VİZE VERİLMEZ ALINIR

“Gezin!” diye tavsiyede bulunuyor ‘gezgin’ vatandaşlarımız. Hatta gez(e)meyen gençleri küçümser bir tavırla uyarıyor bir tarihçimiz. Gezmek o kadar basit bir eylem ki halbuki. Değil mi? Değil! 

Dar gelirli bir ailenin ferdiyseniz bırakın uluslararası bilet almayı, pasaport bile çıkartmazsınız. Bunların yanı sıra vizeyi de geçtim, barınmanın, yeme içmenin de ayrı masraflar olduğunu biliyoruz. Pasaportu olmayan birisi nasıl yurtdışına çıkacak, elbette ki bunu sormaz orta ve üst sınıf aile ferdi kendine. O tavsiyede bulunur, şuraya gidin buraya gidin diye.

Üniversite öğrenciliği ve sonrasında işsiz dönem, işe girmek için zaruri askerlik hizmeti derken ufaktan elim ekmek tutmaya başlayınca bile çok istediğim uzak diyarlar hala hayaldi. Çalışıp para biriktirmek yeterli değildi, bu kez boş zaman da gerekiyordu. Hem zor geçiniyorsunuz hem tatiliniz kısıtlı, dolayısıyla “nereye Payidar nereye?”

 

IMG_1812 kopya

 

Ancak bir süre sonra şansım döndü: Çok uluslu bir şirkette işe başladıktan sonra maddi durumum düzelmişti. Artık pasaportum, cebimde param ve oldukça iyi çalışma koşullarım olduğundan bolca zamanım da vardı. Ayrıca vize başvurularını şahsen yapmam bile gerekmiyordu. Bu minvalde Şengen vizesini şirketim hallediyordu. Bir, üç, altı ay derken en sonunda hiç bir elçiliğe gitmeden bir yıllık çok girişli vizelere sahip olabiliyordum. Dolayısıyla vize kuyruğu rezaletini yaşamamıştım, elçilik içlerindeki kimi kötü tecrübelere de sahip değildim ve Avrupa’nın çoğunu da görme imkanı bulmuştum.

Sıra ABD ziyaretine gelmişti, bu kez, onların kuralları gereği başvuruyu şahsen yapmam gerekiyordu.

O zamanlar randevu sistemi olmadığından elçilik önündeki kuyruğa giriyorum. İtiş kakış derken içeriye alıyorlar. İçeride de uzunca bir süre bekledikten sonra nihayet gişeye evrakları verip çıkıyorum. Sorularla çok fazla bunaltmıyorlar neyse ki, gerçi bir çuval evrak vermiştim, daha neyi soracaklar. Bir hafta sonra da arıyorlar “sabah 11:00’de sizi bekliyoruz” diyerek. “Normalde öğleden sonra vizeleri teslim etmeleri gerekiyordu, neler oluyor lan?” diye düşünerek 11:00’de elçiliğin kapısına varıyorum.

 

IMG_1816 kopya

 

Kaynak yapmaya çalıştığımı sanan kuyruktaki vatandaşlar haklı olarak tepki veriyor ama neyse ki başvurumu önceden yapmış olduğumu anlayan görevli halden anlıyor da beni içeri kabul ediyor. İçerde beklerken saat oluyor 12:00. Neyse sonra beni çağırıyorlar, gişedeki görevli CIA ajanı gibi bir herif çıkıyor bu kez. Bir iki soru soruyor, sonra kibarca: “bir isim benzerliği söz konusu, savcılıktan temiz kağıdı getirebilir misiniz?” diyor “size üç aylık vize vereceğiz.”  

Kös kös adliyeye yollanıyorum. Bütün öğleden sonra temiz kağıdını almaya çalışmakla geçiyor. Kağıdı alıp taksiye biniyorum ve elçiliğe yaklaştığımda temiz kağıdında baba adımın bir harfinin yanlış yazıldığı gerçeğiyle yüzleşiyorum. Böyle bir mallık olamaz! Ama yapacak bir şey yok, geri dönecek değilim elbet.

 

IMG_1817 kopya

 

Saat 15:30 gibi elçiliğe giriyorum. Sanki kağıdı hiç görmemiş gibi ajana uzatıyorum belki yuttururuz diye. Bu arada eleman evrakları karıştırıp bana başka sorular soruyor, ben de Türkçe yanıtlar veriyorum pislik olsun diye (Türk bir görevli de adamın hemen arkasında söylediklerimi çeviriyor). O sırada nedense ajanın Türkçe bildiği izlenimine kapılıyorum. O da beni doğrularcasına şaşırarak temiz kağıdındaki baba adının yanlış olduğunu çakozluyor: lanet olası federaller! Ve kağıdı bana gösteriyor.

Aslında kötü bir oyuncu sayılmam. Elimle alnıma vurup “of!” diyorum. “Böyle bir hata nasıl yapılır?! Ama bakın diyorum, bütün diğer veriler kağıdın bana ait olduğunu gösteriyor. Yani basit bir harf hatası.” Adam “imkansız, bunu değiştirmeniz gerek” diyince bendeki sigortalar atıyor. 

“Ya hu” diyorum sinirle, “Çok uluslu bir şirkette yönetici olarak çalışıyorum. Eğer zaten herhangi adli bir durumum olsa, bu şirkette çalışamazdım. İşimi gücümü bıraktım, bütün bir günümü size ayırdım. Adliyede kuyrukta süründüm. Şimdi siz diyorsunuz ki git orada tekrar sürün.” Başlarım vizenize dememe ramak kalıyor ama adam kibarca “üzgünüm ama size ayrıcalık yapamam. Bakın normalde 5’te kapatıyoruz ama gidip gelmeniz saat 6’yı bulsa bile sizi bekleyeceğim diyor.” Bu kadar kibarlık karşısında yelkenleri suya indiriyorum. 

Düzeltilmiş temiz kağıdını getirdiğimde bana üç aylık değil on yıllık vize veriyorlar. Yaşasın kavga-dövüş!

 

IMG_1815 kopya

***

Katar’da çalışırken Yunan vizesine başvurmak için elçiliklerine gitmiştim. Bir ara bunlar (Yunanlar) iyice artist olmuşlardı. Oradaki memur bana saçma sapan sorular sorup, gideceğim her ada için ayrı ayrı otel rezervasyonu filan istemişti (Ada turu filan uydurma tabii, aslında ne ada turu, 2009 No Border Kampına eyleme gidiyordum). “Milyon tane vizem var, bilmem kaç kez Yunanistan’a gitmişim, bana neyin tatavasını yapıyorsun?” diye dikleniyorum. Eleman yancısıyla pis pis suratıma gülüp “işine gelirse” diyince, arızaya geçip “Dalga mı geçiyorsun? Adaları dolaşırken bir de onun çetelesini mi tutacağım, nerede ne kadar istersem o kadar kalırım, sana hesap mı vereceğim!” diyerek hışımla elçilikten çıkıp vizeyi Macar Elçiliğinden kolayca almıştım. O zamanlar nerden alırsan al ilk girişin önemi yoktu.

 

IMG_1818 kopya

 

Yunan Elçiliğine ikinci gidişimdeyse ekonomik kriz bunları vurmuş, ülkeleri berbat bir durumdaydı. Aynı görevli bu sefer süt dökmüş kedi gibiydi. Yavşak yavşak soru sormak yerine evraklarımı alıyor ve hemen akabinde vize ücretini soruyor. Ücreti büyükçe bir banknot olarak takdim ediyorum. Cılız bir sesle “bozuğunuz yok mu?” diyor. “En bozuk param bu diyorum” pislik olsun diye. Adamlar ac ac (hatta aj), kasaları da tamtakır belli ki, “rica etsem gidip bozdurabilir misiniz?” diyor ezilerek. Büyüklük bende kalsın diyerek parayı bozdurmaya gidiyorum işi daha fazla uzatmadan.

Atalarımızın dediği gibi: “Neydim dememeli, ne olacağım demeli.”

 

IMG_1825 kopya

*** 

Katar Alman Elçiliğine gidiyorum bu kez. Görevli kadın evraklarımı alıyor inceliyor, sonra banka ekstremi görünce gözleri büyüyor. Yöneticisi olduğumdan dolayı şirketin paraları da benim hesabımda o sırada. “Bu kadar para sizin olamaz, bunlar size mi ait?” diye soruyor küstahça. “Sana ne!” diye yanıtlıyorum sertçe. Böyle bir tepki ile henüz karşılaşmamış olacak ki yerinde sıçrıyor. Devam ediyorum: “Böyle bir soruyu sormaya hakkın yok, Katar Devleti çalışanı olduğunu da sanmıyorum ki onlar bile bu soruyu sormuyorlar. Vize dokümanlarını kabul ediyorsan et, etmiyorsan gider başka bir ülkeden alırım.” 

Bir hafta sonra vizeyi teslim almaya gittiğimde dükkanlarının kapalı olduğunu görüyorum, neymiş efendim Ramazan dolayısıylaymış. Yalnızca sabah iki saat açık oluyormuş. Ertesi sabah gidiyorum gişede aynı kadın: “Ramazandan size ne, oruç mu tutuyorsunuz da kapalısınız?” diye bir fırça daha kayıyorum hızımı alamayıp.

Bana mı Alman?

 

IMG_1822 kopya

*** 

İspanya’da dil kursuna kayıt yaptırıyorum, parayı peşinen alıyor çakallar. Akabinde vize için gerekli olan davetiyeyi filan yolluyorlar. Bir kaç gün önce İspanya Elçiliğinin önünden geçerken sırada bekleyen vatandaşa sormuştum nedir ne değildir diye, o da bana sabahın köründe gelip sıraya girmek gerekiyor diye yanıt vermişti. 

Çok da sabahın körü olmasın diye saat 8:15 gibi damlıyorum elçiliğe. Otuza yakın vatandaş sıralanmış. Ben de sıraya giriyorum, beklemeye başlıyoruz. 9’da elçiliğin kapıları açılıyor, bir tane İspanyol polisi kıyafetli kadın gelip bize sıra numaraları veriyor. Numara alamayanlar da dağılıyor gidiyor. “Sıra kaç saate gelir?” diye soruyorum bendeki numarayı göstererek, “bir buçuk saate anca” diyorlar. Bir süre etrafta oyalandıktan sonra tekrar elçiliğe geliyorum. Bu arada dışarıdakilerin bazılarında tuhaf bir telaş. “Yok o eksik çıktı yok bu eksik çıktı, taksiyle hemen getirebilir misin?” diye pürtelaş telefonlar, eziklenmeler... Lan sanki dünyanın sonu geliyor da bunlar Mars’a kaçmaya çalışıyor. Bu ne stres?!

Bu ezik davranışlar ve it gibi dışarıda insanları bekletmeler, haliyle beni zıvanadan çıkarıyor. İçeri girip evrakları bir Türk olan görevliye uzatıyorum. Adam üşenmeden bütün evrakları tek tek okuyor. Sonra bir hata bulmuş olacak ki “bakın” diyor, “davet mektubundaki tarih aralığı toplam 91 gün, dolayısıyla üç ayı geçtiği için oturma iznine başvurmanız gerekiyor.” 

 

IMG_1820 kopya

 

“Beyefendi” diyorum öfkelenmemeye çalışarak, “davet mektubunda bir gün fazla yazmış olmaları benim orada üç aydan fazla kalmak istediğim anlamına gelmiyor. Neticede masraflarımı onlar değil ben karşılıyorum ve sizden üç aylık vize talep ediyorum, oturum filan istemiyorum.”

Bu kadar mantıklı konuşmama rağmen adam “hayır, ya bu mektubu değiştirirsiniz ya da oturum için ekstra evrak getirirsiniz” demesin mi?  

“Saçmaladığının farkında mısın sen?!” diye bağırıyorum. “Dışarıda çektiğimiz rezilliğin haddi hesabı yok, bana tekrar mı bu kepazeliği yaşatacaksınız?” Evraklarımı hışımla çektiğim gibi kapıya yöneliyorum, bu arada adam kıpkırmızı bir biçimde içeriye doğru koşuyor. Ben tam kapıdan çıktığım zaman arkamdan İspanyol polisi koşturuyor ama polisler beni yakalayamadan çıkmış oluyorum.

