SAÇMA SAPAN GEMİ YOLCULUKLARI IV

PUSAN-OSAKA GEMİSİ (G. KORE-JAPONYA)

Uzun yıllar önce, Güney Kore’deki Suwon kentinde yaşayan kadim dostum Gökay’ın yanında pineklerken, bir ara bu pinekleme işine bir son verip artık aksiyona geçme zamanının geldiğini, kanlanan bitlerim dillendirmeye başlamıştı. Pusan kentinden Osaka’ya doğru gemi seferlerinin olduğunu öğrenip buraya kadar gelmişken Japonya’ya da bir uğrayayım diyerek yola düşmüştüm.

Uğramak öyle kolay olmuyormuş meğerse. Pusan’a vardığımda bilet alırken gemi yolculuğunun 18 saat kadar sürdüğü bilgisini alıyorum (o zamanlar internet filan yok tabii, olsa da Korece burada). Yine de bileti alıp gemiye biniyorum, gemi yola çıkıyor (vooot!). 

 

 

Bira içmeyi henüz bırakmadığım zamanlardı ve özellikle Japon biralarının hastasıydım. Kore biralarının tadı ise bana oldukça kötü gelmişti. “Madem Japonya’ya giden gemideyiz, şuradan bir Sapporo filan alayım da midemiz bayram etsin” diyorum kendi kendime, “hem yolculuk şenlenir.” Yanımda yalnızca Kore parası olan won var doğal olarak. Geminin barına gidip göstererek bir tane Japon birası istiyorum. Zira kimse İngilizce filan bilmiyor. Tarzanca açıklamalardan anladığım kadarıyla Kore parası ile sadece Kore birası alınabiliyormuş. Kredi kartı ise geçmiyor. Lan bu nasıl iştir?

Uzak doğulular çok cana yakın ve yardımseverdir, hemen bir iki genç bana yardım ediyor ve bir tane içecek makinasının yanına götürüyor. Gerçekten de aletin içinde Japon birası var ama şu işe bakın ki alet sadece Japon yeni ile çalışıyor! Yüce rabbim sabrımı mı sınıyor ne?!

 

S7300460

Gemide türlü türlü oyunlar

 

Yeniden kös kös bara gidiyorum, Kore wonumu Japon yeni ile değiştirebilir miyim veya böyle bir yer var mı diye sormak için. Değiştiremiyorlarmış. Ancak iyi bir haber veriyorlar (nasıl anladıysam onu?): Kore kara sularından çıktığımız zaman Japon birasını Kore wonuyla almam olasıymış. Sanırım bana kafayı yedirmeye çalışıyorlar.

Bu içler acısı halimi gören bir başka eleman bendeki Kore wonunu Japon yeni ile değiştiriyor ve ben de nihayet Sapporoya, Asahiye kavuşuyorum.

Tatlı son.

 

S7300461

Gemide türlü türlü şaklabanlıklar

 

CHETUMAL-CAYE CAULKER SU TAKSİSİ (MEKSİKA-BELİZE)

Aslında Meksika’dan Belize’ye otobüsle geçmeyi planlıyordum ki internette dolanırken Meksika çıkış harcı ile ilgili bir sürü kafa karıştırıcı şey okuduktan sonra bir tane gezi forumunda gözüme Chetumal’den kalkıp Caye Caulker’a giden su taksisi (water taxi) hattı ile ilgili bir tartışma takılıyor. Okuyunca öğreniyorum ki su yolunu kullanırsam Meksika karayolu çıkış harcından da kurtulmam mümkün oluyormuş. Gerçi havayoluyla gelenler bu vergiden muaf diye biliyordum. Girişte herkese verilen ve çıkışa kadar muhafaza edilmesi gereken gümrük kartlarında da zaten havayolu ile girdiğiniz yazıyor. Ama bir şekilde karayolu çıkışlarında ekstradan geliş biletinizi filan ibra etmeniz isteniyormuş. İspatlayamayanlar çıkış vergisi ödemek zorunda kalıyor ve sınır kapısında uzun süre beklemeler oluyormuş diye söylentiler de o sıralar kulağıma çalınmıştı.

Chetumal otobüs terminali çıkışında hemen taksiler dadanıyor. Liman ne kadar diye soruyorum 200 peso diyor, heriflere pis pis bakıp yürümeye başlıyorum, önce 150 sonra 100’e iniyor ücret. Şunu yapmayın kardeşim, yap-ma-yın! Bu tür taksiciler sanırım aynı anadan doğma ki o da hepimizin malumu.

