LVİV’DE SSCB’Yİ ARAMAK

Lviv’de hala Sovyetler’den kalanları bulabiliyorsanız, o zaman hala sosyalizm için bir umut var demektir’ gibi bir sözü anca bizim zurnacı/komünist partililerimiz diyebilir. Zira Lviv Ukrayna’nın en milliyetçi ve muhafazakar iki kentinden birisidir. Kent halkı Ukraynaca konuşur ve Rus’a keza Rusçaya büyük gıcık kapar. Yöre halkının iki büyük savaş arasında milliyetçi ve ayrılıkçı hükümetler kurma çabası, II. Dünya Savaşı’nda ise Nazi yancılığı yapması gibi durumlar mevcutken, şu anda bir işgal dönemi olarak gördükleri, Rus Çarlığının devamı olan SSCB’ye ve keza kendilerini açlıktan öldürdüğü için SSCB yöneticisi sandıkları Ruslara nefret beslemeleri onlara gayet doğal olarak görünmektedir.  

 

IMG_3040

Halbuki holodomor[1] adı verilen ve Ukrayna'da milyonlarca insanın açlıktan ölmesine neden olan bu soykırım sırasında SSCB'nin başında olan şahıs, imam hatip mezunu bir Gürcü idi. Ancak buna karşın SSCB tarihindeki en önemli şahsiyetlerden üçü ise Ukraynalıydı: Hruşov, Brejnev ve Gagarin.

 

sos

 

Bunlar elbette ki Lvivlileri yıldırmıyor ve benim kasten yaptığım "ya siz Rus değil misiniz, neden farklı bir dil konuşuyorsunuz?" gibi itolojist sorularımın yanı sıra evime gelen Ukraynalılara Rusça (Sovyetik) müzik dinletmem şahsıma karşı büyük bir tiksintiye yol açıyor doğal olarak. Sonra da gönüllerini almak için "yahu demek istiyorum ki asıl Rus siz değil misiniz?" tarzı yaptığım girizgahla Kiev Rus Prensliğinden (IX-XIII. yy) filan söz ediyor ve kafalarını iyice karıştırıyorum. Bilgi ve itlik karışınca karşındaki de ne bok yiyeceğini şaşırıyor doğal olarak. Tabii ki Hazarlarla başlayıp Peçeneklerle devam eden ve Kumanlarla son bulan Ukrayna topraklarındaki Türk hakimiyetini pas geçiyorum (VII-XIII. yy). 'Aslında buralar eskiden hep Türkmüş' desem iyice yanacak beyinleri. Hatta şunları da anlatmıyorum: daha sonra kendilerine Tatar adı veren ve aslında Volga Tatarlarıyla alakaları bile olmayan Mongollar gelip her şeyi yakıp yıkıyor ve ezeli düşmanları olan Türkleri bu topraklardan atıyor. İşin tuhaf yanı bu Mongolların zaman içinde Türkçeyi benimsemeleri. Slav ve komşu diğer halklar Peçenek ve Kıpçaklara da İskitler diyorlar (ki İskitler Farsi bir dil konuşurdu), onlar da bu adlandırmaya hayır demiyor derken tuhaflıklar çoğalıyor... Çık çıkabiliyorsan işin içinden.

 

IMG_3075

 

Gelelim kente. Lviv Ukrayna'nın en turistik kentidir. Çok iyi korunmuş tarihi kent merkezi Avusturya-Macaristan, Polonya ve Stalin döneminin mimari dokusu ile hoş bir uyum içinde görünürken, kiliseler komşudan gelen Katolik kültürün etkisiyle hem Ortodokslara hem de Katoliklere açıktır. Zaten bu yüzden, özellikle Noel zamanında, Lehlerin, kendilerine göre daha ucuz olan bu kente akın etmeleri doğal. Ukrayna'nın en iyi yeme içme olanaklarına sahip kentte, özellikle son on yılda konsept kafeler ve restoranlar açılmış ve de çoğunlukla kahvehane (kafe) konseptinden yürümeye çalışmışlar. Bunun nedeniyse akılcı bir reklam hamlesi. Aslında uyruğu müphem olan ve fakat Ukraynalı olduğu düşünülen Yuriy Frants Kulchytsky'nin, Osmanlı ordusunun başarısız II. Viyana kuşatmasına istinaden orada bıraktıkları kahvenin pişirilme tarifini bilmesi efsanesinden hareket ederek, kahve kültürünün Viyana'ya, keza Avrupa'ya taşınması, bu elemanın da Ukraynalı olmasından mütevellit, aslında kahve kültürünün özellikle Lviv'de oldukça eski bir geçmişe sahip olduğu gibi bir inanış oluşturulmuş ve bu herkese bir biçimde empoze edilmiş (külliyen yalan yanlış olan bu hikayenin aslı ayrı bir yazının konusu olacak).

 

kino

 

Ama yine de kente ilk gelişte önce biraz turistlik yapmalı. Kahve Madeni, Lviv Kahve İmalathanesi, Çikolata Üreticisi, kendini kırbaçlatabilme olanağı sunan Mazoş, parola ile girilen Krivitka (parolayı da herkes biliyor: Slava Ukraini - Heroim Slava), çeşit çeşit samagon[2]ları ile ünlü Kupits, Et ve Adalet Restoranı, Arsenalna, Bira Fabrikası, hesaba itiraz etmezseniz olmaz şiarıyla En Pahalı Galiçya Restoranı, Sanat Kafe'nin çatısından bir boruya para atıp dilek tutmak, pavyon usulü pazarlık yaparak hesabın ödendiği Yahudi restoranı... kentin olmazsa olmazları. Ayrıca kentin zengin bir müzik ama zayıf bir gece hayatı olduğunu da eklemekte yarar var. Müzik dinletileri gece yarısına kadar sürmez. O yüzden dans işleri için sabaha kadar açık olan gece kulüplerine, direk dansı izlemek için ise striptiz kulüplerine uğranabilinir. Buralarda giriş için ödeme yapılır, içeride ise hesap bellidir.

 

produkti

 

Ulaşım ise bir gariptir. SSCB'nin altın döneminden kalan tramvaylar ve troleybüsler yenileniyor gibi görünse bile bu, feci halde yolsuzluğa batmış ülkede biraz yavaş ve zor giden bir süreç. Tramvayla gitmek yerine yürümeyi tercih ederseniz sadece 10 dakika kaybediyorsunuz mesafeye bağlı olarak. Uzak mesafeler için her geri kalmış ülkede olduğu gibi dolmuşlar (marşrutka) var. Ufak alanda İstanbul'un metrobüs rezaletini çekmek ve gerçek Sovyetleri görmek isterseniz bence ideal. Zira buraya gelen bizim beyinsiz turistlerimiz kenti öve öve bitiremez. Kentin merkezinde, turistik yerlerde dolanır ve 300 yıldır Batıya karşı duydukları aşağılık kompleksini, sarışın gördükleri her yerde olduğu gibi burada da yaşamaya meyillidirler.

 

kino2

 

Marşrutkalar, tramvaylar ve troleybüsler kışın buz gibi, yazın ise babuşkalar[3] üşüdüğü için kapalı camlar sayesinde cehennemi derecede sıcaktır. Bir yandan da tatsız bir şekilde post-fordizm döner içeride. Taksiler ise tam bir post-Sovyet geri zekalılığındadır. Bekleyen bir taksiye binerseniz sizi direk düdükler. Telefonla çağırırsanız yarı fiyatına bulabilirsiniz ama eğer Ukraynaca biliyorsanız.

 

moz3

 

Sovyet sonrasında zenginleşenler veya bilişim sektöründe çalışanlar dışında kalan halkın aylık geliri elli ve iki yüz dolar arasında değişiyor. Lviv alt ve orta sınıfının turistik yerlerde içmesi değil de yemesi çok zor. Yerel içkiler neyse ki en lüks yerde bile normal fiyata yakın satılıyor. Böyle yerlerde su yerine votka içmek kesinlikle daha ucuz ve de mantıklı.

 

IMG_3038

 

Peki, bu alt/orta sınıf dışarı çıkmayacak mı? Neyse ki SSCB döneminden bu yana açık olan yerler var (yeme içme ile ilgili yazı da gelecek) da durumu olmayan insanlar için hala dışarı çıkmak ve sosyalleşmek mümkün. Ancak ülke bok varmış gibi Avrupa etkisine girdiğinden bu daha ne kadar devam eder bilemiyorum.

 

***

Kentte garip bir biçimde her on metrede bir eczane vardır ve insanların ilaç bağımlılığından dolayı bunlar genelde gece geç saatlere kadar açıktır. Sanıyorum insanların bu bağımlılığın önemli nedenlerinden birisi 1940'ta kent nüfusunun yarısının Yahudi olmasına karşın kentte şu an neredeyse hiç Yahudi kalmamış gibi davranılıyor olmasıdır. Kısaca soykırımdan kurtulan halk hıristiyanlaşmış ve Yahudi kökenlerini inkar eden bir davranış sergilemektedir. Slavlarda çok yüksek oranda anti-Semitizm olduğunu biliyor muydunuz (SSCB idaresi altında bile). Eczane demişken, kentte muhtelif eczane müzeleri mevcut. Tabii ki, turisti eğlemek için bir sürü değişik müze var kentte. Benim en beğendiğim Arsenalna diye bilinen Cephanelik Müzesi, zira içeride bir sürü silah mevcut. En tırtı ise Dinler Tarihi Müzesi. Kadim dostum Andrei ile burayı ziyaret ettiğimizde, bana hayal kırıklığına uğradığını söylemişti. Zira çocukken (yani SSCB zamanında) ailesi ile buraya geldiklerinde bu müze düpedüz din karşıtıymış (doğal olarak). Şimdiyse, Sovyetlerin yıkılmasına istinaden yükselen dincilikten nasibini alarak tam bir dini müzeye dönüşmüş. E tabii, Çugaşvili elinde o kadar güç varken dini ortadan kaldırmak yerine imama-papaza muhbirlik yetkisi verip üstüne üstlük bir de onları poh pohlamış. Neden? Çünkü din okulu mezunudur kendisi ve bütün SSCB coğrafyasında bilindiği üzere o çok sevdiği marauli şarabını içmeden önce içine kutsal su damlattırırmış.

 

IMG_3074

SSCB II. Dünya Savaşı Zafer Anıtı, Kışın

Kentte Sovyet döneminden kalan mozaikler ve heykeller var. Ancak ara ara psikopata bağlayan vatandaş ve hükümet heykelleri kaldırma/yok etme yoluna gidiyor. Bunun en son örneğini yakın zamanda görmüştük[4].

 

IMG_4157

SSCB II. Dünya Savaşı Zafer Anıtı, Yazın

 

II. Dünya Zaferi heykel kompleksine yapılan sayısız saldırı sonrası anıtın etrafı çevrildi, bence yıkmak için zemin hazırlıyorlar.

 

moz2

İnşaatın ardında bırakılan bir mozaik

 

Mozaiklerin ise, genelde unutulma/unutturma yoluna gidilerek kendi kendine yok olması isteniyor. 20. yy'ın başındaki Türk milliyetçiliğinin keşfi hastalığındaymışçasına davranan günümüz Ukraynalıları şunu kaçırıyor: tarihi(ni) ne kadar yok etmeye çalışırsan çalış bir gün karşına çıkar. Kaldı ki o tarih senin içinde yaşıyordur, kendini yok etmeden onu da yok edemezsin. Bir başka husus da tarihini yadsıyan halklar dünyanın en karaktersiz insanlarına dönüşür/dönüşüyor. Bunun da örneğini uzaklarda aramamak gerek.

 

 

Dipnotlar:

[1] 1932-33 arasında özellikle Ukrayna'da SSCB yönetimi tarafından yaratılan kıtlık nedeniyle 6-8 milyon kişinin açlıktan öldüğü bir soykırım türü.

[2] Boğma rakı/votka

[3] bkz https://gezenti.biz/index.php/2017/02/28/babuska-fircasi/

[4] https://www.evrensel.net/haber/319656/kievdeki-son-lenin-aniti-yikildi

 

Paylaşım için

DİKKATLİ OL FRANK!

