İRAN’I TERSTEN OKUMAK

I. BÖLÜM

İran'a giden gezgininden yazarına, goygoycusundan kolpacısına öve öve bitiremediği, gitmeyenlerin ise korku ve şüpheyle yaklaştığı, yıllardır içimde ukte olmuş bu gizemli ülkeye en sonunda gidebilmenin haklı gururu ile bu satırları kaleme alıyorum. Yazıyı yazarken elimden geldiğince nesnel olmaya çalıştım, aşırı hezeyan ve nefrete kapılmaksızın gözlemlerimi, öğrendiklerimi paylaşmaya çalıştım; bir hatamız olursa şimdiden af ola...

Çok değerli karikatürist Umut Sarıkaya'nın bir karikatürü
(bu arada Naber'in yeni sayısını almayanı dövüyorlar)

TARİH

Eğer bir seyyahsanız gideceğiniz ülkenin kültürünü, tarihini biraz bilmekte fayda vardır. Gerçi ben olayı biraz abarttım ama olsun.

İran'ın bir ülke olarak resmi adı oldukça yeni sayılır. İlk kez Partlar[1] döneminde kullanılan Eran ya da Aryan (Nazilerin saf ırk saçmalığını aldıkları isim) adının biraz dönüştürülüp İran olarak kullanılması 1935 yılında Şah Rıza Pehlevi döneminde gerçekleşiyor. Şah Rıza o zamanlar fena şekilde moda olan ulus devlet düşüncesini uygulayarak ülkedeki herkes Farstır/İranlıdır görüşünü benimsemiş, benimsetmeye çalışmıştır. Şimdiki İslam Cumhuriyeti de bunu aynen devam ettirmektedir. Bu zihniyete örnek verecek olursak kuzeyde yaşayan Azeriler aslında Fars olup sonradan Türkçe konuşmaya başlamışlardır gibi, bize aslında çok da uzak olmayan bir model karşımıza çıkmaktadır (bkz. Dağ Türkü=Kürt, TC resmi görüşü gibi).

 

IMG_5594
turk

Türkçe Farsçanın bir diyalektiğidir değil mi?

 

Mustafa Kemal'in de kankası olan Şah Rıza ülkesinde de bizimkine benzer reformlar yapmıştır. Kimsenin soyunu sopunu bilmediği İran'da soyadı kanunu bizimkinden 10 yıl önce çıkmıştır. Tarım toplumu olan ülkede tarımı öldürmeye yemin etmiş, bizde 50'lerde coşan sağcı kafası misali ülkeyi endüstrileştirmeye çabalamıştır. Bütün bu benzerliklere rağmen benim tek anlayamadığım olay Şah Rıza'nın neden bir harf devrimi yapmadığıdır. Zira Farsça Hint-Avrupa dil ailesi grubunda olduğundan, bizimki kadar olmasa da (ünlü uyumlarından dolayı[2]), Arap harfleriyle yazılması ve okunması sıkıntılı olan bir dildir[3]. Bir de İranlıların Araplara karşı olan derin nefreti düşünüldüğünde Arap alfabesi kullanmalarının getirdiği tiksintiye ayrıca dikkatinizi çekerim.

Bunları söylerken Arapçayı kötülemeye çalıştığım filan yok elbette ki. Keşke Arapça konuşabilsem, okuyup yazabilseydim. Burada kısaca belirtmek istediğim alışık olmayan göte, donun pek de yakışmadığıdır. Yani insan biraz da kendine yakışanı giymeli diye düşünüyorum.

İran topraklarında yaşayan Ahamenidlerin ve Sasanilerin zamanında yaşamış kadim halkların veya Tacikistan'da yaşayan günümüz Farsi halkının ataları olan Soğdların kendine özgü alfabeleri vardı. Hatta Göktürklerin kullandığı Rün alfabesi (ki bu alfabe ne yazık ki Alman topraklarındaki adıyla anılıyor) Soğdlardan alınmadır. Selçuklular da nasıl olduysa artık kadim alfabelerini unutmuş, günümüz İran topraklarını da içine alan imparatorluklarını kurduklarında orada, kendi alfabelerinin yerine dayak yoluyla kabul ettikleri Arap alfabesini kullanan insanların alfabesini benimsemiştir. Sonuçta o zamanın popüler dili gibi bir şeyden bahsediyoruz, bugünkü İngilizce misali.

 

buyukselcuklu-harita

Büyük Selçuklu Devleti

Günümüz İranlıları pek kabul etmek istemese de topraklarının yöneticileri yüzyıllar boyunca Türkler olmuştur: Selçuklular, Safeviler ve en son Kaçarlar. Gerçi arada, yine yönetici sınıfı Türkçe konuşan köle (memluk) askerlerden oluşan Gazneliler de bu toprakları yönetmişti ama çok takılmayalım biz yine de her şeye...

Kendi aralarında ve orduda Türkçe konuşan Selçuklu, Sefevi ve Kaçar yönetici sınıfı resmi dil olarak Farsçayı[4] kullandıkları için Farslaşmış sayılmıştır. Bunda haklılık payı olsa da özellikle Selçukluların o kadar da Farslaşmadıklarının en büyük kanıtı, Anadolu topraklarına geldiklerinde bütün tebaaya Türkçe konuşma zorunluluğu getirmiş olmalarıdır. Bunu ya İran'da başaramadılar ya da İran'daki halklar bu tuhaf Doğu dilini bir türlü öğrenemedi, bilemiyorum.

Osmanlılarla Safevilerin arasında geçen Çaldıran Muharebesinin neticesinde Anadolu'da Alevi-Sünni çatışması alevlenmiş ve Anadolu'nun sünnileşmesinin yolu açılmıştır. Türkçe konuşan, Türkçe şiir yazan Şah İsmail ile Farsça şiir yazan Osmanlı padişahı I. Selim'in liderliklerinde gerçekleşen muharebe Osmanlıların, ateşli silahları kullanabilme becerisinin yardımıyla, zaferi ile sonuçlanmıştı[5].

IMG_6782

İsfahan Çehel Sütun Sarayındaki Çaldıran Muharebesi Freski

Pehlevilerden önceki son yönetici sınıf ise (Türkçe Wikipedianın iddia ettiğinin aksine, Yozgat kökenli olmayan) Türkçe konuşan Kaçarlardı. Tarihin ilginçliklerinden biri olarak Kaçarların, savaştıkları Rus Ordusuna özenerek, onların yardımı ile kurdukları Kozak/Kazak askeri süvari grubu içerisinde zamanla yükselen Rıza Pehlevi, İngilizlerin desteği ile Kaçar hanedanlığına son vererek Şah oldu.

Gelelim olayın ilginçliğine: Ukraynaca okunuşu Kozak, Rusça okunuşu Kazak olan bu tayfa, adını eski Türkçede 'başıboş, avare, serseri' anlamına gelen kazak sözcüğünden almaktadır. Ukraynalılara göreyse bu Türkçede özgür insan demekmiş. Bu çer çapulcu tayfası ilk zamanlarında Ukrayna steplerinin Slavlarının yoz yobaz tayfasından olup gerçekten başıboş gezen serserilerdi. Tabii o zamanlar Ukrayna diye bir yer yoktu, toprakların büyük bir kısmının raconunu Türkçe konuşan pagan Kumanlar[6] kesiyordu, diğer kısmını da Türkleşmiş Moğollar olan Tatarlar[7]. Çapulcu elemanlar da bu iki savaşçı milletten esinlenip psikopat[8] bir askeri topluluk olarak yüz yıllarca Rus Çarlığına hizmet etmişlerdir. 19. yüzyıla gelindiğinde ise çarlığın denetiminde düzenli süvari birliklere dönüşmüşler ve ata binmenin kitabını yazmış olan Türk kavmini bile etkilemişlerdi. Nereden nereye...

kozak2

Eski Kozak Tiplemesi [9]                                       

kozak

Son Dönem Kozakı

Ruslarla yaşanan savaşlara bağlı kültürel iletişimlerden dolayı İran'da arabaya maşina (Rusça) diyorlar. Keza Rusya'da söylendiği üzere bizde Rus Salatası olarak bilinen yemeğin orijinal adı olan olivye[10]yi kullanıyorlar, ki Slavlar dışında bu kelimeyi kullanan pek yoktur. Semaver de aynen bizdeki gibi onlara da Rusçadan geçmiş (kendi kendine yanan demek). O zaman diğer başlığa geçelim hazır yeri gelmişken.

BİZE BAKIŞLARI, BENZERLİKLER, FARKLILIKLAR, KÜLTÜR-SANAT VS

1980'lerde Küçük Emrahlı filmlerimizi izleyen İranlılar, TC vatandaşı amcalara (Nuri Alço tarzı) şüpheyle yaklaşıp, berbat arabesk hayatlarımız olduğunu sanıyormuş. Şimdiyse bizim berbat TV dizilerimizi izleyip hepimizin zengin ve çeşit çeşit ... varlıklar olduğunu düşünüyorlar. Neyse işte öyle, bizimki gibi tam bir klişespor. Bu arada neden bizim dizilere dadanmışlar? Eh sen şeriat diye her şeyi yasaklarsan kültür üretemezsin. Kitap okuma oranların bizdeki gibi yerlerde sürünür (okuyan kesim ise Orhan Pamuk seviyor, Elif Şafak'a bayılıyorsa durumun vahametini siz değerlendirin).

Kültürsüzlüğün sonu da Türk dizilerine mahkum olmaktır, Araplar gibi şatafata merak salmaktır, israfı bir bok sanmaktır. Bir başka etkilendikleri kültür ise ABD'ninki. Onun da çoğunluğu bizden ithal sanıyorum. Zira dünyada en çok ABD dizisi ve filmi izleyen toplum olmamızın yanı sıra (iddia ediyorum bu oran ABD'dekinden bile fazladır!) Starbucksın şube sayısının bu kadar yüksek olduğu başka bir coğrafya görmedim. Lan milletimiz kahveye ne kadar açmış da bilememişiz yıllarca. Hem de kahveye şu anki tadını veren ilk pişirme usulünün Osmanlı topraklarında bulunduğu gerçeği ve bundan dolayı da en kadim kahve kültürüne sahip olmamıza rağmen[11]. İtalyanların, ülkelerinde Starbucks açılmasın diye miting düzenlemelerini derin bir saygıyla karşıladım.

İran'da da Amerikan tarzı pizzacılar[12] ve fast-foodcular pırtlak gibi türemiş. Bizimki mandacılıktan, bunlarınki ise 'bir şeyi ne kadar kötülersen halk o kadar sarılırcılıktan' kaynaklanıyor gibi[13].

IMG_5452
IMG_5451
IMG_5636

İran'daki sokak heykelleri

Bir başka komik unsur acemi diye nitelendirdiğimiz, beceriksiz insan modeli onlarda türki! Atara atar yapmış İran'ın bebesi!

Bizde son yıllarda popülerleştiği, onlarda ise son 40 yıl boyunca olduğu üzere hapishaneler üniversiteye dönmüş durumda. Ne kadar muhalif gazeteci, kafası çalışan profesör (bu türün kafası çalışmayanı da çoktur), aydın, bilim insanı varsa tıkmışlar acımadan.

Genelde Tahran merkezli sanat ise özellikle son yıllardaki gelişimiyle yüzleri güldürüyor. Şiilikte heykel yasak olmadığından özellikle heykel sanatı oldukça gelişmiş (tabii ki erotizme kayan eserler vermeksizin). Sinemalarının dünyanın sayılı sinema ekolleri arasında olduğunu söylemeye gerek bile yok. Her totaliter rejimde olduğu gibi bunlar da sinemaya önem vermişler ama öne çıkan yönetmenler tabii ki entelektüel, solcu ve muhalif kesimden olduğundan onlara da ver odunu/dayağı, yasak üzerine yasak getir[14]. Ne var ki artık bir canavar yarattıklarından olayı bitiremiyorlar da artık.

berlinale-jury-getty-108961604

Yasaklı yönetmen Cafar Panahi'nin bir çok festivalde 'boş' bir koltuğu bulunuyor

Tıpkı bizimki gibi, kadim müzik gelenekleri ve çok güzel müzikleri var ama halk genelde kötü müzik dinliyor. Kötü derken, sadece kendilerininkileri değil bizimkini de! İran seyahatim sırasınca hayatımda dinlemediğim kadar İbo, Mahzun ve Emrah'a da maruz kaldım. Yahu tabii ki ara ara ben de bunları dinlerim ama beş yıldızlı otelin spasında İbo'dan ayağında kundura çalıyor ya arkadaş, daha ne diyeyim. İyi müzik yapan Mohsen Namjoo gibileri de çareyi kaçmakta buluyor. İran'dan kaçma çok yaygın olduğundan İran, sanırım vize uygulamalarına en çok takılan ülkelerinden başında geliyor.

 

 

Kadınların ulu orta şarkı söylemeleri ve dans etmeleri yasak. Ama neyse ki şeraiti düzen can çekişiyor da, kadınlar artık başlarını yarıya kadar örtüyor (itiraf edeyim böyle daha bir albenili gibiler) ve kara çarşaf kullanımı oldukça azalmış. Bunun nedeni ise bir kaç yıl önce ahlak zaptiyelerinin halk tarafından bir güzel sopalanmaya başlaması, artık milletin burasına gelmiş tabii.

Kim ne giyinirse giyinir sana ne, SANA NE?! İster içki içer ister, ister götünü başını açar. Bütün bunların cezası öbür tarafta verilmiyor mu kardeşim? Sen kim oluyorsun da bunları bu dünyada cezalandırmaya kalkışıyorsun? Ya tanrına inanmıyorsun, ya dinine, ya da ikisine birden! Günah benim, sana ne ulan! SANA NE!!!

Hayır demek yerine 'cık' yapan dört milletten birisi (diğer ikisi Ermeniler ve Yunanlılar). Ayrıca tıpkı bizler gibi 'çay may, kalem malem' gibi şakalı kelime oyunu yapıyorlar.

Bizden en büyük farklarından birisi ise toplum olarak agresif değiller. Özellikle erkekleri oldukça naif. Bunda düzenin ve sert kanunların da etkisi var tabii. Asıl atarlı olan ise kadınlar. 30 yıllık şeriat düzeninin sonunda yeter lan demişler ve toplumda baskın hale gelmişler, yani almışlar ellerine sazı. Eh böyle olunca da Slav sistemine geçilmiş bir çeşit. Ne var ki kadının baskın olduğu bölgelerde erkekler Türk kadını gibi davranıyor ve kendini naza çekiyor, dolayısı ile eşyanın tabiatı bozulduğundan olsa gerek ülkede üreme azalmış, vatandaşın cinsel hayatı boka sarmış durumda. Bunu da belirteyim ki belli bir beklenti içinde gidilmesin.

Cinsel hayatın sekteye uğraması elbette ki eğlence kültürünün de yok edilmiş olması ile alakalı bir durum. Gece hayatı olmayan bir yerden söz ediyoruz. Akşam çay bahçesine git, yeni trend kafeye git, orada saatlerce çay-kahve iç nereye kadar? Müzik yok, dans yok, nasıl sosyalleşeceksin kardeşim? Maklube ye çay iç derken kafan açılıyor; atom teorisi mi geliştiriyorsun, o da yok!

Bu arada İran'a gitmiş herkes parti ortamı diyordu hani, nerede bu devlet?!

 

MXMR2127

Ev partisinden insansız bir kare

Evet! Şu ünlü mü ünlü, herkesin diline pelesenk olmuş İran'ın ev partileri olayına gelecek olursak, 'ulan babasının oğlu musun da ev partisine çağrılıyorsun?' diye sormazlar mı insana? Sanki İran'daki ev partileri herkese açıkmış gibi bir hava estiriliyor, çal kapıyı buyur gir. Yok öyle! Bizden bir iki salak es kaza çılgın sandıkları bir partiye çağrılmış (Köyden İndim Şehire[15]), onlar da bire bin katarak anlatınca, olay bizde efsanevi bir hale gelmiş sanıyorum.

Cem Uzan da çılgın ev partisi veriyor da bana mı veriyor, sana mı veriyor? Neticede zengin dediğin her yerde ayrıcalıklıdır. Adam kokolu parti de verir BDSMli olaya da girer de sen olayın neredesin? Dolayısı ile abartılı anlatımlara fazla kulak vermeyin derim. Tanıdıklarınız varsa resmi tatilden bir önceki gün olan perşembe akşamı bir ev partisine davet edilebilirsiniz ama davetkarın statüsüne bakarak beklentiyi ona göre ayarlayınız. Sonuçta kendinizi on dört tane erkek ve iki kızla (onlar da saplı olur genelde), gitarlı bir Ankara partisi gibi ortamda bulmanız da mümkün. Erkek sayısının bu rahatsız edici sayıda olması kadınları bile rahatsız etmez mi ama?

IMG_5775

Tahran'da bir sergi açılışı

Yıllarca dünyanın en kötü trafiği ünvanını elinden düşürmeyen Tahran trafiğine değinmeden geçemeyeceğim: Elinize bir paket çekirdek alıp büyükçe bir kavşakta saatlerce izleseniz asla sıkılmayacağınız bir doğa olayı ile karşı karşıyasınız! Kaosun içerisinde öyle bir düzen var ki ters yönden gelen motosikletli, yeşil ışıkta araçların arasından seke seke geçen bir yayaya çarpmaksızın bisikletlinin yanından süzülürken, üzerine gelen koca bir kamyonu ekarte edebiliyor. Resmen delireceğim, ortalık savaş alanı gibi ama kimse kimseye çarpmıyor! Bu arada yaya tam kaldırıma ulaşacağı sırada geri vitese abanarak gelen otomobilden son anda kurtulabiliyor. Kaldırım dediysem, bu anca büyük kentlerin büyük caddelerinde görebildiğimiz bir yapılanmadır. Bizden bir üst seviyeye çıkmış ve ara sokaklarda kaldırımı tamamen kaldırmışlar, yaşasın arabacılık! Tabii yürüme alışkanlıkları filan kalmamış, en kısa mesafede bile trafik filan da dinlemeden taksi tutuyorlar ki o trafikte tıkılıp kalırsan yarım saatlik mesafe oluyor sana dört-beş saat!

Taksiciler ise sinirleri aldırmış sadece uyarı maksatlı korna çalıyor, dikiz aynalarına gerek durmaksızın birbirlerine sürtünerek yollarını buluyor. Bu arada cep telefonlarında mesaj yazma mı dersiniz, yanındakine saçma sapan fotolar göstermeye mi çalışmak dersiniz, veyahut sizi anlamasa bile boş beleş muhabbet açmak mı, gırla gidiyor. Bu sırada güzel bir tüyo vereyim: Eğer İran'da taksicilere düdüklenmek istemiyorsanız snapp denilen programı yükleyin ve kullanmasını öğreniniz. Yoksa taksici dediğin İstanbul'daki kadar .. olmasa da geri kalmış ülkelerin hepsinde benzerdir, fena küsküleyebilir.

 

IMG_6663

Amanın taksi taksi... Dikiz aynalarına dikiz derken benimkinde de yokmuş meğer

İranlıların aşırı kibarlığı ise sizleri yanıltmasın, özellikle erkekler arkadan konuşmaya ve dedikodu yapmaya bayılırlar (kendilerinin yalancısıyım) size hesap ödetmeme, en sonunda hesap istememeye kadar varabiliyor. Taruf denen bu gelenek, büyük ihtimalle eskiden gerçekten de var olan bir durumken, yapılan suistimal ve olayın bokunu çıkarmadan dolayı artık lafta kalmış. Taruf en basit anlatımıyla hemen her yerde karşılaşabileceğiniz 'bu seferlik bizden olsun' söylemidir. Eskiden bizde, özellikle taşrada olan ancak kültürümüzde artık oldukça azalan bu durum karşısında bizler nasıl davranacağımızı biliriz, neticede 'öyle şey mi olur kardeşim?!' der parasını veririz. Ama elin yavşak gavuru, 'ha iyi o zaman' diyerek bir sürü kişinin ekmeği ile oynamış, yetim hakkı yemiştir. Dolayısı ile de haklı olarak İranlılar bu taruf olayını halen sözel olarak devam ettirmekle beraber artık yarım ağızla söylemek durumunda kalmışlardır.

Yararlı bir anekdot olarak 'çakerim' tıpkı bizdeki 'eyvallah' gibi her yerde kullanılabilen bir sözcük. Birbirlerine ise canım anlamına gelen 'can' diye hitap ediyorlar ki aslında can bizim '-cığım' ekimizden başka bir şey değil. Bu yüzden 'canam' diye de bir şey uydurmuşlar. Neticede dil sistemimiz farklı, anca bu kadar olmuş.

Tavla oynarken kullandığımız sayı sistemine daha önceki Erivan yazımda değinmiştim. Hatırlatayım, tavla oynarken yarı Farsça yarı Türkçe sayı sistemi kullanığımızdan, tavla bilenlerimiz otomatikman altıya kadar Farsça sayabiliyor.

