NOEL NEY LA NOEL? YA DA NOEL ZAMANINDAN KİMİ HİKAYELER

Salt Lake City, sittin sene önce

Alkolizmin şanlı bayrağını gururla taşıyan kadim dostum Benan, orada konuşlanmış olan tayfayı toplayıp bizi bara götürüyor. Bunlar komple Marksist ekonomi okuyorlar orada. Okuyor dediysek doktora yapıyorlar, boru değil. Dünyanın sayılı Marksist iktisat öğretimi veren yerlerinden biri de Utah Üniversitesidir. 

Bar dediğim eşek kadar bir yer. İki katlı ve oldukça geniş. Bizim tayfa da bir süre sonra sağa sola dağılıyor doğal olarak. Ben evde önceden yüklendiğim için kafam yüksek, etrafta kons yapıyorum. Onla bunla laflıyorum...

O zamanlar saçım bayağı uzun, sakal da olmadı mı millete değişik görünüyorum sanırım. Yukarı katta bar taburesinde oturmuş ikiz (o kadar sarhoş değilimdir diye umuyorum) gibi birileri var, bildiğin Kızılderili. Aslında ben ikizi değil de yanlarındaki sülün gibi yerli kızını kesiyordum, sonra bunlar bana bakmaya başlıyor, ben kıza onlar bana derken ortamdaki gerilim artıyor. O sırada beni biri mi ne çağırıyor da uzuyorum hafiften. Ben gittikten sonra olay ortaya çıkıyor ki, bu herifler Utah'a adını veren Ute yerlilerindenmiş, hem de Reis'in oğullarıymış. Reis dediğin oranın feodal Kürt ağası gibi bir şey. Yani maraba çalışsın ben de Las Vegas'ta paraları ezeyim. Neyse, Benan'a benim menşeimi sormuşlar, bize ne kadar benziyor diyerek, Benan da pislik bir biçimde "la zaten Gızılderililer Türktür" diye yapıştırmış, "Ne konuşuyonuz?"

 

Sibirya yöresinden bir Türk şamanı

 

Elemanlar bayağı bir bozulmuş bu lafa, nedense? Türkler Kızılderili desek olacak değil mi?

Olaydan aylar sonra Benan'la süpermarkete gitmiştik. O alışveriş yapıyor ben de boş beleş dolanıyordum ki kasaların orada iki tane uzun saçlı yerli amcayla göz göze geliyoruz. Sanırım bunlar Navajo yerlileri. Adamlar beni görünce heyecanlanıp gel gel yapıyorlar elleriyle. Yanlarına gidiyorum, önce bana sarılıp sonra kol tokalaşması gibi bir hareket yapıp sarılıyor ve akabinde soruyorlar: "Brother, which tribe are you from?" yani "Kardeşim, hangi kabiledensin?"

 

navajocode
codetalkers960

Savaştaki Navaholar

 

"Abi ben Türküm" diye yanıtlıyorum heyecanla.

"Vay!" diye atlıyorlar: "Biz akrabayız lan! Biliyor muydun?"

Olaylar olaylar...

 

Montreal, yıllar önce

Emren (o zamanlar henüz tanışmıştık ama kısa sürede dostluk mertebesine ulaşmıştık), 'haydi sana Çin lokantasında istiridye ısmarlayayım' diyor. Bu gibi tekliflere asla hayır demem, hele ki yanında alkol olma olasılığı yüzde binken. 

E kış gelmiş, hava eksi yirmilerde seyrediyor. Yıllar yılı dağcılık, bayırcılık gibi lüzumsuz işler yapmışlığım vardır ama bu lanetli kentte eksi otuz beş dereceyi gürünce, böyle bir soğuğa karşı saygıda bulunmak için cephe selamı veresim gelmişti. Böyle bir soğukta insanın burun kılları ve kirpikleri donuyormuş meğerse. Bir de gizli tehlike, yürürken kar tabakalarının arasına sinsice sinmiş olan buzlara dikkat etmemiz gerekiyor, yoksa kötü kırmamız içten bile değil.

 

Montreal'de kış keyfi

 

Montreal bok gibi bir yerdir. Hatta zamanın Ankara'sı bile (hem de kentimizde gerçek zamanlı değil, gerçekten Sims oyunu oynayıp içine sıçan şahsa karşın1) bu lanet yere on basardı (şimdi için yorum yapamaya ne hacet, yansın bu Angara!). Metroya giden otobüsü soğukta yirmi dakika beklerdin, otobüse bindikten ve indikten sonra metroya yetişmek için koşardın ama yetişemezdin ve bir on dakika da metro beklerdin. Metro bozulmazsa varacağın yere yürüme süresinde varırdın. Hayır, hava iyi olsa yürümekte beis yok ama...

İnsanları hissiz, yolları çukur, kaldırımları da köpek bokuyla kaplıdır ve orada yaşamak için insanın hiç bir bahanesi olamaz, kendini kandırmak dışında elbette2.

Neyse, yemeğimizi yiyip iki üç şişe şarabımızı içiyoruz. Dışarıda kar çiselemeye başlamış. Bizim kafalar güzel olmuş hafiften, saat de ilerlemiş. Gitme vakti. Kaldırımda kaya kaya ilerlerken idrak ediyoruz ki karınlar yine acıkmış. Her daim karşımıza çıkan kırmızı-yeşil-sarı tabelalı pizzacılardan birini Emren'e gösterip, "gel ben de sana kıymalı pide ısmarlayayım" diye bir teklifte bulunuyorum. Emren şaşkınlıkla "kıymalı pide mi?" diye sormadan edemiyor. Aslında ben de ilk kez bir Kürt pizzacısına giriyorum. Montreal'deki pizzacıların çoğu Pizza Welat veya Pizza Şirwan gibi Kürtçe isimlere sahiptir. Muhtemelen köye yardım diye toplanan paraların bir kısmının cukka edilmesine istinaden İtalyan mozarella mafyasıyla işbirliği neticesinde açılmış olan dükkana giriyoruz. Benden daha az esmer olan çalışan arkadaşlar da bizi bir şeye benzetemeyip, bize Fransızca "iyi akşamlar" diyor.

 

w

 

"Kolay gelsin", diye kestirmeden Türkçe giriyorum, "kıymalı pide var mı?" Beklenmedik bir durum olduğundan elemanlar arızaya geçiyor ve kekeleyerek "yok abi..." diyor. "Neden yok yahu?" diye üsteleyince arkadan yaşça büyük biri çıkıp "talep olmuyor ondan" diye yanıtlıyor gülümseyerek. Sonra bize çay söylüyor: "size peynirli pizza yaptırayım mı?"

