NOEL NEY LA NOEL? YA DA NOEL ZAMANINDAN KİMİ HİKAYELER

Salt Lake City, sittin sene önce

Alkolizmin şanlı bayrağını gururla taşıyan kadim dostum Benan, orada konuşlanmış olan tayfayı toplayıp bizi bara götürüyor. Bunlar komple Marksist ekonomi okuyorlar orada. Okuyor dediysek doktora yapıyorlar, boru değil. Dünyanın sayılı Marksist iktisat öğretimi veren yerlerinden biri de Utah Üniversitesidir. 

Bar dediğim eşek kadar bir yer. İki katlı ve oldukça geniş. Bizim tayfa da bir süre sonra sağa sola dağılıyor doğal olarak. Ben evde önceden yüklendiğim için kafam yüksek, etrafta kons yapıyorum. Onla bunla laflıyorum...

O zamanlar saçım bayağı uzun, sakal da olmadı mı millete değişik görünüyorum sanırım. Yukarı katta bar taburesinde oturmuş ikiz (o kadar sarhoş değilimdir diye umuyorum) gibi birileri var, bildiğin Kızılderili. Aslında ben ikizi değil de yanlarındaki sülün gibi yerli kızını kesiyordum, sonra bunlar bana bakmaya başlıyor, ben kıza onlar bana derken ortamdaki gerilim artıyor. O sırada beni biri mi ne çağırıyor da uzuyorum hafiften. Ben gittikten sonra olay ortaya çıkıyor ki, bu herifler Utah'a adını veren Ute yerlilerindenmiş, hem de Reis'in oğullarıymış. Reis dediğin oranın feodal Kürt ağası gibi bir şey. Yani maraba çalışsın ben de Las Vegas'ta paraları ezeyim. Neyse, Benan'a benim menşeimi sormuşlar, bize ne kadar benziyor diyerek, Benan da pislik bir biçimde "la zaten Gızılderililer Türktür" diye yapıştırmış, "Ne konuşuyonuz?"

 

Sibirya yöresinden bir Türk şamanı

 

Elemanlar bayağı bir bozulmuş bu lafa, nedense? Türkler Kızılderili desek olacak değil mi?

Olaydan aylar sonra Benan'la süpermarkete gitmiştik. O alışveriş yapıyor ben de boş beleş dolanıyordum ki kasaların orada iki tane uzun saçlı yerli amcayla göz göze geliyoruz. Sanırım bunlar Navajo yerlileri. Adamlar beni görünce heyecanlanıp gel gel yapıyorlar elleriyle. Yanlarına gidiyorum, önce bana sarılıp sonra kol tokalaşması gibi bir hareket yapıp sarılıyor ve akabinde soruyorlar: "Brother, which tribe are you from?" yani "Kardeşim, hangi kabiledensin?"

 

navajocode
codetalkers960

Savaştaki Navaholar

 

"Abi ben Türküm" diye yanıtlıyorum heyecanla.

"Vay!" diye atlıyorlar: "Biz akrabayız lan! Biliyor muydun?"

Olaylar olaylar...

 

Montreal, yıllar önce

Emren (o zamanlar henüz tanışmıştık ama kısa sürede dostluk mertebesine ulaşmıştık), 'haydi sana Çin lokantasında istiridye ısmarlayayım' diyor. Bu gibi tekliflere asla hayır demem, hele ki yanında alkol olma olasılığı yüzde binken. 

E kış gelmiş, hava eksi yirmilerde seyrediyor. Yıllar yılı dağcılık, bayırcılık gibi lüzumsuz işler yapmışlığım vardır ama bu lanetli kentte eksi otuz beş dereceyi gürünce, böyle bir soğuğa karşı saygıda bulunmak için cephe selamı veresim gelmişti. Böyle bir soğukta insanın burun kılları ve kirpikleri donuyormuş meğerse. Bir de gizli tehlike, yürürken kar tabakalarının arasına sinsice sinmiş olan buzlara dikkat etmemiz gerekiyor, yoksa kötü kırmamız içten bile değil.