 

08

 

Sinirle eve gidip bana mektubu yollayan İspanyolca kursunun sahibine kısaca “yapacağınız işi s... Verin lan paramı geri. Gelmiyorum ben! Ülkenizi de ayrıca ...” tarzı bir e-posta sallıyorum. Sinirim tabii ki geçmediğinden hızımı alamayıp İspanyol elçiliğinin internet sayfasında bulabildiğim ne kadar adres varsa hepsine birden ama daha bir kibar dille “Ulan zaten batık ülkeniz var, oraya lütfedip gelmeyi planlıyordum size döviz kazandırayım diye ama böyle bir saçmalık görmedim. Kafka’nın kitabında mı yaşıyor çalışanlarınız?” diye, durumu da özetleyen uzunca bir e-posta sallıyorum. Nasılsa yanıt filan gelmez diyerek. Yüreğim biraz soğuyor.

Bu arada kurstan yalvaran bir yanıt geliyor (parayı geri vermemek için tabii. Herkes çakal, herkes ekmeğinde): “bizim orada avukat bir arkadaşımız var, her türlü yardımı yaparız vize için aman sakin.”

Onlarla bir kaç gün süresince internet üzerinden kavga ederken hiç beklemediğim bir şey oluyor ve İspanya elçiliğinden bir e-posta geliyor: “Durumunuzu anlıyoruz ve özür diliyoruz. Eğer davet mektubundaki tarihi değiştirip tekrar başvurursanız, yardımcı olacağız. Çalışma saatlerimiz 9-12 arasıdır.”

 

IMG_1824 kopya

 

Kibarlık karşısında çok hassas olduğumu belirtmiştim. Bu arada çalışma saatleri 9-12 arasıysa ben neden sabah 8:00’de gidip mal gibi bekledim? Haydi kendimi geçtim de bir sürü salak, neden sabahın köründe oraya doluşuyor? Biz kendimizi ezdirmeye neden bu kadar meyilliyiz? Kendi ülkemizde en bir Türk olup, Kürd’ü Suriyeli’yi aşağılarız ama Edirne’yi geçince Türklüğü filan unutup neden köpekleşiriz? TC sınırları içinde kime karşı neyin Türkçülüğü yapılıyor? diye kendi kendime sormaya başlıyorum...

Saat 11:00 sularında kurstan gelen düzeltilmiş tarihli davetiye mektubuyla elçiliğe gidiyorum. Tabii ki bu kez, tahmin ettiğim gibi dışarıda bekleyen filan olmadığından direk içeriye giriyorum. Gişede geçen kavga ettiğim görevli evrakları benden alırken gözlerini kaçırıyor, ben de ona bakmamaya çalışıyorum. Nezaket kuralları gereği içerisinde başvurum tamamlanıyor... Üç aylık vizemi alıp İspanya’ya kursa gidiyorum.

Kıssadan hisse: Siz siz olun asla ve asla kendinizi hiç kimseye ezdirmeyin. Hele ecnebiye gavura hiç. Empati yoksunluğu çekiyorsanız Avrupa’da Türk gibi davranın, Türkiye’de azınlık.

LVİV’DE SSCB’Yİ ARAMAK

Lviv’de hala Sovyetler’den kalanları bulabiliyorsanız, o zaman hala sosyalizm için bir umut var demektir’ gibi bir sözü anca bizim zurnacı/komünist partililerimiz diyebilir. Zira Lviv Ukrayna’nın en milliyetçi ve muhafazakar iki kentinden birisidir. Kent halkı Ukraynaca konuşur ve Rus’a keza Rusçaya büyük gıcık kapar. Yöre halkının iki büyük savaş arasında milliyetçi ve ayrılıkçı hükümetler kurma çabası, II. Dünya Savaşı’nda ise Nazi yancılığı yapması gibi durumlar mevcutken, şu anda bir işgal dönemi olarak gördükleri, Rus Çarlığının devamı olan SSCB’ye ve keza kendilerini açlıktan öldürdüğü için SSCB yöneticisi sandıkları Ruslara nefret beslemeleri onlara gayet doğal olarak görünmektedir.  

 

IMG_3040

Halbuki holodomor[1] adı verilen ve Ukrayna'da milyonlarca insanın açlıktan ölmesine neden olan bu soykırım sırasında SSCB'nin başında olan şahıs, imam hatip mezunu bir Gürcü idi. Ancak buna karşın SSCB tarihindeki en önemli şahsiyetlerden üçü ise Ukraynalıydı: Hruşov, Brejnev ve Gagarin.

 

sos

 

Bunlar elbette ki Lvivlileri yıldırmıyor ve benim kasten yaptığım "ya siz Rus değil misiniz, neden farklı bir dil konuşuyorsunuz?" gibi itolojist sorularımın yanı sıra evime gelen Ukraynalılara Rusça (Sovyetik) müzik dinletmem şahsıma karşı büyük bir tiksintiye yol açıyor doğal olarak. Sonra da gönüllerini almak için "yahu demek istiyorum ki asıl Rus siz değil misiniz?" tarzı yaptığım girizgahla Kiev Rus Prensliğinden (IX-XIII. yy) filan söz ediyor ve kafalarını iyice karıştırıyorum. Bilgi ve itlik karışınca karşındaki de ne bok yiyeceğini şaşırıyor doğal olarak. Tabii ki Hazarlarla başlayıp Peçeneklerle devam eden ve Kumanlarla son bulan Ukrayna topraklarındaki Türk hakimiyetini pas geçiyorum (VII-XIII. yy). 'Aslında buralar eskiden hep Türkmüş' desem iyice yanacak beyinleri. Hatta şunları da anlatmıyorum: daha sonra kendilerine Tatar adı veren ve aslında Volga Tatarlarıyla alakaları bile olmayan Mongollar gelip her şeyi yakıp yıkıyor ve ezeli düşmanları olan Türkleri bu topraklardan atıyor. İşin tuhaf yanı bu Mongolların zaman içinde Türkçeyi benimsemeleri. Slav ve komşu diğer halklar Peçenek ve Kıpçaklara da İskitler diyorlar (ki İskitler Farsi bir dil konuşurdu), onlar da bu adlandırmaya hayır demiyor derken tuhaflıklar çoğalıyor... Çık çıkabiliyorsan işin içinden.

 

IMG_3075

 

Gelelim kente. Lviv Ukrayna'nın en turistik kentidir. Çok iyi korunmuş tarihi kent merkezi Avusturya-Macaristan, Polonya ve Stalin döneminin mimari dokusu ile hoş bir uyum içinde görünürken, kiliseler komşudan gelen Katolik kültürün etkisiyle hem Ortodokslara hem de Katoliklere açıktır. Zaten bu yüzden, özellikle Noel zamanında, Lehlerin, kendilerine göre daha ucuz olan bu kente akın etmeleri doğal. Ukrayna'nın en iyi yeme içme olanaklarına sahip kentte, özellikle son on yılda konsept kafeler ve restoranlar açılmış ve de çoğunlukla kahvehane (kafe) konseptinden yürümeye çalışmışlar. Bunun nedeniyse akılcı bir reklam hamlesi. Aslında uyruğu müphem olan ve fakat Ukraynalı olduğu düşünülen Yuriy Frants Kulchytsky'nin, Osmanlı ordusunun başarısız II. Viyana kuşatmasına istinaden orada bıraktıkları kahvenin pişirilme tarifini bilmesi efsanesinden hareket ederek, kahve kültürünün Viyana'ya, keza Avrupa'ya taşınması, bu elemanın da Ukraynalı olmasından mütevellit, aslında kahve kültürünün özellikle Lviv'de oldukça eski bir geçmişe sahip olduğu gibi bir inanış oluşturulmuş ve bu herkese bir biçimde empoze edilmiş (külliyen yalan yanlış olan bu hikayenin aslı ayrı bir yazının konusu olacak).

 

kino

 

Ama yine de kente ilk gelişte önce biraz turistlik yapmalı. Kahve Madeni, Lviv Kahve İmalathanesi, Çikolata Üreticisi, kendini kırbaçlatabilme olanağı sunan Mazoş, parola ile girilen Krivitka (parolayı da herkes biliyor: Slava Ukraini - Heroim Slava), çeşit çeşit samagon[2]ları ile ünlü Kupits, Et ve Adalet Restoranı, Arsenalna, Bira Fabrikası, hesaba itiraz etmezseniz olmaz şiarıyla En Pahalı Galiçya Restoranı, Sanat Kafe'nin çatısından bir boruya para atıp dilek tutmak, pavyon usulü pazarlık yaparak hesabın ödendiği Yahudi restoranı... kentin olmazsa olmazları. Ayrıca kentin zengin bir müzik ama zayıf bir gece hayatı olduğunu da eklemekte yarar var. Müzik dinletileri gece yarısına kadar sürmez. O yüzden dans işleri için sabaha kadar açık olan gece kulüplerine, direk dansı izlemek için ise striptiz kulüplerine uğranabilinir. Buralarda giriş için ödeme yapılır, içeride ise hesap bellidir.

 

produkti

 

Ulaşım ise bir gariptir. SSCB'nin altın döneminden kalan tramvaylar ve troleybüsler yenileniyor gibi görünse bile bu, feci halde yolsuzluğa batmış ülkede biraz yavaş ve zor giden bir süreç. Tramvayla gitmek yerine yürümeyi tercih ederseniz sadece 10 dakika kaybediyorsunuz mesafeye bağlı olarak. Uzak mesafeler için her geri kalmış ülkede olduğu gibi dolmuşlar (marşrutka) var. Ufak alanda İstanbul'un metrobüs rezaletini çekmek ve gerçek Sovyetleri görmek isterseniz bence ideal. Zira buraya gelen bizim beyinsiz turistlerimiz kenti öve öve bitiremez. Kentin merkezinde, turistik yerlerde dolanır ve 300 yıldır Batıya karşı duydukları aşağılık kompleksini, sarışın gördükleri her yerde olduğu gibi burada da yaşamaya meyillidirler.

 

kino2

 

Marşrutkalar, tramvaylar ve troleybüsler kışın buz gibi, yazın ise babuşkalar[3] üşüdüğü için kapalı camlar sayesinde cehennemi derecede sıcaktır. Bir yandan da tatsız bir şekilde post-fordizm döner içeride. Taksiler ise tam bir post-Sovyet geri zekalılığındadır. Bekleyen bir taksiye binerseniz sizi direk düdükler. Telefonla çağırırsanız yarı fiyatına bulabilirsiniz ama eğer Ukraynaca biliyorsanız.

 

moz3

 

Sovyet sonrasında zenginleşenler veya bilişim sektöründe çalışanlar dışında kalan halkın aylık geliri elli ve iki yüz dolar arasında değişiyor. Lviv alt ve orta sınıfının turistik yerlerde içmesi değil de yemesi çok zor. Yerel içkiler neyse ki en lüks yerde bile normal fiyata yakın satılıyor. Böyle yerlerde su yerine votka içmek kesinlikle daha ucuz ve de mantıklı.

 

IMG_3038

 

Peki, bu alt/orta sınıf dışarı çıkmayacak mı? Neyse ki SSCB döneminden bu yana açık olan yerler var (yeme içme ile ilgili yazı da gelecek) da durumu olmayan insanlar için hala dışarı çıkmak ve sosyalleşmek mümkün. Ancak ülke bok varmış gibi Avrupa etkisine girdiğinden bu daha ne kadar devam eder bilemiyorum.