Ben de "Yok sağol, canımız kıymalı pide çektiydi, çok da önemli değil" diyerek geçiştiriyorum olayı. Oturuyoruz. Eleman bizi biraz yoklayıp, kısa bir muhabbetin ardından vahim konuya giriyor, "Bakın, siz okumuş yazmış insanlara benziyorsunuz, size önemli bir şey sorabilir miyim?" Emren'le birbirimize bakıp elemana kafa sallıyoruz. 

"Burada yaşanır mı?"

 

02
111
0z8kgltj9smel6c123n

Geçmişten itibaren değişmeyen Türk erkeği kafası ve bunu körükleyen rezillik

 

Bildiğiniz veya tahmin edeceğiniz gibi, Anadolu'dan dünyanın dört bir yanına göçmüş gurbetçiler büyük bir yalan doğurmuş ve yıllarca bu yalanı beslemiş, her zaman da sıcak tutmuşlardır. Gavur illere gittiklerinde oldukça kötü koşullarda, dil bilmeden iz bilmeden yaşamış, normal yaşantılarında asla yapmadıkları 'pis' işleri yapmak zorunda kalmışlardır. Ancak, tatil zamanlarında yurtlarına döndüklerinde kabus dolu yaşantılarını anlatmak yerine, bu gavur illerini ve oradaki yaşantıyı övüp, olayı erkek toplumu için de can alıcı bir hale getirmişlerdir: "gavur kadınlar esmerlere bayılıyor." Yurtdışı görmemiş zavallı insanımız da bu harika hayata, çekici görünme düşüncesine imrenmiş, zaten Osmanlı'nın son üç yüz yılında sürekli körüklenen ve Cumhuriyet dönemiyle zirve yapmış olan, Batıya karşı duyulan aşağılık kompleksinden dolayı da yabancı ülkeleri her zaman yüksekte görme eğilimini içinde büyütmüştür.

Neyse ki bu abimizin kafası çalışıyor da oradaki durumu sorgulamaya almış, bakmış ki anlatıların yüzde doksanı yalan dolan hikaye, ama etrafta kral çıplak diyecek bir kişi bile yok ve tesadüfen karşısına biz çıkıyoruz. 

Kanada pasaportu alıp da orada yaşayan arkadaşım yok gibi. Alan fıyıyor oradan.

Kısacası her anlatılana kanmayın! 

 

hqdefault

Kanadalı ha, hmm

 

Belgrad, daha az yıllar önce

Orada tanıştığım iki elemandan biri beni caz ortamına sokmuştu, diğeri ise 'кафана'ya. Kafana oradaki geleneksel tavernalara verilen isimdir. Bu tür yerlerde rakiya denen erik, ayva, kayısı veya daha fazla türden boğma rakı servisinin yanında, geleneksel Sırp veya Çingene müzikleri dinleme imkanınız da bulunmaktadır.

Oturup bir şişe rakiya söylüyoruz. Tıpkı Yunanca gibi Sırpça'nın da yüzde yirmisine yakını Osmanlıca sözcüklerden oluşur. Nasıl ki Türkçe/Osmanlıca bir sözcük Yunancalaştırılırken sonuna -i eki alıyorsa (çakmaki, kalabaliki, karpuzi gibi...), Sırpça'da bu ek -ya olmuştur. Tabii bunu onlara anlatmak zor oluyor, zira herkes Osmanlıcayı Türkçe ile karıştırıyor. Osmanlıca lügatın içinde yarıdan çok daha fazla kelimenin Arapça ve önemli bir kısmının da Farsça olduğu gerçeğini kabul etmek istemiyorlar: "Biz bu kelimelerin Türkçe olduğunu bile zorla kabul ettik, şimdi Arapça üzerine düşünmemiz gerekiyor, uzun iş."

Neyse, alkol seviyesi arttıkça muhabbet iyice harlanıyor derken bizimkinin eşi arıyor, bu da gürültüden konuşamadığı için dışarı çıkmak zorunda kalıyor. İçeride coşkulu bir müzik. Masanın birinde de dört tane erkek, her on beş dakikada bir aralarındaki elemanın üstünü başını yırtıyor. Bu da kızmıyor, üşenmiyor kalkıp yeni bir tane tişört giyip geliyor ve sahne tekrarlanmaya devam ediyor. Diğer üçü yırttıkları çeri çaputu da kafalarına kollarına filan doluyor. Hepsinin bazuka gibi sarhoş olduğunu söylemeye gerek yok elbette.

 

 

Sonra bizimki yanında bir kızla çıkageliyor. Arkadaşı olduğunu düşünüyorum, içmeye devam ediyoruz. Elemana biraz önceki yırtma olayını soruyorum. Meğer söz konusu şahsın yeni çocuğu olmuş da bu olay buranın geleneksel kutlamasıymış meğerse. Ne kadar ilginç adetler var yahu diye salak salak yırtıcı elemanların olduğu tarafa bakarken kızcağız bana "sarışınlardan mı hoşlanırsın yoksa esmerlerden mi" diye bir soru yöneltiyor. Deminki mallıktan şimdi bu soruya terfi ediyorum karşımdakinin koyu renk saçlarına dönerek. 

"Dürüst olmak gerekirse ben şahsen sarışınlardan hoşlanırım, hatta bilakis onlara karşı feci bir zaaf içerisindeyim. Ama bana takılma, erkeklerin çoğu öyle söylemeseler bile esmerlerden hoşlanır." "Peki" diyor, "Senin ülkene gidersem evlenme şansım nedir?" Hoppala!

"15 dakika içinde!" diye yanıtlıyorum, gözleri büyüyor: "Ciddi misin?" 

"Çok ciddiyim, on beş dakika içinde seni baş göz ederiz." (Tabii bunu söylerken, sırtlan gibi, yamyam gibi olan arkadaş çevrem şöyle bir gözümün önünden resmi geçit yapıp gidiyor. O anda da sakal uzatmaya ve arkadaşlarımla daha az görüşmeye karar veriyorum. Nasıl bir çevrem varmış yahu! Neyse ki alkol zihni açıyor da farkındalığımız artıyor.) 

 

rakija

 

Kız benim bu dürüst yanıtımdan sonra büyük bir sevgiyle ikimize de sarılıp "ne kadar iyi insanlarsınız siz" diyerek kalkıp, sevinçle kopup gidiyor. Ben de bizim elemana noluyoabiya3 gibi bir bakış atıyorum. Açıklıyor...

