ANA MAL’I ARAMAK I

Avrupa’nın Bütün Sokaklarında O’nu Aradım 

 

Bölüm I

 

Kadim dostum Benan, Yunanistan’dan ne istersin soruma “tabii ki Kapital’in Yunanca versiyonunu” diye yanıt vermişti. Zaten Tebareke ve Amme Dualar’ı isteyecek değildi. Ya halis domuz sosisi isterdi, ya içki, ya da sakallının bilimum dile çevrilmiş Ana Mal’ını. Sosisi yiyip içkiyi de bizzat kendim içeceğimden dolayı o an bu istek makul görünmüştü gözüme.

 

Yunanistan’a giderken aklımda bunlar vardı...

 

Aslen anarşist olduğumdan dolayı eski dost ve yoldaşlarımla buluşma amacıyla Atina’nın anarşist bölgesi Ekzarhia’ya doğru uzuyorum. Ama Yunanlı dediğin anarşist bile olsa hiç buluşmaya zamanında gelir mi? En az yarım saat takmazlarsa içleri rahat etmez. Zaman öldürme amacıyla dolanırken etraftaki irili ufaklı kitapçıya takılıyor gözüm. Burada değilse nerede, şimdi değilse ne zaman diye düşünerek dalıyorum bir tanesine.  

 

Yunanlıların da İngilizceyle olan imtihanlarından sınıfta kaldığını biliyordum, anlaşamıyoruz. Başka birine giriyorum neyse ki bu defa anlaşıyoruz ama Kapital mapital yok. Nerede bulabileceğim sorusunun yanıtı da müphem. Ben de şansımı bu kez büyük ve daha modern görünümlü bir kitapçıda denemeye karar veriyorum. Orada da yok!

 

Ter ve afakan basıyor. Ulan diyorum kendi kendime, arkadaşlarımın bazıları hala neden bu sakallıda ısrar ediyor? Sakallı desen bizde de var. Hem Yunanistan’da Bakunin-Kropotkin filan bulmak daha kolay.

 

bakunin
220px-Peter_Kropotkin_circa_1900

 

O sırada büyükçe bir sahaf görüyorum, iki katlı. Giriyorum ve yaşlıca amcayla göz göze gelince sıçtığımı anlıyorum. Adamın İngilizce bilme ihtimali “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir” sözündeki Akdeniz’in, Akdeniz olma ihtimali kadar düşük.

 

Bir süre anlaşamayınca hemen pes etmiyorum. Biraz pantomim, biraz dans, biraz da ‘Das’ Kapital eşliğinde elimle kendime sakal yapıyorum, sol yumruğumu kaldırıyorum, Lenin filan artık Allah ne verdiyse sol jargondan bildiğim imgeleri sıralıyorum. Adam bu performansım karşısında pes ederek beni yukarı kata çıkartıp ‘aha’ diye bir sırayı gösterip gidiyor. Orada Marks’tır, Lenin’dir ne ararsan var!

 

Yunanca harfleri okuyabiliyorum. Zaten Kapital dediğin de tuğla gibi bir kitap olması gerektiğinden araştırmam daralıyor. Seçme eserleri ayıklıyorum ve şu anda elimde eşek gibi kalınca bir kitap var. Yazarı da tutuyor ama adı bir garip:

 

“To Κεφάλαιο” okunuşu itibariyle ‘To Kefaleo’!

 

Bu ne lan deyip gülmeye başlıyorum. Demek ki bu yüzden bulamıyormuşum sabahtan beri. Yunanların her boku Yunancaya çevirdiklerini unutmuşum...

 

syllektiko_kefalaio_2

 

Bölüm II

 

Berlin’in Doğusu Batısı Farksız

 

Yunanistan’da, I. ve III. cildi bulup II. cildi bulamayınca yaşadığım başarısızlığı telafi etmek için Berlin’de araştırmalara girişiyorum. Bu sefer de sıçarsak kovulacağız.

 

Yanında kaldığım arkadaşlarım bana bir bisiklet verip, ilk günden itibaren beni sokağa salıyorlar. Berlin mi büyük ben mi, göreceğiz.

