NOEL NEY LA NOEL? YA DA NOEL ZAMANINDAN KİMİ HİKAYELER

Salt Lake City, sittin sene önce

Alkolizmin şanlı bayrağını gururla taşıyan kadim dostum Benan, orada konuşlanmış olan tayfayı toplayıp bizi bara götürüyor. Bunlar komple Marksist ekonomi okuyorlar orada. Okuyor dediysek doktora yapıyorlar, boru değil. Dünyanın sayılı Marksist iktisat öğretimi veren yerlerinden biri de Utah Üniversitesidir. 

Bar dediğim eşek kadar bir yer. İki katlı ve oldukça geniş. Bizim tayfa da bir süre sonra sağa sola dağılıyor doğal olarak. Ben evde önceden yüklendiğim için kafam yüksek, etrafta kons yapıyorum. Onla bunla laflıyorum...

O zamanlar saçım bayağı uzun, sakal da olmadı mı millete değişik görünüyorum sanırım. Yukarı katta bar taburesinde oturmuş ikiz (o kadar sarhoş değilimdir diye umuyorum) gibi birileri var, bildiğin Kızılderili. Aslında ben ikizi değil de yanlarındaki sülün gibi yerli kızını kesiyordum, sonra bunlar bana bakmaya başlıyor, ben kıza onlar bana derken ortamdaki gerilim artıyor. O sırada beni biri mi ne çağırıyor da uzuyorum hafiften. Ben gittikten sonra olay ortaya çıkıyor ki, bu herifler Utah'a adını veren Ute yerlilerindenmiş, hem de Reis'in oğullarıymış. Reis dediğin oranın feodal Kürt ağası gibi bir şey. Yani maraba çalışsın ben de Las Vegas'ta paraları ezeyim. Neyse, Benan'a benim menşeimi sormuşlar, bize ne kadar benziyor diyerek, Benan da pislik bir biçimde "la zaten Gızılderililer Türktür" diye yapıştırmış, "Ne konuşuyonuz?"

 

Sibirya yöresinden bir Türk şamanı

 

Elemanlar bayağı bir bozulmuş bu lafa, nedense? Türkler Kızılderili desek olacak değil mi?

Olaydan aylar sonra Benan'la süpermarkete gitmiştik. O alışveriş yapıyor ben de boş beleş dolanıyordum ki kasaların orada iki tane uzun saçlı yerli amcayla göz göze geliyoruz. Sanırım bunlar Navajo yerlileri. Adamlar beni görünce heyecanlanıp gel gel yapıyorlar elleriyle. Yanlarına gidiyorum, önce bana sarılıp sonra kol tokalaşması gibi bir hareket yapıp sarılıyor ve akabinde soruyorlar: "Brother, which tribe are you from?" yani "Kardeşim, hangi kabiledensin?"

 

navajocode
codetalkers960

Savaştaki Navaholar

 

"Abi ben Türküm" diye yanıtlıyorum heyecanla.

"Vay!" diye atlıyorlar: "Biz akrabayız lan! Biliyor muydun?"

Olaylar olaylar...

 

Montreal, yıllar önce

Emren (o zamanlar henüz tanışmıştık ama kısa sürede dostluk mertebesine ulaşmıştık), 'haydi sana Çin lokantasında istiridye ısmarlayayım' diyor. Bu gibi tekliflere asla hayır demem, hele ki yanında alkol olma olasılığı yüzde binken. 

E kış gelmiş, hava eksi yirmilerde seyrediyor. Yıllar yılı dağcılık, bayırcılık gibi lüzumsuz işler yapmışlığım vardır ama bu lanetli kentte eksi otuz beş dereceyi gürünce, böyle bir soğuğa karşı saygıda bulunmak için cephe selamı veresim gelmişti. Böyle bir soğukta insanın burun kılları ve kirpikleri donuyormuş meğerse. Bir de gizli tehlike, yürürken kar tabakalarının arasına sinsice sinmiş olan buzlara dikkat etmemiz gerekiyor, yoksa kötü kırmamız içten bile değil.

