14 ŞUBAT’IN PAVYON VE ÖNEMİ

Ankara

Sittin sene önce bir arkadaş toplaşmasında yüklüce alkol alımına müteakiben, ev sahiplerinin 'bu kafayla eve gitmeyiniz' teklifine sıcak bakıp, evlerinde uyumaya hazırlanıyorduk. Eski ahbaplarımdan biri milletin sızmasından istifade edip: 'Hani beni pavyona götürecektin?' diye soruyor. Ahlaksız, ancak bir o kadar da cazip bir teklif. 'Hesabı ödersen götürürüm' diye yanıtlayarak olaya sıcak baktığımı ima ediyorum. Sonra pazarlığa girişiyoruz, 50'ye 50, yok 20'ye 80 derken güya hesabı 40'a 60 oranında paylaşma konusunda anlaşmaya varıyoruz. Ama elbette ki hesabı ona ödeteceğim. Racon öğrenmek, racon gereği beleşe olmaz!

Zamanında müdavimi olduğum Başkent Gazinosu'na varıyoruz. Mekanın çalışanlarıyla aramdaki sıkı fıkı ilişkimden dolayı, adet olduğu üzere yapılan tokalaşma faslını hızlıca geçip sahnenin yakınlarına konuşlanıyoruz. Soğuk hava beni biraz ayılttığından bir ufak rakı söylemekte beis görmüyorum. Rakıdan ilk yudumu alırken sahneye assolist çıkıyor. Kadın oldukça şakacı bir mizaca sahip gibi, zira mikrofonu eline alır almaz: "Hepinizin sevgililer günü kutlu olsun!" diye giriş yapıyor.

 

 

Bir karşımdaki at kılı gibi duran herife, bir de etrafımızdaki sürü halinde bulunan müteahhit tipli, muhtemelen çoğu evli olan bıyıklı kelli felli adamlara bakıyorum ve akabinde kahkahayı patlatıveriyorum. Tabii ki benden başka olayın ironisine gülen yok, yan masalardan pis pis bakıyorlar ama umursamıyorum. Bu arada eleman 'abi karşı masadan hatun beni kesiyor' diye bir gözlemde bulunuyor. Bir kahkaha daha!

'Lan oğlum' diyorum, 'onlar konsomatris, tabii bakacaklar. İstersen çağıralım.' Kızı masaya davet ediyoruz ve o an anlıyorum ki kız hafif şehla. Yani büyük bir olasılıkla bizim elemana baktığı filan da yok.

Durumumuz gerçekten de içler acısı. Rezillik diz boyu. Müptezelliğin en dibi.

 

Salt Lake City (Tuz Gölü Kenti)

Bir önceki olayın üzerinden iki yıl geçmiş, evlenmişim (sarhoştum hatırlamıyorum). Bizim hatun 'Bugün 14 Şubat' diyor. 'Eee?' diyorum. Evlenmeden önce de, aslen benim öküz olduğumu bildiği için 'Sevgililer günü yani' diye açıklama yapıyor tıpkı bir geri zekalıya anlatır gibi. Daha önce kapitalizm, tüketim toplumu vb iblisliklerle ilgili çok fazla kafasını ütülediğim için neyse ki hediye filan istemiyor ama?..

Hala altından ne çıkacağını bilmediğim için aptal aptal suratına bakarken 'Yahu dışarıya çıkalım işte. Mesela gel seni strip klübe götüreyim' diyor. 'Ne işimiz var strip mitrip, evde oturalım güzel güzel' diye itiraz etsem de tıpış tıpış gidiyorum. Bazen, ne kadar saçma isteklerde bulunsalar da, kadınlarla tartışmak boş ve anlamsız gelebiliyor.