 

IMG_8740

 

35 derece sıcaklıkta bir süre yürüdükten sonra bir tane otobüs durağına ulaşıyorum. Durakta hiç bir bilgilendirme yazısı yok elbette ki. Neyse ki gençten biri damlıyor da ona soruyorum hangi otobüse binmem gerek diye. Oğlan “abi taksi tutsana” diyor, “30 peso anca yazar.” Gerçekten de çevirdiğim ilk taksi ile 25 pesoya anlaşıp limana varıyorum. 

IMG_8758
IMG_8755

 

Belize biletini nedense ABD doları üzerinden satıyorlar, peso ile ödeme yapmak isterseniz feci bir kur farkı uyguluyorlar. Gümrük işlemi çok hızlı bir şekilde bitiyor sonra itli köpekli polisler gelip çantaları kokluyor filan derken tekneye doluşuyoruz.

IMG_8757

 

İçgüdüsel bir biçimde gidip arkaya oturuyorum. Milet de sağlı sollu ama dağınık bir biçimde oturmaya çalışırken görevli eleman gelip herkesin arkaya doğru oturmasını istiyor, benim yanıma da bir çifti yolluyor, ortam zaten sıcak ve nemden vıcık vıcığız, dolayısıyla hemen arıza çıkartıyorum: “kardeşim bu ne lan göt göte?! Üstelik teknenin bir tarafında daha çok insan var.” 

Eleman “böyle olması gerekiyor” diyor. Öne gidip bunun yanına oturuyorum. “Aman abi,” diyor “burası fena zıplatır. İstersen git şu araya otur.” Sonra da açıklama yapıyor, dalgalar sağdan geldiği için takla atmaya karşı bir kısım insanı öyle oturtmuş filan. 

 

 

Yola çıkınca elemanın haklılığı ortaya çıkıyor. Bu meret 60 km hızla mı ne gidiyor. Zıp zıp zıplıyoruz resmen. Olan da en çok en önde hıyar gibi oturan bendenize oluyor tabii ki. Bakıyorum bizim eleman yatay pozisyona geçiyor, ben de uzanıyorum. 

Atalarımız ‘su testisi su yolunda kırılır’ demiş, benim testisler de su taksisinde kırılıyor resmen. 

Tatsız son.

  

BANDER ABBAS-KEŞM-HÜRMÜZ (İRAN)

Hürmüz adasına gitmek üzere Tahran’dan Bander Abbas’a uçakla geçtikten sonra kentteki limana varıyorum. Hesapta çok az bir süre bekleyip Hürmüz’e giden tekneye binecektim. Ne var ki internet üzerinde bulduğum tarife yanlış çıkıyor ve kafeyi geçtim doğru dürüst bekleme yeri bile olmayan limanda saatlerce beklemektense çok daha erken kalkan, Keşm adasına giden feribota binmeye karar veriyorum. Tabii binmeden önce de sefer saatlerini gişedeki görevliye güzelce yazdırıyorum. Dolayısıyla Keşm’den Hürmüz’e geçişim de rahat oluyor, saatinde limana git, biletini al, tekneye bin.

Ne var ki geri dönüşte, Hürmüz-Bander Abbas teknesine binmek için daha önceki tecrübelerin verdiği rahatlıkla gitmek az daha götümde patlıyor. Hostelde tanıştığım İtalyan Estrella ile sallana sallana limana gidiyoruz. Kapıda bulunan gişedeki görevli bize bilet satmak yerine biletimizi sorunca kalakalıyoruz. Meğerse biletler sadece ve sadece merkez ofiste satılıyormuş! Teknenin kalkmasına sadece 15 dakika var, merkez uzakta kaldı ve bu, günün son teknesi.

 

IMG_5786 2

 

Neyse ki İran’dayız da kapıda bekleyen diğer görevli bize yardımcı olacağını söylüyor. İran’da yabancıları aşırı bir biçimde seviliyor, ne var ki şunu da samimiyetle dile getireyim açık tenli, sarışın filansanız daha da seviliyorsunuz. Kısacası yanımdaki sarışın arkadaşım olmasaydı bana çok da yardımcı olmayabilirlerdi sanki, bilemiyorum.