Bu, telefonla konuşarak dışarı çıktığında, kız da orada bar bar bağırıp, ağlıyormuş. Bizimki telefon konuşmasını bitirdikten sonra kıza "her ne sıkıntın var ise bu kadar üzülüp sinirlenmeye değmez, gel içeride bizimle biraz otur, kendine gel" diyerek kızı buyur etmiş. Meğerse kızın erkek arkadaşı bir sarışınla bunu aldatmış, o yüzden berbat durumdaymış. Bizim bebenin de bunu tanıdığı filan yokmuş önceden.

Ulan bir anda hayır duası içinde kalmışım da haberim yok. Hocam, Ortodoks'un hayır duası Noel'de daha bir caiz midir (bonuslu), yoksa kaza orucu mı tutmalıyım? Ateistler bunu da açıklasın!

 

Lviv, Bitmeyen Noel, iki yıl önce

Lviv'de Noel kutlamaları, arifesiydi bilmem neyiydi derken 15 aralık gibi başlar 15 ocağa kadar da devam eder. Panayırlar kurulur, eğlenceler düzenlenir. Her yerde donuz sosisi, et, sıcak şarap ve kahve kokuları, müzikler, danslar... Berbat derecede kalabalıktır ama. Polonyalılar, yerli turistler ve artık bu taraflarda pek sevilmeyen Ruslar, Beyaz Ruslar, bir de klasik arayışları içerisinde olan tornadan çıkmış gibi tipleriyle zavallı pasaporttaşlarım.

 

Kepazeliğe gel

 

İslamiyet’te zinanın filan değil, aslında domuz eti yeme dışında hiçbir şeyin günah sayılmadığını düşünen bu tür burada açlıkla terbiye olmaya mı çalışıyor anlamadım. Neyse ki bu salaklara hitap eden Türk restoranları var da domuzdan korunuyorlar. Domuz ne yapmış bunlara? Ulan domuz yerine Allah'ınızdan birazcık korksaydınız bu kadar rezil bir millete dönüşmezdik! Domuz dışında her boku ye, karını aldat, yalan söyle, sonra otuz gün oruç, bonuslu günlerde iki sevap, akabinde pırıl pırıl ol ve tekrar günaha koş.

Ana meydanda yanımda bir takım sarışınlarla İngilizce konuşarak ilerliyoruz, gece yarısını geçmesine karşın ortam yine kalabalık ve sarhoş dolu. Bizim patlak İngilizcemiz sarhoşa mükemmel geliyor olmalı ki kenarda piizlenen bir çift yandan laf atıyor: "England, England?" diye.

 

marry2

 

"La yok! / Noup!" diyorum yürümeye devam ederek, "Türk!" ("ü"yü vurgulayarak tabii). Ve biraz zaman geçince bu tepkimden dolayı karanlığın içinde oluşan bu derin sessizliği bozuyorum, arkamı dönerek: "Ya siz?" 

Heyecanla "England!" diye atılıyorlar.

Yazık lan, içim parçalanıyor. "Kusura bakmayın" diyorum hayıflanarak, "sizin adınıza çok üzgünüm." İngiliz bu boru değil, Fransız'dan bile kötü neredeyse. Üç saniye süren sessizliğin ardından anırarak gülme sesleri gelince derhal fikrimi değiştiriyorum: "Yok yok. Fransızlar daha berbat. Bunlar en azından kendileriyle barışık. Ne bok olduklarını biliyor." 

 

Peki ya biz?

 

Paylaşım için

14 ŞUBAT’IN PAVYON VE ÖNEMİ

Ankara

Sittin sene önce bir arkadaş toplaşmasında yüklüce alkol alımına müteakiben, ev sahiplerinin 'bu kafayla eve gitmeyiniz' teklifine sıcak bakıp, evlerinde uyumaya hazırlanıyorduk. Eski ahbaplarımdan biri milletin sızmasından istifade edip: 'Hani beni pavyona götürecektin?' diye soruyor. Ahlaksız, ancak bir o kadar da cazip bir teklif. 'Hesabı ödersen götürürüm' diye yanıtlayarak olaya sıcak baktığımı ima ediyorum. Sonra pazarlığa girişiyoruz, 50'ye 50, yok 20'ye 80 derken güya hesabı 40'a 60 oranında paylaşma konusunda anlaşmaya varıyoruz. Ama elbette ki hesabı ona ödeteceğim. Racon öğrenmek, racon gereği beleşe olmaz!

Zamanında müdavimi olduğum Başkent Gazinosu'na varıyoruz. Mekanın çalışanlarıyla aramdaki sıkı fıkı ilişkimden dolayı, adet olduğu üzere yapılan tokalaşma faslını hızlıca geçip sahnenin yakınlarına konuşlanıyoruz. Soğuk hava beni biraz ayılttığından bir ufak rakı söylemekte beis görmüyorum. Rakıdan ilk yudumu alırken sahneye assolist çıkıyor. Kadın oldukça şakacı bir mizaca sahip gibi, zira mikrofonu eline alır almaz: "Hepinizin sevgililer günü kutlu olsun!" diye giriş yapıyor.

 

 

Bir karşımdaki at kılı gibi duran herife, bir de etrafımızdaki sürü halinde bulunan müteahhit tipli, muhtemelen çoğu evli olan bıyıklı kelli felli adamlara bakıyorum ve akabinde kahkahayı patlatıveriyorum. Tabii ki benden başka olayın ironisine gülen yok, yan masalardan pis pis bakıyorlar ama umursamıyorum. Bu arada eleman 'abi karşı masadan hatun beni kesiyor' diye bir gözlemde bulunuyor. Bir kahkaha daha!

'Lan oğlum' diyorum, 'onlar konsomatris, tabii bakacaklar. İstersen çağıralım.' Kızı masaya davet ediyoruz ve o an anlıyorum ki kız hafif şehla. Yani büyük bir olasılıkla bizim elemana baktığı filan da yok.

Durumumuz gerçekten de içler acısı. Rezillik diz boyu. Müptezelliğin en dibi.

 

Salt Lake City (Tuz Gölü Kenti)

Bir önceki olayın üzerinden iki yıl geçmiş, evlenmişim (sarhoştum hatırlamıyorum). Bizim hatun 'Bugün 14 Şubat' diyor. 'Eee?' diyorum. Evlenmeden önce de, aslen benim öküz olduğumu bildiği için 'Sevgililer günü yani' diye açıklama yapıyor tıpkı bir geri zekalıya anlatır gibi. Daha önce kapitalizm, tüketim toplumu vb iblisliklerle ilgili çok fazla kafasını ütülediğim için neyse ki hediye filan istemiyor ama?..

