DÜNYADAN ATIŞ HİKAYELERİ / ATIŞ KÜLTÜRÜ

 

Mangalda kül koymazsın teorik konularda
Pratiğe gelince ayağın suya erer
Kendi korkaklığına kılıf ararsın boyna
Bu arada faşizm gelip tepene biner

Ataol Behramoğlu

DOHA, KATAR

Bir zamanlar orada çalışırken, inşaat halindeki koca bir köyden farksız olan bu kentte sosyal imkanlar oldukça kısıtlıydı. Ben de arkadaş çevremi örgütlemiş, hep birlikte binicilikten yelkene, gurmelikten goygoyculuğa kadar bir sürü değişik ortama akmıştık. Bunlardan sadece bir tanesini tek başıma sürdürdüm: Atıcılık.

Çünkü ülkemizde silaha, silah sevene, çekinerek bile değil, resmen öcü görmüş gibi tepki veren bir sürü insan vardır. Benim anlayamadığım nokta, 80 faşist darbesine kadar belinde makine ile gezen solcu abilerin nasıl bir anda göt korkusuna bürünüp de bu işleri sağcılara bıraktığıdır. Hatta büyük bir kısmı  öylesine pasifist olmuştur ki, silahın adını ağzına alana düşman muamelesi yapmaktadır.

Ben şahsen silahları sevdiğimi vatana karşı olduğu söylenen ancak nereden geldiği belli olmayan borcumu öderken keşfettim. Bu borcu ödeyenler bilirler ki, askerde tüfek taşıyan er selam vermez. Dolayısıyla askerliğim sırasında yanımda sürekli tüfek taşıdığım için silahla aramda güçlü bir bağ oluşmuştu.

 

Difference-Between-Trap-and-Skeet2

 

Doha’daki atış kulübünü keşfedince, uzun yıllardır elime alma imkanı bulamadığım eski dostumla yine bir araya geliyoruz. Kulüpte tabanca atışını yalnızca lisanslı sporcular yaptığından iki seçeneğim var. İlki, spor atıcılığı diye bilinen ‘skeet’ ve ‘trap’, ki bunlardan pek haz etmem açıkçası. Çünkü bunlar daha çok kuşları avlamak maksadıyla antrenman yapma atışı gibidir ve keza bu tür atışlarda av tüfeği kullanılır.

Hayvana ateş edilir mi hiç?!

Ben daha çok elli metreden başlayan, sabit hedefli, uzun menzil tüfek atışlarını tercih ediyordum.

Orada yaşarken belli aralıklarla gittiğim atış kulübüne, işten ayrıldığım için uzunca bir süre uğrayamamıştım. Aylar sonraki Doha ziyaretimde uğramadan edemedim. Ama vardığımda ortamı görünce şok olmuştum. Etrafta resmen harabeye dönmüş bir alan vardı. Hüzünle barakaların aralarında dolanırken karşıdan bir Hintli çıkıyor ve akabinde “abi sen nerelerdesin kaç aydır?” diye bana sesleniyor.

Utanıyorum, zira adamı hatırlayamamıştım (normalde unutmam). Neyse, yine de içtenlikle el sıkışıyorum.

 

g3

Alman yapımı G3, askeriyedeki argoda 'karım', kasatura da 'baldızım'.

 

“Hayırdır?” diye soruyorum. Taşınmışlar, daha doğrusu başka bir atış kulübü vardı, onunla birleşmişler. Hüznüm isyan oluyor bunu duyunca. Zira bu kentte belki de en çok huzur bulduğum yerdi burası. Çünkü anılar, somut şeylerin ilelebet orada kaldığı düşüncesinden beslenir. Somut varlık yok olunca, veya sen bunun artık var olmadığının bilincine varınca anı kırılır; bu da sende sükut-u hayale yol açar.

Aynen bana olan da buydu işte: Anı kırılması.                         

TALİN, ESTONYA

Kentte bir sürü poligon mevcut ve bunlar genelde turistik mekanlar gibi görünseler de işleri ciddi olarak, profesyonelce yapıyorlar. Silahları, mermi çaplarını, hangi silahın nasıl tutulması gerektiğini güzelce anlatıyorlar. Ben zaten bu işi biliyorum ukalalığına hiç girmiyorum, zira burada zor bulunan Desert Eagle veya Ruger Süper Redhawk Revolver gibi silahlar mevcut ki, 45 kalibreden fazlasına sahip bu güçlü silahların tutuşuna ve kavrayışına dikkat etmek gerekiyor. Yoksa bileği çıkartmak, kafayı yarmak, parmağı kopartmak işten değil.

