UKRAYNA’NIN DÜNÜ III

BÖLÜM III-Kiev, Odesa-Kırım

Bizimle gelen ABD’li Asha taş gibi bir arkadaşımız. Trende muhabbet ederken “Buraya gelmeden önce Estonya’daydım böyle güzel hatunlar görmedim” diyor. Lan bu kız bile böyle diyorsa kim bilir Estonya nasıl bir yerdir? Metin’le birbirimize bakıyoruz. Bundan iki üç ay kadar önce arkadaşlardan biri AŞTİ’de salak salak dolanan bir Eston’u eve getirmişti, biz de bunu bir ay kadar beslemiştik. Ama herif büyük çökmeceli çıkınca döverek kovmak zorunda kalmıştık. Eleman sağolsun ülkesine dönünce bizi (veya yediği dayağı) unutmamış olacak ki “illa gelin” diye mesaj atıp duruyordu.

Kiev’de o sıralar pek bir bok olmadığından (varsa da biz bilemedik) arkadaşların evine yerleştikten sonra koşa koşa Estonya elçiliğine gidiyoruz. Önce konsolosluk memurları bizi kovmaya çalışıyor ama ben bu işlere şerbetli olduğumdan kavga dövüş, memurları başvurumuz için ikna etmeyi başarıyorum. Gidip bizim Eston bebenin yazacağı davet mektubunu getirmemiz gerekiyor. Buna e-posta atıyoruz, bu da bize davet mektubunu yolluyor derken mektubu alıp gidiyoruz. 

Kadın memur mektubu okuyup “siz benle dalga mı geçiyorsunuz?” diyerek bizi bu kez net bir biçimde kovuyor. Ağzını yüzünü kırdığımın bebesi artık mektuba ne yazdıysa…

Böylece rotayı değiştirip (hayır sanki Ukrayna’daki kızlara kıran girdi de) lanet olsun kuzeye, ne varsa güneyde var diyerek Kırım’a akmaya karar veriyoruz. Önce Odesa’ya gitmemiz gerekiyormuş aktarma için. Kırım’a kadar olan biletleri Kievli arkadaşlarımız aldığı için sıkıntı yaşamıyoruz. Bir gece Odesa’da kalmamız gerekecek yine. Ama bu kez akıllılık edip son dakikada bize dahil olan Asha’yı daha önce bizi almayan otele yolluyoruz. Tahmin ettiğimiz gibi en büyük odalarını üç kuruş paraya veriyorlar iyi mi? 

Ertesi gün Metin’le birlikte Simferepol’deyiz. Burada pek bir bok olmadığından martruşkaya atlayıp en yakındaki kıyı yerleşimi olan Yalta’ya uzuyoruz. Merkezde bulduğumuz tek otel ateş pahası. Dolmuşta tanıştığımız ve beraberce yürüdüğümüz Alman çocuklardan birisi iki üç kelime Rusça bildiğinden bir tane babuşka bulup anlaşıyor. Etrafta başka babuşka da yok ve saat oldukça geç. Bir şekilde kadına “bize de yer ver” diye yalvarınca kadın bizi götürüp yine penceresi olmayan bir yere koyuyor. Almanlar da mis gibi eve yerleşiyor. Sabah olunca anlıyoruz ki kömürlükte yatmışız. Kömürlük ney lan! 

Anladığımız diğer husus, kadıncağız tek odalı evini bu çocuklara kiraya verdiğinden kendisi sandalyede uyumuş kocası da arabada. Almanlar başka bir yere doğru yola çıkıyor ama biz bir gün daha kalacağız, ama bu kez kömürlükte değil.

Teyzeye bütün teatral yeteneklerimi kullanarak diyorum ki “bu gece de kalacağız ama kömürlükte değil.” Kadının yüzü düşünce acele olarak gösteriye devam ediyorum. Onları göstererek “mama, papa” diyorum, sonra kendi çek yatlarını işaret edip uyuma hareketi yapıyorum. Yani siz yerinizde yatacaksınız. “Biz” diyorum “iki hıyar olarak, yerde mat ve uyku tulumunda uyuyacağız.” Matı ve uyku tulumunu gösteriyorum. Kadınla kocası şaşkınlıkla birbirine bakıyor ve diyorum “aynı parayı ödeyeceğiz.” 

Duygulanıyorlar. “Hayır” diyor kadın Rusça, kendi yataklarını gösteriyor “burda yatacaksınız.” “Olmaz” diyorum. Israr ediyor, sonra başka bir çekyatı açıyor ve “siz orda biz de burada yatacağız” diyor. Olurdu olmazdı derken el mecbur kabul ediyoruz. Akşam olunca tek göz evde beraberce uyuyoruz. Ertesi gün yola düştüğümüzde kadın bize yolluk meyve filan veriyor.

Ordan sonra Sudak’a gidiyoruz. Dolmuşun içinde yine bir takım Almanlar var. Bir anda önümdeki sarışın adam bana Rusça bir laf atıyor. Adama Türkçe “anlamadım” diyorum, o da bana Türkçe “neden anlamadın?” diye karşılık veriyor. Meğerse eleman Tatarmış ve oda kiralıyormuş. Bu arada Almanlar da bana “aa ne kadar güzel Rusça da konuşabiliyorsunuz” deyince, “ne Rusçası Türkçe konuşuyoruz kardeşim” diye tersliyorum. Biraz da onlar şaşırsın. Yok öyle mal gibi gezmek (Kırım Tatarlarının çoğu II. Dünya Savaşı sırasında Nazi yancısıydı).

***

Bu arada bir parantez açayım, Kırım Özerk bir bölge olarak SSCB’nin yıkılmasına müteakiben Rusya tarafından jest olarak Ukrayna’ya bağlanmıştı. Kırım nüfusunun %65’ini Ruslar, %5’ini ise Tatarlar/Nogaylar oluşturmaktadır. Yalnızca %30’unun Ukraynalı olduğu yarımadada genelde konuşulan dil Rusçadır. Ayrıca Rusya’nın üssü de orada bulunmaktayken 2014 yılında Rusya’ya atar yapıp sonra da Kırım bizimdir demek filan biraz abesle iştigal gibi geliyor bana. Rusya Kırım’ı tek bir kurşun atmadan geri almış, buna karşın Ukrayna yarımadanın elektriğini kesmişti. Oradaki insanlar dört ay kadar elektriksiz kalmıştı.

***

Tatarların evindeki odaya yerleşiyoruz. Bayağı yardımcı oluyorlar, hatta yemek bile veriyorlar. Günler sonra güzel bir yemekle karnımız doyunca merkeze doğru akıyoruz. Burası bizim seksenlerdeki kıyı yerleşimleri gibi ama biraz daha fazlasını vaat ediyor. Sokakta boş gezenler, dondurma yiyenler, plajda takılanlar, içerek yürüyenler, oturarak içenler aynı. Ama bir de gelen seslerden anladığım kadarıyla yüksek duvarların ardında süper eğlenceli ortamlar var ki tam birer kapalı kutu. O zamanlar genç dimağ olan Metin’e “seni alemlere akıtayım mı?” diye tuzak soru soruyorum, yanıt net olarak geliyor: “akıt beni!” 

“Gel lan” diyip gözüme kestirdiğim bir mekanın kapısına dikiliyorum. Bodyguard elbette ki bir kadın, Bu kez İngilizce konuşuyorum ki şekil olsun. Kısaca “eğlenmeye gelen yabancılarız, tokuz ama bir şeyler içsek fena olmaz” diyorum. Bizi içeri buyur edip sahnenin önündeki masaya oturtup gidiyor. İki tane kiril alfabesi menü geliyor akabinde. Sahnede hoş bir solist şarkılar söylüyor, ortam tam pavyon ortamı, bir konsomasyon eksik. 

Menüden anladığım kadarıyla yalnızca yemek ve içki var. “Lan” diyorum kendi kendime “açık hava pavyonuna gelmişiz masayı donatmamak bize yakışmaz. Mamafih meze yok gibi.” Metin’e “sen iki dakka dur ben bu işi çözeceğim” diyerek kapalı mekana giriyorum ve “Tanrı aşkına, İngilizce bilen biri var mı ortamda?” diye bas baritondan kitleye sesleniyorum. Bir anda etrafım sarılıyor ama bu daha çok “ana, lan turist gelmiş koşun” gibi bir tepki. Bana dokunanlar, beni okşuyanlar filan var, mal gibi kalıyorum ortalarında.  

Sonra etrafımdaki kızlardan biri “ben İngilizce biliyorum, derdin nedir?” diye soruyor. “Ablacım” diyorum, “ben Türkiye’den geliyorum, karnımız tok ama masayı böyle meze tarzı ufak şeylerle donatmak istiyorum, nasıl yaparız?” Kız ne istediğimi tam anlamıyor o sırada başka bir eleman kırık bir Türkçe ve yarı İngilizce ile “abi ben Özbek’im, bunlar meze filan bilmez, yemekten başka bir şey yok burada” diyor. “Yapma ya, vah tüh” derken bir anda milletle ahbap oluyorum. Nerelesin, ne yapıyon, ülkemizi nasıl buldun..? Bir süre sonra kös kös masaya dönüyorum.

Bu arada travesti bir sanatçı sahne almış ve seyircinin kucağına oturmak suretiyle sanatını icra ediyor. Metin’in ise göt üç buçuk atıyor tabii, ya benim de kucağıma oturursa, ya ben de bir anda travesti olursam diye (nedense insanımızın genelinde böyle saçma bir korku var). Öyle bir şey olmuyor ve sanatçı Metin’i pas geçiyor ben masaya otururken. Garsona içki söylüyorum ve şov devam ediyor.

Biraz önce arkadaş olduğum Özbek baba ve oğlu sahnede. Adamlar meğersem akrobatmış. İki tane çekiçin üzerinde inanılmaz hareketler yapıyorlar, ağzımız açık izliyoruz. Sonrası alkış kıyamet. Ayakta alkışlarken onları masaya davet ediyorum, geliyorlar. Derhal votka ikram ediyorum, içip eğleniyoruz. Sonra bizim İngilizce bilen hatun sahne almasın mı? Anladığımız kadarıyla sahneye gönüllü davet ediyor. Bir tane sarhoş Rus geliyor, bu da başlıyor onunla dans edip bir yandan striptiz yapmaya... 

Şovun sonu unutulmazdı, kadın çıscıbıldak kaldıktan sonra elemana sürtünürken adamın pantolonu şak diye indiriyordu ve adamın karısı filan gelip dalgametresi sallanırken dans eden kocasının fotoğrafını çekiyordu alkışlar ve kahkahalar eşliğinde. 

Yine ayağa kalkıp sanatçıyı masaya davet ediyorum. O da masama gelince benim racon bir anda oluyor bir milyor iki yüz elli bin. Etraftaki bütün gözler masamıza dönmüş, “kim lan bunlar?” diyerek bizi kesiyor. Gece de bu şekilde tamamlanıyor. Hesap geliyor üç kuruş, bahşis bırakıyorum beş kuruş.

Kapıda bizi içeri alan kadın kırık İngilizcesiyle ben Kiev’denim filan diyor, sonra bir anda beraber sokakta dans etmeye başlıyoruz...

Sabah Metin atmden para çekerken iki tane asker musallat oluyor: “pasaport?” diye yanaşıyor. Amaç belli, o zamanlarda oldukça yaygın olan pasaportu verince geri alabilmek için 5’ten başlayıp 100 ABD dolarına kadar çıkabilen meblağı vermek. Yemezler canım. Metin’in önüne geçip “Niyet Ukrainski” diyorum, asker tekrar “passport” diye soruyor. “Niyet Ruski” diye yanıtlıyorum. Pasaport gayet uluslararası bir kelime de ben de uluslararası çakalım kardeşim. Bu şekilde her pasaport dediğinde aynı tepkiyi verince artık diğer asker götüyle gülmeye başlıyor ve diğerini kolundan tutup götürüyor.

***

Sonra Feodosya’ya giden troleybüse biniyoruz. Dışarıda bira içiyordum, şoför içeri girip bana atla işereti yapıyor, elimdeki birayı gösteriyorum ayıp olmasın diyerek, “atla be ya” diyor dostça. Yolda giderken heykelini gördüğümüz Puşkin’den filan bahsediyor ama bir bok anlamıyorum tabii ki.

Feodisya’ya varınca Sudak’daki Tatarlar’ın iyi davranışı üzerine hemen bir takım Tatarları buluyorum “bize yardım edin, kalacak yer bulun” diye. Yine etrafım çevriliyor ama bu kez pek dostça değil. Sorular daha çok “Sen müslüman mısın?” “Namaz kılıyor musun?” “Allah var mı?” şeklinde. Ulan hani herkesin dini kendine idi? “Ne alakası var?” diyorum sertçe, “deprem hep dinsizlik yüzünden oldu” diyorlar (1999 Ağustos Depreminden bahsediyorlar). Yuh arkadaş! Nereye düştük? “Sohbetinize doyulmaz” diyerek anında uzuyorum. Biraz ileride bir takım babuşkalar görüp birisiyle anlaşıyorum, kadın bizi Karl Marx sokağındaki evine götürüyor. Yerleştikten sonra ikinci iş karın doyurmaya çalışmak. 

Yine yiyecek bir şey bulamayıp ‘Gastronomlarda sürtüyoruz. Bu gastronom denilen yerler tam bir Sovyet fenomenidir (rezilliğidir) aslında. Oturacak yerin olmadığı, ayakta dinelerek boktan mezeler eşliğinde soğuk domuz sosisi yiyip bayat ekmeğin tanesine para verdiğin ama her daim votka içebildiğin yerler buralar. Mekanın mantığı vatandaş çok oyalanmasın, hayattan zevk de almasın. Bir an önce evine gitsin mutfağında sosyalleşsin ki biz de ev arkadaşlarından bunların sistem karşıtı olup olmadığını öğrenebilelim. Zamanında dünyanın en büyük ülkesinde, bu kadar farklı kültürün, yüzlerce etnik grubun olduğu coğrafyada doğru dürüst bir yemek kültürünün gelişmemesini başka türlü açıklayamıyorum. 

Bilmeyenler için de mutfak ispiyonculuğu ile ilgili bir not düşeyim, Sovyetlerde insanlara barınacak yer sağlanıyordu ama bu tam teşekküllü bir ev değildi, bir aileye bir oda veriyorlardı (tıpkı Yalta’da kaldığımız ev gibi). Evler 2 veya daha fazla odalı olabildiğinden birden fazla aile bir evi paylaşıyordu. Tuvalet ve banyo ayrı ayrı, salon yok, dolayısıyla diğer ailelerle ortaklaşa kullanabileceğin tek alan mutfak oluyordu. O da sırayla yemeğini yaptıktan sonra ev arkadaşlarınla birer kadeh votka içip sosyalleşme imkanı bulabildiğin yerlermiş. 

Eh, alkolün dozajı arttıkça kalpler açılıyor ve sisteme karşı isyan dile getiriliyordu elbette ki. Yükselme umudu taşıyan muhbir vatandaş ev arkadaşını ispiyonluyor ve sistem bu şekilde yürüyordu. Arkadaşlık kurmak halen post-Sovyet ülkelerinde büyük bir sıkıntıdır, çünkü güven sorunu vardır.

Bir sonraki gün için Odesa’ya tren bileti almaya gidiyoruz, zira iki gün sonra kalkacak olan UkrFerry ile ülkeye dönüş yapabiliriz. Bir aydır bu topraklardayız artık iyice palazlandık. Bilet sırası bize gelince elimde daha önceden hazırlamış olduğum çizimi uzatıyorum.

IMG_6805

Şekil 2-a Orjinaline zamanın tarihini filan da eklemiştim

Resmi görünce o demirden yoğrulmuş çelik disiplinli babuşka birden makaraları koyuveriyor. Üstelik diğer biletçi babuşkaları da çağırıyor, böylece herkes işi gücü bırakıp benim şahesere beş dakika kadar kahkalarla gülüyor. Gülme faslı bitince de elimize biletleri takdim ediyorlar.

Tüm seyahatimiz boyunca ilk kez kendi başımıza tren bileti almanın haklı gururunu yaşıyoruz. Ve kös kös ülkeye geri dönüyoruz (bok vardı).