İran'da iki metrede bir karşınıza çıkan türlü türlü bankalara kanmamak gerek zira İran bankacılık sistemi dünyada kullanılan sistemin dışında olduğundan orada hiçbir banka kartınız çalışmıyor. Dolayısı ile yanınızda nakit götürmek durumundasınız ama kasmaya gerek yok. Çünkü ülkede kapkaç olaylarına nadiren rastlanmakla, gasp olayı ise görülmemektedir, terör saldırısı gibi bir olay ise asla yaşanmamıştır; kısaca İran bizimkinden kat be kat güvenli bir ülkedir diyebiliriz.

 

IMG_6319

Şiraz metrosunda dostça bir uyarı

YEMEME İÇMEME

Övüle övüle bitirilemeyen İran mutfağı ile ilgili tek bir şey söyleyebilirim, aç gezdim orada aç! Şaka filan yapmıyorum, eğer İranlıların misafirperverlik zaafından yararlanıp kendinizi birilerinin evine yamamadıysanız (ev yemeklerinde de çeşit az ama iyidir ona bir şey demem) restoranlarda yapılan üç beş çeşit yemeğe razı olursunuz ve bunların da çoğu kötüdür!

Kubideh denilen bizim adana kebaba tip olarak benzeyen ama tat olarak alakası bile olmayan bir kebapları var. Bunun yanında yarım kilo haşlanmış ve ortasına bir kaşık safran yanına da 30 gram tereyağı eklenmiş yasmin pirinci (pilav değil!) takdim edilince oluyor sana çelo kebabı. Tavuğa bayılıyorlar ki asla yemem. Arada denk getirebilirseniz şiş yapan ufak salaş dükkanlar var ama etleri ne yazık ki fazla pişirip kurutuyorlar. İşin bir başka ilginç yanı da yemeklerinin iyi olduğunu düşünmeleri. Haydi başka ülkeye gitmemiş olanları anlarım da bizim buralara gelip de hala yemeklerine iyi diyorlar, o sıkıntı işte. Görece en iyi ve en çok çeşit yemekler İran'ın kuzeyinde yapılıyor, orada da Türkçe konuşan halkların olması tesadüf olmamalı diye düşünüyorum.

 

IMG_5603

Yanık et, pirincin bir tarafına atılmış safran ve diğer tarafına atılmış tereyağ, ekstra kavrulmuş pilav

Zannediyorum ki dünyada yoğurdu bizden sonra en çok tüketen İranlılardır. Dugh denilen duru ve naneli ayranın yanı sıra torş denen gazlı ayranı her yerde bulabilirsiniz. Yemeklerin yanına yoğurt verilmesi ise asla es geçmeyeceğim bir durumdur. Mast o hıyar ise biraz nüansla Yunanlılarda caciki bizde ise cacık denen mezenin ta kendisi olarak kendisini bu üç coğrafyada kabul ettirebilmiş, kendisini alkışlıyoruz.

Kahvaltıda omlet dedikleri domatesli yumurta tüketiyorlar. Bunun içine bazen soğan ekledikleri de oluyor. 'Bu sizde var mı?' diye sorduklarında, 'içine biber de atınca menemen denen berbat köylü yemeği oluyor' demiştim de bozulmuşlardı. Bozulacak ne var, benim köyümde hiç bir özelliği olmayan, atıştırmalık öğlen yemeğidir bu. İstanbul'da buna 50TL veren kerizler düşünsün, ne diyeyim?

 

IMG_6717

Bademcan(dır)

 

Benim en beğendiğim yemekleri bademcan dedikleri patlıcan ile yapılanlar. Güney ve Doğu Asya çıkışlı olan patlıcan, zannımca nikotin bağımlılıkları dillere destan Türk kavimleri tarafından dünyaya yayılmıştır. Tarihçiler yok efendim şu tarihte Avrupa'da patlıcanlı şu yemek vardı, yok Araplarda bu vardı dese de mutfağımızdaki iki yüze yakın patlıcanlı yemek çeşidi tokat gibi suratlarına çarpacaktır. Bence de kahrolsun faşizm.

Dünya'da her yerde olduğu gibi İran'da da alkollü içecekler bulabilirsiniz (ama dikkat edin araştırma neticesinde g.tü kestirmeyin, alkol kullanımının cezası kırbaç). Zira gerçek İslam gayrimüslim halka, kültürleri olan içki yapımını yasaklamadığından, özellikle İranlı Ermeniler şarap yapımını sürdürebilmişlerdir. Keza şarabın posasından yapılan arak dediğimiz boğma rakı İran'ın da milli içkisidir diyebiliriz. Dolayısı ile İranlıların arak işinde uzman olduklarını açık yüreklilikle söyleyebilirim. Bu arada üzüm posasından arak yapımını İranlı Ermenilerin bulduğu gibi bir iddia da mevcut orada. Şiraz üzümünün anavatanı olan Şiraz'da içtiğim kırmızı şarap dışında iyi bir şaraba denk gelmedim, dürüst olmak gerekirse.

 

IMG_5634

Yufka ekmek olayı

Bizim köylerde yaptığımız yufka ekmek orada günlük olarak tüketiliyor. Fırınlar sürekli faaliyet halinde. Çok gelişkin bir meyve kokteyli kültürleri var. Bunun yanı sıra çay tüketimi de yüksek. İlginç bir çaydanlık tasarımları var, eh tabii doğalgaz neredeyse bedava olunca bu mereti akşama kadar yakılı tutabiliyorlar. Ne var ki bizimkilerin aksine at sidiği diye tabir ettiğimiz hafif çay içiyorlar. Kahve ise bizdeki gibi yeni yeni popüler olmaya başlamış ve lüks gıdalar arasında sayılıyor; Osmanlı ile alakaları olmadığından Türk kahvesi yapmasını da bilmiyorlar, kah şekeri yanında veriyor, kah Araplar gibi içine kaküle atıp servis ediyorlar.

IMG_6902

Semaverle bizim çaydanlık arasındaki bir geçiş formu adeta

 

Tatlı ile aram olmadığından çok fazla deneme olanağım olmadı ama tatlılarının çok da tatlı olmadığından dolayı iyi olduğunu söyleyebilirim. Kuruyemiş ve bilimum abur cubur ve az da olsa meze kültürleri de var ama birasız, rakısız bunların tadı çıkar mı?

Çıkmaz tabii!

 

Devamı pek yakında, beklemede kalınız.

 

 

Dipnotlar:

[1] Atın üzerinde geri dönerek ok atabilen ilk medeniyet olduklarından bu stil Part tarzı olarak savaş literatürüne geçmiştir.

[2] Göktürk yazısı Arapça gibi sağdan sola yazılırdı ve büyük harf kullanımı ya yoktu ya da kısıtlıydı. Ancak o zamanlar küçük ünlü uyumu olmadığından dolayı okuma zorluğu çekilmiyordu sanırım, zira okuma yazma bilen de pek yoktu.

[3] Arapça, İbranice gibi Hami-Sami dillerinin yazımında ünlü harfler kullanılmaz. Kelimeler ya cümlenin gidişine göre ya da vurgulardan tahmin edilir.

[4] Selçuklulardan Osmanlılara geçen Arap alfabesi Farsçadan geldiği için Arapçada bulunmayan p, j, ş gibi harfleri içermektedir.

[5] Bu savaştan sonra Sefeviler ateşli silah kullanmaya başlamıştı.

[6] İlgilenenler için Codex Cumanicus'u tavsiye ederim. XV. yy'a kadar Ukrayna'nın konuşma dili olan Kumanca'yı ticaret yapmak isteyen İtalyan ve Almanlara öğretmek isteyen rahiplerce kaleme alınmış muhteşem bir eserdir. (Okunmuyor amk o kitap)

[7] Yazıyı düzelten Kırım Tatar'ı soyuna sahip değerli dostum Ülke Uysal'ın notu: "İddialı ve hatalı, Tatarların Türkleşmiş Moğollar olduğu teorisini İlber’e söylersen kafana da odunu kor." 

[8] Hatta sen kalk ta oradan dandik kayıklarla gel Sarıyer'i bas, yağmala, kadınları kaçır. Sonra topraklarına ulaşamadan Osmanlı donanması gelsin hepinizi öldürsün. Votkayı bilinçli tüketelim, götüyle içenleri uyaralım.

[9] Saç kesimleri, yakın tarihe kadar Anadolu Tahtacılarında görülen perçem tarzıdır. Bu tarzı aldıkları eski Türkler kemiklerinden herhangi bir parçanın düşmanın eline geçtiği takdirde öldükten sonra onun kuklası olacağını düşündüğünden, savaşta kafası kesilirse arkadaşlarının atla giderken kafayı rahatça almaları için bu perçemi bırakırlardı. Kozaklarınki bildiğin özentilik.

[10] http://gezenti.biz/2014/12/noel-hikayeleri/

[11] Kahve Kültürü/Kültürsüzlüğümüz konulu yazımız pek yakında geliyor.

[12] Pizzanın Ninja Tospağalar çizgi filmi sayesinde ülkemize nasıl girdiğini duymuşsunuzdur.

[13] Post-Sovyet fıkrası: İki tane mühendis SSCB yıkıldıktan sonra ABD'ye gider, ne var ki orada oldukça boktan işlerde çalışmaya başlar. Bir gün öğle arasında mühendisin biri diğerine: Biliyor musun? der, Komünist Parti'nin bize sosyalizm hakkında söylediği her şey yalanmış. Öbürü onaylar. Acıyla devam eder konuşmaya: Ama kapitalizm hakkında anlattığı her şey doğruymuş!

[14] Film yapması ve ülke dışına çıkması yasak olan Cafar Panahi tam bir sosyal ölü durumunda. İran Kürdü yönetmen Bahman Ghodabi kendine uygulanan izolasyon sürecini Hiç Kimse İran Kedileri Hakkında Bir Şey Bilmiyor filminde dile getirmeye çalışmıştı.

[15] Yön. Ertem Eğilmez 1974

Paylaşım için

LVİV’DE SSCB’Yİ ARAMAK

Lviv’de hala Sovyetler’den kalanları bulabiliyorsanız, o zaman hala sosyalizm için bir umut var demektir’ gibi bir sözü anca bizim zurnacı/komünist partililerimiz diyebilir. Zira Lviv Ukrayna’nın en milliyetçi ve muhafazakar iki kentinden birisidir. Kent halkı Ukraynaca konuşur ve Rus’a keza Rusçaya büyük gıcık kapar. Yöre halkının iki büyük savaş arasında milliyetçi ve ayrılıkçı hükümetler kurma çabası, II. Dünya Savaşı’nda ise Nazi yancılığı yapması gibi durumlar mevcutken, şu anda bir işgal dönemi olarak gördükleri, Rus Çarlığının devamı olan SSCB’ye ve keza kendilerini açlıktan öldürdüğü için SSCB yöneticisi sandıkları Ruslara nefret beslemeleri onlara gayet doğal olarak görünmektedir.  

 

IMG_3040

Halbuki holodomor[1] adı verilen ve Ukrayna'da milyonlarca insanın açlıktan ölmesine neden olan bu soykırım sırasında SSCB'nin başında olan şahıs, imam hatip mezunu bir Gürcü idi. Ancak buna karşın SSCB tarihindeki en önemli şahsiyetlerden üçü ise Ukraynalıydı: Hruşov, Brejnev ve Gagarin.

 

sos

 

Bunlar elbette ki Lvivlileri yıldırmıyor ve benim kasten yaptığım "ya siz Rus değil misiniz, neden farklı bir dil konuşuyorsunuz?" gibi itolojist sorularımın yanı sıra evime gelen Ukraynalılara Rusça (Sovyetik) müzik dinletmem şahsıma karşı büyük bir tiksintiye yol açıyor doğal olarak. Sonra da gönüllerini almak için "yahu demek istiyorum ki asıl Rus siz değil misiniz?" tarzı yaptığım girizgahla Kiev Rus Prensliğinden (IX-XIII. yy) filan söz ediyor ve kafalarını iyice karıştırıyorum. Bilgi ve itlik karışınca karşındaki de ne bok yiyeceğini şaşırıyor doğal olarak. Tabii ki Hazarlarla başlayıp Peçeneklerle devam eden ve Kumanlarla son bulan Ukrayna topraklarındaki Türk hakimiyetini pas geçiyorum (VII-XIII. yy). 'Aslında buralar eskiden hep Türkmüş' desem iyice yanacak beyinleri. Hatta şunları da anlatmıyorum: daha sonra kendilerine Tatar adı veren ve aslında Volga Tatarlarıyla alakaları bile olmayan Mongollar gelip her şeyi yakıp yıkıyor ve ezeli düşmanları olan Türkleri bu topraklardan atıyor. İşin tuhaf yanı bu Mongolların zaman içinde Türkçeyi benimsemeleri. Slav ve komşu diğer halklar Peçenek ve Kıpçaklara da İskitler diyorlar (ki İskitler Farsi bir dil konuşurdu), onlar da bu adlandırmaya hayır demiyor derken tuhaflıklar çoğalıyor... Çık çıkabiliyorsan işin içinden.

 

IMG_3075

 

Gelelim kente. Lviv Ukrayna'nın en turistik kentidir. Çok iyi korunmuş tarihi kent merkezi Avusturya-Macaristan, Polonya ve Stalin döneminin mimari dokusu ile hoş bir uyum içinde görünürken, kiliseler komşudan gelen Katolik kültürün etkisiyle hem Ortodokslara hem de Katoliklere açıktır. Zaten bu yüzden, özellikle Noel zamanında, Lehlerin, kendilerine göre daha ucuz olan bu kente akın etmeleri doğal. Ukrayna'nın en iyi yeme içme olanaklarına sahip kentte, özellikle son on yılda konsept kafeler ve restoranlar açılmış ve de çoğunlukla kahvehane (kafe) konseptinden yürümeye çalışmışlar. Bunun nedeniyse akılcı bir reklam hamlesi. Aslında uyruğu müphem olan ve fakat Ukraynalı olduğu düşünülen Yuriy Frants Kulchytsky'nin, Osmanlı ordusunun başarısız II. Viyana kuşatmasına istinaden orada bıraktıkları kahvenin pişirilme tarifini bilmesi efsanesinden hareket ederek, kahve kültürünün Viyana'ya, keza Avrupa'ya taşınması, bu elemanın da Ukraynalı olmasından mütevellit, aslında kahve kültürünün özellikle Lviv'de oldukça eski bir geçmişe sahip olduğu gibi bir inanış oluşturulmuş ve bu herkese bir biçimde empoze edilmiş (külliyen yalan yanlış olan bu hikayenin aslı ayrı bir yazının konusu olacak).

 

kino

 

Ama yine de kente ilk gelişte önce biraz turistlik yapmalı. Kahve Madeni, Lviv Kahve İmalathanesi, Çikolata Üreticisi, kendini kırbaçlatabilme olanağı sunan Mazoş, parola ile girilen Krivitka (parolayı da herkes biliyor: Slava Ukraini - Heroim Slava), çeşit çeşit samagon[2]ları ile ünlü Kupits, Et ve Adalet Restoranı, Arsenalna, Bira Fabrikası, hesaba itiraz etmezseniz olmaz şiarıyla En Pahalı Galiçya Restoranı, Sanat Kafe'nin çatısından bir boruya para atıp dilek tutmak, pavyon usulü pazarlık yaparak hesabın ödendiği Yahudi restoranı... kentin olmazsa olmazları. Ayrıca kentin zengin bir müzik ama zayıf bir gece hayatı olduğunu da eklemekte yarar var. Müzik dinletileri gece yarısına kadar sürmez. O yüzden dans işleri için sabaha kadar açık olan gece kulüplerine, direk dansı izlemek için ise striptiz kulüplerine uğranabilinir. Buralarda giriş için ödeme yapılır, içeride ise hesap bellidir.

 

produkti

 

Ulaşım ise bir gariptir. SSCB'nin altın döneminden kalan tramvaylar ve troleybüsler yenileniyor gibi görünse bile bu, feci halde yolsuzluğa batmış ülkede biraz yavaş ve zor giden bir süreç. Tramvayla gitmek yerine yürümeyi tercih ederseniz sadece 10 dakika kaybediyorsunuz mesafeye bağlı olarak. Uzak mesafeler için her geri kalmış ülkede olduğu gibi dolmuşlar (marşrutka) var. Ufak alanda İstanbul'un metrobüs rezaletini çekmek ve gerçek Sovyetleri görmek isterseniz bence ideal. Zira buraya gelen bizim beyinsiz turistlerimiz kenti öve öve bitiremez. Kentin merkezinde, turistik yerlerde dolanır ve 300 yıldır Batıya karşı duydukları aşağılık kompleksini, sarışın gördükleri her yerde olduğu gibi burada da yaşamaya meyillidirler.

 

kino2

 

Marşrutkalar, tramvaylar ve troleybüsler kışın buz gibi, yazın ise babuşkalar[3] üşüdüğü için kapalı camlar sayesinde cehennemi derecede sıcaktır. Bir yandan da tatsız bir şekilde post-fordizm döner içeride. Taksiler ise tam bir post-Sovyet geri zekalılığındadır. Bekleyen bir taksiye binerseniz sizi direk düdükler. Telefonla çağırırsanız yarı fiyatına bulabilirsiniz ama eğer Ukraynaca biliyorsanız.

 

moz3

 

Sovyet sonrasında zenginleşenler veya bilişim sektöründe çalışanlar dışında kalan halkın aylık geliri elli ve iki yüz dolar arasında değişiyor. Lviv alt ve orta sınıfının turistik yerlerde içmesi değil de yemesi çok zor. Yerel içkiler neyse ki en lüks yerde bile normal fiyata yakın satılıyor. Böyle yerlerde su yerine votka içmek kesinlikle daha ucuz ve de mantıklı.

 

IMG_3038

 

Peki, bu alt/orta sınıf dışarı çıkmayacak mı? Neyse ki SSCB döneminden bu yana açık olan yerler var (yeme içme ile ilgili yazı da gelecek) da durumu olmayan insanlar için hala dışarı çıkmak ve sosyalleşmek mümkün. Ancak ülke bok varmış gibi Avrupa etkisine girdiğinden bu daha ne kadar devam eder bilemiyorum.

 

***

Kentte garip bir biçimde her on metrede bir eczane vardır ve insanların ilaç bağımlılığından dolayı bunlar genelde gece geç saatlere kadar açıktır. Sanıyorum insanların bu bağımlılığın önemli nedenlerinden birisi 1940'ta kent nüfusunun yarısının Yahudi olmasına karşın kentte şu an neredeyse hiç Yahudi kalmamış gibi davranılıyor olmasıdır. Kısaca soykırımdan kurtulan halk hıristiyanlaşmış ve Yahudi kökenlerini inkar eden bir davranış sergilemektedir. Slavlarda çok yüksek oranda anti-Semitizm olduğunu biliyor muydunuz (SSCB idaresi altında bile). Eczane demişken, kentte muhtelif eczane müzeleri mevcut. Tabii ki, turisti eğlemek için bir sürü değişik müze var kentte. Benim en beğendiğim Arsenalna diye bilinen Cephanelik Müzesi, zira içeride bir sürü silah mevcut. En tırtı ise Dinler Tarihi Müzesi. Kadim dostum Andrei ile burayı ziyaret ettiğimizde, bana hayal kırıklığına uğradığını söylemişti. Zira çocukken (yani SSCB zamanında) ailesi ile buraya geldiklerinde bu müze düpedüz din karşıtıymış (doğal olarak). Şimdiyse, Sovyetlerin yıkılmasına istinaden yükselen dincilikten nasibini alarak tam bir dini müzeye dönüşmüş. E tabii, Çugaşvili elinde o kadar güç varken dini ortadan kaldırmak yerine imama-papaza muhbirlik yetkisi verip üstüne üstlük bir de onları poh pohlamış. Neden? Çünkü din okulu mezunudur kendisi ve bütün SSCB coğrafyasında bilindiği üzere o çok sevdiği marauli şarabını içmeden önce içine kutsal su damlattırırmış.

 

IMG_3074

SSCB II. Dünya Savaşı Zafer Anıtı, Kışın

Kentte Sovyet döneminden kalan mozaikler ve heykeller var. Ancak ara ara psikopata bağlayan vatandaş ve hükümet heykelleri kaldırma/yok etme yoluna gidiyor. Bunun en son örneğini yakın zamanda görmüştük[4].

 

IMG_4157

SSCB II. Dünya Savaşı Zafer Anıtı, Yazın

 

II. Dünya Zaferi heykel kompleksine yapılan sayısız saldırı sonrası anıtın etrafı çevrildi, bence yıkmak için zemin hazırlıyorlar.

 

moz2

İnşaatın ardında bırakılan bir mozaik

 

Mozaiklerin ise, genelde unutulma/unutturma yoluna gidilerek kendi kendine yok olması isteniyor. 20. yy'ın başındaki Türk milliyetçiliğinin keşfi hastalığındaymışçasına davranan günümüz Ukraynalıları şunu kaçırıyor: tarihi(ni) ne kadar yok etmeye çalışırsan çalış bir gün karşına çıkar. Kaldı ki o tarih senin içinde yaşıyordur, kendini yok etmeden onu da yok edemezsin. Bir başka husus da tarihini yadsıyan halklar dünyanın en karaktersiz insanlarına dönüşür/dönüşüyor. Bunun da örneğini uzaklarda aramamak gerek.