 

Montreal'de kış keyfi

 

Montreal bok gibi bir yerdir. Hatta zamanın Ankara'sı bile (hem de kentimizde gerçek zamanlı değil, gerçekten Sims oyunu oynayıp içine sıçan şahsa karşın1) bu lanet yere on basardı (şimdi için yorum yapamaya ne hacet, yansın bu Angara!). Metroya giden otobüsü soğukta yirmi dakika beklerdin, otobüse bindikten ve indikten sonra metroya yetişmek için koşardın ama yetişemezdin ve bir on dakika da metro beklerdin. Metro bozulmazsa varacağın yere yürüme süresinde varırdın. Hayır, hava iyi olsa yürümekte beis yok ama...

İnsanları hissiz, yolları çukur, kaldırımları da köpek bokuyla kaplıdır ve orada yaşamak için insanın hiç bir bahanesi olamaz, kendini kandırmak dışında elbette2.

Neyse, yemeğimizi yiyip iki üç şişe şarabımızı içiyoruz. Dışarıda kar çiselemeye başlamış. Bizim kafalar güzel olmuş hafiften, saat de ilerlemiş. Gitme vakti. Kaldırımda kaya kaya ilerlerken idrak ediyoruz ki karınlar yine acıkmış. Her daim karşımıza çıkan kırmızı-yeşil-sarı tabelalı pizzacılardan birini Emren'e gösterip, "gel ben de sana kıymalı pide ısmarlayayım" diye bir teklifte bulunuyorum. Emren şaşkınlıkla "kıymalı pide mi?" diye sormadan edemiyor. Aslında ben de ilk kez bir Kürt pizzacısına giriyorum. Montreal'deki pizzacıların çoğu Pizza Welat veya Pizza Şirwan gibi Kürtçe isimlere sahiptir. Muhtemelen köye yardım diye toplanan paraların bir kısmının cukka edilmesine istinaden İtalyan mozarella mafyasıyla işbirliği neticesinde açılmış olan dükkana giriyoruz. Benden daha az esmer olan çalışan arkadaşlar da bizi bir şeye benzetemeyip, bize Fransızca "iyi akşamlar" diyor.

 

w

 

"Kolay gelsin", diye kestirmeden Türkçe giriyorum, "kıymalı pide var mı?" Beklenmedik bir durum olduğundan elemanlar arızaya geçiyor ve kekeleyerek "yok abi..." diyor. "Neden yok yahu?" diye üsteleyince arkadan yaşça büyük biri çıkıp "talep olmuyor ondan" diye yanıtlıyor gülümseyerek. Sonra bize çay söylüyor: "size peynirli pizza yaptırayım mı?"

Ben de "Yok sağol, canımız kıymalı pide çektiydi, çok da önemli değil" diyerek geçiştiriyorum olayı. Oturuyoruz. Eleman bizi biraz yoklayıp, kısa bir muhabbetin ardından vahim konuya giriyor, "Bakın, siz okumuş yazmış insanlara benziyorsunuz, size önemli bir şey sorabilir miyim?" Emren'le birbirimize bakıp elemana kafa sallıyoruz. 

"Burada yaşanır mı?"

 

02
111
0z8kgltj9smel6c123n

Geçmişten itibaren değişmeyen Türk erkeği kafası ve bunu körükleyen rezillik

 

Bildiğiniz veya tahmin edeceğiniz gibi, Anadolu'dan dünyanın dört bir yanına göçmüş gurbetçiler büyük bir yalan doğurmuş ve yıllarca bu yalanı beslemiş, her zaman da sıcak tutmuşlardır. Gavur illere gittiklerinde oldukça kötü koşullarda, dil bilmeden iz bilmeden yaşamış, normal yaşantılarında asla yapmadıkları 'pis' işleri yapmak zorunda kalmışlardır. Ancak, tatil zamanlarında yurtlarına döndüklerinde kabus dolu yaşantılarını anlatmak yerine, bu gavur illerini ve oradaki yaşantıyı övüp, olayı erkek toplumu için de can alıcı bir hale getirmişlerdir: "gavur kadınlar esmerlere bayılıyor." Yurtdışı görmemiş zavallı insanımız da bu harika hayata, çekici görünme düşüncesine imrenmiş, zaten Osmanlı'nın son üç yüz yılında sürekli körüklenen ve Cumhuriyet dönemiyle zirve yapmış olan, Batıya karşı duyulan aşağılık kompleksinden dolayı da yabancı ülkeleri her zaman yüksekte görme eğilimini içinde büyütmüştür.