 

Montreal'de kış keyfi

 

Montreal bok gibi bir yerdir. Hatta zamanın Ankara'sı bile (hem de kentimizde gerçek zamanlı değil, gerçekten Sims oyunu oynayıp içine sıçan şahsa karşın1) bu lanet yere on basardı (şimdi için yorum yapamaya ne hacet, yansın bu Angara!). Metroya giden otobüsü soğukta yirmi dakika beklerdin, otobüse bindikten ve indikten sonra metroya yetişmek için koşardın ama yetişemezdin ve bir on dakika da metro beklerdin. Metro bozulmazsa varacağın yere yürüme süresinde varırdın. Hayır, hava iyi olsa yürümekte beis yok ama...

İnsanları hissiz, yolları çukur, kaldırımları da köpek bokuyla kaplıdır ve orada yaşamak için insanın hiç bir bahanesi olamaz, kendini kandırmak dışında elbette2.

Neyse, yemeğimizi yiyip iki üç şişe şarabımızı içiyoruz. Dışarıda kar çiselemeye başlamış. Bizim kafalar güzel olmuş hafiften, saat de ilerlemiş. Gitme vakti. Kaldırımda kaya kaya ilerlerken idrak ediyoruz ki karınlar yine acıkmış. Her daim karşımıza çıkan kırmızı-yeşil-sarı tabelalı pizzacılardan birini Emren'e gösterip, "gel ben de sana kıymalı pide ısmarlayayım" diye bir teklifte bulunuyorum. Emren şaşkınlıkla "kıymalı pide mi?" diye sormadan edemiyor. Aslında ben de ilk kez bir Kürt pizzacısına giriyorum. Montreal'deki pizzacıların çoğu Pizza Welat veya Pizza Şirwan gibi Kürtçe isimlere sahiptir. Muhtemelen köye yardım diye toplanan paraların bir kısmının cukka edilmesine istinaden İtalyan mozarella mafyasıyla işbirliği neticesinde açılmış olan dükkana giriyoruz. Benden daha az esmer olan çalışan arkadaşlar da bizi bir şeye benzetemeyip, bize Fransızca "iyi akşamlar" diyor.

 

w

 

"Kolay gelsin", diye kestirmeden Türkçe giriyorum, "kıymalı pide var mı?" Beklenmedik bir durum olduğundan elemanlar arızaya geçiyor ve kekeleyerek "yok abi..." diyor. "Neden yok yahu?" diye üsteleyince arkadan yaşça büyük biri çıkıp "talep olmuyor ondan" diye yanıtlıyor gülümseyerek. Sonra bize çay söylüyor: "size peynirli pizza yaptırayım mı?"

Ben de "Yok sağol, canımız kıymalı pide çektiydi, çok da önemli değil" diyerek geçiştiriyorum olayı. Oturuyoruz. Eleman bizi biraz yoklayıp, kısa bir muhabbetin ardından vahim konuya giriyor, "Bakın, siz okumuş yazmış insanlara benziyorsunuz, size önemli bir şey sorabilir miyim?" Emren'le birbirimize bakıp elemana kafa sallıyoruz. 

"Burada yaşanır mı?"

 

02
111
0z8kgltj9smel6c123n

Geçmişten itibaren değişmeyen Türk erkeği kafası ve bunu körükleyen rezillik

 

