PATLAK ÜLKE GUATEMALA

Bu adlandırmayı ülkedeki aktif/pasif volkan sayısının çokluğundan yapmadım ne yazık ki. Guatemala bir trend olarak çoktan yükselişe geçmiş, ziyaretçi güvenliğinin sağlanmasıyla turizm cenneti olmaya doğru hızlı adımlarla yürüyen tuhaf bir ülke. Avrupa’dan, İsrail’den, ABD’den gelen turistlerin ve ucuzlayan uçuşlarla özellikle Frankofon Kanadalıların uğrak yeri, parti ortamlarıyla ünlü. Ne var ki ülke ucuz filan değil. Bütün Orta Amerika ülkelerinde yaygın olduğu üzere, restoranda karın doyurmanın maliyetinin en az 10-15 ABD doları olduğu bir yerden bahsediyoruz. Ülkenin çoğunluğunu oluşturan yoksul kesimin oldukça yoksul olduğunu göz önüne alırsak, onlar için zaten dışarıda yemek yemenin ne kadar lüks ve imkansız olduğunu da anlarız.

 

IMG_9037

 

Bu yoksul çoğunluğu oluşturan da Maya ulusundan başka bir şey değil. Bildiğim kadarıyla yirmi civarı dile sahip olan Maya toplulukları birbirlerini pek anlamasalar da Maya olduğunu dile getiriyor.

Yoksulluk da ne yazık ki cehaleti beraberinde getiriyor. Neredeyse bütün Orta ve Güney Amerika ülkelerinde bağımlılık yapan Türk dizilerini izleyen yerliler İstanbul’u Meksika Kenti sanıyor. “İstanbul çok uzakta, Türkiye’de, Meksika ile alakamız yok” diyerek anlatmaya çalışıyorum, “Nerede yani, New York’a mı yakın?” tepkisini alıyorum. Böyle bir tepkiden sonra kendilerini daha iyi hayat şartlarına getirmek için mücadele eden Meksika’daki Zapatistaları anlatmaya kalksam kaç yazar? Chiapas aslında buraya o kadar yakın ki...

*** 

Belize’den direk Flores’e gidiyorum. Amacım ünlü Tikal harabelerini görmek. Flores tam olarak bir turist kazıklama merkezi. Yakaladıklarına acımıyorlar, fiyatlar pavyon hesabı, kime ne tuttururlarsa artık. Bir kaç kez kazıklandığımı itiraf ediyorum ama orada tanıştığım İngiliz bebe kazığın dik alasını yemiş, çocukcağıza tam beş tane sahte otobüs bileti kakalamışlar. 

 

IMG_8880
IMG_8891

Tikal (küçük bir alanın üstten görünüşü), 1950'lerde Arkeologlar tarafından terk edilmiş araçlar.

 

Bu arada son arkeolojik bulgular zamanında Tikal’de milyonlarca insanın yaşadığını söylüyor. Yağmur ormanının ele geçirdiği, oldukça geniş bir alanda yer alan antik kenti kazabilmek ise oldukça zor.

Tikal’i gördükten sonra Semuc Champey yöresine yollanıyorum. Yollar rezalet. 300 km yol 10 saat sürüyor. Bir yandan da yol yapım çalışmaları var. Ülkeye yatırım yapmak isteyen Japonya’nın, yol yapımı için gönderdiği beş milyon dolar hükümet tarafından iç edilmiş diye duyuyorum. Şimdi Çinliler yol yaptırıyormuş ama hükümete parayı kaptırmamak için direk İsrailli bir şirketle anlaşmışlar. Ülkede yolsuzluk almış yürümüş kısacası.

 

IMG_8914

 

Semuc Champey’e vardığımızda Caye Caulker’da gördüğüm bir eleman hostele götürmek için bizi almaya gelmiş. Hotel sahibinin yakın arkadaşı ve ortağı olan Ethan adlı elemanın İsrailli olduğunu biliyordum ama O benim menşeimi öğrenince eşinin Türk ve üç tane çocukları olduğunu söylüyor! Vatandaşlığı da aldım deyince çıkışıyorum: “Ulan niye Türkçe bilmiyorsun o zaman!” diye. “Geri zekâlılıktan” diye hoş bir yanıt veriyor. Ataları Fas ve Batı Afrika Yahudileri karışımıymış. 

İşin daha bombası dört çeker aracı kullanan hotel sahibi İsrailli Golan’ın en yakın dostu Ankaralıymış iyi mi?

 

IMG_8917

 

Kısa zamanda Golan’la da kaynaşınca Greengo’s Hotelde bir anda şeref konuğu mertebesine yükseliyorum. Elemanlar izzet ve ikramı esirgemiyorlar sağ olsunlar. Ortam geceleri tam bir parti ortamı, akşam 6-7 gibi interneti kapatıyorlar ki millet sosyalleşsin diye, gündüzleri de ormanın içinde huzurlu bir dinlenme yerine dönüşüyor mekan. Cuma günleri dört çekerle dağ tepe turları düzenliyorlar. 

Yakınlarındaki Agua Verde ise Meksika’daki benzeri olan Agua Azul’e nazaran daha küçük, buradaki şelalelerden atlayış yapabiliyorsunuz veya şambrellerle nehirde tur atmak mümkün. İspanyolcada mirador denilen gözlem noktalarından burada da var. Bir saatlik bir tırmanışla miradora ulaşmak olası. Burada birkaç yıl öncesine kadar yerli kardeşlerimiz machetelerle insan soyuyormuş. Hatta soydukları şahsın ayakkabılarını da alıyorlarmış ki aşağı hemen inmesin, polise haber veremesin diye.

 

IMG_8939
IMG_8935

 

Şelalenin çıkışında Maya teyzeleri yemek satıyorlardı, 'biraz da halk kazansın' diyerek oturuyorum. İlla bir şey iç diye tutturuyorlar, ‘rom var mı’ diye soruyorum, ‘kola var’ diyor kadınlar. ‘Kola içmem’ diyorum, ‘fanta var’ diyorlar, ‘onu hiç içmem’ diyorum, böylece ellerinde ne varsa sıralıyorlar, ben de ‘onu içmem bunu içmem’ diyince içlerinden bir tanesi İspanyolca olmayan bir şey söylüyor. Diğerleri de gülmeye başlıyor.

Kadının “bok iç” dediğini anlamak için bizim buralardan olmamız yetiyor sanırım ama salağa yatıp “o ne demek?” diye soruyorum, “tavuk” diyorlar gülerek, “tavuk tabii…” diyerek içimden saydırıyorum. Yerlinin maskarası olduk iki dakika içinde…

IMG_8954

Yolsuz beyaz politikacılardan bazıları

***

Ethan bana anlatmıştı: Golan bu şahane yere talip olduğunda eleman altı bin istemiş, Golan da altmış demek istiyor herhalde diye düşünmüş ama fiyat gerçekten de altı bin dolarmış. Ezber-bozan arkadaşımız (bkz. Yahudiler cimri olur klişesi) “altı bin ne lan al şu on bin doları” bari demiş ve ilk hatasını yapmış. Boşuna dememiş atalarımız acıma yetime diye. Daha sonra yıllar içinde bunu bayağı bir kazıklamaya çalışmış Maya halkı.

Mayalar demişken, ülkenin %40 mestizo denen melezlerden %40’ı ise çeşitli Maya halklarından oluşuyor. Avrupa kökenlilerin oranı ise yalnızca %18. Ülkenin adı da bir Maya dili olan Nahuatlcada ‘çok ağaçlı yer’ anlamına gelen Cuauhtēmallān kelimesinden geliyor. Ülkeyi beyaz azınlığın, ABD’li meyve karteli United Friut Company ve CIA’in yönettiğini söylememize gerek yok sanıyorum. 1940’larda başlayan liberal-sosyalist hareketlenme ABD’nin pek hoşuna gitmemiş olacak ki zaten sürekli diktatörlük yönetimlerinde olan ülkede çeşitli darbeler oluyor ve akabinde iç savaş çıkıyor. CIA’in eğittiği kontra-gerilla timlerinden ölüm mangalarına sayısız para-militer timler oluşturuluyor. Elbette ki bundan en çok etkilenen fakir halk. Sonuç: binlerce ölüm ve kitlesel göçler. Buna karşın ülkede Fakirlerin Gerilla Ordusu (Ejercito Guerrillero de los Pobres-EGP), Silahlı Devrimci Halk Örgütü (Organización Revolucionario del Pueblo en Armas-ORPA) gibi gerilla örgütleri doğuyor. 1979’da, bu kanlı ortamda olayın farkına varan zamanın ABD başkanı demokrat Jimmy Carter, Guatemala’ya silah satışının durdurulmasını istese de el altından silah satışı devam ediyor (daha önceki yazılarında da belirttiğim üzere ABD’yi başkanlar yönetmiyor). İç savaş ise ancak 1996’da sona erdi.

 

IMG_8952

***

Orta Amerika’da başkentlerden uzak durmakta yarar olduğundan Semuc Champey’den direk Antigua’ya geçiyorum. Burada neyse ki, turistler koruma altındaymış, ortam Flores’teki gibi değilmiş. Antigua tipik bir koloni kenti, grid sistemli çok yüksek olmayan renkli bina görmekten gına geliyor artık. Kentte İspanyolca öğrenmek için gelen yabancılar, dolayısı ile de parolayla girilen elektro parti ortamları var. Özellikle Avrupalı, Kuzey Amerikalı gençler bok var gibi bu partilere gitmeye can atıyor, sanki kendi ülkelerinde yokmuş gibi.

 

IMG_8996

Atitlan Gölü

 

Antigua’dan pazarı ile ünlü Chichicastenango ve Atitlan Gölü bölgesine geçmek mümkün. Yanardağlarla çevrili Atitlan gölüne kıyısı olan köylere teknelerle ulaşılabiliyor. Bu köylerdeki tur acentaları tarafından, yanardağ tırmanışlarının yanı sıra çeşitli göl aktiviteleri de düzenleniyor. 

 

tavuk

Umut Sarıkaya'nın ilk çalışmalarından

 

Yine de bu lanetli ülkede kısa mesafelerin uzun sürelerde gidildiğini bir kez daha hatırlatmak isterim. Yollarda telef olmamak, tabir-i caizse s...miş tavuğa dönmemek için ‘tavuklu otobüs’lerden ziyade minibüsleri tercih etmeniz hayatınızı kurtaracaktır.

 

tvk

İyi Seyahatler!

NEREDE NE İÇİLİR? ORTA AMERİKA

MEKSİKA

 

"Para todo mal, mezcal, y para todo bien, también.

“Her şey kötü, mezcal, ve sonra da her şey güzel.”

 

Meksika denince akla derhal tekila gelir. Peki, tekilanın bir mezcal (mescal) çeşidi olduğunu biliyor muydunuz?

 

Mescal agave bitkisinin fermantasyonuna müteakiben damıtılmasından elde edilen bir içkidir. Bu kelime etimolojik olarak Aztekçe, ‘çok pişmiş agave’ anlamına gelen mexcali (okunuşu mezkali) kelimesinden geliyor. Mezcal üretiminin en önemli yeri Oaxaca bölgesidir. Bölgede bulunan bir çok üretim yerinde farklı tatlarda 30 ile 70 arasındaki alkol derecelerine sahip mezcaller üretilmektedir. Bunların en popüler olanları da içinde kurt ihtiva edenleri olsa gerek. Sanılanın aksine bütün mezcal çeşitlerinde kurtun olması şart değil. Kurtların konulma nedeni ise müphem: mezcale tat verdiği için koyuluyor diyenler de var, buna bir tür pazarlama taktiği diyenler de.

 

IMG_8508

Oaxaca pazarında (mercado) mezcal dükkanı

 

Mescal genelde düz bir biçimde içilir veya kokteyllerde kullanılır. Mezcal tadımları buse alma biçiminde küçük bardaklardan yapılır.

 

Tekila ise Guadalajara’nın 65 km uzağındaki Tequila kentinde üretilir. Tıpkı, bir brendi çeşidi olan konyağın isim hakkını alan Cognac yöresi gibi tekila da kentin ismiyle anılmaktadır ve popülaritesi konyakla yarışacak düzeydedir. Kaliteli tekilaların düz bir biçimde içilmesi tavsiye edilirken, daha ucuz yollu kafa bulmak isteyenler için limon-tuz ve fondip seçeneği sunulmaktadır.

 

IMG_8499

Mezcal üretim yeri. Solda agaveler.

 

Çeşitleri:

 

  • Blanco: Genelde taze yani en fazla iki aylık. Renksiz olurlar.

  • Reposado: 2-12 aylıktır.

  • Añejo: Yaşlı demektir. 1-3 yıllıktır.

  • Extra Añejo: 3 yıldan fazla dinlendirilmiştir.

Kahlua Meksika’da üretilen kahve likörüdür. Bir çok kokteylin yapımında kullanılır.

 

IMG_8723

Poş dükkanı, Merida

 

Pox (poş diye okunuyor), genelde Chiapas yöresinde üretilen Maya döneminden günümüze gelmiş mısır, şeker kamışı ve buğday karışımının damıtılmasından yapılan bir içkidir. Meksika’da da çok bilinen bir içki değildir.

 

Charanda, rom benzeri pek de yaygın olmayan bir içki. 

 

Pulque, bir çeşit agave türü olan maguey bitkisinden üretilen süt renkli bir içki. Turizmle beraber tüketimi de artan pulque üretimi bir Aztek geleneğidir.

 

ROM

 

"The chief fuddling they make in the island is Rumbullion, alias Kill-Divil, and this is made of sugar canes distilled, a hot, hellish, and terrible liquor." 

 

Barbados’ta 1651 yılına tarihlenen bir dokümanda ‘Rumbillion’u yani ‘Rom’u, Şeytan Öldüren (kill-devil) berbat bir içki olarak tanımlıyor. Şeker kamışı ve/ya melas suyunun damıtılmasından elde edilen içki korsanlar, daha geniş bir bakış açısıyla denizcilerle özdeşleşerek popülaritesini kazanmıştır (1655 yılında İngiliz Donanması denizcilere Fransız brendisi yerine rom vermeye başlıyor. 1704 yılında ise İngiliz Amirali Vernon içindeki şeker kamışı özünün denizcilere enerji verdiği düşüncesi ile günde iki kez rom verilmesi kuralını getirmiş, ‘tot’ denilen bu uygulama 1970 yılına kadar devam etmiş).

 

IMG_9237

 

Bütün Karayipleri etkisi altına aldığı için Rom ana başlığı ile ülkeleri ara başlık olarak vermekte yarar gördüm. Zira birazdan bahsedeceğim bütün Orta Amerika ülkelerinde rom kültürü hakim.

 

Rumbillion adının Karayip yerlilerinin kullandığı bir kelimeden türediğini söyleyenler olsa da bu oldukça tartışmalı ve muallak bir konu. Tartışma yalnızca etimoloji ile kalmıyor. Köken olarak bu içkinin ilk kez Hindistan’da üretildiği de söyleniyor. Hatta daha da ilginci, zamanın büyük şeker üreticisi olan Kıbrıs adasının o zamanki kralı I. Peter (Pierre I de Lusignan)’ın 1364’te yapılan Krakow Kongresindeki soylulara sunmak üzere yanında götürdüğü içkinin rom olduğu ileri sürülüyor. Keza Malayların ürettiği ‘Brum’ adlı şeker bazlı içkinin oldukça eski tarihli olduğu da biliniyor. Ancak bu içkinin fermente mi yoksa distile mi olduğu belirsiz. 

 

Genelde en az bir yıl dinlendirilen romun çeşitlerine geçelim:

 

  • Açık ya da renksiz olanlar: light, silver veya white olarak da bilinirler.

  • Altın rengi rom: amber rom olarak da bilinirler, burbon fıçılarda bekletilirler.

  • Koyu rom: genelde karamelize şeker veya molastan üretildikleri için renkleri koyu olur. Uzun sürelerde fıçılarda dinlendirilirler.

  • Çeşnili (flavoured) rom: genelde 40 derecenin altında olan bu tür içinde çeşitli meyvelerin özüyle harmanlarırlar.

  • Baharatlı rom: baharat, karamel, tarçın, karanfil ve hatta anasonlu olabilirler.

  • Yüksek alkollü romlar: 40-80 derece alkol oranına sahiptirler.

  • Değerli olanlar: Premium diye adlandırılan bu tür genelde butik üreticilerin özenle üretip yıllandırdıkları, çeşitli karakterlere sahip romlardır.

İspanyolcada ise bu içkiye ron deniliyor.

 

IMG_9059
IMG_8584

Meksika dışında üretimi olmadığından bütün Orta Amerika'da şarap fiyatları yüksek, sağda Chiapas'ta bir restoran

 

KÜBA

Romla ilgili öykümü Küba yazısında anlatmıştım (hatırlamak için tıklayınız).

 

BELİZE:

 

Daha çok Karayip kültürü etkisinde kalmış olan Belize’nin de en çok tüketilen içeceklerinin başında elbette ki rom geliyor. Ülkede üretimi yapılan çeşnili romlar daha popüler, sonrasında beyaz ve altın rom tüketimi geliyor. Belize’nin pahalı bir yer olduğunu belirtmekte yarar var.

 

IMG_8776
IMG_8816

 

GUETAMALA

 

Dünyanın en pahalı romlarından olan Zacapa hali hazırda pahalı bir ülke olan Guetamala’da da el yakıyor. Özellikle 23 yıllık Zacapa dünyadaki popülaritesinin artmasından mıdır, sert fiyatlarla satılıyor. Ama şirketin rom severlere Botran adında daha ucuz bir alternatifi var. Botranların da 8, 12, 15, 18 vs yıllıkları mevcut. Aguardiente de sevilerek tüketilen diğer bir içki.

 

IMG_8844
IMG_8900

 

Adını İspanyolcada su anlamına gelen agua ve yanan anlamına gelen ardiente kısaca ateş-suyu demek. Alkol derecesi 29 ile 60 arasında değişen bu içki, meyve, sebze, şeker kamışı posasının fermantasyonunun distilasyonu sonrasında elde ediliyor.

 

EL SALVADOR

 

Ülkede üretilen aguardiente daha yaygın olarak tüketiliyor gibi. Rom üretimi de mevcut.

 

IMG_9065
IMG_9064

 

HONDURAS

 

Burada da aguardiente üretimi var. Ama kendi üretimi olan rom yok. Bir de büyük ihtimalle yerli geleneği olarak ottan yapılan veya içinde ot olan yerel bir içkileri var ama bu pek yaygın değil. 

 

 

NİKARAGUA

 

Aguardiente üretiminin yanı sıra 2017 yılında uluslararası bir yarışmada ödülü alınca iyice ünlenen ve yaygınlaşan Flor de Caña şirketi romda ülkenin bütün pazarını ele geçirmiş gibi.

 

KOSTA RİKA

 

Ülkede aguardiente ve rom üretimi mevcut. Kosta Rika pahalılığı ile ün yapmış diye belirtmekte yarar var.

 

IMG_9164
IMG_9194
IMG_9495

Gifiti, Honduras. Flor de Caña, Nikaragua. Casique, Kosta Rika

 

PANAMA

 

Bocas del Toro adasında bisiklet kiralayıp kıyıdaki yoldan adayı keşfe çıkmıştım. Bir süre sonra ıssız gibi görünen plajda bir tane plaj barına denk geliyorum. Ortamda dum-tıs boktan bir müzik, yine de barmene soruyorum “Panama yapımı hangi romunuz var?” diye. “Yok” diyor. “Hiç mi yok?” aşamasına gelmeden hemen uzuyorum. Şansıma ilerde bir yer daha buluyorum. Burada bina, seviçe ve sessizlik var.

 

IMG_9510
IMG_9515

 

Yine aynı soruyu soruyorum. “Var” abi diyor eleman, “Bacardimiz var.” “Oğlum” diyorum “Bacardi Panama üretimi mi?” O şişeyi çevirirken ben de hikayeyi anlatmaya başlıyorum:

 

İlk kez 1862 yılında Küba’da Barselona doğumlu bir şarap üreticisi olan Don Facundo Bacardi Masso adlı şahıs tarafından üretilmiştir. Küba devrimi sonrasında ise Fidel’le zıtlaşıp ABD’ye kapağı atan şirket merkezini de Bermuda’ya taşımış. Ne var ki Küba aynı adı kullanarak rom üretimine devam edince mahkemelik oluyorlar ve neticede Küba ürettiği romun ismini değiştirmek zorunda kalıyor. 

 

“Kısaca” diyorum, “bunlar yavşak karşı-devrimcilerden başka da birşey değil. Sen bana Panama romu ver.”