Hala altından ne çıkacağını bilmediğim için aptal aptal suratına bakarken 'Yahu dışarıya çıkalım işte. Mesela gel seni strip klübe götüreyim' diyor. 'Ne işimiz var strip mitrip, evde oturalım güzel güzel' diye itiraz etsem de tıpış tıpış gidiyorum. Bazen, ne kadar saçma isteklerde bulunsalar da, kadınlarla tartışmak boş ve anlamsız gelebiliyor.

 

hqdefault

 

ABD'de, bildiğim kadarıyla iki tür striptiz klüp var, alkollü ve alkolsüz olmak üzere. Eğer alkollüye gidiyorsanız kadın cinsel organını görme olasılığınız olmuyor, zaten çok da elzemdi ya! Millet içip içip saldırıyor diye midir nedir, artık orasını anlamadım. Diğerinde ise olay anadan üryan bir şekilde gerçekleşiyor. Kadınlar genelde direk dansı (pole dance) denilen akrobatik ve de kendilerine göre seksi buldukları dansları müzik eşliğinde sergiliyorlar (gerçi ABD menşeili filmlerde de görmüşsünüzdür). Birbirine benzeyen kadınlar, birbirine benzeyen mekanik hareketler. Eğer sahnenin önünde oturuyorsanız önünüze bir kaç dolar koyarsınız. Kadın da mangırları indirmeden önce bir süreliğine sizin için dans eder, önünüzde kıvrılır filan. Daha sonra dansı bitince de yanınıza gelip kucak dansı (lap dance) isteyip istemediğinizi sorar, sizi her türlü sağmaya çalışır. Açıkçası bütün bunlar bana pek de cazip gelmiyordu, ortamdaki her şey o kadar yapay ve manasızdı ki.

Zaten belli bir süre sonra ilgimi kaybedip televizyondaki basket maçını izlemeye başlıyorum. Bizim hatun olayla daha çok alakalı, zaten bana söylemişti 'kadın kadına aslında erkeğin kadına baktığından daha çok bakar' diye de, umursamamıştım pek.

Sıkılıp sıkılmadığımı soruyor. 'Yurda dönünce seni pavyona götüreyim, o zaman neden sıkıldığımı anlarsın' diye dürüstçe yanıtlıyorum. Karaciğerim rakı, yüreğim muhabbet isteğiyle dolu olarak. Kısacası buna gurbet hasreti diyebilirmişiz o an.

 

 

Benden sonra oldukça ilerlemişler

Ankara (yıllar sonra)

'Eee?' diyor. 'Ne eesi?' diyorum. '14 Şubat' diyor. Bir filinki kadar olmasa da hafızam iyi olduğundan derhal olaya uyanıyorum. Bir söz verdim ve sözümü tutma zamanı gelmiş de geçiyor. Yıllar olmuş Başkent Gazinosu'na gitmeyeli ama raconumuzdan bir şey kaybetmemiş olsa gereğiz (ne saçma bir cümle) diye kendi kendime sayıklıyorum. Oraya daha önce bir kaç kez de bazı anarka-feminist, yani kadın arkadaşlarımı götürmüştüm, kadınların rahatça girebileceği de bir ortamdır.

Girişte beton gibi suratlı baş garsona 'Turistik gazino yazıyordu, ben de turist getirdim sakıncası yoksa' diye şakalı bir girizgah yapıyorum, sesimi bas-baritonda tutarak. Elemandaki ciddiyet anında kayboluyor. Cebine biraz para sıkıp kulağına fısıldıyorum: 'Benim hanım bu, yıllardır yurt dışındaydık, ona her zaman göstermek istediğim yerlerden biri de burasıydı, eski mekanımdır.'

Baş garson başı ve gözleriyle anladım diyerek sessizce bizi sahnenin yanına buyur ediyor. Bütün masalar da kadınıyla erkeğiyle bize bakmaya başlıyor elbette ki. Zira bizimki benden uzun ve gayet Amerikalıya benziyor.

 

Bu arada sahnede şovlar devam ediyor. Revüsünden akrobatına, assolistinden cambazına her türlü şaklabanlık ve eğlence gırla gidiyor. Bizimkisi gerçekten olaya hayranlıkla bakıyor ve 'haklıymışsın' diyor. Ben de 'ne sandın ...' edasıyla rakımı ezmeye devam ediyorum hafif hafif.

 

 

 

Ankara’mın havasından mıdır pavyonun rakısından mıdır ne zaman ve nasıl bu racona hasıl oldu bilemiyorum ama birden 'buradaki kadınlarla tanışmak istiyorum' diyor. (Kadına kadın çağırmak mı?)

'Bunu ben de istiyorum ama...' diyip kahkahayı koyuveriyorum, sonra derhal ciddileşip: 'kadın içkisi ne kadar haberin yok tabii.' diye ufak bir açıklama yapıyorum. Ama masum bakışlar karşısında buzdan yüreğim eriyor ve garsona 'bir tane İngilizce bilen arkadaş yolla' diye istekte bulunuyorum, 'bizimkinin Türkçe biraz kötü de.' 'Abi' diyor 'bütün kızlarımız İngilizce biliyor.' 'Siktir lan' diyeceğim de, terbiyemi bozmuyorum. O işler eskidendi (ikisi de).

İngilizceyi geçtim Türkçeyi bile zar zor konuşan bir tane kız yolluyorlar. İki tane boktan Türkçe konuşan güzel kadın dinlemek ne kadar ilginçmiş. Kendi kendime içip içip gülüyorum bir kenarda. Bunlar da aralarında anlaşmaya çalışıyorlar yarı tarzanca yarı kadınca...

Hayat bazen ne kadar saçma, bazen ne kadar sürreal geliyor insana diye düşünüyorum şişenin dibine inerken.

Şişenin dibi hayat kadar güzel.