"Hayat rüzgar olmadan da devam edemez mi? Her şeyi titretiyor.

Gördüğün her şey önemsizdir."

 

Finlandiyalı yönetmen Aki Kaurismaki’nin ikinci filmi olan 1985 yapımı Calamari Union, bir grup proleterin, işçi sınıfının yaşadığı Kallio bölgesinden Helsinki’nin üst tabaka semti olan Eira’ya çaresizce ulaşma çabasını anlatır. Aslında yürüme mesafesinde olan bu rotada yapacakları yolculuk, ceplerinde beş kuruş olmayan avam tabakası üyeleri için uzun ve zorlu bir mücadeleyi gerektirmektedir. Calamari Union 1982'de açılan Helsinki metrosunun ilk kullanıldığı filmdir, kahramanlarımız da ilk ulaşım aracı olarak metroyu tercih ederler, daha doğrusu yaptıkları plana müteakiben metroyu kaçırırlar.

1

 

On dört Frank ve İngilizce konuşan karakter Pekka'dan oluşan topluluk üyelerinin çoğu her daim güneş gözlüğü takar ve az konuşur. Herkesin isminin Frank olması Finlandiyalı yazar Martti İnnanen’in Frank Armoton adlı romanındaki baş karakterinden esinlenerek koyulmuştur.

Yalnızca Franklerden bir tanesi filmin 14. dakikasında otele giriş yaparken soyadını söyler (diğerlerinin soyadı da aynı mı bunu bilemiyoruz). Armoton Fince merhametsiz demektir. Frankler ara ara bir araya gelse de bu karakter diğerlerinden farklı hareket eder. Filmin 19. dakikasının sonlarında diğerlerini bir kafede otururken görür. Camekanın diğer tarafından onlara bakar ve kayıtsızca yoluna devam eder. Kaçış yolunu tek başına arayacaktır.

9

 

Saçma sapan diyaloglar ve absürdlükler silsilesi içinde Franklar bir yandan Eira'ya ulaşmaya çalışırken bir yandan da para kazanmaya ve/veya hayatta kalmaya çalışmaktadırlar. Pekka ise karanlık bir karakter olarak Güney Amerika’da beş yıl geçirdiğini söyler, büyük ihtimalle kontralar için çalışmıştır.

Frankların anavatanı olan Kallio işçi semti şu an Helsinki'nin popüler bölgelerindendir. Alternatif kafeleri ve barları ile Helsinki'nin diğer yerlerine oranla insanlara biraz daha sıcak ortamlar sunar: Ruslardan bile daha fazla alkol tüketen ve keza alkolü karıştırmayı seven Finliler (ki bunların yalnızca içince sosyalleştiklerini daha önceki yazılarımızda ele almıştık[1]) ne yazık ki şu an başka bir illetin de pençesindedir: ırkçılık!

Aslında uzun yıllar fakirlik içinde yaşayan, 1970-80'lerde başta Avusturalya olmak üzere bir çok farklı ülkeye göçmen işçi olarak giden Finliler, Nokia gibi büyük şirketlerin yükselişine paralel olarak ekonomiyi düzeltmişti. Ne var ki bu rüzgarla 2000'lerin ortalarından itibaren Finlandiya'daki göçmen sayısında görülen artışla beraber ırkçılık da artmaya başlamıştı. Tabii bir de, zamanında İsveç Krallığı'nın sömürgesi olan Finlandiya'da İsveççe halen resmi dildir ve küçük, zengin (ve mutlu) İsveç azınlığın Finlandiya'da racon kesmeye devam etmesi de ırkçılığa sebep olan ezikliğin nedenlerinden midir? Bence evet.

8

 

Filmin orijinal adı İngilizcedir: Calamari Union, yani Kalamar Birliği[2] / Kalamar Sendikası; Danimarka, Norveç ve İsveç Krallıklarının 14. ve 16. yüzyılda kurdukları Kalmar Birliği'ne yapılan bir gönderme de olabilir.

Filmin yapımcılığını da Aki'nin yönetmen kardeşi Mika ile kurdukları Villealfa yapım şirketi üstleniyor. Bu ad Godard'ın Alfaville filminden esinlenerek konulmuştu. Mika, Aki'nin aksine Finlandiya'da oldukça popülerdir. Aki'nin filmleri Finliler arasında 'bizi yanlış tanıtıyor' yakınmalarına neden olmaktadır, bilmem size de tanıdık geldi mi? Ben de bunu söyleyenlere keşke gerçekten Aki'nin filmlerindeki gibi olsaydınız demeden kendimi alamıyorum...

13

 

Bu arada filmin sonlarına doğru geçen "anne elbette ki bizi affedecek" sözü Mika'nın bir kaç ay önce çektiği Klaani adlı filminde geçmektedir.

Aki bu filmi çekerken ya sarhoşmuş ya da feci şekilde akşamdan kalmaymış. Ne var ki çulsuzluklarından dolayı filmdeki Frank kardeşlerimiz, alkol alma durumları pek olmadığından, film boyunca çoğunlukla su içerler. Zira su Finlandiya'daki bütün kafe ve barlarda bedavadır.

4

 

Bu arada aktörlerden Matti Pellonpaa'yı anmadan geçmek olmaz. 1995 yılında 44 yaşındayken kaybettiğimiz Matti, hem Aki hem de Mika'nın filmlerinde rol almasının yanı sıra Jim Jarmush'un muhteşem Night on Earth 'ünde de oynamıştı. Aynı zamanda Peltsix grubunun solisti de olan Matti, filmlerde hep kendi şahsi kıyafetlerini giyermiş. Oldukça düzgün bir insan olan Matti Avrupa Film Akademisi ve Avrupa Film Ödülleri'nde iki kez En İyi Oyuncu seçilmiştir. Toprağı bol olsun.

m

Aki'nin barı

 

Filmde oldukça köklü bir geçmişe sahip olan Fin tangosundan parçalar da vardır.

***

Vuosaari’de Ülke[3]'yi ziyaret ediyordum. Filmi tekrar izledikten sonra sahnelerin olduğu yerleri bulayım, daha sonra da hiç gitmediğim Eira'ya uzanayım diye evden çıkmaya yelteniyorum. Ülke derhal arkamdan sesleniyor: "Dikkatli ol Frank!"

İnsanın şakacı arkadaşları olması gerçekten güzel bir şey. Dışarıda dolanırken sahneleri hatırlamaya çalışıyorum. Neyse ki tam bir psikopatım da hatırlarken çok sıkıntı yaşamıyorum.

İşte kimi sahnelerin dünü ve bugünü adlı toplu eserim:

7
6.6
2
2.2
12
11.3
3
3.6
5
5.5

 

En son durağım Eira'ya varıp yürüyüşe başlıyorum. Buraya daha önce gelmediğimi iddia etsem de attığım her adım tuhaf bir biçimde tanıdık geliyor. Sonra bir binaya gözüm takılıyor: 'daha önce buradaydım lan ben!' aydınlanması yaşıyorum.

16

Eira, kış

 

2000 yılında Ekotopya dönüşünde Helsinki'de üç beş gün kalmıştık. Dönüş biletim Çek Havayollarındandı ve 'madem Prag aktarmalı gidiyorum, neden bir kaç gün de Prag'da kalmayayım' deyip o zamanlar AB üyesi olmayan Çek Cumhuriyeti'nin elçiliğine gidip transit vize almıştım. Ve işte şu an elçilik binası karşımda duruyor.

Filmdeki rotayı takip ederken nostalji içinde kalıyorum. Hoş bir duygudur, tavsiye ederim.

Bir ara Calamari Union rotasıyla turlar düzenliyorlarmış Helsinki'de. Hala var mı bilemiyorum, varsa kaçırmayınız.

Film absürd filan ancak sonu Aki'nin sınıf mesajıyla bitiyor. Detaya girmeyeyim ama şimdilerde ucuz içkinin ve körkütük eğlencenin adresi olan Helsinki-Talinn hattının macerası da bir başka yazının konusu olacak.

İyi Seyirler Dilerim.

 

 

Dipnotlar:

[1] https://gezenti.biz/index.php/2013/09/30/s/
[2] Union İngilizce'de sendika anlamına da gelir.
[3] Aynı yazı: Sodenküla Film Festivali

Paylaşım için

AZ BİLİNEN KİMİ FUTBOL FİLMLERİ

Két Félidö a Pokolban / Cehennemde İki Devre, 1961 Zoltan Fabri'nin yönettiği film, konusunu 'Ölüm Maçı' olarak adlandırılan ve Kiev'de işgalci Nazilerle Sovyet vatandaşları arasında yapılan maçın hikayesinden alıyor. 1942 yılında yapıldığı söylenen bu maçla ilgili çeşitli teoriler vardır. Kimisi bunun bir Sovyet propagandası olduğunu söylerken kimisi de ateş olmayan yerden duman çıkmaz mantığıyla bu maçın yapıldığını iddia eder. Maçı 5-3 Kiev karması olan FC Start kazanır. Filmde ise Hitler'in doğum gününde Naziler esir tuttukları futbolcularla bir maç ayarlar. Bunu kaçmak için bir fırsat olarak kullanmak isteyen futbolcular yakalanır ve maçı yapmaya zorlanırlar.

220px-Death_match_bill
  Bu filmin bir sonraki versiyonu da bizde Zafere Kaçış adıyla gösterilen 1981 yapımı Victory filmidir. Bu filmde Michael Caine, Sylvester Stallone ve Max von Sydow gibi ünlü aktörlerin yanı sıra Pelé, Osvaldo Ardiles, Bobby Moore gibi eski futbol yıldızları da yer almıştır. Ancak Fabri’nin filminin aksine bu Holivud filminde mutlu son vardır.

Kardeşi askeri cunta tarafından katledilen Ardiles'in hareketi

Coup de Tete, 1979 François Perrin, Trincamp adlı ufak bir kentin takımında futbol oynamaktadır. Geçimsiz biri olan Perrin takımın yıldızı ile kavga edince kentte persona non grata ilan edilir. Ancak yıldız sakatlanınca ona ihtiyaç duyulur ve çıktığı kritik maçta yıldızlaşınca bir anda kentin gözdesi olur. Ama atalarımızın dediği gibi atın intikamı da pis olur.

Birbirinden çok farklı türden filmlere imza atan Annoud bu filminde, özellikle zamanın Fransa'sının politika-sermaye ve şaibe birlikteliğinin en büyük simgelerinden olan Saint Etienne takımının çıkışına da gönderme yapıyor (konuyla ilgili Belmondo'nun oynadığı Le Corps de Mon Enemy adlı bir film daha var). Futbol sahası çekimlerinin zorluğundan dolayı futbol hastaları genelde futbolla ilgili filmlere pek sıcak bakmaz ama kısa saha görüntüleri tatmin edici bir tat yakalıyor gibi.

Al Doilea Joc / İkinci Maç, 2014 Romanya yeni dalga yönetmenlerinden Corneliu Porumboi, bu şahane deneysel filmiyle bizleri Hagi'nin de formasını giydiği Steau Bükreş'le Lucescu yönetimindeki Dinamo Bükreş arasında 3 Aralık 1988 tarihinde oynanan derbiye götürüyor. Sabit kamera ile bizlere kar altında (ısrarla) oynatılan bütün maçı eski bir TV ekranından (video kaydı) izletirken, maçın hakemi olan babası Adrian Porumboi'ya sorduğu sorularla Çavuşesku yönetimindeki Romanya'nın sosyalist rejimini ve birisi asker diğeri ise (gizli) polis örgütünün olan iki takımın futbol maçı görüntüsündeki politik çekişmelerini sorgulamaya davet ediyor. Futbol ve politikayı takip edenlerin hiç sıkılmadan izleyebileceği, onlarca detayı barındıran bir başyapıttır.