 

 

Dipnotlar:

[1] 1932-33 arasında özellikle Ukrayna'da SSCB yönetimi tarafından yaratılan kıtlık nedeniyle 6-8 milyon kişinin açlıktan öldüğü bir soykırım türü.

[2] Boğma rakı/votka

[3] bkz https://gezenti.biz/index.php/2017/02/28/babuska-fircasi/

[4] https://www.evrensel.net/haber/319656/kievdeki-son-lenin-aniti-yikildi

 

Paylaşım için

DİKKATLİ OL FRANK!

"Hayat rüzgar olmadan da devam edemez mi? Her şeyi titretiyor.

Gördüğün her şey önemsizdir."

 

Finlandiyalı yönetmen Aki Kaurismaki’nin ikinci filmi olan 1985 yapımı Calamari Union, bir grup proleterin, işçi sınıfının yaşadığı Kallio bölgesinden Helsinki’nin üst tabaka semti olan Eira’ya çaresizce ulaşma çabasını anlatır. Aslında yürüme mesafesinde olan bu rotada yapacakları yolculuk, ceplerinde beş kuruş olmayan avam tabakası üyeleri için uzun ve zorlu bir mücadeleyi gerektirmektedir. Calamari Union 1982'de açılan Helsinki metrosunun ilk kullanıldığı filmdir, kahramanlarımız da ilk ulaşım aracı olarak metroyu tercih ederler, daha doğrusu yaptıkları plana müteakiben metroyu kaçırırlar.

1

 

On dört Frank ve İngilizce konuşan karakter Pekka'dan oluşan topluluk üyelerinin çoğu her daim güneş gözlüğü takar ve az konuşur. Herkesin isminin Frank olması Finlandiyalı yazar Martti İnnanen’in Frank Armoton adlı romanındaki baş karakterinden esinlenerek koyulmuştur.

Yalnızca Franklerden bir tanesi filmin 14. dakikasında otele giriş yaparken soyadını söyler (diğerlerinin soyadı da aynı mı bunu bilemiyoruz). Armoton Fince merhametsiz demektir. Frankler ara ara bir araya gelse de bu karakter diğerlerinden farklı hareket eder. Filmin 19. dakikasının sonlarında diğerlerini bir kafede otururken görür. Camekanın diğer tarafından onlara bakar ve kayıtsızca yoluna devam eder. Kaçış yolunu tek başına arayacaktır.

9

 

Saçma sapan diyaloglar ve absürdlükler silsilesi içinde Franklar bir yandan Eira'ya ulaşmaya çalışırken bir yandan da para kazanmaya ve/veya hayatta kalmaya çalışmaktadırlar. Pekka ise karanlık bir karakter olarak Güney Amerika’da beş yıl geçirdiğini söyler, büyük ihtimalle kontralar için çalışmıştır.

Frankların anavatanı olan Kallio işçi semti şu an Helsinki'nin popüler bölgelerindendir. Alternatif kafeleri ve barları ile Helsinki'nin diğer yerlerine oranla insanlara biraz daha sıcak ortamlar sunar: Ruslardan bile daha fazla alkol tüketen ve keza alkolü karıştırmayı seven Finliler (ki bunların yalnızca içince sosyalleştiklerini daha önceki yazılarımızda ele almıştık[1]) ne yazık ki şu an başka bir illetin de pençesindedir: ırkçılık!

Aslında uzun yıllar fakirlik içinde yaşayan, 1970-80'lerde başta Avusturalya olmak üzere bir çok farklı ülkeye göçmen işçi olarak giden Finliler, Nokia gibi büyük şirketlerin yükselişine paralel olarak ekonomiyi düzeltmişti. Ne var ki bu rüzgarla 2000'lerin ortalarından itibaren Finlandiya'daki göçmen sayısında görülen artışla beraber ırkçılık da artmaya başlamıştı. Tabii bir de, zamanında İsveç Krallığı'nın sömürgesi olan Finlandiya'da İsveççe halen resmi dildir ve küçük, zengin (ve mutlu) İsveç azınlığın Finlandiya'da racon kesmeye devam etmesi de ırkçılığa sebep olan ezikliğin nedenlerinden midir? Bence evet.

8

 

Filmin orijinal adı İngilizcedir: Calamari Union, yani Kalamar Birliği[2] / Kalamar Sendikası; Danimarka, Norveç ve İsveç Krallıklarının 14. ve 16. yüzyılda kurdukları Kalmar Birliği'ne yapılan bir gönderme de olabilir.

Filmin yapımcılığını da Aki'nin yönetmen kardeşi Mika ile kurdukları Villealfa yapım şirketi üstleniyor. Bu ad Godard'ın Alfaville filminden esinlenerek konulmuştu. Mika, Aki'nin aksine Finlandiya'da oldukça popülerdir. Aki'nin filmleri Finliler arasında 'bizi yanlış tanıtıyor' yakınmalarına neden olmaktadır, bilmem size de tanıdık geldi mi? Ben de bunu söyleyenlere keşke gerçekten Aki'nin filmlerindeki gibi olsaydınız demeden kendimi alamıyorum...

13

 

Bu arada filmin sonlarına doğru geçen "anne elbette ki bizi affedecek" sözü Mika'nın bir kaç ay önce çektiği Klaani adlı filminde geçmektedir.

Aki bu filmi çekerken ya sarhoşmuş ya da feci şekilde akşamdan kalmaymış. Ne var ki çulsuzluklarından dolayı filmdeki Frank kardeşlerimiz, alkol alma durumları pek olmadığından, film boyunca çoğunlukla su içerler. Zira su Finlandiya'daki bütün kafe ve barlarda bedavadır.

4

 

Bu arada aktörlerden Matti Pellonpaa'yı anmadan geçmek olmaz. 1995 yılında 44 yaşındayken kaybettiğimiz Matti, hem Aki hem de Mika'nın filmlerinde rol almasının yanı sıra Jim Jarmush'un muhteşem Night on Earth 'ünde de oynamıştı. Aynı zamanda Peltsix grubunun solisti de olan Matti, filmlerde hep kendi şahsi kıyafetlerini giyermiş. Oldukça düzgün bir insan olan Matti Avrupa Film Akademisi ve Avrupa Film Ödülleri'nde iki kez En İyi Oyuncu seçilmiştir. Toprağı bol olsun.

m

Aki'nin barı

 

Filmde oldukça köklü bir geçmişe sahip olan Fin tangosundan parçalar da vardır.

***

Vuosaari’de Ülke[3]'yi ziyaret ediyordum. Filmi tekrar izledikten sonra sahnelerin olduğu yerleri bulayım, daha sonra da hiç gitmediğim Eira'ya uzanayım diye evden çıkmaya yelteniyorum. Ülke derhal arkamdan sesleniyor: "Dikkatli ol Frank!"

İnsanın şakacı arkadaşları olması gerçekten güzel bir şey. Dışarıda dolanırken sahneleri hatırlamaya çalışıyorum. Neyse ki tam bir psikopatım da hatırlarken çok sıkıntı yaşamıyorum.

İşte kimi sahnelerin dünü ve bugünü adlı toplu eserim:

7
6.6
2
2.2
12
11.3
3
3.6
5
5.5

 

En son durağım Eira'ya varıp yürüyüşe başlıyorum. Buraya daha önce gelmediğimi iddia etsem de attığım her adım tuhaf bir biçimde tanıdık geliyor. Sonra bir binaya gözüm takılıyor: 'daha önce buradaydım lan ben!' aydınlanması yaşıyorum.

16

Eira, kış

 

2000 yılında Ekotopya dönüşünde Helsinki'de üç beş gün kalmıştık. Dönüş biletim Çek Havayollarındandı ve 'madem Prag aktarmalı gidiyorum, neden bir kaç gün de Prag'da kalmayayım' deyip o zamanlar AB üyesi olmayan Çek Cumhuriyeti'nin elçiliğine gidip transit vize almıştım. Ve işte şu an elçilik binası karşımda duruyor.

Filmdeki rotayı takip ederken nostalji içinde kalıyorum. Hoş bir duygudur, tavsiye ederim.

Bir ara Calamari Union rotasıyla turlar düzenliyorlarmış Helsinki'de. Hala var mı bilemiyorum, varsa kaçırmayınız.

Film absürd filan ancak sonu Aki'nin sınıf mesajıyla bitiyor. Detaya girmeyeyim ama şimdilerde ucuz içkinin ve körkütük eğlencenin adresi olan Helsinki-Talinn hattının macerası da bir başka yazının konusu olacak.

İyi Seyirler Dilerim.

 

 

Dipnotlar:

[1] https://gezenti.biz/index.php/2013/09/30/s/
[2] Union İngilizce'de sendika anlamına da gelir.
[3] Aynı yazı: Sodenküla Film Festivali

Paylaşım için

ANKARA, ANGORA, ANCYRA

İstanbul'un neyini seviyorsunuz oğlum, orada deniz var!

Vecizini yıllar önce İstanbul'dan gelen arkadaşlara hitaben söylemiştim. Bazı şahısların anlayamadıkları nokta bu, kimi deniz sever kimiyse nefret eder veya bu ve benzeri büyük su birikintilerinden hoşlanmaz. Bunun tartışmasını yapmak süper saçmalıktır. Neyse biz bu İstanbul kafası eleştirisini şahane bir şekilde yapan Zaytung'a bırakalım ve konumuza giriş yapalım: "Neden Ankara?"

Aslında Ankara'ya illa gideyim, orada şunu göreyim veya şunu yapayım diyeceğiniz özel bir şey yok gibidir. Anca işiniz düşerse veya eş dost akraba ziyareti yaptığınızda uğradığınız bir kent görünümündedir. O yüzden bu tür ziyaretlerde de, hazır gelmişken sıkılayım, bunalayım ve kenti kötüleyeyim gibi bir düşüncenin beyninizde hasıl olması kaçınılmazdır.

Bu tür düşüncelerin kaynağı Ankara ile ilgili yanlış bilgilerin dolaşımındandır. Sanki Cumhuriyet öncesinde böyle bir yerleşim yokmuş da başkentlik bir lütuf olarak sunulmuş, dolayısıyla Ankara basit bir taşra köyünden kente dönüşmüştür görüşü hakimdir.

Ankara, iki yüz bine yaklaşan nüfusu ile zamanında Roma İmparatorluğu'nun en büyük on kentinden birisiydi. Kentte bulunan Roma hamamı harabelerinin kapladığı alan göz önüne alındığında kentin ne kadar ihtişamlı olduğu tahmin edilebilir. Ne yazık ki eski kentin kalıntıları ev inşaatlarında veya kalenin onarımında kullanılmış, çoğuysa yer altında kalmıştır. Roma döneminden günümüze kadar kalan yalnızca, İmparator Julian'ın kente ziyareti şerefine yaptırılan Jülien sütunu ve Augustus Tapınağı olmuştur.

IMG_3276

Jülien Sütunu ve arkada Cumhuriyet Dönemi Mimarisi

Ağustos ayına da ismini veren ilk Roma İmparatoru Sezar Divi Filius Augustus MS 14'teki ölümünden dört ay önce bir vasiyet yazar ve bunu Vesta rahibelerine teslim eder. Vasiyette şahsen yaptığı işler de anlatılmaktadır. Res Gestae Divi Augusti yani Augustus'un Yaptığı İşler olarak anılan bu belge kendi mozolesine kazınmasının yanı sıra çoğaltılarak imparatorluğun çeşitli vilayetlerine gönderilmiş ve bütün yurttaşların, altın çağını yaşayan imparatorlukta yapılan işlerden haberdar olmaları istenmişti.

Ne var ki zaman içerisinde aslı dahil olmak üzere bu yazıtlar tahrip edilmiş, yok olmuştur. Ta ki 16. yüzyılda Ankara'daki tapınağın duvarlarında bu yazıtın büyük kısmına rastlanana kadar! Bu keşfin adı: Monumentum Ancyranum[1]'dur ve halen yan yana mutlu bir biçimde yaşayan Augustus Tapınağı ile Hacı Bayram Veli Camii'nin arasında yer almaktadır.

MonumentumAncyranum

Augustus Tapınağı

Avupa ile ticaretin arttığı bu yüzyılda kent, Ankara Ermenilerinin başını çektiği sof dokumacılığı öne çıkan önemli bir ticaret merkeziydi. Ankara keçisinden dokunan sof kumaşı uzunca bir süre yüksek kalitesinden dolayı Avrupa'da aranan bir ürün olmuştu.

1

Alt Köşede Tiftik Kırpıcıları

Keza cumhuriyete kadar gayrımüslimler tarafından yapılan şarap üretimi de Ankara'nın önemli ticari kaynaklarındandı. Günümüzde beton yığınları tarafından yok edilen bağlarımız yalnızca şarkılarda ve bir de ünlü şarap markasının adında kalabilmiştir.

***

Peki Latinler kente neden çapa anlamına gelen Ankyra demişlerdir, Ankara'da eskiden deniz mi varmış yoksa (tuzak soru)?

Ankara'da deniz yoktu ama milyonlarca yıl önce Anadolu'nun neredeyse tamamı sular altında olduğundan bizzat Ankara'nın kendisi denizdi. Zaten bu yüzden ülkemizde kara dinozoru fosili bulunamamıştır. Gerçi su dinozoru fosiline de henüz denk gelinmedi ama Kızılcahamam ve Kazan İlçelerinde bulunan büyük fosil yataklarında her türlü deniz canlısının fosiline rastlanmıştır. Bu fosiller pek bilinmeyen ama ülkemizde başka bir örneği olmayan MTA Tabiat Tarihi Müzesi[2]'nde sergilenmektedir. Bu önemli müzede Maraş bölgesinde bulunan ve mamutu andıran Maraş fili fosil iskeletleri, atın evrimini gösteren fosil parçaları, ABD'nin ilk aya çıkmasının ispatı niteliğindeki, ABD tarafından müzeye hediye edilen ay taşı ile ünlü sinema kahramanı T-Rex'e benzeyen bir imitasyon dinozor fosili iskeleti ve bir çok ilginç bilimsel kalıntı bulunmaktadır.

image012
2

 Sanal bir tur için bkz. http://sanaltur.mta.gov.tr/

Deniz milyonlarca yıl önce çekildiyse aslında bu ismi ilk kez kente verdiği düşünülen Friglerin Ankara'da çapa filan bulmuş olması tamamen uydurmadır. Frigler de tıpkı bizim atalar gibi eski sözcükleri alıp kendi dillerinde nasıl kolaylarına geliyorsa o şekilde döndürmüş ve böylece anlam olarak (kısmen de olsa) mantıklı gibi görünen isimler elde etmişlerdir. Dolayısıyla Hattiler zamanından beri Ankuva olan ismi telaffuz etmektense çapa anlamına gelen Ancyra demeleri daha kolaylarına gitmiş olsa gerek. Romalılar onlardan alıp kente Ankyra demiş, keza biz de bu sözcüğü alıp önce Angora, cumhuriyet döneminde de g-k'ye dönüşünce An-kara (sınır-kara?) gibi tuhaf ama anlamlı gibi görünen Türkçe bir isim elde etmişiz. Tıpkı Stanpoli'nin bölününce Türkçede anlamlı gibi görünen İs-tan-bul veya Smyrna'nın İz-mir olması gibi...

IMG_3269

Ankara'nın Sembolü Hatti Güneş Kursu'nun Orjinali

Biraz önce neden Hatti dedik? Çünkü Anadolu'daki bilinen ilk büyük imparatorluğu kuran Hititlerin kendilerine, örnek aldıkları bir önceki uygarlık olan Hattiler dedikleri söyleniyor. Ankara'nın simgesi olan ve şu anda defolup gitmiş bulunan islami-faşist belediyeci tarafından sürekli yıkım tehdidi alan Sıhhiye'deki heykel aslında Hatti Güneş Kursu'dur. Bunun benzeri bir çok eseri ülkemizin en önemli müzelerinden Ankara Kale'sinde bulunan Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde görmek mümkün. Ayrıca kale içi ve civarında kimi Roma kalıntılarının yanı sıra Selçuklu döneminden kalan camiler (ki bunların yapımında Roma sütunları ve kalıntıları kullanılmıştır), eski Ankara evleri ve kümbetler bulunmaktadır.

IMG_3279

 

 

En Altta Hitit dönemi taşları vardır.

Yukarıya Doğru taşlar küçülmeye başlar.

Özellikle Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Roma Döneminden kalan mermerler surların tamiratında veya başta camiler olmak üzere inşaatlarda kullanılmıştır.

 

Bu arada Frig ve Hitit zamanından kalan önemli eserleri/yapıları da es geçmemek gerek. Kentin içinde Yumurta Tepe, Beştepe gibi tepeli isimler vardır. Kimisi Frig Tümülüs’ü olan bu tepeler, cumhuriyetin başlarında otuz iki tane kadarmış. Şu anda bu tepelerden Lalegül'de bir, Beştepe'de ise üç tane kalmıştır. Eski bir Frig yerleşimi olan Yalıncak'a ev sahipliği yapan ODTÜ'deki Arkeoloji Müze[3]'sinde bu tepelerden ve Yalıncak'tan çıkartılmış olan eserleri görmek mümkün. Eğer, Anadolu Medeniyetleri Müzesinde Midas'ın oraya taşınmış mezarını görüp de mezarın aslının nerede olduğunu merak ediyorsanız, Polatlı'daki Frig Başkent'i Gordion'a uğrayabilirsiniz. Orada Midas'ınkinin yanı sıra bir çok Tümülüs bulunmaktadır.

Gordion kentinin ünü ise ünlü düğümden geliyor. Bu, Büyük İskender dahil kimsenin çözemediği efsanevi düğümdür ki Türkçemizdeki kördüğüm kelimesi de büyük olasılıkla bu kentin adından uydurulmuştur.

Madem araç var Gordion'a uğradınız, yakınlardaki Gavurkale'ye uğramadan geçmeyin. Kayalıklarında devasa bir Hitit kabartması olan bu yer Halikarnas Balıkçı'sına göre Odyseus hikayelerinde geçen Kiklop'a (Tepegöz) esin kaynağı olmuştur. Zira o zamanlarda perspektif olmadığından bütün kabartmalar yandan resmediliyordu. Dolayısıyla o devasa kabartmalardaki figürlerin birer gözü vardı. Eh buraya ilk gelen Grekler de bunu görüp bolca tükettikleri şarabın da tesiriyle neden efsaneler uydurmasın ki? Kanıt var mı, var

gavurkale02

Gavurkale, Sur Yıkıntılarının Altında Tepegözler

Sonuçta Anadolu bu, bütün uygarlıkların, alkolün ve efsanelerin beşiği. Bir çok kavim gelmiş, yerleşmiş ve kaynaşmış. Ama bunların en tuhafı bir Kelt kavmi olan Galatlardır. Bu kavim tersine göçü de ilk keşfedenlerdir (sarhoş İskoç/İrlandalı kafası?). Gerçi onlar da haklı, İskoçya'dan batıya gitmek biraz zormuş o zamanlar. Onlar da kalkmış buralara gelmiş ve hatta başkentlerini de Ankara yapmış. Zaman içinde Galatlar yerel halkla kaynaşsalar da halen Ankara'nın kimi köylerinde sarışın veya kızıl saçlı bebelere rastlarsınız ki bu gen çekinik olarak bilinmesine rağmen adamlar bir şekilde inatla soyunu sürdürebilmiş. Bravo!

IMG_3268

Anadolu Medeniyetleri Müzesi

Özellikle Ayaş tarafında ise bildiğin Moğol köyleri vardır. Eğer ziyaret etme fırsatı bulursanız bu köylerde ikamet eden çekik gözlü amcalar 'bizim köy çok geri kaldı' diye sürekli şikayet ederler. Nedeni ise, Timurlenk bunların köye iki fil vermiş (yan köye nedense bir!), filler bütün erzakı yemiş kurutmuş, bunlar da gelişememiş. Olay ne zaman geçiyor: milattan sonra 1400'lerde... Yani filler öyle bir yemiş ki bunlar son altı yüz yılda hala toparlayamamışlar kendilerini. Her neyse, bu Moğol kafasını anlamak mümkün değil[4].

Aman hoca kurtar, bizi bu fillerden!

Kent yalnızca Galatların değil, kimi Bizans Tema'larının da başkentliğini yapmıştır. Ancak ne var ki özellikle Osmanlı hakimiyetine kadar Arap ve Haçlı işgalleri, kıyımlar ve değişen ekonomik koşullar sonucunda kentin nüfusu otuz, otuz beş bin civarına kadar geriler. 20. yüzyıla gelindiğinde nüfusun üçte birini çoğunluğu Katolik olan Ermeniler oluştururken, kentte iki üç bin civarında Grek ve bin-iki bin civarında Yahudi olduğu söylenmektedir[5].

Kente, 1492'de Endülüs'ün İspanyollarca işgaline istinaden kaçarak gelen ve İspanyolca-İbranice karışımı bir dil olan Latino'yu konuşan Sefarad Yahudileri[6] burada Grekçe-İbranice karışımı Yevanik dili konuşan Yahudilere[7] rastlarlar. Günümüzde Yevanikçe ölmüş, Latino ise Yidiş dili gibi can çekişmektedir. Ankara'daki yaklaşık 750 yaşındaki Sinagog ise Şengül Hamamı arkasındaki Yahudi Mahallesi'nde halka kapalı olarak durmaktadır.

