DİKKATLİ OL FRANK!

"Hayat rüzgar olmadan da devam edemez mi? Her şeyi titretiyor.

Gördüğün her şey önemsizdir."

 

Finlandiyalı yönetmen Aki Kaurismaki’nin ikinci filmi olan 1985 yapımı Calamari Union, bir grup proleterin, işçi sınıfının yaşadığı Kallio bölgesinden Helsinki’nin üst tabaka semti olan Eira’ya çaresizce ulaşma çabasını anlatır. Aslında yürüme mesafesinde olan bu rotada yapacakları yolculuk, ceplerinde beş kuruş olmayan avam tabakası üyeleri için uzun ve zorlu bir mücadeleyi gerektirmektedir. Calamari Union 1982'de açılan Helsinki metrosunun ilk kullanıldığı filmdir, kahramanlarımız da ilk ulaşım aracı olarak metroyu tercih ederler, daha doğrusu yaptıkları plana müteakiben metroyu kaçırırlar.

1

 

On dört Frank ve İngilizce konuşan karakter Pekka'dan oluşan topluluk üyelerinin çoğu her daim güneş gözlüğü takar ve az konuşur. Herkesin isminin Frank olması Finlandiyalı yazar Martti İnnanen’in Frank Armoton adlı romanındaki baş karakterinden esinlenerek koyulmuştur.

Yalnızca Franklerden bir tanesi filmin 14. dakikasında otele giriş yaparken soyadını söyler (diğerlerinin soyadı da aynı mı bunu bilemiyoruz). Armoton Fince merhametsiz demektir. Frankler ara ara bir araya gelse de bu karakter diğerlerinden farklı hareket eder. Filmin 19. dakikasının sonlarında diğerlerini bir kafede otururken görür. Camekanın diğer tarafından onlara bakar ve kayıtsızca yoluna devam eder. Kaçış yolunu tek başına arayacaktır.

9

 

Saçma sapan diyaloglar ve absürdlükler silsilesi içinde Franklar bir yandan Eira'ya ulaşmaya çalışırken bir yandan da para kazanmaya ve/veya hayatta kalmaya çalışmaktadırlar. Pekka ise karanlık bir karakter olarak Güney Amerika’da beş yıl geçirdiğini söyler, büyük ihtimalle kontralar için çalışmıştır.

Frankların anavatanı olan Kallio işçi semti şu an Helsinki'nin popüler bölgelerindendir. Alternatif kafeleri ve barları ile Helsinki'nin diğer yerlerine oranla insanlara biraz daha sıcak ortamlar sunar: Ruslardan bile daha fazla alkol tüketen ve keza alkolü karıştırmayı seven Finliler (ki bunların yalnızca içince sosyalleştiklerini daha önceki yazılarımızda ele almıştık[1]) ne yazık ki şu an başka bir illetin de pençesindedir: ırkçılık!

Aslında uzun yıllar fakirlik içinde yaşayan, 1970-80'lerde başta Avusturalya olmak üzere bir çok farklı ülkeye göçmen işçi olarak giden Finliler, Nokia gibi büyük şirketlerin yükselişine paralel olarak ekonomiyi düzeltmişti. Ne var ki bu rüzgarla 2000'lerin ortalarından itibaren Finlandiya'daki göçmen sayısında görülen artışla beraber ırkçılık da artmaya başlamıştı. Tabii bir de, zamanında İsveç Krallığı'nın sömürgesi olan Finlandiya'da İsveççe halen resmi dildir ve küçük, zengin (ve mutlu) İsveç azınlığın Finlandiya'da racon kesmeye devam etmesi de ırkçılığa sebep olan ezikliğin nedenlerinden midir? Bence evet.

8

 

Filmin orijinal adı İngilizcedir: Calamari Union, yani Kalamar Birliği[2] / Kalamar Sendikası; Danimarka, Norveç ve İsveç Krallıklarının 14. ve 16. yüzyılda kurdukları Kalmar Birliği'ne yapılan bir gönderme de olabilir.