  Gmar Gavi'a / Kupa Finali, 1991 1982'de işgal altındaki Filistin'de geçen filmde FKÖ'lü gerillalar İsrailli bir çavuşu kaçırırlar. Çavuş 1982'de İspanya'da yapılacak olan Dünya Kupasına gitmek için gün sayıyordur ve biletleri de önceden almıştır. Birbirlerine çok yakın dilleri olmasına karşın anlaşamayan düşmanların anlaşma zemini futbol olacaktır. Yönetmenliğini Eran Riklis'in yaptığı ve 2001 yılında Ankara'da İsrail Film Günlerinde gösterilen filmin başrol oyuncusu Moşe İvgi gösterimden sonra söyleşiye kalmıştı. Dangoz kimi seyircilerin: 'ülkemizi beğendiniz mi, yemekler nasıl' gibi saçma sapan sorularına sinirlenip kendi kendime: 'Burası Ankara lan!' diyerek, Ankara seyircisinin 'ününü' kurtarmak için İvgi'ye 1982'de hangi takımı tuttuğunu sormuştum.

cupf
i
  O anda kırılma gerçekleşmişti ve sanal ile gerçeklik arasındaki ilişki kurulmuştu: Zira kararan beyaz perdenin önündeki spotta İvgi, utana sıkıla futbolla hiç alakası olmadığını samimi bir şekilde itiraf etmişti. Film boyunca o futbol aşığı çavuşun aslında bir kandırıkçı, yani oyuncu olduğu ortaya çıktı.   Ofsayt, 2006 Cafer Panahi'nin filminde, 2006 Dünya Kupası elemelerinde İran-Bahreyn maçına girmek isterken yakalanan futbol hastası genç kızların hikayesi anlatılıyor. Panahi, futbolu bir metafor olarak kullanarak kadınların İran İslam Cumhuriyetinde gördüğü ayrımcılığa dikkat çekmek için çektiği filmde, bir yandan sahte bir senaryo ile İslami otoriteden izin alırken, diğer yandan ufak bir dijital video kamera yardımıyla kimi sahneleri gerçekten de eleme maçında olmak üzere filmi 39 gün içerisinde çekiyor. Filmden sonra feminist bir grup maçlarda 'Ofsaytta kalmak istemiyoruz!' pankartı ile stadyumlara gitmeye başlıyor ve elbette ki film İran'da yasaklanıyor.  
Offside-2006
  Filmin konusuna gelirsek: stadyumlara girmesi zinhar yasak olan genç kızlar girişte veya stadın içinde polis ve askerler tarafından yakalanır. Akabinde stadın içinde, tribün arkasındaki bir polis bariyerinde tutulurlar. Bu sırada kızlar onları tutan askerlerle girdikleri diyaloglarda kadın erkek ayrımcılığını sorgular ve askerlerin kafasını karıştırırlar. Hatta bunlardan birisi kadın futbol takımında oynamaktadır. Yer yer gerilen ilişkilerinin sonunda maçın bitmesine yakın Ahlak Zaptiye'sine gönderilmek üzere bir minibüse doldurulurlar. İçeride ise minibüsün radyosundan heyecanla bu ölüm-kalım müsabakasını takip etmektedirler. Yönetmen Cafar Panahi'nin İran'dan çıkış yasağı vardır ve kendisine film yapma yasağı konmuştur. Tanıdık geliyor mu?

Paylaşım için

POŞETLE SEYAHAT

Sırt Çantası (ya da nam-ı diğer Mochiller / Backpacking) Olayı

Büyük sırt çantasıyla, üniversitenin ilk yıllarında katıldığım dağcılık kulübü vasıtasıyla tanışmıştım. Dağcılıkta elzem olan sırt çantası seyahat halinde de verdiği hareket rahatlığı ve taşıma kolaylığı ile avantajlı gibi görünse de bir de işin sinir bozucu tarafı vardı. O da gittiğin yerlerdeki yerli halkın sana uzaylı, öcü veya daha kötüsü turist muamelesi yapamasıydı.

O zamanlar kıçımızda don olmadığından zar zor para denkleştirip aldığım çanta sırtımda, arkadaşlarla yurt sınırları dahilinde iyi kötü gezmeye çalışıyorduk; otostop, dolmuş, otobüs artık ne denk gelirse. Ve yerel halkla karşılaşmaların akabinde gelen ‘hello’ya ise ‘ne helosu lan?’ şeklinde karşılık vermekte beis görmüyorduk. Çünkü oldum olası yabancı sanılmaktan nefret etmişimdir. Gerçi bazen uzun saçımız yüzünden yiyeceğimiz sopayı, sırt çantasının çakallara verdiği yanılsama ile kurtarıyorduk belki, ama yine de hayatım boyunca sırt çantası ile gezmek bana hep bir külfet olarak görünmüştür.

***

Olay şöyle de okunabilmektedir: sırt çantamda özgürlüğüm var benim, uyku tulumum çadırımla kimseye minnet de etmem, istediğim zaman kopar giderim.

Nah gidersin!

Bu işler ilk kez keşiflerde yani insan evladının ayak basmadığı yerlere gidildiğinde, daha sonra da özellikle hippilik zamanında turizmin yaygın olmadığı zamanlarda zaten yapılmıştı. Bu saatten sonra ise fevkalade lüzumsuz bir biçimde, ülkemizde henüz keşfedilmeye çalışılan ve ucuz yollu gösterilmek istenen gezilerin alamet-i farikası olma yolundadır. 

1024px-BACKPACKERS_CROSS_A_BRIDGE_NEAR_THE_FALLS_OF_MACINTYRE_BROOK_ON_THE_TRAIL_UP_ALGONQUIN_MOUNTAIN_IN_THE_ADIRONDACK..._-_NARA_-_554501

Gerçekten, çok düşük bütçeyle seyahat eden gençlerimiz var aramızda ki onlara bir şey dediğim yok. Benim sözüm daha çok 'sırt çantamı alıp çıkıyorum' diye başlayan, sikik zengin bebelerinin boktan gezi yazılarında karşımıza çıkan, Amerika'nın yüz bin milyarıncı keşfi tarzı tıpkı yazılarında sergilenen dingilce davranış kalıbınadır. Şurada şu yapılmazsa olmazmış, burada bunu yemezsen buraya gelmenin bir anlamı yokmuş. Bok ye bok!

Ulan zaten bunlar yaşanmış, buralar tüketilmiş, içlerine sıçılmış, senin dikeceğin tüy de eksik kalsın lütfen. Biz ne anlatıyoruz burada, yapılmayanı yapmak, götünün yemeyeceği yerlere gitmek seyyahlıktır. Hayır, edebi bir yanın da yok ki. Bak, biz yazıyor muyuz burada her bir yaşadığımızı, gördüğümüzü? Hayır! (Gerçi bazı şeyleri yazmak sakat, o da ayrı bir husus tabii...)

Daha önce belirttiğimiz üzere sırt çantası, bir yandan da gittiğiniz fakir ülkelerde feci biçimde, turistin de simgesi olarak haklı biçimde antipati topluyor. Yani onlara göre yolunacak kazsın, tam bir malsın ve yahut ülkelerine yiyip-içip-sıçmaya gelen bir hıyarsın. Doğru, kesinlikle doğru.

4_backpackingForest

Bu çantaları bile kullanma şerefine nail olmuştuk

Zira artık gezginle turisti dış görünüşü ile ayırmak zor. Ancak konuştukça anlayabiliyorsun karşındaki ne menem bir şey ama o da zor be. Nedeni ise benim gibi düşünen insanların herkesle muhatap olmak istememesi. Kaldığın bir yerde belki kırk kişi oluyor ve hepsiyle tanışabilmen zaten olası değil. Eh belli bir süre sonra hep aynı klişe sohbetleri yapmaktan da bıkıyorsun. İnsanların cahilliği, oryantalist bakış açıları ve bir sürü klişe muhabbet de insanı tiksindiriyor, canını bezdiriyor. Kardeşim madem geziyorsun biraz bir şeyler oku yahu.

Dünyaya kütük gelmiş olabilirsin ama en azından dünyadan bir ağaç olarak ayrıl çok rica ediyorum. Bıktım gavura bizim dilin yarısı Arapça kelimelerden oluşuyor ama gramer yapısı Japoncaya benziyoru anlatmaktan. E tabii onlar da haklı, beyin mıncıklaması geçirmek istemiyor zavallı. Klişe denizinde yaşamak ne hoştur ve de ne boştur...

O yüzden büyük kentler yerine ücralarda dolaşarak bir şey öğrenmeye meyilli insanlarla veya gerçek gezginlerle tanışmak daha olası. Ücra olunca da ne yazık ki sırt çantası taşımak da şart. Zira Amazonlara veya Moğolistan’a benim emektar çek-çek ile gitmek sırt çantası ile gitmekten daha absürt olurdu.

Turizmin belki de o kadar kötü bir şey olmadığı zamanlardan

Poşet

Yıllar önce İstanbul’a uzun yıllardır görmediğim bir arkadaşımı görmeye gidecektim. Herif yurtdışından tatile gelmişti. Neyse, bir kaç günlük yol için yanıma bir iki eşya alsam yeterdi ama o da ne? Ufak sırt çantamı bir arkadaşa ödünç vermiştim ve evde de başka bir taşıma aracı yoktu.

O an kafamda bir şimşek çakıyor ve sağlam bir poşet bulup donu, atleti, diş fırçasını filan torbaya dolduruyorum. Hiç de fena görünmüyor. Ne bir gezgin, ne de bir turistim, bildiğin normal vatandaşım ama şehirlerarası yolculuk yapacağım.

Çok pratik bir çözümdü bu. Poşet delik olmadığından yağmura karşı korunaklıydı. Açıp kapatması da çok kolaydı. Elini daldırınca istediğin şeyi buluyordun...

IMG_E2353

Üçü bir arada

Yıllar sonra Arap Körfezi ülkelerinin birinde yaşarken, yakınlarda bulunan bir diğerine gitmek gerekiyordu. Eh, iyi kötü iş adamı gibi bir şey olduğumdan sırt çantam yoktu tabii. Çek-çek de gözüme büyük görünmüştü zira iki gün için yanıma ne alacaktım ki? O an eski dostum olan poşeti hatırlıyorum, benimle beraber seyahat edecek olan ortağım da aynını yapıyor ve poşetle yapılan ilk uluslararası yolculuğun kahramanları oluyoruz. Neyse ki gittiğimiz ülke de saçma sapan bir yer de (Bahreyn), girişteki görevliler olayı garip karşılamıyor.

Ne var ki gaza gelen ortağım aynını bensiz Dubai’ye giderken deneyince, ki oranın götü kalkıktır, görevli bunu durdurmuş: “hemşerim nereye böyle, hayırdır?” diye. Böyle bir durumda önce düzgün bir İngilizce ile sert bir yanıt vermek mi yeğdir yoksa Arapça yumuşak bir yanıt mı? Bilemiyorum ama bizim ortağın ağzı iyi laf yapar da o şekilde yırtmış. Ben olsam büyük olasılıkla ilk uçakla geri postalanırdım yaratacağım gerginlikten dolayı. Kaç kez başıma geldi oradan biliyorum.

O yüzden belki şekilli bir markanın poşetini taşımak daha iyi bir çözüm olabilir.

Bu minvalde kısa süreli yolculuk yaparken mal bir turist gibi görünmemek isteyenlere duyurulur.

Paylaşım için

SSCB SİNEMASI-POST SOVYETLERDE GEZERKEN NE İZLEMELİ II

 

MOSKOVA, LENİNGRAD, ODESSA

Operasyon Iy ve Şurik'in Diğer Maceraları

http://www.imdb.com/title/tt0059550/?ref_=tt_rec_tt

Daha sonra bir kült haline gelecek olan Şurik karakterinin ilk olarak göründüğü filmde, ana karakter yüzlerce aday arasından zorlukla seçilebilmiş. Aleksandır Demyanenko'nun canlandırdığı Şurik yeni Sovyet insanının nüvelerini taşıyan bir gençtir. Üniversitede öğrenim görürken aynı zamanda inşaat işçiliği de yapan, yardımsever, sakar ama becerikli, utangaç ama çapkın ve oldukça cesur bir karakterdir. Üç kısa filmden oluşan film Sovyet sinemasında daha önce denenmemiş bir tür olarak romantizm, macera, komedi ve sosyal mesajları da aynı anda harmanlamayı başarmıştır.