1915 ise Ankara'ya bir yıl sonra gelmiştir. Bunun nedeni ise tehcir emrine karşı çıkan Ankara Valisi Hasan Mazhar Bey sayesindedir: "Ben valiyim, eşkıya değilim. Bu işi yapamam. Bir başkası gelir benim koltuğuma oturur, o yapar.” Gerçekten de O'nun yerine bir başkası atanır ve akabinde 1916'daki Büyük Ankara Yangını çıkartılır. Bu yangın daha çok Ermeni nüfusunun yaşadığı Çıkrıkçılar Yokuşu'nu etkiler ve sönmek bilmez. Bunun nedeninin ise yangını söndürme görünümünde gelenlerin yangına gazyağı gibi yanıcı maddelerle müdahale etmesidir. Ülkemizde, özellikle o yıllarda gayrimüslim nüfusun yaşadığı yerlerde çıkartılan bu tür yangınlara çok rastlanır.

Yangından payını alan yapılardan biri de St. Klemens Kilisesi'dir. Yapının Aya Sofya'dan bile eski olduğu söylenmektedir. Şu anda kalıntılarının durumu ise gerçekten içler acısı bir haldedir[8].

IMG_3277

Kale Sokakları

Yirmi beş yılda Ankara'yı iyice karaktersizleştiren, hasta eden belediye başkanına rağmen halen kentte nefes alınabilen yerlerin başında Kale ve civarı geliyor.

Kalede yapılan geç kahvaltıya istinaden oturulan öğle rakısının devamı da pavyonda bitmez mi? Bu da başka bir yazının konusu olsun (arada dokundurmalar[9] yapıyoruz ama hayatında pavyonun önünden geçmeyen Ankaralılar için bile pavyon övünç kaynağına dönüşmüş, nedense?). Netice itibariyle, büyük tuzlu su kütlesi dışında, herhangi bir kentte şu var ama Ankara'da yok diyebileceğimiz bir şeyin olduğunu sanmıyorum. Yeter ki aramasını biliniz.

Sıkılmak isteyene neden sıkılıyorsun diye sorulmayacağı gibi, eğlenmek isteyene benzer bir soru sorulmamalıdır diye düşünüyorum.

İyi Gezmeler

Dipnotlar:

[1] Ankara Anıtı, Kabalcı Yayınevi

[2] Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü, müzenin adını da değiştirmeye çalışıyorlardı en son.

[3] Girmek çok zordur artık içeride ne bok varsa? Yakında içeriye kendi öğrencilerini de almazlarsa şaşmam.

[4] bkz. https://gezenti.biz/index.php/2014/01/31/mongol-yurdu-mogolistan/?preview=true

[5] Gezginlerin aktarımlarından ortalama bir şeyler çıkartıyoruz, zira verilen sayılar 25 ile 60 bin arasında değişiyor.

[6] Aslında gelenler arasında Portekiz'den de bir topluluk varmış ama zaman içerisinde bu topluluk İspanya bölgesinden gelenlerle kaynaşmıştır.

[7] Romanyot da denir.

[8] http://arkeofili.com/ankaradaki-son-bizans-yapisi-aziz-klemens-kilisesi-yok-oluyor/

[9] bkz. https://gezenti.biz/index.php/2011/11/30/14-subatin-pavyon-ve-onemi/?preview=true

 

Paylaşım için

KRASNA MALANKA VE KİMİ PAGAN KUTLAMALARI

Dünyanın bir çok yerinde yeni yıla giriş kutlamalarla yapılagelmektedir. Soğuk bölgelerde bu kutlamalar kışın bitmesi dileğini taşırken, daha ılıman yerlerde baharın gelişine istinaden yapılmaktadır. Bunların hemen hepsi kadim kültür kökenlidir, ancak günümüze gelindiğinde çok azı tek tanrılı dinler içinde kendilerini kabul ettirmeyi başarmıştır. Çoğu, özellikle Hıristiyanlığın yobazlık döneminde yok olmuştur.

Örneğin, Hıristiyanların 24-25 Aralık'ta veya 6-7 Ocak'ta kutladıkları Noel'in Peygamber İsa'nın doğumuyla ilişkilendirilmesine karşın aslında bununla alakası yoktur. Laf aramızda, Sümerlerden gelip bir şekilde Eski Türklere geçen Nardoğan kutlamaları 21-23 Aralık'ta yapılırmış. Noel'in kökeni Sümerlerden bile eski olabilir tabii, bunu Türklere yamamak ise biraz ilginç. Kaldı ki ülkemize Noel Baba figürünün, Türk olduğunu iddia eden şuursuzlarca bıçaklandığını göz önüne alırsak, anlat anlatabilirsen Sümeri, Nardoğan'ı.

Hakeza bu pagan kutlamalarının Anadolu'daki bir örneği ise baharın gelişinde karşılığını bulan Hıdırellez'dir. Henüz neyin peygamberi olduğunu çözemediğim Hıdır (Al-Khidr) ve Hıdır'ın kardeşi olduğu iddia edilen ama O'ndan bin küsur yıl önce yaşadığı düşünülen Musevi azizlerinden Ellez (İlyas, İlias, Elias, Elijah)'in anakronik ve sürreal buluşmaları Anadolu'ya İslamiyet'in gelmesi ile baharın müjdecisi olmuş?! Bu nasıl bir buluşmadır o da biraz müphem. E tabii, İbn-i Batuta'nın, zamanında işaret ettiği üzere 'Türkler çok iyi insanlar ama esrarkeşlik gibi kötü bir huyları var[1].' Aslında bahar kutlamasının Türklerdeki eski adı, Koça Han adına düzenlenen Kosa şenliğidir.

Elijah ya da İlyas

Hatırlarsınız, devletimiz 90'ların sonunda, Kürt vatandaşlarımız sırf baharın gelişini kutluyor, yani bir şey kutluyor, nasıl kutlar diyerek onların Newroz'unu Hıdırellez yapmaya çalışmıştı. Eski Türk kültüründe baharın gelmesi bir yılbaşı kutlaması gibi midir bilemiyorum ama Newroz İran'da ve Farsi diller konuşan insanlar arasında Nowruz adıyla binlerce yıldır yılbaşı bayramı olarak kutlanmaktadır.

Benim bildiğim, Eski Türkler'den bize ulaşa gelmiş az sayıdaki geleneklerden biri olan Saya Festivalinde amaç yazın gelmesini kutlamaktır, baharın değil. Bu da sanıyorum ki bizim Sibirya'daki köklerimizi işaret ediyor. Zira eksi ellilerde kış aylarının hüküm sürdüğü Sibirya'da yazın gelmesi kutlanmayacak da ne kutlanacak? Altay'lardan Anadolu'ya taşınan bu mitte Saya Han koyun sürülerinin koruyucusu olarak dağlarda yaşayan bir karakterdir. Kuzulama mevsiminde yapılan bu festivalde baş karakter olan Saya Han Sayacı adını alır. Örneğin:

Arguvan Kızak Köyü

Karaman

Karaman Madenşehri Köyü

Uzak dil akrabalarımızdan Yakutlar Saya bayramını 23 Temmuz'da Isıyah adı altında kutlarlar. Bu kutlamada beyaz giymiş yaşlı bir adama yedi bakire kız ve dokuz bakire erkek eşlik eder. Toprağa kımız dökülür, ateş beslenir ve Ai-ii Ruhuna halkın iyiliği için dua edilir. Ohuokai denilen ve kadınlarla erkeklerin hep beraber çember şeklinde çektikleri halayla festival devam eder.

DEM_YSYAKH

Bunun yanı sıra, bizden binlerce kilometre uzakta yaşamalarına karşın bizimkine oldukça yakın bir dil konuşan Salarlar veya Uygurlarda Deve Oyunu/Tüge oyunu diye bilinen bir kutlama geleneği ülkemizin bir çok yöresinde halen aynı adla sürdürülmektedir. Bu eğlenceler yöreden yöreye çeşitli isimler alan bir yönetici tarafından başlatılır ve organize edilir. O'nun dışında deve, deveci, kadın kılığındaki erkekler, çoban, köçek, Arap, it, jandarma, dede, doktor, aslan yavrusu veya ayı gibi figürler yer alır. Burada canlandırılan ölüp-dirilme mitosudur ki özellikle kadim Mezopotamya'nın Tammuz veya Mısır'ın Osiris mitlerinin yanı sıra Anadolu'daki Demeter söylencesindeki ortak paydadır. Yani baharla beraber ölmüş dünyanın yeniden hayat bulması.

 

BALKANLAR

Romanya'nın Trotuş Bölgesinde 25 ile 31 Aralık arasında kutlanan Ayı Dansı şenliklerinde ayı kostümü giyen insanlar dans edip bağırarak şeytanı kaçırmaya çalışırlar. Buradaki asıl amaç kışı veya kışın etkin olan ruhları kaçırtmak, tabii zamanla Hıristiyan kültüründe olay zavallı şeytanı kaçırmaya dönmüş.

Muhtemelen eski bir Çingene geleneği olan bu kutlamalar daha sonra Romanya'ya yayılmış ve diğer ülkelerde de değişik biçimlerde varlığını sürdürmüştür. Ritüele katılanlar yüzlerini siyaha boyuyor ki bu durum Anadolu'da da var. Bizde adı Arap diye geçiyor ama aslında Anadolu'nun bir çok yerinde zencilere Arap denir, Romanya'da ise Çingene kimliğini göstermek için siyah tene vurgu yapılıyor olabilir. Neticede Çingenelerin kökeni Hindistan'dır ama dünyaya dağılmaları Anadolu üzerinden olmuştur. O yüzden dünyadaki en yüksek Çingene nüfusu bizdedir, kimi balkan ülkelerinde Çingenelere Türk denmesi de bundan olsa gerek.

kurtuluslari-ayi-postu

 

Bulgaristan'da Kukeri[2] şenliklerinde çeşitli kostümler ve ahşap maskeler takan katılımcılar bellerine de büyük çanlar takarak dans ederler. Amaç yine kötü ruhları kaçırmak, baharın bir an önce gelmesini sağlamaktır.

 

Litvanya'da şeytan, cadı, keçi, ölüm meleği ve Çingene kostümlü karakterleri olan Užgavėnės (Ujgavenes) Büyük Perhiz[3]'den bir gün önce kutlanan Kül Çarşambası[4]'nda yapılır. Aslında bu tarihlerde yapılan en ünlü festival Mardi Gras adıyla tanınır. Bu festivalin Brezilya'daki adını hepimiz biliyoruz: Karnaval. Letonya'daki adı ise Meteni, Polonya'daki Marzana, Rusya'daki Marena, Belarus'taki Mara'dır. Bu isim aslında Slavo-Baltık kültüründe ölüm, yeniden doğum ve rüyayı simgeleyen antik bir tanrıçadan gelmektedir. Daha önce bahsettiğimiz gibi Anadolu'daki adıyla Demeter Kültü ve benzeri.

Bunların içindeyse en traji-komik bahanesi olan Macaristan Mohaç'taki Busójárás festivalidir. Eskilerde kışı kovmak için yapıldığı söylenen bu şenlik günümüzde Türkleri kovma iddiasındadır. Türk dediği de Osmanlı ordusundan başka bir şey değil tabii. Hikayeye göre Mohaç halkı kara kara Osmanlı işgalini düşünürken bir tane Sokaç (Hırvat) gelip onları güzel günlerin müjdesini verir. Silahlanıp çeşitli ürkütücü maskeler yaparak beklemelerini, zira fırtınalı bir gece bir tane şövalyenin gelip onlara önderlik edeceğini ve bu şekilde Türklerden kurtulacaklarını söyler ve geldiği gibi aniden yok olur[5].

Nitekim bunlar maskeleri yapmışlar, silahlarla beklerken bir şövalye fırtınalı bir gece gelir ve onlara öncülük eder. Bu maskeleri kötü ruhlar zanneden Türkler de korkup kaçarlar. Sanırım o gecenin gelmesi beş yüz yıl kadar sürmüş, neyse, geç olsun güç olmasın, ne diyelim!

Aynı saçma hikaye nedense Balıkesir'deki Tülü Kabak festivalinde de tekrarlanmıştır. Halk güya korkutucu kostüm giyerek Yunanlıları korkutmuştur.

IMG_3984

 

Yunanistan'da Patras'ta düzenlenen ama kökeni büyük ihtimalle Dionysos şenliklerine kadar uzanan karnavalın ise şu an herhangi bir pagan veya mitolojik bir çağrışım yapıp yapmadığını bilemiyorum. Belki alakası yoktur. Zira benim kısıtlı bilgimde, Dionysos şenlikleri Osmanlı coğrafyasında yalnızca Rum vatandaşlarının yaşadığı Ayvalık'ta devam ettirilebilmiş. Onlar da mübadeleye tabi tutulunca sanıyorum Yunan ana karasında o gelenek devam etmemiş olabilir. Zira Eski Grek toplumunda karşıdaki taraf hep daha tutucu diye bilinirdi. Eh, yine de bir gidip bakmakta fayda olabilir. Eğlenceden zarar gelmez.

Slovenya'da yine Şubat ayında Kurentovanje[6] adı verilen Ptuj Karnavalı yapılır. Buradaki ana figür Kurent'tir, Kurentler karnavalda yine çan çalma, zıplama gibi kışı korkutma ritüellerini gerçekleştirir. Buradaki yan figürler şeytan, yüzü siyaha boyalı skopiton, çalı giymiş bajer, ölüm meleği ve ramaston'dur. Ancak şuna dikkatinizi çekmeden geçemeyeceğim:

Adsız

Küfelik

Ukrayna'nın özellikle batı bölgesinde 6-7 Ocak'ta yapılan Noel kutlamalarında çoğunlukla çocuklar kostüm ve maskelerle sokaklarda dolaşıp evleri ziyaret ederek şarkı söyler ve para toplarlar. Bu kostümler yöreden yöreye değişmekle beraber başlıca karakterler çoban, şeytan, Hirodes (Herod)[7], ölüm meleği ve/ya melek, Yahudi ve askerdir. Ayı ve çingene de bu gruba dahil olabilir. Ukrayna'da kostümlü/kuklalı gösterilere Vertep adı verilir.

vertep

 

Krasna Malanka

Gelelim asıl konumuza yani Krasna Malanka Festivaline. Malanka adı IV. yüzyılda yaşamış, Jülyen takvimde 31 Aralık'ta ölmüş olan Genç Aziz Melanya'nın isminden gelmektedir ve Ukraynaca Melanya Günü demektir. Malenya'nın ölüm günü Gregoryen takvimde 13 Ocak olduğundan da Ortodoksların yılbaşı kutlaması ile aynı güne denk gelmektedir.

Krasna ise Slavca kırmızı veya güzel demektir. Yani Güzel Melanya Festivali, Ukrayna'nın Çernivtsi Oblast'ındaki popülasyonun çoğunluğunun Romanya Çingenesi olduğu Krasnoyilsk kasabasında düzenlenmektedir.

IMG_2607

 

Çernivtsi aslında çok kültürlü ve bir çok etnik grubun da bir arada yaşadığı bir yermiş. Halen de Ukraynalıların yanı sıra Çingene, Hutsul ve az sayıda Yahudi popülasyonu ile bu geleneği devam ettiriyor görünse de Romanya'ya bağlı olan bu bölge 1940 yılında SSCB tarafından işgal edilince Romen asıllı entelektüeller, iş adamları, öğrenciler, demir yolu çalışanları ve din adamlarının dahil olduğu, yani daha önce Romanya devleti için çalışan binlerce kişi Sibirya ve Kazakistan'a sürülmüştür. Daha sonra sıra 'etnik' Almanlara gelmiştir. SSCB ve Nazi Almanya'sı arasındaki antlaşmaya[8] istinaden Almanya'ya gönderilen ve aslında çoğu Yahudi olan bu insanlar Naziler tarafından direk toplama kamplarına yollanarak yok edilmiştir.

IMG_2624

 

Bunları yapan Josip Çugaşvili, artık gıcık kaptığı Troçki adlı şahıs Yahudi olduğundan mıdır yoksa kendi anti-semitikliğinden midir, binlerce insanı göz göre göre ölüme yollamaktan çekinmemiştir.

Aynı zamanda gülmeye eğlenmeye filan da karşı olan Stalin yoldaş savaştan sonra bölgedeki pagan kutlamalarını da tümden yasaklamıştı. O kadar dayağı ise yalnızca Krasnoyilsk kasabası dayanabilmiş ve inatla bu adeti devam ettirmiş.

Şimdiyse bu kutlamalar diğer köylere de sıçramış, Çernivtsi kentinde son yıllarda bu köylerden gelen katılımlarla olay bir karnaval havasında kutlanmaya başlanmıştır. Her köy farklı bir konsept ve kostümle katılım göstermektedir.

çern

 

Krasnoyilsk'teki hazırlıklarsa aylar öncesinden başlar. Zira, özellikle ayıyı temsil eden, ağırlıkları seksen, doksan kiloyu bulabilen saman balyası kostümlerin yapılması oldukça meşakkatlidir. Son yıllarda yerel, yani Çingene kıyafetleri ile ergen kızların katılımı görülse de aslında yalnızca bekar erkekler (kadın kılığına girerek), festivalde yer alır, erkek çocuklar ise şövalye veya postlu yavru ayı kılığındadır.

Karnavalın başındaki yöneticiye Halif yani Halife adı verilir, organizasyonu düzenler, paraları toplar ve onun işareti ile kutlamalar başlar.

Ortalıkta görünen ana figürler ise saman şeklindeki ayı, koyun postu giymiş, pençeli ayı ve en son ortaya çıkan kelebek kanatlı ve saman kostümlü ayıdır.

IMG_2679

 

Saman giymiş ayıların yaptığı sallanma dansının anlamı ise yalnızca ayının omzuna tünemiş kötü ruhları düşürüp kaçırabileceğine olan inançtır. Bence karnavalın asıl yükünü de bu karakterler çekmektedir. Zaman zaman dans esnasında dengelerini kaybedip yere düştüklerinde onları kaldırmak için bir çok kişi seferber olmak durumundadır.

Ayıları kontrol eden Çingene de önemli bir karakterdir. Özellikle post giymiş ayılar çevredekilere ve birbirlerine saldırdığında, Çingeneler kavradıkları zincirlerle onları zapturapt altına almaya çabalarken bir yandan da ellerindeki topuzları, baltaları yere vurarak toprağı uyandırmaya çalışırlar ki bahar yeniden gelebilsin. Zincire vurulmuş ayılar, ülkemizde Osmanlı zamanından 1980'lere kadar ayı oynatıcılığı şeklinde gelen bir Çingene geleneğini hatırlatıyor (Burnuna halka takılan ayıların sokak sokak dolaştırılıp tef eşliğinde dans ettirilmesi).

kapak

 

Bir de polis, asker ve (korkunç yüzlü) doktor ve de şaman kılığına girmiş figürler vardır. Doktor ve askerler güya düzeni sağlamaya çalışır, sarhoşları kafese tıkar, taşkınlık yapanları (şakacıktan) tutuklar veya hastalanana yardım ederler. Doktor veya şamanlar yakaladıkları bazı kişilerin üzerini süpürür veya saçlarını ellerindeki kocaman taraklarla tararlar.

Festival boyunca ortalıkta dolaşan orkestralar ise hep ana melodiyi çalarlar.

 

***

İnsan kadar lüzumsuz bir sosyal tür yok sanıyorum. Hep bir arada olmak, birileri ile bir şeyler yapmak ister, başkalarının dediğini önemser, dedikodu yapmaya, başkaları ile ilgili fikir yürütmeye bayılır. Gerçekten adeta başkası için yaşayan, tuhaf bir yapımız var.

Şu anlamsız hayatımızda bir anlam arayışı olarak önce ruhlara tapınma, sonra bunları ritüellere, derken eğlencelere dönüştürmek bin yıllar alan bir süreç olmuştur. Ritüeller oradan oraya taşınmış, taşınırken de başka ritüellerle karışmış, adeta birbirlerine kız alıp vermiştir. Örneğin Sibirya'dan gelen bir kabile daha sonra Çin Bölgesinde sürücülük işine girince ritüellerine deve, kurt, çoban gibi figürler eklemiştir. Daha sonra Çingenelerle kaynaşan bu kültür kendisine siyah derili bir figür eklemiştir. Bir başka ritte ise ayı önemli bir figür olduğundan o da o bölgede olaya dahil olmuştur. En son da tek tanrılı dinlerin galebe çalmasıyla ister istemez kötü ruh veya kış ruhu şeytana dönüşmüş, bir takım dini figürler de olaya müdahil olmuştur.

Brezilya'daki renkli karnavala gidenlerin bunları düşündüğü filan yok tabii. Zaten karnavalda, festivalde oturup çok da detaylı düşünmemek, kendini eğlenceye kaptırmak daha akılcı değil midir?

Bence; 'Efendim, nerde o eski Dionizyak festivaller?' diye hayıflanmak yerine yukarıdaki festivallere katılmaya çalışın. Özellikle kış ayında yapılanlara giderken yanınıza bolca konyak almanızı öneririm. Festivalin tadı alkolle çıkmayacak da nasıl çıkacak? Bu vesile ile eğlenceleri çılgın bir hale getiren Dionysos'a da buradan saygı ve selamlarımı iletiyorum.