Neyse ki bu abimizin kafası çalışıyor da oradaki durumu sorgulamaya almış, bakmış ki anlatıların yüzde doksanı yalan dolan hikaye, ama etrafta kral çıplak diyecek bir kişi bile yok ve tesadüfen karşısına biz çıkıyoruz. 

Kanada pasaportu alıp da orada yaşayan arkadaşım yok gibi. Alan fıyıyor oradan.

Kısacası her anlatılana kanmayın! 

 

hqdefault

Kanadalı ha, hmm

 

Belgrad, daha az yıllar önce

Orada tanıştığım iki elemandan biri beni caz ortamına sokmuştu, diğeri ise 'кафана'ya. Kafana oradaki geleneksel tavernalara verilen isimdir. Bu tür yerlerde rakiya denen erik, ayva, kayısı veya daha fazla türden boğma rakı servisinin yanında, geleneksel Sırp veya Çingene müzikleri dinleme imkanınız da bulunmaktadır.

Oturup bir şişe rakiya söylüyoruz. Tıpkı Yunanca gibi Sırpça'nın da yüzde yirmisine yakını Osmanlıca sözcüklerden oluşur. Nasıl ki Türkçe/Osmanlıca bir sözcük Yunancalaştırılırken sonuna -i eki alıyorsa (çakmaki, kalabaliki, karpuzi gibi...), Sırpça'da bu ek -ya olmuştur. Tabii bunu onlara anlatmak zor oluyor, zira herkes Osmanlıcayı Türkçe ile karıştırıyor. Osmanlıca lügatın içinde yarıdan çok daha fazla kelimenin Arapça ve önemli bir kısmının da Farsça olduğu gerçeğini kabul etmek istemiyorlar: "Biz bu kelimelerin Türkçe olduğunu bile zorla kabul ettik, şimdi Arapça üzerine düşünmemiz gerekiyor, uzun iş."

Neyse, alkol seviyesi arttıkça muhabbet iyice harlanıyor derken bizimkinin eşi arıyor, bu da gürültüden konuşamadığı için dışarı çıkmak zorunda kalıyor. İçeride coşkulu bir müzik. Masanın birinde de dört tane erkek, her on beş dakikada bir aralarındaki elemanın üstünü başını yırtıyor. Bu da kızmıyor, üşenmiyor kalkıp yeni bir tane tişört giyip geliyor ve sahne tekrarlanmaya devam ediyor. Diğer üçü yırttıkları çeri çaputu da kafalarına kollarına filan doluyor. Hepsinin bazuka gibi sarhoş olduğunu söylemeye gerek yok elbette.

 

 

Sonra bizimki yanında bir kızla çıkageliyor. Arkadaşı olduğunu düşünüyorum, içmeye devam ediyoruz. Elemana biraz önceki yırtma olayını soruyorum. Meğer söz konusu şahsın yeni çocuğu olmuş da bu olay buranın geleneksel kutlamasıymış meğerse. Ne kadar ilginç adetler var yahu diye salak salak yırtıcı elemanların olduğu tarafa bakarken kızcağız bana "sarışınlardan mı hoşlanırsın yoksa esmerlerden mi" diye bir soru yöneltiyor. Deminki mallıktan şimdi bu soruya terfi ediyorum karşımdakinin koyu renk saçlarına dönerek. 

"Dürüst olmak gerekirse ben şahsen sarışınlardan hoşlanırım, hatta bilakis onlara karşı feci bir zaaf içerisindeyim. Ama bana takılma, erkeklerin çoğu öyle söylemeseler bile esmerlerden hoşlanır." "Peki" diyor, "Senin ülkene gidersem evlenme şansım nedir?" Hoppala!

"15 dakika içinde!" diye yanıtlıyorum, gözleri büyüyor: "Ciddi misin?" 

"Çok ciddiyim, on beş dakika içinde seni baş göz ederiz." (Tabii bunu söylerken, sırtlan gibi, yamyam gibi olan arkadaş çevrem şöyle bir gözümün önünden resmi geçit yapıp gidiyor. O anda da sakal uzatmaya ve arkadaşlarımla daha az görüşmeye karar veriyorum. Nasıl bir çevrem varmış yahu! Neyse ki alkol zihni açıyor da farkındalığımız artıyor.) 

 

rakija

 

Kız benim bu dürüst yanıtımdan sonra büyük bir sevgiyle ikimize de sarılıp "ne kadar iyi insanlarsınız siz" diyerek kalkıp, sevinçle kopup gidiyor. Ben de bizim elemana noluyoabiya3 gibi bir bakış atıyorum. Açıklıyor...