 

DesertEagle
ruger

Desert Eagle (Çöl Kartalı) ve Ruger Superhawk

 

Bu iki tabanca ile bir fili bile öldürebileceğin söylenir, tabanca ile fili öldürmek ney lan! Silah üreticileri reklamın saçmalığı olmaz mı demeye getiriyor anlamadım. 

Ama işin en ilginci şuydu: bir sürü makineyi denedikten sonra görevli beni on metreye kadar yaklaştırıyor. Sonra dolu bir şarjörü taktığı AK-47’yi elime tutuşturup: ‘Şimdi öfke terapisi yapacağız. Nişan almadan, koltuk altından otomatik olarak hedefe sallayacaksın bütün şarjörü’ diyor, “tıpkı filmlerdeki gibi.” Önce şaşırıyorum, ama sonra olayın mantığını ateş ederken anlıyorum, kötü bir atıcı olmamama rağmen bu kez yirmi beş kurşunda sadece beş isabet kaydedebiliyorum, beş la beş! Atıştan sonra hedefe mal gibi bakıyorum adeta, zira namluyu nereye çevirsem fayda etmedi.

 

 

Eleman pis pis sırıtıp: ‘Bunu’ diyor, ‘Holivud filmlerindeki saçmalığı çürütmek için yaptırıyoruz. Öyle makinalıyı eline alıp, uzaktan tarayacaksın da, millet patır patır yere inecek. Sen bile on metreden dağa taşa sıktın. Yok öyle!’

Adam haklı. Yerden göğe kadar haklı.

PHNOM-PENH, KAMBOÇYA

 Uyuyan tuk-tukçunun tuk-tuğuna tekmeyi basıyorum “Kalk la kak!” diye. Sürücü “iyheeh” diye zıplıyor, tepkisi doğal: “N’oluyor abi yav?”

Tuk-tuğa binerken açıklama yapıyorum. “Birader” diyorum dostça, “Sen tuk-tukçu değil misin? O zaman götür bizi”. “Ama abi” diye şaşırarak yanıtlıyor, “Ben size ‘tuk-tuk söööör’ demedim ki.”

 

Tuk

 

“Haklısın” diye devam ediyorum, “Zaten o yüzden seni seçtim. Poligona çek canım.”

Eleman bize, ‘millet deliye hasret biz akıllıya’ gözüyle bakıp sürüyor tuk-tuğunu. Mesafe de bayağı uzak, biz giderken bir de yağmur inmesin mi? Akıllara zarar bir yağmur bu. Adam derhal kenara çekip bizim taraftaki naylonları indiriyor. Kendi de dandik bir panço atıyor üstüne ama bu sanırım psikolojik bir koruma, zira iki dakika içinde donuna kadar ıslanıp sıçana dönüyor. Yağmurdan haz etmeyen biri olarak, adamın alışkın bünyesine rağmen bu haline üzülmeden edemiyorum.

Poligona varıyoruz. İçeride çeşit çeşit silah var. Boru değil, hem ABD’ye karşı savaştılar, hem de Pol-Pot denen pisliğin soykırım döneminden geçtiler. Sakat bir coğrafya. Kaçak kick-boks salonları zaten gırla gidiyor.

 

AK47

 

Gençten ama sırtlan gibi bir eleman yardımcı oluyor. Onlara göre, her gelen yabancı yolunacak kaz misali gibi görünüyor sanırım. “Baba sana bazuka attıralım” diyor. Bazuka atmak! Yani üç saniye içinde iki yüz Amerikan doları kaybetmek! Ulan Las Vegas’ta bile bu kadar kısa sürede böyle bir para kaybedemezsin. “Sermayeyi kediye yüklerim daha iyi” diyeceğim de bunu nasıl çevireceğimi bilemiyorum. Çevirsem anlar mı, hiç sanmıyorum.

“Bırak şimdi topu bazukayı da sen bana oradan bir keleş bağla” diyorum sertçe. Getiriyor. Tek tek, eze eze, tadını ala ala atıyorum. AK-47 çok güçlü bir tüfektir. İsabet oranı görece düşük olmasına karşın özellikle gerilla savaşında tercih edilmesinin nedeni her koşulda çalışması, nadiren arıza yaptığında ise kolayca tamir edilebilmesidir. Tipik bir SSCB mantığı yani.

 

yılmaz

 

Bu arada çocuk hala benden ümidi kesilmemiş olacak ki “Abi, istersen otomatik at. Takır takır, şahane olur” diyor. Yemezler canım, şerbetliyiz biz o işe. Öyle pis bakıyorum ki bebeye, anında uzuyor.