 

***

Kentte garip bir biçimde her on metrede bir eczane vardır ve insanların ilaç bağımlılığından dolayı bunlar genelde gece geç saatlere kadar açıktır. Sanıyorum insanların bu bağımlılığın önemli nedenlerinden birisi 1940'ta kent nüfusunun yarısının Yahudi olmasına karşın kentte şu an neredeyse hiç Yahudi kalmamış gibi davranılıyor olmasıdır. Kısaca soykırımdan kurtulan halk hıristiyanlaşmış ve Yahudi kökenlerini inkar eden bir davranış sergilemektedir. Slavlarda çok yüksek oranda anti-Semitizm olduğunu biliyor muydunuz (SSCB idaresi altında bile). Eczane demişken, kentte muhtelif eczane müzeleri mevcut. Tabii ki, turisti eğlemek için bir sürü değişik müze var kentte. Benim en beğendiğim Arsenalna diye bilinen Cephanelik Müzesi, zira içeride bir sürü silah mevcut. En tırtı ise Dinler Tarihi Müzesi. Kadim dostum Andrei ile burayı ziyaret ettiğimizde, bana hayal kırıklığına uğradığını söylemişti. Zira çocukken (yani SSCB zamanında) ailesi ile buraya geldiklerinde bu müze düpedüz din karşıtıymış (doğal olarak). Şimdiyse, Sovyetlerin yıkılmasına istinaden yükselen dincilikten nasibini alarak tam bir dini müzeye dönüşmüş. E tabii, Çugaşvili elinde o kadar güç varken dini ortadan kaldırmak yerine imama-papaza muhbirlik yetkisi verip üstüne üstlük bir de onları poh pohlamış. Neden? Çünkü din okulu mezunudur kendisi ve bütün SSCB coğrafyasında bilindiği üzere o çok sevdiği marauli şarabını içmeden önce içine kutsal su damlattırırmış.

 

IMG_3074

SSCB II. Dünya Savaşı Zafer Anıtı, Kışın

Kentte Sovyet döneminden kalan mozaikler ve heykeller var. Ancak ara ara psikopata bağlayan vatandaş ve hükümet heykelleri kaldırma/yok etme yoluna gidiyor. Bunun en son örneğini yakın zamanda görmüştük[4].

 

IMG_4157

SSCB II. Dünya Savaşı Zafer Anıtı, Yazın

 

II. Dünya Zaferi heykel kompleksine yapılan sayısız saldırı sonrası anıtın etrafı çevrildi, bence yıkmak için zemin hazırlıyorlar.

 

moz2

İnşaatın ardında bırakılan bir mozaik

 

Mozaiklerin ise, genelde unutulma/unutturma yoluna gidilerek kendi kendine yok olması isteniyor. 20. yy'ın başındaki Türk milliyetçiliğinin keşfi hastalığındaymışçasına davranan günümüz Ukraynalıları şunu kaçırıyor: tarihi(ni) ne kadar yok etmeye çalışırsan çalış bir gün karşına çıkar. Kaldı ki o tarih senin içinde yaşıyordur, kendini yok etmeden onu da yok edemezsin. Bir başka husus da tarihini yadsıyan halklar dünyanın en karaktersiz insanlarına dönüşür/dönüşüyor. Bunun da örneğini uzaklarda aramamak gerek.

 

 

Dipnotlar:

[1] 1932-33 arasında özellikle Ukrayna'da SSCB yönetimi tarafından yaratılan kıtlık nedeniyle 6-8 milyon kişinin açlıktan öldüğü bir soykırım türü.

[2] Boğma rakı/votka

[3] bkz https://gezenti.biz/index.php/2017/02/28/babuska-fircasi/

[4] https://www.evrensel.net/haber/319656/kievdeki-son-lenin-aniti-yikildi

 

Paylaşım için

POŞETLE SEYAHAT

Sırt Çantası (ya da nam-ı diğer Mochiller / Backpacking) Olayı

Büyük sırt çantasıyla, üniversitenin ilk yıllarında katıldığım dağcılık kulübü vasıtasıyla tanışmıştım. Dağcılıkta elzem olan sırt çantası seyahat halinde de verdiği hareket rahatlığı ve taşıma kolaylığı ile avantajlı gibi görünse de bir de işin sinir bozucu tarafı vardı. O da gittiğin yerlerdeki yerli halkın sana uzaylı, öcü veya daha kötüsü turist muamelesi yapamasıydı.

O zamanlar kıçımızda don olmadığından zar zor para denkleştirip aldığım çanta sırtımda, arkadaşlarla yurt sınırları dahilinde iyi kötü gezmeye çalışıyorduk; otostop, dolmuş, otobüs artık ne denk gelirse. Ve yerel halkla karşılaşmaların akabinde gelen ‘hello’ya ise ‘ne helosu lan?’ şeklinde karşılık vermekte beis görmüyorduk. Çünkü oldum olası yabancı sanılmaktan nefret etmişimdir. Gerçi bazen uzun saçımız yüzünden yiyeceğimiz sopayı, sırt çantasının çakallara verdiği yanılsama ile kurtarıyorduk belki, ama yine de hayatım boyunca sırt çantası ile gezmek bana hep bir külfet olarak görünmüştür.

***

Olay şöyle de okunabilmektedir: sırt çantamda özgürlüğüm var benim, uyku tulumum çadırımla kimseye minnet de etmem, istediğim zaman kopar giderim.

Nah gidersin!

Bu işler ilk kez keşiflerde yani insan evladının ayak basmadığı yerlere gidildiğinde, daha sonra da özellikle hippilik zamanında turizmin yaygın olmadığı zamanlarda zaten yapılmıştı. Bu saatten sonra ise fevkalade lüzumsuz bir biçimde, ülkemizde henüz keşfedilmeye çalışılan ve ucuz yollu gösterilmek istenen gezilerin alamet-i farikası olma yolundadır. 

1024px-BACKPACKERS_CROSS_A_BRIDGE_NEAR_THE_FALLS_OF_MACINTYRE_BROOK_ON_THE_TRAIL_UP_ALGONQUIN_MOUNTAIN_IN_THE_ADIRONDACK..._-_NARA_-_554501

Gerçekten, çok düşük bütçeyle seyahat eden gençlerimiz var aramızda ki onlara bir şey dediğim yok. Benim sözüm daha çok 'sırt çantamı alıp çıkıyorum' diye başlayan, sikik zengin bebelerinin boktan gezi yazılarında karşımıza çıkan, Amerika'nın yüz bin milyarıncı keşfi tarzı tıpkı yazılarında sergilenen dingilce davranış kalıbınadır. Şurada şu yapılmazsa olmazmış, burada bunu yemezsen buraya gelmenin bir anlamı yokmuş. Bok ye bok!

Ulan zaten bunlar yaşanmış, buralar tüketilmiş, içlerine sıçılmış, senin dikeceğin tüy de eksik kalsın lütfen. Biz ne anlatıyoruz burada, yapılmayanı yapmak, götünün yemeyeceği yerlere gitmek seyyahlıktır. Hayır, edebi bir yanın da yok ki. Bak, biz yazıyor muyuz burada her bir yaşadığımızı, gördüğümüzü? Hayır! (Gerçi bazı şeyleri yazmak sakat, o da ayrı bir husus tabii...)

Daha önce belirttiğimiz üzere sırt çantası, bir yandan da gittiğiniz fakir ülkelerde feci biçimde, turistin de simgesi olarak haklı biçimde antipati topluyor. Yani onlara göre yolunacak kazsın, tam bir malsın ve yahut ülkelerine yiyip-içip-sıçmaya gelen bir hıyarsın. Doğru, kesinlikle doğru.

4_backpackingForest

Bu çantaları bile kullanma şerefine nail olmuştuk

Zira artık gezginle turisti dış görünüşü ile ayırmak zor. Ancak konuştukça anlayabiliyorsun karşındaki ne menem bir şey ama o da zor be. Nedeni ise benim gibi düşünen insanların herkesle muhatap olmak istememesi. Kaldığın bir yerde belki kırk kişi oluyor ve hepsiyle tanışabilmen zaten olası değil. Eh belli bir süre sonra hep aynı klişe sohbetleri yapmaktan da bıkıyorsun. İnsanların cahilliği, oryantalist bakış açıları ve bir sürü klişe muhabbet de insanı tiksindiriyor, canını bezdiriyor. Kardeşim madem geziyorsun biraz bir şeyler oku yahu.

Dünyaya kütük gelmiş olabilirsin ama en azından dünyadan bir ağaç olarak ayrıl çok rica ediyorum. Bıktım gavura bizim dilin yarısı Arapça kelimelerden oluşuyor ama gramer yapısı Japoncaya benziyoru anlatmaktan. E tabii onlar da haklı, beyin mıncıklaması geçirmek istemiyor zavallı. Klişe denizinde yaşamak ne hoştur ve de ne boştur...

O yüzden büyük kentler yerine ücralarda dolaşarak bir şey öğrenmeye meyilli insanlarla veya gerçek gezginlerle tanışmak daha olası. Ücra olunca da ne yazık ki sırt çantası taşımak da şart. Zira Amazonlara veya Moğolistan’a benim emektar çek-çek ile gitmek sırt çantası ile gitmekten daha absürt olurdu.

Turizmin belki de o kadar kötü bir şey olmadığı zamanlardan

Poşet

Yıllar önce İstanbul’a uzun yıllardır görmediğim bir arkadaşımı görmeye gidecektim. Herif yurtdışından tatile gelmişti. Neyse, bir kaç günlük yol için yanıma bir iki eşya alsam yeterdi ama o da ne? Ufak sırt çantamı bir arkadaşa ödünç vermiştim ve evde de başka bir taşıma aracı yoktu.

O an kafamda bir şimşek çakıyor ve sağlam bir poşet bulup donu, atleti, diş fırçasını filan torbaya dolduruyorum. Hiç de fena görünmüyor. Ne bir gezgin, ne de bir turistim, bildiğin normal vatandaşım ama şehirlerarası yolculuk yapacağım.

Çok pratik bir çözümdü bu. Poşet delik olmadığından yağmura karşı korunaklıydı. Açıp kapatması da çok kolaydı. Elini daldırınca istediğin şeyi buluyordun...

IMG_E2353

Üçü bir arada

Yıllar sonra Arap Körfezi ülkelerinin birinde yaşarken, yakınlarda bulunan bir diğerine gitmek gerekiyordu. Eh, iyi kötü iş adamı gibi bir şey olduğumdan sırt çantam yoktu tabii. Çek-çek de gözüme büyük görünmüştü zira iki gün için yanıma ne alacaktım ki? O an eski dostum olan poşeti hatırlıyorum, benimle beraber seyahat edecek olan ortağım da aynını yapıyor ve poşetle yapılan ilk uluslararası yolculuğun kahramanları oluyoruz. Neyse ki gittiğimiz ülke de saçma sapan bir yer de (Bahreyn), girişteki görevliler olayı garip karşılamıyor.

Ne var ki gaza gelen ortağım aynını bensiz Dubai’ye giderken deneyince, ki oranın götü kalkıktır, görevli bunu durdurmuş: “hemşerim nereye böyle, hayırdır?” diye. Böyle bir durumda önce düzgün bir İngilizce ile sert bir yanıt vermek mi yeğdir yoksa Arapça yumuşak bir yanıt mı? Bilemiyorum ama bizim ortağın ağzı iyi laf yapar da o şekilde yırtmış. Ben olsam büyük olasılıkla ilk uçakla geri postalanırdım yaratacağım gerginlikten dolayı. Kaç kez başıma geldi oradan biliyorum.

O yüzden belki şekilli bir markanın poşetini taşımak daha iyi bir çözüm olabilir.

Bu minvalde kısa süreli yolculuk yaparken mal bir turist gibi görünmemek isteyenlere duyurulur.

Paylaşım için

DÜNYADAN ATIŞ HİKAYELERİ / ATIŞ KÜLTÜRÜ

 

Mangalda kül koymazsın teorik konularda
Pratiğe gelince ayağın suya erer
Kendi korkaklığına kılıf ararsın boyna
Bu arada faşizm gelip tepene biner

Ataol Behramoğlu

DOHA, KATAR

Bir zamanlar orada çalışırken, inşaat halindeki koca bir köyden farksız olan bu kentte sosyal imkanlar oldukça kısıtlıydı. Ben de arkadaş çevremi örgütlemiş, hep birlikte binicilikten yelkene, gurmelikten goygoyculuğa kadar bir sürü değişik ortama akmıştık. Bunlardan sadece bir tanesini tek başıma sürdürdüm: Atıcılık.