Filmin yapımcılığını da Aki'nin yönetmen kardeşi Mika ile kurdukları Villealfa yapım şirketi üstleniyor. Bu ad Godard'ın Alfaville filminden esinlenerek konulmuştu. Mika, Aki'nin aksine Finlandiya'da oldukça popülerdir. Aki'nin filmleri Finliler arasında 'bizi yanlış tanıtıyor' yakınmalarına neden olmaktadır, bilmem size de tanıdık geldi mi? Ben de bunu söyleyenlere keşke gerçekten Aki'nin filmlerindeki gibi olsaydınız demeden kendimi alamıyorum...

13

 

Bu arada filmin sonlarına doğru geçen "anne elbette ki bizi affedecek" sözü Mika'nın bir kaç ay önce çektiği Klaani adlı filminde geçmektedir.

Aki bu filmi çekerken ya sarhoşmuş ya da feci şekilde akşamdan kalmaymış. Ne var ki çulsuzluklarından dolayı filmdeki Frank kardeşlerimiz, alkol alma durumları pek olmadığından, film boyunca çoğunlukla su içerler. Zira su Finlandiya'daki bütün kafe ve barlarda bedavadır.

4

 

Bu arada aktörlerden Matti Pellonpaa'yı anmadan geçmek olmaz. 1995 yılında 44 yaşındayken kaybettiğimiz Matti, hem Aki hem de Mika'nın filmlerinde rol almasının yanı sıra Jim Jarmush'un muhteşem Night on Earth 'ünde de oynamıştı. Aynı zamanda Peltsix grubunun solisti de olan Matti, filmlerde hep kendi şahsi kıyafetlerini giyermiş. Oldukça düzgün bir insan olan Matti Avrupa Film Akademisi ve Avrupa Film Ödülleri'nde iki kez En İyi Oyuncu seçilmiştir. Toprağı bol olsun.

m

Aki'nin barı

 

Filmde oldukça köklü bir geçmişe sahip olan Fin tangosundan parçalar da vardır.

***

Vuosaari’de Ülke[3]'yi ziyaret ediyordum. Filmi tekrar izledikten sonra sahnelerin olduğu yerleri bulayım, daha sonra da hiç gitmediğim Eira'ya uzanayım diye evden çıkmaya yelteniyorum. Ülke derhal arkamdan sesleniyor: "Dikkatli ol Frank!"

İnsanın şakacı arkadaşları olması gerçekten güzel bir şey. Dışarıda dolanırken sahneleri hatırlamaya çalışıyorum. Neyse ki tam bir psikopatım da hatırlarken çok sıkıntı yaşamıyorum.

İşte kimi sahnelerin dünü ve bugünü adlı toplu eserim:

7
6.6
2
2.2
12
11.3
3
3.6
5
5.5

 

En son durağım Eira'ya varıp yürüyüşe başlıyorum. Buraya daha önce gelmediğimi iddia etsem de attığım her adım tuhaf bir biçimde tanıdık geliyor. Sonra bir binaya gözüm takılıyor: 'daha önce buradaydım lan ben!' aydınlanması yaşıyorum.

16

Eira, kış

 

2000 yılında Ekotopya dönüşünde Helsinki'de üç beş gün kalmıştık. Dönüş biletim Çek Havayollarındandı ve 'madem Prag aktarmalı gidiyorum, neden bir kaç gün de Prag'da kalmayayım' deyip o zamanlar AB üyesi olmayan Çek Cumhuriyeti'nin elçiliğine gidip transit vize almıştım. Ve işte şu an elçilik binası karşımda duruyor.

Filmdeki rotayı takip ederken nostalji içinde kalıyorum. Hoş bir duygudur, tavsiye ederim.

Bir ara Calamari Union rotasıyla turlar düzenliyorlarmış Helsinki'de. Hala var mı bilemiyorum, varsa kaçırmayınız.

Film absürd filan ancak sonu Aki'nin sınıf mesajıyla bitiyor. Detaya girmeyeyim ama şimdilerde ucuz içkinin ve körkütük eğlencenin adresi olan Helsinki-Talinn hattının macerası da bir başka yazının konusu olacak.

İyi Seyirler Dilerim.