Bildiğiniz veya tahmin edeceğiniz gibi, Anadolu'dan dünyanın dört bir yanına göçmüş gurbetçiler büyük bir yalan doğurmuş ve yıllarca bu yalanı beslemiş, her zaman da sıcak tutmuşlardır. Gavur illere gittiklerinde oldukça kötü koşullarda, dil bilmeden iz bilmeden yaşamış, normal yaşantılarında asla yapmadıkları 'pis' işleri yapmak zorunda kalmışlardır. Ancak, tatil zamanlarında yurtlarına döndüklerinde kabus dolu yaşantılarını anlatmak yerine, bu gavur illerini ve oradaki yaşantıyı övüp, olayı erkek toplumu için de can alıcı bir hale getirmişlerdir: "gavur kadınlar esmerlere bayılıyor." Yurtdışı görmemiş zavallı insanımız da bu harika hayata, çekici görünme düşüncesine imrenmiş, zaten Osmanlı'nın son üç yüz yılında sürekli körüklenen ve Cumhuriyet dönemiyle zirve yapmış olan, Batıya karşı duyulan aşağılık kompleksinden dolayı da yabancı ülkeleri her zaman yüksekte görme eğilimini içinde büyütmüştür.

Neyse ki bu abimizin kafası çalışıyor da oradaki durumu sorgulamaya almış, bakmış ki anlatıların yüzde doksanı yalan dolan hikaye, ama etrafta kral çıplak diyecek bir kişi bile yok ve tesadüfen karşısına biz çıkıyoruz. 

Kanada pasaportu alıp da orada yaşayan arkadaşım yok gibi. Alan fıyıyor oradan.

Kısacası her anlatılana kanmayın! 

 

hqdefault

Kanadalı ha, hmm

 

Belgrad, daha az yıllar önce

Orada tanıştığım iki elemandan biri beni caz ortamına sokmuştu, diğeri ise 'кафана'ya. Kafana oradaki geleneksel tavernalara verilen isimdir. Bu tür yerlerde rakiya denen erik, ayva, kayısı veya daha fazla türden boğma rakı servisinin yanında, geleneksel Sırp veya Çingene müzikleri dinleme imkanınız da bulunmaktadır.

Oturup bir şişe rakiya söylüyoruz. Tıpkı Yunanca gibi Sırpça'nın da yüzde yirmisine yakını Osmanlıca sözcüklerden oluşur. Nasıl ki Türkçe/Osmanlıca bir sözcük Yunancalaştırılırken sonuna -i eki alıyorsa (çakmaki, kalabaliki, karpuzi gibi...), Sırpça'da bu ek -ya olmuştur. Tabii bunu onlara anlatmak zor oluyor, zira herkes Osmanlıcayı Türkçe ile karıştırıyor. Osmanlıca lügatın içinde yarıdan çok daha fazla kelimenin Arapça ve önemli bir kısmının da Farsça olduğu gerçeğini kabul etmek istemiyorlar: "Biz bu kelimelerin Türkçe olduğunu bile zorla kabul ettik, şimdi Arapça üzerine düşünmemiz gerekiyor, uzun iş."

Neyse, alkol seviyesi arttıkça muhabbet iyice harlanıyor derken bizimkinin eşi arıyor, bu da gürültüden konuşamadığı için dışarı çıkmak zorunda kalıyor. İçeride coşkulu bir müzik. Masanın birinde de dört tane erkek, her on beş dakikada bir aralarındaki elemanın üstünü başını yırtıyor. Bu da kızmıyor, üşenmiyor kalkıp yeni bir tane tişört giyip geliyor ve sahne tekrarlanmaya devam ediyor. Diğer üçü yırttıkları çeri çaputu da kafalarına kollarına filan doluyor. Hepsinin bazuka gibi sarhoş olduğunu söylemeye gerek yok elbette.

 

 

Sonra bizimki yanında bir kızla çıkageliyor. Arkadaşı olduğunu düşünüyorum, içmeye devam ediyoruz. Elemana biraz önceki yırtma olayını soruyorum. Meğer söz konusu şahsın yeni çocuğu olmuş da bu olay buranın geleneksel kutlamasıymış meğerse. Ne kadar ilginç adetler var yahu diye salak salak yırtıcı elemanların olduğu tarafa bakarken kızcağız bana "sarışınlardan mı hoşlanırsın yoksa esmerlerden mi" diye bir soru yöneltiyor. Deminki mallıktan şimdi bu soruya terfi ediyorum karşımdakinin koyu renk saçlarına dönerek. 

