SAÇMA SAPAN GEMİ YOLCULUKLARI IV

PUSAN-OSAKA GEMİSİ (G. KORE-JAPONYA)

Uzun yıllar önce, Güney Kore’deki Suwon kentinde yaşayan kadim dostum Gökay’ın yanında pineklerken, bir ara bu pinekleme işine bir son verip artık aksiyona geçme zamanının geldiğini, kanlanan bitlerim dillendirmeye başlamıştı. Pusan kentinden Osaka’ya doğru gemi seferlerinin olduğunu öğrenip buraya kadar gelmişken Japonya’ya da bir uğrayayım diyerek yola düşmüştüm.

Uğramak öyle kolay olmuyormuş meğerse. Pusan’a vardığımda bilet alırken gemi yolculuğunun 18 saat kadar sürdüğü bilgisini alıyorum (o zamanlar internet filan yok tabii, olsa da Korece burada). Yine de bileti alıp gemiye biniyorum, gemi yola çıkıyor (vooot!). 

 

 

Bira içmeyi henüz bırakmadığım zamanlardı ve özellikle Japon biralarının hastasıydım. Kore biralarının tadı ise bana oldukça kötü gelmişti. “Madem Japonya’ya giden gemideyiz, şuradan bir Sapporo filan alayım da midemiz bayram etsin” diyorum kendi kendime, “hem yolculuk şenlenir.” Yanımda yalnızca Kore parası olan won var doğal olarak. Geminin barına gidip göstererek bir tane Japon birası istiyorum. Zira kimse İngilizce filan bilmiyor. Tarzanca açıklamalardan anladığım kadarıyla Kore parası ile sadece Kore birası alınabiliyormuş. Kredi kartı ise geçmiyor. Lan bu nasıl iştir?

Uzak doğulular çok cana yakın ve yardımseverdir, hemen bir iki genç bana yardım ediyor ve bir tane içecek makinasının yanına götürüyor. Gerçekten de aletin içinde Japon birası var ama şu işe bakın ki alet sadece Japon yeni ile çalışıyor! Yüce rabbim sabrımı mı sınıyor ne?!

 

S7300460

Gemide türlü türlü oyunlar

 

Yeniden kös kös bara gidiyorum, Kore wonumu Japon yeni ile değiştirebilir miyim veya böyle bir yer var mı diye sormak için. Değiştiremiyorlarmış. Ancak iyi bir haber veriyorlar (nasıl anladıysam onu?): Kore kara sularından çıktığımız zaman Japon birasını Kore wonuyla almam olasıymış. Sanırım bana kafayı yedirmeye çalışıyorlar.

Bu içler acısı halimi gören bir başka eleman bendeki Kore wonunu Japon yeni ile değiştiriyor ve ben de nihayet Sapporoya, Asahiye kavuşuyorum.

Tatlı son.

 

S7300461

Gemide türlü türlü şaklabanlıklar

 

CHETUMAL-CAYE CAULKER SU TAKSİSİ (MEKSİKA-BELİZE)

Aslında Meksika’dan Belize’ye otobüsle geçmeyi planlıyordum ki internette dolanırken Meksika çıkış harcı ile ilgili bir sürü kafa karıştırıcı şey okuduktan sonra bir tane gezi forumunda gözüme Chetumal’den kalkıp Caye Caulker’a giden su taksisi (water taxi) hattı ile ilgili bir tartışma takılıyor. Okuyunca öğreniyorum ki su yolunu kullanırsam Meksika karayolu çıkış harcından da kurtulmam mümkün oluyormuş. Gerçi havayoluyla gelenler bu vergiden muaf diye biliyordum. Girişte herkese verilen ve çıkışa kadar muhafaza edilmesi gereken gümrük kartlarında da zaten havayolu ile girdiğiniz yazıyor. Ama bir şekilde karayolu çıkışlarında ekstradan geliş biletinizi filan ibra etmeniz isteniyormuş. İspatlayamayanlar çıkış vergisi ödemek zorunda kalıyor ve sınır kapısında uzun süre beklemeler oluyormuş diye söylentiler de o sıralar kulağıma çalınmıştı.

Chetumal otobüs terminali çıkışında hemen taksiler dadanıyor. Liman ne kadar diye soruyorum 200 peso diyor, heriflere pis pis bakıp yürümeye başlıyorum, önce 150 sonra 100’e iniyor ücret. Şunu yapmayın kardeşim, yap-ma-yın! Bu tür taksiciler sanırım aynı anadan doğma ki o da hepimizin malumu.

 

IMG_8740

 

35 derece sıcaklıkta bir süre yürüdükten sonra bir tane otobüs durağına ulaşıyorum. Durakta hiç bir bilgilendirme yazısı yok elbette ki. Neyse ki gençten biri damlıyor da ona soruyorum hangi otobüse binmem gerek diye. Oğlan “abi taksi tutsana” diyor, “30 peso anca yazar.” Gerçekten de çevirdiğim ilk taksi ile 25 pesoya anlaşıp limana varıyorum. 

