GÜNEY AMERİKA’DA ALKOLİZM II. BÖLÜM

 

PARAGUY-KUZEY ARJANTİN ve CAÑA

 

Asunsiyon’da hostel çalışanlarına milli içkilerini sormuştum, hemen bir şişe çıkartıp tattırmışlardı. Kanya diye okunup caña diye yazılan bu içki, şeker kamışı fermantasyonun damıtılmasıyla elde ediliyormuş. Nedense, içer içmez bunun hastası oluyorum ve cañamı her daim yanımda taşıdığım metal mataramdan hiç eksik etmiyorum. Bu arada her gün farklı bir markayı deneyerek nihayetinde en kral lezzeti yakaladığım sonucuna varıyorum: Aristokrata adlı marka! Hosteldekiler: “Sana da bu yakışırdı zaten abi” diyor, alkışlayarak. Sahte bir alçakgönüllülük ve pis bir sırıtışla eyvallah ediyorum gençlere.

 

Zaten hayatta her şeyi denememek lazım diye boşuna söylememiş atalar. Ya da böyle demedilerse bile ben öyle diyorum ve olayı noktalıyorum.

 

BOLİVYA-PERU-ŞİLİ ve PİSCO

Bolivya’nın meşhur trenine binip, büyük bir keyifle elimde kalan son viskiyi boğduktan sonra, Güney Amerika standardında oldukça şık görünümlü olan yemekli vagona yollanıyorum. Yemek siparişi verip milli içkinizi getirin diye ricada bulunuyorum, ama lütfen bir şeyle karıştırmayın. Garson ‘ama bu imkansız, sek içemezsiniz çok serttir’ diye yanıtlıyor nazikçe. Bu gibi durumlara da alışkın olduğumdan ‘meyve suyu mu ne haltsa yanında getirin, önce küçük bir yudum alıp sonra karıştırırım, merak etmeyin’ diyorum kibarlığımı bozmadan. Adam pek ikna olmasa da ayrı ayrı getiriyor içecekleri. Tabi ki sek bir biçimde götürüyorum içkiyi, meyve suyuna dokunmadan. Bir tür brendi olan singaniden hoşlanmadığımı kısa sürede idrak edip, kara kara bu ülkelerde ne içeceğimi düşünmeye başlıyorum. Zira Peru ve Şili’nin milli içkisi olan pisco, singaniyle hemen hemen aynıdır. Haydi, bir şarap ülkesi olan Şili’de gerçekten çok kaliteli olan kırmızı şarapları içer yırtarım ama özellikle Peru’da ne halt edeceğimi bilemiyorum, zira büyük ihtimalle Bolivya’da belki ama Peru’da ucuz viski veya benzeri türde damıtılmış alkol bulmanın zor olduğunu hissediyorum.

 

pisco

 

Neyse ki Peru’da, İspanya’dan aşina olduğum anisado adlı anasonlu içkiyi görünce yanıldığımı anlıyorum. Bu içki özellikle Güney İspanya’da yaşlılar arasında yaygındır. Güney Fransa’da pastis olarak bilinir ve rakının kardeşidir. Aslında Fransa’da bunun bir başka adı da eau da vie, yani hayat suyudur, ilginç değil mi?

Bolivya’nın Tarija eyaletinde üzümden elde edilen singaninin yanı sıra şarap üretimi de mevcuttur ve bu ülkede, kimsenin bilmediği üzere, çok ucuza çok kral şaraplar içmek mümkündür.

Potosi’deki madenleri gezmeye gittiğimizde süpersonik bir şahıs olan rehberimiz Antonio, bu çok da turistik olmayan gezi öncesinde bizi bir dükkana götürüyor. Buradan, ziyaret edeceğimiz madenci arkadaşlarına bir takım hediyeler alacağız: koka yaprağı, sigara, benim tercihim olan dinamit ve alkol.