 

IMG_9511

 

Küba Libre (Özgür Küba) denilen berbat kokteyl ise hikayeye göre ABD’nin Küba’yı güya İspanya’dan kurtarması (yani Küba’ya çökmesi) sırasında ABD’li denizciler tarafından bulunmuş. 

 

Madem Bacardi dedik, bir atasözü ile yazımızı sonlandıralım: “Biri içer biri Bacardi, kıyamet ondan kopardi.”

 

CAYE CAULKER

Belize’yi kaç kişi bilir? Acaba nasıl bir yerdir? İnsanlar orada ne yapar, ne yer ne içer? Kafamda deli sorular...

Belize kenti, yüksek suç oranı, sefalet, çeteler ve uyuşturucu gibi sorunlarıyla dünyanın en tehlikeli yerlerinden. Kentteki cinayet oranı ülkeyi El Salvador ve Honduras’la beraber top 10’a çıkarmaya yetiyor. Üstüne üstlük ara sıra fırtananın vurduğu ülkede 1961’de yaşanan kasırga felaketinden sonra yeni başkent 1970 yılında yeniden planlanan Belmopan olmuştu. Belize kentinin aksine Belmopan tıpkı Brezilya’nın sonradan kurulan başkenti gibi aşırı dinginliği ile biliniyormuş, yani suç ve cürüm dahil olmak üzere görecek pek de bir şey yokmuş orada. Bilakis ülkenin en batısındaki San Ignacio, kumarhaneleri ve çevresindeki doğası ile turistlerin uğrak yerlerinden. Bunları okuyarak öğrenmiştim. E tabii, okuyarak öğrenmek başkadır, görerek öğrenmek başka.

 

IMG_8835
IMG_8784

Belize Kenti ve Caye Caulker

 

Nitekim Caye Caulker’a ulaştığımda tahayyüllerimin ötesinde bir yerle karşılaşmıştım. Burası anakara ile pek alakası olmayan nefis bir Karayip adasıydı.

Su taksisinden indiğimde üç beş kişi etrafımızı sarmış ve bir klasik olarak taksi isteyip istemediğimizi sormaya başlamıştı. Ama bu elemanlar başka ülkelerin aksine insana öyle pis bir şekilde tebelleş olmuyor, hatta taksi tutmayana da yardımcı olmaya çalışıyorlardı. Herkes dost canlısı gibiydi.

Yolculuğa çıkmadan önce kalacağım hostele mesaj atmış ve ücretsiz ulaşım hizmeti için talepte bulunmuştum. Yola çıktıktan sonra, Meksika hattım henüz çalışırken beni çok şaşırtan bir şekilde mesajıma yanıt gelmiş ve limanda beni karşılayacaklarını söylemişlerdi. Bu kesinlikle bir Latin davranışı değildi!

 

IMG_8762
IMG_8759

Meksika karasularında mesajın geldiği nokta ve su taksisinin içi

 

Beni alacak olan eleman geç de olsa damlıyor ve çantamı golf arabasına atıp beni hostele götürüyordu. Ada aslında oldukça küçük, ulaşım yürüme dışında sadece bisiklet ve elektrikli golf arabaları ile sağlanıyor. Ama o berbat deniz yolculuğundan sonra bir an önce hostele varmak iyi geliyor.

Hostele vardığımızda beni alan Albert menşeimi öğrenince bana “abi normalde Belize’ye gelen Türkler hiç bizimle muhatap olmaz, lüks otellerden ve kumarhanelerden çıkmaz” diyor. “Albertciğim” diye karşılık veriyorum “bizde o kadar çok o. ç. var ki ihraç etmeye kalksak ekonomimiz düzelirdi.” Albert yanıtıma istinaden kahkahayı basıyor: “Sen ne değişik bir adamsın!” Sonra hostelin sahibi Pops gelip bize o gün yakaladığı kırmızı levreklerden ikram ediyor, hemen akabinde benim kafadan olan bir başka seyyah Rachel pis bir uyuşturucu taciri edasıyla elinde koca bir şişe romla belirip oradakilere dağıtmaya başlıyor. Ortam romla beraber iyice şahaneleşiyor. Daha henüz ayak basmıştım ki kendimi parti ortamının içinde buluyorum iyi mi? Kop kop... Kop.

 

IMG_8814

"Bedava bok ve taciz her gün taze olarak servis edilir"

 

Bu arada hostel sahipleri ve çalışanlarıyla anında kanka olmam aynı frekanstan olduğumuz için sanırım. Odalardaki uyarı tabelalarına hasta oluyorum.

 

IMG_8769
IMG_8771

"Siktimin buzdolabının fişini çekmeyin!" ve "Karınca ve/ya hamaböceklerinden hoşlanıyor musunuz? Hayır! Öyleyse siktimin odasında yemek yemeyin!"

 

***

Geldiğimde banka kapalı olduğundan para değişimi yapamamıştım, bir şekilde ATM’den de para çekmeye muvaffak olamamıştım. Akşam karnımızı hostelde doyurduk ama, sabah daha karga bokunu yemeden uyanınca ortalarda boş mide ile dolaşıp bankanın açılış saatini beklemek zorunda kalıyorum. Öyle aval aval etrafa bakınırken karşıdan bir tane iri ve sarışın abi beliriyor. Teksas’ın mı yoksa burasının mı olduğunu anlayamadığım bir aksanla “dostum yiyecek bir şey aranıyorsan biraz ilerde nefis fried jack yapıyorlar” diye dostça laf atıyor. “Valla açım ama cebimde Belize doları yok, bankanın açılmasını bekliyorum” diyorum. “Bankada komisyon alırlar, git herhangi bir Çin süpermarketinden bozdur. Unutma bir ABD doları iki Belize doları!”

 

IMG_8778
IMG_8779

Fry Jack yani kızartılmış jack bildiğimiz bişi yahu!

 

 

Belize’nin 1981 yılında bağımsızlığını kazanmasından sonra kabul edilen resmi bayrağı dünyadaki tek insan figürüne sahip bayrak. Bayrağın üzerinde birisi Maya ya da melez, diğeri de zenci olan eleman figürlerinin hemen altında Kroelce olduğunu tahmin ettiğim ‘sub umbra floreo’ yani ‘gölgenin altında güzelleşiyoruz’ ibaresi yer alıyor. Gölgenin altında alkol mü içiyorlar ne içiyorlar da güzelleşiyorlar artık bilemiyorum. Eskiden İngiliz Honduras’ı olarak bilinen ülkenin etnik yapısı karman çorman, hatta o kadar kaotik ki kafaların karışması kaçınılmaz. Benim kafa daha anlatmaya başlamadan bir milyon oldu bile.

 

belize-hi
IMG_8795

 

Halkın çoğunu Kroil / Kreoller oluşturuyor. Kroel; zenci, melez veya sarışın da olabilen melez tiplere deniyor. Mayalar, Afrika-Karayip yerlisi karışımı Garinagu ve İspanyol-Maya karışımı olan Mestizoların yanı sıra Almanca konuşan Mennonitler (ki bunlar Rus Mennonitleri diye de bilinir), Hintliler, Çinliler ve beyazlar diğer etnik gruplar. Resmi dil İngilizce ama karma bir dil olan Kroel dili, İspanyolca, üç farklı Maya dili (ki bunlar kendi aralarında anlaşmakta güçlük çeker) yaygın olanları.

Caye Caulker’in bütün süpermarketleri Çinli. Yaşlı Çinliler Kreolceyi öğrenmemiş ama gençleri konuşabiliyormuş diye duydum. Gerçekten de süpermarketler dolar bozdurma işinde oldukça rahatmış, ne komisyon alıyorlar ne çakallık yapıyorlar. Gerçi adada çakallık yapma gibi bir durum söz konusu değil. Adanın mottosu da ‘Go Slow’ yani ‘Yavaş Yavaş’. Bir gün, adanın rehavetine kendimi kaptırdığımdan olacak, satın aldığım bir tura geç kalmıştım. Geç kalmaktan nefret ettiğim için de koşar adım kendimi yola vurduğum anda kenarda uyuz uyuz oturan elemanlar derhal ayıplamıştı beni: “go slow buddy!” diyerek. Golf arabasından bile hızlı yürüyebildiğim için hızımdan utanıp yavaşlamıştım.

Yetişmeye çalıştığım şnorkel turuydu. Şansıma, teknede Maya yerlisi olan kaptanımız ve bir de buralı ama ABD’de yaşayan siyahi kadınla beraber sadece üç kişiydik (özellikle dar yerlerdeki kalablıktan hoşlanmam). Dalış aralarında yağtığımız sohbet etnik konulara dalınca bana bizim ülkedeki ayrımcılığı soruyor. Nasıl anlatsam, ABD’de herhangi bir kurumsal iş için kullanılan en basit başvuru formlarında bile vatandaşın işaretlemekle yükümlü kılındığı şu dört şık vardır: beyaz, zenci, latin, kızılderili. Bizde (ve bir çok ülkede) böyle bir durumun olmadığını söylüyorum, çok şaşırıyor (tabii Suriyelilere karşı ırkçılığımızın keşfi veya Kürt düşmanlığı gibi konulara girmiyorum). Bilakis ülkemizde zenci köyleri olduğunu ve bu insanların siyah diye ayrı bir sınıflandırmaya tabi tutulmadığını belirtiyorum. (Irkçılık/ayrımcılık ne pis bir şeydir arkadaş. Bu yaştan sonra ülkemde ırkçılık görmeye başladım ya daha ne desem bilemiyorum)

 

IMG_8812

Bunlarla ve daha nice mahlukatla beraber yüzmek mümkün, ıstırmıyorlar

 

***

Burası pahalı bir yer aslında. Gerçi şu ara bize her yer pahalı geliyor ya, o ayrı. Özellikle yeme içme konusunda pahalılık dezavantajını da ülkemizde zaten hali hazırda her daim pahalı olan karides veya istakoz yiyerek avantaja dönüştürmek mümkün.

Adada yüzme, alkol, şnorkel / dalış turları, dalış eğitimi, pırpırla mavi çukuru görme (bence de görme! Zira bir saatlik tur 250 ABD doları, aman mavi çukur da eksik kalsın) gibi etkinlikler var. Kaldığım Traveler's Palm Hostelinde (boşa reklam yapmıyoruz, selamımı söyleyin izzet ve ikramı esirgemezler) ayrıca bedava kayak hizmeti veriliyordu. Kayağı almaya gittiğimde bana dostça şu uyarıyı yapmıştı ablalar: “fazla açılma da seni 20 mil açıktan toplamak zorunda kalmayalım canım.” Bu uyarıyı dikkate alıp (açıkçası tırsmıştım) kıyı kıyı gitmiş ve yolun yarısında en son on beş yıl önce kullandığım aleti ters kullandığımı fark etmiştim. İyi ki ablalar bu salaklığımı görmedi yoksa bütün adanın taşak oğlanına dönerdim anında.

 

IMG_8772
IMG_8801

Gerçekten de öyle

 

Ortamda Karayiplerin çoğunda etkili olduğu gibi bir reggie/rastafarya kültürü hakim. Aşırı rahatlık, pozitif enerji, sıcakkanlılık, argo... beni direk adaya bağlamıştı. Burası için minyatür bir Jamaika’dır desek yanılmış olur muyuz bilemedim. Bir tane fark var ama, değinmekte fayda var: Jamaika’nın aksine futbol çok popüler bir spor dalı değil. Girdiğim spor barlarında genelde basketbol izleniyordu. Sadece bir yerde televizyonda maç izleyen zenci bir abi görmüştüm ve şaşırmıştım. Ama asıl şaşkınlığım ‘ne izliyor lan bu?’ diye merak edip bakmaya gidince oldu: TS-BJK maçı! Yuh arkadaş. Bu ada ne saçmalıklara gebe yahu.

***

Son gecemde hostel avlusunun merdivenlerinde oturmuş metal mataramdan piizleniyordum. Çalışan ablalar hemen “ne o, parfüm mi içiyorsun yoksa?!” diye laf atıyorlar.

 

WhatsApp Image 2019-07-31 at 20.27.29
IMG_8818

Mataraman, avluda Pops ve arkadaşları

 

‘Arkadaş şuraya geleli üç gün oldu, artık nasıl bir izlenim bıraktıysak vatandaşın üzerinde...’ diyorum kendi kendime.

Mataradan bir yudum daha alırken bu enfes yerde olmanın zevkini çıkartmaya devam ediyorum büyük bir huzurla...

 

AYARSIZ KÜBA-BÖLÜM II

yazının öncesi için bkz. Küba'dan Çatırdama Sesleri

 

Havana’ya vardığımın sabahı Vadedo’dan merkeze yani Eski Kente doğru yürüyeyim diyorum. Zaten yürümeyip de ne yapacağım ki, cepte beş kuruş Küba parası yok, bankadan para çekme ihtimali de yok; dolayısıyla herhangi bir vasıtaya binebilmem için avro değiştirmem gerek (öyle tavsiye etmişlerdi). Yürürken gençten bir eleman laf atıyor, anlamıyorum. Kübalıların diline alışabilmem için biraz zaman geçmesi gerekiyor tabii. Küba İspanyolcasında ‘r’ler ‘l’ diye okunuyor ve konuşurken kelimenin yarısını yutma gibi kötü bir alışkanlık da olunca cümlenin de yarısını yutmuş oluyorlar.

Oğlan benim yanıtıma müteakip ‘abi ben seni bizden sanmıştım’ diyerek muhabbete giriyor. Zaten bu tiple beni Norveçli sanacak değil ya! Arkadaş, nerede bir üçüncü dünya ülkesi var oranın vatandaşı beni hemen kendinden bilir. Neyse efendim sonra hemen büyük bir misafirperverlikle şurada güzel dans mekanları var, şurada nefis bira, aha şuradan da ucuz puro alabilirsin diye açıklamalara girişiyor.

‘Yahu iyi de’ diyorum, ‘ben dans etmeyi pek sevmem, bira içmeyeli yedi yıl olacak, sigara da kullanmıyorum.’ Bana, ‘e ne bok yemeye geldin o zaman’ dercesine tuhaf tuhaf bakmaya başlayınca ‘ama romu çok severim’ diyerek bu bakışı bir nebze olsun kırmaya çalışıyorum. Bir yandan da kendi kendime soruyorum: ‘evet lan, ne işim var burada benim?!’

 

cuba-08

Karnaval ha?!

 

Kaldığım süre zarfında sağda solda, bizim ülkeden ‘karnaval’ için geldiklerini duyduğum gruplar görmüştüm. Ne karnavalı diye kulak kabartınca bunun 1 Mayıs; yani “işçinin-emekçinin, devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkın” bayramının kutlaması olduğunu şok içerisinde idrak etmiştim. Karnaval ha, vay anasını! Bir de demesinler mi ‘asıl Fidel yaşarken gelecektik!’ Fidel mezarında takla atmamıştır umarım. Neyse ki 1 Mayıs kutlamalarına gelen gerçekten sosyalizme gönül vermiş bilinçli olduğunu tahmin ettiğim bir takım tipler veya gençlik kamplarında çiftçiye filan yardım eden gönüllüler var (iş miş yaptıkları yok tabii ama olsun).

 

Köşeyi Dönen Adam filminin 1 Mayıs kutlamaları ile biten sonu sansürlenmiştir.

 

Küba’ya birçok ülkeden sağlık nedenleri ile gelenlerin sayısı da azımsanmayacak kadar çok. Bir önceki bölümde belirttiğim gibi Küba sağlık konusunda dünyanın en ileri ülkelerinden, üstelik en ufak bir hastalığın tedavisi için ABD’deki gibi binlerce dolar dökmenize gerek yok burada.

Puro-bira-salsa, kısaca parti ortamı için gelen tayfanın son durağı (erkek/kadın) fahişe arayışı oluyor sanıyorum. Seks turizmi, hem devrim öncesinde hem de sonrasında ülkede varlığını sürdürmüştür, keza halkın çoğunluğu bu mesleği ahlaksızlık olarak görmemektedir. Devriminden sonra ise fahişelik değil ama kadın ticareti yapmak yasaklanmış; Küba Kadın Federasyonu, fahişeleri rehabilitasyon merkezlerinde toplayıp sağlık kontrollerini ve gerekli tedavilerini yapmıştır. Federasyon, fahişelik yapmayı bırakmak isteyenlere gerekli eğitimi vererek fabrikalarda iş imkanı sunmuştur. Bu biçimde Küba’da 1970’lere kadar fahişelik yok denecek kadar azalmıştır. 1970’lerdeyse serbest çalışan fahişeler tüketim maddesi değiş tokuşu karşılığında kimi otellerde çalışmış ama bu sayı oldukça az olarak kayıtlara geçmiştir. Fahişeliğin yeniden hortlamasına SSCB’nin çökmesinin ardından Küba’nın girdiği büyük ekonomik bunalım neden olmuştur. Özellikle 1998 ve 2004 yılları arasında Havana’nın kordon boyu olan Malecon’da veya turistik bölgelerde yaygınlaşan sokak fahişeliği 2007’den sonra devlet tarafından azaltılmıştır. Bütün bunların en kötüsü de seks turizmi için gelenlerin önemli bir bölümünün çoluk çocuk peşinde olmasıdır. Neyse ki Küba yasaları bunu yapanlara veya yaptıranlara on yıldan otuz yıla kadar çıkan cezalarla karşılık veriyor.

 

IMG_8089
IMG_8091

 

‘1 Mayıs için gelmedim, puro-bira-salsaya hiç gelmedim, bari gidip şuradan rom alayım da’ diyorum, ‘buraya gelişimin bir amacı olsun.’ Ülkemizde el yakan Havana Club romu kendi topraklarında göz yaşartacak kadar ucuz. Ama daha da ucuzuna meyve almak için gittiğim pazarda rastlıyorum. Tam meyveleri almış çıkıyorum ki o da ne?! Pazarın oradaki bir tane delikten halka, ‘açık rom’ satıyorlar. Hemen koşa koşa oraya gidiyorum. 1 litre rom üç lira mı beş lira mı ne! Kafamı delikten uzatıp, içeride bir yandan da piizlenmekte olan abilerle göz göze geliyorum: gözleri görüyor gibi, bu iyiye işaret. ‘Bir miktar rom alabilir miyim diyorum, ama şişem yok?’ Eleman büyük bir memnuniyetle bir yerlerden leş gibi bir şişe çıkartıyor ve önündeki kazandan romu doldurup bana takdim ediyor. Pis olsa kaç yazar canım şişe, zaten alkol mikrobu kırar. Anında boğuyorum bunu, tadı da nefis ki nasıl nefis. Yaşasın sosyalizm-kominizm o zaman tamam mı?

***

Dedik de ayılınca tekrar görüyoruz ki o iş öyle değil. Fidel Castro 1953 yılında Moncada Kışlası’na başarısız bir saldırı düzenleyip hapse atıldıktan sonra Küba Komünist Partisi küçümseyici bir dille, ‘maceraperestlerle bu işler olmaz’ diyerek Castro’yu kınamıştı (belki de hatırlayacaksınız, bu Stalinist KP’lerin anababalarından Fransız KP 1968 isyanlarına hemen tepki göstermişti). Peki Küba Komünist Partisi daha sonra Castroların hakimiyetine girdiğinde acaba daha devrimci bir kimliğe büründü mü?

 
castro-moncada

Moncada Kışlası baskını fiyaskosundan sonra tutuklanan Fidel'in hapisten çıkmasında ilk eşinin payı ne kadardı? Bakmak lazım.

1960’larda SSCB’li yönetmen Kalatozov Küba’ya bir belgesel çekmesi için davet edilmişti. 1964 yılında gösterime sunduğu Soy Cuba / Ben Küba’yım filmi gerek SSCB gerekse Küba devleti tarafından veto yemişti.

 

 

2009 yılında Hugo Chavez, Barack Obama’ya çoğu kimsenin pek adını duymadığı bir kitap hediye etmişti: Latin Amerika’nın Kesik Damarları. 1970 yılında Eduardo Galeano tarafından yazılan bu kitap bize göre tam bir külttür. Uruguay faşist diktatörlüğü sırasınca kitap, yazıldığı topraklar olan Uruguay’da ilginç bir biçimde 6 ay boyunca yasaklanmadan dağıtılmış, özellikle hapishanedeki mahkumlara ulaşabilmişti. Zira kitap okumayan faşist zihniyet bunun bir anatomi veya tıp kitabına benzer bir şey olduğunu düşünmüştü. Buna karşın kitap, Küba’daki Casa de las Americas yarışmasında yeteri kadar ‘ciddi’ bulunmadığından direk elenmişti. Bu yarışmadan sonra, Galeano’nun aktardığına göre, Latin Amerika’nın Kesik Damarları asıl ününü Latin Amerika diktatörlükleri tarafından yasaklandıkça kazanmıştı.