 

SON

 

UKRAYNA’NIN DÜNÜ II

BÖLÜM II-Çernivtsi, Ekotopya Köyü, İvano Frankivsk

 

Çantaları alırken pilotlardan bir tanesi nereli olduğumuzu soruyor ve akabinde bizimle Türkçe konuşmaya başlıyor, meğer daha önce Türkiye’de çalışmış. Ekotopya’nın olduğu yeri söyleyip “nasıl gideriz?” diye soruyoruz, “buradan herhangi bir yere sadece taksi ile gidebilirsiniz” diyor. “Başka bir ulaşım yok, taksiyi de içeriye sorun.” 

Bu mini havaalanında gerçekten de kimsecikler yok gibi. Bir tane kadın görevli bulup taksi istediğimizi dile getiriyoruz. “O iş bende, siz biraz bekleyin” diyerek ortadan kayboluyor. Bu arada açlıktan öldüğümüz için ufacık, kantin gibi bir yeri görüp oturuyoruz. Yan masada iki tane eleman kahvaltısını votkayla yapıyor, biz de artık kursağımıza girecek ne varsa alıp yemeye başlıyoruz. 

Yemeğimiz bittiğinde yan masadakilerden biriyle göz göze geliyorum, bana kötü bir İngilizceyle: “Tanrıya inanır mısın?” diye soruyor. “Ben sadece futbola inanırım” diye yanıtlıyorum tereddüt etmeden. Sonra ekliyorum: “Lobanovski, Dinamo Kiev, Şevçenko!” “Bu yanıtım karşısında iki eleman da neşeleniyor ve kadeh kaldırıyor, sonra buraya neden geldiğimizi soruyorlar. “Ekotopya” filan diyoruz anlamıyorlar. Sanırım yakınlarda bir müzik festivali varmış, “ona mı geldiniz?” diyorlar, biz de konuyu uzatmayalım diye “he” diyoruz. “O zaman bir şarkı okuyun da neşemizi bulalım” diyorlar. Hah! Burada bir sarhoş eğlendirme eksikti, o da olsun tam olsun.

Başlıyorum söylemeye: “Rüya gibi her hatıra / her yaşantı bana…” Büyük bir alkış, masaya davet, davete icabet ve elbette ki votka ikramı. Prensip olarak 12:00’den önce içmem ama burası Ukrayna kardeşim, içmeyip de ne yapacağız? 

Kısacası Ukrayna’ya hoşbulduk. “Sıra sizde” diyorum votkayı diplerken, başlıyorlar okumaya… Bir saat kadar sonra şarkı-türkü-votka derken bizim kafalar billur olmuş ama sarhoş elemanlar “yahu siz ne bekliyordunuz burda?” diye sorunca uyanıyoruz. “Taksi” diyoruz. “İçerideki abla bize taksi ayarlayacaktı.” Gülüyorlar. “Boşver onu sen, gel benimle” diyerek beni bir tane ofise götürüyor. Anladığım kadarıyla oranın güvenlik subayı gibi bir şey bu arkadaş. Neyse, ben içerideki eski Sovyetik haritaları filan incelerken o birilerine telefon ediyor: “Yarım saate taksiniz burda olur, kadına da ben söylerim diğerini iptal ettiğinizi” diyor. Eyvallah diyorum.

Gerçekten de yarım saat kadar sonra bir tane ciguli bizi alıp kamp alanının yakınlarında bir yere atıp gidiyor. Kampa varıyoruz, millet merak içinde bizi bekliyormuş. Çünkü üç gün gecikme ile geldik buraya. Bu kadar yakın bir mesafeden toplamda beş günde gelebilen yegane şahıslarız. Hollanda’dan bile daha kısa sürede gelmiş elemanlardan bazıları. Hikayemizi ilgiyle dinliyorlar.

İçlerinde o ana kadar hiç Türk görmemiş kişiler de var. Bu da nasıl bir klişedir arkadaş. Ayrıca Türk görmek sadece Türk görmek midir? “Bütün Türkler uzun saçlı ve sakallı mıdır?” Ulan bu soruyla da karşılaştık ya daha ne diyeyim. Üçümüzün de uzun saçlı ve sakallı olması ise klişelere açılan birer kapıymış meğer. 

Bir kaç gün sonra Özdeniz, Alper ve Yaser de aramıza katılınca kafalardaki Türk imgesi bir nebze kırılıyor neyse ki. Bu arada Yaser’i anmadan geçemeyeceğim. O zamanlar ODTÜ Mimarlık Bölümü öğrencisi olan Yaser, 2010 yılında İstanbul Narkotik Şube polisinin kendisine işkence etmesi sonucu psikolojisi bozulmuş ve intihar etmişti. Acısına dayanamayan annesi de 2014 yılında aynı şekilde intihar etti. Polislere açılan işkence davası tam 9 yıl sürdü ve dava bir biçimde evrakta sahtecilik davasına dönüştürüldü.

Muhtemelen polisleri korumak için uzadıkça uzayan dava sürecinde babası da iç kanamadan vefat edince, ailenin geriye kalan tek ferdi olan kız kardeşi Ezgi mahkemede kendisine başsağlığı dileyen mahkeme başkana “Babamı da kaybettiğim için artık güvenimi de kaybettim, o yüzden tekrar anlatıyorum adalet için çok geç kaldınız. Sizden mütalaadaki en üst sınırdan ceza vermenizi istiyorum ama çıkacak karar zaten benim için eksik olacak. Bir aile tek tek katledilmiştir. Bu mahkeme, bu adliye bir ailenin tek tek katledilmesine şahit olmuştur. Geç kaldınız, adalet gecikince bütün ailemi kaybettim. Buradan çıkacak karar insanlık için önemli. Kaybedilen üç can sadece benim kaybım değil. Sizlerin de kaybı. Türkiye başarılı bir mimarı, müzisyeni ve onu yetiştiren iki insanı da kaybetmiştir. Sizlerden adliye sarayında katilleri değil, bu katillerin yok ettiği insanların ailelerini yani beni korumanızı istiyorum” 

İki polise iyi hal indirimi, şudur budur derken 3’er yıl hapis cezası yeterli görüldü. Bu cezanın ne kadarını yattıklarını bilmiyorum açıkçası.

***

Ekotopya günlerimiz eğlenceli geçiyordu. Bir gece Belarus’ta çekilen bir filmin gösterimi vardı. İlk kez Başkan Lukaşenko ile dalga geçmeye cüret eden bu film yıllar sonra ülkede kült mertbesine ulaşacak ama derhal Belarus’ta yasaklanacaktı. 

Ertesi gün alkolümüz bitmişti ve çadırın yanında Metin’e “Ukrayna’da alkolsüz kalan yegane hıyarlar acaba biz miyiz?” diyerek hayıflanıyordum ki bir de ne göreyim? Bizim çadır komşuları öğlen votkasına oturmuşlar. Ayrıca vejeteryan yemekler sunulan kampta komşular kalın kalın sucukları sosisleri hört diye ortaya çıkartınca gözlerim parlıyor ve derhal Metin’e “oğlum oradan 250 gram karışık kuruyemiş yap bakayım” diyorum. Zira gelirken bir kilo karışık yaptırmıştık kuruyemişçiden.

 

Kuruyemişle beraber “Hello komşi” diyerek gidiyorum, hemen buyur ediyorlar. Başlıyoruz içmeye. Bir yandan kadeh tokuştururken bir yandan heriflerin tiplere bakıyorum, sonra tipleri çakozlayıp “lan siz dünkü filmdeki tiplemeler değil misiniz?” diyorum, utangaçça onaylıyorlar. Böylece Kazakistan’dan Andrei ve Beyaz Rus anarşistleri ile yıllar sürecek dostluğumuz başlamış oluyor. 

 

Ne yazık ki yalnızca Rusça altyazılı

 

İlginçtir, hayatımda o ana dek kendimize bu kadar benzeyen kuzeyli insanlar görmemiştim. Filmin başrol oyuncusu Yura gecenin ilerleyen saatlerinde oturduğu yerde içerken sızınca dalga geçip fotoğrafını filan çekmeye başlıyorlar. Bir de üstüne üstlük “götüyle içti” demesinler mi? Gece yarısından sonra filmin kötü adamı Kolia ile elimize fener alıp milleti korkutmaya çıkıyoruz. Tamam bence de içelim de bu nedir arkadaş ya? Yemin ediyorum 10 saattir aralıksız içiyoruz.

 

31B555D3-93E8-4893-AE0F-4723BA08F580
CE485754-AA5B-4C5E-9A64-BE3A465271B9

Leiluk, Pauluk... Tatiana. 2. fotoda Ina... Kolia

 

Yemeklerin vejeteryan olması değil ama gerçekten kötü olması üzerine, “bir gün de biz yapalım bari yemekleri” diye öneriyoruz, hemen kabul ediyorlar. Türlü, pilav ve salata yapacağız. Akşam yine bir şişe acı biberli Nemiroff’u devirmiş olacağım ki Metin yanıma gelip “abi saat 11 oldu” diyor, “bugün yemek yapacağız.” Hasskoo! Hemen kalkıp milleti organize etmeye çalışıyorum ama kafam hala dönme dolap misali dönüyor. Neyse ki daha önceden ahbaplık ettiğimiz Ermeni ve Litvanyalı arkadaşlar yardımımıza koşuyor da 250 kişilik yemeği rekor bir hızla hazırlıyoruz. Pilav işi Can’da, salata Özdeniz ve Alper, Yaser ise Antakyalı olduğundan enfes bir sos hazırlıyor. Ekotopya tarihindeki en lezzetli yemeği hazırladık desem yalan olmaz, ikişer tabak yiyenleri geçtim üçüncü tabak için yalvaranlar bile vardı. Beğenmeyenler de oldu tabii ki ama önyargı dağları bok yedikçe kırılacak!

Günler çalıştaylar, sunumlar, alkol, yeni arkadaşlıklar derken hızlıca akıyor ve kampın sonuna geliyoruz. Can’ın erken dönmesi gerekiyordu, herif geldiğimiz uçak ve bu kez Odesa’dan UkrFerry’yi kullanarak yurda varıyor. Biz de yeni edindiğimiz Kiev’li arkadaşlarımızın davetine icap edip onlardan bir gün sonra İvano-Frankivsk-Kiev trenine binmek için İvano’ya doğru yola çıkıyoruz. Yanımızda ABD’li Asha ile bir de İrlandalı eleman var. Kentteki gara varıp “Kiev trenine bilet” diyoruz. 

“Bilet yok” diyorlar. Yine mi!? Metin çöküyor. Çöküyor derken gerçekten yere çöküyor “ne bok yiyeceğiz şimdi?” diye haklı olarak soruyor. Bunu da yıllar yıllar sonra öğrendim. Meğersem usuldenmiş, başkente gitmek istiyorsan biraz sakal atacakmışsın, nereden bilelim kardeşim?

Sonra Metin’in yakarışlarını mı duyuyorlar nedir, bir tane kadın çıkıyor gişeden ve “siz kampta değil miydiniz?” diye soruyor. Evet diyoruz. Gişeye tekrar geçip şıkır şıkır bir şeyler yapıyor ve “bilet var ama saat 17:00’deki trene, çok uzun sürer” diyor hayıflanarak. “Ver abla ver, zamandan bol bir şeyimiz yok.” Zaten bize söylenen tren de oydu.

Bir sonraki günün sabahı Kiev’e varıyoruz.

 

 

Devamı Kiev, Odesa-Kırım adlı III. Bölümde...

 

UKRAYNA’NIN DÜNÜ

BÖLÜM I - Reni, İsmael, Odesa

https://gezenti.biz/index.php/2016/08/12/sacma-sapan-gemi-yolculuklari-iii/

Yazıda Ukrayna’ya nasıl gittiğimizden bahsetmiştim. 

Gemi, varış noktamız olan Reni’ye ulaşmak için Tuna Nehrine girerken Romanya sınırından geçmek durumunda. O zamanlar Romanya bize vize uygulamadığı için mürettebat pasaportlarımızı alıp giriş ve çıkışı işlemini kolayca yapıp geliyor. Tuna’nın sol tarafı Romanya, sağ tarafı ise Ukrayna’ya ait olduğundan nehrin tam ortasından içeriye doğru seyrediyoruz. Limana demirledikten sonra yalnızca TC vatandaşlarının pasaport polisi ofisine girmesi gerekiyor galiba. İlk ben giriyorum. İçeride bıyıklı yaşlıca bir amca ile gençten bir kadın polis var. Kadın İngilizce soruyor, neden geldiniz, ne yapacaksınız, ne kadar kalacaksınız… Kültür vizemiz var dolayısı ile kültürel etkinliklere katılacağız diyorum. Sonra bizimkiler giriyor tek tek, ama onları pek kasmamışlar. Dışarı çıkıp bir sigara yakıyorum milleti beklerken.

Buraya geldik tamam da bu unutulmuş yerden Ekotopya kampına gitmek için Çernivtsi’ye veya İvano Frankivsk’e nasıl ulaşacağız, en ufak bir fikrimiz bile yok. Zira o zamanlar ne doğru dürüst internet araması vardı, ne de Ukrayna ile ilgili edinebileceğimiz herhangi bir bilgi.

Asıl macera şimdi başlıyor desem yalan olmaz.

Önce bir tane taksici peydah oluyor, az Türkçe, bol tarzanca ile bizi Odesa’ya götürecek trenin kalktığı İsmael adlı kente götürmeyi teklif ediyor ve fahiş bir fiyat söylüyor. “Git kardeşim” diyorum, “suyla mı çalışıyor bu?” diyor bana Türkçe. Yuh arkadaş.

Sonra bir tane lavuk çıkıyor sahneye, Karadeniz yöremizden. Tam bir beyinsiz. Saçma sapan bir muhabbet açıyor, biz herife 'nasıl gideriz?' diye soruyoruz o bize 'arkadaşlarım mafya' diyor. Yani ben diyorum karnım tok... Neyse, onu da siktirediyoruz.

Bir süre sonra gemiden çıkan Kürt bir vatandaşımız bizle muhabbet kuruyor. Odesa’da restoranı varmış, eşi Ukraynalıymış. “E tamam da Odesa’ya nasıl gideceğiz?” diye soruyoruz, “bilmiyorum” diyor. Tövbestafurlah.

Bu arada gemideklerin tamamı dışarı çıkıyor, kısa boylu Ukraynalı bir kadın yanımıza gelip Türkçe nereye gittiğimizi soruyor, “önce Odesa’ya ulaşmamız gerek sanırım” diye yanıtlıyorum. Gülerek "bizi takip edin" diyor. Kürt bu sırada kaybolmuş. Yürümeye başladıktan sonra bir tane araba önümüze geçip aksiyon filmlerindeki gibi el frenini çekerek duruyor, lan n’oluyor filan derken biraz önceki taksici çıkıp “abi daha ucuza götürürüm” demesin mi? “Git kardeşim” diyorum, gidiyor.

1:17:50’den itibaren

 

Topluca meydan gibi bir yere iniyoruz. Orada bir tane otobüs var, şoför bizi görünce elinde kapı koluyla dışarı çıkıp arka kapıyı açıyor, otobüse doluşuyoruz. Biraz sonra bizim Kürt yanında Karadenizli eleman ve birkaç Ukraynalı herifle otobüse biniyor. Bunlar mafyanın götünde don olmayanı galiba. Kürt bizi görünce sevinip yanımıza geliyor “ben bu heriflerden kıllandım, sizle oturabilir miyim?” Oturtuyoruz. 

Otobüs yola koyuluyor, orman yoluna girdikten bir süre sonra şoför arabayı durdurup el frenini zart diye çekiyor. Sonra para toplamaya başlıyor. Parayı uzatıyorum "üç kişi" diyerek, herif parayı alıp üstünü vermeden gitmeye yeltenince yeni arkadaşımız Ukraynalı kadın “alo, nereye hemşerim?” diye sertçe çıkışıyor. Şoför de sahipsiz olmadığımızı anlayıp paranın üstünü takdim ediyor. Kadının eşi TC ordusunda subaymış bu arada.

İsmael’e varınca gardan Odesa biletlerini alıyoruz. Trenin kalkmasına daha var. Bir şeyler yiyip içerken Karadenizli yine gelip musallat olmaya çalışıyor, “git kardeşim” diyorum, gidiyor. Bir dahakine dövmek zorunda kalacağız o olacak en son.