 

antonyo
IMG_0665

Potosi madenci dükkanı ve madendeki El Diablo

 

Antonio alkolün derecesini gösterip kim denemek ister diye soruyor, elbette ki bütün gözler, sabah akşam elinde matara ile gezen bendenize dönüyor. Tiyatroyu bozmadan ‘Kara Murat Benim!’ diye atlıyorum: ‘Doldur Antonio, doldur içelim...’ Yıllar önce Ukrayna’da 90 derece alkol içmişliğim ve akabinde bütün iç organlarımı yakmışlığım vardı. Ama sen yanmasan, ben yanmasam... Neyse, bardağı alıp dikiyorum ve hayret! Yanma filan olmuyor, bilakis yağ gibi gidiyor meret. ‘Bir tane daha koysana’ Antonio’ dediğim anda, milletin gülecek malzemesini elinden almış bulunuyorum. Herkes ‘allah cezanı versin pis alkolik’ der gibilerinden bakıyor bana. Ben de utancımdan kendime, bir şişecik olsun bu şahane içkiden alamıyorum.

Şahane içki dediğime bakmayın, 96 derece alkolden başka bir şey değil bu.

 

90

 

EKVATOR-KOLOMBİYA ve AGUARDİENTE

 

Aguardiente, tıpkı Kuzey Amerika yerlilerinin damıtılmış içkileri adlandırdığı şekliyle ateş suyu demek. İspanyolca su anlamına gelen agua ve yanan anlamına gelen ardiente kelimelerinin birleşmesi ile oluşuyor. Aslında bir tür brendi olan aguardientenin tadı Yunan boğma rakısı çipuroya o kadar benziyor ki anlatamam. Bunu ilk, Puerto Lopez’e gittiğimde tatmıştım. Eski bir balıkçı köyü olan yerleşim, şimdilerde balina izlemek veya minik Galapagos dedikleri La Plata adasındaki türlü türlü mahlukatı görmek isteyenlerin ziyaret mekanı. Balina sezonu oldu mu bütün köy turistle dolup taşıyor.

IMG_1217

 La Plata adasından bir 'mavi ayaklı bobo'

 

Akşam yemeği için biraz dolanıp, en az turist, en çok yerlinin uğrak mekanı olan bir restoran buluyorum. Fiyatlar da diğerlerine nazaran oldukça makul. Yemeğin yanına ‘tatlı olmayan, en sert içkiniz ne varsa onu getirin’ diyorum, ‘sek tabii’ (mazallah bir şeyle karıştırıp bok etmesinler diye). ‘Ev yapımı aguardientem var’ diyor oranın işletmecisi olan eleman. ‘Çok serttir, istersen önce buyur bir tadına bak’ diyerek bir su bardağı dolusu içkiyi önüme koyuyor. ‘Tattırmak buysa, gerçekten sipariş etsem kovayla mı getirecekti acaba?’ diye düşünmeden alamıyorum kendimi. Ne var ki bu durumdan şikayet edecek de değilim. Büyük bir zevkle yemeğimin yanındaki içkiyi boğuyorum. Hesabı öderken de ‘kediyi yolluk olarak bir ufak pet şişeye doldurtmak mümkün mü?’ diye sormadan edemiyorum. Bu hareketim adamların o kadar hoşuna gidiyor ki pet şişede verdikleri içkiye karşın cüz-i bir meblağ istiyorlar, hatta neredeyse yemekten de para almayacaklar. O derece.

 

agua
kol

 

Ekvator ev yapımı aguardientesiyle Yunan boğma rakısını andırıyor, Kolombiya ise Midilli adası gibi tam bir üretim merkezi. Kolombiya’da bir sürü marka aguardiente bulmak mümkün. Barda pavyonda şişe açtırmak para değil yeminle. Bu arada Kolombiya’da bunun çok sayıda anasonlu türü var ve biraz kasarsanız kimisinden rakı tadı almamak neredeyse olanaksız.

 

KOLOMBİYA-VENEZUELA-KUZEY BREZİLYA-GUYANA ve ROM

Güney Amerika’nın kuzeyine gittikçe hakim olmaya başlayan Karayip kültürüyle beraber, Ekvator’dan itibaren içimi yaygınlaşan rom, Güney Amerika hakimiyetini özellikle Kuzey Kolombiya, Venezuela, Kuzey Brezilya ve Guyana’da kurmuş gibi. Burada üç otuz paraya alabileceğiniz köpek öldüren romların mevcudiyetinin yanı sıra, gerçekten kalın fiyatlara da romlar bulmak mümkün. Tabii kalın dediysek bile bu fiyatlar, alkolistlerin sırtından geçinen TC devletinin zulmüne uğrayan bizler için devede kulak kalıyor.

