam’ı durdurmak için ABD’den Kaptan Amerika ve Meksika’dan Santo yardıma çağırılmıştır.

 

 

Yine boş boş dolanırken tesadüfen Palacio de Bellas Artes (Güzel Sanatlar Sarayı) içinde hoş bir gösteriye denk geliyorum. Fransız işgali sonrasını ve devrim günlerini anlatan gösteri (dansçılarda her ne kadar senkronizasyon sorunu olsa da) ülkenin dört bir tarafındaki lokal danslardan esinlenmiş. Bu şekilde gittiğim yerlerde ayrı ayrı dans gösterisi izlemeye gitmeye gerek kalmıyor, olaya bir anda hakim oluyorum. Tarihsel süreci yerel danslarla göstermek gerçekten güzel bir düşünce.

 

cb13707b-e39c-44ca-b871-64a6a1220354

 

Ünlü Teotihuacan’a kendi başınıza gitmek hem kolay, hem ucuz, hem de rahat. Kuzey otogarından direk kalkan otobüsle istediğin zaman git, orada istediğin kadar vakit geçir ve geri dön. Gerçi pek bir şey yok ama olsun.

IMG_8270
IMG_8425

Soldaki figürler Hakkari'de bulunan balballara ne kadar benziyor değil mi?

 

Meksika Antropoloji Müzesi ise tek kelimeyle muhteşem. 1985 Noel’inde soyulan ve satılamadığı için geri gelen eserleriyle kentin olmazsa olmazı (konuyla ilgili 2018 yapımı 'El Museo' izlenebilir).

 

OAXACA DE JUAREZ

Otobüse atlayıp (ohaka diye okunması gerekirken yerelde vahaka diye okunuyor) Oaxaca’ya geçiyorum. Havana’dan bindiğim uçakta yanımda oturan Meksikalı doktorun yaptığı ‘aman gece yolculuk yapma, çift cüzdan taşı, soyuyorlar’ gibi uyarılarını tabii ki dikkate almıyorum. Bu ‘beyaz’ kafası her yerde beyaz galiba, pırıl pırıl ve tırsak. Tipimi seveyim ki, Meksikalı soyguncu beni görse, allah rızası için cebime 10-15 dolar sıkar gibime geliyor.

 

IMG_8506
IMG_8507

El Mercado, aslında bizde eskiden 'hal' denilen yerler

 

Oaxaca’yı özellikle son yıllarda popüler kılan ‘Dia de los Muertos’ yani Ölülerin Günü olayı. Bunu ilk kez Mister No’da okumuş ve çocukluğumdan beri hep görmek istemiştim. Ne var ki benim gittiğim tarih, Ölüler Günü olan Ekim sonundan çok önce olduğundan eğlenceyi kaçırıyorum. Gerçi o zaman turistten iğne atacak yer kalmıyormuş kentte.

IMG_8238
mex

 

Aslında olayın mantığı basit, daha önce de yazdığım gibi (bkz. Gezenti Kitap, Rüyalar ve Anılar) buradaki kadim inanışa göre “ölü birisi ancak unutulduğu zaman gerçekten ölür.” Bu minvalde her yıl insanlar hepimiz potansiyel birer ölüyüz dercesine ölümü andıran kostümler giyer, çocuklar insanları korkutur vs. Tam bir karnaval gibi geçen günün gecesinde ise insanlar mezarlığa giderek akrabalarının, sevdiklerinin mezarları başında içki içer, kağıt oynar, müzik yapar, dans eder. Bu şekilde, tıpkı eskiden olduğu gibi onlarla beraber zaman geçirir ve onları unutmadıklarını gösterirler. Gecenin sonunda ise süpürgelerle, çanak çömleklerle ölülerin ruhları kovalanır. Çünkü ölü, hayatı hatırlayacak ve ruhu yaşayanlarla kalmak isteyecektir. Böyle bir durum da sıkıntı doğurabileceğinden ölü oldukları hatırlatılarak ruhlar geriye, mezarlarına kovalanır (bunları çocukken okuduğum Mister No’dan hatırlıyorum). Mezarda içki içme ve mezara içki dökme olayı Batı Toros Tahtacılarında da vardır.

 

IMG_8503

 

Oaxaca’nın şahane bir mutfağı var. Benim favorim ise ‘el mercado’da yani kapalı pazar yerinde bulunan etçiler. Bütün latin coğrafyasında mercadolarda ucuz ve leziz yöresel yemekler yiyebilirsiniz. İçerideki fırından ekmeğimi alıp etçiden etimi sipariş edip oturuyorum. Bu şekilde mısır ekmeğinin zulmünden de kurtulmuş oluyorum. Soranlara da, ayıp olmasın diye ‘mısıra alerjim var’ diyorum.

Kent mezcal içkisinin anavatanı olduğundan bir sürü mezcal markası ve satış mağazası var. Bunu alkol yazımda belirtmiştim (bkz. Nerde Ne İçilir?).