Bu, telefonla konuşarak dışarı çıktığında, kız da orada bar bar bağırıp, ağlıyormuş. Bizimki telefon konuşmasını bitirdikten sonra kıza "her ne sıkıntın var ise bu kadar üzülüp sinirlenmeye değmez, gel içeride bizimle biraz otur, kendine gel" diyerek kızı buyur etmiş. Meğerse kızın erkek arkadaşı bir sarışınla bunu aldatmış, o yüzden berbat durumdaymış. Bizim bebenin de bunu tanıdığı filan yokmuş önceden.

Ulan bir anda hayır duası içinde kalmışım da haberim yok. Hocam, Ortodoks'un hayır duası Noel'de daha bir caiz midir (bonuslu), yoksa kaza orucu mı tutmalıyım? Ateistler bunu da açıklasın!

 

Lviv, Bitmeyen Noel, iki yıl önce

Lviv'de Noel kutlamaları, arifesiydi bilmem neyiydi derken 15 aralık gibi başlar 15 ocağa kadar da devam eder. Panayırlar kurulur, eğlenceler düzenlenir. Her yerde donuz sosisi, et, sıcak şarap ve kahve kokuları, müzikler, danslar... Berbat derecede kalabalıktır ama. Polonyalılar, yerli turistler ve artık bu taraflarda pek sevilmeyen Ruslar, Beyaz Ruslar, bir de klasik arayışları içerisinde olan tornadan çıkmış gibi tipleriyle zavallı pasaporttaşlarım.

 

Kepazeliğe gel

 

İslamiyet’te zinanın filan değil, aslında domuz eti yeme dışında hiçbir şeyin günah sayılmadığını düşünen bu tür burada açlıkla terbiye olmaya mı çalışıyor anlamadım. Neyse ki bu salaklara hitap eden Türk restoranları var da domuzdan korunuyorlar. Domuz ne yapmış bunlara? Ulan domuz yerine Allah'ınızdan birazcık korksaydınız bu kadar rezil bir millete dönüşmezdik! Domuz dışında her boku ye, karını aldat, yalan söyle, sonra otuz gün oruç, bonuslu günlerde iki sevap, akabinde pırıl pırıl ol ve tekrar günaha koş.

Ana meydanda yanımda bir takım sarışınlarla İngilizce konuşarak ilerliyoruz, gece yarısını geçmesine karşın ortam yine kalabalık ve sarhoş dolu. Bizim patlak İngilizcemiz sarhoşa mükemmel geliyor olmalı ki kenarda piizlenen bir çift yandan laf atıyor: "England, England?" diye.

 

marry2

 

"La yok! / Noup!" diyorum yürümeye devam ederek, "Türk!" ("ü"yü vurgulayarak tabii). Ve biraz zaman geçince bu tepkimden dolayı karanlığın içinde oluşan bu derin sessizliği bozuyorum, arkamı dönerek: "Ya siz?" 

Heyecanla "England!" diye atılıyorlar.

Yazık lan, içim parçalanıyor. "Kusura bakmayın" diyorum hayıflanarak, "sizin adınıza çok üzgünüm." İngiliz bu boru değil, Fransız'dan bile kötü neredeyse. Üç saniye süren sessizliğin ardından anırarak gülme sesleri gelince derhal fikrimi değiştiriyorum: "Yok yok. Fransızlar daha berbat. Bunlar en azından kendileriyle barışık. Ne bok olduklarını biliyor." 

 

Peki ya biz?

 

Paylaşım için

MONTREAL LA FONTAINE PARKI FUTBOL RACONLARI

2000'lerin ortası

 

Montreal’e yaz mevsimi pek uğramazmış gerçekten de. Mayıs ayı olmasına rağmen, evden burnunu dışarı çıkartırken bile insan evladı en az iki kez düşünmek zorundaydı. Aylardır doğru dürüst futbol oynayamamıştım ve göçmenleriyle ünlü bu ülkede futbol oynayabilmek için havanın en azından 20 derecenin üzerine çıkmasını bekliyordum, tabii yağmur yağmaması için de dua ederek.