 

Paylaşım için

ISE ve BOOKCHIN’LE TANIŞMA

Uzun, çok uzun yıllar önce

Gençliğimde komün kurmak, doğal tarım yapmak, doğayla iç içe yaşamak gibi soylu amaçlarım vardı. İşte bu yıllarda amaç aracı haklı kılar diyerek, eski Stalinci, eski anarşist, sonradan çevreci ve daha sonra garip bir şeyci ve şu an rahmetli olan Muray Bookchin’in kurduğu Institute for Social Ecology’ye bir e-posta gönderiyorum. Mesajımda kısaca diyorum ki “kardeşim ben anarşistim, dolaysıyla çulsuzum. Ama beni yaz okulunuza kabul ederseniz bir iki bir şey öğrenir, böylece boş beleş gezen anarşist olmak yerine, vatana millete olmasa da en azından kendine hayrı olan biri haline gelirim.”

Yanlış hatırlamıyorsam ben umudu kestikten bir ay kadar sonra şu içerikli bir yanıt gelmişti mesajıma: Ne kadar iyi yapmışım da yazmışım. Zaten onlar da her yıl uluslararası öğrenci kontenjanlarından yabancılara burslu eğitim imkanı tanıyorlarmış. Ve ben de başvuru yapan ender bir kaç kişiden olduğumdan beni değerlendirmeye almışlar, en kısa zamanda haber vereceklermiş.

Olayın üzerinden bir ay kadar daha geçiyor, ne ses ne soluk, ama yanıt geldi ya bana, heyecan içerisindeyim. Dayanamayıp bir posta daha sallıyorum bunlara: “Abiciğim bizim iş ne oldu? Hayır bir ay geçti ve önümüz yaz, ona göre ayarlama yapmam lazım, bilet vize işleri malumunuz...” 

Bu kez yanıt derhal geliyor: “Sizin iş tamam, şu tarihte bekleniyorsunuz. Ancak uçak biletini karşılayamıyoruz. Yatacak yer ve okul masrafları bizden, yemeği karşılama durumunuz nedir?”

Hemen sarılıyorum klavyeye: “Uçak biletini hallederiz de (o kadar da değil), yemek işi kalın gelmesin? Hayır, durumum yok da.”

Yanıt ivedi geliyor: “Gel allah cezanı vermesin gel. Yemek de bizden lanet olsun!”

 

ise

 

Arkadaşlar sağolsun beni ta New York'tan alıp araba ile Vermont'taki Enstitüye atıyorlar. Kerizler zannetmişler ki yol kısa sürecek. Dokuz saat sonra mahvolmuş bir şekilde beni atıp kaçıyorlar resmen. Sanki biz dedik, hayret bir şey...

Dağın başında iki tane ahşap ev var. Ortada in cin top atıyor. İlk evin kapısına yönleniyorum, o sırada içeriden bir şey çıkıyor. Donakalıyorum.

Artık ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama sanırım “Hi” gibi bir şey duyunca gerçek hayata dönüyorum. “Ben yeni öğrenciyim de” diyorum, “görevliler nerededir?” “Bugün Pazar” diye yanıtlıyor, “kimse yok.” Yine de yardımcı oluyor, beni birilerine götürüyor, onlar birilerini arıyor filan derken, nihayetinde beni tepede, on dakika kadar yürüme mesafesinde olan başka bir ahşap binaya yerleştiriyorlar.

 

cevre

 

Ottü’lü olduğumdan mütevellit bende İngilizce filan berbat tabii. 'Do you beer?' 'Do you sex?' gibi temel kalıplar dışında beynimdeki yabancı dil bölümü koca bir boşluk. Zaten sanılanın aksine, bu lanetli Amerikan okulunda iyi İngilizce konuşabilen birileri varsa büyük ihtimalle kolejden gelme zengin bebelerdir. Gerisi zinhar konuşamaz. Gerçi benim daha önce Avrupa görmüşlüğüm ve en az kendim kadar kötü konuşanlarla anlaşabilmişliğim vardı. Ama gel gör ki burası anadili İngilizce olan bir ülke ve aksandır, şivedir gırla gidiyor. Ve eski kıtadan çok farklı bir dil dönmesi var ortamda. Su anlamına gelen (okunuş itibariyle) votır yerine vada diyorlar filan. Vada Rusça değil miydi yahu?

Ben de ‘yes’, ‘no’ ve ‘may be’den oluşan yeni bir tür iletişim geliştiriyorum. Soruların gidişatına göre yanıtı seçiyorum. Neyse ki soruların çoğu da yesli-nolu sorular. Dil açılması ve aydınlanmayı ise beni götürdükleri bir partide yaşıyorum doğal olarak. Tanrı parti ve alkol verenden razı olsun.

Bir bira ülkesi olan ABD'de o zamanlar bira sudan ucuzdu ve ben de külli miktarda bira içerdim. Okul alanında bir kenarda böyle piizlenirken biri Niyorklu iki kız gelip akşam ne yapacağımı soruyor. Bir planım yok diyorum. Ulan dağın başında ne planı zaten? En yakın kasaba bilmem kaç mil, yürümeye kalksak ayı kapar mazallah. Neyse akşamleyin bunlar beni, ‘köyümüze egzotik gibi değişik bir herif geldi’ mantığıyla tutup bir ev partisine götürüyorlar. Ortam neşeli, ABD’liler de sıcakkanlı. Ben de bir party-boy olmasam da anında kaynaşıveriyorum vatandaşla. Türkiye'nin neresindensin sorusuna itlik olsun diye başkent diye yanıt veriyorum. ABD’lilerin coğrafyası (ki bu tayfa entelektüel olmasına karşın) berbattır, hemen atlayıp 'İstanbul' diye sırıtınca, 'O Osmanlı başkentiydi bebeğim' yanıtını tokat gibi yapıştırıyorum yüzlerine! Bunlar özür dilemeye de bayılır, ama bende pislik çok: 'önemli değil' diyorum, 'üçüncü dünya ülkelerinde de sizin başkentinizi New York zannederler.'

 

circus

 

Bu itsel yaklaşımım ortamdaki hayvansevener bir hanımefendi tarafından sempatik bulunmuş olacak ki kendisiyle koyu bir sohbete dalıyoruz. İşte Amerikan İngilizcesindeki ilk ilerlemem kendisi sayesindedir.

Bu arada dersler İngilizce olduğundan mı ne bana acayip sıkıcı geliyor: kapitlizm, globalizm, anarşizm zart zurt. Bilmediğimiz konular değil. Ben de derste sıkılınca ilk geldiğimde gördüğüm şahısla kesişiyorum ki O da bana karşı boş değil gibi sanki. Teneffüste denk gelip tanışıyoruz. Hoş beşten sonra ‘dansçıyım ben’ diyor. Ne tür danslar ediyorsun diye soruyorum. ‘Striptiz’ diyor. Beş saniye kadar boşluğa bel bel bakıyorum. Sonra kendimi toparlayıp biraz anlatsana diye teşvik edici bir tona geçiyorum. Yine geldik bulduk diye düşünmekten de kendimi alamıyorum. Anlatıyor...