 

 

Dipnotlar:

[1] https://gezenti.biz/index.php/2013/09/30/s/
[2] Union İngilizce'de sendika anlamına da gelir.
[3] Aynı yazı: Sodenküla Film Festivali

Paylaşım için

AZ BİLİNEN KİMİ FUTBOL FİLMLERİ

Két Félidö a Pokolban / Cehennemde İki Devre, 1961 Zoltan Fabri'nin yönettiği film, konusunu 'Ölüm Maçı' olarak adlandırılan ve Kiev'de işgalci Nazilerle Sovyet vatandaşları arasında yapılan maçın hikayesinden alıyor. 1942 yılında yapıldığı söylenen bu maçla ilgili çeşitli teoriler vardır. Kimisi bunun bir Sovyet propagandası olduğunu söylerken kimisi de ateş olmayan yerden duman çıkmaz mantığıyla bu maçın yapıldığını iddia eder. Maçı 5-3 Kiev karması olan FC Start kazanır. Filmde ise Hitler'in doğum gününde Naziler esir tuttukları futbolcularla bir maç ayarlar. Bunu kaçmak için bir fırsat olarak kullanmak isteyen futbolcular yakalanır ve maçı yapmaya zorlanırlar.

220px-Death_match_bill
  Bu filmin bir sonraki versiyonu da bizde Zafere Kaçış adıyla gösterilen 1981 yapımı Victory filmidir. Bu filmde Michael Caine, Sylvester Stallone ve Max von Sydow gibi ünlü aktörlerin yanı sıra Pelé, Osvaldo Ardiles, Bobby Moore gibi eski futbol yıldızları da yer almıştır. Ancak Fabri’nin filminin aksine bu Holivud filminde mutlu son vardır.

Kardeşi askeri cunta tarafından katledilen Ardiles'in hareketi

Coup de Tete, 1979 François Perrin, Trincamp adlı ufak bir kentin takımında futbol oynamaktadır. Geçimsiz biri olan Perrin takımın yıldızı ile kavga edince kentte persona non grata ilan edilir. Ancak yıldız sakatlanınca ona ihtiyaç duyulur ve çıktığı kritik maçta yıldızlaşınca bir anda kentin gözdesi olur. Ama atalarımızın dediği gibi atın intikamı da pis olur.

Birbirinden çok farklı türden filmlere imza atan Annoud bu filminde, özellikle zamanın Fransa'sının politika-sermaye ve şaibe birlikteliğinin en büyük simgelerinden olan Saint Etienne takımının çıkışına da gönderme yapıyor (konuyla ilgili Belmondo'nun oynadığı Le Corps de Mon Enemy adlı bir film daha var). Futbol sahası çekimlerinin zorluğundan dolayı futbol hastaları genelde futbolla ilgili filmlere pek sıcak bakmaz ama kısa saha görüntüleri tatmin edici bir tat yakalıyor gibi.

Al Doilea Joc / İkinci Maç, 2014 Romanya yeni dalga yönetmenlerinden Corneliu Porumboi, bu şahane deneysel filmiyle bizleri Hagi'nin de formasını giydiği Steau Bükreş'le Lucescu yönetimindeki Dinamo Bükreş arasında 3 Aralık 1988 tarihinde oynanan derbiye götürüyor. Sabit kamera ile bizlere kar altında (ısrarla) oynatılan bütün maçı eski bir TV ekranından (video kaydı) izletirken, maçın hakemi olan babası Adrian Porumboi'ya sorduğu sorularla Çavuşesku yönetimindeki Romanya'nın sosyalist rejimini ve birisi asker diğeri ise (gizli) polis örgütünün olan iki takımın futbol maçı görüntüsündeki politik çekişmelerini sorgulamaya davet ediyor. Futbol ve politikayı takip edenlerin hiç sıkılmadan izleyebileceği, onlarca detayı barındıran bir başyapıttır.