Çünkü ülkemizde silaha, silah sevene, çekinerek bile değil, resmen öcü görmüş gibi tepki veren bir sürü insan vardır. Benim anlayamadığım nokta, 80 faşist darbesine kadar belinde makine ile gezen solcu abilerin nasıl bir anda göt korkusuna bürünüp de bu işleri sağcılara bıraktığıdır. Hatta büyük bir kısmı  öylesine pasifist olmuştur ki, silahın adını ağzına alana düşman muamelesi yapmaktadır.

Ben şahsen silahları sevdiğimi vatana karşı olduğu söylenen ancak nereden geldiği belli olmayan borcumu öderken keşfettim. Bu borcu ödeyenler bilirler ki, askerde tüfek taşıyan er selam vermez. Dolayısıyla askerliğim sırasında yanımda sürekli tüfek taşıdığım için silahla aramda güçlü bir bağ oluşmuştu.

 

Difference-Between-Trap-and-Skeet2

 

Doha’daki atış kulübünü keşfedince, uzun yıllardır elime alma imkanı bulamadığım eski dostumla yine bir araya geliyoruz. Kulüpte tabanca atışını yalnızca lisanslı sporcular yaptığından iki seçeneğim var. İlki, spor atıcılığı diye bilinen ‘skeet’ ve ‘trap’, ki bunlardan pek haz etmem açıkçası. Çünkü bunlar daha çok kuşları avlamak maksadıyla antrenman yapma atışı gibidir ve keza bu tür atışlarda av tüfeği kullanılır.

Hayvana ateş edilir mi hiç?!

Ben daha çok elli metreden başlayan, sabit hedefli, uzun menzil tüfek atışlarını tercih ediyordum.

Orada yaşarken belli aralıklarla gittiğim atış kulübüne, işten ayrıldığım için uzunca bir süre uğrayamamıştım. Aylar sonraki Doha ziyaretimde uğramadan edemedim. Ama vardığımda ortamı görünce şok olmuştum. Etrafta resmen harabeye dönmüş bir alan vardı. Hüzünle barakaların aralarında dolanırken karşıdan bir Hintli çıkıyor ve akabinde “abi sen nerelerdesin kaç aydır?” diye bana sesleniyor.

Utanıyorum, zira adamı hatırlayamamıştım (normalde unutmam). Neyse, yine de içtenlikle el sıkışıyorum.

 

g3

Alman yapımı G3, askeriyedeki argoda 'karım', kasatura da 'baldızım'.

 

“Hayırdır?” diye soruyorum. Taşınmışlar, daha doğrusu başka bir atış kulübü vardı, onunla birleşmişler. Hüznüm isyan oluyor bunu duyunca. Zira bu kentte belki de en çok huzur bulduğum yerdi burası. Çünkü anılar, somut şeylerin ilelebet orada kaldığı düşüncesinden beslenir. Somut varlık yok olunca, veya sen bunun artık var olmadığının bilincine varınca anı kırılır; bu da sende sükut-u hayale yol açar.

Aynen bana olan da buydu işte: Anı kırılması.                         

TALİN, ESTONYA

Kentte bir sürü poligon mevcut ve bunlar genelde turistik mekanlar gibi görünseler de işleri ciddi olarak, profesyonelce yapıyorlar. Silahları, mermi çaplarını, hangi silahın nasıl tutulması gerektiğini güzelce anlatıyorlar. Ben zaten bu işi biliyorum ukalalığına hiç girmiyorum, zira burada zor bulunan Desert Eagle veya Ruger Süper Redhawk Revolver gibi silahlar mevcut ki, 45 kalibreden fazlasına sahip bu güçlü silahların tutuşuna ve kavrayışına dikkat etmek gerekiyor. Yoksa bileği çıkartmak, kafayı yarmak, parmağı kopartmak işten değil.

 

DesertEagle
ruger

Desert Eagle (Çöl Kartalı) ve Ruger Superhawk

 

Bu iki tabanca ile bir fili bile öldürebileceğin söylenir, tabanca ile fili öldürmek ney lan! Silah üreticileri reklamın saçmalığı olmaz mı demeye getiriyor anlamadım. 

Ama işin en ilginci şuydu: bir sürü makineyi denedikten sonra görevli beni on metreye kadar yaklaştırıyor. Sonra dolu bir şarjörü taktığı AK-47’yi elime tutuşturup: ‘Şimdi öfke terapisi yapacağız. Nişan almadan, koltuk altından otomatik olarak hedefe sallayacaksın bütün şarjörü’ diyor, “tıpkı filmlerdeki gibi.” Önce şaşırıyorum, ama sonra olayın mantığını ateş ederken anlıyorum, kötü bir atıcı olmamama rağmen bu kez yirmi beş kurşunda sadece beş isabet kaydedebiliyorum, beş la beş! Atıştan sonra hedefe mal gibi bakıyorum adeta, zira namluyu nereye çevirsem fayda etmedi.

 

 

Eleman pis pis sırıtıp: ‘Bunu’ diyor, ‘Holivud filmlerindeki saçmalığı çürütmek için yaptırıyoruz. Öyle makinalıyı eline alıp, uzaktan tarayacaksın da, millet patır patır yere inecek. Sen bile on metreden dağa taşa sıktın. Yok öyle!’

Adam haklı. Yerden göğe kadar haklı.

PHNOM-PENH, KAMBOÇYA

 Uyuyan tuk-tukçunun tuk-tuğuna tekmeyi basıyorum “Kalk la kak!” diye. Sürücü “iyheeh” diye zıplıyor, tepkisi doğal: “N’oluyor abi yav?”

Tuk-tuğa binerken açıklama yapıyorum. “Birader” diyorum dostça, “Sen tuk-tukçu değil misin? O zaman götür bizi”. “Ama abi” diye şaşırarak yanıtlıyor, “Ben size ‘tuk-tuk söööör’ demedim ki.”

 

Tuk

 

“Haklısın” diye devam ediyorum, “Zaten o yüzden seni seçtim. Poligona çek canım.”

Eleman bize, ‘millet deliye hasret biz akıllıya’ gözüyle bakıp sürüyor tuk-tuğunu. Mesafe de bayağı uzak, biz giderken bir de yağmur inmesin mi? Akıllara zarar bir yağmur bu. Adam derhal kenara çekip bizim taraftaki naylonları indiriyor. Kendi de dandik bir panço atıyor üstüne ama bu sanırım psikolojik bir koruma, zira iki dakika içinde donuna kadar ıslanıp sıçana dönüyor. Yağmurdan haz etmeyen biri olarak, adamın alışkın bünyesine rağmen bu haline üzülmeden edemiyorum.

Poligona varıyoruz. İçeride çeşit çeşit silah var. Boru değil, hem ABD’ye karşı savaştılar, hem de Pol-Pot denen pisliğin soykırım döneminden geçtiler. Sakat bir coğrafya. Kaçak kick-boks salonları zaten gırla gidiyor.

 

AK47

 

Gençten ama sırtlan gibi bir eleman yardımcı oluyor. Onlara göre, her gelen yabancı yolunacak kaz misali gibi görünüyor sanırım. “Baba sana bazuka attıralım” diyor. Bazuka atmak! Yani üç saniye içinde iki yüz Amerikan doları kaybetmek! Ulan Las Vegas’ta bile bu kadar kısa sürede böyle bir para kaybedemezsin. “Sermayeyi kediye yüklerim daha iyi” diyeceğim de bunu nasıl çevireceğimi bilemiyorum. Çevirsem anlar mı, hiç sanmıyorum.

“Bırak şimdi topu bazukayı da sen bana oradan bir keleş bağla” diyorum sertçe. Getiriyor. Tek tek, eze eze, tadını ala ala atıyorum. AK-47 çok güçlü bir tüfektir. İsabet oranı görece düşük olmasına karşın özellikle gerilla savaşında tercih edilmesinin nedeni her koşulda çalışması, nadiren arıza yaptığında ise kolayca tamir edilebilmesidir. Tipik bir SSCB mantığı yani.

 

yılmaz

 

Bu arada çocuk hala benden ümidi kesilmemiş olacak ki “Abi, istersen otomatik at. Takır takır, şahane olur” diyor. Yemezler canım, şerbetliyiz biz o işe. Öyle pis bakıyorum ki bebeye, anında uzuyor.

Daha sonra başka bir arkadaşım oradaki iğrenç bir uygulamadan bahsetti. İsteyene, canlı hayvana ateş ettiriyorlarmış zamanında. Neyse ki bana böyle bir şey önermediler. Yoksa çok büyük olay çıkartıp, büyük ihtimalle de çok güzel dayak yerdim. Böyle dillere destan türünden. İyi bir kick-boksçunun dövemeyeceği kişi yoktur zira, ne boks bilgin fayda eder ne de kung-fu tecrüben.

BUENOS AİRES, ARJANTİN

Arjantinliler bok gibi İspanyolca konuşur. Çünkü çoğunun atası İtalyan göçmenidir. Gemiler dolusu gelen İtalyanları karşılayan İspanyol sömürgeciler, bunları gemiden iner inmez odun terapisi yardımıyla bülbül gibi İspanyolca şakıtmaya çalışınca böyle bir durum ortaya çıkmış. Bu kadar dayağa rağmen o aksan gitmiyorsa yapacak bir şey yok.

 

 

O zamanlar benim İspanyolca onlarınkinden de berbattı. Telefonda zinhar anlaşamayacağımı bildiğimden atış kulübüne gidip derdimi anlatmaya çalışıyorum. Genelde tabanca-tüfek işleri ile ilgili olanlar iyi tiplerdir, girişte sıkıntı çıkartmıyorlar ve beni içerilere bir yerlere yolluyorlar. Alan büyük. İçeride salak salak dolaşırken duyduğum silah seslerinin olduğu yere doğru gidiyorum. Gerçekten de orada bir takım amcalar veriyorlar mermiyi nişangahlara. Ama heriflerin duruşundan filan profesyonel olduklarını anlıyorum. Sonra eğitmen beni görüp yanıma geliyor. Böyleyken böyle diyorum, beni başka bir yere yönlendiriyor.

Oraya gidiyorum, kimse yok. Yine ortalarda dolanmaya başlıyorum, araba yıkayan biri benim acınası halimi görüp derdime derman oluyor. Nihayetinde aradığım yeri ve kişiyi buluyorum. Cumartesiye anlaşıyoruz.

Hoca bana bütün silah terimlerinin İspanyolcasını öğretiyor. Yalnızca toplu tabancanın single action ve double action’ı İngilizce. Bütün dünyada da sanırım böyle, zira revolver ilk kez ABD’li Samuel Colt tarafından yaratıldığından, terim İngilizce kalmış.

 

IMG_5827

 

Bizde ve bir çok ülkede altı patlar olarak da bilinen toplu tabanca ile iki türde atış imkanı olur: Double action, tetiğe direk basmak demektir. Ancak bu yöntemde tetiği ezerken topun dönmesi zaman aldığından titreme olur ve hedefi vurmak güçleşir. Singe action’da ise önce horozu çekip nişan alırsın. Gerildiğinden dolayı çok hassas hale gelen tetiğe ise sadece dokunmak icap eder. Bu yöntemle hedefi tutturma olasılığın yükselir.

Toplu tabancaların aldığı mermi sayısı ilk üretildiğinin aksine, beşten dokuza kadar çıkmaktadır.