Çantaları Estrella beklerken ben adamın motosikletine atlıyorum ve bilet ofisine gidiyoruz, tabii ki sıra var. Gerilim dolu dakikalardan sonra biletleri alıp döndüğümüzde teknenin kalkmasına sadece bir dakika var. Bu arada kapılar kapanmış ve kapının önünde birikmiş insanlar var, bağırıp çağırıyorlar. Gişe görevlisi sadece bizi içeri alınca kalabalık iyice coşuyor. Görevliler kalabalığı sakinleştirmeye çalışırken biz koşarak tekneye biniyoruz.

Son saniyede adadan kalkan son tekneyi de bu şekilde yakalıyoruz. Estrella’ya dönüp “hostelin sahipleri bize bunu niye söylemedi?” diye soruyorum. Önce birbirimize bakıp sonra aynı anda “s...in hippileri!” diye küfrü basıyoruz.

Heyecanlı ve hezeyanlı son.

 

HELSİNKİ (FİNLANDİYA)

Ziyaretine gittiğim eski dostum Aytaç bana ‘boat show mu, sal yarışması mı bir şey varmış, akalım mı?’ diyor. ‘Akmazsak adam değiliz’ diye yanıtlıyorum. Eğlencedir, aksiyondur, gittiğin yerlerde olaylara bodoslama dalmazsan olmaz. Kaljakellunta denilen ‘yüzen bira festivali’ Helsinki’nin biraz dışında gerçekleşiyormuş. Herkes bir tane şişme bot veya kendisinin yaptığı salı alıp nehrin bir noktasından saat on gibi yolculuğa başlıyor. Saatler sürecek olan yolculuk boyunca da yanına yiyeceğini suyunu ve en önemlisi biranı/içkini alman icap ediyormuş.

 

https://www.kaljakellunta.org/en/kaljakellunta

 

Bizse uyanıklık yapıp öğle saatlerinde nehrin ortalarına gidiyoruz (botumuz filan da yok niyeyse). Orada bulduğumuz bir tane iskeleye konuşlanıp Aytaç birasını ben de viskimi açıyorum, bu şekilde piizlenerek gelene geçene bakıyoruz. Millet suyun içinde olmasına karşın sıcağın altında telef olmuş resmen. E tabii bunların durumu bize, kenarda oturduğumuzdan oldukça eğlenceli geliyor: “Bababa, tiplere bak, pörsümüz tospa kafası gibi olmuş bebeler, hehe” gibi hiç de hoş olmayan yorumlarla milletle taşak geçiyoruz. Gerçekten çok ayıp bu tür davranışlar. 

Neyse, biz kenarda makara yaparken bir tane ufak bot kenara çekiyor. Botun sahibi botu iskeleye çıkarmaya çalışırken Aytaç buna “devam etmeyecek misiniz?” diye soruyor. Elemanın olumsuz yanıtı karşısında botu ne yapacakları sorusuna verdikleri yanıt geri götürecekleri. Bot oldukça uyduruk, Aytaç “yahu ne gerek var, kaça almıştın sen bunu?” diye soruyor tekrar. Al yirmi avro ver botu filan derken bir anda bizim de bir botumuz oluyor. Botu suya geri attığımız gibi anında yarışmaya dahil oluyoruz.

 

13872756_10209946253831522_6482599913728577203_n 2

Olm bot su mu alıyo ne?- Bişi olmaz kanka.

 

Botumuz göt kadar olduğu için mi yoksa biz mi kullanmayı bilmiyoruz orası müphem, önce bir süre salak gibi fır fır dönüyoruz kendi eksenimiz etrafında. Sonra alışıp yavaş yavaş ilerlemeye başlıyoruz. Bir yandan içip, bir yandan kah kürek çekiyor, kah kendimizi dalgalara bırakıyoruz. Diğer bir yandan da botlarıyla yanımızda beliren iki tane kıza yazmaya başlıyoruz inceden. 

Bir süre sonra kafamız mı güzel oluyor, güneş mi çarpıyor tam bilemiyorum ama durup durup düşmeye başlıyoruz bottan (bot hava kaçırıyor da olabilir bak şu anda aklıma geldi). Eğleniyoruz eğlenmesine ama sanırım bizi izleyenler daha çok eğleniyor olmalı, ortamın maskarası oluyoruz resmen (sen misin elalemle dalga geçen). Düşünce bota çıkamıyoruz, bot ters dönüyor, botu çevir derken yine yuvarlan, kısacası tam bir rezillik.