 

hqdefault

 

ABD'de, bildiğim kadarıyla iki tür striptiz klüp var, alkollü ve alkolsüz olmak üzere. Eğer alkollüye gidiyorsanız kadın cinsel organını görme olasılığınız olmuyor, zaten çok da elzemdi ya! Millet içip içip saldırıyor diye midir nedir, artık orasını anlamadım. Diğerinde ise olay anadan üryan bir şekilde gerçekleşiyor. Kadınlar genelde direk dansı (pole dance) denilen akrobatik ve de kendilerine göre seksi buldukları dansları müzik eşliğinde sergiliyorlar (gerçi ABD menşeili filmlerde de görmüşsünüzdür). Birbirine benzeyen kadınlar, birbirine benzeyen mekanik hareketler. Eğer sahnenin önünde oturuyorsanız önünüze bir kaç dolar koyarsınız. Kadın da mangırları indirmeden önce bir süreliğine sizin için dans eder, önünüzde kıvrılır filan. Daha sonra dansı bitince de yanınıza gelip kucak dansı (lap dance) isteyip istemediğinizi sorar, sizi her türlü sağmaya çalışır. Açıkçası bütün bunlar bana pek de cazip gelmiyordu, ortamdaki her şey o kadar yapay ve manasızdı ki.

Zaten belli bir süre sonra ilgimi kaybedip televizyondaki basket maçını izlemeye başlıyorum. Bizim hatun olayla daha çok alakalı, zaten bana söylemişti 'kadın kadına aslında erkeğin kadına baktığından daha çok bakar' diye de, umursamamıştım pek.

Sıkılıp sıkılmadığımı soruyor. 'Yurda dönünce seni pavyona götüreyim, o zaman neden sıkıldığımı anlarsın' diye dürüstçe yanıtlıyorum. Karaciğerim rakı, yüreğim muhabbet isteğiyle dolu olarak. Kısacası buna gurbet hasreti diyebilirmişiz o an.

 

 

Benden sonra oldukça ilerlemişler

Ankara (yıllar sonra)

'Eee?' diyor. 'Ne eesi?' diyorum. '14 Şubat' diyor. Bir filinki kadar olmasa da hafızam iyi olduğundan derhal olaya uyanıyorum. Bir söz verdim ve sözümü tutma zamanı gelmiş de geçiyor. Yıllar olmuş Başkent Gazinosu'na gitmeyeli ama raconumuzdan bir şey kaybetmemiş olsa gereğiz (ne saçma bir cümle) diye kendi kendime sayıklıyorum. Oraya daha önce bir kaç kez de bazı anarka-feminist, yani kadın arkadaşlarımı götürmüştüm, kadınların rahatça girebileceği de bir ortamdır.

Girişte beton gibi suratlı baş garsona 'Turistik gazino yazıyordu, ben de turist getirdim sakıncası yoksa' diye şakalı bir girizgah yapıyorum, sesimi bas-baritonda tutarak. Elemandaki ciddiyet anında kayboluyor. Cebine biraz para sıkıp kulağına fısıldıyorum: 'Benim hanım bu, yıllardır yurt dışındaydık, ona her zaman göstermek istediğim yerlerden biri de burasıydı, eski mekanımdır.'

Baş garson başı ve gözleriyle anladım diyerek sessizce bizi sahnenin yanına buyur ediyor. Bütün masalar da kadınıyla erkeğiyle bize bakmaya başlıyor elbette ki. Zira bizimki benden uzun ve gayet Amerikalıya benziyor.

 

Bu arada sahnede şovlar devam ediyor. Revüsünden akrobatına, assolistinden cambazına her türlü şaklabanlık ve eğlence gırla gidiyor. Bizimkisi gerçekten olaya hayranlıkla bakıyor ve 'haklıymışsın' diyor. Ben de 'ne sandın ...' edasıyla rakımı ezmeye devam ediyorum hafif hafif.

 

 

 

Ankara’mın havasından mıdır pavyonun rakısından mıdır ne zaman ve nasıl bu racona hasıl oldu bilemiyorum ama birden 'buradaki kadınlarla tanışmak istiyorum' diyor. (Kadına kadın çağırmak mı?)

'Bunu ben de istiyorum ama...' diyip kahkahayı koyuveriyorum, sonra derhal ciddileşip: 'kadın içkisi ne kadar haberin yok tabii.' diye ufak bir açıklama yapıyorum. Ama masum bakışlar karşısında buzdan yüreğim eriyor ve garsona 'bir tane İngilizce bilen arkadaş yolla' diye istekte bulunuyorum, 'bizimkinin Türkçe biraz kötü de.' 'Abi' diyor 'bütün kızlarımız İngilizce biliyor.' 'Siktir lan' diyeceğim de, terbiyemi bozmuyorum. O işler eskidendi (ikisi de).