KİEV, UKRAYNA

“Tabanca diğer aletlerden ne daha iyi ne de daha kötü olan bir araçtır. iyisi kötüsü kullanana bağlıdır.” Nathan Never, Bonelli Editore

 

IMG_5829

Noel zamanı olduğundan her yere panayırlar kurulmuş. Hava soğuk olduğundan hediyelik eşya, yiyecek-içecek ve sıcak şarap stantları ufak ahşap kulübelerde konuşlanmış. Bunlardan bir tanesinde ise havalı tüfekler ve pelüşler var. Paslanan parmaklarımın egzersize ihtiyacı olduğundan soldan yanaşıyorum. Çakma keleşi gösteriyorum elemana, buralarda kimse İngilizce bilmediğinden el kol hareketleri ile anlaşıyoruz elbette. Eleman keleşi doldururken pelüş hayvanlara takılıyor gözüm. Çeşit çeşit, renk renk, boy boy. Bunlar, erkeğin ‘at-vur-övün’ mantığından yola çıkarak, kadına gösteri yapması için kurulmuş bir düzenektir ve bizdekinin aksine, diğer ülkelerde işe pek hile hurda karıştırılmaz. Ülkemizde ise yavşak esnafımız namluyu eğer, yamultur; millet ıskalasın, hava da atamasın diye. Kendi ekmeği uğruna başkasının ekmeğindedir bu tür esnafın gözü.

IMG_8495

 

Bir, iki, üçünü vurup dördüncüyü ıskalıyorum, sonra beş, altı... seri bir şekilde hedefleri vurmaya devam edip on sekizde ilk ıskaladığımı da vurunca eleman beni durduruyor. Sonra gidip en tepeye üç tane pet şişe kapağı diziyor. En sağdakine atıyorum, yalayarak üstten aut. Sonra biraz düşünüyorum, kapağı uçurmak için biraz alta nişan almak gerekiyor sanırım. Ortadakini vuruyorum, soldakini de, ama mermiler bitiyor. Adam hepsini vuramadın pelüş yok sana diyor. Ulan pelüşü ne yapacağım... diye beynimde şekillenmeye başlayan cümleyi devam ettirmiyorum. Ama herifin yaptığı da puştluk açıkçası. Bence kapak işini pelüşü vermemek için uydurdu it. Neyse, en azından namlu düz de ağız tadıyla atış yapmanın keyfine vardım.

Daha sonra Kiev’in dışında bir poligonu bana burayı bulan Ukraynalı bir elemanla ziyaret etme imkanı buluyorum. Zamanında askeri okul olan bu devasa alan, II. Dünya Savaşında Nazi bombardımanına maruz kalmış.

 

IMG_8496

 

Girişte görevli kadın bize bilgi veriyor, alan büyük olduğundan nerede ne var anlatıyor. Biri kapalı olmak üzere beş farklı atış alanı var. Hava yağmurlu ama olsun. Sonra da bana duvardaki panoda fotoğrafları olan silahlar içerisinden hangileri ile ateş etmek istediğimi soruyor. Nagant piyade tüfeği ve Makarov altı patları işaret ediyorum. Kadın gülümsüyor, ikisi de yok şu an diyor, yalnızca bu ikisi yok ama. İsterseniz gezin dolaşın, istediğinizle atın diye bizi postalıyor.

Önce kapalı yere bakıyoruz. Burası biraz kalabalık ve gürültülü. Kulaklık takma alışkanlığım olmadığından burada beklemek yerine, yağmurun da azalmasını fırsat bilip gidelim diyorum. Diğer açık hava poligonunda yeni model AK-47 ve M4 var. Benim aradığım daha ilginç bir şeyler. Nitekim orada ateş eden birisinde şah gibi bir makine var. Meğer kendi tüfeğiymiş. Zaten her zaman ulaşılmaz şeyleri arzuluyor insan evladı. Biraz daha yürüyoruz. Burada sniper tüfekleri var, acaba diyorum ve evet!

Görevli bizi bir Lada Niva’nın yanına götürüp, bagajını kaldırıyor ve içerisinden birbirinden güzel makineleri çıkartıp, bize bunların özelliklerini anlatmaya başlıyor. Gönül hepsini istiyor ama gerçek hayattayız ve birini seçmek durumundayım. Zira her birini kiralamak için ayrı ödemeler yapmak gerek.

 

draganuv

 

Daha sonra atışta bana yardımcı olacak başka birisi geliyor, şansıma bu genç kişi İngilizce biliyor. Daha önce Dragunov’la ateş edip etmediğimi soruyor, 'hayır' diye yanıtlıyorum. İşin inceliğini gösteriyor. Sağ omzuma dayadığım tüfeğin dipçiğinde yer alan tutamağı sol elimle kavramam gerekiyormuş. Gerisini biliyorum zaten, akabinde veriyorum coşkuyu...

O sırada genç de benim arkadaşa “E hani hiç ateş etmemişti bu” demiş, O da “yanlış anladın, hiç kanas tüfeğiyle ateş etmedim demek istedi” diye yanıtlamış.

Oradan memnun ayrılıp sıcağı sıcağına kapalı poligona dönüyoruz. Neyse ki kimse kalmamış. Görevliye ‘Glock olacaktı burada’ diye sorduruyorum, açık havaya yollamış. Yağmur arttığı için bu sevdadan da vazgeçiyorum. Görevli bir tane T4 çıkartıyor sonra da bana kuralları anlatıyor:

"Eğer silahı bana doğrultursan seni vururum, eğer silahı arkadaşına vermeye kalkarsan seni vururum, ben verince silahı alacaksın, silah boşalınca yan olarak bırakacaksın. Yoksa seni vururum. Bu şartları kabul ediyor musun?” Gözlerimin içine bakıyor direkt, bunları söylerken de belindeki tabancayla gayet ciddi görünüyor. Daha önce buralarda başına ne geldiyse artık... Gözlerimi adamın gözlerinden ayırmadan ve kırpmadan dinliyorum arkadaşım bunları bana tercüme ederken, bitirince de tereddüt etmeden başımı öne eğerek koşulları kabul ettiğimi belirtiyorum.

 

IMG_3672

 

Atışı bitirdikten sonra fotoğraf çekmek için izin istiyoruz. Arkadaşım daha önce eline silah almadığından tırsarak: ‘Boş bunlar değil mi?’ diye sormadan edemiyor. Eleman filozofça ama gülümseyerek “Bir silah asla tamamen boş olmaz. En iyisi, onun dolu olabileceğini düşünerek bir canlıya tutmamak veya şaka yapmamaktır.

Neticede Örümcek Adam’ın her zaman söylediği gibi büyük güç büyük sorumluluk getirir. Silah bir güçtür. Onunla hava atılmaz, onunla şaka yapılmaz. Silah bir kültürdür ve bu kültür ne yazık ki genelde cahilin, beyinsizin elinde oyuncak olduğundan insanlarda da tepkiye yol açabilmektedir.

 

atış1

 

Her zaman önemli olan racon sahibi olmak ve çizgiden çıkmamaktır. Ayrıca silahın caydırıcı bir unsur olduğunu da hatırlamakta fayda var. Eğer seni, senden başka koruyacak olan birisi yoksa veyahut seni koruyacak olan şahıs sana karşı bir tehdit oluşturmaya başlamış ise; silah karşıtlığını kime ve neye karşı savunduğunu bir kez daha sorgulamakta yarar olacaktır.

Her zaman önemli olan racon sahibi olmak ve çizgiden çıkmamaktır. Neticede silah taşımanın sorumluluğunu alabiliyorsan; karşındaki potansiyel tehdit unsuru, zeka veya herhangi bir sorumluluk sahibi olmayan şahsa karşı kendini savunacak bir edevatın olması gerekliliği, basit bir mantık çözümlemesidinden başka bir şey değildir.

 

AK 47

gutbed

NOEL HİKAYELERİ

Yıllarca Noel yani Krismıs[1]ve yeni yıl kutlamalarından bihaber veya bunları birbirine karıştırarak yaşamışız. Gerçi nereden bilelim, yaklaşık bin yıllık Hristiyan kültürü olan ve bizzat Hristiyanlığın yayılmasında bu kadar söz sahibi olan topraklar üzerinde yaşayıp da bu kültüre bu kadar yabancı olmak anca bize özgüdür.

 

Ülkemizde, geçtiğimiz yıllarda, kolacıların Noel Baba diye popüler hale getirdikleri insanın bizim yaşadığımız topraklarda var olduğunu bilmeyen/bilmek istemeyen kimi geri zekalıların, karşısındaki amcanın yaşına başına bakmaksızın dövmeye özendirmelerinin afişlerini sağa sola astığını görmüştük. Hatta sembolik olarak şişme Noel Baba’yı bıçaklayan embesil İslamcı faşistleri de[2]... Tabii ki faşistler, Orta Asya Türklerinde bilinen Ayaz-Ata figüründen ya bihaberler veya onu da ‘aslında Noel Baba’yı da biz bulduk’ saçmalığında kullanacakları için şu anda geçiş aşamasındalar.

 

 

 

Neticede yılbaşı eğlencelerinin aslında pagan kültürüyle alakalı olduğu aşikar. İsa’nın ise doğum tarihi oldukça tartışmalıyken, ailecek veya sevdikleriyle yenen Noel yemeği kültürü ise aslında çok da kötülenecek bir durum değil. Bu yemek aile veya arkadaş ilişkilerini pekiştiren ve içleri ısıtan da bir ortam yaratıyor Hristiyan dünyasında. Kaldı ki çocuklara hediye getiren yaşlı bir adamın yapmaya çalıştığı bir şey ne kadar kötü olabilir ki?

 

noel

Filistin'de Noel Baba

 

Neyse konuyu uzatmadan bundan yaklaşık on beş yıl önce başlayan ilk hikayemize geçelim, 25 Aralık’ta Yunanistan’a doğru trenle yola çıkmıştık...

 

ayaz1

Ayaz Ata Slav Kültürüne de geçmiştir

 

TC-Yunanistan Sınır Kapıları ve Köy, 1999

 

Arkamızda oturan iki kişiyi polisimiz ‘siz gelin hele bakayım’ diyerek topluyor. O ana kadar daha çok kendi muhabbetimizde olduğumuzdan adamlara çok da dikkat etmemiştik. On dakika sonra bizim pasaportlar işlenmiş olarak geliyor ama polislerin aldığı elemanlardan ses seda yok. Bir saat geçiyor, kıllanmaya başlıyoruz ama yapacak da bir şey yok. İki saat kadar sonra adamlar geliyor oflaya puflaya. Ne olduğunu soruyoruz. 

 

Adamlar Sivaslıymış.

 

Yani?

 

Yanisi şu, bir kaç gün önce de iki Sivaslı Yunanistan’a aynı yoldan gittiği için polisimiz haklı olarak kıllanmış: “Lan siz Sivaslılar ikişer ikişer Yunanistan’a mı kaçıyorsunuz yoksa?’ başlığı altında bunları sorguya almışlar meğerse. Gerçek desem gerçek, gerçek-üstü desem gerçek-dışı konuşmuş olurum!

 

11

 

Neyse, nihayet trenimiz tekrar yola çıkıyor ve Yunan sınırına geliyoruz. Bu sefer (o zamanın) beton gibi suratlı Yunan polisi bana sardırıyor. Elimdeki Alman vizesine bakıp utanmadan (zira o zamanlar götü çok kalkıktı Yunan polisinin) Almanya’ya mı gittiğimi soruyor. Sakince ‘bilakis senin ülkene gidiyorum’ diye yanıtlıyorum. ‘Bu transit vize’ diye arsızlaşıyor. ‘O elindeki bir Şengen vizesi ve elçiliğine sorduğumda bu vizenin bütün Şengen ülkelerinde geçtiğini söylediler’ diye kestirip atıyorum. Bir bakayım o halde diye geveleyerek gidiyor. Bir süre sonra sırıtarak geliyor. ‘Neden böyle yapıyorsun?’ diye soruyorum dayanamayıp, ‘It is political’ diye sırıtmaya devam ediyor: ‘Welcome to Greece!’

 

Gerçekte Atina’daki anarşist yoldaşlarımla buluşmaya gittiğimi bilse böyle söyler miydi acaba diye kendi kendime sorup ben de sırıtmaya başlıyorum.

 

s4

 

Bu sırada bizim trenin geri döndüğünü büyük bir şaşkınlık eşliğinde idrak ediyoruz. Yani orada treni değiştirecekmişiz ve Yunan tarafının treni bizi saat 19:00 sularında gelip alacakmış, zira Türk sınırındaki bekleme yüzünden bir öncekini kaçırmışız iyi mi! 