IMG_8758
IMG_8755

 

Belize biletini nedense ABD doları üzerinden satıyorlar, peso ile ödeme yapmak isterseniz feci bir kur farkı uyguluyorlar. Gümrük işlemi çok hızlı bir şekilde bitiyor sonra itli köpekli polisler gelip çantaları kokluyor filan derken tekneye doluşuyoruz.

IMG_8757

 

İçgüdüsel bir biçimde gidip arkaya oturuyorum. Milet de sağlı sollu ama dağınık bir biçimde oturmaya çalışırken görevli eleman gelip herkesin arkaya doğru oturmasını istiyor, benim yanıma da bir çifti yolluyor, ortam zaten sıcak ve nemden vıcık vıcığız, dolayısıyla hemen arıza çıkartıyorum: “kardeşim bu ne lan göt göte?! Üstelik teknenin bir tarafında daha çok insan var.” 

Eleman “böyle olması gerekiyor” diyor. Öne gidip bunun yanına oturuyorum. “Aman abi,” diyor “burası fena zıplatır. İstersen git şu araya otur.” Sonra da açıklama yapıyor, dalgalar sağdan geldiği için takla atmaya karşı bir kısım insanı öyle oturtmuş filan. 

 

 

Yola çıkınca elemanın haklılığı ortaya çıkıyor. Bu meret 60 km hızla mı ne gidiyor. Zıp zıp zıplıyoruz resmen. Olan da en çok en önde hıyar gibi oturan bendenize oluyor tabii ki. Bakıyorum bizim eleman yatay pozisyona geçiyor, ben de uzanıyorum. 

Atalarımız ‘su testisi su yolunda kırılır’ demiş, benim testisler de su taksisinde kırılıyor resmen. 

Tatsız son.

  

BANDER ABBAS-KEŞM-HÜRMÜZ (İRAN)

Hürmüz adasına gitmek üzere Tahran’dan Bander Abbas’a uçakla geçtikten sonra kentteki limana varıyorum. Hesapta çok az bir süre bekleyip Hürmüz’e giden tekneye binecektim. Ne var ki internet üzerinde bulduğum tarife yanlış çıkıyor ve kafeyi geçtim doğru dürüst bekleme yeri bile olmayan limanda saatlerce beklemektense çok daha erken kalkan, Keşm adasına giden feribota binmeye karar veriyorum. Tabii binmeden önce de sefer saatlerini gişedeki görevliye güzelce yazdırıyorum. Dolayısıyla Keşm’den Hürmüz’e geçişim de rahat oluyor, saatinde limana git, biletini al, tekneye bin.

Ne var ki geri dönüşte, Hürmüz-Bander Abbas teknesine binmek için daha önceki tecrübelerin verdiği rahatlıkla gitmek az daha götümde patlıyor. Hostelde tanıştığım İtalyan Estrella ile sallana sallana limana gidiyoruz. Kapıda bulunan gişedeki görevli bize bilet satmak yerine biletimizi sorunca kalakalıyoruz. Meğerse biletler sadece ve sadece merkez ofiste satılıyormuş! Teknenin kalkmasına sadece 15 dakika var, merkez uzakta kaldı ve bu, günün son teknesi.

 

IMG_5786 2

 

Neyse ki İran’dayız da kapıda bekleyen diğer görevli bize yardımcı olacağını söylüyor. İran’da yabancıları aşırı bir biçimde seviliyor, ne var ki şunu da samimiyetle dile getireyim açık tenli, sarışın filansanız daha da seviliyorsunuz. Kısacası yanımdaki sarışın arkadaşım olmasaydı bana çok da yardımcı olmayabilirlerdi sanki, bilemiyorum.

Çantaları Estrella beklerken ben adamın motosikletine atlıyorum ve bilet ofisine gidiyoruz, tabii ki sıra var. Gerilim dolu dakikalardan sonra biletleri alıp döndüğümüzde teknenin kalkmasına sadece bir dakika var. Bu arada kapılar kapanmış ve kapının önünde birikmiş insanlar var, bağırıp çağırıyorlar. Gişe görevlisi sadece bizi içeri alınca kalabalık iyice coşuyor. Görevliler kalabalığı sakinleştirmeye çalışırken biz koşarak tekneye biniyoruz.

Son saniyede adadan kalkan son tekneyi de bu şekilde yakalıyoruz. Estrella’ya dönüp “hostelin sahipleri bize bunu niye söylemedi?” diye soruyorum. Önce birbirimize bakıp sonra aynı anda “s...in hippileri!” diye küfrü basıyoruz.

Heyecanlı ve hezeyanlı son.