Daha sonra başka bir arkadaşım oradaki iğrenç bir uygulamadan bahsetti. İsteyene, canlı hayvana ateş ettiriyorlarmış zamanında. Neyse ki bana böyle bir şey önermediler. Yoksa çok büyük olay çıkartıp, büyük ihtimalle de çok güzel dayak yerdim. Böyle dillere destan türünden. İyi bir kick-boksçunun dövemeyeceği kişi yoktur zira, ne boks bilgin fayda eder ne de kung-fu tecrüben.

BUENOS AİRES, ARJANTİN

Arjantinliler bok gibi İspanyolca konuşur. Çünkü çoğunun atası İtalyan göçmenidir. Gemiler dolusu gelen İtalyanları karşılayan İspanyol sömürgeciler, bunları gemiden iner inmez odun terapisi yardımıyla bülbül gibi İspanyolca şakıtmaya çalışınca böyle bir durum ortaya çıkmış. Bu kadar dayağa rağmen o aksan gitmiyorsa yapacak bir şey yok.

 

 

O zamanlar benim İspanyolca onlarınkinden de berbattı. Telefonda zinhar anlaşamayacağımı bildiğimden atış kulübüne gidip derdimi anlatmaya çalışıyorum. Genelde tabanca-tüfek işleri ile ilgili olanlar iyi tiplerdir, girişte sıkıntı çıkartmıyorlar ve beni içerilere bir yerlere yolluyorlar. Alan büyük. İçeride salak salak dolaşırken duyduğum silah seslerinin olduğu yere doğru gidiyorum. Gerçekten de orada bir takım amcalar veriyorlar mermiyi nişangahlara. Ama heriflerin duruşundan filan profesyonel olduklarını anlıyorum. Sonra eğitmen beni görüp yanıma geliyor. Böyleyken böyle diyorum, beni başka bir yere yönlendiriyor.

Oraya gidiyorum, kimse yok. Yine ortalarda dolanmaya başlıyorum, araba yıkayan biri benim acınası halimi görüp derdime derman oluyor. Nihayetinde aradığım yeri ve kişiyi buluyorum. Cumartesiye anlaşıyoruz.

Hoca bana bütün silah terimlerinin İspanyolcasını öğretiyor. Yalnızca toplu tabancanın single action ve double action’ı İngilizce. Bütün dünyada da sanırım böyle, zira revolver ilk kez ABD’li Samuel Colt tarafından yaratıldığından, terim İngilizce kalmış.

 

IMG_5827

 

Bizde ve bir çok ülkede altı patlar olarak da bilinen toplu tabanca ile iki türde atış imkanı olur: Double action, tetiğe direk basmak demektir. Ancak bu yöntemde tetiği ezerken topun dönmesi zaman aldığından titreme olur ve hedefi vurmak güçleşir. Singe action’da ise önce horozu çekip nişan alırsın. Gerildiğinden dolayı çok hassas hale gelen tetiğe ise sadece dokunmak icap eder. Bu yöntemle hedefi tutturma olasılığın yükselir.

Toplu tabancaların aldığı mermi sayısı ilk üretildiğinin aksine, beşten dokuza kadar çıkmaktadır.

KİEV, UKRAYNA

“Tabanca diğer aletlerden ne daha iyi ne de daha kötü olan bir araçtır. iyisi kötüsü kullanana bağlıdır.” Nathan Never, Bonelli Editore

 

IMG_5829

Noel zamanı olduğundan her yere panayırlar kurulmuş. Hava soğuk olduğundan hediyelik eşya, yiyecek-içecek ve sıcak şarap stantları ufak ahşap kulübelerde konuşlanmış. Bunlardan bir tanesinde ise havalı tüfekler ve pelüşler var. Paslanan parmaklarımın egzersize ihtiyacı olduğundan soldan yanaşıyorum. Çakma keleşi gösteriyorum elemana, buralarda kimse İngilizce bilmediğinden el kol hareketleri ile anlaşıyoruz elbette. Eleman keleşi doldururken pelüş hayvanlara takılıyor gözüm. Çeşit çeşit, renk renk, boy boy. Bunlar, erkeğin ‘at-vur-övün’ mantığından yola çıkarak, kadına gösteri yapması için kurulmuş bir düzenektir ve bizdekinin aksine, diğer ülkelerde işe pek hile hurda karıştırılmaz. Ülkemizde ise yavşak esnafımız namluyu eğer, yamultur; millet ıskalasın, hava da atamasın diye. Kendi ekmeği uğruna başkasının ekmeğindedir bu tür esnafın gözü.