 

IMG_8479
IMG_8482

 

Yakınlarda Hierve de Agua denilen, küçük bir Pamukkale benzeri olan bir yer var. Önce San Pablo Villa de Mitla’ya taksi-dolmuş ve sonrasında oradan kalkan kasalı araçlarla (camioneta) buraya ulaşmak mümkün.

IMG_8489

 

SAN CRİSTOBAL DE LAS CASAS

Yine gece binip sabah otobüsten iniyorum. Chiapas Eyaletinin başkenti San Cristobal oldukça şirin bir yer. Güney Chiapas (çiyapas veya çapas diye okunuyor) Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu EZLN’nin doğduğu ve etkili olduğu bölgedir. Adını Meksikalı devrimci Emiliano Zapata’dan alan hareket ilk eylemini 1994 yılında şu sloganla beraber yapmıştı: "İşte biz tüm zamanların ölüleri, yeniden ölüyoruz; ancak bu kez yaşamak uğruna." Kendisine ‘alt-komutan’ diyen ve daha sonra ortalıkta görünmeyi pek tercih etmeyen Marcos’un buna benzer bir sürü özlü sözünü hatırlıyoruz. Asıl komutanlar ise Maya halkından olanlardır (Konuyla ilgilenenler için bir çok kaynak mevcut). Bir söz daha paylaşayım da konuyu kapatayım, yanlış hatırlamıyorsam şöyle bir şeydi:

“Eğer birisi size parmağıyla güneşi gösterdiğinde parmağa bakıyorsanız ahmaksınız demektir. Güneşe bakıyorsanız yine ahmaksınızdır. Önemli olan parmakla güneş arasındaki kuşu görebilmektir.”

 

IMG_8555

 

Kentin kendine özgü hoş bir mutfağı var. Ama en çok ilgimi çeken simit olmuştu. Kentin ana caddesinde tezgah açıp cigaralık satan esnaf bile bana bu kadar ilginç gelmemişti. Kentin mezarlığı da görülmeye değer.

San Cristobal’in yakınlarındaki köylere, dağlara ve Canyon del Sumidero’ya günlük turlar düzenleniyor.

 

IMG_8557
IMG_8565

 

PALENQUE 

Buraya direk gelerek bok yemişim. Halbuki San Critobal’den Agua Azul’a gidip oradan Palenque’e (palenk diye okunuyor) geçsem daha mantıklı olacakmış. Zira mavi su anlamına gelen ve bir sürü şelaleden oluşan Agua Azul’de çok daha uzun zaman geçirmek daha hoş olabilirmiş. Bense uzunca bir gece yolculuğundan sonra Palenque’e varıp orada bulduğum bir turla gerisin geriye kat ederek şelaleleri ziyaret etmiştim. Eh, tur olunca da zaman kısıtlaması oluyor.

 

IMG_8659
IMG_8646

Agua Azul ve Palenque Antik Kenti

 

Antik kent ise hiç fena değil. Ama belli bir süre sonra sıkmaya başlıyor, hatta o derece ki Chicken Itza’yı görmesem de olur diyorum ve orayı pas geçiyorum. Palenque yeni yerleşiminde ise gerçekten hiç bir şey yok. Aman gitmeyin.

 

MERİDA

Merida’nın en güzel yanı kent dışındaki cenoteleri. İspanyolcada senote diye okunan kelime Yukatan Maya dilindeki ‘tsenot’tan geliyor. Genelde çökme yoluyla açılan ve içerisinde tatlı su olan bu mağara veya mağramsı yapılarda antik Maya zamanında bazen kurban törenleri de yapılırmış. Büyük olasılıkla İspanyol işgalcilerine ilham veren gençlik pınarı efsanesine de kaynaklık etmiştir. 

 

IMG_8686
IMG_8703
IMG_8730

 

Merida merkezden Cuzama veya Homun’a kalkan dolmuşa biniyorum. İndiğimde anında peydah olan tuktukçu ile anlaşıyorum. Beni beş farklı cenoteye götürüyor. Her giriş için ayrı fiyatlar var, hepsinin şekli ve raconu farklı. Bunların kimisi atıl, kimisi ise turistik tesis olmuş. Fiyatlar fakir olan bu bölgede oldukça makul. 

 

TULUM

Aşırı turistik ve kalabalık olduğu için bana pek de çekici gelmiyor. Cenote girişleri burada çok pahalı. Bazılarında scuba dalışları yapılabiliyormuş ki onların fiyatları iyice uçmuş. Burada en çok hoşuma giden oldukça makul fiyatlarla nefis deniz ürünleri yapan El Camello. Balığından ahtapotuna denizden gelen müthiş lezzetler yerleşimin dışındaki bu salaş ve kalabalık yerel restorantta mevcut.

 

IMG_8733
IMG_8738

 

CHETUMAL

Buraya Belize’ye giden su taksisine binmek için geliyorum (Bkz. Saçma Sapan Gemi Yolculukları IV). Su taksisinin kalkmasına saatler var.