 

HELSİNKİ (FİNLANDİYA)

Ziyaretine gittiğim eski dostum Aytaç bana ‘boat show mu, sal yarışması mı bir şey varmış, akalım mı?’ diyor. ‘Akmazsak adam değiliz’ diye yanıtlıyorum. Eğlencedir, aksiyondur, gittiğin yerlerde olaylara bodoslama dalmazsan olmaz. Kaljakellunta denilen ‘yüzen bira festivali’ Helsinki’nin biraz dışında gerçekleşiyormuş. Herkes bir tane şişme bot veya kendisinin yaptığı salı alıp nehrin bir noktasından saat on gibi yolculuğa başlıyor. Saatler sürecek olan yolculuk boyunca da yanına yiyeceğini suyunu ve en önemlisi biranı/içkini alman icap ediyormuş.

 

https://www.kaljakellunta.org/en/kaljakellunta

 

Bizse uyanıklık yapıp öğle saatlerinde nehrin ortalarına gidiyoruz (botumuz filan da yok niyeyse). Orada bulduğumuz bir tane iskeleye konuşlanıp Aytaç birasını ben de viskimi açıyorum, bu şekilde piizlenerek gelene geçene bakıyoruz. Millet suyun içinde olmasına karşın sıcağın altında telef olmuş resmen. E tabii bunların durumu bize, kenarda oturduğumuzdan oldukça eğlenceli geliyor: “Bababa, tiplere bak, pörsümüz tospa kafası gibi olmuş bebeler, hehe” gibi hiç de hoş olmayan yorumlarla milletle taşak geçiyoruz. Gerçekten çok ayıp bu tür davranışlar. 

Neyse, biz kenarda makara yaparken bir tane ufak bot kenara çekiyor. Botun sahibi botu iskeleye çıkarmaya çalışırken Aytaç buna “devam etmeyecek misiniz?” diye soruyor. Elemanın olumsuz yanıtı karşısında botu ne yapacakları sorusuna verdikleri yanıt geri götürecekleri. Bot oldukça uyduruk, Aytaç “yahu ne gerek var, kaça almıştın sen bunu?” diye soruyor tekrar. Al yirmi avro ver botu filan derken bir anda bizim de bir botumuz oluyor. Botu suya geri attığımız gibi anında yarışmaya dahil oluyoruz.

 

13872756_10209946253831522_6482599913728577203_n 2

Olm bot su mu alıyo ne?- Bişi olmaz kanka.

 

Botumuz göt kadar olduğu için mi yoksa biz mi kullanmayı bilmiyoruz orası müphem, önce bir süre salak gibi fır fır dönüyoruz kendi eksenimiz etrafında. Sonra alışıp yavaş yavaş ilerlemeye başlıyoruz. Bir yandan içip, bir yandan kah kürek çekiyor, kah kendimizi dalgalara bırakıyoruz. Diğer bir yandan da botlarıyla yanımızda beliren iki tane kıza yazmaya başlıyoruz inceden. 

Bir süre sonra kafamız mı güzel oluyor, güneş mi çarpıyor tam bilemiyorum ama durup durup düşmeye başlıyoruz bottan (bot hava kaçırıyor da olabilir bak şu anda aklıma geldi). Eğleniyoruz eğlenmesine ama sanırım bizi izleyenler daha çok eğleniyor olmalı, ortamın maskarası oluyoruz resmen (sen misin elalemle dalga geçen). Düşünce bota çıkamıyoruz, bot ters dönüyor, botu çevir derken yine yuvarlan, kısacası tam bir rezillik.

 

IMG_6022 2

 

Artık halimize mi acıdılar yoksa teknelerine tayfa mı lazımmış tam bilemiyorum ama bizi bu zulümden kocaman bir sal ve bir grup genç gelip kurtarıyor. El verip bizi sala çekiyor, botumuzu da bağlıyorlar. Eh biz de eşek değiliz, kürek çekmede elemanlara yardımcı oluyoruz. Bu şekilde bitiş noktasına ulaşmayı başarıyoruz, yoksa zinhar ulaşamaz yolda telef olurduk gibime geliyor. Kızları da kaybettik gitti o ayrı.

Didaktik son.

 

HELSİNKİ-TALİNN GEMİSİ (FİNLANDİYA-ESTONYA)

Bu hatın adı aslında alkol hattı olmalıymış. Finliler Talinn gemilerini genelde ucuz içki içmek ve/ya almak için kullanır. Finlandiya’da fiyatları el yakan içkiler gemilerde veya Estonya’da çok daha ucuzdur. Finliler alkol tüketimi konusunda Ruslardan bile beter olduklarından, haftada bir kez bile Talinn’e gitseler ev ekonomilerinde büyük bir tasarruf yaptıkları rahatlıkla söylenebilir. 

Aytaç “perşembe günkü Talinn gemisinde on avroya kamara var alayım mı?” diye soruyor “Kelle başı on avro ha, al tabii, çok ucuzmuş.” diye yanıtlıyorum. “Yok be olum, kamara on avro, kamara kapatıyoruz!” diye müjdeyi veriyor. “Ama kamara dört kişilik, biz de sap gibi gitmeyelim” diyerek bir tane Etiyoplalı kız arkadaşı mı ne varmış onu davet ediyor. O da başka bir kız arkadaşını daha getiriyor derken gemiye biniyoruz.