Dersler bitince millet sağda solda takılıyor, akşamları da ateş yakılıyor vs. Ama ilginç bir durum gözlüyorum, millet birbirine yazmıyor. Kızlar erkenden uyumaya gidiyor. Geride kalanlara bira ikram ediyorum kimse kabul etmiyor, herkes kendi içkisini içiyor, paylaşım sıfır. Bu nasıl anarşizm, çözemiyorum.

Ortam üç dört Kanadalı ve komple ABD'li dolu. Benden başka yabancı ise iki tane Afrikalı eleman. Bir hafta sonu millet gezmeye gidince ortamda yalnızca Afrikalılarla ben kalmıştık. Beraberce havadan sudan sohbet ederken okulda görevli Thomas geliyor yanımıza. 'Meşgul müsünüz?' diye soruyor, 'yoo' diyorum kendi adıma. 'Komuşların heyleri taşınacakmış, yardım eder misiniz?' diye soruyor. 'Tabii' diyerek hep beraber yollanıyoruz. Hey dedikleri de saman balyalarıymış. Akşama kadar bütün heyleri traktörlere yükleyip taşımayı bitiriyoruz. Komşular da bizi akşam yemeğine davet ediyor: şarap, tavuk ve bir takım garip şeyler yiyoruz ama maksat muhabbet olsun... Bu konuya tekrar döneceğim.

 

kukla1

 

Okul alanında katıldığım sosyal aktiviteler dışında benim sabit bir yerim var ve Demirbaş Şarl hesabı daima orada oturuyorum. Ben orada otururken de millet bir yerlere giderken beni oradan kaldırıp götürüyor. Ama gruplar farklı farklı olduğundan her seferinde farklı bir grupla takılıyorum. Bir gün sirke gidiyoruz, bir gün çıplak yüzmeye, bir gün dansa götürüyorlar derken günler günleri kovalıyor...

Bir akşam ise Bookchin'in evine davetliyiz. Hemen beni tanıştırıyorlar, el sıkışırken ne diyeceğimi bilemediğimden 'yoldaşlardan sana selam getirdim' diye havalı bir giriş yapayım diyorum, sıçıyorum. 'Artık anarşist değilim ki, ne alakası var' diyor Bookchin. 'Komünalist oldum ben!' Aklımdan ‘geçmiş olsun abi’ demek geliyor ama hemen toparlanıp ‘mantıklı olan da zaten buydu’ diyorum. Dolayısıyla anında karşılıklı gıcıklaşıveriyoruz. Konuyu dağıtmak için bana Türkçe basılmış kitaplarını gösteriyor, ben de keriz değilim, dolu geldim tabii, hemen bunlardan birini çantamdan çıkartıp imzalatıyorum ve gerginlik bir nebze olsun dağılıyor.

Sonra rahmetli bize, Felsefenin Temel İlkeleri'nin giriş bölümünü anlatmaya başlıyor. Aklına gelemeyen isimleri filan hep ben söylüyorum millet ağzı açık dinlerken. Yine gıcıklaşıyoruz. Bir ara boşluktan faydalanıp benim dansçıya 'herifin milyon tane kitabı var, zaten bunun bir ayağı çukurda, şuradan gözüne kestirdiğin bir iki tanesini söyle de indirek' diyorum, gülüyor ama oralı olmuyor. Suç ortağım olmadan da bu riske girmem açıkçası. Eli boş dönüyoruz oradan.

 

4007624._SY475_

 

Neyse günler kah sakin, kah huzurlu, kah maceralı devam ederken bir gün yine bira yüklenip dansçı arkadaşımla sohbet ederken Thomas yine damlıyor. 'Alp sana bir mektup var.' Ne mektubu lan? Üzerinde Alp'e dışında bir şey yazmayan beyaz bir zarf, garipseyerek içini açıyorum. İçinden 25 dolarlık bir çek çıkıyor. Anlamsız gözlerle Thomas'a bakıyorum. Thomas da bu mallığım karşısında 'abi geçen gün komşuya yardım etmiştiniz ya, onun karşılığı olarak...' diyor, bende sigortalar atıyor. Yanımdakiyse 'Ooo 25 kaat, hemen yiyelim' diye tepki veriyor. Bunu kolundan tutup beraberce komşuya gidiyoruz. Hayır, derdimi anlatamazsam yardımcı olsun bana diye. Zira beni en çok anlayan bu ortamda O.

Komşuya gidip diyorum ki, 'bakın ben size komşuluk hatırından dolayı yardım ettim, para için yapmadım. Siz de benimle yemeğinizi paylaştınız, eh bu da bana yetti. Lütfen çeki geri alın' diyerek çeki geri veriyorum.' Yanımdaki dahil komşular filan şaşkınca bakakalıyorlar.

Ertesi günün akşamı da genel toplantı var. Yuvarlak yapıp oturuluyor ve herkes bir sıkıntısı, bir önerisi varsa onu dile getiriyor. Neyse, millet öyledir, böyledir diye boş beleş konuşurken sıra bana geliyor. Konuşmaya başlıyorum:

"Berbat İngilizcemden dolayı kusura bakmayın. Her şey için minnettarım, herkese teşekkür ediyorum. Ama bir kaç hususu da paylaşmak isterim. Burası anarşist bir yer ama paylaşım hiç yok. Buranın asıl sahibi olan Yerlilerin dediği almayı biliyorsunuz ama vermeyi bilmiyorsunuz. Verdim demeden verebilmek çok önemlidir. Ayrıca buradaki herkes aşırı derecede içine kapanık, benden başka hemen herkesle iletişimde olan kimse yok." diye giriş yaparak geçen gün komşularla başımdan geçen hikayeyi, yardım karşılığı kabul etmediğim çeki filan anlatıyorum ve ekliyorum: "beni daha iyi anlamanız için ülkemde anlatılan bir hikayeyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Dünyanın en eski medeniyetleri bizde olduğundan her yerde arkeolojik kazılar yapılır. Bunları yapanların başında da çoğunlukla yabancı arkeologlar vardır. Bir gün yine yabancı bir arkeolog, şoförü ve cipiyle arazide dolanırken yaşlı bir köylüye rastlar. Köylünün sırtında bir eşek yükü odun vardır. Bu odunları ne yapacağını şoföre sordurur, köylü de pazara satmaya götürdüğünü söyler.