 

IMG_8748
IMG_8742
IMG_8749

Chetumal Limanı, Maya Tanrıları Xamanek ve Itzamna

 

Boş boş oturmak yerine karnımı doyurmanın daha iyi bir fikir olduğunu düşünüp Marisquera El Taco Loco adında bir restoranta gidiyorum. Burası da yalnızca deniz ürünleri servis eden bir yer. Karışık ceviche sipariş ediyorum. Dünyada Peru ulusal yemeği olarak bilinen ceviche (seviçe) fileto balık, karides veya ahtapot parçalarının misket limonunun suyunda pişirilmesi ile hazırlanan bir yemek veya mezedir. Ceviche, Şili ülkesi tarafından da sahiplenilmekle beraber, hemen hemen tüm Orta Amerika ülkelerinde değişik biçimlerde yapılmaktadır. Peru cevichesinde genelde kırmızı soğan, kişniş ve sarımsak olmasına karşın Meksika’da yapılanlarda tıpkı Panama veya Nikaragua’daki gibi kişniş kullanımı şefin tercihine bağlıdır. Hatta bu yemeğin soğansız, yalnızca biberle yapılanına bile rastadığımı söyleyebilirim. 

 

IMG_8739

 

Bizde de kıyı yörelerimizde adsız olarak buna benzer meze türlerine rastlamak mümkün. Kimisi çiğ balığın limon suyunda, kimisi sirkede veya limon suyu ve zeytinyağında bekletilmesi ile yapılıyor. Balık turşusu diye adlandırıldıkları da oluyor.

Karnımız mı acıktı ne? Yazının sonunda sizlerle kendi sevice tarifimi paylaşayım:

200 gram küp biçiminde doğranmış taze balık filetosu (levrek, mezgit vs., ahtapot veya bütün olarak minik karides), bir adet ince kıyılmış küçük kırmızı soğan, misket limonu (limon da olur) suyu, 4 diş dövülmüş sarımsak, bir adet ince doğranmış kırmızı cin biber.

Balık, soğan, biber ve sarımsakları hırpalamadan karıştırdıktan sonra kapaklı bir kaba koyuyoruz (isteğe göre kişniş de eklenebilir). Üzerini kaplayacak şekilde limon suyunu karışıma ekleyip, kabı kapattıktan sonra buzdolabına koyuyoruz. 1 ila 4 saat arasında bekleyen seviçemiz hazır. Limon suyunu süzdükten sonra tabağa koyduğumuz seviçenin üzerine zeytinyağı ekleyerek daha leziz bir hale getirebilirsiniz.

Ziyade olsun.

 

SAÇMA SAPAN GEMİ YOLCULUKLARI IV

PUSAN-OSAKA GEMİSİ (G. KORE-JAPONYA)

Uzun yıllar önce, Güney Kore’deki Suwon kentinde yaşayan kadim dostum Gökay’ın yanında pineklerken, bir ara bu pinekleme işine bir son verip artık aksiyona geçme zamanının geldiğini, kanlanan bitlerim dillendirmeye başlamıştı. Pusan kentinden Osaka’ya doğru gemi seferlerinin olduğunu öğrenip buraya kadar gelmişken Japonya’ya da bir uğrayayım diyerek yola düşmüştüm.

Uğramak öyle kolay olmuyormuş meğerse. Pusan’a vardığımda bilet alırken gemi yolculuğunun 18 saat kadar sürdüğü bilgisini alıyorum (o zamanlar internet filan yok tabii, olsa da Korece burada). Yine de bileti alıp gemiye biniyorum, gemi yola çıkıyor (vooot!). 

 

 

Bira içmeyi henüz bırakmadığım zamanlardı ve özellikle Japon biralarının hastasıydım. Kore biralarının tadı ise bana oldukça kötü gelmişti. “Madem Japonya’ya giden gemideyiz, şuradan bir Sapporo filan alayım da midemiz bayram etsin” diyorum kendi kendime, “hem yolculuk şenlenir.” Yanımda yalnızca Kore parası olan won var doğal olarak. Geminin barına gidip göstererek bir tane Japon birası istiyorum. Zira kimse İngilizce filan bilmiyor. Tarzanca açıklamalardan anladığım kadarıyla Kore parası ile sadece Kore birası alınabiliyormuş. Kredi kartı ise geçmiyor. Lan bu nasıl iştir?

Uzak doğulular çok cana yakın ve yardımseverdir, hemen bir iki genç bana yardım ediyor ve bir tane içecek makinasının yanına götürüyor. Gerçekten de aletin içinde Japon birası var ama şu işe bakın ki alet sadece Japon yeni ile çalışıyor! Yüce rabbim sabrımı mı sınıyor ne?!

 

S7300460

Gemide türlü türlü oyunlar

 

Yeniden kös kös bara gidiyorum, Kore wonumu Japon yeni ile değiştirebilir miyim veya böyle bir yer var mı diye sormak için. Değiştiremiyorlarmış. Ancak iyi bir haber veriyorlar (nasıl anladıysam onu?): Kore kara sularından çıktığımız zaman Japon birasını Kore wonuyla almam olasıymış. Sanırım bana kafayı yedirmeye çalışıyorlar.