 

Nihayet hava biraz ısınır gibi oldu. Bunun üzerine, amaçsız bir şekilde koşmaktan haz etmesem de oradaki bir kaç elemanın koşma teklifini tereddütsüz kabul etmiştim, zira yağ bağlayan bünyeye biraz hareket iyi gelirdi. Sherbrooke Caddesi üzerinden La Fontaine Parkı’na kadar koşacaktık.

 

Parka vardığımızda artık futbol tanrıları yakarışlarıma kulak vererek yardım mı etti bilemiyorum ama tel örgülerle çevrili yeşil bir alanda bir sürü insanın futbol oynadığını görünce yanımdakileri direk satmıştım bile. Sahaya vardığımda ise oynama isteğime olumlu yanıt vermeleri derhal oyuna kanalize olmamla sonuçlanmıştı. Oyuncuların çoğu Latin Amerika kökenliydi. Arada Afrikalı gençler ve yabancı dil konuşan başkaları da vardı. Bu gibi karışık durumlarda, bilmediğin insanların futbol tarzını çözmek için en iyi pozisyon savunmada kalmaktır. Saha çok da geniş olmadığından stoper veya sürekli açık veren sağ bek mevkiine derhal yerleşivermiştim.

 

the-park-across-the-street

 

Bu minvalden yola çıkarak risksiz bir oyunu tercih edip, diğer Meksikalı arkadaşların aksine, savunmada üç kişiyi çalımlamak yerine tereddütsüz bir şekilde topları taca veya kornere atmam herkesi şaşırtmışa benziyordu. Ben de elemanların savunmada neden üç kişiyi çalımlama çabasına girdikleri konusunda şaşkınlığımı gizleyemiyordum. Nihayetinde basit veya hatalı gol yemek bütün takımın emeğine saygısızlıktır. Güzel gol ye, ciğerimi ye. Bu arada elemanın biri gelip kırık bir İngilizceyle “yahu seninle on beş dakikadır İspanyolca konuşmaya çalışıyorum, sen nerelisin?” diye sorunca o günden sonra  onlara göre telaffuzu zor olan ismim yerine Turko'yu tercih eder oldular. Oyunda ise hızlı ileri çıkışlarla iki adet de gol çakınca rakip kaleye, basit ama etkili oyunumla, kitlenin haklı takdirini kazanıvermiştim.

 

Bundan sonra (hava güzel olduğu takdirde) saat beşten sonra orada buluşacaktık.

 

panorama 23

 

Ertesi günü iple çektim, ikindi vakti hemen sahaya damladım. Çalım ağırlıklı ama yine de çok zevkli bir maç dönüyordu. Bu kez orta saha ağırlıklı oynuyordum. Verkaçlar, şutlar derken maçın en heyecanlı yerinde tayta benzer çizgili pijama, şapka filan giymiş bir takım göbekli amcalar ellerindeki tahta sopalarla gelip Fransızca bir şeyler gevelemeye başladı. Buna karşılık benim takımdaki Latin kankalar çoktan “puta, puta de madre” diyerek yere tükürmeye başlamışlardı. Acı gerçeği o an idrak etmiştim. Ben klasik bir Türkiye vatandaşı olarak, “vay be Kanadalarda ne imkan var” diye düşünüp oynadığımız çim sahanın futbol sahası olduğu konusunda kendimi kandırıyormuşum meğersem. Böylece hayatımda ilk kez beyzbol denen oyunla tanıştım ve o an tiksindim desem yeridir. Asla haz etmediğim çelik çomak oyunun biraz hallicesi olan bu sporu sevmek için bir neden göremiyordum, zaten kurallarını da bu yaşıma gelmeme rağmen anlayabilmiş değilim... Bize lütfedilen ise, beyzbolcu amcaların bizlere parmakla gösterdiği biraz ötedeki toprak sahaydı.

 

top1

 

İspanyolca, bir takım yabancı dillerin ve Türkçe küfürlerin eşliğinde kös kös oradaki sahaya yollandık. Atıl durumdaki kaleleri (neyse ki kale vardı) yerleştirip sahadaki su birikintilerinden sakınmaya çalışarak maça kaldığımız yerden devam ettik. Bu şekilde günler geçiyor, havalar ısındıkça da sayımız artmaya başlıyordu. Önceleri genellikle Meksika, Peru, Guetamala, Salvador ve Şilililerle oynarken; Gine, Gine-Bissau, Nijerya, Çad, Kamerun, Gana, Senegal, Komoros, Bangladeş, Fransa, İtalya, Fas, Cezayir, Tunus, Sırbistan ve elbette ki Montreallilerin katılımıyla olay iyice renkli bir hal almaya başlamıştı.