Arkeolog adama acır ve odunların tamamını ücreti mukabil alacağını söyler. Adam şu kadar der, parasını alır ve odunları yere yıkar. Ve bekler. Arkeolog adama neden beklediğini sorar. Yaşlı adam odunları araca yüklemeyecek misiniz diye sorar.

Arkeolog hayır diye yanıtlar, ben bunu sana yardım etmek için almıştım. Yaşlı adam parasını arkeoloğa geri verir, odunları sırtına geri yükler:

'Ben bu odunları para için değil, insanların ihtiyacı olduğu için satıyorum' der ve pazara doğru yoluna devam eder."

Sessizlik.

Derin bir sessizlik.

Yanımda oturan hocalardan birisisi eğilip kulağıma 'teşekkür ederim' diye fısıldıyor.

"Teşekkür ederiz!"

 

SALT LAKE KENTİ FUTBOL DURUMLARI

 

2000’lerin ortaları, Utah Eyaleti, ABD

Şubat ayında bu kadar güzel bir hava, iklimiyle Ankara’ya benzeyen bu kentte bir lütuftu benim için. Zira günlerden cumartesiydi ve yoğun kar yağışından dolayı aylardır oynayamadığım futbol oyunu, bana tutkulara gem vurulamayacağını tekrarlıyordu sık sık.

Kendimi dışarıya attığımda önümdeki tek engel, kimin-nerede-ne zaman futbol için toplandığını bilememekti; zira bu lanetli ülkede futbol, geri zekalı tosuncukların elleriyle oynadığı oyuna verilen addı ve futbol oynayanı, gerçekten ayak topu dediğimiz oyunu oynayanı bulmak zaman alabilirdi. Ama bir şekilde içgüdülerime güvenmek zorundaydım.

 

NFL Draft Underclassmen Football

Ayaktopuna gel hele!

 

Nitekim içimdeki ses "oğlum yürü merkezdeki Liberty parka, orada kesinlikle Meksikalıyı, Japonu bulursun" diyordu. Eve de yakın olması itibariyle parka doğru yürümeye başladım. Mamafih parka vardığımda ortalıkta bırak top oynayan tek bir insan evladını, ne in ne de bir tek cin bulabilmiştim. Hay böyle içgüdüye derken yine içimdeki ses beynime beynime peyda olmasın mı? “Evladım, ben sana park mı dedim, haydi üniversiteye, burada bu saatte Meksikalı mı olurmuş, hayret bir şey?” İçimdeki sesin daha önce böyle söylemediğine bahse girerdim ama haklı da olabilirdi diye şizofren-paranoyak tadında düşünerek troleybüs durağına doğru yönelmiştim ki, kendi ellerimle hazırladığım troleybüs kartımı evde bıraktığım aklıma geldi. Yeni rotam tabanvay yolu ile doğruca Utah Üniversitesi’ydi.

 

utah

Üniversite Kampüsü

 

Ne bitmezmiş bu üniversite yokuşu diye kendi kendime küfrede küfrede tırmanırken yokuş da bitti nihayetinde. İşte önümde koca üniversite, koca yerleşke! Derhal iç-sesime danışayım dedim. Zira koca okulda nerden bulacağız adamları? Böyle dememle ayaklarım beni bir yere doğru sürüklemeye başladı. Yürüdüm yürüdüm ve akabinde pat diye top oynayanların içine düşmeyeyim mi? Elin gavuru, Japonu, Latini toplanmış böyle şık formalar filan, top sektirmeler, ısınmalar... İçimdeki sese de kıllanmadım değil. Ya kafayı yiyorsam? Ya yeni bir Jan Dark oluyorsam?

 

2017-folk-machine-jeanne-darc

Deli la bu!

 

Neyse, imanımın ağır basması ile her işte bir hayır vardır diyerek destur istedim oradaki kitleden. Kızlı erkekli bu grup beni sevinerek kabul ettiler. Ne de olsa ABD’de futbol oynayan birini bulmak, Kızılderililer'i bulmak kadar zordu. Ortam fazla kalabalık değildi ama oyun yine de büyük sahada oynanıyordu. Eh, ben de beş aydır ayağıma top değdirmiş değildim, üstüne üstlük alkol (su içmeyi bırakmıştım), kadın (henüz evlenmiştim), kumar (evde monopoli oynama); kısaca yaşadığım sefil hayattan dolayı maçın 15. dakikasında soluk soluğa kalmıştım işin doğrusu. Ama sonradan biri karambolden, bir de takipçilikten olmak üzere iki gol çakınca keyfim yerine geldi. Üç beş de asist yaptım işte naçizane, günüm aydınlandı. Maçtan sonra bir kaç Latino'yla muhabbet kurdum; meğer bunlar her hafta cumartesileri ama sadece cumartesileri top oynuyorlarmış ki bendeki de ne şans! Hem de tam oyun saatinde gittim ki oraya, hayret edilecek vaka. İçimdeki sesi acaba daha çok mu dinlesem diye düşünmeye başlarken bir dış ses beni haftaya oynanacak oyuna davet etti. Fenerbahçe kazanmış gibi sevindim o an.

 

8dd59a6c7358b4b2e44b49e2ad2dec6f

 

Bir hafta geçmek bilmedi. Bu sırada daha iyi koşayım diye alkolü ve kumarı azalttım, iki üç kez de kolpadan idman yaptım kendi kendime.

Aksilik bu ya, hava daha güzel olduğundan mıdır nedir, it sürüsü gibi insan vardı ortamda. Elemanlarla on birerden tam saha ve gerçek boyutlu kalelerde maç yapacaktık. ‘Dur bakayım sen hele bir’ dedim kendi kendime, ‘bakalım bunun altından ne çapanoğlu çıkacak?’ Bunlar, 'kıyafeti açık renklilerle koyu renkliler ayrı takım olsun' dedi, 'iyi' dedim. Sonra Hollandalı dana gibi bir herif vardı bizim takımda, başladı sorguya: 'sen hangi mevkide oynuyorsun, senin yerin neresi?' Bu neyin muhabbeti, bu herif kimdir diye adama pis pis bakarken arka planda hazır bulunan Kolombiya menşeili iki arkadaşla göz göze geldik, onlar da herife bir Hijo de Puta tadında bakıyordu. Hep beraber neresi boşsa orada oynarız birader, sıkıntı yok dedik, geçtik herifin ırkçı bakışları arasından boş olan mevkilere.