Bu içler acısı halimi gören bir başka eleman bendeki Kore wonunu Japon yeni ile değiştiriyor ve ben de nihayet Sapporoya, Asahiye kavuşuyorum.

Tatlı son.

 

S7300461

Gemide türlü türlü şaklabanlıklar

 

CHETUMAL-CAYE CAULKER SU TAKSİSİ (MEKSİKA-BELİZE)

Aslında Meksika’dan Belize’ye otobüsle geçmeyi planlıyordum ki internette dolanırken Meksika çıkış harcı ile ilgili bir sürü kafa karıştırıcı şey okuduktan sonra bir tane gezi forumunda gözüme Chetumal’den kalkıp Caye Caulker’a giden su taksisi (water taxi) hattı ile ilgili bir tartışma takılıyor. Okuyunca öğreniyorum ki su yolunu kullanırsam Meksika karayolu çıkış harcından da kurtulmam mümkün oluyormuş. Gerçi havayoluyla gelenler bu vergiden muaf diye biliyordum. Girişte herkese verilen ve çıkışa kadar muhafaza edilmesi gereken gümrük kartlarında da zaten havayolu ile girdiğiniz yazıyor. Ama bir şekilde karayolu çıkışlarında ekstradan geliş biletinizi filan ibra etmeniz isteniyormuş. İspatlayamayanlar çıkış vergisi ödemek zorunda kalıyor ve sınır kapısında uzun süre beklemeler oluyormuş diye söylentiler de o sıralar kulağıma çalınmıştı.

Chetumal otobüs terminali çıkışında hemen taksiler dadanıyor. Liman ne kadar diye soruyorum 200 peso diyor, heriflere pis pis bakıp yürümeye başlıyorum, önce 150 sonra 100’e iniyor ücret. Şunu yapmayın kardeşim, yap-ma-yın! Bu tür taksiciler sanırım aynı anadan doğma ki o da hepimizin malumu.

 

IMG_8740

 

35 derece sıcaklıkta bir süre yürüdükten sonra bir tane otobüs durağına ulaşıyorum. Durakta hiç bir bilgilendirme yazısı yok elbette ki. Neyse ki gençten biri damlıyor da ona soruyorum hangi otobüse binmem gerek diye. Oğlan “abi taksi tutsana” diyor, “30 peso anca yazar.” Gerçekten de çevirdiğim ilk taksi ile 25 pesoya anlaşıp limana varıyorum. 

IMG_8758
IMG_8755

 

Belize biletini nedense ABD doları üzerinden satıyorlar, peso ile ödeme yapmak isterseniz feci bir kur farkı uyguluyorlar. Gümrük işlemi çok hızlı bir şekilde bitiyor sonra itli köpekli polisler gelip çantaları kokluyor filan derken tekneye doluşuyoruz.

IMG_8757

 

İçgüdüsel bir biçimde gidip arkaya oturuyorum. Milet de sağlı sollu ama dağınık bir biçimde oturmaya çalışırken görevli eleman gelip herkesin arkaya doğru oturmasını istiyor, benim yanıma da bir çifti yolluyor, ortam zaten sıcak ve nemden vıcık vıcığız, dolayısıyla hemen arıza çıkartıyorum: “kardeşim bu ne lan göt göte?! Üstelik teknenin bir tarafında daha çok insan var.” 

Eleman “böyle olması gerekiyor” diyor. Öne gidip bunun yanına oturuyorum. “Aman abi,” diyor “burası fena zıplatır. İstersen git şu araya otur.” Sonra da açıklama yapıyor, dalgalar sağdan geldiği için takla atmaya karşı bir kısım insanı öyle oturtmuş filan. 

 

 

Yola çıkınca elemanın haklılığı ortaya çıkıyor. Bu meret 60 km hızla mı ne gidiyor. Zıp zıp zıplıyoruz resmen. Olan da en çok en önde hıyar gibi oturan bendenize oluyor tabii ki. Bakıyorum bizim eleman yatay pozisyona geçiyor, ben de uzanıyorum. 

Atalarımız ‘su testisi su yolunda kırılır’ demiş, benim testisler de su taksisinde kırılıyor resmen. 

Tatsız son.

  

BANDER ABBAS-KEŞM-HÜRMÜZ (İRAN)

Hürmüz adasına gitmek üzere Tahran’dan Bander Abbas’a uçakla geçtikten sonra kentteki limana varıyorum. Hesapta çok az bir süre bekleyip Hürmüz’e giden tekneye binecektim. Ne var ki internet üzerinde bulduğum tarife yanlış çıkıyor ve kafeyi geçtim doğru dürüst bekleme yeri bile olmayan limanda saatlerce beklemektense çok daha erken kalkan, Keşm adasına giden feribota binmeye karar veriyorum. Tabii binmeden önce de sefer saatlerini gişedeki görevliye güzelce yazdırıyorum. Dolayısıyla Keşm’den Hürmüz’e geçişim de rahat oluyor, saatinde limana git, biletini al, tekneye bin.