 

ven

 

Mesela, o zaman (ve şimdi daha beter) ekonomik krizde olan Venezuela’nın en pahalı romunu alıyorum ama ne var ki rom tatlı çıkıyor. Döksem yazık günah (çok büyük günahı olduğu söyleniyor Katolik dünyasında), içsem midem kalkıyor. Ne çelişkiler yaşıyor insan evladı seyahatlerde belli değil. Zira benim için iyi rom demek içinde tatlı hiç bir öğe bulundurmaması demek. Bu tabii bütün içkiler için geçerli, çünkü tatlı olayına sıcak bakan biri değilimdir. Şekeri çayımdan kahvemden çıkartalı yıllar oldu.

Ancak bu yörede tatlıya karşı aşırı bir bağımlılık söz konusu gibi; zira burada tıpkı Sovyet veya post-Sovyet ülkelerindeki gibi bir durum söz konusu: yani bir yerlerde ısmarladığınız çay veya kahvenin önünüze şekerli olarak gelmesi. Hem de boru değil üç silme tatlı kaşığı şekeri, bazen gözünüzün önünde bardağa atıp bir de utanmadan karıştırırlardı. Ulan ağda mı yapacağız, çay mı içeceğiz, belli değil.

 

kapak

 

Bu olayın aynını bu yörede görünce hem hoş bir nostalji yaşıyorum, hem de hayattan tiksiniyorum. Manaus gemisinde külli miktarda içkim olmasaydı ne yapardım bilmem, çaysız kahvesiz dört gün boyunca...

Kıssadan hisse: en ucuz içkileri alırsanız, günahı boynunuza olarak, içmeme lüksüne de sahip olursunuz. Ama çuvalla parayı gömdüğünüz bir içki artık evladınız gibidir.

Kötü de olsa, müptezel de olsa, evlat evlattır.

 

GÜNEY AMERİKA’DA ALKOLİZM I. BÖLÜM

ARJANTİN

Geldiğimin ilk haftasında buradaki şarapların fasonluğunu derhal idrak edip yıllardır kahrımı çeken damıtma alkole dönme isteği ile dolup taşıyorum. Kuzey Amerika menşeili viskiyi ite köpeğe bile sunmaktan kaçındığım için ilk seçeneğim, burada pahalı olan Skoch yerine tabii ki her daim ucuz ama leziz olan İrlanda viskisi yönünde. Bu arayış içerisinde girdiğim dükkanın vitrininde gözüme güzel bir şişe çarpıyor: San Juan konyağı!

İlginç bir rastlantı, hayırlara vesile olur inşallah diyerek 70’lik şişeyi 16-17 TL’sına karşılık gelen bir değere alıyorum. Ve bom! Bu fiyata bu lezzet, inanılmaz.

 

P1080507

 

Arjantinliler sıcakkanlı ve klişe muhabbet konusunda bizimle yarışabilecek kapasiteye sahip bir millet. ‘Aaa... Ne kadardır buradasın, ne kadar kalacaksın? Asado yedin mi? Şaraplarımızı beğeniyor musun?..’ ve daha bir sürü benzer soru.

Kabalık etmek istemesem de otomatik yanıtlarım belli bir süre sonra bozuluyor ve başta şarapla ilgili olmak üzere eleştirel düşüncelerimi direkt söylemeye başlıyorum. Bir kısmı kaba dürüstlüğüm karşısında feci şekilde bozuluyor ama sert göründüğümden midir nedir pek de itiraz edemiyorlar. Çok da üstlerine gitmeyeyim, neticede misafiriz diyerek ‘ama konyağınız çok güzel’ diye sıcak bir biçimde yaklaşayım istiyorum, yanıt: ‘Ne konyağı? Arjantin’de konyak mı var!?