  Gmar Gavi'a / Kupa Finali, 1991 1982'de işgal altındaki Filistin'de geçen filmde FKÖ'lü gerillalar İsrailli bir çavuşu kaçırırlar. Çavuş 1982'de İspanya'da yapılacak olan Dünya Kupasına gitmek için gün sayıyordur ve biletleri de önceden almıştır. Birbirlerine çok yakın dilleri olmasına karşın anlaşamayan düşmanların anlaşma zemini futbol olacaktır. Yönetmenliğini Eran Riklis'in yaptığı ve 2001 yılında Ankara'da İsrail Film Günlerinde gösterilen filmin başrol oyuncusu Moşe İvgi gösterimden sonra söyleşiye kalmıştı. Dangoz kimi seyircilerin: 'ülkemizi beğendiniz mi, yemekler nasıl' gibi saçma sapan sorularına sinirlenip kendi kendime: 'Burası Ankara lan!' diyerek, Ankara seyircisinin 'ününü' kurtarmak için İvgi'ye 1982'de hangi takımı tuttuğunu sormuştum.

cupf
i
  O anda kırılma gerçekleşmişti ve sanal ile gerçeklik arasındaki ilişki kurulmuştu: Zira kararan beyaz perdenin önündeki spotta İvgi, utana sıkıla futbolla hiç alakası olmadığını samimi bir şekilde itiraf etmişti. Film boyunca o futbol aşığı çavuşun aslında bir kandırıkçı, yani oyuncu olduğu ortaya çıktı.   Ofsayt, 2006 Cafer Panahi'nin filminde, 2006 Dünya Kupası elemelerinde İran-Bahreyn maçına girmek isterken yakalanan futbol hastası genç kızların hikayesi anlatılıyor. Panahi, futbolu bir metafor olarak kullanarak kadınların İran İslam Cumhuriyetinde gördüğü ayrımcılığa dikkat çekmek için çektiği filmde, bir yandan sahte bir senaryo ile İslami otoriteden izin alırken, diğer yandan ufak bir dijital video kamera yardımıyla kimi sahneleri gerçekten de eleme maçında olmak üzere filmi 39 gün içerisinde çekiyor. Filmden sonra feminist bir grup maçlarda 'Ofsaytta kalmak istemiyoruz!' pankartı ile stadyumlara gitmeye başlıyor ve elbette ki film İran'da yasaklanıyor.  
Offside-2006
  Filmin konusuna gelirsek: stadyumlara girmesi zinhar yasak olan genç kızlar girişte veya stadın içinde polis ve askerler tarafından yakalanır. Akabinde stadın içinde, tribün arkasındaki bir polis bariyerinde tutulurlar. Bu sırada kızlar onları tutan askerlerle girdikleri diyaloglarda kadın erkek ayrımcılığını sorgular ve askerlerin kafasını karıştırırlar. Hatta bunlardan birisi kadın futbol takımında oynamaktadır. Yer yer gerilen ilişkilerinin sonunda maçın bitmesine yakın Ahlak Zaptiye'sine gönderilmek üzere bir minibüse doldurulurlar. İçeride ise minibüsün radyosundan heyecanla bu ölüm-kalım müsabakasını takip etmektedirler. Yönetmen Cafar Panahi'nin İran'dan çıkış yasağı vardır ve kendisine film yapma yasağı konmuştur. Tanıdık geliyor mu?

Paylaşım için

2013 SODENKULA FİLM FESTİVALİ

Haziran, Beyaz Geceler Zamanı

 

Havaalanından çıktığımızda bizi sert bir rüzgar ve soğuk hava karşılıyor, akabinde derhal kalınları giyiyoruz. Boru değil, yaz ayı bile olsa kutup dairesinin içindeyiz, sıcaklık öğlen on sekiz-yirmi, akşam beş-on. Ama insanlar bizim kadar kötümser değil. Tişörtlerle gezip barların bahçesinde soğuk bira içerek yaza merhaba diyorlar. 

 

Bira içmeyi bıraktığım ve hava da buz gibi olduğu için bir Jameson patlatmak istiyorum, tabi ki buzsuz. Bu isteğim barmenin hoşuna gitmiş olacak ki tek parasına dubleyi basıyor. Üçüncü kadehte ise level atlamış olacağım ki triple uzatıyor. Ben de gıyabında kadehimi onun ve tüm iyi yürekli barmenlerin şerefine kaldırıyorum.