 

IMG_6022 2

 

Artık halimize mi acıdılar yoksa teknelerine tayfa mı lazımmış tam bilemiyorum ama bizi bu zulümden kocaman bir sal ve bir grup genç gelip kurtarıyor. El verip bizi sala çekiyor, botumuzu da bağlıyorlar. Eh biz de eşek değiliz, kürek çekmede elemanlara yardımcı oluyoruz. Bu şekilde bitiş noktasına ulaşmayı başarıyoruz, yoksa zinhar ulaşamaz yolda telef olurduk gibime geliyor. Kızları da kaybettik gitti o ayrı.

Didaktik son.

 

HELSİNKİ-TALİNN GEMİSİ (FİNLANDİYA-ESTONYA)

Bu hatın adı aslında alkol hattı olmalıymış. Finliler Talinn gemilerini genelde ucuz içki içmek ve/ya almak için kullanır. Finlandiya’da fiyatları el yakan içkiler gemilerde veya Estonya’da çok daha ucuzdur. Finliler alkol tüketimi konusunda Ruslardan bile beter olduklarından, haftada bir kez bile Talinn’e gitseler ev ekonomilerinde büyük bir tasarruf yaptıkları rahatlıkla söylenebilir. 

Aytaç “perşembe günkü Talinn gemisinde on avroya kamara var alayım mı?” diye soruyor “Kelle başı on avro ha, al tabii, çok ucuzmuş.” diye yanıtlıyorum. “Yok be olum, kamara on avro, kamara kapatıyoruz!” diye müjdeyi veriyor. “Ama kamara dört kişilik, biz de sap gibi gitmeyelim” diyerek bir tane Etiyoplalı kız arkadaşı mı ne varmış onu davet ediyor. O da başka bir kız arkadaşını daha getiriyor derken gemiye biniyoruz.

 

5.5

 

Geminin içinde konserler ve gösterilerin olduğu büyük alanlar var. Her katta bar, restoran bulmak mümkün. Gemi Finlandiya karasularından çıktığında millet hemen duty free dükkanına doluşup alkol satın almaya başlıyor. Kısacası ortam, sabaha kadar dans ortamı. Biraz orada iç, biraz burada iç derken zaman alkol gibi geçiyor. Kafam nal gibi oluyor resmen.

Öyle olunca kamarada biraz dinlenelim diye otururken (içerken) bir ara gaza geliyor ve akabinde Ankara oyun havalarını koyup oynamaya başlıyoruz. Kızlar da bu ilginç dans türüne ilgi gösterip öğrenmeye çalışıyor. Aytaç bir süre sonra artık kendi içinde bir aydınlanma mı yaşıyor ne yaşıyorsa, bana dönüp “birader biz burada napıyoruz yahu?” diye soruyor. 

Önümde çekirge oynamaya çalışan kızlara mal mal bakıp sonra Aytaç’a dönüyorum: “İşin bir de şu boyutu var kardeş. Dünyada kaç kişi, Estonya’ya giden bir geminin içinde Ankaralı oyun havaları eşliğinde Afrikalı kızlarla dans etmiştir ki?” 

Kısacası dünya barış ve kardeşlik duvarına eklenecek bir tuğla da bizden gelsin, var mı ötesi?

Bir tuhaf son.

 

VUR KAÇ OSAKA

Pusan’dan bindiğim gemi ile Osaka limanına varıyorum. Pasaport polisi burada da, hayatında ilk kez TC pasaportu görüyormuş gibi davranıyor. Pasaportun bütün sayfalarını üşenmeden tek tek inceliyor. Sonra neyse ki giriş mührünü vuruyor. Gümrükten çıkarken de çok fazla olmayan eşyalarımı didik didik arıyorlar ama müthiş bir kibarlık içinde, kötü bir İngilizce yardımıyla iletişim kurarak. Negatif bir enerji almadığımdan sakinim.

Dışarıda hava güzel, limanda veya çevresinde turizm ofisi filan tabii ki yok. Orada birilerine turizm ofisinin olup olmadığını soruyorum, yakınlarda olduğunu tahmin ettiğim bir yeri tarif ediyorlar. Yürümeye başlıyorum ve akabinde karşıdan karşıya geçerken az  kalsın arabanın altına giriyorum. Sadece İngiltere ve sömürgelerinde görebildiğimiz trafiğin sağdan akması durumunun burada olabileceği açıkçası aklımın ucuna bile gelmemişti. Bunun nedeni, samurayların meşhur olduğu Tokugawa döneminde yol düzenlemeleri yapılırken samurayların kılıçlarını sol tarafta taşımaları esas alınmış. Yani amaç samuray daracık yollardan yürürken karşı taraftan gelenler açıktan taşınan kılıçla yaralanmasın. Veya olası bir düello anında avantaj kazanmasın.