IMG_8495

 

Bir, iki, üçünü vurup dördüncüyü ıskalıyorum, sonra beş, altı... seri bir şekilde hedefleri vurmaya devam edip on sekizde ilk ıskaladığımı da vurunca eleman beni durduruyor. Sonra gidip en tepeye üç tane pet şişe kapağı diziyor. En sağdakine atıyorum, yalayarak üstten aut. Sonra biraz düşünüyorum, kapağı uçurmak için biraz alta nişan almak gerekiyor sanırım. Ortadakini vuruyorum, soldakini de, ama mermiler bitiyor. Adam hepsini vuramadın pelüş yok sana diyor. Ulan pelüşü ne yapacağım... diye beynimde şekillenmeye başlayan cümleyi devam ettirmiyorum. Ama herifin yaptığı da puştluk açıkçası. Bence kapak işini pelüşü vermemek için uydurdu it. Neyse, en azından namlu düz de ağız tadıyla atış yapmanın keyfine vardım.

Daha sonra Kiev’in dışında bir poligonu bana burayı bulan Ukraynalı bir elemanla ziyaret etme imkanı buluyorum. Zamanında askeri okul olan bu devasa alan, II. Dünya Savaşında Nazi bombardımanına maruz kalmış.

 

IMG_8496

 

Girişte görevli kadın bize bilgi veriyor, alan büyük olduğundan nerede ne var anlatıyor. Biri kapalı olmak üzere beş farklı atış alanı var. Hava yağmurlu ama olsun. Sonra da bana duvardaki panoda fotoğrafları olan silahlar içerisinden hangileri ile ateş etmek istediğimi soruyor. Nagant piyade tüfeği ve Makarov altı patları işaret ediyorum. Kadın gülümsüyor, ikisi de yok şu an diyor, yalnızca bu ikisi yok ama. İsterseniz gezin dolaşın, istediğinizle atın diye bizi postalıyor.

Önce kapalı yere bakıyoruz. Burası biraz kalabalık ve gürültülü. Kulaklık takma alışkanlığım olmadığından burada beklemek yerine, yağmurun da azalmasını fırsat bilip gidelim diyorum. Diğer açık hava poligonunda yeni model AK-47 ve M4 var. Benim aradığım daha ilginç bir şeyler. Nitekim orada ateş eden birisinde şah gibi bir makine var. Meğer kendi tüfeğiymiş. Zaten her zaman ulaşılmaz şeyleri arzuluyor insan evladı. Biraz daha yürüyoruz. Burada sniper tüfekleri var, acaba diyorum ve evet!

Görevli bizi bir Lada Niva’nın yanına götürüp, bagajını kaldırıyor ve içerisinden birbirinden güzel makineleri çıkartıp, bize bunların özelliklerini anlatmaya başlıyor. Gönül hepsini istiyor ama gerçek hayattayız ve birini seçmek durumundayım. Zira her birini kiralamak için ayrı ödemeler yapmak gerek.

 

draganuv

 

Daha sonra atışta bana yardımcı olacak başka birisi geliyor, şansıma bu genç kişi İngilizce biliyor. Daha önce Dragunov’la ateş edip etmediğimi soruyor, 'hayır' diye yanıtlıyorum. İşin inceliğini gösteriyor. Sağ omzuma dayadığım tüfeğin dipçiğinde yer alan tutamağı sol elimle kavramam gerekiyormuş. Gerisini biliyorum zaten, akabinde veriyorum coşkuyu...

O sırada genç de benim arkadaşa “E hani hiç ateş etmemişti bu” demiş, O da “yanlış anladın, hiç kanas tüfeğiyle ateş etmedim demek istedi” diye yanıtlamış.

Oradan memnun ayrılıp sıcağı sıcağına kapalı poligona dönüyoruz. Neyse ki kimse kalmamış. Görevliye ‘Glock olacaktı burada’ diye sorduruyorum, açık havaya yollamış. Yağmur arttığı için bu sevdadan da vazgeçiyorum. Görevli bir tane T4 çıkartıyor sonra da bana kuralları anlatıyor:

"Eğer silahı bana doğrultursan seni vururum, eğer silahı arkadaşına vermeye kalkarsan seni vururum, ben verince silahı alacaksın, silah boşalınca yan olarak bırakacaksın. Yoksa seni vururum. Bu şartları kabul ediyor musun?” Gözlerimin içine bakıyor direkt, bunları söylerken de belindeki tabancayla gayet ciddi görünüyor. Daha önce buralarda başına ne geldiyse artık... Gözlerimi adamın gözlerinden ayırmadan ve kırpmadan dinliyorum arkadaşım bunları bana tercüme ederken, bitirince de tereddüt etmeden başımı öne eğerek koşulları kabul ettiğimi belirtiyorum.

 

IMG_3672

 

Atışı bitirdikten sonra fotoğraf çekmek için izin istiyoruz. Arkadaşım daha önce eline silah almadığından tırsarak: ‘Boş bunlar değil mi?’ diye sormadan edemiyor. Eleman filozofça ama gülümseyerek “Bir silah asla tamamen boş olmaz. En iyisi, onun dolu olabileceğini düşünerek bir canlıya tutmamak veya şaka yapmamaktır.