 

 

Gittiğimiz bar yörenin en sıcak ortamı. Fin halkı NŞA zinhar konuşmazken, kafaları buldukça iletişime geçme isteği ile coşuyorlar adeta. Ama gel gör ki o kadar alkolden sonra iletişim ne mümkün? Ne dediklerini anlamak için akla karayı seçiyoruz. Bu arada masaya devrilenler ayrı bir husus. Aklımda kalan bir diğer görüntü ise sokaklarda sabaha karşı (gerçi orada yazın hiç gece olmuyor ama) sarhoş Finlilerin tıpkı ‘Yaşayan Ölülerin Dönüşü’nde olduğu gibi yalpalayarak, tam birer zombi gibi yürümeleri. Neyse ki zararsızlar.

 

***

 

Ertesi gün kasabayı keşfe çıkıp, aslında Film Festivali için burada olduğumuz için, program almak, gideceğimiz filmleri belirlemek amacı ile ortamı kolaçan ediyoruz. Filmlerde pek bir bok yok. Kasaba da çok küçük olduğundan yarım saat içinde her yerini öğrenmiş olarak huzura eriyorum. Bu arada iki tane pizzacı tespit ediyoruz. Finlandiya’da, hele böyle unutulmuş bir yerde olduğundan bunlardan en azından birinin bizim memleketten olma olasılığı yüzde bin diye kaba bir tahmin yürüterek içeri dalıyoruz: “Merhaba, kolay gelsin.”

 

julkisivu-kesalla-2016

 

İçeride en az benim kadar esmer çocuklar var ama suratıma mal mal bakıyorlar. “Yok mu Türkçe bilen?” diye sorumu ısrarla yineliyorum, zira o kadar olasılık hesabı yaptık, yanılma payı yok. Nitekim bir tanesi utana sıkıla çıkıp kırık bir Türkçeyle “abi biz Kuzey Iraktanız” deyince bir Rojbaş[1]yolluyorum kitleye. Elemanlar bir anda seviniyor, o sırada mekan sahibi olduğu belli olan adam içeriden beliriyor ve koca bir “hoş geldiniz” diyor. Hele bir de neredeyse akraba çıkacak gibi olunca yüzünde güller açıyor. “Misafirimsiniz” diyor “her gün gelin, hep gelin, daima gelin”. Tabii uğrarız diyoruz. Uğruyoruz da nitekim. Biliyoruz ki gurbet el zordur, dayanışmak lazım güzel insanımızla (kötüsüyle değil elbette, onlar ki başlarına taş yağsın, kıçlarında güller açsın).

 

sodankylä
soden

 

Festivalin adı ‘Gece Yarısı Güneşi’, kurucular arasında elbette ki Aki (Kaurismaki) Abimiz var. Ne var ki araç amacı aşıyor ve gündelik hayat-alkol-sohbet üçgeninde çok sayıda filme gidemiyoruz ne yazık ki. Ama daha iyisi oluyor, kopuk bir filmden sahneler yaşıyoruz sanki. Zira evinde kaldığımız eleman bizi yüzen saunasına davet ediyor (Bu arada adam atom mu fizik profesörü mü neymiş). Yol arkadaşım Ülke ile buna bir anlam veremiyoruz önce. Nasıl yüzen sauna lan? Baya yüzüyormuş meğer. Böyle motoru filan da var. Eleman kasa kasa birayı, votkayı, şampanyayı yüklüyor ve açılıyoruz gece on ikide nehrin ortasına, anadan üryan ve kızlı erkekli. Tek sıkıntımız suyun kaldırma kuvveti ve beş santigrat derece olan hava sıcaklığı. Sıcacık saunanın içinde ver alkolü ver, sonra çık ve buz gibi nehre atla. Kalp krizi riski olduğundan önce Ülke’nin atlamasını bekliyorum, bakıyorum ölmüyor ben de atlıyorum ve satırlarımdan anlaşıldığı üzere ben de ölmüyorum. 

 

Gerçekten müthiş bir olay. Müthiş olan ölmemek değil, sıcak topların soğuk suya değme anı elbette ki. 

 

9
7

 

Derken Ülke ile Etnografya müzesine gitmeye karar veriyoruz. Yürürken, yol üzerinde orada olmaması gereken bir şey mi görüyoruz veya harita ile çelişen bir durum mu vardı tam hatırlamıyorum ama cebimizdeki haritayı çıkartıp salak salak bakmaya başladığımızda yanımızdan geçen iki kız önce bizi süzüyor sonra da yardım teklifinde buluyor.