 

5.5

 

Geminin içinde konserler ve gösterilerin olduğu büyük alanlar var. Her katta bar, restoran bulmak mümkün. Gemi Finlandiya karasularından çıktığında millet hemen duty free dükkanına doluşup alkol satın almaya başlıyor. Kısacası ortam, sabaha kadar dans ortamı. Biraz orada iç, biraz burada iç derken zaman alkol gibi geçiyor. Kafam nal gibi oluyor resmen.

Öyle olunca kamarada biraz dinlenelim diye otururken (içerken) bir ara gaza geliyor ve akabinde Ankara oyun havalarını koyup oynamaya başlıyoruz. Kızlar da bu ilginç dans türüne ilgi gösterip öğrenmeye çalışıyor. Aytaç bir süre sonra artık kendi içinde bir aydınlanma mı yaşıyor ne yaşıyorsa, bana dönüp “birader biz burada napıyoruz yahu?” diye soruyor. 

Önümde çekirge oynamaya çalışan kızlara mal mal bakıp sonra Aytaç’a dönüyorum: “İşin bir de şu boyutu var kardeş. Dünyada kaç kişi, Estonya’ya giden bir geminin içinde Ankaralı oyun havaları eşliğinde Afrikalı kızlarla dans etmiştir ki?” 

Kısacası dünya barış ve kardeşlik duvarına eklenecek bir tuğla da bizden gelsin, var mı ötesi?

Bir tuhaf son.

 

NEREDE NE İÇİLİR? ORTA AMERİKA

MEKSİKA

 

"Para todo mal, mezcal, y para todo bien, también.

“Her şey kötü, mezcal, ve sonra da her şey güzel.”

 

Meksika denince akla derhal tekila gelir. Peki, tekilanın bir mezcal (mescal) çeşidi olduğunu biliyor muydunuz?

 

Mescal agave bitkisinin fermantasyonuna müteakiben damıtılmasından elde edilen bir içkidir. Bu kelime etimolojik olarak Aztekçe, ‘çok pişmiş agave’ anlamına gelen mexcali (okunuşu mezkali) kelimesinden geliyor. Mezcal üretiminin en önemli yeri Oaxaca bölgesidir. Bölgede bulunan bir çok üretim yerinde farklı tatlarda 30 ile 70 arasındaki alkol derecelerine sahip mezcaller üretilmektedir. Bunların en popüler olanları da içinde kurt ihtiva edenleri olsa gerek. Sanılanın aksine bütün mezcal çeşitlerinde kurtun olması şart değil. Kurtların konulma nedeni ise müphem: mezcale tat verdiği için koyuluyor diyenler de var, buna bir tür pazarlama taktiği diyenler de.

 

IMG_8508

Oaxaca pazarında (mercado) mezcal dükkanı

 

Mescal genelde düz bir biçimde içilir veya kokteyllerde kullanılır. Mezcal tadımları buse alma biçiminde küçük bardaklardan yapılır.

 

Tekila ise Guadalajara’nın 65 km uzağındaki Tequila kentinde üretilir. Tıpkı, bir brendi çeşidi olan konyağın isim hakkını alan Cognac yöresi gibi tekila da kentin ismiyle anılmaktadır ve popülaritesi konyakla yarışacak düzeydedir. Kaliteli tekilaların düz bir biçimde içilmesi tavsiye edilirken, daha ucuz yollu kafa bulmak isteyenler için limon-tuz ve fondip seçeneği sunulmaktadır.

 

IMG_8499

Mezcal üretim yeri. Solda agaveler.

 

Çeşitleri:

 

  • Blanco: Genelde taze yani en fazla iki aylık. Renksiz olurlar.

  • Reposado: 2-12 aylıktır.

  • Añejo: Yaşlı demektir. 1-3 yıllıktır.

  • Extra Añejo: 3 yıldan fazla dinlendirilmiştir.

Kahlua Meksika’da üretilen kahve likörüdür. Bir çok kokteylin yapımında kullanılır.

 

IMG_8723

Poş dükkanı, Merida

 

Pox (poş diye okunuyor), genelde Chiapas yöresinde üretilen Maya döneminden günümüze gelmiş mısır, şeker kamışı ve buğday karışımının damıtılmasından yapılan bir içkidir. Meksika’da da çok bilinen bir içki değildir.

 

Charanda, rom benzeri pek de yaygın olmayan bir içki. 

 

Pulque, bir çeşit agave türü olan maguey bitkisinden üretilen süt renkli bir içki. Turizmle beraber tüketimi de artan pulque üretimi bir Aztek geleneğidir.

 

ROM

 

"The chief fuddling they make in the island is Rumbullion, alias Kill-Divil, and this is made of sugar canes distilled, a hot, hellish, and terrible liquor." 