 
Hugo-Ch-vez-presents-Bara-006

***

Buraya gelmeden önce planımı yedi düvele duyurmuş, özellikle TKP ve TİP bünyesinde yer alan arkadaşlardan Küba’dan bana kontak bulmalarını istemiştim (görünürde Küba’yla en yakın ilişkisi olanlar bunlar). Çünkü buraya gelen gavur arkadaşlarımdan hiçbirinin bir tane bile arkadaş edinememiş olması açıkçası beni fena şekilde kıllandırmıştı, benim amacım yerli halktan birileriyle arkadaş olmaktı; çünkü onlarla yaptığım samimi sohbetler her zaman okuduklarımdan daha çok şey öğretmiştir bana. Bir ay sonra baskılarım sonuç vermiş, hem TKP hem de TİP kanadından nihayet bir tane kontak gelmişti ve o da ne yazık ki aynı kişiydi.  

Bir yandan da anarşist tayfadan bir kontak bulmuştum. İlginç bir şekilde iki kontak da ziyaretime ilgi gösterdiler. Hatta anarşist eleman, düzenleyecekleri bahar şenliğinde benim de konuşma yapmamı, Küba halkını dış dünya konusunda aydınlatmamı istemişti.

‘İnsanlara güvenmek iyidir’ der eski bir atasözü ve şöyle devam eder ‘ama güvenmemek daha iyidir.’ Keza kontak kişileri Latin menşeili olduğundan anarşizme komünizme filan aldırmadan kendi planımı yapıyorum. Nitekim partili arkadaşların bulduğu kişi belirlediğimiz saatteki buluşmaya gelmiyor, mesaj atmıyor, attığım mesajı okuyup da özür bile dilemiyor, bahane bile bulmaya çalışmıyordu. Anarşist elemansa ne aramalarıma ne de e-postama yanıt veriyordu.

Daha önceki Güney Amerika gezimden şerbetli olduğum üzere bu durum bende hayal kırıklığı yaratmadı ama sinirlenmedim desem doğru söylememiş olurum. Haydi normal vatandaşı geçtik de siz politik duruşu olduğunuzu söyleyen insanlarsınız. Politikacı olmadığınızı varsayarak, durup dururken neden yalan söylediğinizi anlayamıyorum. Yalan söylemek nedir arkadaş! Doğru söyleyeni öldürüyorlar mı orada acaba ki? Bir de benim gibi birine yalan söylesen ne kazanıyorsun, onu da anlamış değilim.

Post-sosyalist ülkelerdeki seyahatlerimde de en çok dikkatimi çeken husus insanların arkadaşının olmamasıydı. Orada millet konuyu komşuyu arkadaşı ihbar edip güya çıkar sağlamaya çalışıyormuş ama burada muhbirliğin döndüğünü çok da düşünmüyorum işin açığı. Bir yandan Latinlere hasıl olmuş bu yalan söyleme ve birbirine güvenmeme hastalığı ne zaman başladı onu da bilemiyorum. Zira bunlar, zamanında büyük gerilla hareketleri kurmuş insanlar, güven olmadan, yalanla dolanla örgüt işleri olacak şey değil.


IMG_8198

Otel açılışını onurlandıran Fidel Castro (arkadaki de tanıdık gibi sanki)

 

Küba turistler için hiç de ucuz sayılmayacak bir yer. Çeşme suyu içilmediğinden sokakta susadığınız takdirde bir litre suya 1 CUC ödemeniz gerekiyor. Ucuz bir şeyler yemek isterseniz hamburger, pizza satan ufak dükkanlar var ki fiyatlar 2 CUC’tan başlıyor (doyurmayan cinsinden tabii). Ucuza doymak isterseniz (lezzet aramadan) 5, 6 CUC’u gözden çıkartmanız gerekiyor. Yabancılar için müze/doğal park/vs girişi 5 CUC’tan başlayan fiyatlarla. Eskinin tatil cenneti Varadero’daki fiyatlar çeşitlilik gösteriyor. Otellerin genelindeyse her şey dökülüyor, içkilerin çoğu çakma, iyi içkiler ekstra ücretli ve çalışanlar oldukça mutsuz. Nasıl mutlu olsunlar ki aldıkları düşük maaşlarla? Kısacası Varadero acayip tuhaf bir yer. Küba devleti yabancı yatırımcılarla beraber her şey dahil otelleri 1990’lerde açmaya başlamış ve bu oteller uzunca bir süre sadece yabancılara hizmet vermişti.

Keza girişi 75 dolardan başlayan fiyatlarıyla ünlü Tropicana’dan bahsetmemek de olmaz. Ben tabii ki gitmedim, gitmem de; zira hayatımda pavyona 75 dolar ödemiş adam değilim. Şimdi burada şov, kabare filan iyi hoş da kelle başı en az 200 dolar bayılıp çıkmak kötü bir turist kafasından başka ne olabilir ki?

 

club-tropicana-havana

 

***  

Sırada beklemek ise artık bir sosyalizm geleneği midir bilemiyorum. Kadim dostum Ülke ile eski St. Petersburg, sonra Petrograd, daha sonra Leningrad ve en son yine St. Petersburg olan kentin bir festivalinin akşamında sandviç almak için saatlerce beklerken ifade ettiği gibi: ‘Petersburg’un sıra geceleri meşhurdur!’ Küba’da da acayip bir ‘sırada bekleme kültürü' hakim.

 

IMG_8059

 

Şöyle ki, Küba’da bedava internet sağlayan herhangi bir mekan gözüme çarpmamıştı. Bu internet işini nasıl çözerim düşüncesi içerisinde mal mal dolanırken şans eseri, bilgisayarlarla dolu bir yer görüp ‘aha’ diyorum, ‘yoksa?’ Selam verip dalıyorum ‘burada internete girebilir miyim?’ diyerek. Görevli burasının sadece öğrenciler için olduğunu söyleyip beni başka bir yere yönlendiriyor. Küba’da internete girebilmek bir ayrıcalıkmış meğerse. Biraz daha dolandıktan sonra sözünü ettiği telekomcuyu bulup içeriye girmeye yelteniyorum ama oradaki görevli (ulan ne çok görevli var) beni dışarı yolluyor: ‘bu işler öyle kolay değil canım’ diyerek. Gerçekten de dışarıda bir çuval dolusu millet sıra bekliyormuş, ama Sovyetik yerlerin aksine burada sıra darmadağınık (derhal öğreniyorum ki bu durumda yüksek sesle ‘en son kişi kim?’ diye sormak gerekiyormuş). En nihayet sıra bana geldiğinde beş saat internet paketi olan sim kartımı almayı başarıyorum.

 

D5A452A7-7B4F-46D0-AB7A-C00D0D65811B 2

Olay 21. yüzyılda geçiyor

 

Kart var ama internete girmek hala o kadar kolay değil. İnternetin çektiği bir alan bulmak gerekiyor ki bunlar da parklarda/otellerde oluyor genelde. Sıcağın göbeğinde it gibi dolanıp internete girilebilecek park bulmam gerekiyor. Bir hafta sonraysa bir başka acı gerçeği idrak ediyorum: telekomcu şirket veya devlet her ne ise, fena şekilde sahtecilik yapıyor bu internet işinde. 5 saatlik internet 5 saat filan sürmüyor. 3 saatte bitiyor. 1 saatlik alıyorum 45 dakikada bitiyor. İşi gücü bıraktım bunları test ettim, zira eski çakallardan kim kaldı, kimi yiyorsunuz olum siz?! Ama yediler, çatır çatır yediler. Hatta o kadar ki, yediğimiz kazıklarla Küba’da otoban bile yapılır. Hayır bu yaşa geldim El Salvador’da değil, Honduras’ta değil Küba’da kazık yedim ya, yanarım da ona yanarım.

***

Bilgisayarların olduğu yerin yanında havalimanına giden belediye otobüsü durağı gözüme çarpmıştı. İtlik olsun diye iki kez turizm ofisine gidip soruyorum havalimanına giden belediye otobüsü var mı diyerek, ilkinde ‘yok ama var, abi çok zor sen en iyisi taksi tut (25 CUC)’, ikincisindeyse ‘var ama 3 CUC ödemen lazım otobüse, e zor tabii’ yanıtlarıyla karşılaşmıştım. Belediye otobüsüne 3 CUC vermek zorunda olmam ise çok saçmaydı. Şimdiye kadar yerli halka benzeme avantajından yararlanarak mı 1 peso verip biniyordum acaba? Deneyerek görelim diyerek otobüs muavinine 1 pesoyu uzatıp biniyorum ve havalimanı yakınlarında otobüsten inip diğer bir aktarma durağına varıyor, oradan da havalimanına giden bir başka otobüse 3 peso vererek toplamda 4 pesoya havaalanına ulaşıyorum. Öyle çok zor filan değilmiş. Turizm ofisi neden doğru bilgi vermekten kaçınıyor onu da anlamıyorum.

 

IMG_8098

Ciguliden limuzin bile oluyormuş eğer istenirse

Taksiler tabii pahalı olur çünkü 1950 model Amerikan arabaları kullanıyorlar diye bir düşüncenin mantığı da yok. Ülkede petrol (petrolü geçtim zaten ülkede hiç bir şey yok, hammadde yok, şeker kamışı dışında belli bir üretim maddesi de yok) başta olmak üzere bir çok kaynak için dışa bağımlıyken bu büyük motorlu araçları neden yıllardır ellerinde tuttuklarını hiç anlayamadım. Halbuki mis gibi cigulilerle bu işler hem ucuz hem de yedek parça sıkıntısı olmadan yürürdü.

***

Bir başka sosyalist devlet geleneği de çayı şekerli içmek midir yahu? Özellikle SSCB’de yaygın olan, kahveyi çayı size sunmadan önce içine hayvan gibi şeker atıp, gözünüzün önünde karıştırıp vermek burada bir nebze olsun daha iyi. En azından gözünüzün önünde karıştırmıyorlar şekeri. Es kaza ‘cafe cubana’ istediniz mi, içine şeker kamışı sıkıldığından şüphelendiğim şerbet gibi kahve gelir, aman dikkat!

***

Beterin beteri hep beni mi buluyor, kendimden şüphelenmeye başladım. Coppelia diye bunların ünlü bir dondurmacısı varmış, ben de sonradan öğrendim, orada kazık da değil daha beterine denk geldim. Eve en yakın yerde internete girmek için gittiğim parkın yakınında burası dikkatimi çekmişti. Şurada bir dondurma yiyeyim diyerek parkın içindeki mekana doğru yöneliyorum ama girişteki görevli beni durduruyor ve Kübalı olup olmadığımı soruyor. ‘Değilim’ diyorum, zaten aksandan kabak gibi çıkıyoruz ortaya. ‘Burası yalnızca Kübalılar’ için demesin mi!

Eskiden CUC-CUP ayrımı filan daha belirginmiş artık o ayrım pek kalmamış tamam, sadece parası olanlar dışarıda yemek yiyebiliyor, Varadero’ya veya daha başka yerlere seyahat edebiliyor onu da anladık, Kübalılar karne ile istihkaklarını temin ediyor eyvallah da, ulan sikik dondurmacıya bir yabancıyı almamak ne demektir onu kafam almadı işte! Ancak İtalya’nın, Fransa’nın güneyindeki kaba, ırkçı ve faşist yerlerde görebileceğiniz bu ayrımcılığı sosyalist bir ülkede görmek hakikaten insana koyuyor. E o zaman hiç alma ülkeye yabancıyı kardeşim. “Yabancıdır, tabii ki daha fazla ödemek zorunda” kafasına hiç girmiyorum bile, buna onay verenleri de anlamıyorum. Zaten daha önce dediğim gibi hiç bir şeyin ayarı yok Küba’da. Madem inek gibi sağıyorsun yabancıyı o zaman ayrımcılık yapma, yapıyorsan da alenen yapma, ne bileyim. Kızdım yahu.

Kısaca eğer romantik bir sosyalist değilseniz, puro-dans-alkol-parti ortamını sevmiyorsanız, illa Karaip denizine Küba’da gireceğim demiyorsanız, sağlığınız da yerindeyse Küba size şiddetle tavsiye edebileceğim bir ülke değil. Yok efendim son kalan sosyalist ülkelerden birini göreyim gibi bir düşünceniz varsa (ki bu iyice ayıp çünkü burası sirk veya hayvanat bahçesi değil!) sosyalizmden çok, hissedeceğiniz şey kazık yeme potansiyelinizin sınanacağıdır.

Bu da size kalmış.

 

 

Film/Belgesel Önerileri:

Fidel, 1971 Yön. Saul Landau, Nina Serrano

Cuba and the Cameraman, 2017 Yön. Jon Alpert

Che!, 1969 Yön. Richard Fleischer

Soy Cuba, 1964 Yön. Mikhail Kalatozov

 

Kitap Önerileri:

Jean Paul Sartre Küba’yı Anlatıyor

KÜBA’DAN ÇATIRDAMA SESLERİ

 

Dakka bir gol bir. Jose Marti Havalimanı’nda pasaport kontrolünde yine beni kenara ayırıyorlar. Bu seferki hikaye de pasaportumun yepyeni olmasından mütevellittir herhalde diye düşünüyorum beklerken. Halbuki Ankara’daki elçilikte vizeyi verirlerken  eski pasaportunuzu da götürün diye bir uyarıda bulunmamışlardı,. Nitekim genç polis komiseri eski pasaportumun yanımda olup olmadığını soruyor. ‘Yahu neden taşıyayım ki?’ diye yanıtlıyorum basitçe. Sonra ne iş yaptığımı soruyor, yanıtıma müteakip ‘Küba’ya hoşgeldin’ diyor.

Havalimanından kente belediye otobüsü ile ulaşımın çok ama çok zor olduğunu okumuştum, bütün forumlarda ‘seve seve taksi tutmalısınız’ yazıyordu. Oradaki görevlilere: ‘taksi için para değiştirmem gerekir mi?’ diye soruyorum, gerek olmadığını söylüyorlar. ‘Kentte değiştir böylece komisyon da ödemezsin. Taksiye de avro olarak ödeme yap.’ Taksi fiyatı sabit: 25 avro! 12 km yol için sert meblağ ama bu daha bir başlangıçmış meğerse.

 
gettyimages-99646616-640x640

2011’de koyulmuş

Kente doğru yol alırken taksici ile laflıyoruz. Kalacağım yer Devrim Meydanına (Plaza de la Revolucion) oldukça yakın. Gözüme ışıklı Che Guevara ve Camilo Cienfuegos siluetleri çarpıyor. Kimse fotoğrafını çekmediğinden midir nedir, Cienfuegos’u göreceğimi beklemiyordum, şoföre soruyorum ‘Burada Cienfuegos var mıydı önceden?’ Şaşırıyor: ‘Sen nereden biliyorsun Cienfuegos’u?!! Bütün yabancılar Che’yi bilir ama kimse onu tanımaz!’

Cienfuegos, kısaca söyleyecek olursak, Batista güçlerine karşı çarpışan Fidel’in ordusundaki en önemli komutandı. Ama Küba’nın tam bağımsızlığını istemesi dışında kendini belli eden herhangi bir politik çizgisi yoktu. Keza gerillalar iktidarı aldıktan sonra muhaliflerin şiddet yoluyla cezalandırılmalarına karşı çıkmıştı. Raul daha çok arka planda kalmayı sevdiğinden ve Che de Arjantinli olduğundan Küba halkı en çok bu neşeli, gece hayatını ve eğlenmeyi seven genç komutana sempati duymuştu. Öyle ki popülaritesi Fidel’le kıyaslanıyordu. 

 

Castro-huber-matos-camilo-cienfuegos

Üçü bir arada: Cienfuegos, Fidel ve Matos

Havana’yı aldıklarından sonra Camaguey Başkomutanı Huber Matos Fidel’e karşı muhalefet yapmaya başlamıştı. Fidel, Matos’un bir isyan çıkartacağından korkuyordu, dolayısıyla Cienfuegos’u Matos’u tutuklaması için görevlendirdi. Cienfuegos da Camaguey’e giderek Matos’u tutukladı (Matos 1979’a kadar 20 yıl boyunca hapis yatmıştır), ancak dönerken yolculuk yaptığı uçak Florida boğazı açıklarında kayboluyor ve bir daha Cienfuegos’tan haber alınamıyordu. Tüm hummalı aramalara rağmen uçağın parçası bile bulunamamıştı.

 
castro-matos_moderates_03.jpg__2000x1384_q85_crop_subsampling-2_upscale

Matos ve Fidel

Konuyla ilgili birçok spekülasyon mevcut. Hatta bir çok kişi tarafından Cienfuegos’un, Fidel tarafından düzenlenen bir komploya kurban gittiği bile söyleniyor. O sıralar Fidel Castro, kardeşi Raul veya Che’nin aksine komünist değil bilakis sol Kemalist çizgide CeHaPe’ye yakın bir görüşte gibiydi. Şaka bir yana Fidel, sanıyorum 1960’a kadar Küba’nın tam bağımsızlığını istemesi dışında sosyalizm/komünizm lafını ağzına almamıştı. Hatta Sierra Maestra dağlarından yaptıkları radyo yayınlarındaki propaganda konuşmalarında asla ABD karşıtı bir söylemde bulunmamış, iktidarı aldıktan sonra Eisenhower’le bile görüşmeye gitmiştir. Bu görüşme isteği Eisenhower kendisini kabul etmediği için gerçekleşmemiştir ama zamanın Başkan Yardımcısı Nixon, Fidel’i ağırlamıştır. Fidel ABD ziyareti boyunca verdiği demeçlerde ABD karşıtı olmadığını İngilizce olarak dile getirmişti ve bu ziyareti ABD ile iyi ilişkiler kurmak için yaptığını belirtmişti.

 

 

Ama fazla bir zaman geçmeden işler tersine döndü. Sosyalizmin ilanı, Füze Krizi, Domuzlar Körfezi ve elbette ki SSCB ile yakınlaşma oldukça hızlı bir biçimde ilerlemişti.

 

 

Bildiğimiz gibi birkaç istisna dışında sosyalist örgütlerde/devletlerde asıl belirleyici olan hep arka plandakiler olmuştu vitrindekiler değil. Arka plandaki en kızıl unsur da Raul Castro’dur.

 
Fidel Castro, Raul Castro

Ben demiyorum fotoğraf diyor!

Benim şahsi fikrim Küba Sosyalist Devrimi’nin 1959 yılında değil de (çoğunluğu sosyalist olmayan gerillaların Havana’ya girdiklerinde ilk yaptıkları parlamento binasına Küba bayrağı ve Jose Marti’nin portresini asmak olmuştu, Küba’nın Komünist Parti tarafından idaresi 1965’te başladı) uzun yıllara yayılan bir süreçte gerçekleştiği yönünde. Fidel’in gerilla savaşı verdiği sırada gazetelerde çıkan yazıları veya radyo konuşmaları (o zamana dek medya araçlarını bu kadar verimli kullanan bir lider görülmemişti) Küba halkını etkilese bile kentlerde toplu bir ayaklanmaya neden olmamıştı. ABD uzun zamandır rahatsız olduğu Batista’dan desteğini çekince toplam sayıları bini geçmeyen gerillaların sadece altı yüzü Havana’ya girmişti. Havana’da o sırada on beş binden fazla silahlı asker ve polis bulunmaktaydı. Ancak öyle ciddi bir çatışma bile olmamıştı çünkü onları idare eden kişi bir hafta kadar önce milyonlarca doları alıp ülkeden tüymüştü. Ülkedeki zenginler de o sırada bir tepki vermemiş, sonra onlar da birer birer kaçmıştı. 

march-2019-fidel-workers

Oraktır, çekiçtir, en olmadı bir çark filan olaydı ortamda.