 

top2

 

Göçmenleriyle ünlü demiştim başlarda. Dünyadaki Kanada pasaportuna sahip insan sayısı 70 milyon olarak tahmin edilirken, ülkede yaşayan nüfus ise 30 milyon civarında ve bunların çoğu Avrupa kökenli olan orjinal Kanadalılar. Bunun nedeni ise zamanında siyasi ve ekonomik nedenlerle göçmen olup vatandaşlığı aldıktan sonra, o “çok değerli” Kanada pasaportuyla ülkelerinde veya dünyanın başka bir yerinde daha iyi koşullarda yaşama imkanı bulmaları ve elbette ki Kanada’nın gerçekte öyle pek de yaşanası bir yer olmadığını anlayıp, orayı terk etmeleri. Ucuz iş gücünü göçmenlerden sağlayan Kanada için de bir sorun yok gibi, nasıl olsa yeni göçmenler gelecek. Tek yapacakları genç, sağlıklı ve çalışmaya elverişli olanları ülkeye kabul etmek, sanılanın aksine gerçekten ülkelerinde hayati tehlikesi olup da iltica etmeleri zaruri olan insanları değil.

 

Kaldığım süre içerisinde Kanada’nın bir çeşit reklam politikasıyla kendi vatandaşlarını ve oraya göçmen olarak gelmek isteyen insanları uyuttuğunu idrak etmiştim. Biraz daha açarsak, British Columbia eyaletini bilemeyeceğim ama özellikle doğuda kalan Quebec eyaletinde yaşam gerçekten çok zor. Tamam, sağlık bedava ama hastanelerde beklenen sıra hiç de Türkiye’yi aratmıyor. Tamam, işsizlik maaşı var ama acaba o paraya orada yaşamaya değer mi? Zira yalnızca soğuk değil ama insanların soğukluğu, paylaşım eksikliği orada bir insanın ömrünü geçirmeyi göze alabilmesi için ciddi ciddi sorgulaması gereken hususlar.

 

Bu reklam veya olduğundan farklı gösterme olayı insanların içine o kadar işlemiş ki, oranın halkının “ülkemizi nasıl buldun?” sorusuna dudak bükmem bir dostumun beni uyarmasına neden olmuştu. Şakayla karışık “aman kötü filan deme yoksa kafalarındaki imajı zedeleyebilirsin, bunun sonu da intihar oluyor” yorumu üzerine bu tür soruları otomatikman “güzel, harika, fevkalade” diye geçiştirmek durumunda kalmıştım. Zira üçüncü dünya ülkesinden gelen birileri bu gelişmiş ülkeyi beğenmedikleri zaman ve kafalarına yıllar yılı örülen “yalan” ortaya çıkıyor ve olay travmatik bir durum alıyor. Yalnızca onlar değil, Birleşik Devletler’dekiler için bile Kanada herkesin “rahat rahat” yaşadığı bir ülke.

 

5734728997_b01f3d5417

1973 Şili Askeri Darbesi

 

(Bir parantez daha açıyorum: Birleşik Devletler’den coğrafi bilgisizlik konusunda hiç de geri kalmayan Kanada’da tanıştığım Afrikalılar, ülkelerini söyledikten sonra hemen yerini bilip bilmediğimi soruyorlardı. Benim sağlam tariflerim sonrasında ise arkadaşlığımız pekişiyordu. Bir tek Komoros’ta çuvalladığımı itiraf ediyorum. Ama onu da, “Türkçede başka bir isimle anıyoruzdur, yoksa bilmez miyim?” diyerek geçiştirmiştim. Tabi ki, aslında dilimizde bir çok ülke veya kent isminin olmadığı detayına girmeden.)

 

Neyse, iki tane takım oynamaya başlıyor ve ilk golü yani altın golü atan takım sahada kalmak suretiyle sıradaki diğer takımla karşılaşıyordu. Kaybeden ise en son sıraya geçiyordu. İlk on dakikada gol olmaz ise bir önceki maçta kazanan takım dışarıya çıkıyordu bu kez. Bunun avantajı herkesin oynuyor olmasıydı, dezavantajı ise ısındıktan sonra bir anda soğumaktı ki bu durum sakatlıklara yol açan en önemli etkendi.