 

Barbados’ta 1651 yılına tarihlenen bir dokümanda ‘Rumbillion’u yani ‘Rom’u, Şeytan Öldüren (kill-devil) berbat bir içki olarak tanımlıyor. Şeker kamışı ve/ya melas suyunun damıtılmasından elde edilen içki korsanlar, daha geniş bir bakış açısıyla denizcilerle özdeşleşerek popülaritesini kazanmıştır (1655 yılında İngiliz Donanması denizcilere Fransız brendisi yerine rom vermeye başlıyor. 1704 yılında ise İngiliz Amirali Vernon içindeki şeker kamışı özünün denizcilere enerji verdiği düşüncesi ile günde iki kez rom verilmesi kuralını getirmiş, ‘tot’ denilen bu uygulama 1970 yılına kadar devam etmiş).

 

IMG_9237

 

Bütün Karayipleri etkisi altına aldığı için Rom ana başlığı ile ülkeleri ara başlık olarak vermekte yarar gördüm. Zira birazdan bahsedeceğim bütün Orta Amerika ülkelerinde rom kültürü hakim.

 

Rumbillion adının Karayip yerlilerinin kullandığı bir kelimeden türediğini söyleyenler olsa da bu oldukça tartışmalı ve muallak bir konu. Tartışma yalnızca etimoloji ile kalmıyor. Köken olarak bu içkinin ilk kez Hindistan’da üretildiği de söyleniyor. Hatta daha da ilginci, zamanın büyük şeker üreticisi olan Kıbrıs adasının o zamanki kralı I. Peter (Pierre I de Lusignan)’ın 1364’te yapılan Krakow Kongresindeki soylulara sunmak üzere yanında götürdüğü içkinin rom olduğu ileri sürülüyor. Keza Malayların ürettiği ‘Brum’ adlı şeker bazlı içkinin oldukça eski tarihli olduğu da biliniyor. Ancak bu içkinin fermente mi yoksa distile mi olduğu belirsiz. 

 

Genelde en az bir yıl dinlendirilen romun çeşitlerine geçelim:

 

  • Açık ya da renksiz olanlar: light, silver veya white olarak da bilinirler.

  • Altın rengi rom: amber rom olarak da bilinirler, burbon fıçılarda bekletilirler.

  • Koyu rom: genelde karamelize şeker veya molastan üretildikleri için renkleri koyu olur. Uzun sürelerde fıçılarda dinlendirilirler.

  • Çeşnili (flavoured) rom: genelde 40 derecenin altında olan bu tür içinde çeşitli meyvelerin özüyle harmanlarırlar.

  • Baharatlı rom: baharat, karamel, tarçın, karanfil ve hatta anasonlu olabilirler.

  • Yüksek alkollü romlar: 40-80 derece alkol oranına sahiptirler.

  • Değerli olanlar: Premium diye adlandırılan bu tür genelde butik üreticilerin özenle üretip yıllandırdıkları, çeşitli karakterlere sahip romlardır.

İspanyolcada ise bu içkiye ron deniliyor.

 

IMG_9059
IMG_8584

Meksika dışında üretimi olmadığından bütün Orta Amerika'da şarap fiyatları yüksek, sağda Chiapas'ta bir restoran

 

KÜBA

Romla ilgili öykümü Küba yazısında anlatmıştım (hatırlamak için tıklayınız).

 

BELİZE:

 

Daha çok Karayip kültürü etkisinde kalmış olan Belize’nin de en çok tüketilen içeceklerinin başında elbette ki rom geliyor. Ülkede üretimi yapılan çeşnili romlar daha popüler, sonrasında beyaz ve altın rom tüketimi geliyor. Belize’nin pahalı bir yer olduğunu belirtmekte yarar var.

 

IMG_8776
IMG_8816

 

GUETAMALA

 

Dünyanın en pahalı romlarından olan Zacapa hali hazırda pahalı bir ülke olan Guetamala’da da el yakıyor. Özellikle 23 yıllık Zacapa dünyadaki popülaritesinin artmasından mıdır, sert fiyatlarla satılıyor. Ama şirketin rom severlere Botran adında daha ucuz bir alternatifi var. Botranların da 8, 12, 15, 18 vs yıllıkları mevcut. Aguardiente de sevilerek tüketilen diğer bir içki.

 

IMG_8844
IMG_8900

 

Adını İspanyolcada su anlamına gelen agua ve yanan anlamına gelen ardiente kısaca ateş-suyu demek. Alkol derecesi 29 ile 60 arasında değişen bu içki, meyve, sebze, şeker kamışı posasının fermantasyonunun distilasyonu sonrasında elde ediliyor.

 

EL SALVADOR

 

Ülkede üretilen aguardiente daha yaygın olarak tüketiliyor gibi. Rom üretimi de mevcut.

 

IMG_9065
IMG_9064

 

HONDURAS

 

Burada da aguardiente üretimi var. Ama kendi üretimi olan rom yok. Bir de büyük ihtimalle yerli geleneği olarak ottan yapılan veya içinde ot olan yerel bir içkileri var ama bu pek yaygın değil. 