 

kinopoisk.ru

 

KAFKASYA

Kafkas Usulü Kız Kaçırma

http://www.imdb.com/title/tt0060584/?ref_=tt_rec_tt

Filmin çekildiği yer Kırım olmasına karşın, olayların geçtiği yer Kafkaslarda bulunan müphem bir Azeri, Gürcü ve Ermenilerin birlikte yaşadığı bir bölge olarak sunulmuştur. Zaten sinema dediğiniz kandırıkçılık sanatı değil de nedir? Operasyon Iy filminden tanıdığımız Şurik yerel folklor araştırmaları yapmak üzere geldiği Kafkaslarda, çok güzel olmasının yanı sıra zeki, çevik ve ahlaklı sporcu kişiliğe sahip bir Sovyet kızına rastlar ve aşık olur. Ne var ki yerel çakallar da akrabalarıyla evlendirmek üzere aynı kızın peşindedir ve nitekim kızı kaçırırlar da.

Bakalım Şurik bu oyunu bozabilecek mi?

 

 

BESARABYA (MOLDOVA)

Çingeneler Cennetin Yakınındadır

http://www.imdb.com/title/tt0073781/?ref_=fn_al_tt_1

Moldovalı yönetmen Emil Loteanu'nun yönettiği film Maksim Gorki'nin ilk öykülerindeki umutsuz bir aşk hikayesinden uyarlanmıştır. 20. yüzyılın başlarında Besarabya'da at hırsızlığı yapan Çingenbaşı Zobar'ın güzel Radda'ya olan aşkı, Avusturya-Macaristan askerlerinden kaçışı, çingenelerin özgür ve gururlu yaşantıları şahane müzikler ve danslar eşliğinde veriliyor. Gerçek Çingenelerin yanı sıra filmde bir çok Litvanyalı oyuncu da yer almış, filmin kent sahneleri Vilnius ve Kaunas'ta çekilmiştir. Daha sonra kültleşen film müzikal olarak tiyatro sahnelerine transfer olmuştur.

 

Nefis müzikler

 

MOSKOVA

Profesör İvan Vasiliyeviç, Geleceğe Dönüş

http://www.imdb.com/title/tt0070233/?ref_=tt_rec_tt

Çok eski tarihli bir zamanda yolculuk filmi. Yani Geleceğe Dönüş deyince yalnızca Holywood filmi aklımıza gelmemeli (O da çok iyi filmdi, hakkını asla yemeyiz). Bu filmde Şurik (artık bizim Şaban karakteri gibi popüler olduğundan belki de) zaman makinası üzerinde çalışırken alet gerçekten çalışır ve apartman yöneticisiyle George Miloslavski geçmişe giderken, o zamanda yaşayan Çar Korkunç İvan da 1973 yılına ışınlanır. Olaylar olaylar...

 

prof

 

KIRIM, AZERBAYCAN

Amfibik Adam

http://www.imdb.com/title/tt0055844/

İzlediğim en ilginç, en eksantrik Sovyet filmidir diyebilirim. Olay güya 1950'lerde Buenos Aires'te geçmektedir ama politbüro burada yine gerçekliği kırmayı başarmış, Arjantin; Meksika, Guyana ve Romanya karışımı bir yer haline gelmiştir. Filmin temasını oluşturan inci toplayıcılığını gerçekte denize/denizciliğe belki de en uzak millet olan çingeneler yapmakta, o yıllarda özellikle Ukrayna'da ünlü olan tango filmde asla görünmemekte, bir sürü Hintli ve zenci figuran ortalarda dolaşmakta, kentin polis güçleri ise sombrerolarıyla ortalıkta caka satmaktadır. Aslında film Rusça olmasa Sovyet yapımı demeye bin şahit ister.

 

 

Yönetmen Çebotarev Jacques Yves Cousteau'nun filmlerinden etkilenmiş ve onu da çekimler için yardıma çağırmıştır. Cousteau teklifi kabul etmesine karşın Kültür Bakanlığı çekilecek bu çocuk filmi için ekstra bir ödeneği reddetmişti.

 

amfib2
amfi3

 

Filmdeki gerek su altı gerekse profesörün ofisindeki dekorlar muhteşem bir fütürizm festivali gibidir. Kostümler ise ayrı güzelliktedir. Bunun nedenlerinden birisi de 1956'da Moskova Gorki Parkında düzenlenen İngiliz moda günleri ve Dior'un yine Moskova'da 1959 yılında yaptığı moda gösterisidir. Keza aktrisin giydiği etek Dior tarzını andırır.

Film Müziği Ey Moryak, Nonna Sukhanova

 

Filmin çekimleri başlayacağı sıra New York Times tarafından alaycı bir yazı kaleme alınmıştı. Zira büyük bütçenin yanı sıra su altı çekilmleri için teknik ekipmanların da yetersiz olmasından dolayı Disney daha önce el attığı bu konuyla ilgili film çekemeyeceğini duyurmuştu. Yani o zamanki Amerikalıların tipik 'biz yapamıyorsak siz nasıl yapacaksınız?' küstahlığı. Hayır, adamlar filmden bir yıl önce uzaya ilk insanı göndermiş hala neyin peşindeyseler (o zaman için konuşuyorum)? ABD'nin konuya el atıp benzer bir şeyler yapması ise ancak 1977'dedir.

 

amfib

 

MOSKOVA, KARAKURUM

Kin-Dza-Dza

http://www.imdb.com/title/tt0091341/?ref_=tt_rec_tt

1985'te başlayıp Sovyetlerin yıkılmasını hızlandıran Glasnost yani Açıklık politikaları neticesinde ilginç yapımlar da çıkmaya başlamıştır. siberpunk, anti-ütopik ve kara bilim-kurgu olarak tanımlanabilecek 1986 yapımı bu filmde bir Rus ve genç bir Gürcü Sovyet vatandaşı soğuk bir Moskova akşamında deli görünümlü, ayakkabısız bir elemana yardım etmeye çalışırken kazara Kin-Dza-Dza galaksisindeki Pluk gezegenine ışınlanmışlardır.

 

 

Sovyet coğrafyası oldukça büyük olduğundan kendilerini SSCB’nin unutulmuş bir yerlerine geldiklerini düşünen ikilinin nerede olduklarını anlamaları biraz zaman alsa da, olayın farkına varınca bir çıkış yolu aramaya çalışırlar. Gezegende uçan taşıtların yakıtı su olduğundan su çok değerlidir. Bir başka değerli şeyse kibrittir.

Üst kast Çatlanyalılar ve alt kast Patsaklar olarak ayrılmış sistem içerisinde yaşayan gezegen sakinleri telepatiyle anlaşırken, genelde her şeyin yerine geçebilecek olan 'Kuu' kelimesini kullanır. Filmi izlerken aşağıdaki mini sözlükten faydalanmak yararlı olur:

 

kin
kin2

 

Kuu: Bütün kelimeler

Kyu: Hafif küfür

Ketse: Kibrit

Çatl: Para birimi

Tsak: Patsakların burunlarına takmak zorunda oldukları küçük zil

Tsapa: Değişik makine parçaları

Pepelats: Gezegenler arası uzay gemisi

Gravitsapa : Gezegenler arası yolculuk yapmak için takılan, pepelats parçası

Luts: Pepelats'ın sudan yapılan yakıtı.

Kappa - Düğme

Etsik: Tutsakların koyulduğu, tabanı iğnelerle kaplanmış kutu

Etsilop: Polis (poliste'nin tersten okunuşu)

Tranklukator: Silah

 

Ejderi Öldürmek

http://www.imdb.com/title/tt0096329/?ref_=nv_sr_1  

F. Almanya-SSCB ortak yapımı olan bu fantastik filmde Dragon (Ejderha) adlı diktatörün zulmüne son vermek için bölgeye Lancelot adlı şövalye gelir. Dragon istediği zaman dönüşebildiği üç farklı karaktere sahiptir: Samuray, Nazi ve Ejderha. Son karaktere dönüştüğünde ise yenilmesi neredeyse imkansız olan Dragon'a karşı dövüşünde Lancelot'un yardıma ihtiyacı olacaktır.

Evgeni Şvarts'ın Drakon adlı eserinin gösterimi üç kez tiyatroda sahnelendikten sonra 1944 yılında yasaklanmış, ancak 1962'de Leningrad Tiyatro Akademisi'nde Hruşçov'un, Stalin’in baskıcı politikalarının üzerine temiz ve görece daha özgürlükçü bir sayfa açmak istediği zamanda gösterime girebilmiştir.

 

kinopoisk.ru

 

Bence filmin en can alıcı sahnesi halkın diktatör gittiğinde ne yapacağını bilemeyip saçmalaması olmuştur. Bu sahne bir yandan da bir kaç yıl sonra başlayacak olan olayların habercisi gibidir.

 

YALTA

Assa

http://www.imdb.com/title/tt0094683/?ref_=fn_al_tt_1

Yapım yılı olan yıllarda geçen filmde yaşlı bir kriminalin genç metresi ve metrese aşık olan genç rock müzisyeni arsındaki aşk üçgeni 18. yüzyıldaki paralel öyküyle birlikte verilir. Bu arada Sovyetlerin yıkıma yaklaşırken nasıl pis bir yozlaşmanın içine sürüklendiğini de izlemek mümkün.

 

assa

 

Müze Ziyaretçisi

http://www.imdb.com/title/tt0173024/  

Artık iyice açılan SSCB'nin Almanya ve İsviçre ile ortak yapımı olan film, (nükleer) yıkım sonrasında toplumun deforme olmuş büyük çoğunluğunun rezervasyon kamplarına doldurulduğu zamanlarda, bir ziyaretçinin yalnızca deniz çekildiğinde girilebilen bir müzeyi ziyaret etme çabası anlatılmaktadır. Oldukça karanlık ve karamsar olan bu post-apokaliptik film Sovyetlerin yıkılma sürecinde daha yüksek bir biçimde hissedilen nükleer savaş korkusu ve daha sonra olabilecek muhtemel olayları da sorgulamamızı sağlarken o dönemde yükselmeye başlayan din olgusu da filmde kendini iyiden iyiye hissettirmektedir.

 

 

HERHANGİ BİR YER

Sıfır Kent

http://www.imdb.com/title/tt0095244/

Grotesk, mistik  ve Kafkaesk olan yapım K. Şahnazarov tarafından 1988'de çekilmiştir. Moskova'dan iş için küçük bir kente gelen Varakin'in başına gelen tuhaf olayları anlatmaktadır. Sanıyorum ABD Akademi Ödüllerine aday olan son Sovyet filmidir.

 

0 kent

 

GENEL (Bilim Kurgu)

Ölü Adamdan Mektuplar

http://www.imdb.com/title/tt0091759/  

Yönetmen Lopuşaniski'nin Müze Ziyaretçi'sinden önce çektiği ve FİPRESCİ ödülü alan bu film bence post-apokaliptik bir drama şaheseridir. Olay nükleer fırtınanın hüküm sürdüğü dünyanın bir bölümünde geçer. Zira Rusça konuşmalar olmasa olayın SSCB coğrafyasında yaşandığına dair pek az ipucu mevcuttur. M-16 veya M-1 gibi tüfekler, İngilizce tabelalar veya o zamanlar SSCB'de nadir görünen yabancı içki şişeleri aksesuarlar arasındadır.

 

 

Faşizmin ve diktatörlüklerin yine bütün dünyada yükselişte olduğu zamanımızda, ki yükselen faşizmin ancak büyük bir savaşla aşağı indiği daha önce görülmüştü, bu tür filmler daha bir önem kazanıyor. Hayatın anlamını, insanın ne için yaşadığını ve amaçlarımızı tekrar sorgulamamızı sağlıyor.

 

SSCB SİNEMASI-POST SOVYETLERDE GEZERKEN NE İZLEMELİ I

Sovyetlere karşı nostaljik hisler içerisinde misiniz? Keşke biraz daha tanısaydık mı diyorsunuz? Ya da acaba sinema nasıldı oralarda?

Veya hem bu coğrafyada yolculuk edeyim, gittiğim yerlerde de bir şeyler izleyip yöreyi tanıyayım mı diyorsunuz?

İşte aradığınız yazı!