"Dürüst olmak gerekirse ben şahsen sarışınlardan hoşlanırım, hatta bilakis onlara karşı feci bir zaaf içerisindeyim. Ama bana takılma, erkeklerin çoğu öyle söylemeseler bile esmerlerden hoşlanır." "Peki" diyor, "Senin ülkene gidersem evlenme şansım nedir?" Hoppala!

"15 dakika içinde!" diye yanıtlıyorum, gözleri büyüyor: "Ciddi misin?" 

"Çok ciddiyim, on beş dakika içinde seni baş göz ederiz." (Tabii bunu söylerken, sırtlan gibi, yamyam gibi olan arkadaş çevrem şöyle bir gözümün önünden resmi geçit yapıp gidiyor. O anda da sakal uzatmaya ve arkadaşlarımla daha az görüşmeye karar veriyorum. Nasıl bir çevrem varmış yahu! Neyse ki alkol zihni açıyor da farkındalığımız artıyor.) 

 

rakija

 

Kız benim bu dürüst yanıtımdan sonra büyük bir sevgiyle ikimize de sarılıp "ne kadar iyi insanlarsınız siz" diyerek kalkıp, sevinçle kopup gidiyor. Ben de bizim elemana noluyoabiya3 gibi bir bakış atıyorum. Açıklıyor...

Bu, telefonla konuşarak dışarı çıktığında, kız da orada bar bar bağırıp, ağlıyormuş. Bizimki telefon konuşmasını bitirdikten sonra kıza "her ne sıkıntın var ise bu kadar üzülüp sinirlenmeye değmez, gel içeride bizimle biraz otur, kendine gel" diyerek kızı buyur etmiş. Meğerse kızın erkek arkadaşı bir sarışınla bunu aldatmış, o yüzden berbat durumdaymış. Bizim bebenin de bunu tanıdığı filan yokmuş önceden.

Ulan bir anda hayır duası içinde kalmışım da haberim yok. Hocam, Ortodoks'un hayır duası Noel'de daha bir caiz midir (bonuslu), yoksa kaza orucu mı tutmalıyım? Ateistler bunu da açıklasın!

 

Lviv, Bitmeyen Noel, iki yıl önce

Lviv'de Noel kutlamaları, arifesiydi bilmem neyiydi derken 15 aralık gibi başlar 15 ocağa kadar da devam eder. Panayırlar kurulur, eğlenceler düzenlenir. Her yerde donuz sosisi, et, sıcak şarap ve kahve kokuları, müzikler, danslar... Berbat derecede kalabalıktır ama. Polonyalılar, yerli turistler ve artık bu taraflarda pek sevilmeyen Ruslar, Beyaz Ruslar, bir de klasik arayışları içerisinde olan tornadan çıkmış gibi tipleriyle zavallı pasaporttaşlarım.

 

Kepazeliğe gel

 

İslamiyet’te zinanın filan değil, aslında domuz eti yeme dışında hiçbir şeyin günah sayılmadığını düşünen bu tür burada açlıkla terbiye olmaya mı çalışıyor anlamadım. Neyse ki bu salaklara hitap eden Türk restoranları var da domuzdan korunuyorlar. Domuz ne yapmış bunlara? Ulan domuz yerine Allah'ınızdan birazcık korksaydınız bu kadar rezil bir millete dönüşmezdik! Domuz dışında her boku ye, karını aldat, yalan söyle, sonra otuz gün oruç, bonuslu günlerde iki sevap, akabinde pırıl pırıl ol ve tekrar günaha koş.

Ana meydanda yanımda bir takım sarışınlarla İngilizce konuşarak ilerliyoruz, gece yarısını geçmesine karşın ortam yine kalabalık ve sarhoş dolu. Bizim patlak İngilizcemiz sarhoşa mükemmel geliyor olmalı ki kenarda piizlenen bir çift yandan laf atıyor: "England, England?" diye.