 

 

NİKARAGUA

 

Aguardiente üretiminin yanı sıra 2017 yılında uluslararası bir yarışmada ödülü alınca iyice ünlenen ve yaygınlaşan Flor de Caña şirketi romda ülkenin bütün pazarını ele geçirmiş gibi.

 

KOSTA RİKA

 

Ülkede aguardiente ve rom üretimi mevcut. Kosta Rika pahalılığı ile ün yapmış diye belirtmekte yarar var.

 

IMG_9164
IMG_9194
IMG_9495

Gifiti, Honduras. Flor de Caña, Nikaragua. Casique, Kosta Rika

 

PANAMA

 

Bocas del Toro adasında bisiklet kiralayıp kıyıdaki yoldan adayı keşfe çıkmıştım. Bir süre sonra ıssız gibi görünen plajda bir tane plaj barına denk geliyorum. Ortamda dum-tıs boktan bir müzik, yine de barmene soruyorum “Panama yapımı hangi romunuz var?” diye. “Yok” diyor. “Hiç mi yok?” aşamasına gelmeden hemen uzuyorum. Şansıma ilerde bir yer daha buluyorum. Burada bina, seviçe ve sessizlik var.

 

IMG_9510
IMG_9515

 

Yine aynı soruyu soruyorum. “Var” abi diyor eleman, “Bacardimiz var.” “Oğlum” diyorum “Bacardi Panama üretimi mi?” O şişeyi çevirirken ben de hikayeyi anlatmaya başlıyorum:

 

İlk kez 1862 yılında Küba’da Barselona doğumlu bir şarap üreticisi olan Don Facundo Bacardi Masso adlı şahıs tarafından üretilmiştir. Küba devrimi sonrasında ise Fidel’le zıtlaşıp ABD’ye kapağı atan şirket merkezini de Bermuda’ya taşımış. Ne var ki Küba aynı adı kullanarak rom üretimine devam edince mahkemelik oluyorlar ve neticede Küba ürettiği romun ismini değiştirmek zorunda kalıyor. 

 

“Kısaca” diyorum, “bunlar yavşak karşı-devrimcilerden başka da birşey değil. Sen bana Panama romu ver.”

 

IMG_9511

 

Küba Libre (Özgür Küba) denilen berbat kokteyl ise hikayeye göre ABD’nin Küba’yı güya İspanya’dan kurtarması (yani Küba’ya çökmesi) sırasında ABD’li denizciler tarafından bulunmuş. 

 

Madem Bacardi dedik, bir atasözü ile yazımızı sonlandıralım: “Biri içer biri Bacardi, kıyamet ondan kopardi.”

 

CAYE CAULKER

Belize’yi kaç kişi bilir? Acaba nasıl bir yerdir? İnsanlar orada ne yapar, ne yer ne içer? Kafamda deli sorular...

Belize kenti, yüksek suç oranı, sefalet, çeteler ve uyuşturucu gibi sorunlarıyla dünyanın en tehlikeli yerlerinden. Kentteki cinayet oranı ülkeyi El Salvador ve Honduras’la beraber top 10’a çıkarmaya yetiyor. Üstüne üstlük ara sıra fırtananın vurduğu ülkede 1961’de yaşanan kasırga felaketinden sonra yeni başkent 1970 yılında yeniden planlanan Belmopan olmuştu. Belize kentinin aksine Belmopan tıpkı Brezilya’nın sonradan kurulan başkenti gibi aşırı dinginliği ile biliniyormuş, yani suç ve cürüm dahil olmak üzere görecek pek de bir şey yokmuş orada. Bilakis ülkenin en batısındaki San Ignacio, kumarhaneleri ve çevresindeki doğası ile turistlerin uğrak yerlerinden. Bunları okuyarak öğrenmiştim. E tabii, okuyarak öğrenmek başkadır, görerek öğrenmek başka.

 

IMG_8835
IMG_8784

Belize Kenti ve Caye Caulker

 

Nitekim Caye Caulker’a ulaştığımda tahayyüllerimin ötesinde bir yerle karşılaşmıştım. Burası anakara ile pek alakası olmayan nefis bir Karayip adasıydı.

Su taksisinden indiğimde üç beş kişi etrafımızı sarmış ve bir klasik olarak taksi isteyip istemediğimizi sormaya başlamıştı. Ama bu elemanlar başka ülkelerin aksine insana öyle pis bir şekilde tebelleş olmuyor, hatta taksi tutmayana da yardımcı olmaya çalışıyorlardı. Herkes dost canlısı gibiydi.

Yolculuğa çıkmadan önce kalacağım hostele mesaj atmış ve ücretsiz ulaşım hizmeti için talepte bulunmuştum. Yola çıktıktan sonra, Meksika hattım henüz çalışırken beni çok şaşırtan bir şekilde mesajıma yanıt gelmiş ve limanda beni karşılayacaklarını söylemişlerdi. Bu kesinlikle bir Latin davranışı değildi!