 

Pasaporttan iliklere kadar işlemiş olan Türklükten dolayı trafik lambalarına riayet etmeyi bazen es geçince bir iki kaza tehlikesi atlatıyorum. Zaten ne olursa olsun alkollü araç kullanmamak da gerekir, ama bu uyarı nedense insanın aklına ayıkken geliyor. Ama suç bizim mi? Tekirdağ rakısını Alamanya’da 2.2 Avro’ya içiyorsan bu ayıp TC’deki hükümetin değilse kimin?

 

Yediğim bir kaç küfüre İspanyolca karşılık veriyorum. Zaten Türklerin oradaki durumu malumken üzerine de ben eksik kalayım. Hem İspanyol dediğin şahıs da aynı biz, yalnızca Almanya’daki ifşası zaman alacak. Ben sırf yardımcı olmak istiyorum, yoksa kötü bir niyetim yok.

 

Berlin’in en büyük ve en afili kitapçısına giriyorum. Hayvan gibi bir yer. Katları çıktıkça ufkum genişliyor. Ekonomi-politik neyse ki en üstün bir altında. Görevlilere yeni durumumu anlatıyorum; zira Benan Efendi şimdi de üçü bir arada istiyor, çünkü daha önce aradaki cildi bulamadık ya, olayı garantiye almak için.

 

P1040753

Berlin DDR (Demokratik Almanya Cumhuriyeti) Müzesinden

 

Önce suratıma ‘sosyalizm ölmüş sen neyin peşindesin lan’ der gibi bakıyorlar. Zaten sosyalis değiliz, bana mı düşmüş bunu savunmak diyerek, ‘arkadaşım koleksiyon gibi bir şey yapıyor’ diye geveleyince iyice dingil durumuna düşüyorum. ‘Arkadaşın mı manyak yoksa ona uyan sen mi’ bakışı iyice yerin dibine sokuyor beni. Lanet olsun sosyalizme de, ekonomi profesörlüğüne de deyip kaçmak istiyorum oradan. İtliğin, hergeleliğin profesörü olmak istiyorum o an. 

 

Neyse konuyu dağıtmayayım, oradaki ay parçası gibi bir görevli umutsuz bir erkeğe annelik şefkati göstermek isteyen her kadın gibi sağa sola bakıyor, telefonla soruyor filan ama en sonunda ayrı ayrı var ama üçü bir arada yok diyor. ‘Belki de hiç var olmadı.’

 

Çabuk pes eden birisi olmadığım için kentin ikinci büyük kitapçısına gidiyorum. Böyleyken böyle diyorum. Görevli kadın beni din ve antropoloji bölümüne götürüyor. İster istemez gülümsüyorum: ‘din kitlelerin afyonu’ ise Markizm de kitlelerin dini olmasın? 

 

Kadına ‘pardon burası doğru bölüm olmayabilir’ diye uyarıda bulunca kadıncağız bir anda ayıkıp utanıyor. Sonra başka bir görevli elinde tek bir ciltle geliyor. Biraz karıştırıyorum, konuya da çok hakim değilim ama anladığım kadarıyla bu Kapital’den seçme bölümlerin olduğu ortayakarışık, kesinlikleüçübirarada değil.Böyle bir kitabın varlığından şüpheye düşüyorum. Herhangi bir yerde bulabilir miyim diye soruyorum ama yanıt yine olumsuz. Berlin’de Marks’ın izini bulmak bu kadar mı zor diyerek sinirlenmeye başlıyorum. İş artık inada biniyor yavaştan.

 

P1040733

 

Bölüm III

 

Şimdiye kadar dolaştığım Batı Berlin zaten yavşak kapitalistlerin mekanıydı, belki de artık Kapital’i doğru yerde aramanın zamanı geldi diyerek Oberbaumbrücke’yi geçiyorum. Turistin harman olduğu Berlin duvarının kalıntısının yanından bisikleti yukarı doğru Frankfurter Allee’ye kadar sürüyorum. Şimdi Doğu Berlin topraklarının ortasındayım.

 

Burası daha az kalabalık. Daha az araba ve daha az dükkanla daha sakin bir yer. Sosyalizm zamanlarının en popüler kenti olarak Berlin, Sovyetlerde yaşayan herkesin görmek istediği ilk yermiş diye rivayet edilir. Tabii vatandaşın SSCB’den, başka bir sosyalist ülke olmasına rağmen DDR’ye turist olarak gitmesi nah mümkündü, o da ayrı bir hikaye.