Neticede Örümcek Adam’ın her zaman söylediği gibi büyük güç büyük sorumluluk getirir. Silah bir güçtür. Onunla hava atılmaz, onunla şaka yapılmaz. Silah bir kültürdür ve bu kültür ne yazık ki genelde cahilin, beyinsizin elinde oyuncak olduğundan insanlarda da tepkiye yol açabilmektedir.

 

atış1

 

Her zaman önemli olan racon sahibi olmak ve çizgiden çıkmamaktır. Ayrıca silahın caydırıcı bir unsur olduğunu da hatırlamakta fayda var. Eğer seni, senden başka koruyacak olan birisi yoksa veyahut seni koruyacak olan şahıs sana karşı bir tehdit oluşturmaya başlamış ise; silah karşıtlığını kime ve neye karşı savunduğunu bir kez daha sorgulamakta yarar olacaktır.

Her zaman önemli olan racon sahibi olmak ve çizgiden çıkmamaktır. Neticede silah taşımanın sorumluluğunu alabiliyorsan; karşındaki potansiyel tehdit unsuru, zeka veya herhangi bir sorumluluk sahibi olmayan şahsa karşı kendini savunacak bir edevatın olması gerekliliği, basit bir mantık çözümlemesidinden başka bir şey değildir.

 

AK 47

gutbed

GÜNEY AMERİKA’DA ALKOLİZM I. BÖLÜM

ARJANTİN

Geldiğimin ilk haftasında buradaki şarapların fasonluğunu derhal idrak edip yıllardır kahrımı çeken damıtma alkole dönme isteği ile dolup taşıyorum. Kuzey Amerika menşeili viskiyi ite köpeğe bile sunmaktan kaçındığım için ilk seçeneğim, burada pahalı olan Skoch yerine tabii ki her daim ucuz ama leziz olan İrlanda viskisi yönünde. Bu arayış içerisinde girdiğim dükkanın vitrininde gözüme güzel bir şişe çarpıyor: San Juan konyağı!

İlginç bir rastlantı, hayırlara vesile olur inşallah diyerek 70’lik şişeyi 16-17 TL’sına karşılık gelen bir değere alıyorum. Ve bom! Bu fiyata bu lezzet, inanılmaz.

 

P1080507

 

Arjantinliler sıcakkanlı ve klişe muhabbet konusunda bizimle yarışabilecek kapasiteye sahip bir millet. ‘Aaa... Ne kadardır buradasın, ne kadar kalacaksın? Asado yedin mi? Şaraplarımızı beğeniyor musun?..’ ve daha bir sürü benzer soru.

Kabalık etmek istemesem de otomatik yanıtlarım belli bir süre sonra bozuluyor ve başta şarapla ilgili olmak üzere eleştirel düşüncelerimi direkt söylemeye başlıyorum. Bir kısmı kaba dürüstlüğüm karşısında feci şekilde bozuluyor ama sert göründüğümden midir nedir pek de itiraz edemiyorlar. Çok da üstlerine gitmeyeyim, neticede misafiriz diyerek ‘ama konyağınız çok güzel’ diye sıcak bir biçimde yaklaşayım istiyorum, yanıt: ‘Ne konyağı? Arjantin’de konyak mı var!?

Hay sizin Fransız özentiliğinizi ve İtalyan genetiğinizi s...” diye söveceğim ama İspanyolcam yetmiyor. Yetse de yetmiyor.

İlerleyen günlerde ayrı bir keşfe nail oluyorum. Bir bar-parti ortamında Blender’s Pride diye bir viski görüyorum, bar fiyatı 10 TL. Bilmediğim boktan bir blended İskoç viskisidir herhalde diye düşünüp, neden olmasın diyerek tatmak istiyorum. Tadı hiç de fena değil. Barmene soruyorum, Arjantin üretimi demesin mi?

Peki bundan kimin haberi var, çok az kişinin. Kim beğeniyor Arjantin viskisini? Hiç kimse!

Eder-değer hesabına vuracak olursak, en kötü İskoç viskileri olan J&B veya Red Label’dan çok ama çok daha ucuz olup da hiç de fena bir tat yakalamayan bu viskiler bence yalnızca kötü reklam değil aynı zamanda aşağılık kompleksinin de kurbanı. Muhtemelen viskiden anlamayan gavurların gelip bunları beğenmemeleri, ağız tadı çok da güçlü olmayan Arjantin vatandaşlarının kafasına bir şekilde kötü bir biçimde yansımış. Yazıktır, günahtır.