 

Saat henüz 15:00 suları ve açız. Çantaları oradaki kafenioyo[3]ya bırakıp köyde dalıyoruz. Her yer kapalı, sokaklar bomboş. Yunan alfabesini okumaya çalışarak, acaba yiyecek satan bir yerler bulur muyuz ümidi ile sokaklarda dolanıyoruz. Hava soğuk, üstüne üstlük ayaz da var. O sırada gözümüze ‘Taverna’ yazan bir tabela ve içinde sobanın yanında ısınmakta olan bir kadın çarpıyor. Işıklar kapalı olmasına rağmen açlığın verdiği cesaretle içeri girip selam veriyoruz; yine de çekinerek kadına dükkanın açık olup olmadığını soruyoruz. Kadın bizi buyur ediyor. Sobadan nefis bir ısı yayılmış içeriye. İçimiz ısınınca dolaptan biraları kapıp yanına da köfte, salata, beyaz peynir, hazırda meze filan ne varsa söyleyip piizlenmeye başlıyoruz. 

 

Bir, iki, üç şişe derken alkol seviyemiz yükseliyor. Bir yandan tavernanın sahibesi de güzel müzikler çalıyor. Bu rahatlıkla coşup bizimkileri korkutmaya başlıyorum: ‘lan bizim eşyaları patlatıp trenle kaçmasınlar, hahaha...’ ‘Üstelik tren geçerken görüyoruz ki tam o anda trenin içinde bizim eşyaları giyiniyorlar hehe...’ Ben gülüyorum ama diğerleri bana katılmıyor nedense. O sırada büyük bir gürültü ile bir tren geçiyor yanımızdan. Camdan bakakalıyoruz...

 

‘Aha!’ diye ayağa fırlıyorlar. ‘Çantalar da, tren de gitti!’

 

greece-train

Çuf çuf çuf

 

‘Olum manyaklaşmayın, bizim trenin gelmesine daha saatler var. Ayrıca bırakın çantaları giderse gitsin. Dönerse senindir, dönmezse hiç senin olmamıştır’ desem de bir türlü sakinleşmiyorlar. Hesabı ödeyip kös kös kafenioya dönüyoruz. Çantalar tabii ki orada ve giden tren de sikik bir banliyö treni çıkıyor elbette ki. 

 

Neticede bitkin bir şekilde çöküp yaşlı amcalarla beraber soğuk ortamda Noel’in anlam ve önemini idrak etmeye devam ediyoruz.

 

Sevilla’da Donmak, 2011 yılı

 

Kordoba’dan Sevilla’ya kiraladığımız arabayla geçiyoruz. Beş kişi biz, Portekiz’den yine arabayla gelen Umut-Pınar ve oğulları Poyraz da kadroya eklenince sekiz kişi oluyoruz. Aralık ayının 24. günü. Metin bizi şahane ortama sokacağı vaadiyle kandırıp yürütmeye başlıyor. Yakın yer dediği için arabaları almıyoruz. Akşam olmuş, hava soğumuş. Ortada inin ve cinin top oynaması insanı feci halde kıllandırıyor. Yürü Allah yürü. Ayaklarımız toynak oluyor yürürken. Ulan bu kadar yürütülür mü insan? Tabii ki yanlış hatırlıyormuş rotayı. Sonunda boş ama büyük bir bulvar gibi bir yerlere varıyoruz, şaşırıyor. ‘Burasının cıvıl cıvıl olması lazımdı? Ama neden kimse yok? Neden her yer kapalı?’

 

1324461132_0

 

Haydi Metin neyse de o zamanki İspanyol olan eşinin de mi haberi yok? O ana kadar yorum yapmayan Sandra bu gün Krismıs gibi bir şeyler geveliyor. Hay ...! Kardeşim bunun bir standardı yok mu, 25 mi 24 mü bir karar verin artık! Ayrıca sen buranın vatandaşı değil misin, bizi niye zamanında uyarmıyorsun da sokaklarda telef ediyorsun?

 

Kısacası biz göt gibi dışarıda dururken herkes ailesiyle oturmuş sıcacık evinde yemeğini yiyor, sohbetini ediyor. Koca alanda açık tek bir yer bulmaya çalışıyoruz. Normalde bir bira çakıp iki tapas atsak ucuza doyacağız ama ne mümkün? Bir iki açık tapasçı da özel gün hesabı özel menü oluşturmuş, bildiğin çoban köklemesi var menüde de. Morallerimiz bozuluyor, akabinde boş boş birbirimize bakmaya başlıyoruz: şimdi ne yapacağız diye? Otele dönmeyi de yemiyor gözümüz, o kadar yürüdükten sonra.

 

Neyse ki soğukkanlılığını kaybetmeyenler çoğunlukta. Kadın ve çocukları bırakıp sağa sola dağılıyoruz ve nihayetinde açık bir Çinli bakkal bulup giriyoruz. Şişelerce ucuz şarap, peynir, jamon (domuz pastırması), bayatlamış ekmek, tatlı niyetine bir kaç çikolata ve gözümüze çarpan bir kaç ıvır zıvırı da alıp yakınlardaki banklara çöküyoruz. 

 

Sofra mükellef oldu diyemem ama köpek gibi titreyerek de olsa arkadaşlarımızla kazaen geçirdiğimiz nur topu gibi bir Noel yemeği anımız çıkıyor ortaya. Ne diyeyim, bizi bu duruma düşüren Hristiyan camiası utansın!

 

 

Dün, Barselona

 

Dört Beyaz Rus, Bir Ukraynalı, İki Litvanyalı ve bir de Rusya doğumlu İspanyol’un olduğu Noel yemeğine davetliyim. Ulan hani Ortadoks Ruslar İsa’nın doğumunu Ocak’ta kutluyordu? Artık takip edemiyorum bu hikayeyi arkadaş, bırakıyorum.

 

IMG_2393

Sofra buna benziyordu

 

Yemeği düzenleyenler benim yaşlarda olduğundan tipik bir Sovyetik sofra kurmuşlar, yemekte: kürk ceket giymiş balık (cелёдка под шубой)Rus salatası (cалат оливье)patatesli tavukfırında karnabaharlı patates ve vinagret (винегрет); içecek olarak da elbette ki votka ile pet şişede ucuz Rus birası. ‘Ee...’ diyorum, ‘Ирония судьбы[4]’yi bugün mü izliyorsunuz?’ ‘Yok, biz onu yılbaşı gecesi izleriz’ diye yanıtlıyorlar. Gerçekten de bu Sovyet yapımı romantik-komedi bence yılbaşı gecesi evde izlenecek en güzel filmdir.

 

 

Bana yemekleri açıklarken en çok ilgimi çeken, bizim Rus salatası ve kimi beyinsizlerin (anti-komünizmden gelen hikaye ile) Amerikan salatası dedikleri şeyin aslında Rusya’da 19. yüz yılda Olivier (okunuşu ‘olivye’) adlı bir Fransız tarafından bulunduğu bilgisi oluyor. 

 

Sonra da, malzemeleri almak için kentte eski Sovyet ülkelerinin yiyeceklerini satan yegane dükkana gittiğini ve bugün orada yaşadığı olayları anlatmaya başlıyorlar. 

 

Alışveriş yaparken dükkana Ermeni tipli biri giriyor ve sağa sola bakmaya başlıyor. Sonra eski Sovyetler’de Kafkasya taraflarının ilginç alkollü içkisi olan Tarhun’u görüp eline alıyor. Şişeyi elinde evirip çevirip sonra da dükkan sahibi Gürcü kadına soruyor: ‘Bu kaliteli bir Tarhun mu?’ diye. Bir çok sınır komşusunda olduğu gibi Gürcü ve Ermeniler arasında da gizli bir hırlaşma olduğundan Gürcü kadın yanıtı yapıştırıveriyor: ‘Öyle olmalı, çünkü Ermenistan yapımı değil.’

 

tar

Tarhun

 

Ermeni eleman bu yanıttan rahatsız olmuş gibi görünmüyor. Tam tersine kadından, elindeki en iyi çikolatayı vermesini istiyor. Kadın bir kaç paket çıkartıyor ama adam ısrarla ‘en iyisi’ diyor. ‘Hediye olacak.’ Kadın bir kaç tane daha çıkartıyor ama adam tatmin olmuyor: ‘Çok güzel bir kadına hediye edeceğim. Bak en iyisi diyorum.’ Kaş göz yapıyor. Kadın da en sonunda pes edip, ‘en iyisi budur’ diye şekilli bir paketi çıkartıp adama veriyor.

 

Adam da çikolatayı alıp kadına hediye ediyor.

 

Hepimiz kahkahayı basıyoruz. Sonra merakla hikayenin devamını soruyoruz, kadının tepkisini...

 

‘Bilmem’ diye yanıtlıyor eleman. Bizim alışveriş bitmişti, durmanın bir anlamı yoktu. 

 

Pis pis sırıtıyor bunu söylerken.

 

 

Dipnotlar:

[1]Farklı dillerde Christmas, Navidad olarak adlandırılan Noel İsa'nın doğumu olarak lanse edilse de 24-25 Aralık çok eski bir pagan kutlama geleneğidir.

[2] http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/22859/_Noel_Baba_yi_bicakladilar_.html

[3] Yunanistan’da alkol de servis eden kıraathane türü yerler.

[4] http://www.imdb.com/title/tt0073179/Kaderin Cilvesi adlı enfes yılbaşı filmi.

 

Paylaşım için

YUNAN MACERALARI II

ATİNA ELEFTERİOS VENİZELOS HAVAALANI

 

I.

 

Midilli’ye gidecek olan uçağın kalkmasına daha dört saat var ve saat gece iki. Havaalanında bir saatlik bedava internet kullanımı hizmeti verdiklerinden bilgisayarların ve rahat koltukların olduğu yere oturup ayağımı uzatıyorum, belki uykum da gelir, bir kaç saat kestiririm diye umutlanıyorum internete girerken. Ne var ki kısa bir süre sonra yakınlarıma Amerikan İngilizcesi konuşan bir lavuğun gelmesi ile umutlarım suya düşüyor; zira adam telefonda bir çok vatandaşı gibi umarsızca ve höykürerek konuşuyor. Herife pis pis bakmam da fayda etmeyince oradaki yegane barımsı yere doğru seyirtiyorum, gerçi bir yandan da hiç uykum yok.

 

‘Çipuro’ diyorum adama. İki tane marka gösteriyor bana. ‘Sen seç’ diyorum, ‘tatlı veya anasonlu’ olmasın ama. ‘Çantali’ markalı olanı veriyor. Bardağa doldurup demlenmeye başlıyorum...

 

Emektar iphone, 2007'de ilk çıkan modeli

 

Yanımdaki koltuklarda insanlar uyuyor, etrafta kimseler yok. Düşüncelere dalıyorum. Bir saat sonra ortamdaki insan sayısı artmaya başlıyor. Yakınlarımda uzanmış olan bir çift uyanıyor. O sırada gençten üç erkek bir de kız etrafımızda dolanmaya başlıyor. Tipleri aşırı itici. Pis pis bakıyorum bunlara ne ayaksınız gibilerinden, bir yandan da bıyıklarımla oynuyorum. Bana bakıp yanımdaki yeni uyanmış çifte yaklaşıyorlar.

 

‘Polis’ diyor uzun saçlı uzun boylu olan. ‘Kimlik.’ Çift şaşırıyor, ‘Ne kimliği, burası AB değil mi?’ Küçük bir tartışma çıkıyor aralarında, yok ‘önce sen göster kimliğini’, yok ‘buna ne hakkınız var’ vs... Neticede polis görevini yapıp, insanları huzursuz ederek uzaklaşıyor. Pasaportumdan dolayı müdahale edecek bir durumum olmadığından çifte doğru polislerden ne kadar iğrendiğimi gösteren bir hareket yapıyorum. Bu dört zibidi bir kaç kişiyi daha rahatsız edip ortadan yok oluyor.