***

 

 

Burada, en köklü sinema geçmişine sahip üç ülkeden birisi olan, daha sonra devrime takiben de esaslı sinema kuramcıları çıkartan bu coğrafyanın Vertov, Ayzenştayn veya Tarkovski gibi sinemacılarını anmak veya onlardan örnek vermek yerine, daha yerel, yurt dışında daha az bilenen kısmına odaklanacağız. Bu minvalde, bambaşka bir anlatıma ve sinema diline sahip romantik, romantik-komedi, komedi, suç, macera, fantastik ve bilim-kurgu filmlerine göz atacağız. Elbette ki bu yazı girişin girişi niteliğinde olacaktır. Zira koca bir okyanusu andıran Sovyet sinemasına hakim olmak için öncelikle Rusça bilmek elzemdir. Burada ele aldıklarımız görece daha popüler sayılan, İngilizce ve hatta kimilerinin Türkçe altyazısını bulabileceğiniz filmlerdir.

İyi seyahatler ve iyi seyirler!

 

MOSKOVA

Moskova Gözyaşlarına İnanmıyor http://www.imdb.com/title/tt0079579/?ref_=nv_sr_1

Vladimir Menşov'un bu romantik filmi ülkemizde 7 yıl rötarla 1987 yılında gösterilmiş. Film yabancı dilde en iyi film oskarını alan dört Sovyet filminden biri olmasının yanı sıra, zamanın ABD başkanı Reagan, ünlü Gorbaçov görüşmesinden önce 'Sovyet ruhunu' daha iyi anlayabilmek için bu filmi sekiz kez izlemiş, güya.

 
images
 

Ofis Romantizmi

http://www.imdb.com/title/tt0076727/?ref_=nv_sr_1

Devlet İstatistik Enstitüsünde çalışan ezik bir amcayla, erkeksi, Sovyetik, babuşka tarzı patronu arasında alevlenen aşkı anlatan romantik komedi, özellikle soğuk kış akşamlarında içinizi ısıtacak türden bir yapım.

 

Youtube linkine tıklarsanız Türkçe altyazılı izleyebilirsiniz

 

Ekipaj / Kabin Ekibi

http://www.imdb.com/title/tt0134633/?ref_=nv_sr_1

Aslında Holywood aksiyon filmlerine öykünerek çekilmiş 1979 tarihli bu film, biz de yaparız mantığı içeriyor. Zamanın koşullarında bütün o garip efektleri ve sinema hilelerini yapmak için kesenin ağzını açmış politbüro. Yine de salt ve saçma aksiyonun yanı sıra, film, Sovyetlerin olmazsa olmazı sayılan insan ilişkilerine de odaklanıyor. Filmin yeni bir versiyonu da son zamanlarda çekilmiş.

 

Taksi Blues

http://www.imdb.com/title/tt0100757/?ref_=nv_sr_1

Çekildiği yılın sonunda tamamen dağılacak olan Sovyetlere ağıt yakan bu filmde, dağılma sürecinin sonunda başkentte tavan yapan yozlaşmayı, çürümüşlüğü, kokuşmuşluğu adım adım takip ederiz. Taksi şoförü İvan, katılığı, somurtkanlığı, çalışkanlığı ve zaman zaman gaddarlığı ile Sovyetleri temsil ederken, bir gece taksisine alıp başına türlü türlü işler açan cazcı Alexi ise gelen yeni günleri müjdelemektedir adeta: yavşaklık, alkolizm, servet ve ün düşkünlüğü, sorumsuzluk, itlik-serserilik...

 
taxi
 

MOSKOVA, LENİNGRAD

Kaderin Cilvesi

http://www.imdb.com/title/tt0073179/?ref_=tt_rec_tti

1975 yapımı olan bu mini TV serisi o yıldan bu yana, gerek Sovyet, gerekse post-Sovyet coğrafyasında olsun, ortak dili Rusça olan milyonlarca insanın yılbaşı gecesinde izlediği bir kült film haline gelmiştir. Yönetmen Ryzanov, bu filmde hem Sovyet yaşantısının tıpkılığını eleştirir hem de bu tıpkılığın aslında ne kadar ilginç rastlantılara gark olabileceğini bir peri masalı anlatımıyla bizlere sunar. Bence de, yılbaşı akşamı yapacak daha iyi bir işiniz yoksa bu filmi izleyin derim. Bolca alkol, varsa sevgili ile hoş zamanlar geçirebilirsiniz.

 
 

SOCHİ, AZERBAYCAN

Elmas Kol

http://www.imdb.com/title/tt0062759/?ref_=tt_rec_tt

Filmde Sochi'den yola çıkan bir gemiyle İstanbul'a giden elemanların kazara kaçakçılık işine dahil olmaları sonucunda geçen komikli olaylar sahnelenmiş. SSCB'de uzun yıllar körüklenen Türkiye algısının, nasıl pis bir oryantalizm cenderesi içerisinde yürütüldüğünü de bu filmde görmek mümkün. Gerçekte dış dünyaya zinhar çıkartılmayan SSCB vatandaşları bu tür filmler yardımıyla klişelere sevk edilmiş ve 'buradan başka iyi bir dünya yok' mesajı beyinlere kazınmaya çalışılmıştır. Filmlerde İtalyanlar mafyatik, Türkler Arapsı, Avrupalılar ahlaksız vs gibi gösterilmiştir. Aslında SSCB'nin yıkılma sürecinin başlangıcını TV'nin yaygınlaşması ile başladığını söyleyenler de var. TV yayın alanları genişledikçe kapalı ülke vatandaşları açık pencereden dış dünyayı görüyor ve başka dünyaların bambaşka yaşantılarını keşfediyor. Sistem çatırdar tabii, baskı baskı nereye kadar?

 
brit2
brit

 

Neyse, filmde 1954 model Chevrolet, 1955 model Buick ve 1951 model Oldsmobile Super 88 gibi arabalar İstanbul sokaklarında çekildiği varsayılan ve aslında savaş öncesindeki Suriye'yi andıran, Azerbaycan'ındaki bazı eski sokak çekimlerde görülür ki gerçekte ABD asla Demir Perde ülkelerine araba satışı yapmamıştır. Bilmem ki bunu nasıl yorumlasak? Azerbaycan. Araba...

 

ODESSA

Arabalara Dikkat Edin

http://www.imdb.com/title/tt0060161/?ref_=tt_rec_tt

Araba hırsızlığından söz açılmışken, Sovyetlerde Robin Hood olur muymuş demeyin. Satirik ve lirik eleştirel komedi türünde yaptığı kült filmlerle tanınan Ryzanov, bu filminde rüşvete ve yozlaşmaya dokundururken, o yıllarda şahlanan Sovyet ekonomisinin kapitalizme olan meylini de eleştirmeyi ihmal etmemiş. Filmin başrolünde yalnızca yozlaşmış/rüşvetçi tiplerin arabalarını çalan aslında mazbut bir sigortacı olan bir hırsız ve Sovyetlerin ünlü GAZ-Volga arabası vardır.

 
beregis_avtomobiliya_21

 

GAZ, Gorkovsky Avtomobilny Zavod yani Gorky Araba Fabrikasının baş harflerinin kısaltmasıdır. GAZ arabaları 1934 yılındaki beş yıllık kalkınma planı neticesinde Ford ile yapılan iş birliği sonucu üretilmeye başlanmıştı. O yüzden tasarımı Ford'unkinin aynıdır.

Bu arada zamanın Sanat ve Kültür Bakanı Romanov, Innokentiy Smoktunovskiy'in filmin başrolündeki hırsız rolünü oynamasına şiddetle karşı çıkmıştır. Bunun nedeni aktörün bir önceki filminde Lenin'i canlandırmış olmasıymış, yani Lenin'i oynayan hırsızı oynamaz kafası. Neyse ki Romanov film çekimleri başlamadan önce emekli oluyor ve Smoktunovskiy de filmdeki başrolü kapıyordu.

 
lenin

1965 yapımı Aynı Gezegende filminde Smoktunovskiy Lenin rolünde

 

YAROSLAVL (herhangi küçük bir Sovyetik kentte izlenebilebilinir)

Afonya

http://www.imdb.com/title/tt0072613/?ref_=fn_al_tt_1

Film Moskova'nın 250 km kuzey doğusunda yer alan tarihi öneme sahip, aynı zamanda endüstriyel de bir kent olan Yaroslavl'da geçer. Ama film genelde, Ankara 100. yıl işçi bloklarının ilham aldığı Hruşçov (Kuruşçev) binaları arasında geçmekte olduğundan hemen her yerde izlenebilir. Aşkta her daim kaybeden bir musluk tamircisinin hikayesi anlatılmaktadır. Tatlı bir filmdir.

 

 

SİBİRYA

Kötü Ruh Yambuy

http://www.imdb.com/title/tt0316624/?ref_=nv_sr_1

Filmde Sibirya'nın derinliklerinde Tunguzca konuşan, ren geyikleriyle takılan göçer Evenk kabilesine konuk oluyoruz. 1940'larda yaşanan bir olaydan yola çıkarak filmleştirilen hikayede Yambuy dağı yakınlarında çalışan mühendis ekibinde kimi kaybolmalar olunca, Evenkler ve mühendisler bir ekip oluşturarak bu gizemi çözmeye çalışırlar. Filmde, Frolovka olarak bilinen ünlü Mosin Nagant tüfekleri kullanılmıştır. Bu tüfeğin üretimi aslında, bizde 73 harbi diye bilinen 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşında Osmanlı ordusunun elindeki ABD yapımı seri atış yapabilen (kızılderili ve bizon katili) winchester tüfeklerine karşı bir modernleşme çabası olarak Rusya tarafından üretilmişti.

 
500px-Yambuy-Shotgun3-1
500px-Yambuy-Mosin-5
 

MOSKOVA, ÖZBEKİSTAN, SİBİRYA

Talihli Beyler

http://www.imdb.com/title/tt0068519/?ref_=tt_rec_tt

Bu filmde 1970'lerin Yeşilçam'ından da aşina olduğumuz üzere dual bir karakter mevcut. Sağlam Sovyet aktörlerinden Evgeniy Leonov filmde süper iyi bir insan olan kreş müdürü Troşkin ile kendisine ikizi kadar benzeyen psikopat kriminal Doçent'i canlandırıyor (doçent aslında Rusya'da profesör anlamında kullanılıyor, yani 'itliğin profesörü'[1] gibi bir şey olsa gerek.). Sibirya'da Büyük İskender'in başlığı bulunmuş ve akabinde Doçent ve ekibince çalınmıştır. Bir şekilde hafıza kaybı yaşayan Doçent'in yerine geçirilen Troşkin Doçent’in çetesinin başına geçerek  başlığın izini sürer.

 
cent
 

Hikaye W. R. Burnett'ın aynı adlı eserinden sinemaya uyarlanan ve John Ford'un 1935'te çektiği Bütün Kasaba Konuşuyor filminden esinlenmiştir. Bu benzerlik konusu bildiğim kadarıyla ilk olarak Dostoyevski'nin Öteki adlı eserinde işlenmişti (Saramago'nun muhteşem Kopyalanmış Adam'ı yine bunun örneklerindendir). Kieslowski'nin Veronika'nın Çifte Yaşamı filminde yine aynı konu ele alınmıştı.

MV5BODQ1ZjlkMTEtNDcyMi00N2RkLWIzZDYtOTRjZDYzMDM0NjMxXkEyXkFqcGdeQXVyNjc2OTM5MTU@._V1_SY1000_CR0,0,1347,1000_AL_

The Whole Town's Talking, 1935

Bizdeyse Osman F. Seden'in 1978'de çektiği başrolünü de Kemal Sunal'ın oynadığı İnek Şaban filminde, manav olan Şaban, başlık parası biriktirmek için Almanya'ya gitmek için yola çıktığında ABD'nin Cosmos takımına transfer vaadiyle kandırılan ve ikizi kadar benzeyen Fenerbahçe'nin kalecisi Bülent'in yerine geçirilir. Filmde futbol-mafya ilişkisi, mafya raconları, cinsellik gibi konular sorgulanırken Fenerbahçe ve Galatasaray'ın o zamanki kadrosunu gerçek maç görüntüleri eşliğinde görebilmek de mümkün.