Şaman sizinle olsun.

 

 

Dipnotlar:

[1] Seyahatname, sayfa numarasını hatırlayamadım ama Anadolu'yu ziyaret ettiği bölümde idi.

[2] http://www.thebohemianblog.com/2016/01/the-mystical-origins-of-the-kukeri-bulgarias-strangest-folk-festival.html

[3] Lent de denir, Hıristiyanlıkta Paskalya döneminde 40 gün boyunca hayvansal gıdaları yememek üzerine kurulu bir tür oruç.

[4] Büyük Perhiz'in ilk gününe verilen ad.

[5] https://www.nytimes.com/2017/03/16/t-magazine/busojaras-festival-hungary-lent-travel.html

[6] http://www.slovenia.si/culture/tradition/kurents/

[7] Büyük Hirodes, İsa doğduğunda Roma İmparatorluğu tarafından Yahudya'ya atanan kral.

[8] https://www.britannica.com/event/German-Soviet-Nonaggression-Pact

 

Kaynakça:

Oyun ve Bügü, Metin And, YKB Yayınları

Altın Dal, James Frazer, Payel Yayınları

Ayrıca bkz. Bronislaw Malinowski, Levi-Strauss, Boratav, Metin And

Köy Seyirlik Oyunları, Seyirlik Uygulamalarıyla 51 Yıllık Bir Amatör Topluluk:
Ankara Deneme Sahnesi ve Uygulamalarından İki Örnek: Bozkır Dirliği ve Gerçek Kavga (Makale), Nurhan Tekerek

KÖY SEYİRLİK OYUNLARINDAN “DEVE OYUNU” ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME... (Makale), Sagıp Atlı

https://www.sondakika.com/haber/haber-saya-gelenegi-yuzlerce-yildir-surduruluyor-9211825/

http://www.dailymail.co.uk/travel/travel_news/article-2943816/Slovenia-gets-ready-chase-away-winter-locals-hills-sheepskin-costumes-bizarre-designs-100-000-people-expected-visit-carnival-celebrations.html

Paylaşım için

BABUŞKA FIRÇASI

Dilimize 'nine' diye çevirebileceğimiz babuşkalardan, yani Slav kültüründeki yaşlı teyzelerden yenilen fırça, eski sosyalist ülkelerde sıkça rastlanan, günümüzde de halen geçerliliğini koruyan çok eski bir gelenektir. Ben şahsen, yıllar önce post-Sovyet ülkelerini ziyaretimde ilk fırçalarımı yemeye başlar başlamaz olaya uyandım ve akabinde bu sıkıntılı durumdan korunma yollarını aramaya başladım. Ne var ki, yine kısa sürede idrak ettim ki, bundan korunmak imkansıza yakın. O fırça öyle veya böyle yenilecek; din, dil, ırk ayrıt etmeden hem de. Zira, önceleri biz yabancıyız, dil bilmiyoruz, iz bilmiyoruz diye fırça yiyor sanıyorduk. Ama zamanla öğrendik ki babuşka denen tür berbatmış, psikopatmış, manyakmış... Önüne gelen herkesi fırçalarmış...

 

babushka

İlk Fırçalar

 

Bu ülkelerde yenilen ilk fırça, büyük ihtimalle büfeden alınmak istenen su veya meşrubat yüzündendir. Ülkemizdeki alışkanlıktan mütevellit orada da aynını yapmaya koşullanmışsındır. Yani, önce büfenin dışında duran dolaptan suyunu neyini alır, sonra da parasını ödersin değil mi? Değil işte! Buralarda önce parayı bastırıp ne alacağını söylersin, babuşka da büfenin içinden düğmeye basar ve dolabın kapağını pıt diye açar. Elbette babuşkaya sormadan gidip hayvan gibi dolabın kapağını zorlarsan fırçayı da yersin akabinde. Budur.

 

Baktım fırça fırça nereye kadar, derhal bağışıklık sistemimi güçlendirmeye karar verdim. Tamam, dayak filan yersin, onda sıkıntı yok da fırça yemek nedir arkadaş? Seyahate mi çıktık, ortaokul gezisine mi? Paramızla rezil olmanın ne gereği var?

 

Öyle böyle derken zaman içerisinde olaya şerbetlendim ama bunları burada paylaşmayacağım. Herkes insan gibi fırçasını yiyecek ve kendi çözümünü bulacak! Neticede, yıllarca arkadaşlarımla, dostlarımla, dost bilip de arkamdan hançerlendiğim tiplerle de bu ülkeleri ziyarete gittim. Pislik birisi olduğumdan su almaya olsun, tren bileti almaya olsun arkadaşlarımı yolladım. Hayır, ben öğrendim, bunlar da öğrensinler hayatın zorluklarını babında. Yani bir penguenin ilk kez yüzecek olan yavrusunu suya ittirmesi gibi. Boğulan cortlar, yüzebilen hayatta kalır.

 

babuşka1

 

Gerçi bu defa ben demiyorum ama Ufuk abimiz, Sibirya'nın ücra bir garında, sabahın dokuzunda su almak istiyor. 'Rusça su ne demek?' diye soruyor bana, 'abi yapma etme' diyorum, 'emin misin?' 'Evet, eminim' diye kararlılıkla yanıtlıyor. Kurumuş adam, belli. Zira dün gece feci şekilde votka yüklenmiştik, hayal meyal anımsıyorum, susuz tabii. Eh, bu isteği doğal karşılamak gerek ama...

 

'Vada' diyorum. Ufuk (bana aktardığına göre), 'vada, vada' diye, unutmamak için tekrarlayarak büfeye doğru gidiyor. Ama gel gör ki büfedeki babuşka buna öyle pis bakmış ki, o bakışın akabinde 'vada' kelimesi Ufuk'un aklından puf diye uçmuş ve akabinde gelen heyecanla karışık stresle babuşkaya 'vino' deyivermiş. Kadın bunu duyunca daha da hiddetlenmiş ve Ufuk'un anladığı kadarıyla 'sabah sabah ne şarabı, alkolik misin sen...?' tarzı bir araba fırça kaymış. Bizimki bakmış olmuyor, baş parmağını dudağına götürüp içme anlamına gelen o hareketi yapmış son çare olarak. Ama ne var ki babuşka daha da hiddetlenip buna 's.ktir git' deyince Ufuk da tıpış tıpış gelmek durumunda kamış.

 

Babuşka dediğin suya götürür susuz getirir.

 

ba

 

Dünyanın En Hızlı Fırçası ve Devamı

 

Yine Sibirya'nın ücra yerlerinden birindeyiz, eski tarz, Sovyetik bir otel bulup yerleşiyoruz. Eski tarz olduğu için de bazı odaların tuvaletleri ortak kullanım alanında. Neyse, ben tuvalette işimi icra ederken kadim dostum Tuğrul da geberiyormuş gibi boruton sesiyle koridordan bana laf yetiştiriyor, hayır zaten alkollüyüz, sen niye odadan dışarı çıktın geldin de muhabbete beş dakika ara vermiyorsun. Tam bu, hararetle bir şeyler anlatırken arkadaki kapılardan biri açılıyor ve odadan dışarı kafasını uzatan bir babuşka on beş saniye fırçasını kayıp kapıyı dan diye kapıyor.

 

'Dünyanın en hızlı fırça yiyen kişisi sensin' diyorum fermuarımı çekerken.

 

***

Even

 

Yine ücra yerlerin ücra müzelerinden birindeyiz. Müzedeki babuşkaların SSCB'nin yıkıldığından filan haberi yok belli ki. Müze girişinde kitapları vitrinlere kilitlemişler, zinhar birisi bakmasın, aman almasın, bize de iş çıkmasın babında. Sosyalizm böyle bir şey ya zaten. Ama Ufuk abimiz yılmıyor. 'Ben bu kitaplara bakacağım' diyor. 'Yapma abi, etme abi', yok! Benden daha inat adam. Daha ileride, müzenin girişinde masada oturan babuşkadan rica ediyoruz; kitaplara bakabilir miyiz diye, bildiğimiz üç beş Rusça yardımıyla. Babuşka bizden ve hayattan, ama daha çok bizden tiksinircesine ayağa kalkıp yavaş yavaş vitrine doğru ilerlerken elinde bir çuval anahtar beliriyor. Kadın yürüyen Alfred Hiçkork yeminle, gerilimi verdikçe veriyor... Ve nereden bakarsan bak en az 250 yaşında var. Çar Büyük Petro'dan VII. Lenin'e kadar herkesi görmüş belli ki.

 

babuşka3

 

Vitrini açıp gösterdiğimiz kitabı alıp Ufuk'un eline tutuşturup daha gak dememize fırsat vermeden vitrini kilitleyip yine yavaş ama bir o kadar da sinirli adımlarla yerine gidiyor. Kitap Ufuk'un elinde birbirimize bakakalıyoruz. Ben ellerimi kaldırıp olay benden çıktı artık bakışı atıyorum, Ufuk da çaresiz, gidip kitabı satın almak durumunda kalıyor. Kitabı beğenmedim, geri koy deme lüksüne sahip değiliz, zira o zaman fırçanın büyüğü gelir, kallavisi gelir. Tırım tırım tırsıyoruz babuşkadan. Ne yapalım? Böylece çuvalla kitap alıyoruz, Rusça kitap yahu, Rusça.

 

Geçen Yıl

 

Orhan abiyle Lviv'den gece trenine biniyoruz. Eskiden restoranlar olurdu trende diyorum, Orhan 'artık yok' diyor ama ben yine de emin olmak için vagon görevlisi babuşkanın oraya seğirtiyorum. Kadın, odasının kapısını aralık bırakmış bir şeylerle uğraşıyor sinirli sinirli. Ben de kendi kendime sırıtıp, 'işi bitsin de öyle sorarım canım, acelesi ne?' diye beklemeye başlıyorum hazır ola geçip. Yalakalığımın haddi hesabı yok, saygı maksimum düzeyde. O sırada gençten bir kız gelip yanımdaki çeşmeden bardağına sıcak su dolduruyor. Babuşka da o anda bana dönüp 'ne var lan?!' bakışı atınca, kıza dönüp 'İngilizce biliyor musun?' diye yalvarıyorum. Kız, neyse ki biliyormuş, 'ee hanımefendiye sorar mısın trende restoran var mı?' Kızcağız 'bildiğim kadarıyla yok ama' diyerek yine de babuşkaya soruyor. Babuşka sertçe 'yok!' kesin yanıtını verip işine devam ediyor. Ne işiyse artık...

 

babuşka5

 

Bana da malzeme çıktı diyerek 'ya bu teyzeler de amma sinirli oluyor' diye geyik açıp kızla yakınlaşma yoluna gidiyorum. Sonra sohbet, muhabbet, kakara kikiri derken tam ilerleme kaydetmişiz ki babuşka kapıdan kafayı uzatıp, anladığım kadarıyla, 'ne kikirdeşip duruyorsunuz, saat kaç oldu? S.ktrin gidin zıbarın yatın!' diye emir veriyor. Biz de çaresiz, tıpış tıpış yerlerimize gidip yatıyoruz. Ayrı ayrı tabii ki!

 

Baş parmağımı eme eme bebek huzuruyla uyuyorum.

 

***

 

Odesa'da Orhan'la eksi on üç derecede dolanırken, kısmi hipodermi geçirmeye başladığımızı fark edip güzel sanatlar müzesine gidelim bari diyoruz. Gişeden biletlerimizi aldıktan sonra yukarı kattaki girişe çıkıp biletlerimizi oradaki babuşkaya veriyoruz. Kadın bize bir buçuk dakika boyunca fırça atıyor. Orhan'la birbirimize bakıyoruz, hani 'ulan yine ne yaptık?' der gibilerinden. İşin içinden çıkamıyoruz. Fırçadan sonra neyse ki bizi içeri buyur ediyor. Babuşka tam Nasrettin Hoca, sanırım bizi potansiyel testi kırıcısı olarak görüp önceden vermiş fırçayı, sanırım, galiba, olabilir de...

 

babuşka4

 

Bu Yıl, Lviv

 

Kaldığım evin yakınlarında devasa bir park var. Daha önce oralarda salak salak dolanırken Sovyetlerden kalma gibi görünen bir restoran ve müzikli eğlence yapan bir yerler keşfetmiştim. Bir kaç gün önce oraları ziyaret etmeye karar veriyorum. Dışarıdan Sovyetik gibi görünen restoranın içi yeni, şık döşenmiş, yemekleri de şahane. Garsondan horilka, yani Ukrayna votkası isteyince adam öyle bir seviniyor ki yüz gram votka istemiştim, iki yüz gram getiriyor. Gelmeden önce de zaten evde yüklenmiştim votkaya konyağa, kafam iyice oluyor. Oradan çıkıp müzikli ortama akayım bari diyorum, yürürken buzun üzerinde kaymamaya çalışarak.

 

Parkın içinde olduğundan kimse rahatsız olmaz diyerek müziği dışarı vermiş adamlar gümbür gümbür. İçeriye giriyorum, hemen solda müzisyenler var, başımla onlara selam verip ilerliyorum. Karşımdaki dans pistinin sol tarafında, gençten kızlı erkekli bir grup kutlama gibi bir şey yapıyorlar, sağ tarafında ise yirmi tane babuşka gün gibi bir şey yapıyor sanırım, alkollü filan ama. Bu iki grubun tam arasında da boş bir masa var dört kişilik, oraya çöküyorum. Garson kızdan horilka istiyorum ve içerken dans edenleri izliyorum, eski müzikler çalıyor ve ortam acayip şenlikli. Bayılırım böyle nostaljik ortamlara.

 

babushka

 

Ancak bir kaç dakika sonra gençlerden birinin sarhoş olduğunu ve bir saate kalmadan büyük arıza çıkartacağını seziyorum. Dolayısıyla elemanla göz göze gelmemeye çalışıyorum. Olayın müsebbibi olmak istemiyorum elbette ki. Nitekim bir süre sonra eleman dans ederken, birine dalıveriyor kendi masasından. Zaten babuşkaya dalacak değil ya. Hemen araya giriyorlar vs. Müzik duruyor.

 

Elemanı zapt etmek ne mümkün. Dört kişi filan sarılıyor buna, yere yatırmaya çalışıyorlar, olmuyor. Bu şekilde, aslanların camıza saldırması gibi bir mücadele içinde beş dakika geçiyor. Sonra yan masadaki babuşkalardan birisi artık yeter deyip bunun yanına gidiyor. Veriyor fırçayı veriyor fırçayı. Elaman o anda muma dönüyor, sonra bunu paketleyip dışarı çıkartıyorlar.

 

Ortamın tadı kaçmış, millet dağınık, olayla ilgili yorum yapıyorlar... Bir süre bu olayın kötü etkisinin azalmasını bekliyorum. Sonra müzisyenlerin yanına gidip biraz para sıkıyor ve onlardan 'Ah, Odesa'yı çalmalarını istiyorum. Adam kötü İngilizcesiyle 'çalarım canım, paraya gerek yok' diyor. Sanırım az verdim diye düşünüp biraz daha ateşliyorum ve parayı almasında ısrar ediyorum. Akabinde: 'Bu şarkı yan masamdaki hanımlara gelsin' diye ricada bulunuyorum. Sonra yerime oturuyorum, eleman parayı indirirken.

 

Eleman önce bir giriş yapıp sonra beni anons ediyor: '... bu centilmen sizler için çalmamı istedi..!' Akabinde yan masadaki bütün kadehler benim için kalkıyor, ben de onlara doğru kaldırıyorum kadehimi saygıyla ve müzik geliyor.

 

 

Müzikle beraber de herkes piste tabii! Kimse dayanamaz bu şarkıya. Teyzeler hemen beni de kaldırıyorlar dansa.

 

'Ukrayna'da bar kapattım, yirmi tane hatunla dans ettim' desem, sanki bu gerçeğin bir yüzüdür...

 

Sahi, gerçek alkolün bittiği yerde mi başlar?

 

 

Paylaşım için

MONGOL YURDU MOĞOLİSTAN II

III. BÖLÜM

KUZEY, HUVSGÖL GÖLÜ

Daha önce sözünü ettiğim üzere Moğollar, kadim Türklerin Huvs Gölü adını verdiği yeri komple gölün adı zannederek Huvsgöl gölü[1]adını vermiş. Daha sonra kafaları iyice karışan Moğollar bizim göl kelimesine de nehir anlamı vermesinler mi?

Göl ve etrafı Alp Dağlarını andırıyor. Dolaşarak gölün kıyısına gidiyoruz. Kıyıya vardığımızda yine bir bağırış-çağırış-kızılca kıyamet! Cengiz Han'ın nehir ve göller hakkında koyduğu ünlü yasa halen geçerli demek ki: Moğollar bırak yüzme bilmeyi, suya yaklaşmaktan/yaklaştırmaktan bile korkuyor: "Göle en son 1240 yılında girdiler, giren bir daha geri dönmedi." Dönmez tabii, aradan sekiz yüz yıl geçmiş, ayrıca girip bir baksaydınız, belki en azından cesetleri oradadır.

Gerçi Moğollar bildiğim kadarıyla ölülerini etrafta bolca gördüğümüz akbabalara yem etmek suretiyle geri-dönüştürüyor (sürdürülebilir kadavracılık). Yani cesedi bulup da ne yapacaklar ayrı konu.

 

20130811_101339

Kızıl Müzesinde Tuva Halkı

 

Milli parkın içinde yurtlardan oluşan pansiyonlar mevcut ve bunlar at turları da düzenliyor. Buralarda kayıp bir Türk kabilesi[2]varmış diye görevliye sırıtarak soruyoruz. Adam da gülerek yanıtlıyor "Şu geyiğe binen Dukhaları diyorsun. Onlar sürekli yer değiştirir ama atla bir iki günde yakalarsınız elemanlar kaybolmadan." 

Yemeğimizi yerken ortamdaki Polonyalı, İsrailli elemanlarla ahbap oluyoruz, bu arada iki de ABD vatandaşı genç damlıyor, bunlar da bulmuş 'kayıp'kabileyi, anlatıyorlar: "Önce bizi anlamıyor gibi yapıyorlardı sonra çocuklarla oynayıp fotoğraf çekerken bir tanesi çıkıp gayet düzgün bir İngilizceyle fatura düzenleyip elimize tutuşturdu". Halbuki Erzurumlular[3]misafirperver insanlardır, tuhaf.

Yol boyunca tanıştığımız bütün ecnebi arkadaşlar da gezileri boyunca aç açına dolaştıklarını söylüyor, demek ki çok da önyargılı yaklaşmamışız olaylara.

GEYİK TAŞLARI

Huvs Gölünden, dünyanın en boktan kentleri sıralamasında üst sıraları zorlayacak olan Mürün kentine iniyoruz. İlk durağımız eczane değil elbette ki. Kentin tek süpermarketinden Ermeni konyağı bulunca yüzümüzde güller açıyor. Uzun yıllar boyunca dünyanın en iyi konyaklarını üreten Sovyet Ermeni Sosyalist Cumhuriyeti 'konyak' adını kullanmada bir beis görmemişti. Fransızların 'ama biz onun isim hakkını aldık' vızıldamasına SSCB'nin 'höt!' yanıtı, 'siz nasıl isterseniz' yalakalığı ile son bulunca SSCB zamanında üretilen, konyağı andıran tüm içkiler konyak adını almıştı. Ermeni konyakları halen kalitesini bozmamıştır ama 'Ararat' markası son zamanlarda kazandığı popülariteyi fiyatlara da yansıtınca biz de başka markalara yönelmek durumunda kaldık.

 

img_4890

 

Bir de tanesi 4 TL'den çakma havyar bulunca kasayla alıyoruz. Artık açlığa son! Aç kaldık mı havyar kaşıklayacağız bundan böyle. 42 milyon büyük ve küçük baş hayvan sürüsü olan bu topraklarda et yiyemiyoruz da denizden korkan insanların sattığı ucuz Rus havyarını yiyoruz ya daha ne diyeyim?

Marketin dışında bizimkiler sigara içerken biri Rus biri Moğol iki kişi yaklaşıyor. Moğol olan bizimle Türkçe konuşmaya başlıyor, meğer Eskişehir'de arkeoloji okumuşmuş. Konu konuyu açarken yakınlardaki Geyik Taşlarında kazı yaptıklarını öğreniyoruz. Biraz da arkeolojiden söz açılınca eleman coşuyor ve Göktürk yazılı taşlarının aslında bizim sandığımız gibi Türkçe olmadığını söylüyor.

Kulağıma Rus arkeologların ve tarihçilerin Moğolları da yancıları yaparak Türk unsurlarını bir şekilde görmezden getirip Moğollara soy biçme derdinde oldukları çalınmıştı ama bu kadar büyük bir zırvalık beklemiyordum işin açığı. Bu evrensel Türk düşmanlığını ayrıca incelemek gerek. Sinirleniyorum:

"Birader" diyorum, "sen bu yazıları okuyabiliyor musun?" "Hayır abi" diye yanıtlıyor. "Peki senin alfabende yazıldığında anlayabiliyor musun?" "Hayır" diyor yine. 