 

IMG_8762
IMG_8759

Meksika karasularında mesajın geldiği nokta ve su taksisinin içi

 

Beni alacak olan eleman geç de olsa damlıyor ve çantamı golf arabasına atıp beni hostele götürüyordu. Ada aslında oldukça küçük, ulaşım yürüme dışında sadece bisiklet ve elektrikli golf arabaları ile sağlanıyor. Ama o berbat deniz yolculuğundan sonra bir an önce hostele varmak iyi geliyor.

Hostele vardığımızda beni alan Albert menşeimi öğrenince bana “abi normalde Belize’ye gelen Türkler hiç bizimle muhatap olmaz, lüks otellerden ve kumarhanelerden çıkmaz” diyor. “Albertciğim” diye karşılık veriyorum “bizde o kadar çok o. ç. var ki ihraç etmeye kalksak ekonomimiz düzelirdi.” Albert yanıtıma istinaden kahkahayı basıyor: “Sen ne değişik bir adamsın!” Sonra hostelin sahibi Pops gelip bize o gün yakaladığı kırmızı levreklerden ikram ediyor, hemen akabinde benim kafadan olan bir başka seyyah Rachel pis bir uyuşturucu taciri edasıyla elinde koca bir şişe romla belirip oradakilere dağıtmaya başlıyor. Ortam romla beraber iyice şahaneleşiyor. Daha henüz ayak basmıştım ki kendimi parti ortamının içinde buluyorum iyi mi? Kop kop... Kop.

 

IMG_8814

"Bedava bok ve taciz her gün taze olarak servis edilir"

 

Bu arada hostel sahipleri ve çalışanlarıyla anında kanka olmam aynı frekanstan olduğumuz için sanırım. Odalardaki uyarı tabelalarına hasta oluyorum.

 

IMG_8769
IMG_8771

"Siktimin buzdolabının fişini çekmeyin!" ve "Karınca ve/ya hamaböceklerinden hoşlanıyor musunuz? Hayır! Öyleyse siktimin odasında yemek yemeyin!"

 

***

Geldiğimde banka kapalı olduğundan para değişimi yapamamıştım, bir şekilde ATM’den de para çekmeye muvaffak olamamıştım. Akşam karnımızı hostelde doyurduk ama, sabah daha karga bokunu yemeden uyanınca ortalarda boş mide ile dolaşıp bankanın açılış saatini beklemek zorunda kalıyorum. Öyle aval aval etrafa bakınırken karşıdan bir tane iri ve sarışın abi beliriyor. Teksas’ın mı yoksa burasının mı olduğunu anlayamadığım bir aksanla “dostum yiyecek bir şey aranıyorsan biraz ilerde nefis fried jack yapıyorlar” diye dostça laf atıyor. “Valla açım ama cebimde Belize doları yok, bankanın açılmasını bekliyorum” diyorum. “Bankada komisyon alırlar, git herhangi bir Çin süpermarketinden bozdur. Unutma bir ABD doları iki Belize doları!”

 

IMG_8778
IMG_8779

Fry Jack yani kızartılmış jack bildiğimiz bişi yahu!

 

 

Belize’nin 1981 yılında bağımsızlığını kazanmasından sonra kabul edilen resmi bayrağı dünyadaki tek insan figürüne sahip bayrak. Bayrağın üzerinde birisi Maya ya da melez, diğeri de zenci olan eleman figürlerinin hemen altında Kroelce olduğunu tahmin ettiğim ‘sub umbra floreo’ yani ‘gölgenin altında güzelleşiyoruz’ ibaresi yer alıyor. Gölgenin altında alkol mü içiyorlar ne içiyorlar da güzelleşiyorlar artık bilemiyorum. Eskiden İngiliz Honduras’ı olarak bilinen ülkenin etnik yapısı karman çorman, hatta o kadar kaotik ki kafaların karışması kaçınılmaz. Benim kafa daha anlatmaya başlamadan bir milyon oldu bile.

 

belize-hi
IMG_8795

 

Halkın çoğunu Kroil / Kreoller oluşturuyor. Kroel; zenci, melez veya sarışın da olabilen melez tiplere deniyor. Mayalar, Afrika-Karayip yerlisi karışımı Garinagu ve İspanyol-Maya karışımı olan Mestizoların yanı sıra Almanca konuşan Mennonitler (ki bunlar Rus Mennonitleri diye de bilinir), Hintliler, Çinliler ve beyazlar diğer etnik gruplar. Resmi dil İngilizce ama karma bir dil olan Kroel dili, İspanyolca, üç farklı Maya dili (ki bunlar kendi aralarında anlaşmakta güçlük çeker) yaygın olanları.