Hay sizin Fransız özentiliğinizi ve İtalyan genetiğinizi s...” diye söveceğim ama İspanyolcam yetmiyor. Yetse de yetmiyor.

İlerleyen günlerde ayrı bir keşfe nail oluyorum. Bir bar-parti ortamında Blender’s Pride diye bir viski görüyorum, bar fiyatı 10 TL. Bilmediğim boktan bir blended İskoç viskisidir herhalde diye düşünüp, neden olmasın diyerek tatmak istiyorum. Tadı hiç de fena değil. Barmene soruyorum, Arjantin üretimi demesin mi?

Peki bundan kimin haberi var, çok az kişinin. Kim beğeniyor Arjantin viskisini? Hiç kimse!

Eder-değer hesabına vuracak olursak, en kötü İskoç viskileri olan J&B veya Red Label’dan çok ama çok daha ucuz olup da hiç de fena bir tat yakalamayan bu viskiler bence yalnızca kötü reklam değil aynı zamanda aşağılık kompleksinin de kurbanı. Muhtemelen viskiden anlamayan gavurların gelip bunları beğenmemeleri, ağız tadı çok da güçlü olmayan Arjantin vatandaşlarının kafasına bir şekilde kötü bir biçimde yansımış. Yazıktır, günahtır.

 

P1080618

 

Bu ruh hastası zırva milliyetçi ortamda neyse ki imdadıma Anarşizm yetişiyor. Köklü bir anarşist geçmişe sahip olan ülkede 1901 yılında kurulmuş olan FORA sendikasını ziyaret ediyorum. Sıcakkanlı yoldaşlarımızla sıra dışı bir biçimde yaptığımız sohbet ‘Burada ne içiyorsun genelde?’ sorusuna gelince “Elbette ki viski ve konyak” diyorum, ayakta alkışlıyorlar! Gözlerim doluyor. ‘Burada şaraplar kötüdür zaten, çok doğru bir seçim’ diyorlar. ‘Anca pahalı şarap iyidir, ona da ne gerek!’ Sarılıp öpüyorum hepsini bir bir. “Yaşasın Anarşi!” demeyeceğiz de ne diyeceğiz ki zaten?

 

URUGUAY

Arjantin’dekine benzer bir durum Uruguay için de geçerli. Dünyada viskinin ciddi biçimde tüketildiği yerlerden birisi olan bu ufak ülkede önemli sayılabilecek de bir üretim ve viski çeşitliliği mevcut. Ve oldukça pahalı sayılabilecek Uruguay’da en kral barda bile çok komik fiyatlara yerel viski içmek mümkün. Tavsiyemdir. Ama elbette ki buzsuz ve susuz.

Uruguaylı barmen ‘yanına su vereyim bari’ diyor, ‘istemez’ diyorum. Neyse ki racon bilen insanlar bütün dünyada aynı güzelliğe sahiptir. Derhal cips mips bir şeyler ikram ediyor, sonra ‘viskiyi ben hayatta içemem abi’ diyor. ‘Yalnızca bira.’

 

P1080686

 

‘Ben de bira içmeyi bıraktım’ diye yanıtlıyorum. ‘Sadece sert alkol alıyorum.’ Sonra duvarda çok güzel bir yazı var, gözüme ilişiyor: ‘Galeano’nun sözü mü bu?’ diye soruyorum. ‘Sen nereden biliyorsun O’nu?’ diye şaşırarak soruyor. ‘Bilmez miyim hiç? Bizim oralarda O’nu çok sever ve sayarız’ derken sohbet boyut atlıyor. Kadehimi Galeano’nun şerefine kaldırıyorum, zira zihnimizi açan Sevgili Eduardo Galeano bu olaydan bir ay önce vefat etmişti ki insanlık olarak en büyük kayıplarımızdandır. Yetişmemizde çok önemli katkıları olan bir büyüğümüzdür. Toprağı bol olsun.