Yeşilçam'ın büyük öngörülerinden, sahne tıpkı 'Şeytan' Rıdvan'ın GS'den FB'ye transferini anlatıyor

 

Yine aynı yıl Seden'in çektiği İyi Aile Çocuğu filminde ise bebeklikten itibaren ayrı düşmüş ikizlerin hikayesi anlatılır. Birisi saf, utangaç ve dürüst bir bankacı olurken diğeri çakal, it ve çapkın bir kriminale dönüşmüştür. Buradan Kemal Sunal'ı ve O'nun büyük oyunculuğunu saygılarımızla tekrar yad ediyoruz.

Lübnanlı ünlü besteci Elias Rahbani'nin müziği filme cuk oturmuş

    Dipnotlar: [1] bkz https://www.youtube.com/watch?v=FJGmgJ5REdA filmin 15. dakikasından itibaren. Zamanın argosu da filmde ayrıntılı bir biçimde karşımıza çıkar.

DÜNYADAN ATIŞ HİKAYELERİ / ATIŞ KÜLTÜRÜ

 

Mangalda kül koymazsın teorik konularda
Pratiğe gelince ayağın suya erer
Kendi korkaklığına kılıf ararsın boyna
Bu arada faşizm gelip tepene biner

Ataol Behramoğlu

DOHA, KATAR

Bir zamanlar orada çalışırken, inşaat halindeki koca bir köyden farksız olan bu kentte sosyal imkanlar oldukça kısıtlıydı. Ben de arkadaş çevremi örgütlemiş, hep birlikte binicilikten yelkene, gurmelikten goygoyculuğa kadar bir sürü değişik ortama akmıştık. Bunlardan sadece bir tanesini tek başıma sürdürdüm: Atıcılık.

Çünkü ülkemizde silaha, silah sevene, çekinerek bile değil, resmen öcü görmüş gibi tepki veren bir sürü insan vardır. Benim anlayamadığım nokta, 80 faşist darbesine kadar belinde makine ile gezen solcu abilerin nasıl bir anda göt korkusuna bürünüp de bu işleri sağcılara bıraktığıdır. Hatta büyük bir kısmı  öylesine pasifist olmuştur ki, silahın adını ağzına alana düşman muamelesi yapmaktadır.

Ben şahsen silahları sevdiğimi vatana karşı olduğu söylenen ancak nereden geldiği belli olmayan borcumu öderken keşfettim. Bu borcu ödeyenler bilirler ki, askerde tüfek taşıyan er selam vermez. Dolayısıyla askerliğim sırasında yanımda sürekli tüfek taşıdığım için silahla aramda güçlü bir bağ oluşmuştu.

 

Difference-Between-Trap-and-Skeet2

 

Doha’daki atış kulübünü keşfedince, uzun yıllardır elime alma imkanı bulamadığım eski dostumla yine bir araya geliyoruz. Kulüpte tabanca atışını yalnızca lisanslı sporcular yaptığından iki seçeneğim var. İlki, spor atıcılığı diye bilinen ‘skeet’ ve ‘trap’, ki bunlardan pek haz etmem açıkçası. Çünkü bunlar daha çok kuşları avlamak maksadıyla antrenman yapma atışı gibidir ve keza bu tür atışlarda av tüfeği kullanılır.

Hayvana ateş edilir mi hiç?!

Ben daha çok elli metreden başlayan, sabit hedefli, uzun menzil tüfek atışlarını tercih ediyordum.

Orada yaşarken belli aralıklarla gittiğim atış kulübüne, işten ayrıldığım için uzunca bir süre uğrayamamıştım. Aylar sonraki Doha ziyaretimde uğramadan edemedim. Ama vardığımda ortamı görünce şok olmuştum. Etrafta resmen harabeye dönmüş bir alan vardı. Hüzünle barakaların aralarında dolanırken karşıdan bir Hintli çıkıyor ve akabinde “abi sen nerelerdesin kaç aydır?” diye bana sesleniyor.

Utanıyorum, zira adamı hatırlayamamıştım (normalde unutmam). Neyse, yine de içtenlikle el sıkışıyorum.

 

g3

 

“Hayırdır?” diye soruyorum. Taşınmışlar, daha doğrusu başka bir atış kulübü vardı, onunla birleşmişler. Hüznüm isyan oluyor bunu duyunca. Zira bu kentte belki de en çok huzur bulduğum yerdi burası. Çünkü anılar, somut şeylerin ilelebet orada kaldığı düşüncesinden beslenir. Somut varlık yok olunca, veya sen bunun artık var olmadığının bilincine varınca anı kırılır; bu da sende sükut-u hayale yol açar.

Aynen bana olan da buydu işte: Anı kırılması.                         

TALİN, ESTONYA

Kentte bir sürü poligon mevcut ve bunlar genelde turistik mekanlar gibi görünseler de işleri ciddi olarak, profesyonelce yapıyorlar. Silahları, mermi çaplarını, hangi silahın nasıl tutulması gerektiğini güzelce anlatıyorlar. Ben zaten bu işi biliyorum ukalalığına hiç girmiyorum, zira burada zor bulunan Desert Eagle veya Ruger Süper Redhawk Revolver gibi silahlar mevcut ki, 45 kalibreden fazlasına sahip bu güçlü silahların tutuşuna ve kavrayışına dikkat etmek gerekiyor. Yoksa bileği çıkartmak, kafayı yarmak, parmağı kopartmak işten değil.

 

DesertEagle
ruger

 

Bu iki tabanca ile bir fili bile öldürebileceğin söylenir, tabanca ile fili öldürmek ney lan! Silah üreticileri reklamın saçmalığı olmaz mı demeye getiriyor anlamadım. 

Ama işin en ilginci şuydu: bir sürü makineyi denedikten sonra görevli beni on metreye kadar yaklaştırıyor. Sonra dolu bir şarjörü taktığı AK-47’yi elime tutuşturup: ‘Şimdi öfke terapisi yapacağız. Nişan almadan, koltuk altından otomatik olarak hedefe sallayacaksın bütün şarjörü’ diyor, “tıpkı filmlerdeki gibi.” Önce şaşırıyorum, ama sonra olayın mantığını ateş ederken anlıyorum, kötü bir atıcı olmamama rağmen bu kez yirmi beş kurşunda sadece beş isabet kaydedebiliyorum, beş la beş! Atıştan sonra hedefe mal gibi bakıyorum adeta, zira namluyu nereye çevirsem fayda etmedi.

 

 

Eleman pis pis sırıtıp: ‘Bunu’ diyor, ‘Holivud filmlerindeki saçmalığı çürütmek için yaptırıyoruz. Öyle makinalıyı eline alıp, uzaktan tarayacaksın da, millet patır patır yere inecek. Sen bile on metreden dağa taşa sıktın. Yok öyle!’

Adam haklı. Yerden göğe kadar haklı.

PHNOM-PENH, KAMBOÇYA

 Uyuyan tuk-tukçunun tuk-tuğuna tekmeyi basıyorum “Kalk la kak!” diye. Sürücü “iyheeh” diye zıplıyor, tepkisi doğal: “N’oluyor abi yav?”

Tuk-tuğa binerken açıklama yapıyorum. “Birader” diyorum dostça, “Sen tuk-tukçu değil misin? O zaman götür bizi”. “Ama abi” diye şaşırarak yanıtlıyor, “Ben size ‘tuk-tuk söööör’ demedim ki.”

 

Tuk

 

“Haklısın” diye devam ediyorum, “Zaten o yüzden seni seçtim. Poligona çek canım.”

Eleman bize, ‘millet deliye hasret biz akıllıya’ gözüyle bakıp sürüyor tuk-tuğunu. Mesafe de bayağı uzak, biz giderken bir de yağmur inmesin mi? Akıllara zarar bir yağmur bu. Adam derhal kenara çekip bizim taraftaki naylonları indiriyor. Kendi de dandik bir panço atıyor üstüne ama bu sanırım psikolojik bir koruma, zira iki dakika içinde donuna kadar ıslanıp sıçana dönüyor. Yağmurdan haz etmeyen biri olarak, adamın alışkın bünyesine rağmen bu haline üzülmeden edemiyorum.

Poligona varıyoruz. İçeride çeşit çeşit silah var. Boru değil, hem ABD’ye karşı savaştılar, hem de Pol-Pot denen pisliğin soykırım döneminden geçtiler. Sakat bir coğrafya. Kaçak kick-boks salonları zaten gırla gidiyor.

 

AK47

 

Gençten ama sırtlan gibi bir eleman yardımcı oluyor. Onlara göre, her gelen yabancı yolunacak kaz misali gibi görünüyor sanırım. “Baba sana bazuka attıralım” diyor. Bazuka atmak! Yani üç saniye içinde iki yüz Amerikan doları kaybetmek! Ulan Las Vegas’ta bile bu kadar kısa sürede böyle bir para kaybedemezsin. “Sermayeyi kediye yüklerim daha iyi” diyeceğim de bunu nasıl çevireceğimi bilemiyorum. Çevirsem anlar mı, hiç sanmıyorum.

“Bırak şimdi topu bazukayı da sen bana oradan bir keleş bağla” diyorum sertçe. Getiriyor. Tek tek, eze eze, tadını ala ala atıyorum. AK-47 çok güçlü bir tüfektir. İsabet oranı görece düşük olmasına karşın özellikle gerilla savaşında tercih edilmesinin nedeni her koşulda çalışması, nadiren arıza yaptığında ise kolayca tamir edilebilmesidir. Tipik bir SSCB mantığı yani.

 

yılmaz

 

Bu arada çocuk hala benden ümidi kesilmemiş olacak ki “Abi, istersen otomatik at. Takır takır, şahane olur” diyor. Yemezler canım, şerbetliyiz biz o işe. Öyle pis bakıyorum ki bebeye, anında uzuyor.

Daha sonra başka bir arkadaşım oradaki iğrenç bir uygulamadan bahsetti. İsteyene, canlı hayvana ateş ettiriyorlarmış zamanında. Neyse ki bana böyle bir şey önermediler. Yoksa çok büyük olay çıkartıp, büyük ihtimalle de çok güzel dayak yerdim. Böyle dillere destan türünden. İyi bir kick-boksçunun dövemeyeceği kişi yoktur zira, ne boks bilgin fayda eder ne de kung-fu tecrüben.

BUENOS AİRES, ARJANTİN

Arjantinliler bok gibi İspanyolca konuşur. Çünkü çoğunun atası İtalyan göçmenidir. Gemiler dolusu gelen İtalyanları karşılayan İspanyol sömürgeciler, bunları gemiden iner inmez odun terapisi yardımıyla bülbül gibi İspanyolca şakıtmaya çalışınca böyle bir durum ortaya çıkmış. Bu kadar dayağa rağmen o aksan gitmiyorsa yapacak bir şey yok.

 

 

O zamanlar benim İspanyolca onlarınkinden de berbattı. Telefonda zinhar anlaşamayacağımı bildiğimden atış kulübüne gidip derdimi anlatmaya çalışıyorum. Genelde tabanca-tüfek işleri ile ilgili olanlar iyi tiplerdir, girişte sıkıntı çıkartmıyorlar ve beni içerilere bir yerlere yolluyorlar. Alan büyük. İçeride salak salak dolaşırken duyduğum silah seslerinin olduğu yere doğru gidiyorum. Gerçekten de orada bir takım amcalar veriyorlar mermiyi nişangahlara. Ama heriflerin duruşundan filan profesyonel olduklarını anlıyorum. Sonra eğitmen beni görüp yanıma geliyor. Böyleyken böyle diyorum, beni başka bir yere yönlendiriyor.

Oraya gidiyorum, kimse yok. Yine ortalarda dolanmaya başlıyorum, araba yıkayan biri benim acınası halimi görüp derdime derman oluyor. Nihayetinde aradığım yeri ve kişiyi buluyorum. Cumartesiye anlaşıyoruz.

Hoca bana bütün silah terimlerinin İspanyolcasını öğretiyor. Yalnızca toplu tabancanın single action ve double action’ı İngilizce. Bütün dünyada da sanırım böyle, zira revolver ilk kez ABD’li Samuel Colt tarafından yaratıldığından, terim İngilizce kalmış.