 

Üçübiraradayı buluyorum ama benim üçübiraradam bu. Yöresel bıçak satan dükkanın yanında silahçı, onun yanında da kitapçı var. Acelem olmadığından önce bıçakçıya girip çakılara bakıyorum. Sonra silahçıda arbalettir, Sig-sauer’dir bilimum makineyi inceleyip kitapçıya dalıyorum. İki dükkanda da kimsenin Batı Berlin’in aksine İngilizce bilmemesi beni daha çok umutlandırıyor: yoksa sosyalizm burada yaşıyor olmasın la?

 

Ne münasebet! Kitapçıdaki teyzeye tane tane ‘Du yu have das Kapital?’ diye soruyorum, kadın da bana yaklaşık on beş dakika boyunca Almanca bir şeyler anlatıyor. Hiç bir bok anlamıyorum tabii ki. Halbuki kadın zamanında Doğu Berlin’e iltica etmiş eski bir RAF üyesi filan çıkabilir, oradan sohbetin belini kırarız diye bile ümitlenmiştim. Büyük ihtimalle bana sosyalizm mi kaldı .... (boşlukları siz doldurun) filan diye hayat dersi veriyor, hayır yanıt da veremiyorum ki, Türkçe de bilmez Doğu Almanlar!

 

baader-meinhof-1

RAF

 

SON

 

Neticede elim cebimde/cebim delik/elimde ne var şarkısı ile baş başa kalakalıyorum. Bir görevde daha sıçıp batırarak, hayatımda bu kadar başarısızlığı Kapital yardımı ile tattığımı idrak ediyorum. Kısacası Ana Mal’ı ararken mala bağladık.

 

Başlıyacağım Kapital’ine de Marsk’ına da ama ha!.. 

 

 

Paylaşım için

TAPAS MI? YETER AMA!

İspanya'nın kendine özgü herhangi bir yemeği yoktur, İspanyollukla alakası olmayan Bask, Katalan ve Galiçya mutfakları vardır ama onların da dünyaca ünlü yemeği yok gibidir. Bunu bize söyleyen İspanyolca hocalarımız ve kullandıkları kitaplardı. Ülkenin en ünlü yemeği olan pilavdan bozma paellayeni bulunmuş bir yemektir ve öyle aman aman bir şey değildir. İspanya mutfağını ünlü yapan, büyük ihtimalle Arap kültüründen aldıkları tapasyani meze kültürü; ikincisi ise Franco faşizminden sonra yetişen aşçıların büyük bir iştahla bir sürü malzemeyi kullanarak geliştirdikleri, icat ettikleri yemekler olsa gerek.

 

cafe

Tapas dendi mi ülkede öne çıkan yer ise hiç kuşkusuz Granada'dır. Ama önce kentteki tapas-bar, bar ve restoran ayrımlarının farkına varmakta fayda var. Ancak daha da öncesinde Granada'da ve Almeira'daki tapas-bar raconunu bilmek gerekiyor: harhangi bir tapas-bara girdiğinizde bira veya şarap istediğiniz zaman yanında tapas gelmesi sizi şaşırtmasın, özellikle de tapasın ücreti biranın içine dahil olduğunda. Fiyatları 1.60 ve 3 avro arası değişen biranın bardak büyüklükleri de değişiyor. Kanya (caña) 20, tubo 30 ve harra (jarra) ise 50 santilitrelik bardaklarda servis ediliyor; ancak harra bulmak biraz zor.

 

bar-correo-cerveza--644x362

 

Yani, acıktığınız zaman restoranda sadece paranız karşılığında yemek yemek veya barda kuru kuru biranızı içmek yerine herhangi bir tapas-bara girdiğinizde servis edilen en küçük bira karşılığında karnınızı doyurmak mümkün olabiliyor. Bu, elbette gittiğiniz yere de bağlı. Eğer mahalle arasındaki bir tapas-barı tercih ediyorsanız bol kepçe tapas yemeniz mümkünken, kalbur üstü yerlerde damak zevkinizi geliştirmek de olası. Bazı yerler, birinci ve ikinci tapas uygulaması yaparken (yani şefin o günkü ruh durumuna göre tapas hazırlayıp birinci biranızla başka, ikinci biranızla otomatik olarak başka tapas servisi), bazı yerlerde ise artan çeşitlilikteki tapaslardan dilediğinizi seçmeniz mümkün olabiliyor. Kimi yerlerde ise fiks tapas uygulaması mevcut. Yani her gün dilediğinizi seçebileceğiniz, on farklı tapas çeşidi olan yerler de var.