"Ben onları okuyabiliyorum ve okuduğum zaman anlayabiliyorum" diyorum, zira zamanında oturup öğrenmiştim. Karşımda şu anda bana bakan bir çift göt var.

 

geyik1
geyik3
geyik2

Geyik Taşları

 

ULANGOM

Biraz önce Mürün'e boktan mı demiştim? Ne münasebet, Ulangom derhal bu ünvanı alıyor. Embesillikleri yüzünden bizi çıldırtma noktasına getiren şöförle aşçı-rehberimizi bu noktada defedip nihai hedefimiz olan Bayan-Ülgi'ye gitmek için vasıta bakmaya başlıyoruz. Dolanırken, karşımıza araba parçaları satan bir dükkanda, büyük bir şans eseri İngilizce bilen bir kızcağız çıkıyor. Bu kız oranın tek İngilizce konuşanı aynı zamanda. Sağ olsun bize yardımcı oluyor ve bir tane şoförlü Land Cruiser getirtiyor. Daha önceden minibüs fiyatı aldığımız için derhal adamla pazarlık yapıp hemen hemen minibüs parasına anlaşıyoruz. Zaten Moğollar bir kentten diğerine gitmedikleri için minibüs de bizim özel aracımız gibi olacaktı. Biz pazarlık yaparken bütün gezim boyunca gördüğüm tek kediyi de kızımız süpürgeyle kovalıyor. "Ne yapıyorsun sen?" diye kızıyorum buna, açıklama yapıyor: "Biz Moğollar kedi sevmeyiz, köpek severiz." Buyur buradan yak. Tamam, tarım toplumu olmadığınız için kediye karşı bir önyargınız olabilir ama yol boyunca beslediğimiz açlıktan sürünen köpekleri düşünüyorum da 'sizin sevginiz bana pek de inandırıcı gelmedi' diyesim geliyor, sonra boş veriyorum.

 

köpüş

 

Bu arada haritadan incelediğim kadarıyla düzgün olan yolu işaret edip şoföre en az dört kez bu yoldan gideceğimizi deklare ediyorum. Eleman her seferinde anladığını işaret ediyor ama şu ana kadar yaşadıklarımdan dolayı bir türlü güvenemiyorum ki herife. Erzak, su ve yakıt alıp yola vuruyoruz.

Yolda otostop yapan birini görüp şoföre durmasını söylüyorum. Araç durunca elemana direk 'atla' diyorum, zira bu yoldan Bayan-Ülgi dışında başka bir yere gidilemez. Eleman çok heyecanlanıyor: "Ama ben para veremem" diyor, "Ne parası oğlum, sen otostop çekmiyor muydun?" deyince coşkuyla biniyor arabaya. Meğerse Moğollar elemandan otostop başına para talep ediyormuş. Polonyalı olan bu arkadaşla tanışıyor ve akabinde Moğollar hakkında atıp tutmaya başlıyoruz şoförün kıllanan bakışları altında. Kafa çalışmayınca hissiyat güçleniyor demek ki.

 

1030151-700x525

Leh'in yolda çektiği foto

 

DÖVMEK Mİ ZOR DÖVMEMEK Mİ?

Sohbete kendimizi kaptırdığımız anda sıçtığımızın resmi de ortaya çıkıyor. Beyinsiz sürücümüz bir anlık gafletimizden faydalanıp gitmememiz gereken yola girmiş bile. Adamı dövmemek için kendimizi zor tutuyoruz. Hiçliğin ortasında yol soracak birilerini arayan bir ahmağı dövsen ne olur? Tanrı vurmuş zaten bunlara ama...

Polonyalı eleman da bizi sakinleştirmeye çalışıyor, ne mümkün? Dört kez teyit  ettirmiştim yolu. 30 km kurtaracağım diye kurnazlık yap, sonra 100 km dolanarak yol ara. Dört saatlik yolu da yedi saate çıkar, aferin oğlum! 

Sinirden ellerim titriyor.

Akşam saatlerinde zor bela varıyoruz kente. Neyse ki burası gezimiz süresince gördüğüm en güzel kent!

 

ülgi

 

BAYAN-ÜLGİ

Genelde Kazak nüfusun yoğun olduğu bu kentin tek kötü tarafı camilerin varlığı belki de. Gezi süresince en azından sessizliği dinliyorduk, şimdi Arabı dinleyeceğiz beş vakit.

Önce karnımızı doyuralım diye ivedi olarak kentin ünlü Türk restoranına gidiyoruz. Şimdi elbette, İtalyanlar gibi her gittikleri ülkede pizza arayan şuursuz tipleme gibi görünmeyi ben de istemem ama yapacak bir şey yok. Açız ve haftalardır kursağımıza doğru dürüst yemek girmedi, e düzgün yemek de Türk restoranında değil de nerede olacak? Kebap, çorba, pide, salata, ayran, çay ne varsa yumuluyoruz. Midemiz bayram ediyor.

Sonra Polonyalı elemanla çıkıp otel bakıyoruz. Kazak oldu mu ben konuşuyorum, Moğol çıkınca o Rusça konuşarak anlaşmaya çalışıyor. Moğollarla anlaşmada ikimizin de güçlük çektiğimizi bilmem söylememe gerek var mı?

Nihayet cin gibi zeki Kazak bir teyze ile anlaşıp iyi bir otele güzel bir fiyata yerleşiyoruz. Hatta otelde sıcak su bile var. Bunu kutlamak için derhal bir şişe konyak açıyoruz. Kahrolsun votkanın kolonyal zulmü.

 

ülgi2

 

Sabah kahvaltıya iniyoruz, İsrailli olduklarını anladığım bir grup laf atıyor nerelisiniz diye. "Bakın" diyorum ve oradaki Kazak kızla konuşmaya başlıyorum, aferin çocuklara, hemen olayı idrak ediyorlar. Sonra ahbaplığı ilerletiyoruz, gruplarında bulunan tek kızın akrabaları Milaslıymış. Bu arada Yiddiş ve Latino dillerinin ölmek üzere olduğu bilgisini alıp üzülüyorum. Elemanlara geleneksel içkilerinin ne olduğunu sorduğumda ise arak diye yanıtlıyorlar. 'Koşer mi?' diyerek işi alaya vuruyorum, gülüyorlar.

Rakı kelimesinin Arapça 'ter' anlamına gelen 'Arak'[4] kelimesinden türediği kabul gören bir görüş olmakla beraber, Güney Sibirya yöresinde damıtılmış kımıza 'Araka' veya 'Arakı' adı veriliyor. 17. yüzyılda İstanbul'da çıktığını iddia ettiğimiz rakı adının gerisin geri Orta Asya'ya gidip Osmanlıcadan bozularak 'Arakı' adını alabileceğini düşünmüyorum. Bu da alkolizm tarihinde araştırılması gereken etimolojik konulardan biri.

 

kımız

Kımızhana

 

Daha sonra Mavi Kurt adlı turizm ofisini aramaya çıkıyoruz. Biraz yürüdükten sonra "Abi Türk müsünüz?" sorusu ile karşılaşınca artık şaşırmıyoruz. Yine bizim ülkede okumuş gençten biri, yurduna dönüp restoran açmayı tercih etmiş. Adını Kazakların ünlü yemeğinden alan bu restoranın spesiyalitesi de aynı yemek, sohbet harlanınca: "Yarın gelin size nefis bir 'Beşparmak' hazırlayayım" diye teklif ediyor. Zira at ve koyun etinin saatlerce tandırda pişirilmesi gerektiğinden bir gün önceden hazırlık yapılması gerekiyor.

 

beşparmak

 

Mavi Kurt'u bulup giriyoruz 'açılın Türkiye'den geliyoruz' diyerek. Sahibi bizi tanıdığına çok sevinmiş görünüyor, zira adam fena halde Türkçü. Moğollara verip veriştiriyor, Çinlilerin ve Rusların bizim kültürümüzü yok etmeye çalıştığını söylüyor. Duvardaki haritaya eliye Batı Moğolistan-Çin ve Doğu Kazakistan'ı da içine alan bir kavis çiziyor: "Buralara 'Şambala'[5]denir, Türklerin yurdu." Sonra bir sürü kitap çıkartıp bizi bilgiye boğuyor. Görülecek ve incelenecek o kadar çok şey var ki. Ama mesafelerin uzunluğu ve yolların bozukluğu göz önüne alınınca en kısa sürelerde en çok nereleri gezebiliriz konusuna odaklanıyoruz. Bize makul bir rota çıkartırken "Seneye daha uzun süreli gelin, Çin tarafındaki mağaralarda atalarımızdan kalan binlerce yıllık çizimler var" diyor.

Kazak şoförümüze rotayı anlatırken adamın keskin bakışları ve anladığını belirten tavırlarından, yolculuğumuz boyunca ilk kez zeki bir şoförle seyahat edeceğimiz gerçeğini anlayıp duygulanıyoruz.

somun3
somuncu
somun2

Gittiğimiz vadide yok olmayı bekleyen bu petrogliflerden binlerce var. Benzer figürler ve Runik yazılar Ankara-Güdül'de de keşfedilmişti (bkz. Somuncoğlu, )

taş2
taş4
taş1

Dikili taş: Bu taşlar Türklerin olduğu her yerde mevcut. Değişik enerjiler yaydığı söylenen taşların hepsinin de farklı anlamları, farklı ritüelleri var. Kimisi sağlık veriyor, kimisi zenginlik. Bazılarına süt ve süt ürünleri adaman gerekiyor, bazılarının etrafında dönmen, bazılarına sarılman. Yurdumuzda, eski Türk geleneğini devam ettiren kimi Alevi köylerinde bu tarzda dikili taşlara rastlamak mümkündür.

1040243-700x933
balbal
balbal2

Balbal veya Taşbaba. Balbal Eski Türkçede vurmak veya çakmak anlamına gelir. Güney Sibirya'dan Kırgızistan'a kadar tüm bölgede on binlerce balbal vardır. Bunların ölen savaşçının kendisini veya öldürdüğü düşmanı simgelediği düşünülür. Anadolu'ya gelindiğinde zamanla Taşbaba adını alan balballar mezar taşlarında sembolleşmiştir. Zaten Orta Asya'da da 'Kurgan'ların (mezar) yakınlarına dikildiği düşünülür.

kazak
kımız1

Misafirperver Kazak ailesi. Yurtlarına bizi kabul eden teyze ellerimizi sıkıp bize sıcak bir hoş geldiniz dedikten sonra koyun kokusu olmayan mekanında bizi krallara layık bir şekilde ağırlıyor. Anadolu köy kültüründen tek fark olarak ayran yerine kımız ikramı var, onun dışındakiler anneannemin sunumundan pek de farklı değil: Bişi, köy peyniri, kaymak, keş, çökelek.

yurt1

Yurt iç detaylar. Yüklük. Kartalların yakaladığı zavallı tilkilerin kürkleri. 

 

Mavi Kurt'ta oturup sohbet ediyoruz. Martin Mystére'den bildiğim kadarıyla Yeti efsanesinin asıl çıkış yeri bu bölge olabileceğinden soruyorum. Gerçekten de Yeti veya Almas (Albız) ile ilgili bir çok hikaye anlatılırmış yıllardır. Hatta batıdan bir sürü araştırmacı/maceracı gelip dağ bayır Yeti'nin izini sürmüşler. Sonra bir kemankeşle tanışma fırsatımız oluyor. Ülkemizde 1970'lerde ölen ve şimdi tekrar canlandırılmaya çalışılan geleneksel ok-yay yapım ustalığı neyse ki burada sürdürülüyor. Manda boynuzunun işlemden geçirilerek yayın gergin uçlarını oluşturması tekniğini kullanan Eski Türkler, at üzerinde 'Part Atışı' yapabilme becerileriyle de savaşlarda üstünlük elde etmeye başlamışlardı. Bu yaylar o kadar güçlü atış yapabiliyor ki uzun mesafeden bile zırhları delebiliyormuş.

 

yeti

Yeti'nin harman olduğu yerler

Yolculuğumuzun sonunda doğru gelirken yine o ünlü soruyla karşılaşıyoruz. Bu kez ikinci bir soru ile bütünleme gereği duyuluyor nedense: "Müslüman mısınız?" "Şamanız" diye yanıtlıyorum sertçe. Karşımdaki esnaf dumura uğruyor resmen: "Türkiye'de şaman var mı?" "E biz varız ya" diyerek uzaklaşıyoruz mevzuyu uzatmadan; şaman da olurum, eşeğe taparım kardeşim, seni ne ilgilendirir? Hani senin dinin sanaydı?

 

YOLCULUĞUN SONU

"Güzel kadınları severim

İşçi kadınları da severim

Güzel işçi kadınları 

Daha çok severim."[6]

Daha önce anlaştığımız, bizi ülke dışına çıkartacak olan şöförü aramamız mı ne gerekiyordu, bu kez otel lobisinde duran Moğol kadına telefonda durumu izah et demeye çalışıyordum çok net bir şekilde yazarak çizerek. Geri zekalı olsa anlar diyeceğim ama neyse. Tam çıldırma noktasına geleceğim sırada otelin dış cephesini boyayan iki kadın işçi yetişiyor imdadıma. Kadınlardan biri durumu yaklaşık 15 saniye içinde idrak edip telefonu alıyor ve işi çözüyor. 

"Siz" diyorum " otelin tepesinde iki gündür çalışıyorsunuz, biz de size bakıp ne kadar güzel iş yapıyorlar diyorduk, elinize sağlık. Gelin beraber bir fotoğraf çektirelim."

Kadınlar utanıyor, itiraz ediyor: "Olmaz, üstümüz başımız kirli." 

"Canım ne olacak, utanılacak bir şey değil ki bu" desem de ikna edemiyorum.

Sonra aklımıza Sovyet ülkelerinde çalışan kadınların ağır işlerde çalıştıktan sonra nasıl süslenip püslenip sosyal hayatın içine aktığı gerçeği geliyor: 'Aman çok yoruldum, eve ekmek getiren benim' afra tafraları yapmadan, ortamı kaprise boğmadan, nazlanmadan.

"O zaman izin verin elinizi sıkayım" diyorum: 

"Rahmet[7]."

 

DİPNOTLAR

[1] Moğolcası Huvsgol Nuur

[2] Atlas dergisi sansasyonel bir biçimde Tuvaların bir kolu olan Dukhaları kayıp Türk kabilesi olarak lanse etmişti.

[3] http://www.sabah.com.tr/Gundem/2013/01/03/kayip-turkler-erzurumlu-cikti 

[4] 'Didi evvel, arak ki: Ey mey-i nab / Kılma neş'e hayali ile şitab.' Fuzuli

[5] Efsanevi Agartha örgütüne de verilen ad

[6] Orhan Veli Kanık

[7] Raxhmet: Kazakça teşekkür ederim.

 

Paylaşım için

MONGOL YURDU MOĞOLİSTAN I

Yabancı dillerde Moğol'un, Mongol diye bilinmesi kaderin bir cilvesi midir; yoksa eloğlu bu toplumda bir sıkıntı olduğunu hissedip mi bu adı takmış bilemiyoruz ama kesin olan bir şey var ki bir garip yer Moğolistan, bir garip millet Moğollar.

I. BÖLÜM

Vize başvurusu için önce telefon ederek evrak teyidini yapıp sonra da Ankara'daki Moğolistan elçiliğine gidiyorum, ancak kapı duvar. Zar zar zile basıyorum ancak görünürde ne bir görevli, ne de bir bekçi var. Bu kez telefona sarılıyorum, yanıt veren yok. Tekrar zile abanıyorum on dakika sonra nihayet ana binadan biri seğirterek çıkıyor. İçeri girip evrakları uzatırken hoş beş yaptıktan sonra: 

- Batı Moğolistan tarafından girmeyi düşünüyoruz, diye fikir beyan ediyorum görevliye. Sıkıntı olur mu? 

- Yalnızca Taşanta sınır kapısından girebilirsiniz diyor. Diğer sınır kapıları yalnızca Rus ve Moğol vatandaşları içinmiş. Haritadan yerini işaret ediyor.

- Oradan girince araç bulabilir miyiz sizin tarafta?

- Bulursunuz, sıkıntı olmaz, diyerek gülümsüyor ama nedense kıllanıyorum bu sınır kapısı işinden. Oradan ayrılır ayrılmaz derhal Rus Elçiliğini arıyorum ama eski sosyalist bürokrasi taktikleri beni yıldırıyor: yok şurayı arayın, yok buraya bağlanın derken on beş dakika içinde telefona yanıt veren çıkmayınca pes ediyorum. Şansımızı Tuva'da denemekten başka çare yok gibi.

Ama bu arada yine de boş durmayıp sağa sola haber salıyorum, bulabilirsek daha önce o tarafa giden birilerinden bilgi alabilir miyiz diye; zira çizdiğim Tuva-Batı Moğolistan-Ulan Batur rotasını giden pek yok. Bir yerden haber geliyor. Elektronik posta trafiği neticesinde bölgeyi çok iyi bilen fotoğrafçı bir abimizden garip bir tavsiye mesajı alıyorum: oraya giderseniz ölürsünüz!

Şaka bir yana eleman bize Batı Moğolistan ile Ulan Batur arasında yol olmadığını, en az iki tane dört çeker araç kiralamamız gerektiğini, yüksek ekspedisyon tecrübemiz yoksa (ne demekse) yola çıkmamız gerektiğini salık veriyor. Yani o tarafları bilmiyorum ama siz de bilmeyin demek istiyor yorumunu yapmadan geçemiyoruz. Anlaşılan kendi kendimize çözeceğiz bu işi. O halde önce, yıllardır gitmek istediğim bölgeden başlayalım:

 

TUVA CUMHURİYETİ, RUSYA FEDERASYONU

Tanrının unuttuğu, SSCB'nin ise asla iplemediği bu yer benim için tam bir hayal kırıklığı oluyor. Zaten Rus arkadaşların orası tehlikeli ve garip bir yer, gitmeyin uyarıları olmuştu ama açıkçası bu kadar zırva bir yer beklemiyordum.

Tuva halkı bizim dile yakın bir dil konuşan çoğunluğu Budist takılan alkolik bir millet. Şaman bir azınlık da var ama büyük ihtimalle onlar da alkolizm batağında olsalar gerek. Anladığım kadarıyla ne hava ne de tren yolu ile ulaşılabilen tek Sovyet Cumhuriyeti burası ne yazık ki. Kah Moğol istilasına, kah Kazak istilasına uğrayan bu bölge Sovyetlerin üvey evladı olarak kalmış, öyle ki Ruslar ülkede küçük bir azınlık olarak varlığını sürdürüyorlar. 

Bölge insanı kimlik bunalımlarını, marketlerden birer buçukluk pet şişelere doldurttukları kötü biralar yardımıyla unutmaya çalışıyorlar sanki. Zira kontak kurabildiğimiz az sayıda kişinin, onlarla karşılıklı sayı saydığımızda (Litvanya Karaim'lerinden Sibirya Yakut'larına kadar bütün Türklerde sayılar aynıdır) veya "Atın kim?", "Menim atım Alp" gibi basit diyaloglar kurduğumuzda gözlerinde gördüğüm parıltı, akraba olabileceğimiz olasılığı ile heyecan duymasına yol açıyordu: Binlerce kilometre ötedeki insanlarla aynı dilde anlaşabilmenin verdiği bir duygu bu.

Neyse, müze yakınında yurt denilen kıl çadırın içinde Turizm İnfo konuşlanmıştı. İçeri girince kesif bir koyun kokusu alıyorum: "Koyun mu kokuyor burada?" diye arkadaşlara sorarken yanıt karşımdaki genç kızdan geliyor: "Evet, koyun kokuyor!" Hemen atılıp Feto okullarından mı mezun oldun diye soruyoruz ve yüzünün asılmasından anladığımız kadarıyla yanıt pozitif. Sonra biraz bilgi almaya çalışıyoruz ama ne mümkün. İnfo'daki elemanlar biraz daha zorlasak ağlayacak, hatta bildiklerinizi bize de öğretin diyecek durumda: Şuur sıfır!

 

kızıl
sayı

Kızıl Müzesinden kitap, alfabe ve sayılar

 

Yapılacak tek şey iki gün etrafı gezip pazartesi günü de Moğol Konsolosluğu'na gidip sınır kapıları ve nasıl gidileceği ile ilgili bilgi istemek. Zira turizm ofisleri de kapalı.

İki gün fena halde sıkıcı bir hal alıyor, müzeye gidiyoruz heyecanla, hayatımızda gördüğümüz en dandik müze çıkıyor. Tuvalıların en önemli kültür hazinesi olan gırtlak müziğini dinleyelim diyoruz, yaz sezonu olduğu için konser monser yok. Bari şamana gidip iki günah çıkartalım diyoruz şaman yerinde yok, karısı "beyim az önce çıktı" diyor tavuk yemlerken. Zaten sonradan da şamanın şarlatan olduğunu idrak ediyoruz: Şamanlık ölmüş de gömeni yok! Araç tutalım etrafı gezelim diyoruz araç yok. Bari diyoruz iki-üç şişe votka bulursak Ermeni konyağı alalım, zira başka türlü zamanın geçeceği yok.