 

Bana dokunmamalarının tek nedeni ise büyük bir ihtimalle, gece 3:00’te uyumak yerine psikopatça bıyık burarak çipuro içen tek kişi olmam. Yani yüzde yüz Yunan olduğuma kanaat getiren bu faşist zihniyetten alkolün koruyucu etkisinin yardımıyla kurtulduğumu anlayıp Dionysos’un şerefine kadehimi kaldırıyorum.

 

P1070906

 

Sonra çiftin yanına gidiyorum.

 

‘Ne istiyor bu lavuklar?’

 

Adam anlatıyor. Yüzlerinden düşen bin parça, belki hayatlarında ilk kez polis tarafından kimlik tacizine uğramış, hem de kız arkadaşının yanında. Aksanından elemanların Fransız olduğunu anlıyorum. Biraz sohbet edip ‘Yunanlılar iyi insanlardır, fazla takılmayın bu tiplere’ diyorum. ‘Polis her yerde böyledir, huzur kaçırırlar’ diye ekliyorum. Kos’a gideceklermiş, dolayısıyla bunlara Kos’la ilgili bir kaç tüyo veriyorum. Özellikle Kos’un insanını daha bir övüyorum.

 

Benim nereli olduğumu soruyorlar ve şok oluyorlar. Yunanlıları koruyan bir Türk, aynı zamanda Fransız’a da iyi davranıyor! 

 

Huyum kurusun, her zaman ezilenin yanındayımdır.

 

II. 

 

Paris havaalanı duty freesinde güzel bir Martinik romu bulup almıştım (alkolle ilgili son yazımda rom maddesi de vardı https://gezenti.biz/index.php/2019/09/22/nerede-ne-icilir-orta-amerika/). Zira Martinik’de romun kralını yaparlar. Kasadaki kadın paketi yaparken mühürlemeye gerek yok demişti. Ama Atina havaalanında otururken sürekli anons yapıyorlar sıvı taşıma kuralları ile ilgili. Dolayısıyla bir bokluk çıkacağı çok netti.

 

Kafam da hafiften iyi olmuş. Güvenlik geçişinde görevliler ‘ama bu rom açık poşette’ diye itiraz ediyor. Faturayı çıkarıp ‘bakın Paris’ten daha yeni indim, halbuki denyo Fransızlar Atina üzerinden Midilli’ye gittiğimi de biliyorlardı’ diye açıklama yapıyorum kibarca. Romu kaptırmak istemiyorum elbette ki. Adam anlayışlı davranıyor, faturayı inceleyip beni kapıya yolluyor, oradaki görevli kadın kabul ederse size romu iade ederim diyor. Teşekkür edip kapıya gidiyorum. Kimse yok. Yandaki bankoya durumu anlatıyorum oradaki kadın, ‘görevli ile içkiyi alıp getirin yardımcı oluruz’ diyor. ‘Eyvallah’ deyip geri dönüyorum. Deminki elemana diyorum ‘bizim kapıda kimse yoktu yandakine sordum o da sizi çağırıyor.’ Adam da ‘ama sen öbürüne soracaktın’ diye oyalamaya çalışıyor. Diyorum ‘ne fark eder kardeşim, öbür kadın da aynı şeyi söyleyecekti zaten.’

 

Bir tane kağıt çıkarıp bir form dolduruyor, bu arada başka bir çift de benimle aynı durumda, onların alkolünü de ekliyorlar forma, başka bir görevli formları alıp bizi kapıya doğru götürüyor. Yolda yürürken forma bakıp bana ‘Türk müsün?’ diye soruyor, ‘soyadın Aslan’. Meğerse bir arkadaşı varmış, ‘Aslanidis’ diye. Derhal ‘arkadaşın Pontuslu mu?’ diye soruyorum. Şaşırıyor ve bana ‘siz de mi Pontus diyorsunuz? Oralı olduğunu nerden anladın?’ diye soruyor. ‘Pontus lafını kimse kullanmaz aslında’ diyorum. 'Bu arada -idis/-itis bildiğim kadarıyla ‘oğlu’ demek, yani Aslanoğlu. Gerçi Pontus Rumcasında -itis eki aidiyet anlamı da verdiyor galiba...' Adam verdiğim  bu bilgilere sevinip çabucak işimizi görüyor, içkilerimizi teslim edip gidiyor.

 

Bütün gün zerre uyumadan Midilli semalarına doğru uçuşa geçiyorum, kanımda alkol, çantamda rom ve kafamda türlü anılarla...

 

FRANSIZLAR NEDEN İNGİLİZCE KONUŞAMAZ?

Çok eski bir geyiğimizdir. Hatta en az, Haliç'in dibinde altın var geyiği kadar eski. Haliç'in dibinde pislikten/boktan başka bir şey olmadığı ortaya çıktı ama hala Fransızların İngilizce ile olan dertlerini bir türlü anlayamadık/anlatamadık. Gerçi üç yüz yıl boyunca Fransıza özenir, bu özentiyi de Cumhuriyetle beraber kompleksli bir halde vatandaşın beynine sokarsan olacağı buydu. Konuşmayacakları dili öğrenen tuhaf bir toplum bunlar öyle mi?

 

Aslen Fransa bir tarım toplumudur. Tarım toplumu deyince şekilli oldu biraz, bildiğin köylü desek daha anlaşılır olacak gibi. Bizdekinin aksine tarımı öldürmeyip, yıllar içerisinde AB’yi besleyen en büyük tarım üreticisi konumuna gelmiştir, üstelik sanayideki gelişimlerinden de geri kalmamışlardır.

 

Fransız burjuva-köylü gerilimini Godard, Maoculuk zamanlarında yaptığı Haftasonu filmiyle vermiştir (1)

Fransa’nın ilköğretim seviyelerindeki İngilizce eğitimi bizimkinden çok da farklı değildir. Bu yalnızca Fransa’da değil bütün Güney Avrupa’da benzerdir. Aslında Kuzey Akdeniz kıyılarında İngilizcenin yaygın olarak konuşulabildiği bir ülke yoktur. Bu dil öğrenmeme işi sanki biraz da tarihsel süreçle ilgili diye düşünüyorum. Geçmişinde imparatorluklar kurmuş, birçok yeri işgal ederek buralarda yaşayan milletlere kendi dillerini zorla empoze ettikleri için kendileri başka bir dil öğrenme gereği duymamışlar gibime geliyor. Yıllar içinde de bu ülkelerde dil öğrenme konusu bir çeşit tembelliğe dönüşmüş gibi bir düşünce içerisindeyim.

 

Politikacılarına bak vatandaşını al(ma)

 

Günümüzde ise dil öğrenmenin ilk şartı bunu istemektir. Hiç kimseye zorla bir dil öğretmezsin. Zorla öğretmeye çalıştığın dil asla akıcı olmaz, olamaz.

 

***

 

Paris’e ilk gidişim yıllar önceydi, o zamanlar Paris’te yabancılar değil Fransızlar yaşıyordu genelde. La Haine filminde gördüğümüz berbat polisinden sokaktaki vatandaşa kadar kime soru sorduysam bana dilleri döndüğünce İngilizce yardımcı olmaya çalışmışlardı. İkinci gidişimde ise özellikle Paris merkeze yabancılar doluşmuş, çalışanlar turistlerden bezmişti. Bu da dünyanın yeni kanayan yarası, yakında turistik yerlerde, göçmen düşmanlığı kadar nefret dolu bir turist düşmanlığı peyda olursa şaşırmayın derim. Dolayısıyla başta esnaf olmak üzere, kimse kendisine adres bile sorulsun istemiyor. Bu değil İngilizce, Fransızca olsa dahi.

 

La Haine (2)

 

Neyse, hikayemiz şöyle başlıyor: Disney’den aktarma yapıp Fransa’nın güneyine doğru giden treni yakalamak için Paris Garına gitmem gerekiyordu sabahın köründe. Bileti internetten almıştım ve bunu bir şekilde biniş kartına dönüştürmeliydim. Fransızların en kötü özelliklerinden birisi uyuz ötesinde bir yavaşlığa sahip olmalarıdır. Kontuarlara bakıyorum, sıra dağları taşları aşmış. Makinelere yöneliyorum yarısı bozuk, diğerlerinde de sıralar var. Neyse şansımın da yardımıyla yarım saat kadar bekledikten sonra biniş kartımı alıp koşturuyorum, zira tren gelmek üzere.

 

Ben koştururken bir anons geliyor. Anons tabii ki Fransızca ve ortalıkta bir tane bile görevli bulamazsınız neler döndüğünü sormak için. Trenin numarası bendeki numaradan farklı. Sanıyorum trenleri birleştirmişler zira upuzun bir tren geliyor. O anda millet panikle trene doğru, illa kendi vagon kapısından binmek için koşturuyor birbirine çarpıyor filan. Sonuçta tren bir tane kardeşim, hangi kapıdan binersen bin değil mi?

 

Atlıyorum bilmem kaçıncı vagona. Benim vagon önlerde bir yerlerde olmalı diyerek yürümeye başlıyorum. Yürü yürü, vagonları aş aş yol bitmiyor. Biraz daha yürüsem Disney’e kendim varacağım neredeyse. Derken kafe-bar vagonuna ulaştığım zaman henüz kahvaltı bile yapmamış olduğumu idrak ediyorum. Bardaki adama “ön kafe sivuple” diyorum kibarca, önümüze fırsat çıkmışken bir orospu kahvaltısı (3) yapalım da midemize bir şeyler girsin. Adam da gülümseyerek kahveyi hazırlıyor ve aksanımdan yabancı olduğumu anlamış olacak “here you go” diyerek kahveyi bana takdim ediyor.

 

Eurostar-bar2

 

İngilizceyi duyunca atlıyorum hemen: “İngilizce biliyorsunuz, ne hoş” diyorum. “Ben Brötönyalıyım, bizim orada İngilizce konuşmak yaygındır” diye karşılık veriyor. “Yaw” diyorum biniş kartımı çıkartarak “benim vagon nerdedir ki acaba?” Karta bakıyor ve “Ooo, daha yolun uzun. Bu arada bunun validasyonunu yapmış mıydın?” diye soruyor, “yoo, o ne ola ki?” diye safça karşılık veriyorum. Meğer binmeden önce biniş kartını başka bir makinede onaylatmam gerekiyormuş yoksa cezası varmış. Ne bileyim la ben, yabancıyım olm! “Endişelenme ben hallederim” diyerek sinsice yaklaşan kondüktöre durumu izah ediyor, kondüktör de durumuma ses etmiyor. Teşekkür ettikten sonra adama “sana saçma bir klişeden bahsedeceğim” diyorum.

 

“Sadece bizim ülkede değil başka bir sürü yerde de yaygın olan bir düşünce var, bilmem haberin var mı? Fransızlar bildiği halde İngilizce konuşmazmış,  bununla ilgili ne düşünüyorsun?” diyorum, ağzı bir karış açılıyor. “Hayatımda böyle saçma bir şey duymadım” diyor. “Bir insan konuşmayacağı bir dili neden öğrensin ki!”

 

***

 

Genelde kaba bir ırkçılığın, yabancı düşmanlığının ve gericiliğin hakim olduğu güney Fransa’da ise İngilizce konuşabilen birilerine rastlamanız oldukça zor. Çat pat konuşanlar ise “İngilizcemiz çok kötü” diyerek genelde konuşmak istemiyor. Onları konuşturabilmek içinse, pratik yaparak dilin gelişebileceğini vurgulayarak ikna etmek gerekiyor. İkna iletişimin şartlarındandır. Zaten başka türlü kızlara nasıl yazacağız kardeşim, Fransızcamız yok işte. Ortak anlaşma zemini yaratmak gerekiyor ki dünya barışına ufak da olsa bir katkımız olsun.