İlginçtir, Batista kaçtığı zamana kadar sanki yüz yıldır Küba’yı diktatörlükle yönetiyordu gibi bir düşünce vardır ortalıkta. Aslında fakir bir çiftçi ailesinden gelen bu kara kuru adam, 1933’te gerçekleşen ve bir çavuşken başını çektiği ‘Çavuşlar Darbesi’nden Küba’nın en güçlü politik figürü olarak çıkmıştı. İlk kez 1940 yılında Küba’nın başkanı seçildiğinde içinde Komünist Parti’nin de olduğu Demokratik Sosyalist Koalisyon’un tam desteğini almıştı. 1944 yılına kadar Küba’da kadın haklarının iyileştirilmesi, iş gününün sekiz saate indirilmesi, sağlık reformu ve tıp eğitimi konusunda sayısız reformu gerçekleştirmiş ve sosyal bir devlet kurma yolunda büyük aşamalar kaydetmiştir. O yıllarda Küba ordusunda ve polis kuvvetlerinde ilk kez zenci ve melezler yüksek rütbeler almaya başlamıştı.  En önemli hamlesi ise 19. yüzyıl sonundaki ABD işgalinden bu yana Küba Anayasası’nda yer alan, ABD’nin Küba’ya doğrudan müdahale hakkını kaldırmasıydı. 

young-batista-1
bat2

Batista’nın kötü şöhreti iktidara ikinci kez, ancak bu kez askeri-diktatör olarak gelmesi ile başlıyor ve bu kötü şöhret ilk döneminde yaptığı iyi işleri bile unutturuyor. JFK bunu alenen dile getirmiş: “Fidel Castro’nun Sierra Maestra’da haklı bir şekilde adalet çağrısı yaptığı ve özellikle Küba’yı yolsuzluktan kurtarmak için yanıp tutuştuğunu ifade ettiği beyannameyi onaylıyorum. Hatta daha da ileri giderek şunu söylemek isterim: Batista, bir ölçüde Birleşik Devletler’in bazı günahlarının vücut bulmuş halidir. Şimdi bu günahların bedelini ödemeliyiz. Batista rejimi konusunda ilk Kübalı devrimcilerle aynı fikirdeyim. Bu son derece açık.”

Yani derin devlet Kennedy’yi boşuna öldürmemiş! Diyeceksiniz ki ‘Domuzlar Körfezi rezaleti JFK döneminde olmamış mıydı?’ Doğru ama bu Nixon’un Başkan Yardımcılığı yaparken planladığı bir harekattı. Nixon Başkanlık seçimini kaybedeceğini asla ve asla düşünmediğinden harekatı Pentagon’a kabul ettirmişti. Yani Miami’deki Kübalıların çıkartma yapmak için CIA tarafından eğitilmeleri ta Nixon döneminde başlamıştı. Beklenmedik bir şekilde Başkan seçilen JFK de Pentagon tarafından harekata onay vermesi için zorlanmıştı.

cropped_John_F_Kennedy_cigar

Rahmetlinin 1962 ambargosunu imzalamadan hemen önce 1200 tane Küba purosunu sakladığı söylenir.

Halkın içinden gelen fakir ve solcu bir askerin klişe bir hikaye gibi zengin ve faşist bir diktatöre dönüşmesi pek ilgi çekici gelmiyor tabii. Asıl ilginç olan, sonradan zengin olmuş bir şeker kamışı tüccarının kendi soyadını yıllarca vermediği gayri meşru oğlunun Cizvit okulunda yetiştirildikten sonra avukat çıkması, sonra maceracı bir gerilla mücadelesi verip yıllar içinde dünyanın en önemli komünist liderlerinden birisine dönüşmesidir sanırım. Demeçleri, aşkları, gelgitleri ile Fidel Castro 1976 yılına kadar Küba’da başbakanlık yapmış (gerillalar iktidarı ele geçirdikten sonraki ilk başbakan Jose Miro Cardona’ydı) daha sonra 2008 yılına kadar başkan koltuğunda oturmuştur (1959’dan sonraki ilk başkan çok kısa bir süreliğine Manuel Urrutia Lleo, ikincisi ise Fidel Castro yerini alana dek Osvaldo Dorticós Torrado idi). Yani, adamın aşığına: ‘Yo soy Cuba / ben Küba’yım’ demesi boşuna değilmiş.

marita lorenz

Marita Lorenz'in hayat hikayesini okumanız şiddetle tavsiye edilir.

 

Küba tarihi o kadar kaotik ve iç içe geçmiş ki kısaca değinelim derken derinlere doğru ilerlemeye başladık bile. Aman!

Günümüze dönecek olursak, Havana’nın genelinde çok acayip bir yoksulluk hakim. Tuttuğum odanın bulunduğu ev Vedado’da. Zamanında varlıklı ailelerin mekanıymış bu bölge. Evler çok odalı ve büyük. Demek ki burada oturanlar eski varlıklı ailelerden geliyor ya da devrim sonrasında buralara konuşlandırılmışlar. Ne olursa olsun son yıllarda bu büyük evlerdeki odalarını kiraya verebilenler aldıkları bir veya iki günlük kira ücreti ile bir aylık maaşlarının üzerinde bir kazanç elde edebiliyor. Yani kısacası evini kiralayanlar bir çeşit zengin sınıfını oluşturmaya başlamış bile. Diğer bir durumu iyi olan tayfa ise, zamanında Florida’ya kapağı atmış olanların akrabaları.

061617mariel_960x540

1970’lerin sonuna doğru ABD’nin Küba’yı kapalı bir diktatörlük olarak sürekli suçlaması ve 1980’de 10.000 Kübalının Havana’daki Peru Elçiliği üzerinden iltica talebinde bulunmasına tepki olarak Fidel Castro 15 Nisan’dan 31 Ekim’e kadar sınırlarını açacağını duyurmuştu: Bizi istemeyeni biz hiç istemeyiz! Bu süre zarfında Mariel Boatlift Krizi adı verilen ve deniz yolu ile gerçekleşen göçte 125.000 Kübalı ABD’ye kaçmıştır. Bir yandan Fidel’in de ülkede ne kadar katil, psikopat ve akıl hastası varsa teknelere doldurarak ABD’ye postalaması ABD Başkanı Jimmy Carter’ın başını oldukça ağrıtmıştı.

Küba'dan gelip Miami'ye çöken çakalların hikayesi Scarface filmine konu olmuştu.

Küba’da uzun zamandır Florida’daki akrabalardan gelen aylık 200-300 dolarla resmen ihya olan insanlar var, çünkü memur/işçi/doktor maaşının 30-40 ABD doları olduğu bir yerden bahsediyoruz. Bunun yanı sıra Küba’da yıllardır kullanılan iki para biriminin ayrımı durumu iyice belirsizleşmiş durumda. CUP, halkın kullandığı para birimi olan peso iken CUC değiştirilebilir para birimi olarak sadece yabancıların kullanımına sokulmuştu. Yani eskiden yerli halk peso (CUP) yabancılar ise convertible peso / chavito (CUC) olarak ödeme yapıyordu. 

CUC

Ernesto'yu paranın üzerine basmak pek hoş olmamış gibi.

Bu iki para biriminin arasında 1/25 oranında bir fark var; 1 CUC şu anda 1 avro civarında, daha önce 1 ABD dolarından işlem görüyormuş. Şimdiyse herkes hem CUP hem de CUC olarak ödeme yapabiliyor. Eskiden yerli halkın CUC’la çok da işi olmuyormuş. Şimdiyse hem yerli hem de yabancılar iki para birimini de kullanmak durumundalar. Eskiden sadece yabancıların kabul edildiği Varadero’daki ‘lüks’ otellere artık yerliler de girebiliyor (parası olanlar tabii ki). İyi bir restoranda yemek yemenin maliyeti ise 10 CUC’tan başlıyor.

İşin daha ilginci ulaşım. Havana’da belediye otobüsü fiyatı 1 peso yani 25 kuruş gibi bir şey, ama yabancıların çok tercih ettiği bir ulaşım aracı değil nedense. Bir başka yaygın ulaşım aracı taksi dolmuş olan ‘taxi collectiva’. Bunun ücreti yerliler için 5 CUP iken yabancılar için 3 veya 5 CUC civarı olabiliyor (artık ne denk getirirlerse, şoför tipine filan bakıp karar veriyor galiba). 

IMG_8187

Önde mafyatik 50'lerden kalma benzin canavarı Chevrolet, arkada Sovyetik günlerden Moskoviç. Bunların her ikisi de şehirlerarasında taksi-dolmuş olarak kullanılıyor.

Şehirlerarası seyahatler herkes için CUC üzerinden hesaplanıyor. Mesela Havana-Trinidad arası 350 km olan ve yedi ila sekiz saat süren otobüs yolculuğunun ücreti 25 CUC, bunu taksi dolmuşla yaparsanız dört saat kadar sürüyor ve 35 CUC. Ama daha kısa bir mesafe olan Varadero-Havana arasında taksi tutarsanız 90 CUC, taksi dolmuş bulabilirseniz 30 CUC. Niye bu kadar pahalı? Çünkü Varadero turistik yer! Buraya gelebilenin balyası vardır, onu da harcamaya gelmiştir, nokta.

Küba’da kör tuttuğunu öpüyor, hiçbir şeyin ayarı yok: Varadero’da tuk-tuk çeviriyorum kadın 10 CUC istiyor yürüyerek geldiğim 3 km yere. Taksi çeviriyorum 4 CUC diyor klimalı araç şoförü. Bütün yabancıları embesil filan sanmak köylü kurnazlığı mıdır, çakallık mıdır yoksa mallık mıdır bilemiyorum. Gerçek sosyalizm bu olmamalı.

IMG_8086

Liberta önünde bekleyenler.

Zenginleşen tayfa dışarıda yiyebiliyor demiştik, ayda 30 CUC maaş alan vatandaş ise liberta denilen dükkanlardan karne ile aylık tayın istihkakını alabiliyor. Bebeğin/çocuğun günlük süt ihtiyacından gencin/yaşlısının etine kadar her türlü besin ihtiyacı detaylı olarak hesaplanıyor ve halka eşit ve adil bir biçimde temin ediliyor. Yani devlet vatandaşını zinhar aç bırakmıyor ki gerçek sosyalizm buna benzer bir şey olmalı zaten. 

Ama fakir halk bakıyor zengin dışarıdaki restoranlarda karne ile temin edilemeyen karidesi, ahtapotu götürüyor; e canı çekiyor bunun da tabii. Neden, çünkü insan dediğin azla yetinmez, hep daha fazlasını ister. Bir yandan da televizyonda ABD propagandasına maruz kalıyor, bunların (tıpkı bizimki gibi) ABD’lilerin bokunu pisliğini temizleyen gurbetçi akrabaları ABD’deki hayatlarını övünce bunların da kafası karışıyor zaar. Bilmiyor ki dünyanın en iyi sağlık sistemlerinden birine sahip olan ülkesinde bedavaya bu hizmeti alabildiğini. Ulan paran yoksa ABD’de seni morga bile koymuyorlar ne hastanesi! ABD’deki ırkçılığa/ayrımcılığa değinmeye gerek bile yok.

Çok kafanız karışmasın ‘ne diyor lan bu övüyor mu dövüyor mu?’ diye. Ben ne gördüysem onu yazıyorum ve dürüst olmaya çalışıyorum. Anarşistiz dediysek… 

Micheal Moore'un Sicko belgeselinden Küba ile ilgili bölüm.

Ve o kocaman ABD, dünyanın süper gücü ABD, dünyanın en büyük silah üreticisi olan ABD bu küçücük ülkeye yıllardır ambargo uyguluyor hiç utanmadan. Çünkü biliyorlar ki bu küçük ülke diğer ülkelere örnek olabilir, hatta tanrı korusun komünizm belası bulaşıcı bir hastalık olarak kendi topraklarına bile sıçrayabilir. Aman aman! Obama’nın herkese sağlık güvencesi sağlayacağını duyan sağcıların ‘ülkeye komünizm geliyor, ben neden fakirin sağlık ücretini ödeyeyim’ diyerek ayaklanmalarını, Beyaz Saray’ı taşlamalarını hatırlayın. O sağlık güvence sistemi parlementodan tam olarak geçmedi sonuçta, geçirtmediler! Bir yandan o rezil sistemiyle ABD’de bulunan obez sayısı dünyadaki aç insan sayısı ile kıyaslanabilecek kadar çok.

Küba ise Bloomberg’in 2019 sıralamasında en sağlıklı 30. ülke olarak gösteriliyor ki bir sürü Avrupa ülkesinin bile önündeler. Akciğer kanserine karşı 2011 yılında buldukları aşıyı (Küba’da ücretsiz) yurtdışında bir dolardan satmak istemeleri büyük ilaç şirketleri tarafından protesto edilmişti (çünkü kendileri binlerce dolardan satabilecekken Küba haksız rekabet yapıyormuş, yuh!). Kırktan fazla ülkeye doktor veya hemşire gönderebilecek kadar çok sayıda doktor-hemşire yetiştirebiliyorlar. Anneden bebeğine AIDS ve frenginin bulaşmasını önleyen ilk ülke olmasının yanı sıra Çernobil’de 1986 faciasında radyasyona maruz kalan 24.000 çocuğun bakım ve tedavilerini de üstlenmiş, SSCB çöktükten sonra girdikleri büyük ekonomik darboğazda bile çocukların tedavilerini yarım bırakmamışlardı. Çocukları karşılarken koca Fidel’in göz yaşlarını gizlemek için kameraya arkasını dönmesi beni bile duygulandırdı.

 

Lan bu dünya nasıl bir dünyadır...

 

 

I. BÖLÜM'ün sonu. Devamı II. BÖLÜM'de AYARSIZ KÜBA

 

İlgilenenler İçin:

Granma Fidel liderliğindeki gerillaların Meksika’dan Küba’ya geçmek için bindikleri teknenin adı, Küba devletinin sesi olarak internet sitesine de adını vermiş: http://www.granma.cu/

Camilo ile ilgili belgesel: https://www.youtube.com/watch?v=5O8jRWHt_fc

Fidel’in fırtınalı aşkı: https://www.youtube.com/watch?v=7zYS2Ipsvm0&pbjreload=10

JFK'nin demeci: “I approved the proclamation which Fidel Castro made in the Sierra Maestra, when he justifiably called for justice and especially yearned to rid Cuba of corruption. I will even go further: to some extent it is as though Batista was the incarnation of a number of sins on the part of the United States. Now we shall have to pay for those sins. In the matter of the Batista regime, I am in agreement with the first Cuban revolutionaries. That is perfectly clear.” (24 Ekim 1963)

 

İRAN (OVERRATED) BÖLÜM II

Ulaşım

2015’te ara verilen tren seferleri TCDD ile yapılan karşılıklı anlaşma neticesinde 2018 yılında Van-Tebriz olarak İran Tren Yolları tarafından tekrar başlatıldı. Tren Van’dan 21:30’da kalkıyor ve sabaha karşı 04:00 sularında Tebriz’e varıyor. Bilet ise yalnızca TCDD’nin yurtdışı satışı yapan gişelerinden alınabiliyor. Hava yolunun bir başka alternatifi ise Doğu Beyazıt’tan Tebriz’e kalkan otobüsler. İran içinde ise uzun mesafeleri uçakla almak mantıklı gibi. Otobüsler genelde konforlu ve trenler de hiç fena değil. 

 

İletişim

Ülkemizde kimilerinin iddia ettiğinin aksine, İran’da Türkçe yaygın olarak konuşulmuyor. Türkçe konuşulan yerler Azerbaycan (nüfusun %16’sı, ama Azeriler Farsça da konuşmakla yükümlü) ve Erdebil Bölgesi. Şiraz-İsfahan taraflarında Türkçe konuşan Kaşkay (Qashqai) halkına rastlamak mümkün. Tahran’da ise özellikle esnaf arasında Azeri ve Türkmene denk gelmek olası. Bunların dışında İran’da konuşulan hakim dil Hint-Avrupa kökenli olan ve Kürtçeye (Kürtler İran nüfusunun %10’unu oluşturuyor) yakın bir dil olan Farsça’dır (nüfusun %61’inin ana dili) ve bu dilin, Ural Dil Ailesi grubundan olan dilimizle, kullandığımız ortak kelimeler haricinde alakası yoktur. Bu ortak kelimelerin dilimize girmesi özellikle günümüz İran topraklarında hakimiyet kuran Selçuklu İmparatorluğu’nun Farsçayı devletin resmi yazışma dili olarak kullanılması ile başlamıştır. 

Azerbaycanlılar veya özellikle Erdebilli Türkmenler konuştukları dile Türkçe, bizimkine ise İstanboli diyorlar, yani İstanbulca. Eh, doğru söze ne denir.

Kaşkay dili ise Azeri Türkçesine benziyor ama halkın kılık kıyafeti nedense Kürtleri anımsattı bana (çakal turizm şirketlerinin nomad turları diye düzenlediği turlar var Kaşkaylara ama fiyatları fecii). Bu arada İran nüfusunun %6’sını oluşturan Lurlar ve %2’sini oluşturan Beluşlar da ülkenin diğer etnik zenginliklerindendir. Gerçi anadili artık Farsça olmuş bir sürü etnik grup hala mevcut ama asimilasyon bir ulus-devlet geleneği olarak halkları feci biçimde baskılıyor, kimlikleri yok ediyor.

 

Kaşkaylar

Görülmesi Gereken Yerler: Qeshm / Keşm Adası

Biraz önce bahsettiğim farklı etnik gruplardan bir kısmı İran’ın güney bölgesinde yaşayan Hindistan kökenli halklar. Derileri oldukça koyu olan bu insanlar sanıyorum Orta Çağ’da bölgeyi iskan edinmişler. Farsçayı kendilerine has bir şive ile konuşuyorlar ve giyim kuşamları oldukça renkli.

 

IMG_6039 2

 

Adanın ana geçim kaynağı Laft adlı yerleşimde döndürülen kaçakçılık. İran’da bulunması zor veya pahalı olan bir şeyi istediğinizde buraya sipariş geçiyorsunuz (bir takım karanlık yollardan tabii). Adada sıkça rastlayabileceğiniz plakaları silik veya hiç olmayan pikaplar benzin istasyonundan doldurdukları benzini balıkçı teknelerine yüklüyor ve karşıdaki Umman toprağı olan Khasab’taki kaçakçılarla değiş tokuş etmek sureti ile ekmeğine bakıyor. Söylentiye göre işin başında Devrim Muhafızları bulunuyormuş. Diğer önemli geçim kaynağı ise balıkçılık.

 
IMG_5878 2

Beyaz İranlılara 'sizin orada deveye biniyormuşsunuz' deyip kafayı yedirmek ister misiniz? (aynı biz ama tek fark, güneyinde gerçekten de develer var)

 

Keşm adası UNESCO'nun tescillenmiş Global Geoparklarından birisi. Adada sadece dört çekerli araç ile gidilebilen Namakdan adlı tuz mağarası var. Onun dışında Chahkouh/Çaku Kanyonu, Hara mangrov ormanı, Yıldız Vadisi görülmeye değer yerler. Bütün bu yerleri araba kiralayarak bir gün içinde ziyaret edebilirsiniz. Tabii bir de yunus izlemek için yakınlardaki Hengam adasına yapılan tekne turları var. Yunuslar saat 11:00’e kadar mesai yaptığından daha erken gitmekte yarar var. (Sürücülü araç kiralamak için tavsiyem Türkçe ve İngilizce de konuşan Meyhan'dır +989039132474, selamımı iletin yardımcı olur.)

 
IMG_5797 2
 

Adaya Bander Abbas kentinden tekne ile geçebiliyorsunuz. Ama kentte kalmasanız da olur hatta kalmayın derim, zira pek bir şey yok.

 
IMG_5930 2
 

Güney kıyı bölgesinde ve adalarında Portekizlilere ait Ortaçağdan kalma kale kalıntıları görme imkanınız var.

 

Hurmooz / Hürmüz Adası 

Yine Bander Abbas’tan veya Keşm Adasından tekne ile direk geçebileceğiniz bu ada, zamanında hippiler tarafından keşfedilmiş ve şimdi ise popülerite patlaması yapmaya aday. Adada eskiden sadece kamp yapmak veya yerel halkın kiraladığı odalarında kalmak mümkünken son yıllarda bir kaç hostel ve kısa bir süre önce de adanın ilk oteli açılmış. Sanıyorum yakında yeni oteller açılmaya başlayacak veya ada bir eko-turizm merkezi olacak. Yani adaya bir an önce gitmekte fayda var; zira burası hayatımda gördüğüm en değişik, en tuhaf adalardan birisi.

 
IMG_6016

 

Kırmızı ada diye bilinse de adanın jeolojik yapısı çok renkli. Kendinizi direk başka bir gezegende gibi hissetmeniz olası. Hatta farklı yerlerde farklı gezegenlerdeymişsiniz gibi izlenimlere kapılmanız kaçınılmaz. Ada halkı gerçekten misafirperver ve taruf denilen geleneği halen uygulamaktadır.