Ne var ki geri dönüşte, Hürmüz-Bander Abbas teknesine binmek için daha önceki tecrübelerin verdiği rahatlıkla gitmek az daha götümde patlıyor. Hostelde tanıştığım İtalyan Estrella ile sallana sallana limana gidiyoruz. Kapıda bulunan gişedeki görevli bize bilet satmak yerine biletimizi sorunca kalakalıyoruz. Meğerse biletler sadece ve sadece merkez ofiste satılıyormuş! Teknenin kalkmasına sadece 15 dakika var, merkez uzakta kaldı ve bu, günün son teknesi.

 

IMG_5786 2

 

Neyse ki İran’dayız da kapıda bekleyen diğer görevli bize yardımcı olacağını söylüyor. İran’da yabancıları aşırı bir biçimde seviliyor, ne var ki şunu da samimiyetle dile getireyim açık tenli, sarışın filansanız daha da seviliyorsunuz. Kısacası yanımdaki sarışın arkadaşım olmasaydı bana çok da yardımcı olmayabilirlerdi sanki, bilemiyorum.

Çantaları Estrella beklerken ben adamın motosikletine atlıyorum ve bilet ofisine gidiyoruz, tabii ki sıra var. Gerilim dolu dakikalardan sonra biletleri alıp döndüğümüzde teknenin kalkmasına sadece bir dakika var. Bu arada kapılar kapanmış ve kapının önünde birikmiş insanlar var, bağırıp çağırıyorlar. Gişe görevlisi sadece bizi içeri alınca kalabalık iyice coşuyor. Görevliler kalabalığı sakinleştirmeye çalışırken biz koşarak tekneye biniyoruz.

Son saniyede adadan kalkan son tekneyi de bu şekilde yakalıyoruz. Estrella’ya dönüp “hostelin sahipleri bize bunu niye söylemedi?” diye soruyorum. Önce birbirimize bakıp sonra aynı anda “s...in hippileri!” diye küfrü basıyoruz.

Heyecanlı ve hezeyanlı son.

 

HELSİNKİ (FİNLANDİYA)

Ziyaretine gittiğim eski dostum Aytaç bana ‘boat show mu, sal yarışması mı bir şey varmış, akalım mı?’ diyor. ‘Akmazsak adam değiliz’ diye yanıtlıyorum. Eğlencedir, aksiyondur, gittiğin yerlerde olaylara bodoslama dalmazsan olmaz. Kaljakellunta denilen ‘yüzen bira festivali’ Helsinki’nin biraz dışında gerçekleşiyormuş. Herkes bir tane şişme bot veya kendisinin yaptığı salı alıp nehrin bir noktasından saat on gibi yolculuğa başlıyor. Saatler sürecek olan yolculuk boyunca da yanına yiyeceğini suyunu ve en önemlisi biranı/içkini alman icap ediyormuş.

 

https://www.kaljakellunta.org/en/kaljakellunta

 

Bizse uyanıklık yapıp öğle saatlerinde nehrin ortalarına gidiyoruz (botumuz filan da yok niyeyse). Orada bulduğumuz bir tane iskeleye konuşlanıp Aytaç birasını ben de viskimi açıyorum, bu şekilde piizlenerek gelene geçene bakıyoruz. Millet suyun içinde olmasına karşın sıcağın altında telef olmuş resmen. E tabii bunların durumu bize, kenarda oturduğumuzdan oldukça eğlenceli geliyor: “Bababa, tiplere bak, pörsümüz tospa kafası gibi olmuş bebeler, hehe” gibi hiç de hoş olmayan yorumlarla milletle taşak geçiyoruz. Gerçekten çok ayıp bu tür davranışlar. 

Neyse, biz kenarda makara yaparken bir tane ufak bot kenara çekiyor. Botun sahibi botu iskeleye çıkarmaya çalışırken Aytaç buna “devam etmeyecek misiniz?” diye soruyor. Elemanın olumsuz yanıtı karşısında botu ne yapacakları sorusuna verdikleri yanıt geri götürecekleri. Bot oldukça uyduruk, Aytaç “yahu ne gerek var, kaça almıştın sen bunu?” diye soruyor tekrar. Al yirmi avro ver botu filan derken bir anda bizim de bir botumuz oluyor. Botu suya geri attığımız gibi anında yarışmaya dahil oluyoruz.

 

13872756_10209946253831522_6482599913728577203_n 2

Olm bot su mu alıyo ne?- Bişi olmaz kanka.

 

Botumuz göt kadar olduğu için mi yoksa biz mi kullanmayı bilmiyoruz orası müphem, önce bir süre salak gibi fır fır dönüyoruz kendi eksenimiz etrafında. Sonra alışıp yavaş yavaş ilerlemeye başlıyoruz. Bir yandan içip, bir yandan kah kürek çekiyor, kah kendimizi dalgalara bırakıyoruz. Diğer bir yandan da botlarıyla yanımızda beliren iki tane kıza yazmaya başlıyoruz inceden. 