 

BREZİLYA

Gece geç saatlerde Porto Alegre’ye ulaşıyorum. Sabahtan beri kursağıma pek bir şey girmediğinden koşarak en yakındaki restorana gidip oturuyorum. İspanyolca sökmeyince İngilizceye bağlanıyorum. Garson yine anlamıyor ve izin istiyor. Biraz sonra da sakallı bir amca ile geliyor. Amca bu şekilli mekanın sahibi olsa gerek, kötü İngilizcesine rağmen  elbette ki anlaşıyoruz ve yemeği sipariş edip: ‘Bana’ diyorum ‘en sert (okunuşu kaşasa) cachaçanızdan verin lütfen.’

‘Şahsen ben şunu içiyorum, hem sert hem leziz’ diye gösteriyor menüden, eyvallah ediyorum. İki dakika sonra garson üç bardak cachaça ile geliyor. ‘Bu’ diyor ‘siparişiniz. Diğer ikisi ikramımızdır.’

 

P1080819

 

Raconizmin gözünü seveyim. Bunu kasıtlı yapmadım ama bundan sonra yürüyeceğim yol belli oldu. Adamların hoşuna giden, bir yabancının gelip de kola-bira gibi saçma sapan şeyler yerine yerel ürünü içmesi!

Alex’iyle ünlü Curutiba kentinde yine yemek arayışı içerisinde gözüme sıcak gelen bir mekana giriyorum. Salaşla entel arası bir yer burası. İspanyolca anlaşıyoruz çat pat. Yemeği sipariş edip en sert cachaça söylüyorum yine. Sonra da havanın güzel olmasından dolayı dışarı oturuyorum. Birazdan eleman iki tane cachaça ile damlıyor, biri yine elbette ki ikram. Teşekkür ediyorum. ‘Abi seni içeriden çağırıyorlar izninle’ diyor. Hayda! Brezilya’da bir konsa çıkmadığım eksik kalmıştı, o da oluyor ya daha ne diyeyim?

Kahve ten renkli orta yaşlı bir kadınla, buğday rengimsi yaşlıca bir amcanın masasına oturuyorum. İkisi de İspanyolca biliyor. Kadın oralı, adamsa on sekiz yıldır orada yaşayan bir Fransız. Güzel sohbet dönüyor aramızda. İlerleyen saatlerde bilmediğim kulüp ortamlarına gitmemi salık veriyorlar ‘Ama taksi ile git, yol uzun, sakat olabilir.’

 

36947

 

Tabii ki yürüyerek gidiyorum. Beklediğimin aksine bir şey olmuyor. Bir tane şekilli bara gidip oturuyorum, aynı bizim zengin ortamları. Aynı bayıklık, aynı sıkıcılık, tipler bile neredeyse aynı. Bir iki tek atıp çıkıyorum. Biraz dolanıp daha ilginç bir ortam bulamayınca kentin karanlık sokaklarına dalıyorum. Bir tane leş ortam buluyorum ama içerisi çok kalabalık. Kalabalığı sevmediğim için ilerliyorum. Daha sonra tenha bir yer buluyorum. Burası bakkal kırması, yemek de yapan tek-tekçi yeri. Selam verip giriyorum, selamımı alıyorlar. Tezgaha konuşlanıp cachaça istiyorum. İçkimi yudumlarken gözlem yapmaya başlıyorum. Zira burası sikindirik zengin mekanından daha ilginç benim için. Özellikle mekan sahibi bir aile. Kadın ve oğlu çalışıyor. Tek dal sigara almaya gelen evsizlere veya bir tek atmak isteyen yoksullara hizmet ediyorlar. Ama bunu yaparken belli bir sertlik, belli bir saygı ve büyük bir racon içerisindeler. Gerekirse üç kuruşun da hesabını yapıyorlar ama kimseyi kırmıyorlar. Yıllar içerisinde kurdukları bir denge olduğunu hissediyorum bunun.

Bir tane evsiz geliyor, parası 10 sent eksik. Telaşla benden istiyor, çıkarıp veriyorum. Teşekkür edip tekini atıyor ve uzuyor. Asla kadınla pazarlığa girmek istemediğini görüyorum.