 

IMG_5827

 

Bizde ve bir çok ülkede altı patlar olarak da bilinen toplu tabanca ile iki türde atış imkanı olur: Double action, tetiğe direk basmak demektir. Ancak bu yöntemde tetiği ezerken topun dönmesi zaman aldığından titreme olur ve hedefi vurmak güçleşir. Singe action’da ise önce horozu çekip nişan alırsın. Gerildiğinden dolayı çok hassas hale gelen tetiğe ise sadece dokunmak icap eder. Bu yöntemle hedefi tutturma olasılığın yükselir.

Toplu tabancaların aldığı mermi sayısı ilk üretildiğinin aksine, beşten dokuza kadar çıkmaktadır.

KİEV, UKRAYNA

“Tabanca diğer aletlerden ne daha iyi ne de daha kötü olan bir araçtır. iyisi kötüsü kullanana bağlıdır.” Nathan Never, Bonelli Editore

 

IMG_5829

Noel zamanı olduğundan her yere panayırlar kurulmuş. Hava soğuk olduğundan hediyelik eşya, yiyecek-içecek ve sıcak şarap stantları ufak ahşap kulübelerde konuşlanmış. Bunlardan bir tanesinde ise havalı tüfekler ve pelüşler var. Paslanan parmaklarımın egzersize ihtiyacı olduğundan soldan yanaşıyorum. Çakma keleşi gösteriyorum elemana, buralarda kimse İngilizce bilmediğinden el kol hareketleri ile anlaşıyoruz elbette. Eleman keleşi doldururken pelüş hayvanlara takılıyor gözüm. Çeşit çeşit, renk renk, boy boy. Bunlar, erkeğin ‘at-vur-övün’ mantığından yola çıkarak, kadına gösteri yapması için kurulmuş bir düzenektir ve bizdekinin aksine, diğer ülkelerde işe pek hile hurda karıştırılmaz. Ülkemizde ise yavşak esnafımız namluyu eğer, yamultur; millet ıskalasın, hava da atamasın diye. Kendi ekmeği uğruna başkasının ekmeğindedir bu tür esnafın gözü.

IMG_8495

 

Bir, iki, üçünü vurup dördüncüyü ıskalıyorum, sonra beş, altı... seri bir şekilde hedefleri vurmaya devam edip on sekizde ilk ıskaladığımı da vurunca eleman beni durduruyor. Sonra gidip en tepeye üç tane pet şişe kapağı diziyor. En sağdakine atıyorum, yalayarak üstten aut. Sonra biraz düşünüyorum, kapağı uçurmak için biraz alta nişan almak gerekiyor sanırım. Ortadakini vuruyorum, soldakini de, ama mermiler bitiyor. Adam hepsini vuramadın pelüş yok sana diyor. Ulan pelüşü ne yapacağım... diye beynimde şekillenmeye başlayan cümleyi devam ettirmiyorum. Ama herifin yaptığı da puştluk açıkçası. Bence kapak işini pelüşü vermemek için uydurdu it. Neyse, en azından namlu düz de ağız tadıyla atış yapmanın keyfine vardım.

Daha sonra Kiev’in dışında bir poligonu bana burayı bulan Ukraynalı bir elemanla ziyaret etme imkanı buluyorum. Zamanında askeri okul olan bu devasa alan, II. Dünya Savaşında Nazi bombardımanına maruz kalmış.

 

IMG_8496

 

Girişte görevli kadın bize bilgi veriyor, alan büyük olduğundan nerede ne var anlatıyor. Biri kapalı olmak üzere beş farklı atış alanı var. Hava yağmurlu ama olsun. Sonra da bana duvardaki panoda fotoğrafları olan silahlar içerisinden hangileri ile ateş etmek istediğimi soruyor. Nagant piyade tüfeği ve Makarov altı patları işaret ediyorum. Kadın gülümsüyor, ikisi de yok şu an diyor, yalnızca bu ikisi yok ama. İsterseniz gezin dolaşın, istediğinizle atın diye bizi postalıyor.

Önce kapalı yere bakıyoruz. Burası biraz kalabalık ve gürültülü. Kulaklık takma alışkanlığım olmadığından burada beklemek yerine, yağmurun da azalmasını fırsat bilip gidelim diyorum. Diğer açık hava poligonunda yeni model AK-47 ve M4 var. Benim aradığım daha ilginç bir şeyler. Nitekim orada ateş eden birisinde şah gibi bir makine var. Meğer kendi tüfeğiymiş. Zaten her zaman ulaşılmaz şeyleri arzuluyor insan evladı. Biraz daha yürüyoruz. Burada sniper tüfekleri var, acaba diyorum ve evet!

Görevli bizi bir Lada Niva’nın yanına götürüp, bagajını kaldırıyor ve içerisinden birbirinden güzel makineleri çıkartıp, bize bunların özelliklerini anlatmaya başlıyor. Gönül hepsini istiyor ama gerçek hayattayız ve birini seçmek durumundayım. Zira her birini kiralamak için ayrı ödemeler yapmak gerek.

 

draganuv

 

Daha sonra atışta bana yardımcı olacak başka birisi geliyor, şansıma bu genç kişi İngilizce biliyor. Daha önce Dragunov’la ateş edip etmediğimi soruyor, 'hayır' diye yanıtlıyorum. İşin inceliğini gösteriyor. Sağ omzuma dayadığım tüfeğin dipçiğinde yer alan tutamağı sol elimle kavramam gerekiyormuş. Gerisini biliyorum zaten, akabinde veriyorum coşkuyu...

O sırada genç de benim arkadaşa “E hani hiç ateş etmemişti bu” demiş, O da “yanlış anladın, hiç kanas tüfeğiyle ateş etmedim demek istedi” diye yanıtlamış.

Oradan memnun ayrılıp sıcağı sıcağına kapalı poligona dönüyoruz. Neyse ki kimse kalmamış. Görevliye ‘Glock olacaktı burada’ diye sorduruyorum, açık havaya yollamış. Yağmur arttığı için bu sevdadan da vazgeçiyorum. Görevli bir tane T4 çıkartıyor sonra da bana kuralları anlatıyor:

"Eğer silahı bana doğrultursan seni vururum, eğer silahı arkadaşına vermeye kalkarsan seni vururum, ben verince silahı alacaksın, silah boşalınca yan olarak bırakacaksın. Yoksa seni vururum. Bu şartları kabul ediyor musun?” Gözlerimin içine bakıyor direkt, bunları söylerken de belindeki tabancayla gayet ciddi görünüyor. Daha önce buralarda başına ne geldiyse artık... Gözlerimi adamın gözlerinden ayırmadan ve kırpmadan dinliyorum arkadaşım bunları bana tercüme ederken, bitirince de tereddüt etmeden başımı öne eğerek koşulları kabul ettiğimi belirtiyorum.

 

IMG_3672

 

Atışı bitirdikten sonra fotoğraf çekmek için izin istiyoruz. Arkadaşım daha önce eline silah almadığından tırsarak: ‘Boş bunlar değil mi?’ diye sormadan edemiyor. Eleman filozofça ama gülümseyerek “Bir silah asla tamamen boş olmaz. En iyisi, onun dolu olabileceğini düşünerek bir canlıya tutmamak veya şaka yapmamaktır.

Neticede Örümcek Adam’ın her zaman söylediği gibi büyük güç büyük sorumluluk getirir. Silah bir güçtür. Onunla hava atılmaz, onunla şaka yapılmaz. Silah bir kültürdür ve bu kültür ne yazık ki genelde cahilin, beyinsizin elinde oyuncak olduğundan insanlarda da tepkiye yol açabilmektedir.

 

atış1

 

Her zaman önemli olan racon sahibi olmak ve çizgiden çıkmamaktır. Ayrıca silahın caydırıcı bir unsur olduğunu da hatırlamakta fayda var. Eğer seni senden başka koruyamayacak olan birisi yoksa veya seni koruyacak olan birisi sana tehdit oluşturuyorsa silah karşıtşığını kime ve neye karşı da yaptığını bir kez daha sorgulamakta yarar var.

Her zaman önemli olan racon sahibi olmak ve çizgiden çıkmamaktır. Neticede bunun sorumluluğunu alabiliyorsan karşındaki tehdit unsuru zeka veya sorumluluk sahibi olmayana karşı elinin güçlü olması gerekir diye düşünüyorum.

 

gutbed

NOEL NEY LA NOEL? YA DA NOEL ZAMANINDAN KİMİ HİKAYELER

Salt Lake City, sittin sene önce

Alkolizmin şanlı bayrağını gururla taşıyan kadim dostum Benan, orada konuşlanmış olan tayfayı toplayıp bizi bara götürüyor. Bunlar komple Marksist ekonomi okuyorlar orada. Okuyor dediysek doktora yapıyorlar, boru değil. Dünyanın sayılı Marksist iktisat öğretimi veren yerlerinden biri de Utah Üniversitesidir. 

Bar dediğim eşek kadar bir yer. İki katlı ve oldukça geniş. Bizim tayfa da bir süre sonra sağa sola dağılıyor doğal olarak. Ben evde önceden yüklendiğim için kafam yüksek, etrafta kons yapıyorum. Onla bunla laflıyorum...

O zamanlar saçım bayağı uzun, sakal da olmadı mı millete değişik görünüyorum sanırım. Yukarı katta bar taburesinde oturmuş ikiz (o kadar sarhoş değilimdir diye umuyorum) gibi birileri var, bildiğin Kızılderili. Aslında ben ikizi değil de yanlarındaki sülün gibi yerli kızını kesiyordum, sonra bunlar bana bakmaya başlıyor, ben kıza onlar bana derken ortamdaki gerilim artıyor. O sırada beni biri mi ne çağırıyor da uzuyorum hafiften. Ben gittikten sonra olay ortaya çıkıyor ki, bu herifler Utah'a adını veren Ute yerlilerindenmiş, hem de Reis'in oğullarıymış. Reis dediğin oranın feodal Kürt ağası gibi bir şey. Yani maraba çalışsın ben de Las Vegas'ta paraları ezeyim. Neyse, Benan'a benim menşeimi sormuşlar, bize ne kadar benziyor diyerek, Benan da pislik bir biçimde "la zaten Gızılderililer Türktür" diye yapıştırmış, "Ne konuşuyonuz?"

 

Sibirya yöresinden bir Türk şamanı

 

Elemanlar bayağı bir bozulmuş bu lafa, nedense? Türkler Kızılderili desek olacak değil mi?

Olaydan aylar sonra Benan'la süpermarkete gitmiştik. O alışveriş yapıyor ben de boş beleş dolanıyordum ki kasaların orada iki tane uzun saçlı yerli amcayla göz göze geliyoruz. Sanırım bunlar Navajo yerlileri. Adamlar beni görünce heyecanlanıp gel gel yapıyorlar elleriyle. Yanlarına gidiyorum, önce bana sarılıp sonra kol tokalaşması gibi bir hareket yapıp sarılıyor ve akabinde soruyorlar: "Brother, which tribe are you from?" yani "Kardeşim, hangi kabiledensin?"

 

navajocode
codetalkers960

Savaştaki Navaholar

 

"Abi ben Türküm" diye yanıtlıyorum heyecanla.

"Vay!" diye atlıyorlar: "Biz akrabayız lan! Biliyor muydun?"

Olaylar olaylar...

 

Montreal, yıllar önce

Emren (o zamanlar henüz tanışmıştık ama kısa sürede dostluk mertebesine ulaşmıştık), 'haydi sana Çin lokantasında istiridye ısmarlayayım' diyor. Bu gibi tekliflere asla hayır demem, hele ki yanında alkol olma olasılığı yüzde binken. 

E kış gelmiş, hava eksi yirmilerde seyrediyor. Yıllar yılı dağcılık, bayırcılık gibi lüzumsuz işler yapmışlığım vardır ama bu lanetli kentte eksi otuz beş dereceyi gürünce, böyle bir soğuğa karşı saygıda bulunmak için cephe selamı veresim gelmişti. Böyle bir soğukta insanın burun kılları ve kirpikleri donuyormuş meğerse. Bir de gizli tehlike, yürürken kar tabakalarının arasına sinsice sinmiş olan buzlara dikkat etmemiz gerekiyor, yoksa kötü kırmamız içten bile değil.