Bir süre sonra kafamız mı güzel oluyor, güneş mi çarpıyor tam bilemiyorum ama durup durup düşmeye başlıyoruz bottan (bot hava kaçırıyor da olabilir bak şu anda aklıma geldi). Eğleniyoruz eğlenmesine ama sanırım bizi izleyenler daha çok eğleniyor olmalı, ortamın maskarası oluyoruz resmen (sen misin elalemle dalga geçen). Düşünce bota çıkamıyoruz, bot ters dönüyor, botu çevir derken yine yuvarlan, kısacası tam bir rezillik.

 

IMG_6022 2

 

Artık halimize mi acıdılar yoksa teknelerine tayfa mı lazımmış tam bilemiyorum ama bizi bu zulümden kocaman bir sal ve bir grup genç gelip kurtarıyor. El verip bizi sala çekiyor, botumuzu da bağlıyorlar. Eh biz de eşek değiliz, kürek çekmede elemanlara yardımcı oluyoruz. Bu şekilde bitiş noktasına ulaşmayı başarıyoruz, yoksa zinhar ulaşamaz yolda telef olurduk gibime geliyor. Kızları da kaybettik gitti o ayrı.

Didaktik son.

 

HELSİNKİ-TALİNN GEMİSİ (FİNLANDİYA-ESTONYA)

Bu hatın adı aslında alkol hattı olmalıymış. Finliler Talinn gemilerini genelde ucuz içki içmek ve/ya almak için kullanır. Finlandiya’da fiyatları el yakan içkiler gemilerde veya Estonya’da çok daha ucuzdur. Finliler alkol tüketimi konusunda Ruslardan bile beter olduklarından, haftada bir kez bile Talinn’e gitseler ev ekonomilerinde büyük bir tasarruf yaptıkları rahatlıkla söylenebilir. 

Aytaç “perşembe günkü Talinn gemisinde on avroya kamara var alayım mı?” diye soruyor “Kelle başı on avro ha, al tabii, çok ucuzmuş.” diye yanıtlıyorum. “Yok be olum, kamara on avro, kamara kapatıyoruz!” diye müjdeyi veriyor. “Ama kamara dört kişilik, biz de sap gibi gitmeyelim” diyerek bir tane Etiyoplalı kız arkadaşı mı ne varmış onu davet ediyor. O da başka bir kız arkadaşını daha getiriyor derken gemiye biniyoruz.

 

5.5

 

Geminin içinde konserler ve gösterilerin olduğu büyük alanlar var. Her katta bar, restoran bulmak mümkün. Gemi Finlandiya karasularından çıktığında millet hemen duty free dükkanına doluşup alkol satın almaya başlıyor. Kısacası ortam, sabaha kadar dans ortamı. Biraz orada iç, biraz burada iç derken zaman alkol gibi geçiyor. Kafam nal gibi oluyor resmen.

Öyle olunca kamarada biraz dinlenelim diye otururken (içerken) bir ara gaza geliyor ve akabinde Ankara oyun havalarını koyup oynamaya başlıyoruz. Kızlar da bu ilginç dans türüne ilgi gösterip öğrenmeye çalışıyor. Aytaç bir süre sonra artık kendi içinde bir aydınlanma mı yaşıyor ne yaşıyorsa, bana dönüp “birader biz burada napıyoruz yahu?” diye soruyor. 

Önümde çekirge oynamaya çalışan kızlara mal mal bakıp sonra Aytaç’a dönüyorum: “İşin bir de şu boyutu var kardeş. Dünyada kaç kişi, Estonya’ya giden bir geminin içinde Ankaralı oyun havaları eşliğinde Afrikalı kızlarla dans etmiştir ki?” 

Kısacası dünya barış ve kardeşlik duvarına eklenecek bir tuğla da bizden gelsin, var mı ötesi?

Bir tuhaf son.

 

NEREDE NE İÇİLİR? ORTA AMERİKA

MEKSİKA

 

"Para todo mal, mezcal, y para todo bien, también.

“Her şey kötü, mezcal, ve sonra da her şey güzel.”

 

Meksika denince akla derhal tekila gelir. Peki, tekilanın bir mezcal (mescal) çeşidi olduğunu biliyor muydunuz?

 

Mescal agave bitkisinin fermantasyonuna müteakiben damıtılmasından elde edilen bir içkidir. Bu kelime etimolojik olarak Aztekçe, ‘çok pişmiş agave’ anlamına gelen mexcali (okunuşu mezkali) kelimesinden geliyor. Mezcal üretiminin en önemli yeri Oaxaca bölgesidir. Bölgede bulunan bir çok üretim yerinde farklı tatlarda 30 ile 70 arasındaki alkol derecelerine sahip mezcaller üretilmektedir. Bunların en popüler olanları da içinde kurt ihtiva edenleri olsa gerek. Sanılanın aksine bütün mezcal çeşitlerinde kurtun olması şart değil. Kurtların konulma nedeni ise müphem: mezcale tat verdiği için koyuluyor diyenler de var, buna bir tür pazarlama taktiği diyenler de.