 

Aslında gideceğimiz yer Laz labirenti gibi bir yerde, düz git, köprüyü geçince sağa dön ve ilerle. O kadar! Yine de ayıp olmasın diye haritada gösteriyoruz ‘buraya gitmek istiyoruz’ gibilerinden. Kızlar daha önce harita görmemişler gibi boş gözlerle haritaya bakarak gak guk ediyorlar. Bizim şaşkın bakışları görünce de ‘ya aslında biz de buranın yabancısıyız’ diyerek gevelemeyi sürdürüyorlar.

 

Dayanamıyor ve ‘O zaman biz size yardım edelim’ diye atlıyorum, ‘Nereye gitmek istiyordunuz?’ Ülke de durum karşısında kendisini tutamayıp makaraları koyuveriyor. Kızlar da derhal uzaklaşıyor tabii... Yine sıçıp batırarak bir tanışma fırsatını daha tepiyoruz ama ne yapsaydık ki? Kedi ve ciğer hesabı, zaten çok da güzel değillerdi avuntusuyla sırıtarak yola devam ediyoruz. 

 

 

8

Gece 03:00 suları

Geleli 4-5 gün olmuştu. Yine bir sohbet esnasında ren geyiklerinden açıyor konu. Oranın halkı “Ne kadar salak hayvanlar bunlar” deyince sıkı hayvan dostları olarak hemen müdahale ediyoruz, “hayvana öyle demeyin, ayıptır”. “Yok yok” diye üsteliyorlar, “gerçekten geri zekalılar. Siz de dikkat edin.” Ülke ile birbirimize bakıyoruz anlamsızca. Ertesi gün de araba kiralayıp çevreyi keşfe çıkıyoruz. Rovaniemi kentindeki turizm ofisindeki kız da üç beş sohbetten sonra aynı konuyu dillendiriyor: “Aman ren geyiklerine dikkat edin, bu kadar embesil bir hayvan daha görülmemiştir.”  

 

Finlandiya’nın sembollerinden olan bu sevimli hayvanla Finlilerin arasında ne geçmiş olabileceğini tartışıyoruz ve o anda fark ediyoruz ki o ana kadar ren geyiğini pek de yakından görmemişiz.

 

10

 

Dünyanın en saçma sapan yerlerinden biri olan Noel Baba köyüne uğruyoruz. Gerçekten süper zırva bir yer, tamamen tüketim ve alışveriş mantığı üzerine kurulu. Vatandaşımız Demreli fakir Aziz Nikola, nam-ı diğer Santa Klaus burayı görse büyük ihtimalle kusardı.

 

Untitled

 

Dönüş yolunda birden bire üç tane ren geyiği fırlıyor yola. Hızlı gitmediğimiz için duruyoruz. Hayvanlar mal gibi yolun ortasında duruyorlar. Bir iki kornaya basıyoruz tık yok. Dışarı çıkıyoruz, hiç oralı değiller. Hayır yolun ortasında bok mu var arkadaşım? S.ktir git ormanda takıl işte mis gibi. Burada araba çarpar. Yok, anlamıyorlar. Dikilmeye devam.

 

Ren geyiklerinin gerçekten de geri zekalı olduklarını üzülerek idrak ediyoruz. Ama çok sevimli keratalar. Özellikle boynuzlarındaki tüylerle.

 

6
5

 

Son durağımız bir başka dil ailesi grubumuzdan uzak akrabalarımız olan Laponlar. Köye geldiğimizde ‘şamanizm acaba burada da mı öldü?’ sorusuyla dalıyoruz ortama ama ne yazık ki bir kez daha idrak ediyoruz ki olay burada da turistik olmuş, ayağa düşmüş. Lapon kılığına girmiş Finli teyze güpegündüz Alman turist kazıklıyor.

 

Ayıp mı? Belki.

 

Belki de turist hak ediyordur bu muameleyi.

 

Paylaşım için

Terms & Conditions  |  Privacy Policy

Gezenti 2018 © All Rights Reserved