Derken karşımdaki tezgahta duran içlerinde çeşit çeşit otlar bulunan şişeleri fark ediyorum. ‘Bunlar ne?’ diye soruyorum, kadının kendi yaptığı cachaçalarmış. ‘Bağlayın’ diyorum, kafa bir milyon oluyor onlar bağladıkça. Ama yemin ediyorum içtiğim en leziz cachaçalar bunlar. Hesabı istiyorum, şaka gibi bir para ödüyorum, resmen şaka gibi.

Ertesi gün Sao Paolo’ya otobüs biletim var ama akşam buraya bir kez daha gitmeden olmaz. Bu sefer Cuma diye ortamdaki makineden müzik de vermişler ve mekan biraz daha kalabalık. Müdavimlere selam verip kaldığım yerden devam etmek istiyorum diyerek yine otlu cachaçalardan devam ediyorum. İki, üç derken gitme vakti geliyor. Kadına ‘gerçekten çok leziz yapmışsınız’ diyorum. ‘Bir şişe satın alabilir miyim?’ Bunu sorarken ‘kaç para ister ki, istese istese...’ diye iğrenç bir düşünce var aklımda. Ama yanıt tokat gibi geliyor:

‘Dışarıya şişe vermem! Onlar benim kendi el emeğim.’

İnsanlık dersimi alıp çıkıyorum. Asla unutmamalı: Paranla değil, insanlığınla değer kazanırsın!

Ve bana bunu hatırlattıkları için onlara minnet duyuyorum.

 

ANA MAL’I ARAMAK II

Hikayenin başı için bkz: I. Bölüm

 

Bir insan evladı, İspanyolcasına sahip olduğu halde neden Arjantin’den Uruguay’dan veya İspanyolca konuşulan diğer ülkelerden de bu kitabı elde etme arzusundadır ki? 

 

Arjantin’e vardığımda daha önce uyarısını almış olduğum üzere yanımda ABD doları götürmüş ve akabinde bunları blue-rate denilen oranıyla tanesini, sokakta kambia (cambiar: değiştirmek) denilen şahıslar aracılığı ile 12,25 pezoya bozdurmuştum. Eğer değişim işlemini bankada yaptırırsanız bu oran sekiz küsur pezo gibi bir oranla gerçekleşiyor. Yani hiç de hoş olmayan bir durum. Keza ATM’den para çekerseniz de düşük kur geçerli, yabancı menşeili kredi kartı ile alışveriş yapmaya kalkarsanız da.

 

O yüzden Benan’a “Sana bir iyi, bir de kötü haberim var” diye yazıyorum. “Kötü haber buradan sana elimde kısıtlı bulunan parayla Kapital almayacağım. İyi haber ise kredi kartı ve banka kullanımı gelişmiş olan Brezilya’dan Portekizce bir Kapital alacağım.” Tabii bunu söylerken içimde bir şüphe, zira geçen maceramdaki başarısızlığı tekrarlamak istemiyorum.

 

371637

 

Porto Alegre’ye kendimi fazla kaptırıp görevimi unuttuğumu Kuriçiba/Curitiba’ya gelince fark ediyorum. Ediyorum ama Perşembe günü olmasına rağmen her yer kapalı. Kent adeta hayalet yuvası. Boş beleş dolanırken ana cadde üzerinde bir şeylerle uğraşan insanları görüyorum. Yola garip gurup şekiller, süslemeler yapıyorlar. Anında uyanıyorum: Hıristiyanlıkla alakalı bir mevzu, dini bayram mıdır artık her ne boksa. Ulan bu günü mü bulmuşlar diyorum kendi kendime. Bir iki kişiye sorayım diyorum ne ayakmış, tek anladığım pop veya popa gibi bir şeyler. 

 

Kafamda bir şeyler şekilleniyor, yola kilometrelerce yapılan süslemeler yoksa Papa hıyarı gelecek diye mi? Bir yandan da içimde pis bir gerilim. Zira TC pasaportu taşıyorum ve büyük ihtimalle kentteki tek TC vatandaşı da benim. Acaba gizli bir görevim mi var?! Beynimde şimşekler çakıyor:

 

“Malatya’da doğdu

Papayı da vurdu

Helal olsun sana

MA Ağca”

 

dizeleri dökülüyor dudaklarımdan. Derhal otele dönüp kapıyı kilitliyorum. Otelden çıkanı s*ksinler. 