 

***

 

Konuyu çok da uzatmaya gerek yok. Fransızlar bildiği halde değil, aslında bilmedikleri için İngilizce konuşmaz. Aksanlarından utanırlar ve bence yerden göğe kadar haklılar. Berbat bir aksanları vardır ki kötü konuşmada İtalyanlarla yarışırlar. O yüzden, karşısındakinin İngilizcesini daha iyi bulmuşsa ağzını açıp sıçıp batırmaktansa konuşmamayı tercih eder. Bunu da genel olarak Fransızlığından filan değil köylülüğün getirdiği utangaçlığından yapar. O yüzden karşımızdaki insanı İngilizce bildiği halde konuşmak istemeyen kibirli, ukala ve antipatik bir Fransız gibi görmek yerine önce ne olduğunu anlamaya çalışmalı, ona göre de muamele çekmeli.

 

Herkese de hak ettiği bir biçimde davranmakta yarar var. Utangaç bir Fransıza kibirli yavşak muhabbeti çekmemek gerek. Yavşağı ise itin götün sokmak.

 

Tabii her şeyin öncesinde ise kendini bilmek yatıyor. 

 

-------

Dipnotlar:

(1) Godard'ın 1967 yapımı filmi. 24. dakikasında traktör süren köylünün 'Enternasyonal' marşını söyleyerek başlayan sahnesinin devamında (biz olayı görmeyiz ama hızla gelen bir spor araba traktöre çarpar ve sürücü genç olay anında ölür) şöyle bir diyalog vardır: Köylü "Sizi burjuva köpekleri!"

(Ölen adamın sevgilisi) Genç Kız "Seni gidi köylü müsveddesi. Sevdiğim adamı öldürdün. Git ahırında yaşa! senin cebin delikken bizim paramızın olmasını çekemiyorsun değil mi?.." diyerek nefret kusmaya başlar. En son traktöre küfreder. Köylünün yanıtı "Ben ve traktörüm olmasa Fransa açlıktan kırılırdı."

(2) La Haine, 1995. Yön. M. Kassovitz

(3) Kahve ve sigaradan oluşan Fransız kahvaltısının argomuzdaki adı

ANA MAL’I ARAMAK I

Avrupa’nın Bütün Sokaklarında O’nu Aradım 

 

Bölüm I

 

Kadim dostum Benan, Yunanistan’dan ne istersin soruma “tabii ki Kapital’in Yunanca versiyonunu” diye yanıt vermişti. Zaten Tebareke ve Amme Dualar’ı isteyecek değildi. Ya halis domuz sosisi isterdi, ya içki, ya da sakallının bilimum dile çevrilmiş Ana Mal’ını. Sosisi yiyip içkiyi de bizzat kendim içeceğimden dolayı o an bu istek makul görünmüştü gözüme.

 

Yunanistan’a giderken aklımda bunlar vardı...

 

Aslen anarşist olduğumdan dolayı eski dost ve yoldaşlarımla buluşma amacıyla Atina’nın anarşist bölgesi Ekzarhia’ya doğru uzuyorum. Ama Yunanlı dediğin anarşist bile olsa hiç buluşmaya zamanında gelir mi? En az yarım saat takmazlarsa içleri rahat etmez. Zaman öldürme amacıyla dolanırken etraftaki irili ufaklı kitapçıya takılıyor gözüm. Burada değilse nerede, şimdi değilse ne zaman diye düşünerek dalıyorum bir tanesine.  

 

Yunanlıların da İngilizceyle olan imtihanlarından sınıfta kaldığını biliyordum, anlaşamıyoruz. Başka birine giriyorum neyse ki bu defa anlaşıyoruz ama Kapital mapital yok. Nerede bulabileceğim sorusunun yanıtı da müphem. Ben de şansımı bu kez büyük ve daha modern görünümlü bir kitapçıda denemeye karar veriyorum. Orada da yok!

 

Ter ve afakan basıyor. Ulan diyorum kendi kendime, arkadaşlarımın bazıları hala neden bu sakallıda ısrar ediyor? Sakallı desen bizde de var. Hem Yunanistan’da Bakunin-Kropotkin filan bulmak daha kolay.

 

bakunin
220px-Peter_Kropotkin_circa_1900

 

O sırada büyükçe bir sahaf görüyorum, iki katlı. Giriyorum ve yaşlıca amcayla göz göze gelince sıçtığımı anlıyorum. Adamın İngilizce bilme ihtimali “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir” sözündeki Akdeniz’in, Akdeniz olma ihtimali kadar düşük.

 

Bir süre anlaşamayınca hemen pes etmiyorum. Biraz pantomim, biraz dans, biraz da ‘Das’ Kapital eşliğinde elimle kendime sakal yapıyorum, sol yumruğumu kaldırıyorum, Lenin filan artık Allah ne verdiyse sol jargondan bildiğim imgeleri sıralıyorum. Adam bu performansım karşısında pes ederek beni yukarı kata çıkartıp ‘aha’ diye bir sırayı gösterip gidiyor. Orada Marks’tır, Lenin’dir ne ararsan var!

 

Yunanca harfleri okuyabiliyorum. Zaten Kapital dediğin de tuğla gibi bir kitap olması gerektiğinden araştırmam daralıyor. Seçme eserleri ayıklıyorum ve şu anda elimde eşek gibi kalınca bir kitap var. Yazarı da tutuyor ama adı bir garip:

 

“To Κεφάλαιο” okunuşu itibariyle ‘To Kefaleo’!

 

Bu ne lan deyip gülmeye başlıyorum. Demek ki bu yüzden bulamıyormuşum sabahtan beri. Yunanların her boku Yunancaya çevirdiklerini unutmuşum...

 

syllektiko_kefalaio_2

 

Bölüm II

 

Berlin’in Doğusu Batısı Farksız

 

Yunanistan’da, I. ve III. cildi bulup II. cildi bulamayınca yaşadığım başarısızlığı telafi etmek için Berlin’de araştırmalara girişiyorum. Bu sefer de sıçarsak kovulacağız.

 

Yanında kaldığım arkadaşlarım bana bir bisiklet verip, ilk günden itibaren beni sokağa salıyorlar. Berlin mi büyük ben mi, göreceğiz.

 

Pasaporttan iliklere kadar işlemiş olan Türklükten dolayı trafik lambalarına riayet etmeyi bazen es geçince bir iki kaza tehlikesi atlatıyorum. Zaten ne olursa olsun alkollü araç kullanmamak da gerekir, ama bu uyarı nedense insanın aklına ayıkken geliyor. Ama suç bizim mi? Tekirdağ rakısını Alamanya’da 2.2 Avro’ya içiyorsan bu ayıp TC’deki hükümetin değilse kimin?

 

Yediğim bir kaç küfüre İspanyolca karşılık veriyorum. Zaten Türklerin oradaki durumu malumken üzerine de ben eksik kalayım. Hem İspanyol dediğin şahıs da aynı biz, yalnızca Almanya’daki ifşası zaman alacak. Ben sırf yardımcı olmak istiyorum, yoksa kötü bir niyetim yok.

 

Berlin’in en büyük ve en afili kitapçısına giriyorum. Hayvan gibi bir yer. Katları çıktıkça ufkum genişliyor. Ekonomi-politik neyse ki en üstün bir altında. Görevlilere yeni durumumu anlatıyorum; zira Benan Efendi şimdi de üçü bir arada istiyor, çünkü daha önce aradaki cildi bulamadık ya, olayı garantiye almak için.

 

P1040753

Berlin DDR (Demokratik Almanya Cumhuriyeti) Müzesinden

 

Önce suratıma ‘sosyalizm ölmüş sen neyin peşindesin lan’ der gibi bakıyorlar. Zaten sosyalis değiliz, bana mı düşmüş bunu savunmak diyerek, ‘arkadaşım koleksiyon gibi bir şey yapıyor’ diye geveleyince iyice dingil durumuna düşüyorum. ‘Arkadaşın mı manyak yoksa ona uyan sen mi’ bakışı iyice yerin dibine sokuyor beni. Lanet olsun sosyalizme de, ekonomi profesörlüğüne de deyip kaçmak istiyorum oradan. İtliğin, hergeleliğin profesörü olmak istiyorum o an. 

 

Neyse konuyu dağıtmayayım, oradaki ay parçası gibi bir görevli umutsuz bir erkeğe annelik şefkati göstermek isteyen her kadın gibi sağa sola bakıyor, telefonla soruyor filan ama en sonunda ayrı ayrı var ama üçü bir arada yok diyor. ‘Belki de hiç var olmadı.’

 

Çabuk pes eden birisi olmadığım için kentin ikinci büyük kitapçısına gidiyorum. Böyleyken böyle diyorum. Görevli kadın beni din ve antropoloji bölümüne götürüyor. İster istemez gülümsüyorum: ‘din kitlelerin afyonu’ ise Markizm de kitlelerin dini olmasın? 

 

Kadına ‘pardon burası doğru bölüm olmayabilir’ diye uyarıda bulunca kadıncağız bir anda ayıkıp utanıyor. Sonra başka bir görevli elinde tek bir ciltle geliyor. Biraz karıştırıyorum, konuya da çok hakim değilim ama anladığım kadarıyla bu Kapital’den seçme bölümlerin olduğu ortayakarışık, kesinlikleüçübirarada değil.Böyle bir kitabın varlığından şüpheye düşüyorum. Herhangi bir yerde bulabilir miyim diye soruyorum ama yanıt yine olumsuz. Berlin’de Marks’ın izini bulmak bu kadar mı zor diyerek sinirlenmeye başlıyorum. İş artık inada biniyor yavaştan.

 

P1040733

 

Bölüm III

 

Şimdiye kadar dolaştığım Batı Berlin zaten yavşak kapitalistlerin mekanıydı, belki de artık Kapital’i doğru yerde aramanın zamanı geldi diyerek Oberbaumbrücke’yi geçiyorum. Turistin harman olduğu Berlin duvarının kalıntısının yanından bisikleti yukarı doğru Frankfurter Allee’ye kadar sürüyorum. Şimdi Doğu Berlin topraklarının ortasındayım.

 

Burası daha az kalabalık. Daha az araba ve daha az dükkanla daha sakin bir yer. Sosyalizm zamanlarının en popüler kenti olarak Berlin, Sovyetlerde yaşayan herkesin görmek istediği ilk yermiş diye rivayet edilir. Tabii vatandaşın SSCB’den, başka bir sosyalist ülke olmasına rağmen DDR’ye turist olarak gitmesi nah mümkündü, o da ayrı bir hikaye.

 

Üçübiraradayı buluyorum ama benim üçübiraradam bu. Yöresel bıçak satan dükkanın yanında silahçı, onun yanında da kitapçı var. Acelem olmadığından önce bıçakçıya girip çakılara bakıyorum. Sonra silahçıda arbalettir, Sig-sauer’dir bilimum makineyi inceleyip kitapçıya dalıyorum. İki dükkanda da kimsenin Batı Berlin’in aksine İngilizce bilmemesi beni daha çok umutlandırıyor: yoksa sosyalizm burada yaşıyor olmasın la?

 

Ne münasebet! Kitapçıdaki teyzeye tane tane ‘Du yu have das Kapital?’ diye soruyorum, kadın da bana yaklaşık on beş dakika boyunca Almanca bir şeyler anlatıyor. Hiç bir bok anlamıyorum tabii ki. Halbuki kadın zamanında Doğu Berlin’e iltica etmiş eski bir RAF üyesi filan çıkabilir, oradan sohbetin belini kırarız diye bile ümitlenmiştim. Büyük ihtimalle bana sosyalizm mi kaldı .... (boşlukları siz doldurun) filan diye hayat dersi veriyor, hayır yanıt da veremiyorum ki, Türkçe de bilmez Doğu Almanlar!

 

baader-meinhof-1

RAF

 

SON

 

Neticede elim cebimde/cebim delik/elimde ne var şarkısı ile baş başa kalakalıyorum. Bir görevde daha sıçıp batırarak, hayatımda bu kadar başarısızlığı Kapital yardımı ile tattığımı idrak ediyorum. Kısacası Ana Mal’ı ararken mala bağladık.

 

Başlıyacağım Kapital’ine de Marsk’ına da ama ha!.. 

 

 

Paylaşım için

Terms & Conditions  |  Privacy Policy

Gezenti 2018 © All Rights Reserved