 

P1080618

 

Bu ruh hastası zırva milliyetçi ortamda neyse ki imdadıma Anarşizm yetişiyor. Köklü bir anarşist geçmişe sahip olan ülkede 1901 yılında kurulmuş olan FORA sendikasını ziyaret ediyorum. Sıcakkanlı yoldaşlarımızla sıra dışı bir biçimde yaptığımız sohbet ‘Burada ne içiyorsun genelde?’ sorusuna gelince “Elbette ki viski ve konyak” diyorum, ayakta alkışlıyorlar! Gözlerim doluyor. ‘Burada şaraplar kötüdür zaten, çok doğru bir seçim’ diyorlar. ‘Anca pahalı şarap iyidir, ona da ne gerek!’ Sarılıp öpüyorum hepsini bir bir. “Yaşasın Anarşi!” demeyeceğiz de ne diyeceğiz ki zaten?

 

URUGUAY

Arjantin’dekine benzer bir durum Uruguay için de geçerli. Dünyada viskinin ciddi biçimde tüketildiği yerlerden birisi olan bu ufak ülkede önemli sayılabilecek de bir üretim ve viski çeşitliliği mevcut. Ve oldukça pahalı sayılabilecek Uruguay’da en kral barda bile çok komik fiyatlara yerel viski içmek mümkün. Tavsiyemdir. Ama elbette ki buzsuz ve susuz.

Uruguaylı barmen ‘yanına su vereyim bari’ diyor, ‘istemez’ diyorum. Neyse ki racon bilen insanlar bütün dünyada aynı güzelliğe sahiptir. Derhal cips mips bir şeyler ikram ediyor, sonra ‘viskiyi ben hayatta içemem abi’ diyor. ‘Yalnızca bira.’

 

P1080686

 

‘Ben de bira içmeyi bıraktım’ diye yanıtlıyorum. ‘Sadece sert alkol alıyorum.’ Sonra duvarda çok güzel bir yazı var, gözüme ilişiyor: ‘Galeano’nun sözü mü bu?’ diye soruyorum. ‘Sen nereden biliyorsun O’nu?’ diye şaşırarak soruyor. ‘Bilmez miyim hiç? Bizim oralarda O’nu çok sever ve sayarız’ derken sohbet boyut atlıyor. Kadehimi Galeano’nun şerefine kaldırıyorum, zira zihnimizi açan Sevgili Eduardo Galeano bu olaydan bir ay önce vefat etmişti ki insanlık olarak en büyük kayıplarımızdandır. Yetişmemizde çok önemli katkıları olan bir büyüğümüzdür. Toprağı bol olsun.

 

BREZİLYA

Gece geç saatlerde Porto Alegre’ye ulaşıyorum. Sabahtan beri kursağıma pek bir şey girmediğinden koşarak en yakındaki restorana gidip oturuyorum. İspanyolca sökmeyince İngilizceye bağlanıyorum. Garson yine anlamıyor ve izin istiyor. Biraz sonra da sakallı bir amca ile geliyor. Amca bu şekilli mekanın sahibi olsa gerek, kötü İngilizcesine rağmen  elbette ki anlaşıyoruz ve yemeği sipariş edip: ‘Bana’ diyorum ‘en sert (okunuşu kaşasa) cachaçanızdan verin lütfen.’

‘Şahsen ben şunu içiyorum, hem sert hem leziz’ diye gösteriyor menüden, eyvallah ediyorum. İki dakika sonra garson üç bardak cachaça ile geliyor. ‘Bu’ diyor ‘siparişiniz. Diğer ikisi ikramımızdır.’

 

P1080819

 

Raconizmin gözünü seveyim. Bunu kasıtlı yapmadım ama bundan sonra yürüyeceğim yol belli oldu. Adamların hoşuna giden, bir yabancının gelip de kola-bira gibi saçma sapan şeyler yerine yerel ürünü içmesi!

Alex’iyle ünlü Curutiba kentinde yine yemek arayışı içerisinde gözüme sıcak gelen bir mekana giriyorum. Salaşla entel arası bir yer burası. İspanyolca anlaşıyoruz çat pat. Yemeği sipariş edip en sert cachaça söylüyorum yine. Sonra da havanın güzel olmasından dolayı dışarı oturuyorum. Birazdan eleman iki tane cachaça ile damlıyor, biri yine elbette ki ikram. Teşekkür ediyorum. ‘Abi seni içeriden çağırıyorlar izninle’ diyor. Hayda! Brezilya’da bir konsa çıkmadığım eksik kalmıştı, o da oluyor ya daha ne diyeyim?