İngilizceyi geçtim Türkçeyi bile zar zor konuşan bir tane kız yolluyorlar. İki tane boktan Türkçe konuşan güzel kadın dinlemek ne kadar ilginçmiş. Kendi kendime içip içip gülüyorum bir kenarda. Bunlar da aralarında anlaşmaya çalışıyorlar yarı tarzanca yarı kadınca...

Hayat bazen ne kadar saçma, bazen ne kadar sürreal geliyor insana diye düşünüyorum şişenin dibine inerken.

Şişenin dibi hayat kadar güzel.

 

Paylaşım için

SALT LAKE KENTİ FUTBOL DURUMLARI

 

2000’lerin ortaları, Utah Eyaleti, ABD

Şubat ayında bu kadar güzel bir hava, iklimiyle Ankara’ya benzeyen bu kentte bir lütuftu benim için. Zira günlerden cumartesiydi ve yoğun kar yağışından dolayı aylardır oynayamadığım futbol oyunu, bana tutkulara gem vurulamayacağını tekrarlıyordu sık sık.

Kendimi dışarıya attığımda önümdeki tek engel, kimin-nerede-ne zaman futbol için toplandığını bilememekti; zira bu lanetli ülkede futbol, geri zekalı tosuncukların elleriyle oynadığı oyuna verilen addı ve futbol oynayanı, gerçekten ayak topu dediğimiz oyunu oynayanı bulmak zaman alabilirdi. Ama bir şekilde içgüdülerime güvenmek zorundaydım.

 

NFL Draft Underclassmen Football

Ayaktopuna gel hele!

 

Nitekim içimdeki ses "oğlum yürü merkezdeki Liberty parka, orada kesinlikle Meksikalıyı, Japonu bulursun" diyordu. Eve de yakın olması itibariyle parka doğru yürümeye başladım. Mamafih parka vardığımda ortalıkta bırak top oynayan tek bir insan evladını, ne in ne de bir tek cin bulabilmiştim. Hay böyle içgüdüye derken yine içimdeki ses beynime beynime peyda olmasın mı? “Evladım, ben sana park mı dedim, haydi üniversiteye, burada bu saatte Meksikalı mı olurmuş, hayret bir şey?” İçimdeki sesin daha önce böyle söylemediğine bahse girerdim ama haklı da olabilirdi diye şizofren-paranoyak tadında düşünerek troleybüs durağına doğru yönelmiştim ki, kendi ellerimle hazırladığım troleybüs kartımı evde bıraktığım aklıma geldi. Yeni rotam tabanvay yolu ile doğruca Utah Üniversitesi’ydi.

 

utah

Üniversite Kampüsü

 

Ne bitmezmiş bu üniversite yokuşu diye kendi kendime küfrede küfrede tırmanırken yokuş da bitti nihayetinde. İşte önümde koca üniversite, koca yerleşke! Derhal iç-sesime danışayım dedim. Zira koca okulda nerden bulacağız adamları? Böyle dememle ayaklarım beni bir yere doğru sürüklemeye başladı. Yürüdüm yürüdüm ve akabinde pat diye top oynayanların içine düşmeyeyim mi? Elin gavuru, Japonu, Latini toplanmış böyle şık formalar filan, top sektirmeler, ısınmalar... İçimdeki sese de kıllanmadım değil. Ya kafayı yiyorsam? Ya yeni bir Jan Dark oluyorsam?

 

2017-folk-machine-jeanne-darc

Deli la bu!

 

Neyse, imanımın ağır basması ile her işte bir hayır vardır diyerek destur istedim oradaki kitleden. Kızlı erkekli bu grup beni sevinerek kabul ettiler. Ne de olsa ABD’de futbol oynayan birini bulmak, Kızılderililer'i bulmak kadar zordu. Ortam fazla kalabalık değildi ama oyun yine de büyük sahada oynanıyordu. Eh, ben de beş aydır ayağıma top değdirmiş değildim, üstüne üstlük alkol (su içmeyi bırakmıştım), kadın (henüz evlenmiştim), kumar (evde monopoli oynama); kısaca yaşadığım sefil hayattan dolayı maçın 15. dakikasında soluk soluğa kalmıştım işin doğrusu. Ama sonradan biri karambolden, bir de takipçilikten olmak üzere iki gol çakınca keyfim yerine geldi. Üç beş de asist yaptım işte naçizane, günüm aydınlandı. Maçtan sonra bir kaç Latino'yla muhabbet kurdum; meğer bunlar her hafta cumartesileri ama sadece cumartesileri top oynuyorlarmış ki bendeki de ne şans! Hem de tam oyun saatinde gittim ki oraya, hayret edilecek vaka. İçimdeki sesi acaba daha çok mu dinlesem diye düşünmeye başlarken bir dış ses beni haftaya oynanacak oyuna davet etti. Fenerbahçe kazanmış gibi sevindim o an.