 

tapas1

 

Kimi yerler sadece deniz ürünü servis ederken, başka yerlerde sadece et veya bocadillo/bokadilyo denilen, sandviç ekmeği arasına jamon/hamon serpiştirilen sandviçler bulabilirsiniz.

 

tapas2

 

Buraya kadar her şey iyi güzel ama, mesela canınız arkadaşınızla iki tek mi atmak istedi, veya kafanızı dağıtmak için biraz içmek mi istediniz? Ne var ki Endülüs yöresinde içme isteğiniz gerçekleşmeyebiliyor.. Çünkü Saat 17:00'ye kadar bir yer bulup içme olasılığınız varken, eğer ki saat 17:00 ve 19:00 arası biradınız, yapacağınız tek şey eve gitmektir, zira açık yer bulmak oldukça zor, hatta imkansızdır. Nedeni ise vatandaşın siesta saati bitmiş buna karşın tapas-barların siesta zamanı başlamıştır.

 

Spanish-tapas

 

Bir yandan da, 17:00'ye kadar bulduğunuz mekan ise sadece tapas-barlar olacaktır ki üç-dört tane bira içeceğim diye yanında tapas yemeyi de göze almanız gerekiyor. Çünkü ne yazık ki yalnızca alkol servisi yapan barların açılması oldukça geç vakitleri bulabiliyor.

Bir de Ramon, yeter kesme artık hamon desek de, Ramon biraların yanında tapas getirmeye devam ediyor. Ve bunun sonucu da kimi zaman, kadim dostum Ülke'nin ziyareti esnasında başına gelen kusma vakasıyla sonuçlanabiliyor, ve bu kusma olayı ne yazık ki içkiden değil, yemekten oluyor.

Yani, ilk duyduğunuzda kulağa hoş gelebilir ama Granada'daki tapas olayı gerçekten insanı yıldırıyor, biraya da şaraba da lanet ettiriyor, eğer ki bira içme eylemi önceliğiniz ise. Ben yine de Ramon'a uyarımı yapmadan edemiyorum:


"Ya basta Ramon, no corta mas jamon!"

yani 

Yeter Ramon, kesme artık hamon!

 

Paylaşım için

VUR KAÇ OSAKA

Pusan’dan bindiğim gemi ile Osaka limanına varıyorum. Pasaport polisi burada da, hayatında ilk kez TC pasaportu görüyormuş gibi davranıyor. Pasaportun bütün sayfalarını üşenmeden tek tek inceliyor. Sonra neyse ki giriş mührünü vuruyor. Gümrükten çıkarken de çok fazla olmayan eşyalarımı didik didik arıyorlar ama müthiş bir kibarlık içinde, kötü bir İngilizce yardımıyla iletişim kurarak. Negatif bir enerji almadığımdan sakinim.

Dışarıda hava güzel, limanda veya çevresinde turizm ofisi filan tabii ki yok. Orada birilerine turizm ofisinin olup olmadığını soruyorum, yakınlarda olduğunu tahmin ettiğim bir yeri tarif ediyorlar. Yürümeye başlıyorum ve akabinde karşıdan karşıya geçerken az  kalsın arabanın altına giriyorum. Sadece İngiltere ve sömürgelerinde görebildiğimiz trafiğin sağdan akması durumunun burada olabileceği açıkçası aklımın ucuna bile gelmemişti. Bunun nedeni, samurayların meşhur olduğu Tokugawa döneminde yol düzenlemeleri yapılırken samurayların kılıçlarını sol tarafta taşımaları esas alınmış. Yani amaç samuray daracık yollardan yürürken karşı taraftan gelenler açıktan taşınan kılıçla yaralanmasın. Veya olası bir düello anında avantaj kazanmasın.

 

Rakibin nerede durduğuna dikkat ediniz.