 

c9ce9bedbceb67e735d7cabf4db4ea1b-497x261

Hollandalının 'iyisi de iyi olur'

 

Neyse maç başladı. Saha eşek gibi, koş koş iflahım kesildi, hayır o değil bir de Avrupalısı Amerikalısı takmış dizliği-tozluğu acımadan basıyorlar tekmeyi. Öyle kolay kolay faul de demiyoruz ama biz ses çıkarmadıkça adamlar daha bir hırslı girişiyor. Neticede bizim Kolombiyalılardan biri sakatlandı çıktı. Neyse oyun ısındı, bir depar attım ara topuna zart ofsayt, lan ne ofsaytı? Nerede hakem? Meğer hepimiz birer hakem değil miymişiz (herkes kendinin polisi gibi bir şey)? Bu arada yanda bekleyen kekolar da oynasın diye çıkıp çıkıp giriyoruz,  ısı-soğu derken sonuçta baldır çekmeye başladı tabi ki. Oyunda bir-iki de salak var, İngilizce bar bar bağırıyor, yok oraya at, yok şunu yap, yok bunu yap, hadi yeneceğiz filan, zaten tiksinmişim Anglosundan-Saksonundan iyice...

Maçtan sonra bizim Kolombiyalıları buldum, ‘Bu ne arkadaş?’ dedim. Herifler de başladı sövüp saymaya, salak bunlar diye. Sonra Javier isimli arkadaş, ‘Amigo’ dedi (gringo dememesi gururlandırdı beni), ‘topun kralı 11. caddede oynanıyor, saat 3’te, seni anca o keser’. ‘Valla mı?’ dedim, ‘valla abi’ dedi. ‘Süpermiş lan’ dedim. Sonra muhabbetin ilerlemesini fırsat bilip klasik sorumu araya tıkıştırıverdim: ‘Sizin orda Japon kale var mı birader?’ diye (bkz. Bir önceki futbol yazım), Elbette ki haberleri bile yok. Gerçi Higuita gibi bir kaleci çıkartmış ülkeden bahsediyoruz, varsın olmayıversin. Biz çocukken kaleci-oyuncu diye bir zırvalık türetmiştik sokak futbolunda (80'lerin başı) ki kalecinin de aslında oyuncu olduğunu yıllar sonra idrak etmiştik.

 

 

Futbola, tutkunun da ötesinde psikopatlık derecesinde bağlı olduğum için çeken baldırımı dinlemeden 11. caddeye saat 3’te damladım. Gerçekten de topun, topçunun kralı oradaymış. Boktan oynayan bir iki kişi de vardı ama elemanlar yağmur demeden kar demeden dört yıldır sürekli giderlermiş oraya: Avusturyalısı, Ekvatorlusu, Brezilyalısı, Japonu, Vietnamlısı, Farsı ve tabii Amerikalısı. Kimsede ne tekmelik ne tozluk (yalnızca kötü oynayanlar takıyor) var, kimse kimseye mevki sormuyor, herkes görevini biliyor, şahane maçlar dönüyor (saha bildiğin bostan tarlasından bozma ama futbol tanrısına şükretmesini bilmek gerek).

 

saha

 

Saha, Salt Lake zenginlerinin yaşadığı bölgeye yakın bi mevkide, tepede. Maçlar az insan olduğunda küçük sahada, tıpkı çocukken mahallede kurduğumuz taştan kalelerle oynanıyor, eleman sayısı çoğaldıkça da normal futbol sahası ölçülerinde olan alanda. Büyük ve nizami kaleler var ama file yok ne yazık ki. Top bazen bayırdan aşağı kaçabiliyor. Ve evet, ofsayta düşmeyeceksin, ona dikkat etmek gerek. Buna elbette ki itiraz etmedim zira kanımca ofsayt futbolun en güzel kuralıdır, beleşçiliğin ve geri zekalıların yükselmesinin önüne geçer (iddia ediyorum ki Türk futbol tarihinde en çok ofsayta düşen oyuncu Hakan Şükür’dür). İşin en güzel yanı da genç kızların/kadınların da oyuna katılmalarıydı. ABD kadın futbolu dünya çapında iddialı olduğundan, gelen kızlarımız da gayet ayağına hakim, hatta benim tanıdığım bir çok arkadaşımdan daha iyi olduklarını da açık yüreklilikle söyleyebilirim, ayrıca iki ayaklarını da kullanabiliyorlar ki bizde iki ayağını kullanabilen çok az kişi vardır.

 

2003-women-s-world-cup-usa-1-0-norway-dvd-soccer-match-7e53

 

Bir defasında bizim hanım bırakmak istedi beni, yağmurluydu hava. Sahaya gittiğimizde iki kişi dışında kimse yoktu, uzunca boylu erkek olanı gözüm bir yerden ısırıyor gibiydi. Merhaba dedim anadilimde, ‘Merhaba’ dediler. Elimi uzattım ‘Alp’ dedim, ‘Mehmet’ dedi uzun boylu adam elimi sıkarken, sonra eşini takdim etti. Ben de onu bizim hanımla tanıştırırken: ‘Mehmet Okur, Utah Jazz’da oynuyor’ dedim, eşim de ‘tabi tabi’ dedi. Ben de ‘la oğlum, gerçekten’ diye sırıttım mahcupça, ‘o da he canım he’ dedi anadilinde. Mehmet Okur düzgün biriymiş neyse ki olayı gülerek geçiştirdi. Yaz dönemine geçildiği için maç saati ileri alınmış bilgisini verdi bana. Ne de olsa oralarda oturuyordu, ara sıra gelip eşiyle şut çekişiyorlarmış, yani bizim topçulardan haberdarlar. Eh, madem daha vakit var, beraber şut çekişelim o zaman diyorum, kabul ediyor. Kadınları da sohbete bırakıyoruz.

Dönüşte bizim hatun olayı çakozlamış, biraz mahcup da olmuş. Hadi diyorum, kocana güvenmiyorsun ki hayatta kimseyi kandırmayı sevmem, 2.10’luk boyuyla kaç tane Türk olabilir ki bu kentte? Kenti eyaleti de geçtim, bu ülkede diye düzelteyim. O da “ben nereden bileyim, her gün profesyonel basketbolcularla tanışmıyorum ki” dedi.

Haklı olduğuna sevinmedim desem yalan olur.

 

 

Paylaşım için

Terms & Conditions  |  Privacy Policy

Gezenti 2018 © All Rights Reserved