 

IMG_8508

Oaxaca pazarında (mercado) mezcal dükkanı

 

Mescal genelde düz bir biçimde içilir veya kokteyllerde kullanılır. Mezcal tadımları buse alma biçiminde küçük bardaklardan yapılır.

 

Tekila ise Guadalajara’nın 65 km uzağındaki Tequila kentinde üretilir. Tıpkı, bir brendi çeşidi olan konyağın isim hakkını alan Cognac yöresi gibi tekila da kentin ismiyle anılmaktadır ve popülaritesi konyakla yarışacak düzeydedir. Kaliteli tekilaların düz bir biçimde içilmesi tavsiye edilirken, daha ucuz yollu kafa bulmak isteyenler için limon-tuz ve fondip seçeneği sunulmaktadır.

 

IMG_8499

Mezcal üretim yeri. Solda agaveler.

 

Çeşitleri:

 

  • Blanco: Genelde taze yani en fazla iki aylık. Renksiz olurlar.

  • Reposado: 2-12 aylıktır.

  • Añejo: Yaşlı demektir. 1-3 yıllıktır.

  • Extra Añejo: 3 yıldan fazla dinlendirilmiştir.

Kahlua Meksika’da üretilen kahve likörüdür. Bir çok kokteylin yapımında kullanılır.

 

IMG_8723

Poş dükkanı, Merida

 

Pox (poş diye okunuyor), genelde Chiapas yöresinde üretilen Maya döneminden günümüze gelmiş mısır, şeker kamışı ve buğday karışımının damıtılmasından yapılan bir içkidir. Meksika’da da çok bilinen bir içki değildir.

 

Charanda, rom benzeri pek de yaygın olmayan bir içki. 

 

Pulque, bir çeşit agave türü olan maguey bitkisinden üretilen süt renkli bir içki. Turizmle beraber tüketimi de artan pulque üretimi bir Aztek geleneğidir.

 

ROM

 

"The chief fuddling they make in the island is Rumbullion, alias Kill-Divil, and this is made of sugar canes distilled, a hot, hellish, and terrible liquor." 

 

Barbados’ta 1651 yılına tarihlenen bir dokümanda ‘Rumbillion’u yani ‘Rom’u, Şeytan Öldüren (kill-devil) berbat bir içki olarak tanımlıyor. Şeker kamışı ve/ya melas suyunun damıtılmasından elde edilen içki korsanlar, daha geniş bir bakış açısıyla denizcilerle özdeşleşerek popülaritesini kazanmıştır (1655 yılında İngiliz Donanması denizcilere Fransız brendisi yerine rom vermeye başlıyor. 1704 yılında ise İngiliz Amirali Vernon içindeki şeker kamışı özünün denizcilere enerji verdiği düşüncesi ile günde iki kez rom verilmesi kuralını getirmiş, ‘tot’ denilen bu uygulama 1970 yılına kadar devam etmiş).

 

IMG_9237

 

Bütün Karayipleri etkisi altına aldığı için Rom ana başlığı ile ülkeleri ara başlık olarak vermekte yarar gördüm. Zira birazdan bahsedeceğim bütün Orta Amerika ülkelerinde rom kültürü hakim.

 

Rumbillion adının Karayip yerlilerinin kullandığı bir kelimeden türediğini söyleyenler olsa da bu oldukça tartışmalı ve muallak bir konu. Tartışma yalnızca etimoloji ile kalmıyor. Köken olarak bu içkinin ilk kez Hindistan’da üretildiği de söyleniyor. Hatta daha da ilginci, zamanın büyük şeker üreticisi olan Kıbrıs adasının o zamanki kralı I. Peter (Pierre I de Lusignan)’ın 1364’te yapılan Krakow Kongresindeki soylulara sunmak üzere yanında götürdüğü içkinin rom olduğu ileri sürülüyor. Keza Malayların ürettiği ‘Brum’ adlı şeker bazlı içkinin oldukça eski tarihli olduğu da biliniyor. Ancak bu içkinin fermente mi yoksa distile mi olduğu belirsiz. 

 

Genelde en az bir yıl dinlendirilen romun çeşitlerine geçelim:

 

  • Açık ya da renksiz olanlar: light, silver veya white olarak da bilinirler.

  • Altın rengi rom: amber rom olarak da bilinirler, burbon fıçılarda bekletilirler.

  • Koyu rom: genelde karamelize şeker veya molastan üretildikleri için renkleri koyu olur. Uzun sürelerde fıçılarda dinlendirilirler.

  • Çeşnili (flavoured) rom: genelde 40 derecenin altında olan bu tür içinde çeşitli meyvelerin özüyle harmanlarırlar.

  • Baharatlı rom: baharat, karamel, tarçın, karanfil ve hatta anasonlu olabilirler.

  • Yüksek alkollü romlar: 40-80 derece alkol oranına sahiptirler.