Marketten içeri girerken saatler 19:10'u gösteriyor ve olamaz! İçki reyonu büyükçe bir örtüyle kapatılıyor. Ortalıkta boktan bir durum olduğu aşikar. Yazılardan anladığım kadarıyla ve görevli kız iki tane sarhoş genci yollayınca acı gerçeği anlıyorum: Akşam yediden sonra alkol satışı yasak!

 

Hun Hu Tuur, "Ösküs Bodum"

 

Ancak Jung'un işaret ettiği üzere avcı-toplayıcı dönemden kalma genim dürtüklüyor ve belli bir mesafeden tezgahı gözlemeye başlıyorum. Bir babuşka (Rus babaannesi) gelip bir şişe konyağı çantaya indiriveriyor görevli kızın yardımıyla. Hemen kafamda bir şimşek çakıyor ve yanaşıyorum. Bütün sempatikliğimle bildiğim Rusça-Tarzanca kelimeleri nazikçe sıralayıp (Devuşka, vodka, turista) alkol almak istediğimi belirtiyorum. Kızcağız biraz önce okumaya çalıştığım kağıdı göstermeye çalışınca ivedi olarak babuşkanın çantasına konyağı indirdiği gerçeğini koz olarak öne sürüyorum. O da ama çantan yok ki diyerek rest çekerken gülümsemesini ihmal etmiyor. Ben de tezgahtaki poşetlerden birini alıp sırıtarak "bak işte şimdi poşetim var, bağla o zaman votkayı konyağı" diyorum. Artık yabancı oluşumdan mıdır, sarhoş olmayışımdan mıdır; orada da yasağı delip alkolümüzü alarak mutlu bir şekilde evimize yollanıyoruz.

Akşam evde takılmamızın nedeni sarhoş Tuvalılar bizi rahatsız etmesin, biz de onları dövüp kodese girmeyelim duyarlılığından başka bir şey değil. Neticede şiddet karşıtıyız, insanlara karşı içimizde büyük bir sevgi var.

 

20130812_085519

 

Pazartesi sabahtan berbat bir yağmur eşliğinde konsolosluğun önündeyiz. Görevli ile İngilizce konuşmaya başlayınca aramızdaki buzlar eriyor, kapılar açılıyor ve içeri buyur ediliyoruz. Konsolosun kötü İngilizcesine rağmen aslında yakınlardaki sınır kapılarının açık olduğu bilgisini alınca seviniyoruz. Konsolosun şuursuz olabileceğini nereden bilebiliriz ki?

Gerçekten de pazarlık yaptığımız taksiciler, turizm şirketleri veya İngilizce bilen yereller o sınır kapılarının kesinlikle yabancılara kapalı olduğunu dile getiriyor. Moğol'un mongollukla ilk imtihanını Rusya'da tecrübe ediyoruz.

Bize Ankara'da bildirilen sınır kapısına ise dört çeker araç dışında ulaşmak imkansız bilgisi veriliyor ve daha önceden bildiğimiz üzere araçların hepsi önceden kiralanmış. Ya Şorya üzerinden Batı-Moğolistan'a gideceğiz ya da Trans-Sibirya rotasını kullanarak Ulan Batur'a kat edeceğiz. 

Yeni hedefimiz İrkutsk diye kararlaştırıyoruz (arada yaptığımız ucuz yollu Trans-Sibirya yolculuğu başka bir yazının konusu olabilir). Oradan da:

 

1

Ulan Ude Garı, sibirya

 

ULAN BATUR

Günler süren tren yolculuğumuz nihayete varıyor ve hayret, anlaştığımız hostelin elemanları gelip bizi gardan topluyor. Hostel sahibesi cin gibi bir kadın çıkınca Batı-Moğolistan gidiş rotamızı beraberce çıkartmaya başlıyoruz. Bize şöför[1] ve bir de aşçı-rehberiyle beraber dört çeker bir UAZ minibüs ayarlayacak. On dört gün sürecek bir yolculuk bizi bekliyor. Ama önce, yakınlarda olduğunu sandığımız Tonyukuk dikili taşını ziyaret etmemiz gerekiyor.

Yakınlarda olabilir dedim çünkü Tonyukuk dikili taşının yeri hakkında internette farklı bilgiler mevcut. Bari bir işe yarasın diyerek Türk Elçiliği'ne gidiyoruz. İlginç bir şekilde orada çalışan vatandaşlarımız görünmez olmuşlar. Güzel Türkçeleriyle bizimle muhatap olan ve hepsi de Feto okullarından mezun oldukları aşikar Moğol çalışanların ise ne Tonyukuk'tan ne de kendi ülkelerinden haberleri var. Yaklaşık kırk beş dakika sonra bizi bir TC vatandaşlarının işlettiği turizm ofisine yönlendiriyorlar, en iyi onlar bilir diyerek.

Bu arada ben de boş durmayıp hızlıca turizm infoya giderek taşın 60km doğuda olduğu bilgisini alıyorum (bir kaç telefon yardımıyla o da). Gerçi bu bilgi başından beri elimizin altında vardı, tek sıkıntı elimizde bir başka bilgi daha olmasıydı, yani taşın 360 km batıda bulunuyor olabileceği. Gerçi batıda Bilge Kağan ve Kül Tigin taşları var, büyük ihtimalle bilgiler karışmış ama bu gibi yerlerde ne olur ne olmaz, eşeği sağlam kazığa bağlamak gerek.

Oradan çıkınca yoldan geçen araçlara elimizi kaldırıp bekliyoruz. Çünkü hangi aracın taksi olduğunu bilmek mümkün değil. Bir süre bekledikten sonra bir araba duruyor sonra dolan baba dolan. Sürücü beş altı telefon görüşmesi yaptıktan, iki üç kez U dönüşü yaptıktan sonra turizm ofisinin olduğu binayı zor bela buluyoruz. Binanın önünde Türkçe adıyla dikkat çeken kafenin önünde badem bıyıklı, tiz sesli abiler mevcut. İkimizdeki tuhaf biçimli bıyıkları görünce muhtemelen bizi teşkilattan sanıp derhal yardımcı oluyorlar. Ofiste şu ara kimse yokmuş ama bize bir tane dört çeker ve bir de iyi Türkçe bilen sürücü ayarlamayı teklif ediyorlar makul bir fiyata. Kabul ediyoruz çaylar tazelenirken. Oradan çıktığımızda bir sağanak yakalıyor bizi. Tam makus talihimize küfredecekken gök gürültüsü sesini duyduğunda bağırarak kaçan insanları görmenin şaşkınlığını yaşıyorum. 

Cengiz Han gök gürlediğinde korkup kaçan Moğol askerlerinin yerine Türk askerlerini kullanmakta haklıymış. Ama olay bundan yüzlerce yıl önce geçmiyor muydu?

 

tonyu2

 

II. BÖLÜM

TONYUKUK DİKİLİ TAŞLARI

Göktürkler örneklerini başta Tonyukuk ve Bilge Kağan-Kül Tigin yazılı taşlarında gördüğümüz üzere kendi geliştirdikleri Runik yazı sistemini kullanarak çok önemli eserler bırakmışlardı. Bu yazı sistemi ilk kez I. ve II. yüzyıllarda Cermen kabilelerinde görüldüğü için daha sonra bu tarz alfabe sistemi geliştiren İskandinav, Türk ve Macar alfabelerine de Runik adı verilmiştir[2].

 

Untitled
300px-Turk1

Ünlü TÜRK kelimesi, sağdan sola okunur

 

Ancak Türk'ün Türk'e olan düşmanlığından mıdır, kendi kendimize propaganda yapmadan duramıyoruz. Alttaki fotoğraflarda TİKA[3]'nın yazdırdığı bilgi notlarında Göktürk Alfabesi başlığının altında yazılan Türkçe ve İngilizce metinlerin farklılığı gerçekten de utanç verici. Türkçe açıklama notunun aksine İngilizce notlarda, özellikle "Türkler tarafından icat edildiği kabul edilmektedir" cümlesi ve buna benzer bir takım ibareler bulunmamaktadır. Gerçekten ayıp!

 

t11
t12

 

Alfabe sistemleri dünyanın farklı yerlerinde benzer zamanlarda farklı veya benzer şekillerde doğmuş olabilir. Yani, atalarımız bu yazı sistemini kendi kendilerine de geliştirmiş olabilirler, başka bir kültürden esinlenmiş de olabilir, bunun bir önemi yok. Önemli olan Göktürklerin Runik alfabesini okuyabilen[4]her vatandaşımızın yazıtları az da olsa anlayabilmesinin vereceği heyecandır. Aradan 1500 yıl geçtikten sonra ve aramızda 6000 km mesafe olmasına karşın bu bilge insanların, oldukça basitçe, kendilerini, budunlarını ve devletlerinin yönetim biçimlerini anlatarak gelecek kuşaklara aktarmaları hiç de küçümsenecek bir durum değildir. 

 

tonyu1

 

Türk adının ilk kez geçtiği bu yazıtlar şu anda çevresindeki metal çitten başka bir korumaya sahip olmadığından yıpranmaya mahkum bırakılmış. Keşke çiti çektiren ve bilgilendirme tabelalarını koyan kuruluş biraz daha özen gösterip Sueno Taş'ına[5]yapıldığı gibi yazıtları cam bir kutunun içine alsaydı çok mu zahmete girerdi acaba? 

CENGİZ HAN ANITI

Metalden yapılan bu heykelde Temuçin (Sahne adı 'deniz' anlamına gelen Cengiz) nedense Batı'ya değil Doğu'ya gözünü dikmiş bu sefer. Atın içinden girip asansör yardımıyla adamın kafasından çıkıyoruz. Biz çıkarken bir ara güneş parlamaya başlıyor, o an bir de bakıyorum diğer yol arkadaşımız olan kadim dostum Tuğrul kendi kendinin fotoğrafını çekmeye çalışıyor, 'looser mısın oğlum sen?!' diye tepki veriyorum. Bir kaç yıl içinde bir hastalığa dönüşecek olan selfie çılgınlığına verdiğim ilk ve her daim tepkim bu olmuştur.

Dünyadaki en büyük imparatorluğu kurmuş bu şahsın bütün milletler arasındaki obsesif popülaritesi bana çok garip görünüyor, 'acaba bu, Stokholm sendromu ile açıklanabilir bir vaka mıdır?' diye düşünmeden edemiyorum. Zira belki de dünyanın gelmiş geçmiş en büyük tecavüzcüsünden, en psikopat katilinden, biyolojik silahı ilk kez kullanan[1], yüzlerce kenti harabeye çeviren, toplu katliamlar yapan, kültürel hazineleri, kütüphaneleri yakıp yok etmiş birinden bahsediyoruz ve bir sürü insan bu adama alkış tutuyor, bravo!

20130820_122638

Cengiz'in içine de girebiliyorsunuz

 

Her şey bir yana, o kadar büyük imparatorluk kurmuşsun ama şu anki Moğolistan'ın durumuna bakıyorum, son yirmi yılda Çin yardımıyla biraz gelişmiş bir Ulan Batur'dan başka ne var acaba, kültürel olarak ne kazandırdın ülkene? Yıllarca SSCB'nin yancısı olarak varlığını sürdürmüşsün ama SSCB seni o kadar iplememiş ki, altmışlardaki Sovyet Cumhuriyeti olmak için yaptığın başvuruyu bile kaale almamışlar.

Neyse, gezimiz ilerledikçe konuyla ilgili ayrıntılara daha çok gireceğiz.

KARAKURUM'A DOĞRU

Moğolistan'ın ender asfalt yollarından birini de kullanarak ilk kamp yerine varıyoruz. Burada yüzlerce küçük ve büyük baş hayvanı olan Moğol bir aile bizi ve bizim gibi yirmi-otuz kadar yabancı şahsı da misafir ediyor. Burada ata ve istersek deveye de binebileceğiz söyleniyor, ama deveyi hemen pas geçiyoruz. Moğol atları yarı yabani olduğundan nalsız bir şekilde doğada sürü halinde takılıyor. Önce onları yakalamak ve koşmak gerekiyor. Atlar koşulurken, aile bizi geleneksel içkileri ayragı içmeye davet ediyor. 

 

mogolyurt

 

Anladığım kadarıyla bunlar içilebilir ve alkol muhteva eden her şeye ayrag adını takmışlar. Muhtemelen ismini de bizim ayrandan almışlardır diye tahmin yürütüyorum. Zira Türkçe ile Moğolcanın akrabalığını ölçmek için atı gösterip "at" dediğimde bana deveyi göstermişlerdi. Zannımca Moğollar bir çok şeyi bizim atalardan, yani onlardan önceki uygarlığa ev sahipliği yapan Göktürklerden öğrenmiş, onları da yanlış öğrenmişler.

Neyse ilk tattırdıkları ayrag düpedüz kımız, ama kımızın kötüsü. Misafirperverlik kurallarına uyarak maşrapalarca içiyoruz ayragdan, dolayısı ile ortamdaki diğer turistlerle olan farkımızı ortaya koyuyoruz. Bu arada atlar hazırlanmış.

At bindikten sonra komşu yurtta kalan, iki küçük kızı olan Japon bir aile ile konuşmaya başlıyorum. Adam Türk’üz deyince hemen bizim dilin Moğolca ile olan benzerliklerini soruyor sonra da Türkçe'nin Japonca ile olan benzerliklerini. Minimum düzeyde olduğunu sandığımı söylüyorum, daha da ilginç bir soru ile karşıma çıkıyor bu kez: çağırdığı küçük kızının kasığındaki üç tane mavi beneği gösterip bizde de aynısından olup olmadığını soruyor. Beş yaşına kadar kalan genetik bir lekeymiş bu[6].

 

 

Sonra da bana "Honki Ponki Torino" şarkısını ezbere söylemeye başlıyor, ağzım açık kalıyor. Şenay zamanında Ecevit'in mitinglerinde yer alarak siyasi mitinglerde yer alan ilk şarkıcıdır. Şarkı sözleri MC hükümetinin TRT'sine aşırı solcu geldiği için Honki Ponki'yi yaptığı rivayet edilir. 12 Eylül dönemi TRT'sinde de Şenay'ın yalnızca bu şarkısı çalınmıştır. Gerçi şarkı İngilizce sözlerle 'Sen Gidince'den sonra Avrupa listelerine Türkiye'den giren ilk plak olmuştur. 

Bunun üzerine be de bir jest yaparak elemana kimsenin bilmediği Japon aşırı solcu yönetmen Koji Wakamatsu'nun en sevdiğim yönetmenlerden birini olduğunu söylüyorum. Ağız açıklığı sırası ona geçiyor.

Bu arada bir gün önce hostelde tanıştığımız İtalyanlar da damlayınca maç yapmamız kaçınılmaz bir hal alıyor ve votkasına yaptığımız bu maçı, her zaman olduğu gibi İtalyanlar kazanıyor. Aslında içkinin çoğunu biz içtiğimiz için kendimizi kazanmış addediyoruz. 

Çevreden üşüşen katılımcılarla beraber sohbet eşliğinde votkaları ardı ardına devirirken at gezimizde bize rehberlik eden Moğol dede ile ahbap oluyoruz evrensel alkolizmin diliyle. Eleman da jest olarak bizi çok sevdiğimiz at binme olayına tekrar tekrar dahil ediyor.

 

ahbaplık

 

Yalnız amca jesti biraz abartıp yine ayrag dediği ve bu kez damıtılmış kımız olduğunu tahmin ettiğim o ürkünç içeceği[8]getiriyor. Ben durumdan haberdar olduğum için fondipliyor gibi yapıp içkiyi başımın yanından döküyorum çaktırmadan, ama zavallı arkadaşlarım "be ne lan?" diyip öğürmeye başlıyorlar fondipin akabinde, "resmen damıtılmış koyun lan bu!"

Amca bir şişe de ayrag hediye ediyor yolluk hesabı ama biz de onu en kısa zamanda şöföre hediye etmek suretiyle topluca yaşadığımız bir rahatlama ve mutluluk hissini yakalıyoruz.

ORHUN VADİSİ

Moğolistan'ın en iyi durumdaki asfalt yolu yine TİKA tarafından yaptırılmış. Yan yana iki aracın zor geçtiği konusunda Moğolların kimi eleştirileri komik kaçıyor. Zira bu yolda bırak yan yana, ikinci bir aracı görmek bile mucize. Ayrıyeten yol plan ve güzergahı da Moğol devleti tarafından yapılmış. Madem ki "Her Moğol'un bir yolu vardır"[9], çok isteyen kendi yolundan gidebilir diyerek uzunca bir süre göremeyeceğimiz asfalt yolun tadını çıkartıyoruz.

50 km kadar sonra Bilge Kağan ve Kül Tigin yazılı taşlarının olduğu TİKA ve Ankara Üniversitesi tarafından yaptırılan müzeye(!) varıyoruz.

 

müze

 

Asıl yerlerinde, Tonyukuk taşları için sözünü ettiğimiz özel bir biçimde muhafaza edilmek yerine, bu muazzam taşların biraz ötesine kurulmuş olan müzeye nakledilmesini anlayamıyoruz, üstelik üzerinde bulundukları kaplumbağa kaidelerden arındırılmış olarak. Kaideler belki kötü durumda ama bilinçli bir restorasyon ile sağlamlaştırılamazlar mıydı diye sormadan edemiyoruz kendi kendimize; zira müzede bize yardımcı olabilecek kapasitede ve yabancı dili olan bir görevli mevcut değil. Aydınlatmaların büyük bir kısmı arızalı. İçeride bulunan eserlerle ilgili bilgilendirici yazılar ya yok ya da eksik. En önemli eksik ise Bilge Kağan ve Kül Tigin dikili taşları üzerindeki yazıların Türkçe açıklamalarının İngilizce açıklamalarından çok daha kısa olması. Ayrıca bu taşların etrafında her hangi bir koruma da yok. Gelen ziyaretçiler taşlara dokunuyor, sürtünüyor, bu da elbette ki yazıtlara zarar veriyor.

 

dokunma
bilge2

 

Bir ara, tuvaleti kullanmak için müzede bilet kesen adamın yanına gidiyorum. Üstüne üstlük adam bana tuvalet de kapalı demeye çalışıyor. Sakince tuvaleti derhal açmasını yoksa oraya idrarımı bırakacağımı el ve başka uzuvlarımın da yardımıyla anlatıyorum, birdenbire kapalı olan kapılar şahsıma açılıveriyor.

Sonra taşların asıl ait olduğu yerlere bakmaya çıkıyoruz. Tam bir rezalet. Ortalığı pislik götürüyor. Moralimiz bozuluyor, çıkıyoruz.

 

kapluş
ışıksız

Kırık kaide ve karanlık müze

 

Aracın şanzımanı cortlayınca gece tanrının unuttuğu bir yerde kamp atmak zorunda kalıyoruz. Burayı tanrı unutmuş ama lanet sivrisinekler burada mutlu bir biçimde yaşıyor olmalı ki yüzlerce sivrisineğin akımına uğruyoruz. Bu mahlukat türü beslenmek için bizi mi bekliyordu acaba? Derhal etrafta ne kadar tezek varsa toplayıp yakıyoruz, zira bırak odunu, çalı çırpı bile yok, çünkü ortamda ağaç ve çalı yetişmiyor belli ki.

Duman sinekleri uzak tutuyor ama biz de tezek isiyle yıkanıyoruz. Bundan sonra birisi bana 'Neden Moğolistan?' diye soracak olursa 'Bok toplamak için' yanıtını vermeliyim düşünceleri içinde votkamı yudumluyorum.

UAZ'IN GÖZÜNÜ SEVEYİM

SSCB'nin batı bölgelerinin II. Dünya Savaşı'nda yaşadığı Alman istilasından dolayı sanayi Stalin'in emriyle doğuya kaydırılmaya başlamıştı. Moskova'da konuşlanan ve zamanın en lüks arabalarını yapan ZİS[10]de fabrikalarını Volga bölgesinin Ulyanovsk kasabasına taşıdı. SSCB'nin Almanlara karşı kazandığı zaferden sonra ZİS Moskova'ya geri dönünce kalan ekipmanlar ve uzman işçilerle beraber üretime Ulyanovsky Avtomobilny Zavod adı altında devam edilmeye başlandı.

 

Uaz4
uaz1

 

Kiraladığımız araç UAZ-452 tüm özellikleri ile tipik Sovyet ekolünü yansıtır. Yani üretilen herhangi bir makine/araç/alet asla bozulmayacak, her koşul altında çalışacak biçimde tasarlanmıştır. Ender de olsa arıza yapan/bozulan araçlar kullanılan kişi tarafından kolayca tamir edilebilmelidir. Bu minvalde okullarda makine eğitimine de önem verilmiştir. Bu ekolün en popüler örneği Kaleşnikov otomatik tüfekleridir. Sovyet ekolü moda veya tasarım evrimi gibi mevhumlarla çok içli dışlı olmadığından, aletlerin tasarımları da hemen hemen ilk üretildikleri halleriyle kalmışlardır.

Bu minvalden yola çıkarak şöförümüz arızalan şanzımanı vardığımız kasabada kendi kendine değiştiriyor. Bizim ülkede herhangi bir kasabada şanzıman değişimi yaptırmaya kalksak adamı ayakta s... 