Trene biniyoruz, herkesin birer yatağı var ama benim numaranın olduğu yerde iki tane karşılıklı tek kişilik koltuk, ortasında da bir masa var. O sırada tren babuşkası geliyor, “itirazım var” diyorum. “Herkesin yatağı var, mis gibi uyuyacaklar” diye tarzanca isyanımı dile getiriyorum, “bana ise koltuk düştü.” Kadın “ha ha” diye kahkahayı koyuveriyor ve akabinde bir tane kolu çekiyor, benim oturma odası takımı bir anda yatağa dönüşmesin mi? Şaşkınlıkla kadına bakıp teşekkür ediyorum, o ise gülmeye devam ederken çantasından bir tane bira çıkartıp elime tutuşturup gidiyor. 

Sabahın köründe Odesa’ya varıyoruz. Kürt bize teşekkür edip, restoranının adını ve telefonunu verdikten sonra ayrılıyor. Kadın Kiev’e devam edecek, bize de Çernivtsi veya İvano Frankivsk’e giden tren için bilet bakacak. Görevliyle konuştuktan sonra bize dönüp “bilet milet yok” diyor. “Nasıl yani?” diyoruz şaşkınlıkla, hiç yokmuş. Bütün bir hafta boyunca trenler doluymuş iyi mi? Sik gibi kalıyoruz resmen. Hiç böyle bir şey beklemiyorduk işin açığı.

“Otobüs filan yok mu acaba?” diye soruyoruz. Otobüs terminalinin adresini buluyor ama O’nun gitmesi gerek. Teşekkür ediyoruz, "bundan sonrası bizde" diyerek. Kadının içi hala rahat değil: “Rusça biliyor musunuz?” diye soruyor, “Yoo” diye yanıtlıyoruz büyük bir güvenle, “Ukraynaca biliyor musunuz?” “Ne münasebet!” 

“Buraya hangi cesaretle geldiniz yahu?” diye devam ediyor. “Bir gün uyandık ve kendi kendimize ‘Neden Ukrayna’ya gitmiyoruz ki’ diye sorduk ve geldik” diyorum. Gülerek ayrılıyor. Çantaları emanete bırakıp dışarı çıkıyoruz.

O sırada Paul Auster’in Son Şeyler Ülkesinde’sini okuyordum. Tıpkı o kitaptaki gibi olaylar gelişiyor. Terminale giden tramvayı buluyoruz, vatman bizi görünce numarayı değiştiriyor. Otobüs buluyoruz, şoför bizi görünce kapıyı kilitleyip gidiyor filan derken zor bela terminale ulaşmayı başarıyoruz. Tabii ki şehirlerarası otobüs motobüs yok! Zaten haftada mı ne tek bir sefer varmış o tarafa giden, o  da doluymuş.

Kös kös merkeze dönüyoruz. Salak salak Odesa caddelerini, sokaklarını arşınlarken ne bok yiyeceğimizi tartışıyoruz. Tabii burada tıkılı kalmamız da işin bir başka boyutu. Kalacak bir yer bulmamız gerekecek. Neyse ki önümüzde koca bir gün var. 

Önce belki yardımcı olur diye Kürd’ü arıyoruz, açmıyor. Herifin restoranına Metin’i yolluyoruz geri geliyor, çalışan kızlardan utanmış, soramamış. Hoppala. Bu arada bir yandan otel filan bakıyoruz. Ucuz oteller üç tane saçlı sakallı ve leş gibi kokan elemanı görünce yer yok diyip bizi siktirediyor. Aslında yer varmış tabii, sonradan öğrendiğimize göre tipimizi beğenmediklerinden doluyuz diyorlarmış. Pahalı oteller de aşırı pahalı. Geceyi kilise bahçesinde geçirmeyi planlıyoruz. 

Derken gözüme bir tane turizm acentası takılıyor. “Oğlum uçak filan vardır lan belki, gelin soralım” diyorum, içeride iki tane kız oturuyor (ya kim oturacaktı?). İlk sorum İngilizce bilip bilmedikleri, biliyorlar. “Çernivtsi veya İvano Frankivsk’e gitmek istiyoruz” diyoruz, kızlar bilgisayarlarını kurcalayıp “yarın Çernivtsi’ye kalkan bir uçağımız var, ücreti 50 USD karşılığı grivna.” Açıkçası böyle bir şey beklemiyorduk, şaşkınlıkla “para bozdurup gelelim” filan diye geveleyip dışarı çıkıyoruz. “Lan bunlar dolandırıcı olmasın” diye aramızda konuşuyoruz. Bir başka turizm acentası bulup soruyoruz, “öyle bir uçak yok” diyorlar. Kıllanıyoruz. Ama bir yandan da başka bir seçeneğimiz yok. Gidip biletleri alıyoruz.

Sonra yine salak salak dolanmaya başlıyoruz, bir de ne görelim TC Konsolosluğu. İçeri girip “bugün geldik, kalacak yer bulamadık, bize yardım edin” diyoruz memurlara. Adamların yanıtları aynen şu: “vizeniz mi bitti?”

“Ya hu ne vizesi, Ukrayna'ya daha dün geldik” diyip durumu özetliyoruz, adamlar bizi dinledikten sonra “vizeniz bittiyse yardımcı olalım” diyorlar. Ben diyorum pazar kalabalık… Sanırım bütün pasaporttaşlarımız buraya gelince vizeyi filan yakıyor, memurlarımız da aşırı derece Feto'ya maruz kalmış, kafalar tamamen yanmış. Neyse, dışarı çıkıp konuşa konuşa yürürken arkamızdan bir ses “Türksünüz?” diyor. Bu bir Azeri olmalı.

Ukrayna’ya gelmeden önce bir çok kişinin yaptığı tek bir uyarı vardı: Azerilere güvenmeyin. Türkçe konuştukları için sizde güven uyandırıp kandırır, sonra da götürür keser doğrar, soyarlar… filan. Ama yapacak bir şey yok. Elemanla konuşmaya başlıyoruz, durum böyleyken böyle.

“Babuşkaya sornadınız mı kalacak yeri?” diye soruyor. “Ne babuşkası?” diyoruz, “gelin benle” diyerek bizi tekrar gara götürüyor. Garın önünde yaşlı teyzeler yani babuşkalar var, bir tanesiyle Rusça anlaşıp bize dönüyor. Size bir tane oda verecek, ücreti de şu kadar (çok ucuz bir meblağ söylüyor). Elemana nasıl teşekkür etsek az. Çantaları yüklenip teyzeyle bir tane taksiye biniyoruz. Teyze Rusça bir şeyler söylüyor, Türkçe “anlamadık” diyoruz. “Terorist” gibi bir şey söylüyor gülüyoruz, “yok abla ne alakası var” filan, “haa” diyor “intelihente.” “Hah! Şimdi oldu” diyoruz.

Bize odayı gösteriyor, pencere filan yok. Bizimkiler kıllanıyor, “lan gecenin bir yarısı İvan’la Dimitri ziyaretimize gelmesin?” Neyse ki gelmiyorlar ve tüm uyarılarıma karşın sabahın köründe havaalanına gidiyoruz. Uçağın kalkış zamanına iki buçuk üç saat var.

Havaalanı yüksek tavanlı ve asma katlı ama göt kadar. İçeride hiçbir bilgi ekranı yok, aprona açılan yerde bir tane babuşka oturuyor. Birbirimize bakıyoruz önce kim soracak diye. Alemin kerizi ben olduğum için babuşkanın yanına gidip biletleri gösteriyorum ve bir araba fırça yiyorum. Kadın büyük ihtimalle ‘bu kadar erken gelecek bok mu vardı?’ diye bağırıp çağırmış olmalı.  

“Tengri cezanızı verecek” diyerek bizimkilerin yanına gidiyorum. Beklemeye başlarken pireleniyoruz. Bizim asıl öğrenmek istediğimiz böyle bir uçuş var mı yok mu aslında. Yarım saat kadar sonra Can’ı yolluyoruz bir fırça da o yiyor. Yukarı çıkıyoruz, ana! Bir tane THY ofisi, içeriye soruyoruz, uçuşumuzla ilgili bir şey bilmiyorlar. "Bekleyin, gelirler" diyorlar. Kim gelecek Godot mu? Bekliyoruz. Bir yarım saat daha geçiyor, fırça sırası Metin’de. Fırçayı yiyip geliyor. O sırada bir tane telefon buluyoruz, ‘helpdesk!’ Açıyorum, İngilizce filan bilmiyorlar, kapat.

Fırça kısır döngüsünde beklerken artık saat neredeyse 9 olmuş, yani uçağın kalkış zamanı. Yanımıza genç bir kadın gelip “beni takip edin” diyor. Babuşkaya biletlerimizi gösteriyoruz ve aprondayız. Uçağımız bir tane Antonov modeli pırpır ve uçağın yegane yolcuları biziz. İki tane pilot bir tane hostesle uçuyoruz. Bu arada kahvaltı filan yapmamıştık zira erkenden gittiğimiz havaalanında yiyecek bir lokma şey yoktu. Boru değil, post-sovyetlerdeyiz, elbette ki kuru ekmeğe talim edeceğiz. Bu arada küçük bir not, bütün bu ufak havaalanları Stalin zamanından kalma. Ukrayna'nın da Holodomor'u meşhurdur. Holodomor, açlıktan öldürme temelli bir soykırımdı ve Stalin zamanında Ukrayna'da uygulanmıştı...

Bu şartlar altında pırpırımızda değil  yemek, su ikramı bile yok. Bir saat kadar sonra Çernivtsi havaalanına iniyoruz.

 

Bölüm Sonu

 

Devamı II. Bölümde

 

MASOCH, LVİV

Lviv’de Serbska Sokağı’nın 7 numaralı binasının önünde cebi davetkarca açık duran bir insan heykeli vardır. Merak edip sakın elinizi heykelin cebine sokmayın. Soktuğunuz takdirde

 

 

şarkısını mırıldanmaya başlamanız işten bile değildir. Evet, heykel bu kentte doğmuş ve mazoşizm terimine adını veren Leopold von Sacher-Masoch’tan başkası değildir. 

Aslında mazoşizm teriminin isim babası bir psikolog olan Richard von Krafft-Ebing’dir. Daha sonra Freud’u da etkileyen 1886’da yazdığı Psychopathia Sexualis adlı kitabında yalnızca mazoşizmi değil; sadizm, nekrofili, anilingus... gibi bir çok cinsel patolojik davranışı da tanımlar. Bu kitap pskiyatrislerin olduğu kadar özellikle cinsel suçlarla ilgili davalarda hukukçular için de referans kitaplardan birisi haline gelmiştir. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde psikopatolojinin en önemli eseri olarak görülmesine karşın, Freud ve O’nun cinsellikle ilgili çözümlemeleri daha popüler hale geldiğinden bu eser geri plana itilmiştir.

 

IMG_3959

 

Genelde mazoşizm ile anılan sadizm terimine adını veren Marquis de Sade, Sacher Masoch'un doğumundan yıllar önce ölmüştür. Sadizm teriminin muhtemel isim babası ise Fransız sözcükbilimci Boiste’dir. Ancak yukarıda söylediğim gibi bu cinsel davranışların ilk psikanalitik tanımları Krafft-Ebing tarafından yapılmıştır. 

Hazır sözü açmışken, bence Marquis de Sade sapkınlığın da edebiyatını yaparken sadizm ile beraber Justine adlı eserinde görüldüğü üzere mazoşizme de bir çok örnek vermiştir. Sado-mazoşizmin başyapıtı ise Sodom’un 120 Günü adlı eseridir. Eğer Marki, Bastille’de bu kitabı yazarken yakalansaydı direk yakılırdı gibime geliyor (kitabı değil Marki’yi kast etmiştim. Zira bir çok eseri oğlu tarafından yakılmıştı. Söz konusu kitap onun ölümünden yıllar sonra hapishanenin restorasyonu sırasında tesadüfen bulunmuş ve günümüzde Fransız devlet hazinesi statüsündedir).  

Bu arada bir parantez daha açıp sado-mazoşizm teriminin isim babalığını Viyanalı bir psikanalist olan İsidor İsaac Sadger olduğunu belirtelim. Marki de Sade diğer kitaplarında özellikle aristokratların ve dinin iki yüzlü ahlakını yerin dibine sokarken tanrı fikrini kıyasıya eleştirmiştir. Bence kendisi zaman ve mekanın çok ötesinde bir devrimcidir.

 

Portrait_de_Sade-768x997

Marki de Sade

Sade’ın eserlerinde görülen acelecilik ve hareket, Masoch’un eserlerinde yerini durağanlığa ve hareketsizliğe bırakmıştır. Kürklü Venüs adlı klasik eserinde kahramanın eşi tarafından, kendi isteği ile çeşitli fantezi ve fetişlerle acı çektirilen köleye dönüşümünü anlatarak salt ‘acı çekmekten haz alma’ davranışlarını örneklemiştir. Ne var ki Masoch bu tür davranışların tanımlandığı mazoşizm teriminden asla hoşlanmamıştır. Kendisi “dönüşüm geçirmiş bir şehvetin kültürel halini belirtmek için öğretisine şehvetüstücülük adını vermiştir.” (Deluze)

Bu arada günümüzde bile kadın düşmanlığı gibi suçlamalarla karşılaşan Leopold von Sacher-Masoch aslında hayatı boyunca anti-semitizmle mücadele eden; kadınların eğitim, oy ve seçmenlik haklarını savunan bir özgürlükçüydü.

 

MEKAN

 

IMG_7835 kopyası

Birazdan başlarına ne geleceğinden habersiz olan yağız delikanlılar

Gelelim heykelin neden burada olduğuna. Aslında bu heykel, dünyada elinizi kolunuzu sallayarak girebileceğiniz yegane mazoşist mekanın girişi olduğunu belirtmek için konulmuştur. Evet, Masosh Cafe’ye girebilmek için ne özel bir parola, ne üyelik, ne de herhangi başka bir gereklilik vardır. Ayrıca kafenin ne girişinde ne içerisinde herhangi bir güvenlik görevlisi veya benzeri şahıs bulunmamaktadır. İsteyen girer, içkisini içer, ücreti mukabil olarak kendisini kırbaçlatıp çıkar. 

 

 

Müşteriler ne kadar sarhoş olursa olsun içeride kavga veya herhangi bir tatsızlık çıkmaz. Kendisini kırbaçlatanlar diğer müşteriler tarafından büyük bir eğlence ile izlenir, hatta filme bile alınabilirler. Tabii içeride yazılı olmayan kurallar yalnızca bunlar değil elbet. 

İçeri girdiğiniz andan oturmaya gidene kadar çalışanlar tarafından kırbaçlanırsınız. Tuvalete giderken de keza. Kırbaç yemeye itiraz ederseniz daha çok kırbaçlanırsınız. Çalışanlar oturduğunuz yere gelip ara ara sizleri yoklarlar, kendinizi kırbaçlatmak isteyip istemediğinizi sorarlar, sarhoşluk durumunuza göre gaz verirler. Eğer gazı alırsanız ve sarhoşsanız aşırı dayak yersiniz. Kamçılar inerken de kendi seçtiğiniz bir kelimeyi tekrar etmeniz istenir.

 

 

Kadınları erkek, erkekleri de kadın çalışanlar kırbaçlar. Yalnızca kırbaç değil tabii, bir üst seviyede çıplak vücuda mum dökmeli, buz sokmalı oyunlar da mevcuttur. Eğer çiftseniz gözler kapalı olarak, eşini bulma gibi türlü türlü şaklabanlıklar da seçenekler arasındadır. Elbette ki oyunların sonunda yiyeceğiniz kırbaç da işin artısı.

Lviv’deki ilk zamanlarımda bu değişik ve eğlenceli yere adeta dadanmıştım. Özellikle turistin az olduğu zamanlarda (zira bayram seyran dönemlerinde girişte sıra bekleniyor) gidip barın köşesindeki yerime oturuyor, Ukrayna’ya özgü acılı votka (aslında samagon) içerek büyük bir keyifle dayak yiyenleri izliyordum. Etliye sütlüye karışmayıp bolca da bahşiş bıraktığımdan kısa sürede bütün çalışanlarla ahbap olmuştum. “Ben sadistim, eğlencem sadece izleyerek hoşça vakit geçirmek” diyerek de hepsini ikna etmiştim. Böylece ne zaman içeri girsem kimse bana ilişmez, her zamanki yerime oturduğumda da içkim otomatik olarak gelirdi. Mazoşizmin raconunu sadist kesmeyecek de ne olacaktı?