 

8dd59a6c7358b4b2e44b49e2ad2dec6f

 

Bir hafta geçmek bilmedi. Bu sırada daha iyi koşayım diye alkolü ve kumarı azalttım, iki üç kez de kolpadan idman yaptım kendi kendime.

Aksilik bu ya, hava daha güzel olduğundan mıdır nedir, it sürüsü gibi insan vardı ortamda. Elemanlarla on birerden tam saha ve gerçek boyutlu kalelerde maç yapacaktık. ‘Dur bakayım sen hele bir’ dedim kendi kendime, ‘bakalım bunun altından ne çapanoğlu çıkacak?’ Bunlar, 'kıyafeti açık renklilerle koyu renkliler ayrı takım olsun' dedi, 'iyi' dedim. Sonra Hollandalı dana gibi bir herif vardı bizim takımda, başladı sorguya: 'sen hangi mevkide oynuyorsun, senin yerin neresi?' Bu neyin muhabbeti, bu herif kimdir diye adama pis pis bakarken arka planda hazır bulunan Kolombiya menşeili iki arkadaşla göz göze geldik, onlar da herife bir Hijo de Puta tadında bakıyordu. Hep beraber neresi boşsa orada oynarız birader, sıkıntı yok dedik, geçtik herifin ırkçı bakışları arasından boş olan mevkilere.

 

c9ce9bedbceb67e735d7cabf4db4ea1b-497x261

Hollandalının 'iyisi de iyi olur'

 

Neyse maç başladı. Saha eşek gibi, koş koş iflahım kesildi, hayır o değil bir de Avrupalısı Amerikalısı takmış dizliği-tozluğu acımadan basıyorlar tekmeyi. Öyle kolay kolay faul de demiyoruz ama biz ses çıkarmadıkça adamlar daha bir hırslı girişiyor. Neticede bizim Kolombiyalılardan biri sakatlandı çıktı. Neyse oyun ısındı, bir depar attım ara topuna zart ofsayt, lan ne ofsaytı? Nerede hakem? Meğer hepimiz birer hakem değil miymişiz (herkes kendinin polisi gibi bir şey)? Bu arada yanda bekleyen kekolar da oynasın diye çıkıp çıkıp giriyoruz,  ısı-soğu derken sonuçta baldır çekmeye başladı tabi ki. Oyunda bir-iki de salak var, İngilizce bar bar bağırıyor, yok oraya at, yok şunu yap, yok bunu yap, hadi yeneceğiz filan, zaten tiksinmişim Anglosundan-Saksonundan iyice...

Maçtan sonra bizim Kolombiyalıları buldum, ‘Bu ne arkadaş?’ dedim. Herifler de başladı sövüp saymaya, salak bunlar diye. Sonra Javier isimli arkadaş, ‘Amigo’ dedi (gringo dememesi gururlandırdı beni), ‘topun kralı 11. caddede oynanıyor, saat 3’te, seni anca o keser’. ‘Valla mı?’ dedim, ‘valla abi’ dedi. ‘Süpermiş lan’ dedim. Sonra muhabbetin ilerlemesini fırsat bilip klasik sorumu araya tıkıştırıverdim: ‘Sizin orda Japon kale var mı birader?’ diye (bkz. Bir önceki futbol yazım), Elbette ki haberleri bile yok. Gerçi Higuita gibi bir kaleci çıkartmış ülkeden bahsediyoruz, varsın olmayıversin. Biz çocukken kaleci-oyuncu diye bir zırvalık türetmiştik sokak futbolunda (80'lerin başı) ki kalecinin de aslında oyuncu olduğunu yıllar sonra idrak etmiştik.