 

marry2

 

"La yok! / Noup!" diyorum yürümeye devam ederek, "Türk!" ("ü"yü vurgulayarak tabii). Ve biraz zaman geçince bu tepkimden dolayı karanlığın içinde oluşan bu derin sessizliği bozuyorum, arkamı dönerek: "Ya siz?" 

Heyecanla "England!" diye atılıyorlar.

Yazık lan, içim parçalanıyor. "Kusura bakmayın" diyorum hayıflanarak, "sizin adınıza çok üzgünüm." İngiliz bu boru değil, Fransız'dan bile kötü neredeyse. Üç saniye süren sessizliğin ardından anırarak gülme sesleri gelince derhal fikrimi değiştiriyorum: "Yok yok. Fransızlar daha berbat. Bunlar en azından kendileriyle barışık. Ne bok olduklarını biliyor." 

 

Peki ya biz?

 

Paylaşım için

2013 SODENKULA FİLM FESTİVALİ

Haziran, Beyaz Geceler Zamanı

 

Havaalanından çıktığımızda bizi sert bir rüzgar ve soğuk hava karşılıyor, akabinde derhal kalınları giyiyoruz. Boru değil, yaz ayı bile olsa kutup dairesinin içindeyiz, sıcaklık öğlen on sekiz-yirmi, akşam beş-on. Ama insanlar bizim kadar kötümser değil. Tişörtlerle gezip barların bahçesinde soğuk bira içerek yaza merhaba diyorlar. 

 

Bira içmeyi bıraktığım ve hava da buz gibi olduğu için bir Jameson patlatmak istiyorum, tabi ki buzsuz. Bu isteğim barmenin hoşuna gitmiş olacak ki tek parasına dubleyi basıyor. Üçüncü kadehte ise level atlamış olacağım ki triple uzatıyor. Ben de gıyabında kadehimi onun ve tüm iyi yürekli barmenlerin şerefine kaldırıyorum.

 

 

Gittiğimiz bar yörenin en sıcak ortamı. Fin halkı NŞA zinhar konuşmazken, kafaları buldukça iletişime geçme isteği ile coşuyorlar adeta. Ama gel gör ki o kadar alkolden sonra iletişim ne mümkün? Ne dediklerini anlamak için akla karayı seçiyoruz. Bu arada masaya devrilenler ayrı bir husus. Aklımda kalan bir diğer görüntü ise sokaklarda sabaha karşı (gerçi orada yazın hiç gece olmuyor ama) sarhoş Finlilerin tıpkı ‘Yaşayan Ölülerin Dönüşü’nde olduğu gibi yalpalayarak, tam birer zombi gibi yürümeleri. Neyse ki zararsızlar.

 

***

 

Ertesi gün kasabayı keşfe çıkıp, aslında Film Festivali için burada olduğumuz için, program almak, gideceğimiz filmleri belirlemek amacı ile ortamı kolaçan ediyoruz. Filmlerde pek bir bok yok. Kasaba da çok küçük olduğundan yarım saat içinde her yerini öğrenmiş olarak huzura eriyorum. Bu arada iki tane pizzacı tespit ediyoruz. Finlandiya’da, hele böyle unutulmuş bir yerde olduğundan bunlardan en azından birinin bizim memleketten olma olasılığı yüzde bin diye kaba bir tahmin yürüterek içeri dalıyoruz: “Merhaba, kolay gelsin.”