  • Değerli olanlar: Premium diye adlandırılan bu tür genelde butik üreticilerin özenle üretip yıllandırdıkları, çeşitli karakterlere sahip romlardır.

İspanyolcada ise bu içkiye ron deniliyor.

 

IMG_9059
IMG_8584

Meksika dışında üretimi olmadığından bütün Orta Amerika'da şarap fiyatları yüksek, sağda Chiapas'ta bir restoran

 

KÜBA

Romla ilgili öykümü Küba yazısında anlatmıştım (hatırlamak için tıklayınız).

 

BELİZE:

 

Daha çok Karayip kültürü etkisinde kalmış olan Belize’nin de en çok tüketilen içeceklerinin başında elbette ki rom geliyor. Ülkede üretimi yapılan çeşnili romlar daha popüler, sonrasında beyaz ve altın rom tüketimi geliyor. Belize’nin pahalı bir yer olduğunu belirtmekte yarar var.

 

IMG_8776
IMG_8816

 

GUETAMALA

 

Dünyanın en pahalı romlarından olan Zacapa hali hazırda pahalı bir ülke olan Guetamala’da da el yakıyor. Özellikle 23 yıllık Zacapa dünyadaki popülaritesinin artmasından mıdır, sert fiyatlarla satılıyor. Ama şirketin rom severlere Botran adında daha ucuz bir alternatifi var. Botranların da 8, 12, 15, 18 vs yıllıkları mevcut. Aguardiente de sevilerek tüketilen diğer bir içki.

 

IMG_8844
IMG_8900

 

Adını İspanyolcada su anlamına gelen agua ve yanan anlamına gelen ardiente kısaca ateş-suyu demek. Alkol derecesi 29 ile 60 arasında değişen bu içki, meyve, sebze, şeker kamışı posasının fermantasyonunun distilasyonu sonrasında elde ediliyor.

 

EL SALVADOR

 

Ülkede üretilen aguardiente daha yaygın olarak tüketiliyor gibi. Rom üretimi de mevcut.

 

IMG_9065
IMG_9064

 

HONDURAS

 

Burada da aguardiente üretimi var. Ama kendi üretimi olan rom yok. Bir de büyük ihtimalle yerli geleneği olarak ottan yapılan veya içinde ot olan yerel bir içkileri var ama bu pek yaygın değil. 

 

 

NİKARAGUA

 

Aguardiente üretiminin yanı sıra 2017 yılında uluslararası bir yarışmada ödülü alınca iyice ünlenen ve yaygınlaşan Flor de Caña şirketi romda ülkenin bütün pazarını ele geçirmiş gibi.

 

KOSTA RİKA

 

Ülkede aguardiente ve rom üretimi mevcut. Kosta Rika pahalılığı ile ün yapmış diye belirtmekte yarar var.

 

IMG_9164
IMG_9194
IMG_9495

Gifiti, Honduras. Flor de Caña, Nikaragua. Casique, Kosta Rika

 

PANAMA

 

Bocas del Toro adasında bisiklet kiralayıp kıyıdaki yoldan adayı keşfe çıkmıştım. Bir süre sonra ıssız gibi görünen plajda bir tane plaj barına denk geliyorum. Ortamda dum-tıs boktan bir müzik, yine de barmene soruyorum “Panama yapımı hangi romunuz var?” diye. “Yok” diyor. “Hiç mi yok?” aşamasına gelmeden hemen uzuyorum. Şansıma ilerde bir yer daha buluyorum. Burada bina, seviçe ve sessizlik var.

 

IMG_9510
IMG_9515

 

Yine aynı soruyu soruyorum. “Var” abi diyor eleman, “Bacardimiz var.” “Oğlum” diyorum “Bacardi Panama üretimi mi?” O şişeyi çevirirken ben de hikayeyi anlatmaya başlıyorum:

 

İlk kez 1862 yılında Küba’da Barselona doğumlu bir şarap üreticisi olan Don Facundo Bacardi Masso adlı şahıs tarafından üretilmiştir. Küba devrimi sonrasında ise Fidel’le zıtlaşıp ABD’ye kapağı atan şirket merkezini de Bermuda’ya taşımış. Ne var ki Küba aynı adı kullanarak rom üretimine devam edince mahkemelik oluyorlar ve neticede Küba ürettiği romun ismini değiştirmek zorunda kalıyor. 

 

“Kısaca” diyorum, “bunlar yavşak karşı-devrimcilerden başka da birşey değil. Sen bana Panama romu ver.”

 

IMG_9511

 

Küba Libre (Özgür Küba) denilen berbat kokteyl ise hikayeye göre ABD’nin Küba’yı güya İspanya’dan kurtarması (yani Küba’ya çökmesi) sırasında ABD’li denizciler tarafından bulunmuş. 

 

Madem Bacardi dedik, bir atasözü ile yazımızı sonlandıralım: “Biri içer biri Bacardi, kıyamet ondan kopardi.”

 

Terms & Conditions  |  Privacy Policy

Gezenti 2018 © All Rights Reserved