Kahve ten renkli orta yaşlı bir kadınla, buğday rengimsi yaşlıca bir amcanın masasına oturuyorum. İkisi de İspanyolca biliyor. Kadın oralı, adamsa on sekiz yıldır orada yaşayan bir Fransız. Güzel sohbet dönüyor aramızda. İlerleyen saatlerde bilmediğim kulüp ortamlarına gitmemi salık veriyorlar ‘Ama taksi ile git, yol uzun, sakat olabilir.’

 

36947

 

Tabii ki yürüyerek gidiyorum. Beklediğimin aksine bir şey olmuyor. Bir tane şekilli bara gidip oturuyorum, aynı bizim zengin ortamları. Aynı bayıklık, aynı sıkıcılık, tipler bile neredeyse aynı. Bir iki tek atıp çıkıyorum. Biraz dolanıp daha ilginç bir ortam bulamayınca kentin karanlık sokaklarına dalıyorum. Bir tane leş ortam buluyorum ama içerisi çok kalabalık. Kalabalığı sevmediğim için ilerliyorum. Daha sonra tenha bir yer buluyorum. Burası bakkal kırması, yemek de yapan tek-tekçi yeri. Selam verip giriyorum, selamımı alıyorlar. Tezgaha konuşlanıp cachaça istiyorum. İçkimi yudumlarken gözlem yapmaya başlıyorum. Zira burası sikindirik zengin mekanından daha ilginç benim için. Özellikle mekan sahibi bir aile. Kadın ve oğlu çalışıyor. Tek dal sigara almaya gelen evsizlere veya bir tek atmak isteyen yoksullara hizmet ediyorlar. Ama bunu yaparken belli bir sertlik, belli bir saygı ve büyük bir racon içerisindeler. Gerekirse üç kuruşun da hesabını yapıyorlar ama kimseyi kırmıyorlar. Yıllar içerisinde kurdukları bir denge olduğunu hissediyorum bunun.

Bir tane evsiz geliyor, parası 10 sent eksik. Telaşla benden istiyor, çıkarıp veriyorum. Teşekkür edip tekini atıyor ve uzuyor. Asla kadınla pazarlığa girmek istemediğini görüyorum.

Derken karşımdaki tezgahta duran içlerinde çeşit çeşit otlar bulunan şişeleri fark ediyorum. ‘Bunlar ne?’ diye soruyorum, kadının kendi yaptığı cachaçalarmış. ‘Bağlayın’ diyorum, kafa bir milyon oluyor onlar bağladıkça. Ama yemin ediyorum içtiğim en leziz cachaçalar bunlar. Hesabı istiyorum, şaka gibi bir para ödüyorum, resmen şaka gibi.

Ertesi gün Sao Paolo’ya otobüs biletim var ama akşam buraya bir kez daha gitmeden olmaz. Bu sefer Cuma diye ortamdaki makineden müzik de vermişler ve mekan biraz daha kalabalık. Müdavimlere selam verip kaldığım yerden devam etmek istiyorum diyerek yine otlu cachaçalardan devam ediyorum. İki, üç derken gitme vakti geliyor. Kadına ‘gerçekten çok leziz yapmışsınız’ diyorum. ‘Bir şişe satın alabilir miyim?’ Bunu sorarken ‘kaç para ister ki, istese istese...’ diye iğrenç bir düşünce var aklımda. Ama yanıt tokat gibi geliyor:

‘Dışarıya şişe vermem! Onlar benim kendi el emeğim.’

İnsanlık dersimi alıp çıkıyorum. Asla unutmamalı: Paranla değil, insanlığınla değer kazanırsın!

Ve bana bunu hatırlattıkları için onlara minnet duyuyorum.

 

GÜNEY AMERİKA MÜZİK NOTLARI I

ARJANTİN

Sanıyorum Arjantin denilince akla ilk, Maradona (Messi, futbol), Che, Eva Peron değil de tango gelir. Ama tangonun, Rio de la Plata yani Plata nehrinin etrafında doğduğunu belirten Uruguay vatandaşları, başkentleri Montevideo’nun da bu bölgede yer aldığına dikkat çekerek tangonun doğum yerinin kendi ülkeleri olduğu iddiasındadır. Bu milliyetçi saçmalıkları bir yana koyarsak bu güzel dans ve müziğin proleter sınıfı veya o zamanlar için alt-tabaka denilen kişiler tarafından icat edildiğini vurgulamak gerek.

19. yüzyılın sonlarında Katolik (ve doğası gereği yobaz) kültür baskısından o bölgede erkeklerin kadınlarla olan ilişkileri sıkıntılıydı. Tabii kadın sayısı da oldukça azdı. Dolayısıyla ilk tango dansçıları yalnızca erkeklerdi.