 

julkisivu-kesalla-2016

 

İçeride en az benim kadar esmer çocuklar var ama suratıma mal mal bakıyorlar. “Yok mu Türkçe bilen?” diye sorumu ısrarla yineliyorum, zira o kadar olasılık hesabı yaptık, yanılma payı yok. Nitekim bir tanesi utana sıkıla çıkıp kırık bir Türkçeyle “abi biz Kuzey Iraktanız” deyince bir Rojbaş[1]yolluyorum kitleye. Elemanlar bir anda seviniyor, o sırada mekan sahibi olduğu belli olan adam içeriden beliriyor ve koca bir “hoş geldiniz” diyor. Hele bir de neredeyse akraba çıkacak gibi olunca yüzünde güller açıyor. “Misafirimsiniz” diyor “her gün gelin, hep gelin, daima gelin”. Tabii uğrarız diyoruz. Uğruyoruz da nitekim. Biliyoruz ki gurbet el zordur, dayanışmak lazım güzel insanımızla (kötüsüyle değil elbette, onlar ki başlarına taş yağsın, kıçlarında güller açsın).

 

sodankylä
soden

 

Festivalin adı ‘Gece Yarısı Güneşi’, kurucular arasında elbette ki Aki (Kaurismaki) Abimiz var. Ne var ki araç amacı aşıyor ve gündelik hayat-alkol-sohbet üçgeninde çok sayıda filme gidemiyoruz ne yazık ki. Ama daha iyisi oluyor, kopuk bir filmden sahneler yaşıyoruz sanki. Zira evinde kaldığımız eleman bizi yüzen saunasına davet ediyor (Bu arada adam atom mu fizik profesörü mü neymiş). Yol arkadaşım Ülke ile buna bir anlam veremiyoruz önce. Nasıl yüzen sauna lan? Baya yüzüyormuş meğer. Böyle motoru filan da var. Eleman kasa kasa birayı, votkayı, şampanyayı yüklüyor ve açılıyoruz gece on ikide nehrin ortasına, anadan üryan ve kızlı erkekli. Tek sıkıntımız suyun kaldırma kuvveti ve beş santigrat derece olan hava sıcaklığı. Sıcacık saunanın içinde ver alkolü ver, sonra çık ve buz gibi nehre atla. Kalp krizi riski olduğundan önce Ülke’nin atlamasını bekliyorum, bakıyorum ölmüyor ben de atlıyorum ve satırlarımdan anlaşıldığı üzere ben de ölmüyorum. 

 

Gerçekten müthiş bir olay. Müthiş olan ölmemek değil, sıcak topların soğuk suya değme anı elbette ki. 

 

9
7

 

Derken Ülke ile Etnografya müzesine gitmeye karar veriyoruz. Yürürken, yol üzerinde orada olmaması gereken bir şey mi görüyoruz veya harita ile çelişen bir durum mu vardı tam hatırlamıyorum ama cebimizdeki haritayı çıkartıp salak salak bakmaya başladığımızda yanımızdan geçen iki kız önce bizi süzüyor sonra da yardım teklifinde buluyor.

 

Aslında gideceğimiz yer Laz labirenti gibi bir yerde, düz git, köprüyü geçince sağa dön ve ilerle. O kadar! Yine de ayıp olmasın diye haritada gösteriyoruz ‘buraya gitmek istiyoruz’ gibilerinden. Kızlar daha önce harita görmemişler gibi boş gözlerle haritaya bakarak gak guk ediyorlar. Bizim şaşkın bakışları görünce de ‘ya aslında biz de buranın yabancısıyız’ diyerek gevelemeyi sürdürüyorlar.

 

Dayanamıyor ve ‘O zaman biz size yardım edelim’ diye atlıyorum, ‘Nereye gitmek istiyordunuz?’ Ülke de durum karşısında kendisini tutamayıp makaraları koyuveriyor. Kızlar da derhal uzaklaşıyor tabii... Yine sıçıp batırarak bir tanışma fırsatını daha tepiyoruz ama ne yapsaydık ki? Kedi ve ciğer hesabı, zaten çok da güzel değillerdi avuntusuyla sırıtarak yola devam ediyoruz. 