 

5bdbfd5dd3806c2498f661ca

 

Sabah neyse ki dükkanlar açılmış, vatandaş sokaklara hücum etmiş. FB-Alex formalı insanları da görünce neşem yerine geliyor. Ancak gel gör ki, dolaş dolaş zar zor bir tane büyük kitapçı bulabiliyorum. Derhal görevliye kitabı soruyorum, “yok” diyor. “Hiç mi yok?” sorusu dilimin ucunda ama bunu olmayan Portekizcemi geçtim, başka herhangi bir dilde soramak da oldukça zor sanırım. Kös kös çıkıyorum. Şansımı daha sonra Sao Paolo’da deneyeceğim, ne de olsa büyük şehir, orada bulunur her halde diye düşünüyorum. Bulunur değil mi?

 

Sao Paolo hayvan gibi bir yer. İstanbul’dan filan büyük diyorlar. ‘Çok tehlikeli aman gitme’ diye uyarmıştı bazı arkadaşlar da, bir kentin her yerinin tehlikeli olması gibi bir durum mümkün müdür? Nitekim, oradaki arkadaşlar sağ olsunlar beni şahane yerlere götürüyorlar. Ortam şenlikli, ulaşım rahat vs. Gördüğüm tek tehlike milyon tane türü ve türevi olan polislerin kimilerinin parmaklarının, silahlarının tetiklerinde olması. Herif orada cinnet geçirse ilk bize sıkar, bu yüzden polisten her daim uzakta durmakta fayda var. 

 

OPERAÇÃO EM SANTA TERESA NO RIO DE JANEIRO (RJ).

 

Neyse, merkezlerin birindeki büyükçe kitapçıya giriyorum. Bu sefer hazırlıklıyım: “Tems O Kapital de Karl Marks? Completa.”

 

Yabancı bir dilde eğer bir kaç kelime biliyorsanız, tipiniz de kayıksa bunu güzel bir şekilde telaffuz etmemenizi öneririm. Görevli bana milyon tane şey söylüyor beni oralı sanıp, tabii ki hiç bir bok anlamıyorum. Salak salak suratına bakıp sırıtıyorum. Herif bilgisayarı gösteriyor. Evet! Kapital’in bir kaç yayınevince basılmış kimi baskıları var, ama birinci var diğerleri yok, veya tam tersi. Başka yerde bulur muyum yakınlarda diye soruyorum, yönlendiriyor.

 

Diğer kitapçıda da aynı sıkıntıyı yaşıyorum. Yahu bu millet Kapital’i parça parça mı alıp okuyor? Ya da en çok okunan 2. veya 3. cildi olduğundan mı komple bulunmuyor bunlar? Ekonomi profesörlerinden açıklama bekliyorum derhal!

 

Bir kitapçıya daha soruyorum, hüsran! İş yine inada binmeye başlıyor. Biraz konuşunca ilginç bir bilgi de ediniyorum, bir tane yayınevi iki cilt olarak basmış bunları. Üç yerine iki, bulması daha kolay olabilir. Sokaklarda delice dolanıyorum. Sonra Allahsız komünistlerin Allah’ı yüzüme mi gülüyor nedir, bir tane kocaman sahaf çıkıyor karşıma, adını da İngilizce yazmışlar “RED STAR”! Tamam lan diyorum kendi kendime, bu iş bitmiştir. İçerideki mendebur herif telefonla konuşuyor, buradaki esnafta ne müşteriye saygı var ne de buna benzer bir hissiyat. Olsun, daha da umutlanıyorum, herif paraya pula değer vermeyen bir komonist, belli. Neyse on dakika sonra bunun konuşması bitiyor: “Derhal bana elindeki bütün Kapital’i ver” diyorum. 

 

Yanıt suratımda tokat gibi patlıyor: “hepsini nah bulursun!”