 

Rakibin nerede durduğuna dikkat ediniz.

 

Nihayetinde kazasız bir şekilde bana tarif edilen yere varıyorum. Büyükçe bir iş merkezi ve evet, bulduğum yer doğru. O zamanlarda akıllı telefon, dolayısıyla online harita filan olmadığından buradan edindiğim haritalar oldukça işime yarıyor. Metroya atlayıp kalacağım otele gidiyorum. Otel Ankara’nın Ulus semti gibi bir yerde. Otantik Japon yataklı oda almıştım, bildiğin köy tarzı döşekli yer yatağı vermesinler mi? Japon da kurnaz, Japon da hin evladı.

Osaka bir liman kenti olmasına karşın kıyıdan içeriye doğru konuşlanmış. Sanki deniz kenarı kenti değil gibi. Kaledir, müzedir, merkezdir derken hemen hemen bütün görülmesi gereken yerleri dolaşıyorum. Kah yürüyorum, kah taksiye biniyorum, kah metroya. Bir iki kez kafam karışınca yer soruyorum ama derhal buna pişman oluyorum. İnsanlar o kadar yardımsever ve bir o kadar da İngilizceden uzak ki beni oturtup (itirazlarıma aldırmaksızın) gideceğim yerin ince ince haritasını çiziyorlar. Hem de “Abi şurdan düz git ikinci sol ilk sağ” gibi kolayca tarif edilebilecek yerleri yarım saat boyunca inci gibi çizerek...

 

S7300407

 

Akşamları eşyanın tabiatı gereği, alemlere akmak icap eder. Merkezde bir tane yer altı barı bulup giriyorum. Bar bomboş. “Ulan yine mi erken geldik?” diye soruyorum kendi kendime. Barmen çat pat İngilizce biliyor, bir tane sake yuvarlıyorum. Onu içerken barda duran değişik bir şişe gözüme çarpıyor. Barmene “bu ne?” diye soruyorum, “acaba değişik bir içki mi?” Hemen doldurup veriyor: “bu benden olsun!” Tak atıyorum, o da sakeymiş meğer. Ya ne olacaktı? Japonya’da iki binden fazla sake üreticisi varmış.

Belki de hafifliğinden dolayı çok tercih ettiğim bir içki olmamasına rağmen, arada canım sake çeker. Oldukça farklı bir içki olan sakenin, pirinç rakısı, Japon pirinç şarabı gibi adlandırılmasına karşın, yapımı ne rakı ne de şarabınkine değil bilakis biranınkine benzemektedir. Sıcak ya da soğuk içilebilen bu içkinin umami denen beşinci tada sahip olduğu degüstatörler tarafından  dile getiriliyor.

 

sake

 

Hesabı ödeyip çıkıyorum ama dışarıda yürürken fark ediyorum ki eleman benden beş dolar fazla almış. “Aman, ikrama sayarız” diyerek boşluyorum. Sonra yürürken önümü üç dört kişi kesip barlarına davet ediyor ve “senden giriş parası almayacağız” diyorlar, giriş parası mı? Meğer her bar ayakbastı parası olarak üç beş dolar alıyormuş ya la!  

İçerisi küçücük, barda dizili dört tane taburenin yanı sıra içeride iki tane dörder kişilik masa var ve ortam yine boş. O değil de, “dışarıda üç kişi, içeride beş kişi, yoksa bunların bir kısmı aynı kişi mi, göt kadar yerde kaç kişi çalışıyor ulan” filan derken benim kafa yanıyor, çalışanların sayısını hesaplayamıyorum. İçki bağlayın dedikçe biri bir yerden çıkıyor, diğeri kapıdan giriyor, bacadan çıkıyor, bizim tarzanca muhabbet de ilerledikçe daha eğlenceli bir hal alıyor derken nihayetinde can alıcı soru geliyor: Acaba nereliyim?

 

 

“Türkiye” diyorum anlamıyorlar, “Turkey” yok, “Turkai” ı-ıh… Baktım olmayacak “bana bir kağıt kalem verin” diyorum, kağıda kocaman "JAPAN 0 - TURKEY 1" yazıyorum zira yakın zamanda Dünya Kupasında bunları yenmiştik. “Aaaa!” “TORUKO!” “Hoooo!” gibi tipik Japon tepkileri verip saygıyla selamlamaya başlıyorlar. Hatta bir tanesi eğilmeyi abartıp kafayı masaya vurunca hep beraber kahkahayı basıyoruz. Dışarıdan bu anırmaları duyanlar ortam eğlenceli galiba diye geliyor ve bar dolmaya başlıyor. 