 

IMG_6035 2
IMG_6008

 

Adayı gezmek için eğer profesyonel dağ bisikletçisi değilseniz kesinlikle bisiklet kiralamayın. Çok fazla yokuş var ve bunun yanı sıra ziyaret edilecek yerler iyi işaretlenmemiş, kaçırabilirsiniz. En iyisi tuk-tuk kiralamak. Tuk-tukçular genelde adanın sağ tarafından gidiyor ve adayı turlamadan dönüyor. Anlaşma yapmadan önce sol tarafı görmek istediğinizi de belirtin, bu şekilde adada yaşayan ve soyu oldukça azalmış olan geyikleri görme şansınız artar. Adanın yemekleri ise bence İran’da yiyebileceğiniz en leziz yemeklerdir. Özellikle karides konusunda uzmanlar. Eklemeden geçmeyeyim, yemeklerde baharat olarak adanın kumundan da kullanıyorlar, dünyada yenilebilir kumun olduğu yerlerden biriymiş burası.

 
IMG_5936 2
IMG_6064 2

 

ŞİRAZ

Bence İran’ın açık ara en overrated yeri Şiraz kentidir. Kentte ilgimi çeken pek bir şey yok, bilakis müzedir, camidir, bahçedir nereye girmek isterseniz fiyat hep aynı ve yabancıya çok daha pahalı tabii ki. Eğer tipiniz İranlıyı andırıyorsa ‘yek nefer’ diyip İranlı fiyatından yararlanabilirsiniz. Ama yabancı olduğunuzu çakozlarsa girmeyin hiç bir yere, değmez. Çekmişler güzel filtrelerle, instagram filan derken yok pembe camii, yok morlu bahçe, geçiniz efendim. Hiç mi bahçe görmedik. Ayrıca camiye para verilip mi girilirmiş!

 
IMG_6173 2
IMG_6313 2

Persepolis ve Nekrepolisi

Persepolis

Şiraz kötü dedik ama sanıyorum Persepolis’i görmek için Şiraz’a uğramak şart. Antik alana en kolay ulaşım ise Şiraz’dan bir taksi ayarlayıp uygun bir fiyata anlaşmakla alakalı. Sadece Persepolis’i değil Necropolis’i de ziyaret ediniz.

 

IMG_6210 2
IMG_6196 2
IMG_6184 2

İlk resimde Ahameniş İmparatorluğunun içindeki halklardan biri olan Lidyalıların Krala getirdiği hediyeler. Diğer rölyeflerde bizim topraklardan Karya, Kapadokya ve Ermeni halkları da mevcut. İkinci resim o zamanlar perspektif bulunmadığından askerlerin önlü arkalı çizimi. Son resimde ise simgesel anlamı olan erkek aslanın ceylana arkadan saldırması. Normalde erkek aslanlar avlanmaz, avlandıkları takdirde ise avına arkadan değil direk gırtlaktan saldırır. Bu rölyeften sanıyorum bütün Persepolis'te on iki tane var.

 

Galat / Qalat Köyü

Sanırım eski bir Ermeni yerleşimi olan köy şu aralar İran cigaratörlüğünün başkenti olarak ün yapmış. Henüz köy girişinde ortalığı sis almış gibi bir görüntü hasıl oluyor ama bu ortamdaki fosurdatmanın bir sonucu, başka da bir şey değil. Burası mollaların da pek uğradığı bir yer olmasa gerek; zira kızlı erkekli, genç yaşlı bir sürü grup burada piknik yapıyor. Ortamda yeni trend olan şekilli kafe ve restoranlar mevcut.

Buraya kentten kalkan belediye otobüsü ile kolayca ulaşmak mümkün. Taksi filan tutmaya hiç gerek yok zira ne kadar kalacağınızı bilemezsiniz. Çünkü köyün hemen dışında güzel bir patika ile ulaşabileceğiniz bir kaç tane şelale de mevcut.

 

IMG_6347 2
 

YEZD

Dünya’daki en ilginç yerleşimlerden birisi olan Yezd’in eski kent yapısı tamamen kerpiçten oluşuyor. Aynı zamanda kent dünyanın en kadim tek tanrılı dini olan Zerdüştlüğün de merkezi. Kutsal yerleri olan Ateşkadeh (ismi aynen bu) içindeki ateşin dört yüz yıldır sönmediği söyleniyor. Kentte Zerdüştlüğü tanıtan bir müze bunun yanı sıra kent dışında ise sadece bir kaç tanesi ziyaret edilebilen Zerdüştlerin mezarlığı diyebileceğimiz Dakhme’ler var. Ahmak batılılar bunlara sessizlik kuleleri adını takmışlar ama dahkme yargı yeri anlamına geliyor. Normalde ulaşımı çok zor olan bu yerlere ölüler konuyla ilgili din adamlarınca çıkarılıp bırakılıyormuş. Bu teknik devletçe 1950’lerde yasaklanmış.

 
IMG_6475
IMG_6521

Foto 1: Ateşkadeh                                                                                    Foto 2: Dahkme

IMG_6435

Yezd genel görünüm

 

Yezd’den bir günlük araba turu ile ziyaret edebileceğiniz Kharanak, Meybod gibi yerleşimlerin yanı sıra, asıl çoğunluğu Hindistan’da olan Zerdüştlerin hacı olmak için geldikleri Chak Chak da görülmeye değer yerlerden. Çöl turu veya kampı yapmak isterseniz Yezd doğru seçim olacaktır. (Sürücü için Mohzen'le irtibata geçilebilir: +989133522985, Mohzen'le bayağı bir dolandık. Bir gün buna 'ya burada dini malzeme satan yerler varmış' diye soruyorum hemen 'abi kamçı mı alacaksın? diye atlıyor. Arkadaş alnımızda BDSM'ci diye mi yazıyor anlamadım. Evet, orada Kerbela anmaları esnasında kendini -başkasını değil- dövmek için kamçı zincir filan satılıyor ama mevsiminde gitmek gerekiyormuş.)

 
IMG_6591 2
IMG_6604 2
IMG_6473

İlk foto Kharanak'taki döner kuleli camii, ikinci foto Çak Çak'taki Ateşkadeh, son fotoda ünlü badgir (becir) yani sıcak bölgelerde bina içini soğutmaya yarayan rüzgar yakalayan kuleler, antik klima aracı.

 

Verzene / Varzanah Köyü

Sanıyorum wikitravel yazarı ya bunlardan rüşvet almış ya da kendisi bizzat şahsen buralı. Aman kaçırmayın, kesin uğrayın gibi cümlelerin gazına gelip köye gidiyorum ve fakat o da ne?! Köyde bir bok yok, güvercin kulesi filan var tamamen tırt. Etrafını gezeyim diyorum, etrafta da bir bok yok. Bir iki tane tepe, yıkılmış bir Selçuklu Kervansarayı, tuz gölü/çölü (bu fena değil ama uzak), çöl (Yezd’de mevcut). ‘E hani burada İran zebrası varmış?’ diye soruyorum, ‘abi kırk yıl kadar önce vardı, evet’ diye yanıtlıyorlar. 

Kısacası gitmeyin!

IMG_5788 2
IMG_6722

İlk fotodaki sıcak bölgelerde her otuz kilometrede bir bulunan su depoları. İkincisi Varzaneh'teki tuz gölü.

IMG_6745
 

İSFAHAN

İran’ın en turistik ve en şekilli kenti İsfahan galiba. Yalnız kentin ortasından geçen koca nehri kurutmasalar iyi olacakmış. Şimdiye kadar yattığım İranlı ayağı burada tutmuyor, çakal esnaf anında uyanıyor benim yabancı olduğuma. Burada da birisi kentin içinde ve hala faal olan Ateşkadeh ve Ateşgah var. Kentin en şık ve en modern bölgesi Ermeni mahallesi. Buradaki kilise kompleksi oldukça ilginç. İran’ın ortasındaki bir ortodox kilisesinde Katolik fresklerine benzeyen çizimler görmek gerçekten şaşırtıcı.

 
IMG_6813
IMG_6824
 

Kentin Yahudi mahallesinde bulunan bir sürü Sinagog ise kapalı, Yahudilerin çoğu özellikle Ahmedinejat hükümeti sırasındaki ayrımcı dilden korkarak ülkeyi terk etmiş.

Kentin dışındaki tepelere doğru çıkan bir de teleferik var. Müzelere kesin uğrayın. Trajik Çaldıran Muhaberesi'nin betimlendiği nefis bir duvar resmini de göreceksiniz.

 
IMG_6859
IMG_6898

Yahudi Mahallesi oldukça fakir kalmış. İkinci fotodaki mekan ise İsfahan'ın en popüler doogh (ayran) içip baklava yenilen yeri. İçki olmayınca yönelimler de tuhaflaşıyor mu ne?

 

KAŞAN 

Çakma Yezd gibi kent olan Kaşan’da mimariye özel bir ilginiz yoksa pek de görebileceğiniz bir şey yok. Kukla müzesi ilginç olabilir ama sadece bunu görmek için de gitmeye değer mi bilemedim.

 
IMG_6942

İran'da köklü bir kukla kültürü var. Ancak çocuklara izlettiği devasa kuklalardan ben bile tırstım çocuk ne yapsın? Yetkilileri göreve çağıracağım da vazgeçiyorum.

 

Abyane

Ancak Kaşan’a bir şekilde gittiyseniz bu köyü görmekte yarar olabilir. Kaşan’dan buraya giden bir otobüs yok, ancak taksi ile gidebilirsiniz. Snapp uygulaması ise İran’ın olmazsa olmazı, bir çeşit über. Bununla direkman en az yarı fiyatına seyahat edebiliyorsunuz. 

Abyane’de halen antik Pehleviceye benzeyen bir dil konuşuluyor, yani modern Farsça değil, oranın yerel dili. Köy ise tamamen kırmızı evlerden oluşuyor. Köyün dışında yürüyüş parkurları mevcut.

IMG_6953
IMG_6961
IMG_6967

 

TAHRAN

Kent bana İstanbul’u anımsattı. İstanbul derken Bebek, Nişantaşı’nı değil de Mecidiyeköy, Esenler, Güngören gibi yani İstanbul’un yüzde 80’ini oluşturan çarpık ve şuursuz kentleşme örneğini demek istiyorum. Tahran’da ulaşım için kesinlikle metroyu tercih edin, trafikten de uzak durmaya bakın. Kentin belli bir merkezi olmadığı için yürümekten de kaçının zira mesafeler uzun ve yürüyüş tatsız. Arkeoloji, İslam Eserleri Müzesi, Ateşkadeh, Sinema Müzesi, Müzik Enstrümanları Müzesi ve kentin dışındaki Elbruz dağları görülmeye değer yerlerden. Kentin sanat yaşamı da bir hayli renkli eğer ilgiliyseniz. 

 

IMG_5645
IMG_5656
IMG_5681 2

Tahran'daki sokak heykelleri şahane. Film müzesinden çakma Kemal Sunal'lı film. Müzik müzesinden saz örnekleri.

 

TEBRİZ

Soydaşlarımızın yaşadığı kente yukarıda bahsettiğim İran über’i snapp gelir gelmez Tebrizli taksicilerin yaptığı ilk iş bunları dövmek olmuş. Yazının birinci bölümünde bahsettiğim gibi resmi İran politikası Azerilerin Türkleşmiş İranlılar olduğunu söylüyor. Yahu öyle olsa bile şu davranış biçimi bile elemanların ne kadar Türk olduğunu göstermiyor mu?

IMG_5354
IMG_5379

Müze bahçesindeki balballar. Özellikle bir tanesi Hakkari'de bulunan ve menşei bilinmeyen stelleri andırıyor. Foto 2: Kedici teyzeler olduğu sürece umut var demektir. Ne yazık ki İran'ın sokak kedileri genelde insanlardan korkuyor bizdeki durumun aksine.

Tebriz’de en görülmeye değer yerler Arkeoloji müzesi, Amir Nizam Evi (bu aynı zamanda Kaçar Müzesi), pazar, Behnam Evi ve Gök Camii. Kentin biraz dışında (yeni açılan metro ile gidilebiliyor) Şah Goli parkı eskiden solcuların takıldığı restoranıyla da meşhurmuş. Kentin modern kısmındaysa yeni açılan kafeler var. Burada da kentin Ermeni mahallesi daha şık bir görüntü sergiliyor.

IMG_6140
IMG_6788
IMG_6499

İran'daki camiler çift minareli ise Şii, tek minareli ise Sunni olduğunu gösteriyor. Eğer minaresiz ise bir kadın tarafından yaptırılmıştır. İkinci foto Kaçar dönemini yansıtan bir yapıt. İranlı milliyetçiler, bütün o çekik gözlere rağmen Kaçarların Türk olduğunu kabul etmez. Son foto ise müslüman bir hoca filan değil, dünyanın en eski dualarından birisini eden Zerdüşt din adamı (İslamiyetten en az 2000 yıl önceki bir dönemden kalan).

 

SONUÇ

En nihayetinde İran da, halkın çoğunun misafirperverliği, yardımseverliği, turist kazıklamaya kalkmaması, güvenli bir ülke olması, ulaşımın kolaylığı, doğal güzellikleri, tarihi ve kültürü ile  görülmesi gereken ülkelerden biri. Ancak şunları da gözden kaçırmamak gerek: yıllardır islami otokratik yönetim biçimi ile insanlarını baskı altında tutmuş, muhalifleri en sert biçimde cezalandırmış, idam etmiş veya hapislerde yargısız infaza tabii tutmuştur. Bunun yanı sıra hiç de adil olmayan bu düzende, mollalar ve devrim muhafızları zenginleştikçe zenginleşmiş, kendi çocuklarını sürekli şeytan olarak lanse ettikleri ABD’nin üniversitelerinde okutmuş, çocuklarının oradaki kokolu partilerden geri kalmamalarını sağlamıştır (tanıdık geliyor mu?). Bunun yanı sıra Irak’la yaptıkları ve gereksiz yere uzayan saçma savaşta fakir çocuklarını cepheye sürmekten imtina etmemiştir. 

Kadını değersizleştirip ahlak zaptiyesi adı altında namus bekçiliği yaparken kendi ahlakını asla sorgulamayan bu düzen, sokaklarda dilenen bir sürü çocuğun da taciz edilmesini engellememiştir. Zaten islami zihinlerdeki en büyük sorunlardan birisi olan sübyancılık hastalıklı bir unsur olarak buradaki devlet yönetiminde de görülmektedir.

Bu baskıcı düzen içinden sıyrılan ve büyük işler yapan yönetmenlerinin film yapmasını yasaklamış, ev hapislerinde sosyal olarak ölüme mahkum etmiştir. Feminist mücadeledeki kadınların ise hapishanelerde başlarına ne geldiğini duyan bile olmamıştır.

Muhalefet o kadar bastırılmıştır ki şu anda bu düzene alternatif olabilecek hiçbir hareket bulunmamaktadır.

İran’a tabii ki gitmeli ama coşup övmeden önce de üç kez düşünmekte yarar var.

 

İRAN’I TERSTEN OKUMAK

I. BÖLÜM

İran'a giden gezgininden yazarına, goygoycusundan kolpacısına öve öve bitiremediği, gitmeyenlerin ise korku ve şüpheyle yaklaştığı, yıllardır içimde ukte olmuş bu gizemli ülkeye en sonunda gidebilmenin haklı gururu ile bu satırları kaleme alıyorum. Yazıyı yazarken elimden geldiğince nesnel olmaya çalıştım, aşırı hezeyan ve nefrete kapılmaksızın gözlemlerimi, öğrendiklerimi paylaşmaya çalıştım; bir hatamız olursa şimdiden af ola...

Çok değerli karikatürist Umut Sarıkaya'nın bir karikatürü
(bu arada Naber'in yeni sayısını almayanı dövüyorlar)

TARİH

Eğer bir seyyahsanız gideceğiniz ülkenin kültürünü, tarihini biraz bilmekte fayda vardır. Gerçi ben olayı biraz abarttım ama olsun.

İran'ın bir ülke olarak resmi adı oldukça yeni sayılır. İlk kez Partlar[1] döneminde kullanılan Eran ya da Aryan (Nazilerin saf ırk saçmalığını aldıkları isim) adının biraz dönüştürülüp İran olarak kullanılması 1935 yılında Şah Rıza Pehlevi döneminde gerçekleşiyor. Şah Rıza o zamanlar fena şekilde moda olan ulus devlet düşüncesini uygulayarak ülkedeki herkes Farstır/İranlıdır görüşünü benimsemiş, benimsetmeye çalışmıştır. Şimdiki İslam Cumhuriyeti de bunu aynen devam ettirmektedir. Bu zihniyete örnek verecek olursak kuzeyde yaşayan Azeriler aslında Fars olup sonradan Türkçe konuşmaya başlamışlardır gibi, bize aslında çok da uzak olmayan bir model karşımıza çıkmaktadır (bkz. Dağ Türkü=Kürt, TC resmi görüşü gibi).

 

IMG_5594
turk

Türkçe Farsçanın bir diyalektiğidir değil mi?

 

Mustafa Kemal'in de kankası olan Şah Rıza ülkesinde de bizimkine benzer reformlar yapmıştır. Kimsenin soyunu sopunu bilmediği İran'da soyadı kanunu bizimkinden 10 yıl önce çıkmıştır. Tarım toplumu olan ülkede tarımı öldürmeye yemin etmiş, bizde 50'lerde coşan sağcı kafası misali ülkeyi endüstrileştirmeye çabalamıştır. Bütün bu benzerliklere rağmen benim tek anlayamadığım olay Şah Rıza'nın neden bir harf devrimi yapmadığıdır. Zira Farsça Hint-Avrupa dil ailesi grubunda olduğundan, bizimki kadar olmasa da (ünlü uyumlarından dolayı[2]), Arap harfleriyle yazılması ve okunması sıkıntılı olan bir dildir[3]. Bir de İranlıların Araplara karşı olan derin nefreti düşünüldüğünde Arap alfabesi kullanmalarının getirdiği tiksintiye ayrıca dikkatinizi çekerim.

Bunları söylerken Arapçayı kötülemeye çalıştığım filan yok elbette ki. Keşke Arapça konuşabilsem, okuyup yazabilseydim. Burada kısaca belirtmek istediğim alışık olmayan göte, donun pek de yakışmadığıdır. Yani insan biraz da kendine yakışanı giymeli diye düşünüyorum.

İran topraklarında yaşayan Ahamenidlerin ve Sasanilerin zamanında yaşamış kadim halkların veya Tacikistan'da yaşayan günümüz Farsi halkının ataları olan Soğdların kendine özgü alfabeleri vardı. Hatta Göktürklerin kullandığı Rün alfabesi (ki bu alfabe ne yazık ki Alman topraklarındaki adıyla anılıyor) Soğdlardan alınmadır. Selçuklular da nasıl olduysa artık kadim alfabelerini unutmuş, günümüz İran topraklarını da içine alan imparatorluklarını kurduklarında orada, kendi alfabelerinin yerine dayak yoluyla kabul ettikleri Arap alfabesini kullanan insanların alfabesini benimsemiştir. Sonuçta o zamanın popüler dili gibi bir şeyden bahsediyoruz, bugünkü İngilizce misali.

 

buyukselcuklu-harita

Büyük Selçuklu Devleti

Günümüz İranlıları pek kabul etmek istemese de topraklarının yöneticileri yüzyıllar boyunca Türkler olmuştur: Selçuklular, Safeviler ve en son Kaçarlar. Gerçi arada, yine yönetici sınıfı Türkçe konuşan köle (memluk) askerlerden oluşan Gazneliler de bu toprakları yönetmişti ama çok takılmayalım biz yine de her şeye...

Kendi aralarında ve orduda Türkçe konuşan Selçuklu, Sefevi ve Kaçar yönetici sınıfı resmi dil olarak Farsçayı[4] kullandıkları için Farslaşmış sayılmıştır. Bunda haklılık payı olsa da özellikle Selçukluların o kadar da Farslaşmadıklarının en büyük kanıtı, Anadolu topraklarına geldiklerinde bütün tebaaya Türkçe konuşma zorunluluğu getirmiş olmalarıdır. Bunu ya İran'da başaramadılar ya da İran'daki halklar bu tuhaf Doğu dilini bir türlü öğrenemedi, bilemiyorum.

Osmanlılarla Safevilerin arasında geçen Çaldıran Muharebesinin neticesinde Anadolu'da Alevi-Sünni çatışması alevlenmiş ve Anadolu'nun sünnileşmesinin yolu açılmıştır. Türkçe konuşan, Türkçe şiir yazan Şah İsmail ile Farsça şiir yazan Osmanlı padişahı I. Selim'in liderliklerinde gerçekleşen muharebe Osmanlıların, ateşli silahları kullanabilme becerisinin yardımıyla, zaferi ile sonuçlanmıştı[5].