 

IMG_8373

Her zaman oturduğum yerde yine bana özel bir gösteri

Dünü Bugünü

Mekanın ilk açıldığı zamanlarda deneysel yapılanma gereği olarak müşterilerin birbirlerini kırbaçlamalarına izin veriliyormuş. Ama elbette ki bir süre sonra ipin ucu kaçınca derhal bu uygulamadan vazgeçilmiş. Çalışanları sabit tutarak belli bir profesyonelleşme de sağlanılmış. Çalışanlar işlerini hem büyük bir ciddiyetle hem de keyif alarak yapıyorlardı. 

İç mekan tasarımı oldukça hoştu. Asılı kırbaçlar, zincirler, fetiş öğeleri, duvara konuşlandırılmış ekranlarda sado-mazo bir filmden sahneler gösterilirken birden Ukrayna parlementosundan görüntülerinin girmesi, hesabın topuklu kadın ayakkabısı içerisinde gelmesi güzel fikirlerdi.

 

 

 

Ancak ne yazık ki bu kült mekan sanırım geçen yıl üçüncü veya dördüncü kez el değiştirdi, zira 2018’te ilk el değiştirmesinden sonra mekana karşı bir soğukluk oluşmaya başlamıştı. Sonra çalışanlar değişmeye başladı, mekan giderek büyüdü, girişine dükkan, üst katlarına otel yapıldı. En son bu yılın başlarında gittiğimde mekanın ruhunu kaybettiğini gördüm. Kendini kırbaçlatman için kendin talepte bulunuyormuşsun gibi saçma sapan uygulamalar getirilmiş. Ne yazık ki Lviv de turizm hastalığından muzdarip. Popüler yerler fiyat artırımı ve kalite düşüklüğüne gitmeye başladı. Konsept kafeleriyle ünlü kent tekdüze kafelerin işgali altında. Konspet mekanlar ise yeni sahipleriyle tarzlarını yitiriyor.

Mazoş da o hale getirildi. Şu anda hoş anıların, kahkahaların, acı acı haykırmaların üzerinde yükselen içi boş bir yer var.

 

Okuma / İzleme Referansları:

Richard von Krafft-Ebing, Psychopathia Sexualis

Sigmund Freud, Cinsiyet Üzerine 

Marquis de Sade, Bütün Eserleri

Leopold von Sacher-Mazoch, Kürklü Venüs

Masoch’un romanına dair öğeler, Gilles Deluze

Pier Paolo Pasolini, Salo ya da Sodom’un 120 Günü


PALAMUTBÜKÜ BİTMİŞ Mİ?

“Olimpos bitmiş abi ya!” klişesi ile pis bir giriş yapalım. Bitmiş ha. Bitmiş de ne demek?

Sanırım bir yerin ‘bitmesi’ kendinden başka birilerinin de orayı ‘keşfetmesi’ ile gerçekleşen bir eylem. Bir çeşit müptezelleşme durumuna işaret ediyor gibi ama aynı zamanda elitist bir söylem de içeriyor. Yani sen sanki hoş kokan bir boksun da oraya senden başka herkes sıçtığı için bitirdiler, öyle mi?

Mümkündür, bu zaten oldukça derin bir tartışma mevzusu olduğundan polemiği zihinlerde başlatıp derhal Palamutbükü yazımıza geçiyoruz. Artık gönül rahatlığı ile yazabilirim ki Palamutbükü de bitmiş, buyurun cenaze merasimine...

 

Neden Palamutbükü?

Yıllar yıllar önce, biraz toprak alıp komünal bir yaşam kurma fikri ciddi ciddi kafama yatmaya başlamıştı. Bu minvalden yola çıkarak ve cebimdeki üç beş bin dolar paraya da güvenerek o zamanlar henüz bakir sayılan Olimpos ve civarında tarla bakmaya başlamıştım. Satın alma kriterlerimin en başında, elbette ki yöre insanı ile geçinebilme olasılığının yüksek olması geliyordu. Yerel halkla biraz haşır neşir olunca o civarı derhal listemden elemiştim. Akabinde civardaki başka yerleri de eledim. 

Bu sırada hiç bilmediğim Datça’nın köyünden bir iki kişi ev arkadaşım Yalçın’ı ziyaret etmeye başlamıştı. Ülkücü olduklarını iddia eden tipler kendileriyle o kadar barışıktı ki ülkücülerle ilgili yaptığımız berbat ama haklı şakalara bizden daha çok gülüyorlardı. 

Muhabbetlerimizin arasında tarla baktığımı öğrenen şimdiki Bük Butik (o zamanlar pansiyondu) Otel’in sahibi Sezer beni Palamubükü’ne davet etmişti. Bir ay sonra iade-i ziyaret için Datça’nın yolunu tutmuştum. 

 

1518361_983996294977957_8668767189972355836_n

Bük Butik Otel'in denizden görünüşü, detay için resmi tıklayınız

(arkadaşın yeri diye demiyorum, gerçekten şahanedir)

O tarihlerde Datça’ya direk araç olmadığından Marmaris aktarması ile önce Datça’ya sonra da toplamda on altı saat süren bir yolculuk sonrasında Palamutbükü’ne varmıştım. Şansıma köyde bir bayram havası vardı. Önce düğün sonra da karnaval sandığım olay meğerse cenaze merasimiymiş. 

 

Mezar Şakaları

Gerçekten de, Çeşmeköy’ün gençleri büyük bir neşe içersinde tabutu kaçırmışlar etrafta dolaştırıyorlardı. Kafalarının güzel olduğu her hallerinden belli olan cemaat defin sırasında birbirlerini mezara ittirip şakalaşıyordu. Hatta birbirlerinin cebine mezarı kazarken çıkardıkları canlı akrepleri koyuyorlardı. Akrep de cebine elini atanı sokuyordu tabiatı gereği (öldürmeyen ama sabaha kadar ağrıdan uyutmayan akrep cinsinden). Kısacası ortam bayağı şenlikliydi.

Cenaze sırasında dikkatimi çeken bir başka husus da ölünün arkasından gülüp eğlenmekti. Bizdeki Yörük kültüründe filan da defin sonrası komik anılar anlatılır, gülünür ama buradaki düpedüz ölü ile dalga geçmekti.

Bu saçmalığı gördükten sonra aradığım yeri bulduğumu anlıyorum.

 

Şarapçılık

Ortamda benim gibi yer bakan bir kişi daha var ve satılık çok da yer yok. Nihayetinde köylülerin önemli bir kısmı halen tarımla uğraşıyor. Turizm henüz çok yaygın değil. Neyse, soruştururken Yazıköy’ün tepelerinin birinde bir tane satılık tarla olduğu bilgisini alıyoruz. Orayı bilen kişiyi de bizi tarlaya götürmesi için Yazıköy’ün kahvesinden alacağız. Sabah gidip elemanı buluyoruz. Bu sırada kahvede oturan başka bir kişi “O orayı bilmez benim çocukluğum orada geçti” filan diye laf atınca bu ikisi tartışmaya başlıyor. Bize yardım eden eleman da “kim bizi doğru yere götürürse O’na benden bir şişe şarap” demesin mi? Kıyamet kopuyor. Bunlar birbirine taşla sopayla dalıyor, kafalar yarılıyor. Sahnenin sonunda aracın arkasında tuttuğu şarap şişesi ile kazanan şahıs var, içe içe bizi götürüyor. Sezer’in bana ilk geldiğimde söylediği gibi ‘yola bir külçe altın bıraksan kimse dokunmaz ama bir şişe şarap için birbirlerine girerler’ tezini canlı olarak test etmiştik. Hırsızlık vakası asla ama asla görülmez.

Köy kahvelerinin arkalarında binlerce boş şarap şişesi dururdu. Bunlar elbette ki ülkeminizin köpek öldüren diye tabir edilen en ucuz şaraplarıydı. Yarımadada üzüm üretimi olmasına karşın köylüler şarap yapmayı bilmiyor ama aşırı bir şekilde tüketiyorlardı. Kaybolan değerlerimizden öğlen vakti yollarda sallana sallana yürüyen sarhoşlar veya sabah tarlaya çalışmaya giderken yemek torbalarındaki yarım ekmeğe eşlik eden şarap şişesi sık sık denk gelinen fenomenlerdi. Zaten Bodrum’a çalışmaya giden Datçalılar “Marmarisliyiz”, Marmaris’e gidenler de “Bodrumluyuz” derlermiş işverenlere. Zira alkol sorunlarından dolayı kimse bunlara iş vermek istemiyormuş.

***

Bir de o zamanlar ‘buralara Betçe denir’ geyiği yoktu. Evet, buradaki köylüler Datça’ya öbür yer, kendilerine Betçeli filan derler doğru ama bu kelime o kadar da popüler değildi. Dadya-Bedya uydurmasyon saçmalığına ise hiç girmiyorum. Bu, tarihsel hiçbir gerçekliği olmayan uydurma bir hikayedir. Dadya, Stadia’dan bozularak gelen eski yerleşimin Rumca adıdır, Selçuklular 1092’de yöreye geldiğinde  de  burası için Stadia (Στάδια) adını kullanmıştır. Betçe’nin etimolojisi ile ilgili herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Benim görüşüm kasabalı olan Datça’lıların kendilerini köylülerden ayırmak için bu kelimeyi kullandıkları yönünde.

 

IMG_2371

***

Cumhuriyetin ilk yıllarında yarımadanın ucunda yalnızca Yaka ve Cumalı Köyleri ile bunlara bağlı on iki mahalle bulunmaktaydı. Sonra Yazı, Sındı ve Mesudiye de köy statüsüne erişmişti. Şimdiyse bunlar mahalle oldu. Ancak işin saçma boyutu mesela Çeşmeköy denilen ve Cumalı’ya bağlı olan mahalle Cumalı’dan büyüktür.

Palamutbükü ise tamamen sanal ve imarsız bir yerleşimdir (zaten başta en büyük kentimiz olmak üzere ülkemizin koca bir gecekondu-ülke olduğu gerçeği gözümüzün önündeyken ya ne olacaktı?) Zamanında %80’i kaçak yapılardan oluşan (ve çıkan aflarla yasallaşan) bu yerleşimin limana doğru olan tarafı Cumalı’ya, aşağı taraf ise Yaka’ya bağlıdır. Yani Palamutbükü iki farklı muhtarın görev alanındadır. Palamut adı şu anda oldukça azalmış palamut ağaçlarından gelirken ‘bük’ ise Eski Türkçede ‘köşe’ demekmiş. Sonraları günümüz Anadolu ağzında ‘körfez’ gibi bir anlama bürünmüş.

Evliya Çelebi’ye göre yarımada halkı isyankar Türkler ve korsanlardan oluşuyormuş. Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar yoğun bir Rum nüfusa sahip olan köylerde zeytincilik, sirkecilik ve şarapçılık yapılırmış. Rumlar gidince tütün ve badem ekimi başlıyor, şarap yapımı bitiyor ama şarap/rakı içimi hiç azalmıyor. 1974’e kadar Simi (Sömbeki) adasına kayıkla gidilip takas yapmak çok yaygınmış. Zeytinyağı vs götürülür, oradan şarap ve rakı getirilirmiş. Sezer, dedesinin Rumcayı da iyi bildiğini söyler. 

Bir başka ilginç husus da 1940’lara kadar Simi’ye hasta tedavisi için de gidildiği. Çünkü yollar çok kötü durumda ve motorlu vasıta da olmadığından kayıkla karşıya geçmek daha kolaymış.

Motorlu ulaşımın bölgeye gelişi ise 1960’ı buluyor. Marmaris-Datça arası yolun asfaltlanması 1970’lerin sonu, bu yolun biraz daha gidilir hale gelmesi ise 1990’larda gerçekleşiyor. Bölgeye elektriğin gelişi 1981.

***

Daha çok Rumlardan öğrenilen balıkçılık ise yörede köklü bir geçmişe sahip değil. Ama balıklar neredeyse bitme noktasına geldiler. Bunun nedenlerinden birisi zamanında rüşvetle görmezden gelinen trol teknelerinin kıyıya yakın yerlerde avlanıp balık yuvalarını dağıtmaları, ikinci nedeni Kızıldenizden gelen katil balıkların dadanması, üçüncü ve en önemli neden ise balıkçıların yakaladıkları yavru balıkları denize geri salmamaları. 

Yukarıda bahsettiğim iki arkadaşımdan diğeri Özkan ise halen balıkçılık yapmaktadır. İlk gittiğim yıllarda altmış kiloya varan kılıç balığı avlardı. Şimdilerde kılıç balığını gören bile yok, orfoz balığı tükenmiş, lagos ise tükenme tehdidi altında. Sürdürülemeyen balıkçılık nasıl yapılır diye soran biri olursa Palamutbükü’ne bakabilir.

IMG_2188

 

Sağ-Sol, Penaltı Gol

Cumalı’ya bağlı Çeşmeköy’ün en önemli özelliği oradaki çoğunluğun aşırı sağ/ milliyetçi sağ diye adlandırılan partilere oy vermesidir. Zamanında Çeşmeköylülerin en büyük hasmı kendilerinden birkaç kilometre ileride bulunan Yazı Köylülerdi. Zira o zamanlar Yazı Köyü solcu diye biliyordu. Günümüzde Yazı’nın pek solculuğu kalmadı ama yakın tarihe kadar bu iki köyün gençleri 1970’lerin Türkiye’sindeki sağcı-solcu kavga geleneğini (bilmeden de olsa) uzun yıllar yaşatmışlardı.

***

Benim tarla Yazı’da olduğundan oranın köy kahvesine giderim ama yol üzerinde olduğundan Çeşmeköy’deki kahveye de arada uğrarım. Bir gün Sezer’le tarladan dönerken Çeşmeköy kahvesine oturmuştuk. Kahvede oturanlar büyük Moğol-Türk imparatorluğundan filan bahsediyordu. Ben de o sırada Moğolistan’dan tiksinerek henüz dönmüştüm. Saçmalamalarına daha fazla dayanamayıp kahvedekilere Türklerin tarihini anlatıyorum. Hatta hızımı alamayıp akabinde Moğolların, Türklerin en büyük düşmanı olduklarının altını üstünü çize çize vurguluyorum. Herkes suspus beni dinliyor. 

Konuşmam bitince, Ege’deyiz ya illa müdahale gelecek, hemen birisi oradan atılıp “Ne de çok şey biliyon sen gari, adım Alp Aslan deyiver de tam olsun” diyor ve hayatının hatasını yapıyor. Kafa kağıdımı çıkartıp şak diye pişti gibi ortaya vuruyorum ve kahveciye “hesap” diyorum.

“Çaylar bizden” diyorlar hep beraber ayağa kalkarken.

HIZLANDIRILMIŞ GÜNEY MEKSİKA

Havana’dan kalkan uçağımız Meksika Kenti’ne iniyor. Meksika devleti tarafından onaylanmış bir havayolu ile geldiğim için internet üzerinden aldığım 30 günlük elektronik vizemi pasaport polisine uzatıyorum. Memur kadın ‘biz de sizin ülkenize böyle raharça girebilir miyiz acaba?’ diye soruyor. ‘Genelde bu işler karşılıklı olduğundan girebilirsiniz sanırım’ diye yanıtlıyorum. Ne bileyim lan ben gümrük polisi miyim? Sanırım bu soru Latin Amerika’da oldukça popüler olan dizilerimiz yüzünden geldi. Oralarda ülkemize duyulan ilgi oldukça artmış durumda.

Zamanında, biraz daha aklı başında olan Latin ahbaplarıma Türkiye’de çekilen dizilerin neden bu kadar tutulduğunu sormuştum. Yanıt oldukça ilginçti: bir kere bize çok benziyorsunuz ama (bizde de zamanında oldukça popüler olan Brezilya veya Meksika dizilerinin aksine) zırt pırt öpüşmüyorsunuz ve sorunları çözebiliyorsunuz. Sorun çözüldükten sonra başka bir sorun çıkıyor ve o da çözülebiliyor. Bu da bizi hayretler içerisinde bırakıyor!

Bence orada sorunların çözülememesinin en büyük nedeni, oranın insanında artık patolojik bir hal almış yalan söyleme hastalığı. Yalanı yalanla çözmeye kalkarsan iş düğümlenir tabii...

 

Emiliano Zapata ile ilgili çekilen filmlerin en önemlisi Elia Kazan'ın yönettiği Viva Zapata olsa gerek.