 

Nihayetinde kazasız bir şekilde bana tarif edilen yere varıyorum. Büyükçe bir iş merkezi ve evet, bulduğum yer doğru. O zamanlarda akıllı telefon, dolayısıyla online harita filan olmadığından buradan edindiğim haritalar oldukça işime yarıyor. Metroya atlayıp kalacağım otele gidiyorum. Otel Ankara’nın Ulus semti gibi bir yerde. Otantik Japon yataklı oda almıştım, bildiğin köy tarzı döşekli yer yatağı vermesinler mi? Japon da kurnaz, Japon da hin evladı.

Osaka bir liman kenti olmasına karşın kıyıdan içeriye doğru konuşlanmış. Sanki deniz kenarı kenti değil gibi. Kaledir, müzedir, merkezdir derken hemen hemen bütün görülmesi gereken yerleri dolaşıyorum. Kah yürüyorum, kah taksiye biniyorum, kah metroya. Bir iki kez kafam karışınca yer soruyorum ama derhal buna pişman oluyorum. İnsanlar o kadar yardımsever ve bir o kadar da İngilizceden uzak ki beni oturtup (itirazlarıma aldırmaksızın) gideceğim yerin ince ince haritasını çiziyorlar. Hem de “Abi şurdan düz git ikinci sol ilk sağ” gibi kolayca tarif edilebilecek yerleri yarım saat boyunca inci gibi çizerek...

 

S7300407

 

Akşamları eşyanın tabiatı gereği, alemlere akmak icap eder. Merkezde bir tane yer altı barı bulup giriyorum. Bar bomboş. “Ulan yine mi erken geldik?” diye soruyorum kendi kendime. Barmen çat pat İngilizce biliyor, bir tane sake yuvarlıyorum. Onu içerken barda duran değişik bir şişe gözüme çarpıyor. Barmene “bu ne?” diye soruyorum, “acaba değişik bir içki mi?” Hemen doldurup veriyor: “bu benden olsun!” Tak atıyorum, o da sakeymiş meğer. Ya ne olacaktı? Japonya’da iki binden fazla sake üreticisi varmış.

Belki de hafifliğinden dolayı çok tercih ettiğim bir içki olmamasına rağmen, arada canım sake çeker. Oldukça farklı bir içki olan sakenin, pirinç rakısı, Japon pirinç şarabı gibi adlandırılmasına karşın, yapımı ne rakı ne de şarabınkine değil bilakis biranınkine benzemektedir. Sıcak ya da soğuk içilebilen bu içkinin umami denen beşinci tada sahip olduğu degüstatörler tarafından  dile getiriliyor.

 

sake

 

Hesabı ödeyip çıkıyorum ama dışarıda yürürken fark ediyorum ki eleman benden beş dolar fazla almış. “Aman, ikrama sayarız” diyerek boşluyorum. Sonra yürürken önümü üç dört kişi kesip barlarına davet ediyor ve “senden giriş parası almayacağız” diyorlar, giriş parası mı? Meğer her bar ayakbastı parası olarak üç beş dolar alıyormuş ya la!  

İçerisi küçücük, barda dizili dört tane taburenin yanı sıra içeride iki tane dörder kişilik masa var ve ortam yine boş. O değil de, “dışarıda üç kişi, içeride beş kişi, yoksa bunların bir kısmı aynı kişi mi, göt kadar yerde kaç kişi çalışıyor ulan” filan derken benim kafa yanıyor, çalışanların sayısını hesaplayamıyorum. İçki bağlayın dedikçe biri bir yerden çıkıyor, diğeri kapıdan giriyor, bacadan çıkıyor, bizim tarzanca muhabbet de ilerledikçe daha eğlenceli bir hal alıyor derken nihayetinde can alıcı soru geliyor: Acaba nereliyim?

 

 

“Türkiye” diyorum anlamıyorlar, “Turkey” yok, “Turkai” ı-ıh… Baktım olmayacak “bana bir kağıt kalem verin” diyorum, kağıda kocaman "JAPAN 0 - TURKEY 1" yazıyorum zira yakın zamanda Dünya Kupasında bunları yenmiştik. “Aaaa!” “TORUKO!” “Hoooo!” gibi tipik Japon tepkileri verip saygıyla selamlamaya başlıyorlar. Hatta bir tanesi eğilmeyi abartıp kafayı masaya vurunca hep beraber kahkahayı basıyoruz. Dışarıdan bu anırmaları duyanlar ortam eğlenceli galiba diye geliyor ve bar dolmaya başlıyor. 