IMG_6782

İsfahan Çehel Sütun Sarayındaki Çaldıran Muharebesi Freski

Pehlevilerden önceki son yönetici sınıf ise (Türkçe Wikipedianın iddia ettiğinin aksine, Yozgat kökenli olmayan) Türkçe konuşan Kaçarlardı. Tarihin ilginçliklerinden biri olarak Kaçarların, savaştıkları Rus Ordusuna özenerek, onların yardımı ile kurdukları Kozak/Kazak askeri süvari grubu içerisinde zamanla yükselen Rıza Pehlevi, İngilizlerin desteği ile Kaçar hanedanlığına son vererek Şah oldu.

Gelelim olayın ilginçliğine: Ukraynaca okunuşu Kozak, Rusça okunuşu Kazak olan bu tayfa, adını eski Türkçede 'başıboş, avare, serseri' anlamına gelen kazak sözcüğünden almaktadır. Ukraynalılara göreyse bu Türkçede özgür insan demekmiş. Bu çer çapulcu tayfası ilk zamanlarında Ukrayna steplerinin Slavlarının yoz yobaz tayfasından olup gerçekten başıboş gezen serserilerdi. Tabii o zamanlar Ukrayna diye bir yer yoktu, toprakların büyük bir kısmının raconunu Türkçe konuşan pagan Kumanlar[6] kesiyordu, diğer kısmını da Türkleşmiş Moğollar olan Tatarlar[7]. Çapulcu elemanlar da bu iki savaşçı milletten esinlenip psikopat[8] bir askeri topluluk olarak yüz yıllarca Rus Çarlığına hizmet etmişlerdir. 19. yüzyıla gelindiğinde ise çarlığın denetiminde düzenli süvari birliklere dönüşmüşler ve ata binmenin kitabını yazmış olan Türk kavmini bile etkilemişlerdi. Nereden nereye...

kozak2

Eski Kozak Tiplemesi [9]                                       

kozak

Son Dönem Kozakı

Ruslarla yaşanan savaşlara bağlı kültürel iletişimlerden dolayı İran'da arabaya maşina (Rusça) diyorlar. Keza Rusya'da söylendiği üzere bizde Rus Salatası olarak bilinen yemeğin orijinal adı olan olivye[10]yi kullanıyorlar, ki Slavlar dışında bu kelimeyi kullanan pek yoktur. Semaver de aynen bizdeki gibi onlara da Rusçadan geçmiş (kendi kendine yanan demek). O zaman diğer başlığa geçelim hazır yeri gelmişken.

BİZE BAKIŞLARI, BENZERLİKLER, FARKLILIKLAR, KÜLTÜR-SANAT VS

1980'lerde Küçük Emrahlı filmlerimizi izleyen İranlılar, TC vatandaşı amcalara (Nuri Alço tarzı) şüpheyle yaklaşıp, arabesk hayatlarımız olduğunu sanıyormuş. Şimdiyse bizim berbat TV dizilerimizi izleyip hepimizin zengin ve çeşit çeşit ... varlıklar olduğunu düşünüyorlar. Neyse işte öyle, bizimki gibi tam bir klişespor. Bu arada neden bizim dizilere dadanmışlar? Eh sen şeriat diye her şeyi yasaklarsan kültür üretemezsin. Kitap okuma oranların bizdeki gibi yerlerde sürünür (okuyan kesim ise Orhan Pamuk seviyor, Elif Şafak'a bayılıyorsa durumun vahametini siz değerlendirin).

Kültürsüzlüğün sonu da Türk dizilerine mahkum olmaktır, Araplar gibi şatafata merak salmaktır, israfı bir bok sanmaktır. Bir başka etkilendikleri kültür ise ABD'ninki. Onun da çoğunluğu bizden ithal sanıyorum. Zira dünyada en çok ABD dizisi ve filmi izleyen toplum olmamızın yanı sıra (iddia ediyorum bu oran ABD'dekinden bile fazladır!) Starbucksın şube sayısının bu kadar yüksek olduğu başka bir coğrafya görmedim. Lan milletimiz kahveye ne kadar açmış da bilememişiz yıllarca. Hem de kahveye şu anki tadını veren ilk pişirme usulünün Osmanlı topraklarında bulunduğu gerçeği ve bundan dolayı da en kadim kahve kültürüne sahip olmamıza rağmen[11]. İtalyanların, ülkelerinde Starbucks açılmasın diye miting düzenlemelerini derin bir saygıyla karşıladım.

İran'da da Amerikan tarzı pizzacılar[12] ve fast-foodcular pırtlak gibi türemiş. Bizimki mandacılıktan, bunlarınki ise 'bir şeyi ne kadar kötülersen halk o kadar sarılırcılıktan' kaynaklanıyor gibi[13].

IMG_5452
IMG_5451
IMG_5636

İran'daki sokak heykelleri

Bir başka komik unsur acemi diye nitelendirdiğimiz, beceriksiz insan modeli onlarda türki! Atara atar yapmış İran'ın bebesi!

Bizde son yıllarda popülerleştiği, onlarda ise son 40 yıl boyunca olduğu üzere hapishaneler üniversiteye dönmüş durumda. Ne kadar muhalif gazeteci, kafası çalışan profesör (bu türün kafası çalışmayanı da çoktur), aydın, bilim insanı varsa tıkmışlar acımadan.

Genelde Tahran merkezli sanat ise özellikle son yıllardaki gelişimiyle yüzleri güldürüyor. Şiilikte heykel yasak olmadığından özellikle heykel sanatı oldukça gelişmiş (tabii ki erotizme kayan eserler vermeksizin). Sinemalarının dünyanın sayılı sinema ekolleri arasında olduğunu söylemeye gerek bile yok. Her totaliter rejimde olduğu gibi bunlar da sinemaya önem vermişler ama öne çıkan yönetmenler tabii ki entelektüel, solcu ve muhalif kesimden olduğundan onlara da ver odunu/dayağı, yasak üzerine yasak getir[14]. Ne var ki artık bir canavar yarattıklarından olayı bitiremiyorlar da artık.

berlinale-jury-getty-108961604

Yasaklı yönetmen Cafar Panahi'nin bir çok festivalde 'boş' bir koltuğu bulunuyor

Tıpkı bizimki gibi, kadim müzik gelenekleri ve çok güzel müzikleri var ama halk genelde kötü müzik dinliyor. Kötü derken, sadece kendilerininkileri değil bizimkini de! İran seyahatim sırasınca hayatımda dinlemediğim kadar İbo, Mahzun ve Emrah'a da maruz kaldım. Yahu tabii ki ara ara ben de bunları dinlerim ama beş yıldızlı otelin spasında İbo'dan ayağında kundura çalıyor ya arkadaş, daha ne diyeyim. İyi müzik yapan Mohsen Namjoo gibileri de çareyi kaçmakta buluyor. İran'dan kaçma çok yaygın olduğundan İran, sanırım vize uygulamalarına en çok takılan ülkelerinden başında geliyor.

 

 

Kadınların ulu orta şarkı söylemeleri ve dans etmeleri yasak. Ama neyse ki şeraiti düzen can çekişiyor da, kadınlar artık başlarını yarıya kadar örtüyor (itiraf edeyim böyle daha bir albenili gibiler) ve kara çarşaf kullanımı oldukça azalmış. Bunun nedeni ise bir kaç yıl önce ahlak zaptiyelerinin halk tarafından bir güzel sopalanmaya başlaması, artık milletin burasına gelmiş tabii.

Kim ne giyinirse giyinir sana ne, SANA NE?! İster içki içer ister, ister götünü başını açar. Bütün bunların cezası öbür tarafta verilmiyor mu kardeşim? Sen kim oluyorsun da bunları bu dünyada cezalandırmaya kalkışıyorsun? Ya tanrına inanmıyorsun, ya dinine, ya da ikisine birden! Günah benim, sana ne ulan! SANA NE!!!

Hayır demek yerine 'cık' yapan dört milletten birisi (diğer ikisi Ermeniler ve Yunanlılar). Ayrıca tıpkı bizler gibi 'çay may, kalem malem' gibi şakalı kelime oyunu yapıyorlar.

Bizden en büyük farklarından birisi ise toplum olarak agresif değiller. Özellikle erkekleri oldukça naif. Bunda düzenin ve sert kanunların da etkisi var tabii. Asıl atarlı olan ise kadınlar. 30 yıllık şeriat düzeninin sonunda yeter lan demişler ve toplumda baskın hale gelmişler, yani almışlar ellerine sazı. Eh böyle olunca da Slav sistemine geçilmiş bir çeşit. Ne var ki kadının baskın olduğu bölgelerde erkekler Türk kadını gibi davranıyor ve kendini naza çekiyor, dolayısı ile eşyanın tabiatı bozulduğundan olsa gerek ülkede üreme azalmış, vatandaşın cinsel hayatı boka sarmış durumda. Bunu da belirteyim ki belli bir beklenti içinde gidilmesin.

Cinsel hayatın sekteye uğraması elbette ki eğlence kültürünün de yok edilmiş olması ile alakalı bir durum. Gece hayatı olmayan bir yerden söz ediyoruz. Akşam çay bahçesine git, yeni trend kafeye git, orada saatlerce çay-kahve iç nereye kadar? Müzik yok, dans yok, nasıl sosyalleşeceksin kardeşim? Maklube ye çay iç derken kafan açılıyor; atom teorisi mi geliştiriyorsun, o da yok!

Bu arada İran'a gitmiş herkes parti ortamı diyordu hani, nerede bu devlet?!

 

MXMR2127

Ev partisinden insansız bir kare

Evet! Şu ünlü mü ünlü, herkesin diline pelesenk olmuş İran'ın ev partileri olayına gelecek olursak, 'ulan babasının oğlu musun da ev partisine çağrılıyorsun?' diye sormazlar mı insana? Sanki İran'daki ev partileri herkese açıkmış gibi bir hava estiriliyor, çal kapıyı buyur gir. Yok öyle! Bizden bir iki salak es kaza çılgın sandıkları bir partiye çağrılmış (Köyden İndim Şehire[15]), onlar da bire bin katarak anlatınca, olay bizde efsanevi bir hale gelmiş sanıyorum.

Cem Uzan da çılgın ev partisi veriyor da bana mı veriyor, sana mı veriyor? Neticede zengin dediğin her yerde ayrıcalıklıdır. Adam kokolu parti de verir BDSMli olaya da girer de sen olayın neredesin? Dolayısı ile abartılı anlatımlara fazla kulak vermeyin derim. Tanıdıklarınız varsa resmi tatilden bir önceki gün olan perşembe akşamı bir ev partisine davet edilebilirsiniz ama davetkarın statüsüne bakarak beklentiyi ona göre ayarlayınız. Sonuçta kendinizi on dört tane erkek ve iki kızla (onlar da saplı olur genelde), gitarlı bir Ankara partisi gibi ortamda bulmanız da mümkün. Erkek sayısının bu rahatsız edici sayıda olması kadınları bile rahatsız etmez mi ama?

IMG_5775

Tahran'da bir sergi açılışı

Yıllarca dünyanın en kötü trafiği ünvanını elinden düşürmeyen Tahran trafiğine değinmeden geçemeyeceğim: Elinize bir paket çekirdek alıp büyükçe bir kavşakta saatlerce izleseniz asla sıkılmayacağınız bir doğa olayı ile karşı karşıyasınız! Kaosun içerisinde öyle bir düzen var ki ters yönden gelen motosikletli, yeşil ışıkta araçların arasından seke seke geçen bir yayaya çarpmaksızın bisikletlinin yanından süzülürken, üzerine gelen koca bir kamyonu ekarte edebiliyor. Resmen delireceğim, ortalık savaş alanı gibi ama kimse kimseye çarpmıyor! Bu arada yaya tam kaldırıma ulaşacağı sırada geri vitese abanarak gelen otomobilden son anda kurtulabiliyor. Kaldırım dediysem, bu anca büyük kentlerin büyük caddelerinde görebildiğimiz bir yapılanmadır. Bizden bir üst seviyeye çıkmış ve ara sokaklarda kaldırımı tamamen kaldırmışlar, yaşasın arabacılık! Tabii yürüme alışkanlıkları filan kalmamış, en kısa mesafede bile trafik filan da dinlemeden taksi tutuyorlar ki o trafikte tıkılıp kalırsan yarım saatlik mesafe oluyor sana dört-beş saat!

Taksiciler ise sinirleri aldırmış sadece uyarı maksatlı korna çalıyor, dikiz aynalarına gerek durmaksızın birbirlerine sürtünerek yollarını buluyor. Bu arada cep telefonlarında mesaj yazma mı dersiniz, yanındakine saçma sapan fotolar göstermeye mi çalışmak dersiniz, veyahut sizi anlamasa bile boş beleş muhabbet açmak mı, gırla gidiyor. Bu sırada güzel bir tüyo vereyim: Eğer İran'da taksicilere düdüklenmek istemiyorsanız snapp denilen programı yükleyin ve kullanmasını öğreniniz. Yoksa taksici dediğin İstanbul'daki kadar .. olmasa da geri kalmış ülkelerin hepsinde benzerdir, fena küsküleyebilir.

 

IMG_6663

Amanın taksi taksi... Dikiz aynalarına dikiz derken benimkinde de yokmuş meğer

İranlıların aşırı kibarlığı ise sizleri yanıltmasın, özellikle erkekler arkadan konuşmaya ve dedikodu yapmaya bayılırlar (kendilerinin yalancısıyım). Bu kibarlık ise size hesap ödetmeme, en sonunda hesap istememeye kadar varabiliyor. Taruf denen bu gelenek, büyük ihtimalle eskiden gerçekten de var olan bir durumken, yapılan suistimal ve olayın bokunu çıkarmadan dolayı artık lafta kalmış. Taruf en basit anlatımıyla hemen her yerde karşılaşabileceğiniz 'bu seferlik bizden olsun' söylemidir. Eskiden bizde, özellikle taşrada olan ancak kültürümüzde artık oldukça azalan bu durum karşısında bizler nasıl davranacağımızı biliriz, neticede 'öyle şey mi olur kardeşim?!' der parasını veririz. Ama elin yavşak gavuru, 'ha iyi o zaman' diyerek bir sürü kişinin ekmeği ile oynamış, yetim hakkı yemiştir. Dolayısı ile de haklı olarak İranlılar bu taruf olayını halen sözel olarak devam ettirmekle beraber artık yarım ağızla söylemek durumunda kalmışlardır.

Yararlı bir anekdot olarak 'çakerim' tıpkı bizdeki 'eyvallah' gibi her yerde kullanılabilen bir sözcük. Birbirlerine ise canım anlamına gelen 'can' diye hitap ediyorlar ki aslında can bizim '-cığım' ekimizden başka bir şey değil. Bu yüzden 'canam' diye de bir şey uydurmuşlar. Neticede dil sistemimiz farklı, anca bu kadar olmuş.

Tavla oynarken kullandığımız sayı sistemine daha önceki Erivan yazımda değinmiştim. Hatırlatayım, tavla oynarken yarı Farsça yarı Türkçe sayı sistemi kullanığımızdan, tavla bilenlerimiz otomatikman altıya kadar Farsça sayabiliyor.

İran'da iki metrede bir karşınıza çıkan türlü türlü bankalara kanmamak gerek zira İran bankacılık sistemi dünyada kullanılan sistemin dışında olduğundan orada hiçbir banka kartınız çalışmıyor. Dolayısı ile yanınızda nakit götürmek durumundasınız ama kasmaya gerek yok. Çünkü ülkede kapkaç olaylarına nadiren rastlanmakla, gasp olayı ise görülmemektedir, terör saldırısı gibi bir olay ise asla yaşanmamıştır; kısaca İran bizimkinden kat be kat güvenli bir ülkedir diyebiliriz.

 

IMG_6319

Şiraz metrosunda dostça bir uyarı

YEMEME İÇMEME

Övüle övüle bitirilemeyen İran mutfağı ile ilgili tek bir şey söyleyebilirim, aç gezdim orada aç! Şaka filan yapmıyorum, eğer İranlıların misafirperverlik zaafından yararlanıp kendinizi birilerinin evine yamamadıysanız (ev yemeklerinde de çeşit az ama iyidir ona bir şey demem) restoranlarda yapılan üç beş çeşit yemeğe razı olursunuz ve bunların da çoğu kötüdür!

Kubideh denilen bizim adana kebaba tip olarak benzeyen ama tat olarak alakası bile olmayan bir kebapları var. Bunun yanında yarım kilo haşlanmış ve ortasına bir kaşık safran yanına da 30 gram tereyağı eklenmiş yasmin pirinci (pilav değil!) takdim edilince oluyor sana çelo kebabı. Tavuğa bayılıyorlar ki asla yemem. Arada denk getirebilirseniz şiş yapan ufak salaş dükkanlar var ama etleri ne yazık ki fazla pişirip kurutuyorlar. İşin bir başka ilginç yanı da yemeklerinin iyi olduğunu düşünmeleri. Haydi başka ülkeye gitmemiş olanları anlarım da bizim buralara gelip de hala yemeklerine iyi diyorlar, o sıkıntı işte. Görece en iyi ve en çok çeşit yemekler İran'ın kuzeyinde yapılıyor, orada da Türkçe konuşan halkların olması tesadüf olmamalı diye düşünüyorum.

 

IMG_5603

Yanık et, pirincin bir tarafına atılmış safran ve diğer tarafına atılmış tereyağ, ekstra kavrulmuş pilav

Zannediyorum ki dünyada yoğurdu bizden sonra en çok tüketen İranlılardır (ilk sırada Suriyeliler olabilir, bilemedim şu an). Dugh denilen duru ve naneli ayranın yanı sıra torş denen gazlı ayranı her yerde bulabilirsiniz. Yemeklerin yanına yoğurt verilmesi ise asla es geçmeyeceğim bir durumdur. Mast o hıyar ise biraz nüansla Yunanlılarda caciki bizde ise cacık denen mezenin ta kendisi olarak kendisini bu üç coğrafyada kabul ettirebilmiş, kendisini alkışlıyoruz.

Kahvaltıda omlet dedikleri domatesli yumurta tüketiyorlar. Bunun içine bazen soğan ekledikleri de oluyor. 'Bu sizde var mı?' diye sorduklarında, 'içine biber de atınca menemen denen berbat köylü yemeği oluyor' demiştim de bozulmuşlardı. Bozulacak ne var, benim köyümde hiç bir özelliği olmayan, atıştırmalık öğlen yemeğidir bu. İstanbul'da buna 50TL veren kerizler düşünsün, ne diyeyim? Ha, bir de menemen soğanlı mı yapılır tartışması var ki ona hiç girmiyorum bile. Kimi et, kimi ... neyse. Keşke tek derdimiz bu olsaydı.

 

IMG_6717

Bademcan(dır)

 

Benim en beğendiğim yemekleri bademcan dedikleri patlıcan ile yapılanlar. Güney ve Doğu Asya çıkışlı olan patlıcan, zannımca nikotin bağımlılıkları dillere destan Türk kavimleri tarafından dünyaya yayılmıştır. Tarihçiler yok efendim şu tarihte Avrupa'da patlıcanlı şu yemek vardı, yok Araplarda bu vardı dese de mutfağımızdaki iki yüze yakın patlıcanlı yemek çeşidi tokat gibi suratlarına çarpacaktır. Bence de kahrolsun faşizm.

Dünya'da her yerde olduğu gibi İran'da da alkollü içecekler bulabilirsiniz (ama dikkat edin araştırma neticesinde g.tü kestirmeyin, alkol kullanımının cezası kırbaç). Zira gerçek İslam gayrimüslim halka, kültürleri olan içki yapımını yasaklamadığından, özellikle İranlı Ermeniler şarap yapımını sürdürebilmişlerdir. Keza şarabın posasından yapılan arak dediğimiz boğma rakı İran'ın da milli içkisidir diyebiliriz. Dolayısı ile İranlıların arak işinde uzman olduklarını açık yüreklilikle söyleyebilirim. Bu arada üzüm posasından arak yapımını İranlı Ermenilerin bulduğu gibi bir iddia da mevcut orada. Şiraz üzümünün anavatanı olan Şiraz'da içtiğim kırmızı şarap dışında iyi bir şaraba denk gelmedim, dürüst olmak gerekirse.