 

 

8

Gece 03:00 suları

Geleli 4-5 gün olmuştu. Yine bir sohbet esnasında ren geyiklerinden açıyor konu. Oranın halkı “Ne kadar salak hayvanlar bunlar” deyince sıkı hayvan dostları olarak hemen müdahale ediyoruz, “hayvana öyle demeyin, ayıptır”. “Yok yok” diye üsteliyorlar, “gerçekten geri zekalılar. Siz de dikkat edin.” Ülke ile birbirimize bakıyoruz anlamsızca. Ertesi gün de araba kiralayıp çevreyi keşfe çıkıyoruz. Rovaniemi kentindeki turizm ofisindeki kız da üç beş sohbetten sonra aynı konuyu dillendiriyor: “Aman ren geyiklerine dikkat edin, bu kadar embesil bir hayvan daha görülmemiştir.”  

 

Finlandiya’nın sembollerinden olan bu sevimli hayvanla Finlilerin arasında ne geçmiş olabileceğini tartışıyoruz ve o anda fark ediyoruz ki o ana kadar ren geyiğini pek de yakından görmemişiz.

 

10

 

Dünyanın en saçma sapan yerlerinden biri olan Noel Baba köyüne uğruyoruz. Gerçekten süper zırva bir yer, tamamen tüketim ve alışveriş mantığı üzerine kurulu. Vatandaşımız Demreli fakir Aziz Nikola, nam-ı diğer Santa Klaus burayı görse büyük ihtimalle kusardı.

 

Untitled

 

Dönüş yolunda birden bire üç tane ren geyiği fırlıyor yola. Hızlı gitmediğimiz için duruyoruz. Hayvanlar mal gibi yolun ortasında duruyorlar. Bir iki kornaya basıyoruz tık yok. Dışarı çıkıyoruz, hiç oralı değiller. Hayır yolun ortasında bok mu var arkadaşım? S.ktir git ormanda takıl işte mis gibi. Burada araba çarpar. Yok, anlamıyorlar. Dikilmeye devam.

 

Ren geyiklerinin gerçekten de geri zekalı olduklarını üzülerek idrak ediyoruz. Ama çok sevimli keratalar. Özellikle boynuzlarındaki tüylerle.

 

6
5

 

Son durağımız bir başka dil ailesi grubumuzdan uzak akrabalarımız olan Laponlar. Köye geldiğimizde ‘şamanizm acaba burada da mı öldü?’ sorusuyla dalıyoruz ortama ama ne yazık ki bir kez daha idrak ediyoruz ki olay burada da turistik olmuş, ayağa düşmüş. Lapon kılığına girmiş Finli teyze güpegündüz Alman turist kazıklıyor.

 

Ayıp mı? Belki.

 

Belki de turist hak ediyordur bu muameleyi.

 

Paylaşım için

TAPAS MI? YETER AMA!

İspanya'nın kendine özgü herhangi bir yemeği yoktur, İspanyollukla alakası olmayan Bask, Katalan ve Galiçya mutfakları vardır ama onların da dünyaca ünlü yemeği yok gibidir. Bunu bize söyleyen İspanyolca hocalarımız ve kullandıkları kitaplardı. Ülkenin en ünlü yemeği olan pilavdan bozma paellayeni bulunmuş bir yemektir ve öyle aman aman bir şey değildir. İspanya mutfağını ünlü yapan, büyük ihtimalle Arap kültüründen aldıkları tapasyani meze kültürü; ikincisi ise Franco faşizminden sonra yetişen aşçıların büyük bir iştahla bir sürü malzemeyi kullanarak geliştirdikleri, icat ettikleri yemekler olsa gerek.