O zamanlar arada, yeni çıkan Cohiba marka mini purolardan içiyordum. Cohiba bildiğiniz veya bilmediğiniz gibi rahmetli Fidel Castro’nun en sevdiği puro olduğundan Havana puroları arasında en popüler olandır. Bendeki ise aslında cigarillo denilen, purocuk diye tercüme edebileceğimiz ufak modeliydi. Cebimdeki paketi çıkartıp benim sempatik elemanlara ikram ediyorum. Sonra ayıp olmasın diye gelen müşterilere de birer tane yollatınca (yan masadan yolladılar) racon patlaması yaşıyorum. Sağdan soldan ikramlar yağmaya başlıyor teşekkürler eşliğinde. Gelen tabakların birinde ünlü ahtapot yuvarlaması takoyaki bile var.

 

Takoyaki-Recipe

Ahtapot yuvarlama: takoyaki!

 

Osaka mutfağıyla ünlü bir kent. Takoyakinin yanı sıra Osaka’nın en ünlü yemeği okonomiyaki, çiğ balık sevenler için fugu, Japonların çöp şişi diyebileceğimiz kuşikatsu ve kendin pişir kendin ye tarzı restoranlarda da bulabileceğiniz yakiniku orada denenmesi gereken yemeklerin başında geliyor. Tabii bunun yanı sıra hayatımda yediğim en lezzetli suşinin de Osaka’da bulunduğunu belirtmeden geçmeyeceğim. Kentte kaybolduğum bir ara, sanayi mahallesi gibi bir yerde salaş bir suşici bulup oturmuştum. Orada yediğim ve ne tür balıklardan yapıldığını kestiremediğim suşinin/saşiminin tadı bambaşkaydı.

 

jap

 

Neyse vakit ilerliyor, kafam da güzel oluyor hafiften. Elemanlara kaş göz edip soruyorum: “yakınlarda dans ortamlı bir yerler var mı?” Hemen çizerek bir yer tarif ediyorlar, hesabı ödeyip çıkıyorum. Dışarıda birkaç dakika süren selamlaşma faslına müteakiben yola koyuluyorum. Biraz dolandıktan sonra verilen adresi buluyorum. Ortalıkta in cin top atıyor, burada hiç de gece kulübü ortamı yok. Önümde bir tane bina ama binaya ne giren var ne çıkan. Biraz dolanıp bir tane puro yakmaya karar veriyorum. Apartman tabelasının önünde puromu yakarken kibritin aydınlattığı tabelada kulübün adı karşıma çıkmasın mı? Meğerse yerin altında veya girişte sandığım mekan binanın tepesindeymiş!

İçeri bir giriyorum ki ortalık yanki kaynıyor. Elemanlar da beni tam yerine yollamış. Güney Kore’de de gördüğüm üzere Batılılarla tanışmak isteyenler için ayrı barlar var. Onun dışındaki bir bara gidip de yerel halkla bodoslama bir biçimde tanışmaya çalışmak ayıp kaçabiliyor. Gezerken en çok dikkat ettiğim şey kültüre ve hassasiyetlere karşı saygıdır. Gittiğin yerlerdeki raconları öğrenip ona göre hareket etmek icap eder. Mesela geyşanın tam olarak ne olduğunu bilmeden geyşa peşine düşmek çok tatsız sonuçlar doğurabilir.

 

 

İlginç bir bilgiyle yazımı noktalayayım. Yukarıda bahsettiğim Türkiye’nin Japonca karşılığı olan Toruko 1990’lara kadar Japonya argosunda kerhane anlamında da kullanılıyormuş. Yani bizde de geyşanın yanı sıra zamanında nataşa denince akla başka şeyler gelmesi gibi, oradakilerin de bizimle ilgili ilginç fantezileri varmış meğer.

Aramızdaki fark da bu galiba, oraya giden sıradan bir vatandaşımız fütursuzca geyşa fantezisine doğru ölümüne koşarken, bizim buralara gelen bir Japon’un alenen toruko peşine düştüğünü görmedik.

Bu ..salaklığımız gerçekten kabak tadı veriyor.

Terms & Conditions  |  Privacy Policy

Gezenti 2018 © All Rights Reserved