 

 

Futbola, tutkunun da ötesinde psikopatlık derecesinde bağlı olduğum için çeken baldırımı dinlemeden 11. caddeye saat 3’te damladım. Gerçekten de topun, topçunun kralı oradaymış. Boktan oynayan bir iki kişi de vardı ama elemanlar yağmur demeden kar demeden dört yıldır sürekli giderlermiş oraya: Avusturyalısı, Ekvatorlusu, Brezilyalısı, Japonu, Vietnamlısı, Farsı ve tabii Amerikalısı. Kimsede ne tekmelik ne tozluk (yalnızca kötü oynayanlar takıyor) var, kimse kimseye mevki sormuyor, herkes görevini biliyor, şahane maçlar dönüyor (saha bildiğin bostan tarlasından bozma ama futbol tanrısına şükretmesini bilmek gerek).

 

saha

 

Saha, Salt Lake zenginlerinin yaşadığı bölgeye yakın bi mevkide, tepede. Maçlar az insan olduğunda küçük sahada, tıpkı çocukken mahallede kurduğumuz taştan kalelerle oynanıyor, eleman sayısı çoğaldıkça da normal futbol sahası ölçülerinde olan alanda. Büyük ve nizami kaleler var ama file yok ne yazık ki. Top bazen bayırdan aşağı kaçabiliyor. Ve evet, ofsayta düşmeyeceksin, ona dikkat etmek gerek. Buna elbette ki itiraz etmedim zira kanımca ofsayt futbolun en güzel kuralıdır, beleşçiliğin ve geri zekalıların yükselmesinin önüne geçer (iddia ediyorum ki Türk futbol tarihinde en çok ofsayta düşen oyuncu Hakan Şükür’dür). İşin en güzel yanı da genç kızların/kadınların da oyuna katılmalarıydı. ABD kadın futbolu dünya çapında iddialı olduğundan, gelen kızlarımız da gayet ayağına hakim, hatta benim tanıdığım bir çok arkadaşımdan daha iyi olduklarını da açık yüreklilikle söyleyebilirim, ayrıca iki ayaklarını da kullanabiliyorlar ki bizde iki ayağını kullanabilen çok az kişi vardır.

 

2003-women-s-world-cup-usa-1-0-norway-dvd-soccer-match-7e53

 

Bir defasında bizim hanım bırakmak istedi beni, yağmurluydu hava. Sahaya gittiğimizde iki kişi dışında kimse yoktu, uzunca boylu erkek olanı gözüm bir yerden ısırıyor gibiydi. Merhaba dedim anadilimde, ‘Merhaba’ dediler. Elimi uzattım ‘Alp’ dedim, ‘Mehmet’ dedi uzun boylu adam elimi sıkarken, sonra eşini takdim etti. Ben de onu bizim hanımla tanıştırırken: ‘Mehmet Okur, Utah Jazz’da oynuyor’ dedim, eşim de ‘tabi tabi’ dedi. Ben de ‘la oğlum, gerçekten’ diye sırıttım mahcupça, ‘o da he canım he’ dedi anadilinde. Mehmet Okur düzgün biriymiş neyse ki olayı gülerek geçiştirdi. Yaz dönemine geçildiği için maç saati ileri alınmış bilgisini verdi bana. Ne de olsa oralarda oturuyordu, ara sıra gelip eşiyle şut çekişiyorlarmış, yani bizim topçulardan haberdarlar. Eh, madem daha vakit var, beraber şut çekişelim o zaman diyorum, kabul ediyor. Kadınları da sohbete bırakıyoruz.

Dönüşte bizim hatun olayı çakozlamış, biraz mahcup da olmuş. Hadi diyorum, kocana güvenmiyorsun ki hayatta kimseyi kandırmayı sevmem, 2.10’luk boyuyla kaç tane Türk olabilir ki bu kentte? Kenti eyaleti de geçtim, bu ülkede diye düzelteyim. O da “ben nereden bileyim, her gün profesyonel basketbolcularla tanışmıyorum ki” dedi.

Haklı olduğuna sevinmedim desem yalan olur.

 

 

Paylaşım için

Terms & Conditions  |  Privacy Policy

Gezenti 2018 © All Rights Reserved