 

Havaalanından dışarıya çıktığımda hava kararmış. Kentte trafik sorunu olduğundan metroyu kullanmak mantıklı diye okumuştum (bu arada metroda tıpkı İran’da olduğu gibi kadın vagonu uygulaması var). Ama ilk elin günahı olmaz diyerek taksiye atlayıp merkezdeki otelime yollanıyorum. Tam merkeze girdiğimiz sırada dışarıda gördüğüm fakirlik bıçak gibi kesiliyor adeta. Bir dakika önce sokaklarda dolaşan fahişeler yok oluyor, onların yerini silahlı, özel veya devlet polisleri alıyor. Binalar daha ışıklı, daha cafcaflı.

Otele eşyaları atıp derhal yemek yemek için dışarıya çıkıyorum. Yer gök tacocu neyse ki. Ama ne var ki mısırdan nefret ettiğim için benim için zulüm dolu zamanlar henüz başlıyor, zira taconun yanında mısır ekmeğinden başka bir şey sunulmuyor. Tacodan ve tabii ki mısır ekmeğinden kısa sürede yılıp, ABD’de severek tükettiğimiz fajita aklıma geliyor. Sorup soruşturduktan sonra idrak ediyorum ki fajita aslında bir ABD buluşuymuş. Meksika yemeği filan değilmiş. Mısır ekmeği ve tacoya devam.

 

IMG_0508

 

Boş beleş dolanırken Lucha Libre gösterisine gideyim bari diyorum. Serbest dövüş anlamına gelen bu gösteri Amerikan Güreşi denilen şeyin atası olarak Meksika’da 1863’te doğmuş. Bu da tıpkı Amerikan Güreşi gibi aslında gerçek bir dövüş değil. Arena Mexico’da gerçekleşen gösterilerde bir gecede bir çok karşılaşma izlemek mümkün. Teke tek, ikiye iki vs olarak belirli kurallar ve hareketler çerçevesinde dövüşçüler birbirlerini alıp alıp yere çalıyor. Ringten atıyor, uçan tekme savuruyor filan. Kimse kimseye zarar vermiyor ama bunu becerebilmeleri de gerçekten takdire şayan. UNESCO’nun soyut kültürel miras listesinde yer alan Lucha Libre’nin alamet-i farikası, kökenini Aztek döneminden alan rengarenk ve kendine has maskeleridir. Tarihindeki en büyük dövüşçüsü ise El Santo’dur.

 

IMG_8299

 

İlginç bir husus: Türk sinemasında Örümcek Adam’ın kötü bir karakter olarak ilk kez görülmesi 1973 yılında T. Fikret Uçak’ın yönettiği Üç Dev Adam filminde gerçekleşmiştir. Filmde soygun için İstanbul’a gelen Örümcek Adam’ı durdurmak için ABD’den Kaptan Amerika ve Meksika’dan Santo yardıma çağırılmıştır.

 

 

Yine boş boş dolanırken tesadüfen Palacio de Bellas Artes (Güzel Sanatlar Sarayı) içinde hoş bir gösteriye denk geliyorum. Fransız işgali sonrasını ve devrim günlerini anlatan gösteri (dansçılarda her ne kadar senkronizasyon sorunu olsa da) ülkenin dört bir tarafındaki lokal danslardan esinlenmiş. Bu şekilde gittiğim yerlerde ayrı ayrı dans gösterisi izlemeye gitmeye gerek kalmıyor, olaya bir anda hakim oluyorum. Tarihsel süreci yerel danslarla göstermek gerçekten güzel bir düşünce.

 

cb13707b-e39c-44ca-b871-64a6a1220354

 

Ünlü Teotihuacan’a kendi başınıza gitmek hem kolay, hem ucuz, hem de rahat. Kuzey otogarından direk kalkan otobüsle istediğin zaman git, orada istediğin kadar vakit geçir ve geri dön. Gerçi pek bir şey yok ama olsun.

IMG_8270
IMG_8425

Soldaki figürler Hakkari'de bulunan balballara ne kadar benziyor değil mi?

 

Meksika Antropoloji Müzesi ise tek kelimeyle muhteşem. 1985 Noel’inde soyulan ve satılamadığı için geri gelen eserleriyle kentin olmazsa olmazı (konuyla ilgili 2018 yapımı 'El Museo' izlenebilir).

 

OAXACA DE JUAREZ

Otobüse atlayıp (ohaka diye okunması gerekirken yerelde vahaka diye okunuyor) Oaxaca’ya geçiyorum. Havana’dan bindiğim uçakta yanımda oturan Meksikalı doktorun yaptığı ‘aman gece yolculuk yapma, çift cüzdan taşı, soyuyorlar’ gibi uyarılarını tabii ki dikkate almıyorum. Bu ‘beyaz’ kafası her yerde beyaz galiba, pırıl pırıl ve tırsak. Tipimi seveyim ki, Meksikalı soyguncu beni görse, allah rızası için cebime 10-15 dolar sıkar gibime geliyor.

 

IMG_8506
IMG_8507

El Mercado, aslında bizde eskiden 'hal' denilen yerler

 

Oaxaca’yı özellikle son yıllarda popüler kılan ‘Dia de los Muertos’ yani Ölülerin Günü olayı. Bunu ilk kez Mister No’da okumuş ve çocukluğumdan beri hep görmek istemiştim. Ne var ki benim gittiğim tarih, Ölüler Günü olan Ekim sonundan çok önce olduğundan eğlenceyi kaçırıyorum. Gerçi o zaman turistten iğne atacak yer kalmıyormuş kentte.

IMG_8238
mex

 

Aslında olayın mantığı basit, daha önce de yazdığım gibi (bkz. Gezenti Kitap, Rüyalar ve Anılar) buradaki kadim inanışa göre “ölü birisi ancak unutulduğu zaman gerçekten ölür.” Bu minvalde her yıl insanlar hepimiz potansiyel birer ölüyüz dercesine ölümü andıran kostümler giyer, çocuklar insanları korkutur vs. Tam bir karnaval gibi geçen günün gecesinde ise insanlar mezarlığa giderek akrabalarının, sevdiklerinin mezarları başında içki içer, kağıt oynar, müzik yapar, dans eder. Bu şekilde, tıpkı eskiden olduğu gibi onlarla beraber zaman geçirir ve onları unutmadıklarını gösterirler. Gecenin sonunda ise süpürgelerle, çanak çömleklerle ölülerin ruhları kovalanır. Çünkü ölü, hayatı hatırlayacak ve ruhu yaşayanlarla kalmak isteyecektir. Böyle bir durum da sıkıntı doğurabileceğinden ölü oldukları hatırlatılarak ruhlar geriye, mezarlarına kovalanır (bunları çocukken okuduğum Mister No’dan hatırlıyorum). Mezarda içki içme ve mezara içki dökme olayı Batı Toros Tahtacılarında da vardır.

 

IMG_8503

 

Oaxaca’nın şahane bir mutfağı var. Benim favorim ise ‘el mercado’da yani kapalı pazar yerinde bulunan etçiler. Bütün latin coğrafyasında mercadolarda ucuz ve leziz yöresel yemekler yiyebilirsiniz. İçerideki fırından ekmeğimi alıp etçiden etimi sipariş edip oturuyorum. Bu şekilde mısır ekmeğinin zulmünden de kurtulmuş oluyorum. Soranlara da, ayıp olmasın diye ‘mısıra alerjim var’ diyorum.

Kent mezcal içkisinin anavatanı olduğundan bir sürü mezcal markası ve satış mağazası var. Bunu alkol yazımda belirtmiştim (bkz. Nerde Ne İçilir?).

 

IMG_8479
IMG_8482

 

Yakınlarda Hierve de Agua denilen, küçük bir Pamukkale benzeri olan bir yer var. Önce San Pablo Villa de Mitla’ya taksi-dolmuş ve sonrasında oradan kalkan kasalı araçlarla (camioneta) buraya ulaşmak mümkün.

IMG_8489

 

SAN CRİSTOBAL DE LAS CASAS

Yine gece binip sabah otobüsten iniyorum. Chiapas Eyaletinin başkenti San Cristobal oldukça şirin bir yer. Güney Chiapas (çiyapas veya çapas diye okunuyor) Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu EZLN’nin doğduğu ve etkili olduğu bölgedir. Adını Meksikalı devrimci Emiliano Zapata’dan alan hareket ilk eylemini 1994 yılında şu sloganla beraber yapmıştı: "İşte biz tüm zamanların ölüleri, yeniden ölüyoruz; ancak bu kez yaşamak uğruna." Kendisine ‘alt-komutan’ diyen ve daha sonra ortalıkta görünmeyi pek tercih etmeyen Marcos’un buna benzer bir sürü özlü sözünü hatırlıyoruz. Asıl komutanlar ise Maya halkından olanlardır (Konuyla ilgilenenler için bir çok kaynak mevcut). Bir söz daha paylaşayım da konuyu kapatayım, yanlış hatırlamıyorsam şöyle bir şeydi:

“Eğer birisi size parmağıyla güneşi gösterdiğinde parmağa bakıyorsanız ahmaksınız demektir. Güneşe bakıyorsanız yine ahmaksınızdır. Önemli olan parmakla güneş arasındaki kuşu görebilmektir.”

 

IMG_8555

 

Kentin kendine özgü hoş bir mutfağı var. Ama en çok ilgimi çeken simit olmuştu. Kentin ana caddesinde tezgah açıp cigaralık satan esnaf bile bana bu kadar ilginç gelmemişti. Kentin mezarlığı da görülmeye değer.

San Cristobal’in yakınlarındaki köylere, dağlara ve Canyon del Sumidero’ya günlük turlar düzenleniyor.

 

IMG_8557
IMG_8565

 

PALENQUE 

Buraya direk gelerek bok yemişim. Halbuki San Critobal’den Agua Azul’a gidip oradan Palenque’e (palenk diye okunuyor) geçsem daha mantıklı olacakmış. Zira mavi su anlamına gelen ve bir sürü şelaleden oluşan Agua Azul’de çok daha uzun zaman geçirmek daha hoş olabilirmiş. Bense uzunca bir gece yolculuğundan sonra Palenque’e varıp orada bulduğum bir turla gerisin geriye kat ederek şelaleleri ziyaret etmiştim. Eh, tur olunca da zaman kısıtlaması oluyor.

 

IMG_8659
IMG_8646

Agua Azul ve Palenque Antik Kenti

 

Antik kent ise hiç fena değil. Ama belli bir süre sonra sıkmaya başlıyor, hatta o derece ki Chicken Itza’yı görmesem de olur diyorum ve orayı pas geçiyorum. Palenque yeni yerleşiminde ise gerçekten hiç bir şey yok. Aman gitmeyin.

 

MERİDA

Merida’nın en güzel yanı kent dışındaki cenoteleri. İspanyolcada senote diye okunan kelime Yukatan Maya dilindeki ‘tsenot’tan geliyor. Genelde çökme yoluyla açılan ve içerisinde tatlı su olan bu mağara veya mağramsı yapılarda antik Maya zamanında bazen kurban törenleri de yapılırmış. Büyük olasılıkla İspanyol işgalcilerine ilham veren gençlik pınarı efsanesine de kaynaklık etmiştir. 

 

IMG_8686
IMG_8703
IMG_8730

 

Merida merkezden Cuzama veya Homun’a kalkan dolmuşa biniyorum. İndiğimde anında peydah olan tuktukçu ile anlaşıyorum. Beni beş farklı cenoteye götürüyor. Her giriş için ayrı fiyatlar var, hepsinin şekli ve raconu farklı. Bunların kimisi atıl, kimisi ise turistik tesis olmuş. Fiyatlar fakir olan bu bölgede oldukça makul. 

 

TULUM

Aşırı turistik ve kalabalık olduğu için bana pek de çekici gelmiyor. Cenote girişleri burada çok pahalı. Bazılarında scuba dalışları yapılabiliyormuş ki onların fiyatları iyice uçmuş. Burada en çok hoşuma giden oldukça makul fiyatlarla nefis deniz ürünleri yapan El Camello. Balığından ahtapotuna denizden gelen müthiş lezzetler yerleşimin dışındaki bu salaş ve kalabalık yerel restorantta mevcut.

 

IMG_8733
IMG_8738

 

CHETUMAL

Buraya Belize’ye giden su taksisine binmek için geliyorum (Bkz. Saçma Sapan Gemi Yolculukları IV). Su taksisinin kalkmasına saatler var.

 

IMG_8748
IMG_8742
IMG_8749

Chetumal Limanı, Maya Tanrıları Xamanek ve Itzamna

 

Boş boş oturmak yerine karnımı doyurmanın daha iyi bir fikir olduğunu düşünüp Marisquera El Taco Loco adında bir restoranta gidiyorum. Burası da yalnızca deniz ürünleri servis eden bir yer. Karışık ceviche sipariş ediyorum. Dünyada Peru ulusal yemeği olarak bilinen ceviche (seviçe) fileto balık, karides veya ahtapot parçalarının misket limonunun suyunda pişirilmesi ile hazırlanan bir yemek veya mezedir. Ceviche, Şili ülkesi tarafından da sahiplenilmekle beraber, hemen hemen tüm Orta Amerika ülkelerinde değişik biçimlerde yapılmaktadır. Peru cevichesinde genelde kırmızı soğan, kişniş ve sarımsak olmasına karşın Meksika’da yapılanlarda tıpkı Panama veya Nikaragua’daki gibi kişniş kullanımı şefin tercihine bağlıdır. Hatta bu yemeğin soğansız, yalnızca biberle yapılanına bile rastadığımı söyleyebilirim. 

 

IMG_8739

 

Bizde de kıyı yörelerimizde adsız olarak buna benzer meze türlerine rastlamak mümkün. Kimisi çiğ balığın limon suyunda, kimisi sirkede veya limon suyu ve zeytinyağında bekletilmesi ile yapılıyor. Balık turşusu diye adlandırıldıkları da oluyor.

Karnımız mı acıktı ne? Yazının sonunda sizlerle kendi sevice tarifimi paylaşayım:

200 gram küp biçiminde doğranmış taze balık filetosu (levrek, mezgit vs., ahtapot veya bütün olarak minik karides), bir adet ince kıyılmış küçük kırmızı soğan, misket limonu (limon da olur) suyu, 4 diş dövülmüş sarımsak, bir adet ince doğranmış kırmızı cin biber.

Balık, soğan, biber ve sarımsakları hırpalamadan karıştırdıktan sonra kapaklı bir kaba koyuyoruz (isteğe göre kişniş de eklenebilir). Üzerini kaplayacak şekilde limon suyunu karışıma ekleyip, kabı kapattıktan sonra buzdolabına koyuyoruz. 1 ila 4 saat arasında bekleyen seviçemiz hazır. Limon suyunu süzdükten sonra tabağa koyduğumuz seviçenin üzerine zeytinyağı ekleyerek daha leziz bir hale getirebilirsiniz.

Ziyade olsun.

 

NİKARAGUA

Leon kenti Guetamala’dan direk gelen otobüslerin son durağı. Kente gelen yabancıların büyük çoğunluğu El Salvador ve Honduras’ı pas geçerek gelen sörfçüler. Leon’da kalıp yakınlardaki Las Peñitas’a sörf yapmaya gidiyorlar. Bense El Salvador ve Honduras’a uğramış ve buraya Tegucigalpa’dan bin bir güçlükle gelmiştim. Amacım Managua üzerinden Granada’ya geçmek. Leon’da iyi insanlar dışında pek bir şey yok, tipik İspanyol koloni mimarisine sahip bir kent.

Leon’dan Managua’ya gitmek için bindiğim minibüs aniden duruyor. Şoför dışarı çıkıp arka bagajı açıyor ve akabinde açılan bagaj kapağına tırmanıp ücretleri toplamaya başlıyor. Bagajdan para toplamak ha: dahiyane! Ücret 71 Cordobaymış. 100 Cordoba uzatıyorum, şoför bozuğu olmadığı için tabii ki benden bir Cordoba istiyor. Bende de bozuk yok ama yanımdaki kadın yardımcı olmak için bir Cordobayı adama takdim ediyor, onca yoksulluğa karşın.