 

Büyük Usta Carlos Gardel

 

Daha sonraları dans yaygınlaştıkça kadınlar ve özellikle fahişeler olaya iştirak etmeye başlıyor. Mesela fahişeler, dans ettiği erkeğin parası olup olmadığını anlamak için erkeğin bacakları arasından kendi bacağını geçirip topuk hareketiyle adamın keseyi yokluyor ve neticede figürler zenginleşmeye başlıyor. Erkekler arasındaysa tango, kadınları tavlamada yeni bir rekabet kapısı açıyor.

 

Tango ile ilgili söylenecek çok şey var ama biz olayı kısa keselim. Dünyada, tangonun çok popüler olduğu Türkiye’de 1930’larda ilk tango şarkıcılarının kadın olduğunu Arjantinlilere söylediğimde, kürtajın halen yasak olduğu, kadın haklarınınsa özellikle eski yıllarda yerlerde süründüğü bu ülke vatandaşlarında hayret uyandırdı elbette.

 

Seyyan Hanım

 

***

Aslında Akdenizli göçmenler tarafından taşınmış ve daha sonra kısmen değişerek geleneksel hale gelmiş iki müzik ve dans daha var. Bunlardan birisi çakarera (chacarera):

 

Diğeri ise zamba:

 

Yeni arkadaşlarla yaptığımız klişe sohbetlerimizin birinde Arjantin’de kimleri dinlediğim sorulmuştu. O anda aklıma Mercedes Sosa gelmeyince haklı olarak ayıplanmıştım. Ancak sonradan fark ediyorum ki ben O’nu hiçbir zaman bir Arjantinli olarak düşünmemiştim. Nasıl ki Aşık Veysel'i duyduğumuzda binlerce yıl öteden gelen bir ses duyarız, o an Anadolu toprağının kokusunu alırız ve Aşık Veysel için ‘Sivaslıdır’ veya ‘Anadoluludur’ deriz ama ona asla Türk’tür demeyiz. Aynı şekilde Mercedes Sosa'yı duyunca ben de Amerika’nın kokusunu alıyorum. Ama bizim ülkede ve daha bir çok yerde, saçma sapan bir şekilde Birleşik Devletlere verilen isimle alakalı olmayan, buranın yerlisinin, toprağının kokusunu.

Arjantin’in kuzeyi Tucuman’da dünyaya gelen Sosa, bir Diguita yerlisidir.

Cuando Tenga la Tierra / Toprağım Olduğu Zaman (çeviriyi ben yapmaya çalıştım)

Toprağım olduğu zaman
Birlikte savaşacaksın
Öğretmenlerle, çiftçilerle
İşçilerle

Toprağım olduğu zaman
Tohuma söz vereceğim
Hayat tatlı bir salkım gibi olsun diye
Ve bu üzüm denizinde
Bizim şarabımız olacak
Ve ben Şarkı söyleyeceğim...
Şarkı söyleyeceğim...

Toprağım olduğu zaman
Yıldızlara vereceğim
Buğdayın astronotunu,
Ayın karanlık yüzünü

Toprağım olduğu zaman
Cırcır böceğine dönüşeceksin
Neyi söylemek istersen
Söyleyebildiğin bir orkestrada

Toprağım olduğu zaman
Tohuma ant içeceğim
Hayat tatlı bir salkım gibi olsun diye
Ve bu üzüm denizinde
Bizim şarabımız olacak
Ve ben Şarkı söyleyeceğim...
Şarkı söyleyeceğim...

Köylü, Toprağın olduğu zaman
Benim yüreğimdeki dünya bütün dünya olacak
Tüm unutulmuşların arkasından gözyaşlarımızı kurutacağız
Utancın korkusunu
Ve sonunda göreceksin, köylü
Köylü...
Çocuk yapmak için yattığımız gece
Bizim olacak
Köylü, Toprağın olduğu zaman
Ayı cebine koyup yürüyüşe çıkacaksın
Ağaçlarla
Ve sessizlikle beraber
Ve yanımda olan erkeklerle,
Ve kadınlarla
Şarkı söyleyeceğim

 

 

Diğer büyük şarkıcılardan Atahualpa Yupanqui de Tucuman dolaylarında yaşamış, yarı yerli yarı Basktır. Daha sonra aldığı ismi ise Quechua (Keçuva) dilinde 'Çok uzak diyarlardan bir şeyler söylemek için gelen biri'dir.

 

Dilimize uyarlanıp Ferdi Özbeğen ve Mehmet Erdem tarafından da söylenen şarkısı 'At Arabamın Dingilleri'

 

Son olarak yörenin eğlenceli bir topluluğu olan İlya Kuryaki & Valderremas’tan gelen parçayla kısa yazımızı noktalayalım:

 

Terms & Conditions  |  Privacy Policy

Gezenti 2018 © All Rights Reserved