 

IMG_5634

Yufka ekmek olayı

Bizim köylerde yaptığımız yufka ekmek orada günlük olarak tüketiliyor. Fırınlar sürekli faaliyet halinde. Çok gelişkin bir meyve kokteyli kültürleri var. Bunun yanı sıra çay tüketimi de yüksek. İlginç bir çaydanlık tasarımları var, eh tabii doğalgaz neredeyse bedava olunca bu mereti akşama kadar yakılı tutabiliyorlar. Ne var ki bizimkilerin aksine at sidiği diye tabir ettiğimiz hafif çay içiyorlar. Kahve ise bizdeki gibi yeni yeni popüler olmaya başlamış ve lüks gıdalar arasında sayılıyor; Osmanlı ile alakaları olmadığından Türk kahvesi yapmasını da bilmiyorlar, kah şekeri yanında veriyor, kah Araplar gibi içine kaküle atıp servis ediyorlar.

IMG_6902

Semaverle bizim çaydanlık arasındaki bir geçiş formu adeta

 

Tatlı ile aram olmadığından çok fazla deneme olanağım olmadı ama tatlılarının çok da tatlı olmadığından dolayı iyi olduğunu söyleyebilirim. Kuruyemiş ve bilimum abur cubur ve az da olsa meze kültürleri de var ama birasız, rakısız bunların tadı çıkar mı?

Çıkmaz tabii!

 

Devamı İran Overrated adlı yazımızda.

 

 

Dipnotlar:

[1] Atın üzerinde geri dönerek ok atabilen ilk medeniyet olduklarından bu stil Part tarzı olarak savaş literatürüne geçmiştir.

[2] Göktürk yazısı Arapça gibi sağdan sola yazılırdı ve büyük harf kullanımı ya yoktu ya da kısıtlıydı. Ancak o zamanlar küçük ünlü uyumu olmadığından dolayı okuma zorluğu çekilmiyordu sanırım, zira okuma yazma bilen de pek yoktu.

[3] Arapça, İbranice gibi Hami-Sami dillerinin yazımında ünlü harfler kullanılmaz. Kelimeler ya cümlenin gidişine göre ya da vurgulardan tahmin edilir.

[4] Selçuklulardan Osmanlılara geçen Arap alfabesi Farsçadan geldiği için Arapçada bulunmayan p, j, ş gibi harfleri içermektedir.

[5] Bu savaştan sonra Sefeviler ateşli silah kullanmaya başlamıştı.

[6] İlgilenenler için Codex Cumanicus'u tavsiye ederim. XV. yy'a kadar Ukrayna'nın konuşma dili olan Kumanca'yı ticaret yapmak isteyen İtalyan ve Almanlara öğretmek isteyen rahiplerce kaleme alınmış muhteşem bir eserdir. (Okunmuyor amk o kitap)

[7] Yazıyı düzelten Kırım Tatar'ı soyuna sahip değerli dostum Ülke Uysal'ın notu: "İddialı ve hatalı, Tatarların Türkleşmiş Moğollar olduğu teorisini İlber’e söylersen kafana da odunu kor." 

[8] Hatta sen kalk ta oradan dandik kayıklarla gel Sarıyer'i bas, yağmala, kadınları kaçır. Sonra topraklarına ulaşamadan Osmanlı donanması gelsin hepinizi öldürsün. Votkayı bilinçli tüketelim, götüyle içenleri uyaralım.

[9] Saç kesimleri, yakın tarihe kadar Anadolu Tahtacılarında görülen perçem tarzıdır. Bu tarzı aldıkları eski Türkler kemiklerinden herhangi bir parçanın düşmanın eline geçtiği takdirde öldükten sonra onun kuklası olacağını düşündüğünden, savaşta kafası kesilirse arkadaşlarının atla giderken kafayı rahatça almaları için bu perçemi bırakırlardı. Kozaklarınki bildiğin özentilik.

[10] http://gezenti.biz/2014/12/noel-hikayeleri/

[11] Kahve Kültürü/Kültürsüzlüğümüz konulu yazımız pek yakında geliyor.

[12] Pizzanın Ninja Tospağalar çizgi filmi sayesinde ülkemize nasıl girdiğini duymuşsunuzdur.

[13] Post-Sovyet fıkrası: İki tane mühendis SSCB yıkıldıktan sonra ABD'ye gider, ne var ki orada oldukça boktan işlerde çalışmaya başlar. Bir gün öğle arasında mühendisin biri diğerine: Biliyor musun? der, Komünist Parti'nin bize sosyalizm hakkında söylediği her şey yalanmış. Öbürü onaylar. Acıyla devam eder konuşmaya: Ama kapitalizm hakkında anlattığı her şey doğruymuş!

[14] Film yapması ve ülke dışına çıkması yasak olan Cafar Panahi tam bir sosyal ölü durumunda. İran Kürdü yönetmen Bahman Ghodabi kendine uygulanan izolasyon sürecini Hiç Kimse İran Kedileri Hakkında Bir Şey Bilmiyor filminde dile getirmeye çalışmıştı.

[15] Yön. Ertem Eğilmez 1974

Paylaşım için

LVİV’DE SSCB’Yİ ARAMAK

Lviv’de hala Sovyetler’den kalanları bulabiliyorsanız, o zaman hala sosyalizm için bir umut var demektir’ gibi bir sözü anca bizim zurnacı/komünist partililerimiz diyebilir. Zira Lviv Ukrayna’nın en milliyetçi ve muhafazakar iki kentinden birisidir. Kent halkı Ukraynaca konuşur ve Rus’a keza Rusçaya büyük gıcık kapar. Yöre halkının iki büyük savaş arasında milliyetçi ve ayrılıkçı hükümetler kurma çabası, II. Dünya Savaşı’nda ise Nazi yancılığı yapması gibi durumlar mevcutken, şu anda bir işgal dönemi olarak gördükleri, Rus Çarlığının devamı olan SSCB’ye ve keza kendilerini açlıktan öldürdüğü için SSCB yöneticisi sandıkları Ruslara nefret beslemeleri onlara gayet doğal olarak görünmektedir.  

 

IMG_3040

Halbuki holodomor[1] adı verilen ve Ukrayna'da milyonlarca insanın açlıktan ölmesine neden olan bu soykırım sırasında SSCB'nin başında olan şahıs, imam hatip mezunu bir Gürcü idi. Ancak buna karşın SSCB tarihindeki en önemli şahsiyetlerden üçü ise Ukraynalıydı: Hruşov, Brejnev ve Gagarin.

 

sos

 

Bunlar elbette ki Lvivlileri yıldırmıyor ve benim kasten yaptığım "ya siz Rus değil misiniz, neden farklı bir dil konuşuyorsunuz?" gibi itolojist sorularımın yanı sıra evime gelen Ukraynalılara Rusça (Sovyetik) müzik dinletmem şahsıma karşı büyük bir tiksintiye yol açıyor doğal olarak. Sonra da gönüllerini almak için "yahu demek istiyorum ki asıl Rus siz değil misiniz?" tarzı yaptığım girizgahla Kiev Rus Prensliğinden (IX-XIII. yy) filan söz ediyor ve kafalarını iyice karıştırıyorum. Bilgi ve itlik karışınca karşındaki de ne bok yiyeceğini şaşırıyor doğal olarak. Tabii ki Hazarlarla başlayıp Peçeneklerle devam eden ve Kumanlarla son bulan Ukrayna topraklarındaki Türk hakimiyetini pas geçiyorum (VII-XIII. yy). 'Aslında buralar eskiden hep Türkmüş' desem iyice yanacak beyinleri. Hatta şunları da anlatmıyorum: daha sonra kendilerine Tatar adı veren ve aslında Volga Tatarlarıyla alakaları bile olmayan Mongollar gelip her şeyi yakıp yıkıyor ve ezeli düşmanları olan Türkleri bu topraklardan atıyor. İşin tuhaf yanı bu Mongolların zaman içinde Türkçeyi benimsemeleri. Slav ve komşu diğer halklar Peçenek ve Kıpçaklara da İskitler diyorlar (ki İskitler Farsi bir dil konuşurdu), onlar da bu adlandırmaya hayır demiyor derken tuhaflıklar çoğalıyor... Çık çıkabiliyorsan işin içinden.

 

IMG_3075

 

Gelelim kente. Lviv Ukrayna'nın en turistik kentidir. Çok iyi korunmuş tarihi kent merkezi Avusturya-Macaristan, Polonya ve Stalin döneminin mimari dokusu ile hoş bir uyum içinde görünürken, kiliseler komşudan gelen Katolik kültürün etkisiyle hem Ortodokslara hem de Katoliklere açıktır. Zaten bu yüzden, özellikle Noel zamanında, Lehlerin, kendilerine göre daha ucuz olan bu kente akın etmeleri doğal. Ukrayna'nın en iyi yeme içme olanaklarına sahip kentte, özellikle son on yılda konsept kafeler ve restoranlar açılmış ve de çoğunlukla kahvehane (kafe) konseptinden yürümeye çalışmışlar. Bunun nedeniyse akılcı bir reklam hamlesi. Aslında uyruğu müphem olan ve fakat Ukraynalı olduğu düşünülen Yuriy Frants Kulchytsky'nin, Osmanlı ordusunun başarısız II. Viyana kuşatmasına istinaden orada bıraktıkları kahvenin pişirilme tarifini bilmesi efsanesinden hareket ederek, kahve kültürünün Viyana'ya, keza Avrupa'ya taşınması, bu elemanın da Ukraynalı olmasından mütevellit, aslında kahve kültürünün özellikle Lviv'de oldukça eski bir geçmişe sahip olduğu gibi bir inanış oluşturulmuş ve bu herkese bir biçimde empoze edilmiş (külliyen yalan yanlış olan bu hikayenin aslı ayrı bir yazının konusu olacak).

 

kino

 

Ama yine de kente ilk gelişte önce biraz turistlik yapmalı. Kahve Madeni, Lviv Kahve İmalathanesi, Çikolata Üreticisi, kendini kırbaçlatabilme olanağı sunan Mazoş, parola ile girilen Krivitka (parolayı da herkes biliyor: Slava Ukraini - Heroim Slava), çeşit çeşit samagon[2]ları ile ünlü Kupits, Et ve Adalet Restoranı, Arsenalna, Bira Fabrikası, hesaba itiraz etmezseniz olmaz şiarıyla En Pahalı Galiçya Restoranı, Sanat Kafe'nin çatısından bir boruya para atıp dilek tutmak, pavyon usulü pazarlık yaparak hesabın ödendiği Yahudi restoranı... kentin olmazsa olmazları. Ayrıca kentin zengin bir müzik ama zayıf bir gece hayatı olduğunu da eklemekte yarar var. Müzik dinletileri gece yarısına kadar sürmez. O yüzden dans işleri için sabaha kadar açık olan gece kulüplerine, direk dansı izlemek için ise striptiz kulüplerine uğranabilinir. Buralarda giriş için ödeme yapılır, içeride ise hesap bellidir.

 

produkti

 

Ulaşım ise bir gariptir. SSCB'nin altın döneminden kalan tramvaylar ve troleybüsler yenileniyor gibi görünse bile bu, feci halde yolsuzluğa batmış ülkede biraz yavaş ve zor giden bir süreç. Tramvayla gitmek yerine yürümeyi tercih ederseniz sadece 10 dakika kaybediyorsunuz mesafeye bağlı olarak. Uzak mesafeler için her geri kalmış ülkede olduğu gibi dolmuşlar (marşrutka) var. Ufak alanda İstanbul'un metrobüs rezaletini çekmek ve gerçek Sovyetleri görmek isterseniz bence ideal. Zira buraya gelen bizim beyinsiz turistlerimiz kenti öve öve bitiremez. Kentin merkezinde, turistik yerlerde dolanır ve 300 yıldır Batıya karşı duydukları aşağılık kompleksini, sarışın gördükleri her yerde olduğu gibi burada da yaşamaya meyillidirler.

 

kino2

 

Marşrutkalar, tramvaylar ve troleybüsler kışın buz gibi, yazın ise babuşkalar[3] üşüdüğü için kapalı camlar sayesinde cehennemi derecede sıcaktır. Bir yandan da tatsız bir şekilde post-fordizm döner içeride. Taksiler ise tam bir post-Sovyet geri zekalılığındadır. Bekleyen bir taksiye binerseniz sizi direk düdükler. Telefonla çağırırsanız yarı fiyatına bulabilirsiniz ama eğer Ukraynaca biliyorsanız.

 

moz3

 

Sovyet sonrasında zenginleşenler veya bilişim sektöründe çalışanlar dışında kalan halkın aylık geliri elli ve iki yüz dolar arasında değişiyor. Lviv alt ve orta sınıfının turistik yerlerde içmesi değil de yemesi çok zor. Yerel içkiler neyse ki en lüks yerde bile normal fiyata yakın satılıyor. Böyle yerlerde su yerine votka içmek kesinlikle daha ucuz ve de mantıklı.

 

IMG_3038

 

Peki, bu alt/orta sınıf dışarı çıkmayacak mı? Neyse ki SSCB döneminden bu yana açık olan yerler var (yeme içme ile ilgili yazı da gelecek) da durumu olmayan insanlar için hala dışarı çıkmak ve sosyalleşmek mümkün. Ancak ülke bok varmış gibi Avrupa etkisine girdiğinden bu daha ne kadar devam eder bilemiyorum.

 

***

Kentte garip bir biçimde her on metrede bir eczane vardır ve insanların ilaç bağımlılığından dolayı bunlar genelde gece geç saatlere kadar açıktır. Sanıyorum insanların bu bağımlılığın önemli nedenlerinden birisi 1940'ta kent nüfusunun yarısının Yahudi olmasına karşın kentte şu an neredeyse hiç Yahudi kalmamış gibi davranılıyor olmasıdır. Kısaca soykırımdan kurtulan halk hıristiyanlaşmış ve Yahudi kökenlerini inkar eden bir davranış sergilemektedir. Slavlarda çok yüksek oranda anti-Semitizm olduğunu biliyor muydunuz (SSCB idaresi altında bile). Eczane demişken, kentte muhtelif eczane müzeleri mevcut. Tabii ki, turisti eğlemek için bir sürü değişik müze var kentte. Benim en beğendiğim Arsenalna diye bilinen Cephanelik Müzesi, zira içeride bir sürü silah mevcut. En tırtı ise Dinler Tarihi Müzesi. Kadim dostum Andrei ile burayı ziyaret ettiğimizde, bana hayal kırıklığına uğradığını söylemişti. Zira çocukken (yani SSCB zamanında) ailesi ile buraya geldiklerinde bu müze düpedüz din karşıtıymış (doğal olarak). Şimdiyse, Sovyetlerin yıkılmasına istinaden yükselen dincilikten nasibini alarak tam bir dini müzeye dönüşmüş. E tabii, Çugaşvili elinde o kadar güç varken dini ortadan kaldırmak yerine imama-papaza muhbirlik yetkisi verip üstüne üstlük bir de onları poh pohlamış. Neden? Çünkü din okulu mezunudur kendisi ve bütün SSCB coğrafyasında bilindiği üzere o çok sevdiği marauli şarabını içmeden önce içine kutsal su damlattırırmış.

 

IMG_3074

SSCB II. Dünya Savaşı Zafer Anıtı, Kışın

Kentte Sovyet döneminden kalan mozaikler ve heykeller var. Ancak ara ara psikopata bağlayan vatandaş ve hükümet heykelleri kaldırma/yok etme yoluna gidiyor. Bunun en son örneğini yakın zamanda görmüştük[4].

 

IMG_4157

SSCB II. Dünya Savaşı Zafer Anıtı, Yazın

 

II. Dünya Zaferi heykel kompleksine yapılan sayısız saldırı sonrası anıtın etrafı çevrildi, bence yıkmak için zemin hazırlıyorlar.

 

moz2

İnşaatın ardında bırakılan bir mozaik

 

Mozaiklerin ise, genelde unutulma/unutturma yoluna gidilerek kendi kendine yok olması isteniyor. 20. yy'ın başındaki Türk milliyetçiliğinin keşfi hastalığındaymışçasına davranan günümüz Ukraynalıları şunu kaçırıyor: tarihi(ni) ne kadar yok etmeye çalışırsan çalış bir gün karşına çıkar. Kaldı ki o tarih senin içinde yaşıyordur, kendini yok etmeden onu da yok edemezsin. Bir başka husus da tarihini yadsıyan halklar dünyanın en karaktersiz insanlarına dönüşür/dönüşüyor. Bunun da örneğini uzaklarda aramamak gerek.

 

 

Dipnotlar:

[1] 1932-33 arasında özellikle Ukrayna'da SSCB yönetimi tarafından yaratılan kıtlık nedeniyle 6-8 milyon kişinin açlıktan öldüğü bir soykırım türü.

[2] Boğma rakı/votka

[3] bkz https://gezenti.biz/index.php/2017/02/28/babuska-fircasi/

[4] https://www.evrensel.net/haber/319656/kievdeki-son-lenin-aniti-yikildi

 

Paylaşım için

DİKKATLİ OL FRANK!

"Hayat rüzgar olmadan da devam edemez mi? Her şeyi titretiyor.

Gördüğün her şey önemsizdir."

 

Finlandiyalı yönetmen Aki Kaurismaki’nin ikinci filmi olan 1985 yapımı Calamari Union, bir grup proleterin, işçi sınıfının yaşadığı Kallio bölgesinden Helsinki’nin üst tabaka semti olan Eira’ya çaresizce ulaşma çabasını anlatır. Aslında yürüme mesafesinde olan bu rotada yapacakları yolculuk, ceplerinde beş kuruş olmayan avam tabakası üyeleri için uzun ve zorlu bir mücadeleyi gerektirmektedir. Calamari Union 1982'de açılan Helsinki metrosunun ilk kullanıldığı filmdir, kahramanlarımız da ilk ulaşım aracı olarak metroyu tercih ederler, daha doğrusu yaptıkları plana müteakiben metroyu kaçırırlar.

1

 

On dört Frank ve İngilizce konuşan karakter Pekka'dan oluşan topluluk üyelerinin çoğu her daim güneş gözlüğü takar ve az konuşur. Herkesin isminin Frank olması Finlandiyalı yazar Martti İnnanen’in Frank Armoton adlı romanındaki baş karakterinden esinlenerek koyulmuştur.

Yalnızca Franklerden bir tanesi filmin 14. dakikasında otele giriş yaparken soyadını söyler (diğerlerinin soyadı da aynı mı bunu bilemiyoruz). Armoton Fince merhametsiz demektir. Frankler ara ara bir araya gelse de bu karakter diğerlerinden farklı hareket eder. Filmin 19. dakikasının sonlarında diğerlerini bir kafede otururken görür. Camekanın diğer tarafından onlara bakar ve kayıtsızca yoluna devam eder. Kaçış yolunu tek başına arayacaktır.

9

 

Saçma sapan diyaloglar ve absürdlükler silsilesi içinde Franklar bir yandan Eira'ya ulaşmaya çalışırken bir yandan da para kazanmaya ve/veya hayatta kalmaya çalışmaktadırlar. Pekka ise karanlık bir karakter olarak Güney Amerika’da beş yıl geçirdiğini söyler, büyük ihtimalle kontralar için çalışmıştır.

Frankların anavatanı olan Kallio işçi semti şu an Helsinki'nin popüler bölgelerindendir. Alternatif kafeleri ve barları ile Helsinki'nin diğer yerlerine oranla insanlara biraz daha sıcak ortamlar sunar: Ruslardan bile daha fazla alkol tüketen ve keza alkolü karıştırmayı seven Finliler (ki bunların yalnızca içince sosyalleştiklerini daha önceki yazılarımızda ele almıştık[1]) ne yazık ki şu an başka bir illetin de pençesindedir: ırkçılık!

Aslında uzun yıllar fakirlik içinde yaşayan, 1970-80'lerde başta Avusturalya olmak üzere bir çok farklı ülkeye göçmen işçi olarak giden Finliler, Nokia gibi büyük şirketlerin yükselişine paralel olarak ekonomiyi düzeltmişti. Ne var ki bu rüzgarla 2000'lerin ortalarından itibaren Finlandiya'daki göçmen sayısında görülen artışla beraber ırkçılık da artmaya başlamıştı. Tabii bir de, zamanında İsveç Krallığı'nın sömürgesi olan Finlandiya'da İsveççe halen resmi dildir ve küçük, zengin (ve mutlu) İsveç azınlığın Finlandiya'da racon kesmeye devam etmesi de ırkçılığa sebep olan ezikliğin nedenlerinden midir? Bence evet.