 

 

Ülkede yer yer sefalete varan yoksulluğun nedenini kısaca ABD diye özetleyebiliriz. 1920-30’larda Sandino önderliğinde ABD’ye karşı yürütülen gerilla mücadelesi ne yazık ki bağımsızlığı değil, Ulusal Muhafızlar denilen silahlı sağ örgütlenmeyle beraber Samoza diktatörlüğünü getirmişti. Kendisine Sandinistalar diyen ve tıpkı adını aldıkları kişi gibi, 1970’lerde diktatörlüğe karşı gerilla mücadelesi sürdüren FSLN ise 1979’da diktatörlüğü yıkmayı başarmıştı. Ancak sosyalist FSLN’nin başlattığı devrim, 1990 yılında ABD’nin kurduğu kontra gerilla örgütünün başlattığı iç savaş neticesinde yarıda kalmıştı. Karşı devrimci süreç 2017’ye kadar devam etti. O yıl FSLN önderi Ortega, bu kez seçimle tekrar iktidara geldi. Ne var ki bu sefer de artan yolsuzluğun önüne geçmeyi başaramadılar ve Sandinistaların da yolsuzluğa bizzat katılımları, fakir halkı daha da yoksullaştırdı. (Ortega’nın yaptığı en kötü icraatlardan biri ise kürtajı yeniden yasaklamak olmuştur. Hastalıklı Katolik kafasının ürünü olan kürtaj yasağı, Latin Amerika’nın kanayan bir yarasıdır.) 

 

IMG_9181

 

Nikaragua’nın Pasifik sahilleri, özellikle ABD’den gelen sörfçülerin uğrak noktaları haline gelmiş. Ülkenin güvenli olmadığı iddia edilse de ben sıkıntılı bir duruma tanık olmadım. Mamafih, en çok gıcık kaptığım husus turistik yerlerdeki para biriminin ABD doları olmasıydı. Hatta bir iki kez sinirlenmiştim esnafa: ‘kardeşim sizin para biriminiz Cordoba değil mi?’ diye. Yanıt ‘ama yankiler anlamıyor.’ Ulan kaçıncı yüzyıldayız, hesap makinesi diye bir şey var telefonlarda. Dolar-Cordoba arası kur farkından bayağı bir kazıklandım, cebimde nedense her daim Cordoba tuttuğumdan.

Ülkenin pek gidilmeyen ve daha fakir olan Kuzey-Doğu bölgesinde ise melez Miskito halkı ile diğer melez bir halk olan Garifunalar var. Garifunalar, Afrika ve Avrupa kökenliler ile yerli halkın karışımı olan siyahi bir halk, konuştukları dil ise yerli Arawak dilinin bir dialekti. Bir yerli dili olan Miskitoca konuşan halk da yine yerlilerle Afrika kökenlilerin karışımı.

 

Miskito

Miskitolar

 

Granada kayda değer bir kent. Cocibolca Gölünün kıyısına konuşlanmış, yine kolonyal mimariye sahip. Yeme içme olanaklarının çeşitliliğinin yanı sıra kentin arka mahallelerinde oldukça ucuza sokak yemeği yapanlar da var. 

 

IMG_9235

 

Yürüme mesafesinde olan göl kıyısındaki bir çok eğlence mekanının yanı sıra küçük tekne turları da düzenleniyor. Etrafta görülecek bir sürü adacık ve enfes manzaralar mevcut.

 

IMG_9227

 

Burada bir süre takıldıktan sonra göldeki ünlü Ometepe Adasına gitmek için yola çıkıyorum. Oldukça pahalı olan shuttle türü minibüsler yerine tavuklu otobüs diye tabir edilen, halkın kullandığı otobüsleri tercih ediyorum. Ve ayarladığım gibi feribota tam zamanında ulaşmama karşın dışarıdaki Bekçi Murtazalar bilet satışı durdu bahanesiyle beni içeriye almıyorlar. Halbuki bir sonraki feribota bindiğimde görüyorum ki içeride bilet satışı varmış. Geri kalmış ülkenin geri kalmış bekçileri. Zaten bekçi ve zihniyeti, geri kalmış ülkeler dışında başka nerede var ki?

 

IMG_9245
IMG_9253

 

Ada, iki tane volkanın etrafında oluşmuş iki dairenin birleşimi gibi. Feribottan inince derhal otobüse biniyorum ve adanın haritada daha sakin gibi görünen diğer tarafına geçiyorum. Zira biraz huzur ve sükunet peşindeyim. Otobüste yanıma Arjantinli bir çift oturuyor. Aynı hostele gittiğimizi fark edip ahbap oluyoruz. Bir yıldır beraber Amerika kıtasını geziyorlarmış, tam bir yıl! Zaten birbirlerine mesafeli durmalarından da belli oluyordu gerçi ama…

Balgüe (İspanyolcada ü harfi, a ve e harflerinden önce okunması gereken u harfini belirlemek için kullanılır, normalde a ve e harflerinden önce yazılan u harfi okunmaz) gerçekten de oldukça küçük bir yerleşim. Kısa bir yürüyüşle köyün hemen her yerini keşfetmek mümkün. Bu kadar küçük olmasına karşın yerin oldukça kozmopolit olduğunu söyleyebilirim. Kaldığım hosteli işletlenler İspanyol-İtalyan bir çift, sürekli takılmaya başladığım mekanda orada yıllardır yaşayan bir başka müdavim İtalyan ve mekanın sahibi Arjantinli bir anarşist.

 

IMG_9331

 

Adanın geri kalanını keşfetmek için bir tane ATV kiralıyorum. Adanın yollarının düz olduğunu düşünmüştüm, yanılmışım. Balgüe’den El Corozal tarafına giderken devasa bir yokuş ve berbat bir yol karşılıyor beni. Bu arada, daha önce kiraladığım bütün ATV’ler gibi bunda da bir arıza peydah oluyor: Yokuş aşağı inerken aracın stop etmesi! Neyse ki bu durumlara şerbetliyim de aracı tekrar çalıştırmayı başarıyorum. Bu şekilde dur kalk yapa yapa adayı turluyorum. Ama siz siz olun, eğer ATV tecrübeniz yoksa bu işe kalkışmayın derim. Altagarcia ve Mogagalpa arası yol tam bir felaketti. Adada görülmeye değer San Ramon şelalesinin iniş yolu ise ölümcüldü desem yeridir. Ojo de Agua da uğranılması gereken bir başka güzellik. Yanınıza romunuzu filan almayı unutmayın.

 

IMG_9326

Ojo de Agua

 

Adada at turu yapmak da ilginç bir fikir. Diğeri ise yanardağ tırmanışı. El Salvador yazımda yanardağa tırmanma taraftarı olmadığımı söylemiştim ama nedense bir ara gaza geliyorum ve Volcan Concepcion’a çıkıveriyorum. Açıkçası zul-zulüm bir tırmanış bu. Yağmur mevsiminde olduğumdan volkanın zirvesi bulutla kaplı, üstelik dağ da ince ince tüttüğünden zirvede göz gözü görmüyor. Islanmak da işin cabası. Aman her neyse, millet sorarsa bundan böyle gönül rahatlığıyla yanardağ tırmanışının gereksizliğini dile getirebilirim.

 

IMG_9289
kapak

***

Nikargua’yla ilgili bir başka ilginç husus ülkede futbolun oldukça geri olması. Dünya Kupası’na tarihleri boyunca katılamamışlar, CONCACAF’ta da berbat bir performansları var. Buna karşın beysbol en popüler spor. Dünya Kupasında, sonuncusunu 1990’da oynadıkları beş final maçı mevcut (ne var ki hepsini kaybetmiş ve ikinci olmuşlar).

***

El Güegüense denilen geleneksel  müzikalleri çok ilginç. 16. yüzyıldan beri sahnelenen oyunlar bölgenin en eski yerli tiyatro geleneklerinden kabul ediliyor. Adını Nahuatl dilinde yaşlı/bilge adam anlamına gelen ‘huehue’den alan oyunda üçü Mesitzo olan on dört karakter bulunuyor. Nahuatl ve İspanyolca olarak oynanan oyun 2005 yılında UNESCO tarafından Dünyanın yazılı olmayan kültürel mirasına dahil edilmiş.

 

 

Ülkenin milli yemeği kırmızı fasulye ve pirinçten oluşan ‘gallo pinto’dur. Ülkede tavuk tüketimi çok yaygındır. Gerçi Nikaragua kobay farelerinin yenmesi ile ünlenmiş. Bunun yanı sıra mutfaklarında tapir, kaplumbağa yumurtası, boa yılanı, iguana ve armadillo da bulunmasına karşın artık bunların tüketimi sınırlandırılmış veya yalnızca paralı turiste hitap eden yerlerde bulunmaktadır.

 

IMG_9335

Sol üstteki pirinçli fasulye (kahvaltıda bile veriyorlar)

 

Kosta Rika’ya geçmeden önce bir gece de San Juan del Sur’da kalayım diyorum. Sörfçü mekanı olan bu kentte gerçekten hiç bir bok yok. Zaten mevsim de iyice patlamış, sörfçüler de kaçmış doğal olarak. Belki hava iyi olsa ortam da hoş olabilirdi.

 

IMG_9344

 

Sabah iki otobüsle sınıra varıyorum. Girişte 12 ABD doları bayılmıştım (aslında 15 dolar vermiştim, üstünü ‘bozuk yok’ diyerek vermemişlerdi). Çıkışta bir miktar Cordoba verip çıkış pulu alıyorum. Ortalıkta pek kimse yok. Görevli pasaportumu alıp evirip çevirmeye başlıyor. Nerelere gittiğimi filan soruyor. Sakince yanıtlıyorum. Sonra pasaportu alıp bir kapıdan içeriye giriyor ve bana kenarda beklememi söylüyor. “Ne iş?” diye soruyorum, “sıkıntı yok sadece kayıt etmemiz gerek” diye yanıtlıyor. Sakince beklemeye başlıyorum. Bu arada gelen geçiyor, kimseyi beklettikleri filan yok, tekrar gidiyorum bunun yanına “neler oluyor?” diye, memur gayet kibarca “birazdan biter” diye yanıtlıyor. Bir beş dakika daha bekledikten sonra patlıyorum artık. Gişeye gidip öfkeyle: “Bütün bunları bende Türkiye pasaportu var diye mi yapıyorsunuz kardeşim?!” diyince adamın yüzü değişiyor. Sonra içeriye gidip pasaportumla geliyor ve pasaportu bana vermeden çıkış için 70 Cordoba istiyor, 200 uzatıyorum. Pasaportu veriyor ama para üstünü vermiyor. “Paranın üstü nerede?” diyorum sertçe, “git bozdur getir” diyor pasaportumu geri alarak. Artık aramızda nezaket filan kalmadı. İlk girişte beni yolan teyzeye gidiyorum, “bozuk yok” diyor. Hepinize lanet olsun diyerek gidip 200 Cordobayı görevliye atıp pasaportumu alıyor ve çıkıyorum.

Bu tatsız durum ülkeyle ilgili bütün güzel hislerimin içine ediyor, ama beni asıl düşündüren bizdeki pasaportun nasıl bu kadar müptezel hale getirildiği.

Sanırım komple müptezelleştik, o ayrı.

 

Notlar, okumalar:

Sandinista hareketiyle ilgili güzel bir özet: 

https://www.gazeteduvar.com.tr/dunya-forum/2018/06/17/dunya-forum-sandinista-devrimi-ve-nikaraguanin-bitmeyen-savasi/

Bu da neden yanardağa çıkmamalı haberi:

https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-50728115

 

SAÇMA SAPAN GEMİ YOLCULUKLARI IV

PUSAN-OSAKA GEMİSİ (G. KORE-JAPONYA)

Uzun yıllar önce, Güney Kore’deki Suwon kentinde yaşayan kadim dostum Gökay’ın yanında pineklerken, bir ara bu pinekleme işine bir son verip artık aksiyona geçme zamanının geldiğini, kanlanan bitlerim dillendirmeye başlamıştı. Pusan kentinden Osaka’ya doğru gemi seferlerinin olduğunu öğrenip buraya kadar gelmişken Japonya’ya da bir uğrayayım diyerek yola düşmüştüm.

Uğramak öyle kolay olmuyormuş meğerse. Pusan’a vardığımda bilet alırken gemi yolculuğunun 18 saat kadar sürdüğü bilgisini alıyorum (o zamanlar internet filan yok tabii, olsa da Korece burada). Yine de bileti alıp gemiye biniyorum, gemi yola çıkıyor (vooot!). 

 

 

Bira içmeyi henüz bırakmadığım zamanlardı ve özellikle Japon biralarının hastasıydım. Kore biralarının tadı ise bana oldukça kötü gelmişti. “Madem Japonya’ya giden gemideyiz, şuradan bir Sapporo filan alayım da midemiz bayram etsin” diyorum kendi kendime, “hem yolculuk şenlenir.” Yanımda yalnızca Kore parası olan won var doğal olarak. Geminin barına gidip göstererek bir tane Japon birası istiyorum. Zira kimse İngilizce filan bilmiyor. Tarzanca açıklamalardan anladığım kadarıyla Kore parası ile sadece Kore birası alınabiliyormuş. Kredi kartı ise geçmiyor. Lan bu nasıl iştir?

Uzak doğulular çok cana yakın ve yardımseverdir, hemen bir iki genç bana yardım ediyor ve bir tane içecek makinasının yanına götürüyor. Gerçekten de aletin içinde Japon birası var ama şu işe bakın ki alet sadece Japon yeni ile çalışıyor! Yüce rabbim sabrımı mı sınıyor ne?!

 

S7300460

Gemide türlü türlü oyunlar

 

Yeniden kös kös bara gidiyorum, Kore wonumu Japon yeni ile değiştirebilir miyim veya böyle bir yer var mı diye sormak için. Değiştiremiyorlarmış. Ancak iyi bir haber veriyorlar (nasıl anladıysam onu?): Kore kara sularından çıktığımız zaman Japon birasını Kore wonuyla almam olasıymış. Sanırım bana kafayı yedirmeye çalışıyorlar.

Bu içler acısı halimi gören bir başka eleman bendeki Kore wonunu Japon yeni ile değiştiriyor ve ben de nihayet Sapporoya, Asahiye kavuşuyorum.

Tatlı son.

 

S7300461

Gemide türlü türlü şaklabanlıklar

 

CHETUMAL-CAYE CAULKER SU TAKSİSİ (MEKSİKA-BELİZE)

Aslında Meksika’dan Belize’ye otobüsle geçmeyi planlıyordum ki internette dolanırken Meksika çıkış harcı ile ilgili bir sürü kafa karıştırıcı şey okuduktan sonra bir tane gezi forumunda gözüme Chetumal’den kalkıp Caye Caulker’a giden su taksisi (water taxi) hattı ile ilgili bir tartışma takılıyor. Okuyunca öğreniyorum ki su yolunu kullanırsam Meksika karayolu çıkış harcından da kurtulmam mümkün oluyormuş. Gerçi havayoluyla gelenler bu vergiden muaf diye biliyordum. Girişte herkese verilen ve çıkışa kadar muhafaza edilmesi gereken gümrük kartlarında da zaten havayolu ile girdiğiniz yazıyor. Ama bir şekilde karayolu çıkışlarında ekstradan geliş biletinizi filan ibra etmeniz isteniyormuş. İspatlayamayanlar çıkış vergisi ödemek zorunda kalıyor ve sınır kapısında uzun süre beklemeler oluyormuş diye söylentiler de o sıralar kulağıma çalınmıştı.

Chetumal otobüs terminali çıkışında hemen taksiler dadanıyor. Liman ne kadar diye soruyorum 200 peso diyor, heriflere pis pis bakıp yürümeye başlıyorum, önce 150 sonra 100’e iniyor ücret. Şunu yapmayın kardeşim, yap-ma-yın! Bu tür taksiciler sanırım aynı anadan doğma ki o da hepimizin malumu.

 

IMG_8740

 

35 derece sıcaklıkta bir süre yürüdükten sonra bir tane otobüs durağına ulaşıyorum. Durakta hiç bir bilgilendirme yazısı yok elbette ki. Neyse ki gençten biri damlıyor da ona soruyorum hangi otobüse binmem gerek diye. Oğlan “abi taksi tutsana” diyor, “30 peso anca yazar.” Gerçekten de çevirdiğim ilk taksi ile 25 pesoya anlaşıp limana varıyorum. 

IMG_8758
IMG_8755

 

Belize biletini nedense ABD doları üzerinden satıyorlar, peso ile ödeme yapmak isterseniz feci bir kur farkı uyguluyorlar. Gümrük işlemi çok hızlı bir şekilde bitiyor sonra itli köpekli polisler gelip çantaları kokluyor filan derken tekneye doluşuyoruz.