 

Futbolun dili ortak ama tarzı oldukça farklı. Latinler genelde çok çalım atıyor, az pas yapıyor, savunmaları berbat, kalecileri ise çok iyi. Afrikalılar genelde çok konuşuyor, çok koşuyor, savunmaları çok iyi, pas da veriyorlar ama hücumda dağlara taşlara vuran, “Şabanşükür” tarzı forvetleri ile saç baş yoldurtuyorlar. Arapların oyun tarzı ise  Avrupalılarınkine benziyor, ama biraz daha sert futbol, az çalım çok pas. Tabii burada genelleme yapıyorum, yoksa futbol tarzı kişiden kişiye değişir, futbolu sokakta öğrenmek de çok farklı bir şey. Örneğin buralıların sokak futbolu diye bir şeyleri olmadığından, bilen oynamasını gerçekten biliyor, ama bu işin okuluna gitmemiş adam da bilakis çok sakat oynuyor. Gerçi bilen bilmeyen ayrımı yok, herkes oynuyor, bazen ufaklıklar geliyor, kimi zaman onları da alıyoruz ama katılım çok fazla olduğu zamanlarda kenardan bizi izlemekle yetiniyorlar.

 

 

Altın gol kuralı geçerli olsa da genelde rakibe çok sert girmek yok. Nihayetinde bu iş bir eğlence, zevk. Arada gaza gelenler de oluyor elbette ki ama gerginlik çıkmadan iş tatlıya bağlanıyor. Kanada’nın kibarlığı herkesi etkilemiş de olabilir, bilemiyorum. Faul olunca itiraz da edilmiyor ama el konusundaki tartışmalar asla bitmiyor. Ele çarpsa da çarpmasa da (topun vücuttaki o bölgenin yakınına gelmesi yeterli) rakip oyuncular ulumaya başlıyor: “mano! mano!” yani "el var!" diye. Çarpma olabilir, hiç ele dokunulmamış da olabilir, ama yok! İlla el, illa endirek serbest atış.

 

japon-kale-mini-2

 

Bu kadar farklı ülkeden adamı bir arada bulmuşken kafamı yıllardır meşgul eden soruyu sorayım diyorum: Yani, çocukken oynadığımız tek vuruşlu Japon kale dünyada mevcut mudur (bunu nasıl sorduğumu sormayınız)? Hani şu, havada istediğiniz kadar vurabildiğiniz ama top yerdeyken sadece bir kez dokunup, ikiden fazla kişinin oynadığı ve herkesin bir kalesinin olduğu, en fazla gol yiyenin çıktığı oyun. Yalnızca İtalya’da ama o da çok vuruşlu Japon kalenin olduğu bilgisini aldım, diğerleri suratıma boş boş bakmakla yetindi.

 

Çok zevkli oyundu Japon kale. Bizim mahallede oyunu güzelleştirmek için röveşatayla atılan gole beş, kafayla ve topukla atılana iki, uçan kafayla atılan gole ise üç puan verirdik (80'li yılların ortalarında uçan kafa atılmıyordu, hoş şimdi de atılmıyor pek). Kime ne zaman atak yapacağını, dostunu düşmanını iyi bellemeliydin bu oyunda. Son derece teknik ve de futbol zekasını geliştiren bir oyundu.

 

***

 

Bir gün Faslı bir arkadaş geldi biz maç yaparken, kenarda notlar almaya başladı. Sonra da yanıma gelip ertesi gün halı saha turnuvası olacağını, geçen yıl şampiyon olduklarını ve takımlarına katılmak isteyip istemediğimi sordu. Sorması bile hataydı, yarın gel demesi yeterliydi, ertesi sabahın köründe buluşup bir günlük turnuvaya başladık.

 

Takımımız tam bir enternasyonalizm örneğiydi. Afrika’dan savunma oyuncuları, Zidan’a hem tip hem de futbol tarzıyla benzettiğimiz Cezayirli bir arkadaş, beni çağıran orta sahanın beyni Faslı eleman, ilk ön-libero Desailly gibi yıldırıcı futbol oynayan Tunuslu dost, gole dönük orta sahada Arnavut, Cezayir-Fransız karışımı “La Haine”den fırlamış gibi tiple bir forvet, genç ama zehir gibi Meksikalı orta saha oyunucumuz... Nihayetinde finali 2-0 alıp şampiyon olduk. Ancak verdiğimiz katılım payına rağmen beklediğimiz hediyeler gelmedi, onun yerine saçma sapan Kebek ligi maç biletleri tutuşturdular elimize. Diğer arkadaşlarım buna çok kızdı ve açıkça hayal kırıklığına uğradılar, biletleri yırtıp attılar ama benim için ne hediyenin önemi vardı ne de şampiyonluğun. Çok güzel maçlar oynamıştık, benim için önemli olan buydu.