Caye Caulker’in bütün süpermarketleri Çinli. Yaşlı Çinliler Kreolceyi öğrenmemiş ama gençleri konuşabiliyormuş diye duydum. Gerçekten de süpermarketler dolar bozdurma işinde oldukça rahatmış, ne komisyon alıyorlar ne çakallık yapıyorlar. Gerçi adada çakallık yapma gibi bir durum söz konusu değil. Adanın mottosu da ‘Go Slow’ yani ‘Yavaş Yavaş’. Bir gün, adanın rehavetine kendimi kaptırdığımdan olacak, satın aldığım bir tura geç kalmıştım. Geç kalmaktan nefret ettiğim için de koşar adım kendimi yola vurduğum anda kenarda uyuz uyuz oturan elemanlar derhal ayıplamıştı beni: “go slow buddy!” diyerek. Golf arabasından bile hızlı yürüyebildiğim için hızımdan utanıp yavaşlamıştım.

Yetişmeye çalıştığım şnorkel turuydu. Şansıma, teknede Maya yerlisi olan kaptanımız ve bir de buralı ama ABD’de yaşayan siyahi kadınla beraber sadece üç kişiydik (özellikle dar yerlerdeki kalablıktan hoşlanmam). Dalış aralarında yağtığımız sohbet etnik konulara dalınca bana bizim ülkedeki ayrımcılığı soruyor. Nasıl anlatsam, ABD’de herhangi bir kurumsal iş için kullanılan en basit başvuru formlarında bile vatandaşın işaretlemekle yükümlü kılındığı şu dört şık vardır: beyaz, zenci, latin, kızılderili. Bizde (ve bir çok ülkede) böyle bir durumun olmadığını söylüyorum, çok şaşırıyor (tabii Suriyelilere karşı ırkçılığımızın keşfi veya Kürt düşmanlığı gibi konulara girmiyorum). Bilakis ülkemizde zenci köyleri olduğunu ve bu insanların siyah diye ayrı bir sınıflandırmaya tabi tutulmadığını belirtiyorum. (Irkçılık/ayrımcılık ne pis bir şeydir arkadaş. Bu yaştan sonra ülkemde ırkçılık görmeye başladım ya daha ne desem bilemiyorum)

 

IMG_8812

Bunlarla ve daha nice mahlukatla beraber yüzmek mümkün, ıstırmıyorlar

 

***

Burası pahalı bir yer aslında. Gerçi şu ara bize her yer pahalı geliyor ya, o ayrı. Özellikle yeme içme konusunda pahalılık dezavantajını da ülkemizde zaten hali hazırda her daim pahalı olan karides veya istakoz yiyerek avantaja dönüştürmek mümkün.

Adada yüzme, alkol, şnorkel / dalış turları, dalış eğitimi, pırpırla mavi çukuru görme (bence de görme! Zira bir saatlik tur 250 ABD doları, aman mavi çukur da eksik kalsın) gibi etkinlikler var. Kaldığım Traveler's Palm Hostelinde (boşa reklam yapmıyoruz, selamımı söyleyin izzet ve ikramı esirgemezler) ayrıca bedava kayak hizmeti veriliyordu. Kayağı almaya gittiğimde bana dostça şu uyarıyı yapmıştı ablalar: “fazla açılma da seni 20 mil açıktan toplamak zorunda kalmayalım canım.” Bu uyarıyı dikkate alıp (açıkçası tırsmıştım) kıyı kıyı gitmiş ve yolun yarısında en son on beş yıl önce kullandığım aleti ters kullandığımı fark etmiştim. İyi ki ablalar bu salaklığımı görmedi yoksa bütün adanın taşak oğlanına dönerdim anında.

 

IMG_8772
IMG_8801

Gerçekten de öyle

 

Ortamda Karayiplerin çoğunda etkili olduğu gibi bir reggie/rastafarya kültürü hakim. Aşırı rahatlık, pozitif enerji, sıcakkanlılık, argo... beni direk adaya bağlamıştı. Burası için minyatür bir Jamaika’dır desek yanılmış olur muyuz bilemedim. Bir tane fark var ama, değinmekte fayda var: Jamaika’nın aksine futbol çok popüler bir spor dalı değil. Girdiğim spor barlarında genelde basketbol izleniyordu. Sadece bir yerde televizyonda maç izleyen zenci bir abi görmüştüm ve şaşırmıştım. Ama asıl şaşkınlığım ‘ne izliyor lan bu?’ diye merak edip bakmaya gidince oldu: TS-BJK maçı! Yuh arkadaş. Bu ada ne saçmalıklara gebe yahu.

***

Son gecemde hostel avlusunun merdivenlerinde oturmuş metal mataramdan piizleniyordum. Çalışan ablalar hemen “ne o, parfüm mi içiyorsun yoksa?!” diye laf atıyorlar.

 

WhatsApp Image 2019-07-31 at 20.27.29
IMG_8818

Mataraman, avluda Pops ve arkadaşları

 

‘Arkadaş şuraya geleli üç gün oldu, artık nasıl bir izlenim bıraktıysak vatandaşın üzerinde...’ diyorum kendi kendime.

Mataradan bir yudum daha alırken bu enfes yerde olmanın zevkini çıkartmaya devam ediyorum büyük bir huzurla...

 

Terms & Conditions  |  Privacy Policy

Gezenti 2018 © All Rights Reserved