IMG_8757

 

İçgüdüsel bir biçimde gidip arkaya oturuyorum. Milet de sağlı sollu ama dağınık bir biçimde oturmaya çalışırken görevli eleman gelip herkesin arkaya doğru oturmasını istiyor, benim yanıma da bir çifti yolluyor, ortam zaten sıcak ve nemden vıcık vıcığız, dolayısıyla hemen arıza çıkartıyorum: “kardeşim bu ne lan göt göte?! Üstelik teknenin bir tarafında daha çok insan var.” 

Eleman “böyle olması gerekiyor” diyor. Öne gidip bunun yanına oturuyorum. “Aman abi,” diyor “burası fena zıplatır. İstersen git şu araya otur.” Sonra da açıklama yapıyor, dalgalar sağdan geldiği için takla atmaya karşı bir kısım insanı öyle oturtmuş filan. 

 

 

Yola çıkınca elemanın haklılığı ortaya çıkıyor. Bu meret 60 km hızla mı ne gidiyor. Zıp zıp zıplıyoruz resmen. Olan da en çok en önde hıyar gibi oturan bendenize oluyor tabii ki. Bakıyorum bizim eleman yatay pozisyona geçiyor, ben de uzanıyorum. 

Atalarımız ‘su testisi su yolunda kırılır’ demiş, benim testisler de su taksisinde kırılıyor resmen. 

Tatsız son.

  

BANDER ABBAS-KEŞM-HÜRMÜZ (İRAN)

Hürmüz adasına gitmek üzere Tahran’dan Bander Abbas’a uçakla geçtikten sonra kentteki limana varıyorum. Hesapta çok az bir süre bekleyip Hürmüz’e giden tekneye binecektim. Ne var ki internet üzerinde bulduğum tarife yanlış çıkıyor ve kafeyi geçtim doğru dürüst bekleme yeri bile olmayan limanda saatlerce beklemektense çok daha erken kalkan, Keşm adasına giden feribota binmeye karar veriyorum. Tabii binmeden önce de sefer saatlerini gişedeki görevliye güzelce yazdırıyorum. Dolayısıyla Keşm’den Hürmüz’e geçişim de rahat oluyor, saatinde limana git, biletini al, tekneye bin.

Ne var ki geri dönüşte, Hürmüz-Bander Abbas teknesine binmek için daha önceki tecrübelerin verdiği rahatlıkla gitmek az daha götümde patlıyor. Hostelde tanıştığım İtalyan Estrella ile sallana sallana limana gidiyoruz. Kapıda bulunan gişedeki görevli bize bilet satmak yerine biletimizi sorunca kalakalıyoruz. Meğerse biletler sadece ve sadece merkez ofiste satılıyormuş! Teknenin kalkmasına sadece 15 dakika var, merkez uzakta kaldı ve bu, günün son teknesi.

 

IMG_5786 2

 

Neyse ki İran’dayız da kapıda bekleyen diğer görevli bize yardımcı olacağını söylüyor. İran’da yabancıları aşırı bir biçimde seviliyor, ne var ki şunu da samimiyetle dile getireyim açık tenli, sarışın filansanız daha da seviliyorsunuz. Kısacası yanımdaki sarışın arkadaşım olmasaydı bana çok da yardımcı olmayabilirlerdi sanki, bilemiyorum.

Çantaları Estrella beklerken ben adamın motosikletine atlıyorum ve bilet ofisine gidiyoruz, tabii ki sıra var. Gerilim dolu dakikalardan sonra biletleri alıp döndüğümüzde teknenin kalkmasına sadece bir dakika var. Bu arada kapılar kapanmış ve kapının önünde birikmiş insanlar var, bağırıp çağırıyorlar. Gişe görevlisi sadece bizi içeri alınca kalabalık iyice coşuyor. Görevliler kalabalığı sakinleştirmeye çalışırken biz koşarak tekneye biniyoruz.

Son saniyede adadan kalkan son tekneyi de bu şekilde yakalıyoruz. Estrella’ya dönüp “hostelin sahipleri bize bunu niye söylemedi?” diye soruyorum. Önce birbirimize bakıp sonra aynı anda “s...in hippileri!” diye küfrü basıyoruz.

Heyecanlı ve hezeyanlı son.

 

HELSİNKİ (FİNLANDİYA)

Ziyaretine gittiğim eski dostum Aytaç bana ‘boat show mu, sal yarışması mı bir şey varmış, akalım mı?’ diyor. ‘Akmazsak adam değiliz’ diye yanıtlıyorum. Eğlencedir, aksiyondur, gittiğin yerlerde olaylara bodoslama dalmazsan olmaz. Kaljakellunta denilen ‘yüzen bira festivali’ Helsinki’nin biraz dışında gerçekleşiyormuş. Herkes bir tane şişme bot veya kendisinin yaptığı salı alıp nehrin bir noktasından saat on gibi yolculuğa başlıyor. Saatler sürecek olan yolculuk boyunca da yanına yiyeceğini suyunu ve en önemlisi biranı/içkini alman icap ediyormuş.

 

https://www.kaljakellunta.org/en/kaljakellunta

 

Bizse uyanıklık yapıp öğle saatlerinde nehrin ortalarına gidiyoruz (botumuz filan da yok niyeyse). Orada bulduğumuz bir tane iskeleye konuşlanıp Aytaç birasını ben de viskimi açıyorum, bu şekilde piizlenerek gelene geçene bakıyoruz. Millet suyun içinde olmasına karşın sıcağın altında telef olmuş resmen. E tabii bunların durumu bize, kenarda oturduğumuzdan oldukça eğlenceli geliyor: “Bababa, tiplere bak, pörsümüz tospa kafası gibi olmuş bebeler, hehe” gibi hiç de hoş olmayan yorumlarla milletle taşak geçiyoruz. Gerçekten çok ayıp bu tür davranışlar. 

Neyse, biz kenarda makara yaparken bir tane ufak bot kenara çekiyor. Botun sahibi botu iskeleye çıkarmaya çalışırken Aytaç buna “devam etmeyecek misiniz?” diye soruyor. Elemanın olumsuz yanıtı karşısında botu ne yapacakları sorusuna verdikleri yanıt geri götürecekleri. Bot oldukça uyduruk, Aytaç “yahu ne gerek var, kaça almıştın sen bunu?” diye soruyor tekrar. Al yirmi avro ver botu filan derken bir anda bizim de bir botumuz oluyor. Botu suya geri attığımız gibi anında yarışmaya dahil oluyoruz.

 

13872756_10209946253831522_6482599913728577203_n 2

Olm bot su mu alıyo ne?- Bişi olmaz kanka.

 

Botumuz göt kadar olduğu için mi yoksa biz mi kullanmayı bilmiyoruz orası müphem, önce bir süre salak gibi fır fır dönüyoruz kendi eksenimiz etrafında. Sonra alışıp yavaş yavaş ilerlemeye başlıyoruz. Bir yandan içip, bir yandan kah kürek çekiyor, kah kendimizi dalgalara bırakıyoruz. Diğer bir yandan da botlarıyla yanımızda beliren iki tane kıza yazmaya başlıyoruz inceden. 

Bir süre sonra kafamız mı güzel oluyor, güneş mi çarpıyor tam bilemiyorum ama durup durup düşmeye başlıyoruz bottan (bot hava kaçırıyor da olabilir bak şu anda aklıma geldi). Eğleniyoruz eğlenmesine ama sanırım bizi izleyenler daha çok eğleniyor olmalı, ortamın maskarası oluyoruz resmen (sen misin elalemle dalga geçen). Düşünce bota çıkamıyoruz, bot ters dönüyor, botu çevir derken yine yuvarlan, kısacası tam bir rezillik.

 

IMG_6022 2

 

Artık halimize mi acıdılar yoksa teknelerine tayfa mı lazımmış tam bilemiyorum ama bizi bu zulümden kocaman bir sal ve bir grup genç gelip kurtarıyor. El verip bizi sala çekiyor, botumuzu da bağlıyorlar. Eh biz de eşek değiliz, kürek çekmede elemanlara yardımcı oluyoruz. Bu şekilde bitiş noktasına ulaşmayı başarıyoruz, yoksa zinhar ulaşamaz yolda telef olurduk gibime geliyor. Kızları da kaybettik gitti o ayrı.

Didaktik son.

 

HELSİNKİ-TALİNN GEMİSİ (FİNLANDİYA-ESTONYA)

Bu hatın adı aslında alkol hattı olmalıymış. Finliler Talinn gemilerini genelde ucuz içki içmek ve/ya almak için kullanır. Finlandiya’da fiyatları el yakan içkiler gemilerde veya Estonya’da çok daha ucuzdur. Finliler alkol tüketimi konusunda Ruslardan bile beter olduklarından, haftada bir kez bile Talinn’e gitseler ev ekonomilerinde büyük bir tasarruf yaptıkları rahatlıkla söylenebilir. 

Aytaç “perşembe günkü Talinn gemisinde on avroya kamara var alayım mı?” diye soruyor “Kelle başı on avro ha, al tabii, çok ucuzmuş.” diye yanıtlıyorum. “Yok be olum, kamara on avro, kamara kapatıyoruz!” diye müjdeyi veriyor. “Ama kamara dört kişilik, biz de sap gibi gitmeyelim” diyerek bir tane Etiyoplalı kız arkadaşı mı ne varmış onu davet ediyor. O da başka bir kız arkadaşını daha getiriyor derken gemiye biniyoruz.

 

5.5

 

Geminin içinde konserler ve gösterilerin olduğu büyük alanlar var. Her katta bar, restoran bulmak mümkün. Gemi Finlandiya karasularından çıktığında millet hemen duty free dükkanına doluşup alkol satın almaya başlıyor. Kısacası ortam, sabaha kadar dans ortamı. Biraz orada iç, biraz burada iç derken zaman alkol gibi geçiyor. Kafam nal gibi oluyor resmen.

Öyle olunca kamarada biraz dinlenelim diye otururken (içerken) bir ara gaza geliyor ve akabinde Ankara oyun havalarını koyup oynamaya başlıyoruz. Kızlar da bu ilginç dans türüne ilgi gösterip öğrenmeye çalışıyor. Aytaç bir süre sonra artık kendi içinde bir aydınlanma mı yaşıyor ne yaşıyorsa, bana dönüp “birader biz burada napıyoruz yahu?” diye soruyor. 

Önümde çekirge oynamaya çalışan kızlara mal mal bakıp sonra Aytaç’a dönüyorum: “İşin bir de şu boyutu var kardeş. Dünyada kaç kişi, Estonya’ya giden bir geminin içinde Ankaralı oyun havaları eşliğinde Afrikalı kızlarla dans etmiştir ki?” 

Kısacası dünya barış ve kardeşlik duvarına eklenecek bir tuğla da bizden gelsin, var mı ötesi?

Bir tuhaf son.

 

RUTA DE LAS FLORES, EL SALVADOR

Biz neden bu ülkenin adını İspanyolca okuyoruz ki? Zira ‘el’ İspanyolcada bir kelimenin dişi veya erkek olduğunu belirtmek için kullanılan, ruh hastası bir kafadan çıktığı her halinden belli olan bir ön ektir. Bizim atalar, Avrupalılar kadar hasta olmadığından mıdır bilmem, dilimizde dişi/erkek ayrımı bulunmamaktadır (ancak Arap ve Avrupalılarla etkileşince kimi dişi kelimeler dilimize geçmiştir: aktris, balerin, müdire gibi). Bu minvalde, ülkenin adı dilimizde Salvador diye söylenmeli diye düşünüyorum. 

Guatemala’dan Salvador sınır geçişi oldukça kolay olunca ister istemez kıllanıyorum. Zira girişte pasaporta giriş damgası vurmuyorlar, kontrol yok, bir bok yok. Garanti olsun diye şoföre soruyorum, şoförden ülkeye girişte ve çıkışta kaşe vurulmadığının teyidini alıyorum. Ama beş-on kilometre sonra çevirmeye takılınca anlıyoruz ki işler o kadar da kolay değil. Çünkü çevirmeye takılan ve turist (keriz) taşıyan tek minibüs bizimkisi.

 

IMG_9043

 

Hepimizi arabadan indiriyorlar ama çantalar içeride kalıyor. Derken bir tane köpekli polis gelip aracın içine dalıyor. Birkaç dakika sonra içeriden gelen “höf!” sesini duyunca kendi kendime “sıçtık!” diyorum. Polis arabadan iniyor ve içimizde İspanyolca bilen olup olmadığını soruyor, kimseden tık yok tabii ki. O sırada köpek iyice huysuzlanmış “hör, rör, röf” gibi sesler çıkarıp kıpır kıpır kıpırdanıyor. Sonra polis bana dönüp “sen biliyorsundur” diyor (tipimi sikim). Ben de pis pis “a veces” diye yanıtlıyorum, yani “işime gelince”. 

Polis bana “sor bakalım bir gün önce marijuana içmiş olan var mı aranızda” diyor, çeviriyorum. “Ama yalan söylemeyin!” O sırada arka bagaj açılıyor ve köpek orada duran çantayı hart diye ısırıyor ve akabinde çantayı parçalamaya çalışıyor, polis işin şovunda biz de kenarda hıyar gibi diziliyiz 35 derece sıcağın altında. Gelen geçen arabalardan bize bakıyor insanlar, tam bir rezillik.

Polis köpeğe bir tane top verip onu ısırtıyor, böylece hayvan çantayı bırakıyor. Polis çantayı açıp hemen yukarıdaki zulayı patlatıyor: “Kimin bu?” Çeviriye pek de gerek kalmadı artık, bir tane Kanadalı kız çıkıyor ortaya, oldukça da genç. Bunun arkadaşı panikleyip saçmalamaya başlıyor filan derken polis asıl kızı kenara çekiyor, bu sırada otobüste bulunan Macar bir kızın da İspanyolca bildiği ortaya çıkıyor. Derken o da bunların peşine takılıp gidiyor. 

Normal koşullar altında böyle durumlara seyirci kalmam ama dünyayı gezdikçe Batılının üçüncü dünyayı küçümseyen tavırlarından iyice tiksindiğim için olayı uzaktan izlemeyi yeğliyorum. Ciddi bir durum olursa müdahale edeceğim ama kızın burnunun biraz sürtülmesi gerek diye düşünüyorum o an. Gerçi Kanadalı gençlerin ceplerinde unuttukları marijuana ile Teksas havaalanında yakalanmaları başlarını bayağı ağrıtıyormuş ama olaylardan pek ders de çıkartmıyorlar sanırım. Gezerken biraz şuur lütfen.

 

IMG_9105

Sol Duvarı

 

Bu arada polis bize otobüste ne kadar çanta varsa aşağı indirtiyor. Sonrasında sıcağın altında dikilmeye devam tabii, diğer polis bana nereli olduğumu soruyor, cevabıma müteakiben “çok uzakmış yahu” diye bir tepki veriyor. Bu samimiyetten gaz alıp polisin ağzını arıyorum, “cezası 8 yıldan başlar” diyor. Bunun arkadaşı da bunu duyunca iyice panikliyor. Ulan meğer herkes İspanyolca biliyormuş. Alemin kerizi biz miydik?

Neyse, bir yandan diğer kızı sakinleştirmeye çalışıyor bir yandan da ötedeki polis aracında tutanak tutan polisi kesiyorum. Tahmin ettiğim gibi ortam bir süre sonra kakara-kikiriye dönüyor. Anladığım kadarıyla kızdan çıkan meblağ polisin yüzünü güldürdü.

Kız “fucking corrupted police” diye söylene söylene geliyor yanımıza, yanında 400 Kanada doları varmış, polis meblağ karşılığı bir tane ceza tutanağı yazıp kızı salmış. Kız da sevineceğine “tutanak filan hep sahte” diye tekrarlayıp duruyor. Bunu kenara çekip “şu anda ne yaptığının farkında mısın sen?” diye azarlıyorum. “Resmen uluslararası uyuşturucu kaçakçısı konumundasın, bırak 400 doları filan da bu işten yırttığına dua et.” O anda biraz ayıkır gibi oluyor, bu yeni nesil bizim ünlü Geceyarısı Ekspresi’ni izlememiş belli ki. Özür diliyor. “Özrü filan boş ver de biraz saygı yahu” diyorum.