 

marx

 

Oturup ağlayacağım. “Nasıl bulamam yahu?” diyorum, yoksa burada da mı öldü komünizm? Adam bana acıyor mu ne, içeriye girip 5-6 tane eski baskı kitap getiriyor. Ama ne yazık ki 1-1, 1-2 var ama 2-3, 2-4 ve 3-2 gibi ciltler yok. Hepsi olmazsa almam diyorum ve boynu bükük ayrılıyorum oradan, bitmiş-tükenmiş bir halde.

 

Akşam evinde beni misafir edenlere yemek yapıyorum, son kalan rakımdan da bardağa dolduruyorum sıkıntıdan. Sonra dayanamayıp yaşadıklarımı anlatıyorum. “Neden Kapital?” sorusu gelince her zaman verdiğim “Çünkü Kapital, biraz da insanın kendine yakışanı giymesidir” yanıtı yerine, “saçma sapan arkadaş çevrem var da ondan” geliyor. “Adam çocukken bokunu biriktirmemiş, eşşek kadar olunca da Kapital biriktiriyor” diye açıklama yapsam mıydı, neyse abartamayalım...

 

anamal

Adamın Kapital Koleksiyonu

 

Kadın evin yakınlarındaki devasa kitapçıdan bahsediyor. İnternetten bakıyor, iki cilt de o kitapçıda mevcut gibi. Bu arada “bende olacaktı, bakayım bulursam sana hediye ederim!” demesin mi? Bulamıyor ama bunu söylemesi bile yeterli. Darbelerden, politikadan filan konuşmaya başlıyoruz. Nerden nereye? Komünistler her yerde.

 

Ertesi gün otobüsüm saat 16:00’da. Kitapçıya uzuyorum, görevli bakıyor bilgisayarından ve ‘bom’! 3. katta diyor. Koşarak çıkıyorum. Kitapları elemanların yardımıyla bulup kasada sıraya giriyorum. Sıra bana gelince kredi kartımı veriyorum. Olmuyor. Benden kaynaklı değil, sistemleri bir garip. Banka kartını veriyorum. O da olmuyor. Arkamda bir anda 5-6 kişi sıraya girmiş. Stres oluyorum, zira yanımda nakit yok. Eleman onu deniyor olmuyor, bunu deniyor olmuyor. Vakit daralıyor. Sonra birilerine telefon ediyor ve nihayet parayı çekmeyi başarıyor. 

 

Adsız

İlk ciltten kaldırdığı kediyle kendinde güzel şekil yapmış gibi Karl, puro filan (kıyafet de canti)

 

Üfffff... Bana bir rahatlama geliyor. Başardım lan! Şimdi bunu bir an önce yollayayım, zira yanımda iki kilo kitapla dolaşamam, hem başına bir şey gelebilir hayvanın. Postane neyse ki yakınlardaymış. Sıra numarası alıyorum. Daha önceden gönderi fiyatını filan almıştım, postanede kutu da sattıklarını biliyordum ama sıra bana geldiğinde kadın “hiç kutumuz kalmadı” diyor. “İleride bir postane daha var veya kırtasiyeden kutu al gel.” Diğer postanenin 10 metre ötede olacağını tahmin edemediğimden at gibi yürüyerek 4-5 blok geçince olaya uyanıyorum. En iyisi kırtasiye. Kutuyu alıp önünden geçmiş olduğum diğer postaneye giriyorum, hayvan gibi sıra var. Öğle tatili ya, millet doluşmuş akın etmiş postaneye, ne işse? 

 

En iyisi ilk girdiğim. Orası görece daha tenha. Neyse çok beklemeden sıra geliyor, kadına malları (Ana Malları) kutuyla teslim ediyorum ve ....

 

Başardım! En azından olay artık benden çıktı. Bir aya TC’ye ulaşmasını diliyorum, en azından bana öyle söylendi.

 

Not: Sevgili Dostum Benan, 

Bu arada kutudan çıkacak boleadoras ile oynama, evinde de asla deneme. Şeytan doldurur aman diyeyim. Emanettir, sahip çık. 

 

Öperim.

 

 

Paylaşım için

Terms & Conditions  |  Privacy Policy

Gezenti 2018 © All Rights Reserved