8

 

Filmin orijinal adı İngilizcedir: Calamari Union, yani Kalamar Birliği[2] / Kalamar Sendikası; Danimarka, Norveç ve İsveç Krallıklarının 14. ve 16. yüzyılda kurdukları Kalmar Birliği'ne yapılan bir gönderme de olabilir.

Filmin yapımcılığını da Aki'nin yönetmen kardeşi Mika ile kurdukları Villealfa yapım şirketi üstleniyor. Bu ad Godard'ın Alfaville filminden esinlenerek konulmuştu. Mika, Aki'nin aksine Finlandiya'da oldukça popülerdir. Aki'nin filmleri Finliler arasında 'bizi yanlış tanıtıyor' yakınmalarına neden olmaktadır, bilmem size de tanıdık geldi mi? Ben de bunu söyleyenlere keşke gerçekten Aki'nin filmlerindeki gibi olsaydınız demeden kendimi alamıyorum...

13

 

Bu arada filmin sonlarına doğru geçen "anne elbette ki bizi affedecek" sözü Mika'nın bir kaç ay önce çektiği Klaani adlı filminde geçmektedir.

Aki bu filmi çekerken ya sarhoşmuş ya da feci şekilde akşamdan kalmaymış. Ne var ki çulsuzluklarından dolayı filmdeki Frank kardeşlerimiz, alkol alma durumları pek olmadığından, film boyunca çoğunlukla su içerler. Zira su Finlandiya'daki bütün kafe ve barlarda bedavadır.

4

 

Bu arada aktörlerden Matti Pellonpaa'yı anmadan geçmek olmaz. 1995 yılında 44 yaşındayken kaybettiğimiz Matti, hem Aki hem de Mika'nın filmlerinde rol almasının yanı sıra Jim Jarmush'un muhteşem Night on Earth 'ünde de oynamıştı. Aynı zamanda Peltsix grubunun solisti de olan Matti, filmlerde hep kendi şahsi kıyafetlerini giyermiş. Oldukça düzgün bir insan olan Matti Avrupa Film Akademisi ve Avrupa Film Ödülleri'nde iki kez En İyi Oyuncu seçilmiştir. Toprağı bol olsun.

m

Aki'nin barı

 

Filmde oldukça köklü bir geçmişe sahip olan Fin tangosundan parçalar da vardır.

***

Vuosaari’de Ülke[3]'yi ziyaret ediyordum. Filmi tekrar izledikten sonra sahnelerin olduğu yerleri bulayım, daha sonra da hiç gitmediğim Eira'ya uzanayım diye evden çıkmaya yelteniyorum. Ülke derhal arkamdan sesleniyor: "Dikkatli ol Frank!"

İnsanın şakacı arkadaşları olması gerçekten güzel bir şey. Dışarıda dolanırken sahneleri hatırlamaya çalışıyorum. Neyse ki tam bir psikopatım da hatırlarken çok sıkıntı yaşamıyorum.

İşte kimi sahnelerin dünü ve bugünü adlı toplu eserim:

7
6.6
2
2.2
12
11.3
3
3.6
5
5.5

 

En son durağım Eira'ya varıp yürüyüşe başlıyorum. Buraya daha önce gelmediğimi iddia etsem de attığım her adım tuhaf bir biçimde tanıdık geliyor. Sonra bir binaya gözüm takılıyor: 'daha önce buradaydım lan ben!' aydınlanması yaşıyorum.

16

Eira, kış

 

2000 yılında Ekotopya dönüşünde Helsinki'de üç beş gün kalmıştık. Dönüş biletim Çek Havayollarındandı ve 'madem Prag aktarmalı gidiyorum, neden bir kaç gün de Prag'da kalmayayım' deyip o zamanlar AB üyesi olmayan Çek Cumhuriyeti'nin elçiliğine gidip transit vize almıştım. Ve işte şu an elçilik binası karşımda duruyor.

Filmdeki rotayı takip ederken nostalji içinde kalıyorum. Hoş bir duygudur, tavsiye ederim.

Bir ara Calamari Union rotasıyla turlar düzenliyorlarmış Helsinki'de. Hala var mı bilemiyorum, varsa kaçırmayınız.

Film absürd filan ancak sonu Aki'nin sınıf mesajıyla bitiyor. Detaya girmeyeyim ama şimdilerde ucuz içkinin ve körkütük eğlencenin adresi olan Helsinki-Talinn hattının macerası da bir başka yazının konusu olacak.

İyi Seyirler Dilerim.

 

 

Dipnotlar:

[1] https://gezenti.biz/index.php/2013/09/30/s/
[2] Union İngilizce'de sendika anlamına da gelir.
[3] Aynı yazı: Sodenküla Film Festivali

Paylaşım için

ANKARA, ANGORA, ANCYRA

İstanbul'un neyini seviyorsunuz oğlum, orada deniz var!

Vecizini yıllar önce İstanbul'dan gelen arkadaşlara hitaben söylemiştim. Bazı şahısların anlayamadıkları nokta bu, kimi deniz sever kimiyse nefret eder veya bu ve benzeri büyük su birikintilerinden hoşlanmaz. Bunun tartışmasını yapmak süper saçmalıktır. Neyse biz bu İstanbul kafası eleştirisini şahane bir şekilde yapan Zaytung'a bırakalım ve konumuza giriş yapalım: "Neden Ankara?"

Aslında Ankara'ya illa gideyim, orada şunu göreyim veya şunu yapayım diyeceğiniz özel bir şey yok gibidir. Anca işiniz düşerse veya eş dost akraba ziyareti yaptığınızda uğradığınız bir kent görünümündedir. O yüzden bu tür ziyaretlerde de, hazır gelmişken sıkılayım, bunalayım ve kenti kötüleyeyim gibi bir düşüncenin beyninizde hasıl olması kaçınılmazdır.

Bu tür düşüncelerin kaynağı Ankara ile ilgili yanlış bilgilerin dolaşımındandır. Sanki Cumhuriyet öncesinde böyle bir yerleşim yokmuş da başkentlik bir lütuf olarak sunulmuş, dolayısıyla Ankara basit bir taşra köyünden kente dönüşmüştür görüşü hakimdir.

Ankara, iki yüz bine yaklaşan nüfusu ile zamanında Roma İmparatorluğu'nun en büyük on kentinden birisiydi. Kentte bulunan Roma hamamı harabelerinin kapladığı alan göz önüne alındığında kentin ne kadar ihtişamlı olduğu tahmin edilebilir. Ne yazık ki eski kentin kalıntıları ev inşaatlarında veya kalenin onarımında kullanılmış, çoğuysa yer altında kalmıştır. Roma döneminden günümüze kadar kalan yalnızca, İmparator Julian'ın kente ziyareti şerefine yaptırılan Jülien sütunu ve Augustus Tapınağı olmuştur.

IMG_3276

Jülien Sütunu ve arkada Cumhuriyet Dönemi Mimarisi

Ağustos ayına da ismini veren ilk Roma İmparatoru Sezar Divi Filius Augustus MS 14'teki ölümünden dört ay önce bir vasiyet yazar ve bunu Vesta rahibelerine teslim eder. Vasiyette şahsen yaptığı işler de anlatılmaktadır. Res Gestae Divi Augusti yani Augustus'un Yaptığı İşler olarak anılan bu belge kendi mozolesine kazınmasının yanı sıra çoğaltılarak imparatorluğun çeşitli vilayetlerine gönderilmiş ve bütün yurttaşların, altın çağını yaşayan imparatorlukta yapılan işlerden haberdar olmaları istenmişti.

Ne var ki zaman içerisinde aslı dahil olmak üzere bu yazıtlar tahrip edilmiş, yok olmuştur. Ta ki 16. yüzyılda Ankara'daki tapınağın duvarlarında bu yazıtın büyük kısmına rastlanana kadar! Bu keşfin adı: Monumentum Ancyranum[1]'dur ve halen yan yana mutlu bir biçimde yaşayan Augustus Tapınağı ile Hacı Bayram Veli Camii'nin arasında yer almaktadır.

MonumentumAncyranum

Augustus Tapınağı

Avupa ile ticaretin arttığı bu yüzyılda kent, Ankara Ermenilerinin başını çektiği sof dokumacılığı öne çıkan önemli bir ticaret merkeziydi. Ankara keçisinden dokunan sof kumaşı uzunca bir süre yüksek kalitesinden dolayı Avrupa'da aranan bir ürün olmuştu.

1

Alt Köşede Tiftik Kırpıcıları

Keza cumhuriyete kadar gayrımüslimler tarafından yapılan şarap üretimi de Ankara'nın önemli ticari kaynaklarındandı. Günümüzde beton yığınları tarafından yok edilen bağlarımız yalnızca şarkılarda ve bir de ünlü şarap markasının adında kalabilmiştir.

***

Peki Latinler kente neden çapa anlamına gelen Ankyra demişlerdir, Ankara'da eskiden deniz mi varmış yoksa (tuzak soru)?

Ankara'da deniz yoktu ama milyonlarca yıl önce Anadolu'nun neredeyse tamamı sular altında olduğundan bizzat Ankara'nın kendisi denizdi. Zaten bu yüzden ülkemizde kara dinozoru fosili bulunamamıştır. Gerçi su dinozoru fosiline de henüz denk gelinmedi ama Kızılcahamam ve Kazan İlçelerinde bulunan büyük fosil yataklarında her türlü deniz canlısının fosiline rastlanmıştır. Bu fosiller pek bilinmeyen ama ülkemizde başka bir örneği olmayan MTA Tabiat Tarihi Müzesi[2]'nde sergilenmektedir. Bu önemli müzede Maraş bölgesinde bulunan ve mamutu andıran Maraş fili fosil iskeletleri, atın evrimini gösteren fosil parçaları, ABD'nin ilk aya çıkmasının ispatı niteliğindeki, ABD tarafından müzeye hediye edilen ay taşı ile ünlü sinema kahramanı T-Rex'e benzeyen bir imitasyon dinozor fosili iskeleti ve bir çok ilginç bilimsel kalıntı bulunmaktadır.

image012
2

 Sanal bir tur için bkz. http://sanaltur.mta.gov.tr/

Deniz milyonlarca yıl önce çekildiyse aslında bu ismi ilk kez kente verdiği düşünülen Friglerin Ankara'da çapa filan bulmuş olması tamamen uydurmadır. Frigler de tıpkı bizim atalar gibi eski sözcükleri alıp kendi dillerinde nasıl kolaylarına geliyorsa o şekilde döndürmüş ve böylece anlam olarak (kısmen de olsa) mantıklı gibi görünen isimler elde etmişlerdir. Dolayısıyla Hattiler zamanından beri Ankuva olan ismi telaffuz etmektense çapa anlamına gelen Ancyra demeleri daha kolaylarına gitmiş olsa gerek. Romalılar onlardan alıp kente Ankyra demiş, keza biz de bu sözcüğü alıp önce Angora, cumhuriyet döneminde de g-k'ye dönüşünce An-kara (sınır-kara?) gibi tuhaf ama anlamlı gibi görünen Türkçe bir isim elde etmişiz. Tıpkı Stanpoli'nin bölününce Türkçede anlamlı gibi görünen İs-tan-bul veya Smyrna'nın İz-mir olması gibi...

IMG_3269

Ankara'nın Sembolü Hatti Güneş Kursu'nun Orjinali

Biraz önce neden Hatti dedik? Çünkü Anadolu'daki bilinen ilk büyük imparatorluğu kuran Hititlerin kendilerine, örnek aldıkları bir önceki uygarlık olan Hattiler dedikleri söyleniyor. Ankara'nın simgesi olan ve şu anda defolup gitmiş bulunan islami-faşist belediyeci tarafından sürekli yıkım tehdidi alan Sıhhiye'deki heykel aslında Hatti Güneş Kursu'dur. Bunun benzeri bir çok eseri ülkemizin en önemli müzelerinden Ankara Kale'sinde bulunan Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde görmek mümkün. Ayrıca kale içi ve civarında kimi Roma kalıntılarının yanı sıra Selçuklu döneminden kalan camiler (ki bunların yapımında Roma sütunları ve kalıntıları kullanılmıştır), eski Ankara evleri ve kümbetler bulunmaktadır.

IMG_3279

 

 

En Altta Hitit dönemi taşları vardır.

Yukarıya Doğru taşlar küçülmeye başlar.

Özellikle Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Roma Döneminden kalan mermerler surların tamiratında veya başta camiler olmak üzere inşaatlarda kullanılmıştır.

 

Bu arada Frig ve Hitit zamanından kalan önemli eserleri/yapıları da es geçmemek gerek. Kentin içinde Yumurta Tepe, Beştepe gibi tepeli isimler vardır. Kimisi Frig Tümülüs’ü olan bu tepeler, cumhuriyetin başlarında otuz iki tane kadarmış. Şu anda bu tepelerden Lalegül'de bir, Beştepe'de ise üç tane kalmıştır. Eski bir Frig yerleşimi olan Yalıncak'a ev sahipliği yapan ODTÜ'deki Arkeoloji Müze[3]'sinde bu tepelerden ve Yalıncak'tan çıkartılmış olan eserleri görmek mümkün. Eğer, Anadolu Medeniyetleri Müzesinde Midas'ın oraya taşınmış mezarını görüp de mezarın aslının nerede olduğunu merak ediyorsanız, Polatlı'daki Frig Başkent'i Gordion'a uğrayabilirsiniz. Orada Midas'ınkinin yanı sıra bir çok Tümülüs bulunmaktadır.

Gordion kentinin ünü ise ünlü düğümden geliyor. Bu, Büyük İskender dahil kimsenin çözemediği efsanevi düğümdür ki Türkçemizdeki kördüğüm kelimesi de büyük olasılıkla bu kentin adından uydurulmuştur.

Madem araç var Gordion'a uğradınız, yakınlardaki Gavurkale'ye uğramadan geçmeyin. Kayalıklarında devasa bir Hitit kabartması olan bu yer Halikarnas Balıkçı'sına göre Odyseus hikayelerinde geçen Kiklop'a (Tepegöz) esin kaynağı olmuştur. Zira o zamanlarda perspektif olmadığından bütün kabartmalar yandan resmediliyordu. Dolayısıyla o devasa kabartmalardaki figürlerin birer gözü vardı. Eh buraya ilk gelen Grekler de bunu görüp bolca tükettikleri şarabın da tesiriyle neden efsaneler uydurmasın ki? Kanıt var mı, var

gavurkale02

Gavurkale, Sur Yıkıntılarının Altında Tepegözler

Sonuçta Anadolu bu, bütün uygarlıkların, alkolün ve efsanelerin beşiği. Bir çok kavim gelmiş, yerleşmiş ve kaynaşmış. Ama bunların en tuhafı bir Kelt kavmi olan Galatlardır. Bu kavim tersine göçü de ilk keşfedenlerdir (sarhoş İskoç/İrlandalı kafası?). Gerçi onlar da haklı, İskoçya'dan batıya gitmek biraz zormuş o zamanlar. Onlar da kalkmış buralara gelmiş ve hatta başkentlerini de Ankara yapmış. Zaman içinde Galatlar yerel halkla kaynaşsalar da halen Ankara'nın kimi köylerinde sarışın veya kızıl saçlı bebelere rastlarsınız ki bu gen çekinik olarak bilinmesine rağmen adamlar bir şekilde inatla soyunu sürdürebilmiş. Bravo!

IMG_3268

Anadolu Medeniyetleri Müzesi

Özellikle Ayaş tarafında ise bildiğin Moğol köyleri vardır. Eğer ziyaret etme fırsatı bulursanız bu köylerde ikamet eden çekik gözlü amcalar 'bizim köy çok geri kaldı' diye sürekli şikayet ederler. Nedeni ise, Timurlenk bunların köye iki fil vermiş (yan köye nedense bir!), filler bütün erzakı yemiş kurutmuş, bunlar da gelişememiş. Olay ne zaman geçiyor: milattan sonra 1400'lerde... Yani filler öyle bir yemiş ki bunlar son altı yüz yılda hala toparlayamamışlar kendilerini. Her neyse, bu Moğol kafasını anlamak mümkün değil[4].

Aman hoca kurtar, bizi bu fillerden!

Kent yalnızca Galatların değil, kimi Bizans Tema'larının da başkentliğini yapmıştır. Ancak ne var ki özellikle Osmanlı hakimiyetine kadar Arap ve Haçlı işgalleri, kıyımlar ve değişen ekonomik koşullar sonucunda kentin nüfusu otuz, otuz beş bin civarına kadar geriler. 20. yüzyıla gelindiğinde nüfusun üçte birini çoğunluğu Katolik olan Ermeniler oluştururken, kentte iki üç bin civarında Grek ve bin-iki bin civarında Yahudi olduğu söylenmektedir[5].

Kente, 1492'de Endülüs'ün İspanyollarca işgaline istinaden kaçarak gelen ve İspanyolca-İbranice karışımı bir dil olan Latino'yu konuşan Sefarad Yahudileri[6] burada Grekçe-İbranice karışımı Yevanik dili konuşan Yahudilere[7] rastlarlar. Günümüzde Yevanikçe ölmüş, Latino ise Yidiş dili gibi can çekişmektedir. Ankara'daki yaklaşık 750 yaşındaki Sinagog ise Şengül Hamamı arkasındaki Yahudi Mahallesi'nde halka kapalı olarak durmaktadır.

1915 ise Ankara'ya bir yıl sonra gelmiştir. Bunun nedeni ise tehcir emrine karşı çıkan Ankara Valisi Hasan Mazhar Bey sayesindedir: "Ben valiyim, eşkıya değilim. Bu işi yapamam. Bir başkası gelir benim koltuğuma oturur, o yapar.” Gerçekten de O'nun yerine bir başkası atanır ve akabinde 1916'daki Büyük Ankara Yangını çıkartılır. Bu yangın daha çok Ermeni nüfusunun yaşadığı Çıkrıkçılar Yokuşu'nu etkiler ve sönmek bilmez. Bunun nedeninin ise yangını söndürme görünümünde gelenlerin yangına gazyağı gibi yanıcı maddelerle müdahale etmesidir. Ülkemizde, özellikle o yıllarda gayrimüslim nüfusun yaşadığı yerlerde çıkartılan bu tür yangınlara çok rastlanır.

Yangından payını alan yapılardan biri de St. Klemens Kilisesi'dir. Yapının Aya Sofya'dan bile eski olduğu söylenmektedir. Şu anda kalıntılarının durumu ise gerçekten içler acısı bir haldedir[8].

IMG_3277

Kale Sokakları

Yirmi beş yılda Ankara'yı iyice karaktersizleştiren, hasta eden belediye başkanına rağmen halen kentte nefes alınabilen yerlerin başında Kale ve civarı geliyor.

Kalede yapılan geç kahvaltıya istinaden oturulan öğle rakısının devamı da pavyonda bitmez mi? Bu da başka bir yazının konusu olsun (arada dokundurmalar[9] yapıyoruz ama hayatında pavyonun önünden geçmeyen Ankaralılar için bile pavyon övünç kaynağına dönüşmüş, nedense?). Netice itibariyle, büyük tuzlu su kütlesi dışında, herhangi bir kentte şu var ama Ankara'da yok diyebileceğimiz bir şeyin olduğunu sanmıyorum. Yeter ki aramasını biliniz.

Sıkılmak isteyene neden sıkılıyorsun diye sorulmayacağı gibi, eğlenmek isteyene benzer bir soru sorulmamalıdır diye düşünüyorum.

İyi Gezmeler

Dipnotlar:

[1] Ankara Anıtı, Kabalcı Yayınevi

[2] Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü, müzenin adını da değiştirmeye çalışıyorlardı en son.

[3] Girmek çok zordur artık içeride ne bok varsa? Yakında içeriye kendi öğrencilerini de almazlarsa şaşmam.

[4] bkz. https://gezenti.biz/index.php/2014/01/31/mongol-yurdu-mogolistan/?preview=true

[5] Gezginlerin aktarımlarından ortalama bir şeyler çıkartıyoruz, zira verilen sayılar 25 ile 60 bin arasında değişiyor.

[6] Aslında gelenler arasında Portekiz'den de bir topluluk varmış ama zaman içerisinde bu topluluk İspanya bölgesinden gelenlerle kaynaşmıştır.

[7] Romanyot da denir.

[8] http://arkeofili.com/ankaradaki-son-bizans-yapisi-aziz-klemens-kilisesi-yok-oluyor/

[9] bkz. https://gezenti.biz/index.php/2011/11/30/14-subatin-pavyon-ve-onemi/?preview=true

 

Paylaşım için

Terms & Conditions  |  Privacy Policy

Gezenti 2018 © All Rights Reserved