Neyse bu kötü düşünceleri uzaklaştırarak yolculuğun tadını çıkaralım bari.

KUZEYE DOĞRU

Dümdüz, uçsuz bucaksız stepler düşünün. Ve ekteki fotoğrafa bakıp yorum yapın. Sovyetler zamanında  gönderilen arazi araçları veya ağır vasıtalarla bu düz steplerde yol almak çok zor değil. Hatta tekerleklerin izleri ortaya çıktıkça iyi kötü bir yol da ortaya çıkmaya başlıyor. Her şey iyi-güzel, hoş da dümdüz yolda neden kavis çizerek gidiyorsun Mongol kardeşim? Kafan mı güzel yoksa senden sonra bu yolu kullanacaklar senin fantastik sürüşlerin hakkında yorum yapsın diye mi bunca uğraş, ya da bizim bilmediğimiz/çözemediğimiz başka bir gizem mi var işin içinde? Ayrıca ülkende spor gelişmemiş. Dünyanın oynanması en basit sporu olan futbolu sevdirmek yerine, toprağın üzerine dandik basket potaları dikmek de ne demek oluyor? Basketbol, zıplayan topla ona uygun zeminde oynanır. Futbol için dört tane taş ve topa benzer bir şey gerekir (iç içe geçmiş çorap bile olur). Neyin kafasını yaşıyorsunuz?

 

yol
1030441-700x525

 

Berbat yollarda içimiz dışımıza çıkarken bazen günde 100, bazen 300 km yol alıyoruz. Neyse ki votkanın dostluğu sinirlerimizi yumuşatıyor. Yolculuk boyunca ne doğru dürüst peynir ne de et yiyebiliyoruz.  Zira yol üzerindeki kasabalarda peynir veya taze et bulmak imkansız, keza rastladığımız yurtlarda da. Yurtlarda anca ayrag veya keş ikram ediliyor yufka ekmekler eşliğinde. Etraftaki yüzlerce koyun, keçi, yak... herhalde doğal ölümlerini bekliyor olmalı. 

Bazen hiçliğin ortasında küçük lokantalara denk geliyoruz. Bulduğumuz berbat çibörek veya etli pilav ise ağır koyun kokusu ile karşılıyor bizi. Bazen de kasaba bakkalından donmuş et alıp kendimiz pişiriyoruz. Çünkü aşçımız et pişirmeyi bilmediğini iddia ediyor. Zeka seviyesinden şüphelendiğimiz aşçımız aynı zamanda bizim neden ısrarla beyaz peynir aradığımızı anlayamıyor, ona en az on kez atalarımızın bu topraklarda yaşadığını ve büyük ihtimalle beyaz peynir yemeyi de bizim atalardan öğrendiklerini anlattığımız halde.

 

yaksağ

 

Moğollar büyük olasılıkla bütün Türk budunlarının çıktığı Sibirya tarafından gelmişler buralara. Sanıyorum önceleri yancı olarak Göktürklerin yanında takılmış, sonra da Göktürklerin yıkılmasıyla onlardan öğrendikleri ile ortamda palazlanmışlar. Bunu basit mantık yürütmeyle anlayabiliriz: 

Ok-yay ustaları genelde orada yaşayan Urenhaylar gibi Türk kavimlerinden çıkıyor.

Herhangi bir demir ustasına rastlamadık. Anadolu'da ise hemen her bölgede bıçak ve demir ustaları bulunur.

Savaşlarda kullandıkları hilal ve vur-kaç taktiklerini kullanmaya 13. yüzyıldan önce başlamıyorlar.

Yapabildikleri peynir çeşidi yok denecek kadar, Anadolu'da üç yüze yakın peynir çeşidi bulunmakta. 

Ayrag, yoğurt ve kımızı ise berbat yapıyorlar. Sadece kaymağın kıvamını tutturmayı başarmışlar gibi. Anadolu'da tatlı ve tuzlu olarak iki tür kaymak üretilir. Afyon kaymağı gibi bir şey dünyada mevcut değildir. Anadolu'da nedense kımız unutulmuş, ayrana geçilmiştir.

Et yemekleri (büyük bazı kentler dışında) yok denecek kadar az.

Şöyle bir itiraz olabilir, biz bir çok şeyi Anadolu'dan öğrenmişiz. Doğrudur. Bir çok Türkolog’un da işaret ettiği üzere Türkler başka uygarlıklardan her zaman bir şeyler öğrenir. Yanlış olan, Anadolu dahil Asya ve Avrupa'nın büyük kısmını işgal eden Moğolların hiç bir şey öğrenememelerine karşın kurdukları imparatorluğa büyük bir hayranlıkla bakılmasıdır. Adamlar kafalarını 13. yüzyılda bırakmış gibi yaşıyor. 

 

dere1
göl
dere2

Kurumayan Otlak, Dere ve Göller

 

Bir başka bilinç tutulması ise Türk-Moğol İmparatorluğu gibi zırva bir terim türeterek Moğol yancılığı yapmaya çalışan 'Türkçü' tarihçilerimiz tarafından yaşanmıştır. Eski bir deyiş "Türkler iki şeyden korkar: Tanrıdan ve Moğol'dan" derken belki de bizim Moğollarla olan akrabalığımızın bile nasıl şüpheyle yaklaşılması gerektiğini söylüyordu. 

Zaten büyük ihtimalle olay bize ilkokulda öğrettikleri gibi gerçekleşmedi, otlaklar bitti, dereler kurudu, biz de Moğolistan'dan göç ettik. Gördüğümüz kadarıyla ne otlar kurumuş, ne de dereler, göller... Bizim atalar Göktürklerin yıkılmasına müteakip iyice güçlenen Moğollardan iyi bir sopa yedikten sonra mekanı güzelce terk etmiş de gururumuzdan bunu kendi kendimize itiraf edemiyoruz gibi geldi bana daha çok.

MACERA DEVAM EDİYOR (tıklayınız)...

 

DİPNOTLAR

[1] Bu kelimeyi büyük ünlü uyumuna dahil ettim.

[2] Gerçekte, Kazakistan'daki Esik Kurgan'ında ünlü 'Altın Elbiseli Adam'la beraber bulunan bir kadehte (MÖ. 5-6. yy) Runik alfabenin ilk örneği görülmektedir. Ancak, buluntuların genel görüşe göre Farsi sayılan İskitler'den kalma olduğu düşünülmektedir.

[3] Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı

[4] İlgilenenler için bkz. www.gokturkceogreniyorum.com

[5] İskoçya'da bulunan 6,5 m yüksekliğindeki taş yazıt.

[6] Teslim olmayan kentlerin kale surlarından içeriye mancınıkla vebalı cesetleri attırırmış. Sularını zehirlermiş.

[7] Ayaş'ın kimi köylerinde rastlanan bir durum olduğu söyleniyor.

[8] N. Mikhailof'un 1991 yapımı Urga filmindeki "Şeytan bile içmez bunu" tesbiti.

[9] Moğol atasözü

[10] Zavod İmeni Stalina, Kuruşçev daha sonra adını ZİL yani Zavod İmeni Likhachova olarak değiştirdi 1956.

Paylaşım için

2013 SODENKULA FİLM FESTİVALİ

Haziran, Beyaz Geceler Zamanı

 

Havaalanından çıktığımızda bizi sert bir rüzgar ve soğuk hava karşılıyor, akabinde derhal kalınları giyiyoruz. Boru değil, yaz ayı bile olsa kutup dairesinin içindeyiz, sıcaklık öğlen on sekiz-yirmi, akşam beş-on. Ama insanlar bizim kadar kötümser değil. Tişörtlerle gezip barların bahçesinde soğuk bira içerek yaza merhaba diyorlar. 

 

Bira içmeyi bıraktığım ve hava da buz gibi olduğu için bir Jameson patlatmak istiyorum, tabi ki buzsuz. Bu isteğim barmenin hoşuna gitmiş olacak ki tek parasına dubleyi basıyor. Üçüncü kadehte ise level atlamış olacağım ki triple uzatıyor. Ben de gıyabında kadehimi onun ve tüm iyi yürekli barmenlerin şerefine kaldırıyorum.

 

 

Gittiğimiz bar yörenin en sıcak ortamı. Fin halkı NŞA zinhar konuşmazken, kafaları buldukça iletişime geçme isteği ile coşuyorlar adeta. Ama gel gör ki o kadar alkolden sonra iletişim ne mümkün? Ne dediklerini anlamak için akla karayı seçiyoruz. Bu arada masaya devrilenler ayrı bir husus. Aklımda kalan bir diğer görüntü ise sokaklarda sabaha karşı (gerçi orada yazın hiç gece olmuyor ama) sarhoş Finlilerin tıpkı ‘Yaşayan Ölülerin Dönüşü’nde olduğu gibi yalpalayarak, tam birer zombi gibi yürümeleri. Neyse ki zararsızlar.

 

***

 

Ertesi gün kasabayı keşfe çıkıp, aslında Film Festivali için burada olduğumuz için, program almak, gideceğimiz filmleri belirlemek amacı ile ortamı kolaçan ediyoruz. Filmlerde pek bir bok yok. Kasaba da çok küçük olduğundan yarım saat içinde her yerini öğrenmiş olarak huzura eriyorum. Bu arada iki tane pizzacı tespit ediyoruz. Finlandiya’da, hele böyle unutulmuş bir yerde olduğundan bunlardan en azından birinin bizim memleketten olma olasılığı yüzde bin diye kaba bir tahmin yürüterek içeri dalıyoruz: “Merhaba, kolay gelsin.”

 

julkisivu-kesalla-2016

 

İçeride en az benim kadar esmer çocuklar var ama suratıma mal mal bakıyorlar. “Yok mu Türkçe bilen?” diye sorumu ısrarla yineliyorum, zira o kadar olasılık hesabı yaptık, yanılma payı yok. Nitekim bir tanesi utana sıkıla çıkıp kırık bir Türkçeyle “abi biz Kuzey Iraktanız” deyince bir Rojbaş[1]yolluyorum kitleye. Elemanlar bir anda seviniyor, o sırada mekan sahibi olduğu belli olan adam içeriden beliriyor ve koca bir “hoş geldiniz” diyor. Hele bir de neredeyse akraba çıkacak gibi olunca yüzünde güller açıyor. “Misafirimsiniz” diyor “her gün gelin, hep gelin, daima gelin”. Tabii uğrarız diyoruz. Uğruyoruz da nitekim. Biliyoruz ki gurbet el zordur, dayanışmak lazım güzel insanımızla (kötüsüyle değil elbette, onlar ki başlarına taş yağsın, kıçlarında güller açsın).

 

sodankylä
soden

 

Festivalin adı ‘Gece Yarısı Güneşi’, kurucular arasında elbette ki Aki (Kaurismaki) Abimiz var. Ne var ki araç amacı aşıyor ve gündelik hayat-alkol-sohbet üçgeninde çok sayıda filme gidemiyoruz ne yazık ki. Ama daha iyisi oluyor, kopuk bir filmden sahneler yaşıyoruz sanki. Zira evinde kaldığımız eleman bizi yüzen saunasına davet ediyor (Bu arada adam atom mu fizik profesörü mü neymiş). Yol arkadaşım Ülke ile buna bir anlam veremiyoruz önce. Nasıl yüzen sauna lan? Baya yüzüyormuş meğer. Böyle motoru filan da var. Eleman kasa kasa birayı, votkayı, şampanyayı yüklüyor ve açılıyoruz gece on ikide nehrin ortasına, anadan üryan ve kızlı erkekli. Tek sıkıntımız suyun kaldırma kuvveti ve beş santigrat derece olan hava sıcaklığı. Sıcacık saunanın içinde ver alkolü ver, sonra çık ve buz gibi nehre atla. Kalp krizi riski olduğundan önce Ülke’nin atlamasını bekliyorum, bakıyorum ölmüyor ben de atlıyorum ve satırlarımdan anlaşıldığı üzere ben de ölmüyorum. 

 

Gerçekten müthiş bir olay. Müthiş olan ölmemek değil, sıcak topların soğuk suya değme anı elbette ki. 

 

9
7

 

Derken Ülke ile Etnografya müzesine gitmeye karar veriyoruz. Yürürken, yol üzerinde orada olmaması gereken bir şey mi görüyoruz veya harita ile çelişen bir durum mu vardı tam hatırlamıyorum ama cebimizdeki haritayı çıkartıp salak salak bakmaya başladığımızda yanımızdan geçen iki kız önce bizi süzüyor sonra da yardım teklifinde buluyor.

 

Aslında gideceğimiz yer Laz labirenti gibi bir yerde, düz git, köprüyü geçince sağa dön ve ilerle. O kadar! Yine de ayıp olmasın diye haritada gösteriyoruz ‘buraya gitmek istiyoruz’ gibilerinden. Kızlar daha önce harita görmemişler gibi boş gözlerle haritaya bakarak gak guk ediyorlar. Bizim şaşkın bakışları görünce de ‘ya aslında biz de buranın yabancısıyız’ diyerek gevelemeyi sürdürüyorlar.

 

Dayanamıyor ve ‘O zaman biz size yardım edelim’ diye atlıyorum, ‘Nereye gitmek istiyordunuz?’ Ülke de durum karşısında kendisini tutamayıp makaraları koyuveriyor. Kızlar da derhal uzaklaşıyor tabii... Yine sıçıp batırarak bir tanışma fırsatını daha tepiyoruz ama ne yapsaydık ki? Kedi ve ciğer hesabı, zaten çok da güzel değillerdi avuntusuyla sırıtarak yola devam ediyoruz. 

 

 

8

Gece 03:00 suları

Geleli 4-5 gün olmuştu. Yine bir sohbet esnasında ren geyiklerinden açıyor konu. Oranın halkı “Ne kadar salak hayvanlar bunlar” deyince sıkı hayvan dostları olarak hemen müdahale ediyoruz, “hayvana öyle demeyin, ayıptır”. “Yok yok” diye üsteliyorlar, “gerçekten geri zekalılar. Siz de dikkat edin.” Ülke ile birbirimize bakıyoruz anlamsızca. Ertesi gün de araba kiralayıp çevreyi keşfe çıkıyoruz. Rovaniemi kentindeki turizm ofisindeki kız da üç beş sohbetten sonra aynı konuyu dillendiriyor: “Aman ren geyiklerine dikkat edin, bu kadar embesil bir hayvan daha görülmemiştir.”  

 

Finlandiya’nın sembollerinden olan bu sevimli hayvanla Finlilerin arasında ne geçmiş olabileceğini tartışıyoruz ve o anda fark ediyoruz ki o ana kadar ren geyiğini pek de yakından görmemişiz.

 

10

 

Dünyanın en saçma sapan yerlerinden biri olan Noel Baba köyüne uğruyoruz. Gerçekten süper zırva bir yer, tamamen tüketim ve alışveriş mantığı üzerine kurulu. Vatandaşımız Demreli fakir Aziz Nikola, nam-ı diğer Santa Klaus burayı görse büyük ihtimalle kusardı.

 

Untitled

 

Dönüş yolunda birden bire üç tane ren geyiği fırlıyor yola. Hızlı gitmediğimiz için duruyoruz. Hayvanlar mal gibi yolun ortasında duruyorlar. Bir iki kornaya basıyoruz tık yok. Dışarı çıkıyoruz, hiç oralı değiller. Hayır yolun ortasında bok mu var arkadaşım? S.ktir git ormanda takıl işte mis gibi. Burada araba çarpar. Yok, anlamıyorlar. Dikilmeye devam.

 

Ren geyiklerinin gerçekten de geri zekalı olduklarını üzülerek idrak ediyoruz. Ama çok sevimli keratalar. Özellikle boynuzlarındaki tüylerle.

 

6
5

 

Son durağımız bir başka dil ailesi grubumuzdan uzak akrabalarımız olan Laponlar. Köye geldiğimizde ‘şamanizm acaba burada da mı öldü?’ sorusuyla dalıyoruz ortama ama ne yazık ki bir kez daha idrak ediyoruz ki olay burada da turistik olmuş, ayağa düşmüş. Lapon kılığına girmiş Finli teyze güpegündüz Alman turist kazıklıyor.

 

Ayıp mı? Belki.

 

Belki de turist hak ediyordur bu muameleyi.

 

Paylaşım için

TAPAS MI? YETER AMA!

İspanya'nın kendine özgü herhangi bir yemeği yoktur, İspanyollukla alakası olmayan Bask, Katalan ve Galiçya mutfakları vardır ama onların da dünyaca ünlü yemeği yok gibidir. Bunu bize söyleyen İspanyolca hocalarımız ve kullandıkları kitaplardı. Ülkenin en ünlü yemeği olan pilavdan bozma paellayeni bulunmuş bir yemektir ve öyle aman aman bir şey değildir. İspanya mutfağını ünlü yapan, büyük ihtimalle Arap kültüründen aldıkları tapasyani meze kültürü; ikincisi ise Franco faşizminden sonra yetişen aşçıların büyük bir iştahla bir sürü malzemeyi kullanarak geliştirdikleri, icat ettikleri yemekler olsa gerek.

 

cafe

Tapas dendi mi ülkede öne çıkan yer ise hiç kuşkusuz Granada'dır. Ama önce kentteki tapas-bar, bar ve restoran ayrımlarının farkına varmakta fayda var. Ancak daha da öncesinde Granada'da ve Almeira'daki tapas-bar raconunu bilmek gerekiyor: harhangi bir tapas-bara girdiğinizde bira veya şarap istediğiniz zaman yanında tapas gelmesi sizi şaşırtmasın, özellikle de tapasın ücreti biranın içine dahil olduğunda. Fiyatları 1.60 ve 3 avro arası değişen biranın bardak büyüklükleri de değişiyor. Kanya (caña) 20, tubo 30 ve harra (jarra) ise 50 santilitrelik bardaklarda servis ediliyor; ancak harra bulmak biraz zor.

 

bar-correo-cerveza--644x362

 

Yani, acıktığınız zaman restoranda sadece paranız karşılığında yemek yemek veya barda kuru kuru biranızı içmek yerine herhangi bir tapas-bara girdiğinizde servis edilen en küçük bira karşılığında karnınızı doyurmak mümkün olabiliyor. Bu, elbette gittiğiniz yere de bağlı. Eğer mahalle arasındaki bir tapas-barı tercih ediyorsanız bol kepçe tapas yemeniz mümkünken, kalbur üstü yerlerde damak zevkinizi geliştirmek de olası. Bazı yerler, birinci ve ikinci tapas uygulaması yaparken (yani şefin o günkü ruh durumuna göre tapas hazırlayıp birinci biranızla başka, ikinci biranızla otomatik olarak başka tapas servisi), bazı yerlerde ise artan çeşitlilikteki tapaslardan dilediğinizi seçmeniz mümkün olabiliyor. Kimi yerlerde ise fiks tapas uygulaması mevcut. Yani her gün dilediğinizi seçebileceğiniz, on farklı tapas çeşidi olan yerler de var.

 

tapas1

 

Kimi yerler sadece deniz ürünü servis ederken, başka yerlerde sadece et veya bocadillo/bokadilyo denilen, sandviç ekmeği arasına jamon/hamon serpiştirilen sandviçler bulabilirsiniz.

 

tapas2

 

Buraya kadar her şey iyi güzel ama, mesela canınız arkadaşınızla iki tek mi atmak istedi, veya kafanızı dağıtmak için biraz içmek mi istediniz? Ne var ki Endülüs yöresinde içme isteğiniz gerçekleşmeyebiliyor.. Çünkü Saat 17:00'ye kadar bir yer bulup içme olasılığınız varken, eğer ki saat 17:00 ve 19:00 arası biradınız, yapacağınız tek şey eve gitmektir, zira açık yer bulmak oldukça zor, hatta imkansızdır. Nedeni ise vatandaşın siesta saati bitmiş buna karşın tapas-barların siesta zamanı başlamıştır.

 

Spanish-tapas

 

Bir yandan da, 17:00'ye kadar bulduğunuz mekan ise sadece tapas-barlar olacaktır ki üç-dört tane bira içeceğim diye yanında tapas yemeyi de göze almanız gerekiyor. Çünkü ne yazık ki yalnızca alkol servisi yapan barların açılması oldukça geç vakitleri bulabiliyor.

Bir de Ramon, yeter kesme artık hamon desek de, Ramon biraların yanında tapas getirmeye devam ediyor. Ve bunun sonucu da kimi zaman, kadim dostum Ülke'nin ziyareti esnasında başına gelen kusma vakasıyla sonuçlanabiliyor, ve bu kusma olayı ne yazık ki içkiden değil, yemekten oluyor.

Yani, ilk duyduğunuzda kulağa hoş gelebilir ama Granada'daki tapas olayı gerçekten insanı yıldırıyor, biraya da şaraba da lanet ettiriyor, eğer ki bira içme eylemi önceliğiniz ise. Ben yine de Ramon'a uyarımı yapmadan edemiyorum:


"Ya basta Ramon, no corta mas jamon!"

yani 

Yeter Ramon, kesme artık hamon!

 

Paylaşım için

Terms & Conditions  |  Privacy Policy

Gezenti 2018 © All Rights Reserved