O zamanlar arada, yeni çıkan Cohiba marka mini purolardan içiyordum. Cohiba bildiğiniz veya bilmediğiniz gibi rahmetli Fidel Castro’nun en sevdiği puro olduğundan Havana puroları arasında en popüler olandır. Bendeki ise aslında cigarillo denilen, purocuk diye tercüme edebileceğimiz ufak modeliydi. Cebimdeki paketi çıkartıp benim sempatik elemanlara ikram ediyorum. Sonra ayıp olmasın diye gelen müşterilere de birer tane yollatınca (yan masadan yolladılar) racon patlaması yaşıyorum. Sağdan soldan ikramlar yağmaya başlıyor teşekkürler eşliğinde. Gelen tabakların birinde ünlü ahtapot yuvarlaması takoyaki bile var.

 

Takoyaki-Recipe

Ahtapot yuvarlama: takoyaki!

 

Osaka mutfağıyla ünlü bir kent. Takoyakinin yanı sıra Osaka’nın en ünlü yemeği okonomiyaki, çiğ balık sevenler için fugu, Japonların çöp şişi diyebileceğimiz kuşikatsu ve kendin pişir kendin ye tarzı restoranlarda da bulabileceğiniz yakiniku orada denenmesi gereken yemeklerin başında geliyor. Tabii bunun yanı sıra hayatımda yediğim en lezzetli suşinin de Osaka’da bulunduğunu belirtmeden geçmeyeceğim. Kentte kaybolduğum bir ara, sanayi mahallesi gibi bir yerde salaş bir suşici bulup oturmuştum. Orada yediğim ve ne tür balıklardan yapıldığını kestiremediğim suşinin/saşiminin tadı bambaşkaydı.

 

jap

 

Neyse vakit ilerliyor, kafam da güzel oluyor hafiften. Elemanlara kaş göz edip soruyorum: “yakınlarda dans ortamlı bir yerler var mı?” Hemen çizerek bir yer tarif ediyorlar, hesabı ödeyip çıkıyorum. Dışarıda birkaç dakika süren selamlaşma faslına müteakiben yola koyuluyorum. Biraz dolandıktan sonra verilen adresi buluyorum. Ortalıkta in cin top atıyor, burada hiç de gece kulübü ortamı yok. Önümde bir tane bina ama binaya ne giren var ne çıkan. Biraz dolanıp bir tane puro yakmaya karar veriyorum. Apartman tabelasının önünde puromu yakarken kibritin aydınlattığı tabelada kulübün adı karşıma çıkmasın mı? Meğerse yerin altında veya girişte sandığım mekan binanın tepesindeymiş!

İçeri bir giriyorum ki ortalık yanki kaynıyor. Elemanlar da beni tam yerine yollamış. Güney Kore’de de gördüğüm üzere Batılılarla tanışmak isteyenler için ayrı barlar var. Onun dışındaki bir bara gidip de yerel halkla bodoslama bir biçimde tanışmaya çalışmak ayıp kaçabiliyor. Gezerken en çok dikkat ettiğim şey kültüre ve hassasiyetlere karşı saygıdır. Gittiğin yerlerdeki raconları öğrenip ona göre hareket etmek icap eder. Mesela geyşanın tam olarak ne olduğunu bilmeden geyşa peşine düşmek çok tatsız sonuçlar doğurabilir.

 

 

İlginç bir bilgiyle yazımı noktalayayım. Yukarıda bahsettiğim Türkiye’nin Japonca karşılığı olan Toruko 1990’lara kadar Japonya argosunda kerhane anlamında da kullanılıyormuş. Yani bizde de geyşanın yanı sıra zamanında nataşa denince akla başka şeyler gelmesi gibi, oradakilerin de bizimle ilgili ilginç fantezileri varmış meğer.

Aramızdaki fark da bu galiba, oraya giden sıradan bir vatandaşımız fütursuzca geyşa fantezisine doğru ölümüne koşarken, bizim buralara gelen bir Japon’un alenen toruko peşine düştüğünü görmedik.

Bu ..salaklığımız gerçekten kabak tadı veriyor.

Terms & Conditions  |  Privacy Policy

Gezenti 2018 © All Rights Reserved