 

cafe

Tapas dendi mi ülkede öne çıkan yer ise hiç kuşkusuz Granada'dır. Ama önce kentteki tapas-bar, bar ve restoran ayrımlarının farkına varmakta fayda var. Ancak daha da öncesinde Granada'da ve Almeira'daki tapas-bar raconunu bilmek gerekiyor: harhangi bir tapas-bara girdiğinizde bira veya şarap istediğiniz zaman yanında tapas gelmesi sizi şaşırtmasın, özellikle de tapasın ücreti biranın içine dahil olduğunda. Fiyatları 1.60 ve 3 avro arası değişen biranın bardak büyüklükleri de değişiyor. Kanya (caña) 20, tubo 30 ve harra (jarra) ise 50 santilitrelik bardaklarda servis ediliyor; ancak harra bulmak biraz zor.

 

bar-correo-cerveza--644x362

 

Yani, acıktığınız zaman restoranda sadece paranız karşılığında yemek yemek veya barda kuru kuru biranızı içmek yerine herhangi bir tapas-bara girdiğinizde servis edilen en küçük bira karşılığında karnınızı doyurmak mümkün olabiliyor. Bu, elbette gittiğiniz yere de bağlı. Eğer mahalle arasındaki bir tapas-barı tercih ediyorsanız bol kepçe tapas yemeniz mümkünken, kalbur üstü yerlerde damak zevkinizi geliştirmek de olası. Bazı yerler, birinci ve ikinci tapas uygulaması yaparken (yani şefin o günkü ruh durumuna göre tapas hazırlayıp birinci biranızla başka, ikinci biranızla otomatik olarak başka tapas servisi), bazı yerlerde ise artan çeşitlilikteki tapaslardan dilediğinizi seçmeniz mümkün olabiliyor. Kimi yerlerde ise fiks tapas uygulaması mevcut. Yani her gün dilediğinizi seçebileceğiniz, on farklı tapas çeşidi olan yerler de var.

 

tapas1

 

Kimi yerler sadece deniz ürünü servis ederken, başka yerlerde sadece et veya bocadillo/bokadilyo denilen, sandviç ekmeği arasına jamon/hamon serpiştirilen sandviçler bulabilirsiniz.

 

tapas2

 

Buraya kadar her şey iyi güzel ama, mesela canınız arkadaşınızla iki tek mi atmak istedi, veya kafanızı dağıtmak için biraz içmek mi istediniz? Ne var ki Endülüs yöresinde içme isteğiniz gerçekleşmeyebiliyor.. Çünkü Saat 17:00'ye kadar bir yer bulup içme olasılığınız varken, eğer ki saat 17:00 ve 19:00 arası biradınız, yapacağınız tek şey eve gitmektir, zira açık yer bulmak oldukça zor, hatta imkansızdır. Nedeni ise vatandaşın siesta saati bitmiş buna karşın tapas-barların siesta zamanı başlamıştır.

 

Spanish-tapas

 

Bir yandan da, 17:00'ye kadar bulduğunuz mekan ise sadece tapas-barlar olacaktır ki üç-dört tane bira içeceğim diye yanında tapas yemeyi de göze almanız gerekiyor. Çünkü ne yazık ki yalnızca alkol servisi yapan barların açılması oldukça geç vakitleri bulabiliyor.

Bir de Ramon, yeter kesme artık hamon desek de, Ramon biraların yanında tapas getirmeye devam ediyor. Ve bunun sonucu da kimi zaman, kadim dostum Ülke'nin ziyareti esnasında başına gelen kusma vakasıyla sonuçlanabiliyor, ve bu kusma olayı ne yazık ki içkiden değil, yemekten oluyor.

Yani, ilk duyduğunuzda kulağa hoş gelebilir ama Granada'daki tapas olayı gerçekten insanı yıldırıyor, biraya da şaraba da lanet ettiriyor, eğer ki bira içme eylemi önceliğiniz ise. Ben yine de Ramon'a uyarımı yapmadan edemiyorum:


"Ya basta Ramon, no corta mas jamon!"

yani 

Yeter Ramon, kesme artık hamon!

 

Paylaşım için

Terms & Conditions  |  Privacy Policy

Gezenti 2018 © All Rights Reserved