 

***

 

Orada yaşarken bir akşam, maç yayını yapan bir bara gitmiştim, Uruguay Arjantin’le karşı karşıya gelecekti. Tek başıma olduğumdan bara ilişmiştim, yanımda kısa rasta saçlı siyahi bir eleman oturuyordu. Hemen bana “Uruguaylı mısın?” diye sordu. Menşeimi söyleyip ben de aynı soruyu ona sordum: “Ayti!” gibi bir karşılık alınca, “bak dostum” dedim, “o kadar yer gezdim, iyi kötü ülke isimlerini de bilirim ama bu dediğin yer de nerede yahu?” diye şaşkınlığımı ifade etmeden geçemedim. Meğerse Fransızcada Haiti’nin okunuşuymuş bu! (Daha önce de başıma benzer bir Mehiko olayı gelmişti, Meksika’ymış meğersem ama o an insan şaşırıyor.)

 

hqdefault

 

Sonra maçı izlerken muhabbetimiz arttı, elemanla bire bir aynı dili konuştuğumuzu fark edip hem şaşırdık hem de sevindik. 1990’ların Milan’ı, Van Basten, Cruyff, Barcelona ve neler neler. Ama özellikle Haiti’den birisinin Avrupa futbolunu yakından tanıması beni daha çok şaşırtmıştı.

 

Fransızca dedim de, acayip ilginç, bir garipmiş Fransızca futbol olayı. Benim dışımda herkes Fransızcayı gayet güzel konuşuyordu, İngilizce ise çat pat. Bense, başka seçeneğim olmadığından bazen topun havası inik veya bizim balon diye tabir ettiğimiz kabak futbol topu getirdiklerinde başka da bir tanım bulamadığımdan “this ball is balloon” diyordum, bunu duyunca yüzüme ilginç bir şekilde bakıyorlardı. Meğersem balloon, Fransızca balon olarak okunup top demekmiş. Yani yarı İngilizce yarı Fransızca topun top olduğunu söyleyip topu da göstermem, iyi ki manyak olduğum gibi bir söylentiye yol açmamış. Gerçi biraz manyağımdır, ama o ayrı bir husus.

 

Bazen kaleye de geçiyordum, elemanlar “gardiyan, gardiyan” diye bağırıyorlardı, ben de “acaba” diyordum kendi kendime, “nöbetçiler yakalayın gibi bir şey midir bu? Sanırım savunma oyuncularını adam kaçırmamaları konusunda uyarıyorlar.” Akabinde öğrendiğime göre gardiyan, kaleci demekmiş, herifler bana bağırıyormuş nedense?

 

Bir de ben kaledeyken degaj yapmam için “degaj” diye bağırıyorlardı, haydi onu anladık da oyuna geçince de “degaj” diye bağırmaya devam etmelerine ne demeli? Anladığım kadarıyla degaj dedikleri topu dikmek veya abanmak gibi bir şey ama henüz onu çözmüş değilim.

 

Eh tabii, Latinlerle de oynaya oynaya, ‘presente’ (duruma göre ön veya arka direk, yani burdayım, atsana lan!), ‘avanti’ (oğlum topu ileri yolla), ‘puta maria’, 'puta madre' (allah cezanı verecek! -tam olarak o demek değilse de biz öyle söyleyelim geçelim) gibi futbol terimlerini de çabucak öğrendim.

 

O kadar maç yaptık, zamanı geldi Avrupalıya, Amerikalıya, tabiri caizse futbol dersi verdik ama bu Meksikalı elemanlara savunmada çalım atılmaması gereğini bir türlü anlatamadım. Gol yiyince sahadan çıkıyorsun hala neyi ispatlamaya çalışıyorsun cabron?

 

MIERDA!

 

Paylaşım için

Terms & Conditions  |  Privacy Policy

Gezenti 2018 © All Rights Reserved