***

IMG_9115

 

Durdurulduğumuz yer ile benim aktarma yapacağım otobüs durağına sadece 10 kilometre kalmıştı. Ben içeriye doğru gideceğim, minibüs ise okyanus kıyısından Nikaragua’ya devam edecek. Zira bölgeye gelenler sörfçü tayfası. Kimisi Salvador’un kıyısındaki bir iki yerleşimde durup sörf yapacak, diğerleri ise Nikaragua'nın Leon kentine devam edecek ki orası da sörfçü mekanı. Çoğu turist ise özellikle Honuduras’ı pas geçiyor. 

10 kilometre sonra minibüsten inip durağa yürüyorum. Neyse ki durakta fazla beklemeden gelen Sonsonate otobüsüne atlıyorum zira beş dakika sonra güneşin yerini sağanak yağış alıyor. Sonsonate terminalinden de bir başka tavuklu otobüse aktarma yapıp dinmeyen yağmur eşliğinde kalacağım Juayua’ya varıyorum.

Ruta de Las Flores, yani ‘çiçeklerin yolu’ üzerinde Juayua’dan başka Nahuizalco, Salcaotitan, Apanhecat, Ataco ve Ahuachapan adlı kasabalar/köyler var. Buralara ulaşım otobüslerle sağlanıyor ve oldukça rahat. Santa Ana yanardağı ise yine aynı bölgede olmasına karşın, oraya ulaşım Santa Ana kentinden sağlanıyor. Aktif yanardağlara çıkma konusunda pek de istekli olmadığımdan orayı da pas geçmiştim. Sonuçta doğal afetler halen tahmin edilebilir değil, ‘bana bir şey olmaz’ mentalitesine ise sahip değilim. Lav akıntısında ölmek gibi romantik düşüncelerim yok. Zamanında yıllar yılı uğraştığım için dağcılığın çok da akıl karı bir uğraş olmadığını da rahatlıkla söyleyebilirim sanırım.

 

IMG_9067
IMG_9069

 

Apaneca’da Arnavut Labirenti (Laberinto de Albania) diye bir yer var. Burası kahve de içebileceğiniz bir kahve plantasyonu, küçük bir labirente sahip olan ve zipline yapılabilecek bir yer. Labirentte bir kahve içip kasabaya geri dönüp sanat-sepet işleri ile uğraşan bir mekana giriyorum. Elemanlar oldukça sıcakkanlı. Nereli olduğumu öğrenince tabi ki şaşırıyorlar, zira El Salvador turistik bir yer değil. Gerçi şu ara, çetelerin turistlere dokunduğunu pek de söyleyemeyiz ama yine de Batılılar dünyanın en çok cinayet işlenen ülkesine gelmek istemiyor (listenin 2. sırasında Jamaika var, 3. Honduras, 4. ise Belize).

 

IMG_9121

 

Salvador’daki mafya örgütlenmesi ABD Los Angeles çıkışlı M-13 diye bilinen Mara Salvatrucha ve 18. Sokak (diğer adlarıyla Mara 18 veya Barrio 18). Ülkede 1979-1992 yılları arasında vuku bulan iç savaş süresince on binlerce insan ABD’ye göç etmek zorunda kalmış. Özellikle Los Angeles bölgesinde sefalet içinde yaşayan kimi Salvadorlular çeteleşme yoluna girerek uluslararası uyuşturucu trafiğine dahil olmuş ve neticede bu iki örgütlenme ortaya çıkmış. Özellikle ABD ve Orta Amerika’da faaliyet gösteren örgütlerin her birinin otuz ile elli bin arası üyelerinin olduğu tahmin ediliyor.

Neyse ki söz konusu örgütler daha çok büyük kentlerde takılıyor, kırsal kesimde sükunet ve huzur hakim. Herkes herkese selam veriyor, gülümsüyor, yardımlaşma ve dayanışma gırla…

 

IMG_9108

 

Ama bir yandan, tam da bu bölgede, 1932 yılında yaşanan köylü katliamını da anmadan geçmemeliyiz. 79 iç savaşının aktörlerinden olan gerilla örgütüne isim babalığı yapmış olan Komünist Parti lideri Farabundo Martí’nin önderliğinde, yaşadıkları sefalete karşı ayaklanan Pipil yerlisi kırk bin köylü Salvador ordusu tarafından katledilmişti. Olay bir kahve ülkesi olan Salvador’da, dünya kahve piyasasındaki değer kaybı sonrasında yaşanan ekonomik kriz sırasında vuku buluyor. O sırada ülkede görevli ABD delegasyonu başkanı McCafferty, Salvador hükümetine yazdığı mektupta, bir köylünün değerinin bir çiftlik hayvanından daha az olduğunu dile getirmişti.

***

NATIVE_AMERICAN_INDIGENOUS_PEOPLE_OF_EL_SALVADOR_IN_CENTRAL_AMERICA_ISTHMUS

 

Meksika dahil olmak üzere bütün Orta Amerika nüfusunun çoğunu melezler oluşturuyor. Birçok yerli dili ölmüş veya can çekişiyor. Katolik dini ise feci bir biçimde baskın.

 

IMG_9138
IMG_9118

Pupusa

 

Salvador’un en ünlü yiyeceği bir tür mısır unu pidesi olan pupusa. Kapalı olarak yapılan pupusaların içine et, peynir, fasulye gibi harçlar konabiliyor, oldukça ucuz ve lezzetli bir besin. Bunun yanı sıra yuka diye adlandırılan çeşitli yiyecekler de mevcut. Bölgedeki yerleşimlerin pazar yerlerinde (mercado) bu değişik yiyeceklerden tatmak mümkün.

 

IMG_9137
IMG_9122

Yuka

 

Başkente ise zorunda değilseniz gitmemekte yarar var. Kent gerçekten berbat. Honduras’a geçerken bir gece kalayım dedim, yanardağdan kaçarken depreme yakalandım. Gerçekten tırsınçtı.

Direk giden otobüsün saati uymuyor diye Honduras’ın başkenti Tegicugalpa’ya yedi farklı araç değiştirerek gittim. O da ayrı bir yazının konusu olabilir. 

Gerçi seyahat dediğin arada saçmalamak değil de nedir?

 

PATLAK ÜLKE GUATEMALA

Bu adlandırmayı ülkedeki aktif/pasif volkan sayısının çokluğundan yapmadım ne yazık ki. Guatemala bir trend olarak çoktan yükselişe geçmiş, ziyaretçi güvenliğinin sağlanmasıyla turizm cenneti olmaya doğru hızlı adımlarla yürüyen tuhaf bir ülke. Avrupa’dan, İsrail’den, ABD’den gelen turistlerin ve ucuzlayan uçuşlarla özellikle Frankofon Kanadalıların uğrak yeri, parti ortamlarıyla ünlü. Ne var ki ülke ucuz filan değil. Bütün Orta Amerika ülkelerinde yaygın olduğu üzere, restoranda karın doyurmanın maliyetinin en az 10-15 ABD doları olduğu bir yerden bahsediyoruz. Ülkenin çoğunluğunu oluşturan yoksul kesimin oldukça yoksul olduğunu göz önüne alırsak, onlar için zaten dışarıda yemek yemenin ne kadar lüks ve imkansız olduğunu da anlarız.

 

IMG_9037

 

Bu yoksul çoğunluğu oluşturan da Maya ulusundan başka bir şey değil. Bildiğim kadarıyla yirmi civarı dile sahip olan Maya toplulukları birbirlerini pek anlamasalar da Maya olduğunu dile getiriyor.

Yoksulluk da ne yazık ki cehaleti beraberinde getiriyor. Neredeyse bütün Orta ve Güney Amerika ülkelerinde bağımlılık yapan Türk dizilerini izleyen yerliler İstanbul’u Meksika Kenti sanıyor. “İstanbul çok uzakta, Türkiye’de, Meksika ile alakamız yok” diyerek anlatmaya çalışıyorum, “Nerede yani, New York’a mı yakın?” tepkisini alıyorum. Böyle bir tepkiden sonra kendilerini daha iyi hayat şartlarına getirmek için mücadele eden Meksika’daki Zapatistaları anlatmaya kalksam kaç yazar? Chiapas aslında buraya o kadar yakın ki...

*** 

Belize’den direk Flores’e gidiyorum. Amacım ünlü Tikal harabelerini görmek. Flores tam olarak bir turist kazıklama merkezi. Yakaladıklarına acımıyorlar, fiyatlar pavyon hesabı, kime ne tuttururlarsa artık. Bir kaç kez kazıklandığımı itiraf ediyorum ama orada tanıştığım İngiliz bebe kazığın dik alasını yemiş, çocukcağıza tam beş tane sahte otobüs bileti kakalamışlar. 

 

IMG_8880
IMG_8891

Tikal (küçük bir alanın üstten görünüşü), 1950'lerde Arkeologlar tarafından terk edilmiş araçlar.

 

Bu arada son arkeolojik bulgular zamanında Tikal’de milyonlarca insanın yaşadığını söylüyor. Yağmur ormanının ele geçirdiği, oldukça geniş bir alanda yer alan antik kenti kazabilmek ise oldukça zor.

Tikal’i gördükten sonra Semuc Champey yöresine yollanıyorum. Yollar rezalet. 300 km yol 10 saat sürüyor. Bir yandan da yol yapım çalışmaları var. Ülkeye yatırım yapmak isteyen Japonya’nın, yol yapımı için gönderdiği beş milyon dolar hükümet tarafından iç edilmiş diye duyuyorum. Şimdi Çinliler yol yaptırıyormuş ama hükümete parayı kaptırmamak için direk İsrailli bir şirketle anlaşmışlar. Ülkede yolsuzluk almış yürümüş kısacası.

 

IMG_8914

 

Semuc Champey’e vardığımızda Caye Caulker’da gördüğüm bir eleman hostele götürmek için bizi almaya gelmiş. Hotel sahibinin yakın arkadaşı ve ortağı olan Ethan adlı elemanın İsrailli olduğunu biliyordum ama O benim menşeimi öğrenince eşinin Türk ve üç tane çocukları olduğunu söylüyor! Vatandaşlığı da aldım deyince çıkışıyorum: “Ulan niye Türkçe bilmiyorsun o zaman!” diye. “Geri zekâlılıktan” diye hoş bir yanıt veriyor. Ataları Fas ve Batı Afrika Yahudileri karışımıymış. 

İşin daha bombası dört çeker aracı kullanan hotel sahibi İsrailli Golan’ın en yakın dostu Ankaralıymış iyi mi?

 

IMG_8917

 

Kısa zamanda Golan’la da kaynaşınca Greengo’s Hotelde bir anda şeref konuğu mertebesine yükseliyorum. Elemanlar izzet ve ikramı esirgemiyorlar sağ olsunlar. Ortam geceleri tam bir parti ortamı, akşam 6-7 gibi interneti kapatıyorlar ki millet sosyalleşsin diye, gündüzleri de ormanın içinde huzurlu bir dinlenme yerine dönüşüyor mekan. Cuma günleri dört çekerle dağ tepe turları düzenliyorlar. 

Yakınlarındaki Agua Verde ise Meksika’daki benzeri olan Agua Azul’e nazaran daha küçük, buradaki şelalelerden atlayış yapabiliyorsunuz veya şambrellerle nehirde tur atmak mümkün. İspanyolcada mirador denilen gözlem noktalarından burada da var. Bir saatlik bir tırmanışla miradora ulaşmak olası. Burada birkaç yıl öncesine kadar yerli kardeşlerimiz machetelerle insan soyuyormuş. Hatta soydukları şahsın ayakkabılarını da alıyorlarmış ki aşağı hemen inmesin, polise haber veremesin diye.

 

IMG_8939
IMG_8935

 

Şelalenin çıkışında Maya teyzeleri yemek satıyorlardı, 'biraz da halk kazansın' diyerek oturuyorum. İlla bir şey iç diye tutturuyorlar, ‘rom var mı’ diye soruyorum, ‘kola var’ diyor kadınlar. ‘Kola içmem’ diyorum, ‘fanta var’ diyorlar, ‘onu hiç içmem’ diyorum, böylece ellerinde ne varsa sıralıyorlar, ben de ‘onu içmem bunu içmem’ diyince içlerinden bir tanesi İspanyolca olmayan bir şey söylüyor. Diğerleri de gülmeye başlıyor.

Kadının “bok iç” dediğini anlamak için bizim buralardan olmamız yetiyor sanırım ama salağa yatıp “o ne demek?” diye soruyorum, “tavuk” diyorlar gülerek, “tavuk tabii…” diyerek içimden saydırıyorum. Yerlinin maskarası olduk iki dakika içinde…

IMG_8954

Yolsuz beyaz politikacılardan bazıları

***

Ethan bana anlatmıştı: Golan bu şahane yere talip olduğunda eleman altı bin istemiş, Golan da altmış demek istiyor herhalde diye düşünmüş ama fiyat gerçekten de altı bin dolarmış. Ezber-bozan arkadaşımız (bkz. Yahudiler cimri olur klişesi) “altı bin ne lan al şu on bin doları” bari demiş ve ilk hatasını yapmış. Boşuna dememiş atalarımız acıma yetime diye. Daha sonra yıllar içinde bunu bayağı bir kazıklamaya çalışmış Maya halkı.

Mayalar demişken, ülkenin %40 mestizo denen melezlerden %40’ı ise çeşitli Maya halklarından oluşuyor. Avrupa kökenlilerin oranı ise yalnızca %18. Ülkenin adı da bir Maya dili olan Nahuatlcada ‘çok ağaçlı yer’ anlamına gelen Cuauhtēmallān kelimesinden geliyor. Ülkeyi beyaz azınlığın, ABD’li meyve karteli United Friut Company ve CIA’in yönettiğini söylememize gerek yok sanıyorum. 1940’larda başlayan liberal-sosyalist hareketlenme ABD’nin pek hoşuna gitmemiş olacak ki zaten sürekli diktatörlük yönetimlerinde olan ülkede çeşitli darbeler oluyor ve akabinde iç savaş çıkıyor. CIA’in eğittiği kontra-gerilla timlerinden ölüm mangalarına sayısız para-militer timler oluşturuluyor. Elbette ki bundan en çok etkilenen fakir halk. Sonuç: binlerce ölüm ve kitlesel göçler. Buna karşın ülkede Fakirlerin Gerilla Ordusu (Ejercito Guerrillero de los Pobres-EGP), Silahlı Devrimci Halk Örgütü (Organización Revolucionario del Pueblo en Armas-ORPA) gibi gerilla örgütleri doğuyor. 1979’da, bu kanlı ortamda olayın farkına varan zamanın ABD başkanı demokrat Jimmy Carter, Guatemala’ya silah satışının durdurulmasını istese de el altından silah satışı devam ediyor (daha önceki yazılarında da belirttiğim üzere ABD’yi başkanlar yönetmiyor). İç savaş ise ancak 1996’da sona erdi.

 

IMG_8952

***

Orta Amerika’da başkentlerden uzak durmakta yarar olduğundan Semuc Champey’den direk Antigua’ya geçiyorum. Burada neyse ki, turistler koruma altındaymış, ortam Flores’teki gibi değilmiş. Antigua tipik bir koloni kenti, grid sistemli çok yüksek olmayan renkli bina görmekten gına geliyor artık. Kentte İspanyolca öğrenmek için gelen yabancılar, dolayısı ile de parolayla girilen elektro parti ortamları var. Özellikle Avrupalı, Kuzey Amerikalı gençler bok var gibi bu partilere gitmeye can atıyor, sanki kendi ülkelerinde yokmuş gibi.

 

IMG_8996

Atitlan Gölü

 

Antigua’dan pazarı ile ünlü Chichicastenango ve Atitlan Gölü bölgesine geçmek mümkün. Yanardağlarla çevrili Atitlan gölüne kıyısı olan köylere teknelerle ulaşılabiliyor. Bu köylerdeki tur acentaları tarafından, yanardağ tırmanışlarının yanı sıra çeşitli göl aktiviteleri de düzenleniyor. 

 

tavuk

Umut Sarıkaya'nın ilk çalışmalarından

 

Yine de bu lanetli ülkede kısa mesafelerin uzun sürelerde gidildiğini bir kez daha hatırlatmak isterim. Yollarda telef olmamak, tabir-i caizse s...miş tavuğa dönmemek için ‘tavuklu otobüs’lerden ziyade minibüsleri tercih etmeniz hayatınızı kurtaracaktır.

 

tvk

İyi Seyahatler!

Terms & Conditions  |  Privacy Policy

Gezenti 2018 © All Rights Reserved