 

Montreal'de kış keyfi

 

Montreal bok gibi bir yerdir. Hatta zamanın Ankara'sı bile (hem de kentimizde gerçek zamanlı değil, gerçekten Sims oyunu oynayıp içine sıçan şahsa karşın1) bu lanet yere on basardı (şimdi için yorum yapamaya ne hacet, yansın bu Angara!). Metroya giden otobüsü soğukta yirmi dakika beklerdin, otobüse bindikten ve indikten sonra metroya yetişmek için koşardın ama yetişemezdin ve bir on dakika da metro beklerdin. Metro bozulmazsa varacağın yere yürüme süresinde varırdın. Hayır, hava iyi olsa yürümekte beis yok ama...

İnsanları hissiz, yolları çukur, kaldırımları da köpek bokuyla kaplıdır ve orada yaşamak için insanın hiç bir bahanesi olamaz, kendini kandırmak dışında elbette2.

Neyse, yemeğimizi yiyip iki üç şişe şarabımızı içiyoruz. Dışarıda kar çiselemeye başlamış. Bizim kafalar güzel olmuş hafiften, saat de ilerlemiş. Gitme vakti. Kaldırımda kaya kaya ilerlerken idrak ediyoruz ki karınlar yine acıkmış. Her daim karşımıza çıkan kırmızı-yeşil-sarı tabelalı pizzacılardan birini Emren'e gösterip, "gel ben de sana kıymalı pide ısmarlayayım" diye bir teklifte bulunuyorum. Emren şaşkınlıkla "kıymalı pide mi?" diye sormadan edemiyor. Aslında ben de ilk kez bir Kürt pizzacısına giriyorum. Montreal'deki pizzacıların çoğu Pizza Welat veya Pizza Şirwan gibi Kürtçe isimlere sahiptir. Muhtemelen köye yardım diye toplanan paraların bir kısmının cukka edilmesine istinaden İtalyan mozarella mafyasıyla işbirliği neticesinde açılmış olan dükkana giriyoruz. Benden daha az esmer olan çalışan arkadaşlar da bizi bir şeye benzetemeyip, bize Fransızca "iyi akşamlar" diyor.

 

w

 

"Kolay gelsin", diye kestirmeden Türkçe giriyorum, "kıymalı pide var mı?" Beklenmedik bir durum olduğundan elemanlar arızaya geçiyor ve kekeleyerek "yok abi..." diyor. "Neden yok yahu?" diye üsteleyince arkadan yaşça büyük biri çıkıp "talep olmuyor ondan" diye yanıtlıyor gülümseyerek. Sonra bize çay söylüyor: "size peynirli pizza yaptırayım mı?"

Ben de "Yok sağol, canımız kıymalı pide çektiydi, çok da önemli değil" diyerek geçiştiriyorum olayı. Oturuyoruz. Eleman bizi biraz yoklayıp, kısa bir muhabbetin ardından vahim konuya giriyor, "Bakın, siz okumuş yazmış insanlara benziyorsunuz, size önemli bir şey sorabilir miyim?" Emren'le birbirimize bakıp elemana kafa sallıyoruz. 

"Burada yaşanır mı?"

 

02
111
0z8kgltj9smel6c123n

Geçmişten itibaren değişmeyen Türk erkeği kafası ve bunu körükleyen rezillik

 

Bildiğiniz veya tahmin edeceğiniz gibi, Anadolu'dan dünyanın dört bir yanına göçmüş gurbetçiler büyük bir yalan doğurmuş ve yıllarca bu yalanı beslemiş, her zaman da sıcak tutmuşlardır. Gavur illere gittiklerinde oldukça kötü koşullarda, dil bilmeden iz bilmeden yaşamış, normal yaşantılarında asla yapmadıkları 'pis' işleri yapmak zorunda kalmışlardır. Ancak, tatil zamanlarında yurtlarına döndüklerinde kabus dolu yaşantılarını anlatmak yerine, bu gavur illerini ve oradaki yaşantıyı övüp, olayı erkek toplumu için de can alıcı bir hale getirmişlerdir: "gavur kadınlar esmerlere bayılıyor." Yurtdışı görmemiş zavallı insanımız da bu harika hayata, çekici görünme düşüncesine imrenmiş, zaten Osmanlı'nın son üç yüz yılında sürekli körüklenen ve Cumhuriyet dönemiyle zirve yapmış olan, Batıya karşı duyulan aşağılık kompleksinden dolayı da yabancı ülkeleri her zaman yüksekte görme eğilimini içinde büyütmüştür.

Neyse ki bu abimizin kafası çalışıyor da oradaki durumu sorgulamaya almış, bakmış ki anlatıların yüzde doksanı yalan dolan hikaye, ama etrafta kral çıplak diyecek bir kişi bile yok ve tesadüfen karşısına biz çıkıyoruz. 

Kanada pasaportu alıp da orada yaşayan arkadaşım yok gibi. Alan fıyıyor oradan.

Kısacası her anlatılana kanmayın! 

 

hqdefault

Kanadalı ha, hmm

 

Belgrad, daha az yıllar önce

Orada tanıştığım iki elemandan biri beni caz ortamına sokmuştu, diğeri ise 'кафана'ya. Kafana oradaki geleneksel tavernalara verilen isimdir. Bu tür yerlerde rakiya denen erik, ayva, kayısı veya daha fazla türden boğma rakı servisinin yanında, geleneksel Sırp veya Çingene müzikleri dinleme imkanınız da bulunmaktadır.

Oturup bir şişe rakiya söylüyoruz. Tıpkı Yunanca gibi Sırpça'nın da yüzde yirmisine yakını Osmanlıca sözcüklerden oluşur. Nasıl ki Türkçe/Osmanlıca bir sözcük Yunancalaştırılırken sonuna -i eki alıyorsa (çakmaki, kalabaliki, karpuzi gibi...), Sırpça'da bu ek -ya olmuştur. Tabii bunu onlara anlatmak zor oluyor, zira herkes Osmanlıcayı Türkçe ile karıştırıyor. Osmanlıca lügatın içinde yarıdan çok daha fazla kelimenin Arapça ve önemli bir kısmının da Farsça olduğu gerçeğini kabul etmek istemiyorlar: "Biz bu kelimelerin Türkçe olduğunu bile zorla kabul ettik, şimdi Arapça üzerine düşünmemiz gerekiyor, uzun iş."

Neyse, alkol seviyesi arttıkça muhabbet iyice harlanıyor derken bizimkinin eşi arıyor, bu da gürültüden konuşamadığı için dışarı çıkmak zorunda kalıyor. İçeride coşkulu bir müzik. Masanın birinde de dört tane erkek, her on beş dakikada bir aralarındaki elemanın üstünü başını yırtıyor. Bu da kızmıyor, üşenmiyor kalkıp yeni bir tane tişört giyip geliyor ve sahne tekrarlanmaya devam ediyor. Diğer üçü yırttıkları çeri çaputu da kafalarına kollarına filan doluyor. Hepsinin bazuka gibi sarhoş olduğunu söylemeye gerek yok elbette.

 

 

Sonra bizimki yanında bir kızla çıkageliyor. Arkadaşı olduğunu düşünüyorum, içmeye devam ediyoruz. Elemana biraz önceki yırtma olayını soruyorum. Meğer söz konusu şahsın yeni çocuğu olmuş da bu olay buranın geleneksel kutlamasıymış meğerse. Ne kadar ilginç adetler var yahu diye salak salak yırtıcı elemanların olduğu tarafa bakarken kızcağız bana "sarışınlardan mı hoşlanırsın yoksa esmerlerden mi" diye bir soru yöneltiyor. Deminki mallıktan şimdi bu soruya terfi ediyorum karşımdakinin koyu renk saçlarına dönerek. 

"Dürüst olmak gerekirse ben şahsen sarışınlardan hoşlanırım, hatta bilakis onlara karşı feci bir zaaf içerisindeyim. Ama bana takılma, erkeklerin çoğu öyle söylemeseler bile esmerlerden hoşlanır." "Peki" diyor, "Senin ülkene gidersem evlenme şansım nedir?" Hoppala!

"15 dakika içinde!" diye yanıtlıyorum, gözleri büyüyor: "Ciddi misin?" 

"Çok ciddiyim, on beş dakika içinde seni baş göz ederiz." (Tabii bunu söylerken, sırtlan gibi, yamyam gibi olan arkadaş çevrem şöyle bir gözümün önünden resmi geçit yapıp gidiyor. O anda da sakal uzatmaya ve arkadaşlarımla daha az görüşmeye karar veriyorum. Nasıl bir çevrem varmış yahu! Neyse ki alkol zihni açıyor da farkındalığımız artıyor.) 

 

rakija

 

Kız benim bu dürüst yanıtımdan sonra büyük bir sevgiyle ikimize de sarılıp "ne kadar iyi insanlarsınız siz" diyerek kalkıp, sevinçle kopup gidiyor. Ben de bizim elemana noluyoabiya3 gibi bir bakış atıyorum. Açıklıyor...

Bu, telefonla konuşarak dışarı çıktığında, kız da orada bar bar bağırıp, ağlıyormuş. Bizimki telefon konuşmasını bitirdikten sonra kıza "her ne sıkıntın var ise bu kadar üzülüp sinirlenmeye değmez, gel içeride bizimle biraz otur, kendine gel" diyerek kızı buyur etmiş. Meğerse kızın erkek arkadaşı bir sarışınla bunu aldatmış, o yüzden berbat durumdaymış. Bizim bebenin de bunu tanıdığı filan yokmuş önceden.

Ulan bir anda hayır duası içinde kalmışım da haberim yok. Hocam, Ortodoks'un hayır duası Noel'de daha bir caiz midir (bonuslu), yoksa kaza orucu mı tutmalıyım? Ateistler bunu da açıklasın!

 

Lviv, Bitmeyen Noel, iki yıl önce

Lviv'de Noel kutlamaları, arifesiydi bilmem neyiydi derken 15 aralık gibi başlar 15 ocağa kadar da devam eder. Panayırlar kurulur, eğlenceler düzenlenir. Her yerde donuz sosisi, et, sıcak şarap ve kahve kokuları, müzikler, danslar... Berbat derecede kalabalıktır ama. Polonyalılar, yerli turistler ve artık bu taraflarda pek sevilmeyen Ruslar, Beyaz Ruslar, bir de klasik arayışları içerisinde olan tornadan çıkmış gibi tipleriyle zavallı pasaporttaşlarım.

 

Kepazeliğe gel

 

İslamiyet’te zinanın filan değil, aslında domuz eti yeme dışında hiçbir şeyin günah sayılmadığını düşünen bu tür burada açlıkla terbiye olmaya mı çalışıyor anlamadım. Neyse ki bu salaklara hitap eden Türk restoranları var da domuzdan korunuyorlar. Domuz ne yapmış bunlara? Ulan domuz yerine Allah'ınızdan birazcık korksaydınız bu kadar rezil bir millete dönüşmezdik! Domuz dışında her boku ye, karını aldat, yalan söyle, sonra otuz gün oruç, bonuslu günlerde iki sevap, akabinde pırıl pırıl ol ve tekrar günaha koş.

Ana meydanda yanımda bir takım sarışınlarla İngilizce konuşarak ilerliyoruz, gece yarısını geçmesine karşın ortam yine kalabalık ve sarhoş dolu. Bizim patlak İngilizcemiz sarhoşa mükemmel geliyor olmalı ki kenarda piizlenen bir çift yandan laf atıyor: "England, England?" diye.

 

marry2

 

"La yok! / Noup!" diyorum yürümeye devam ederek, "Türk!" ("ü"yü vurgulayarak tabii). Ve biraz zaman geçince bu tepkimden dolayı karanlığın içinde oluşan bu derin sessizliği bozuyorum, arkamı dönerek: "Ya siz?" 

Heyecanla "England!" diye atılıyorlar.

Yazık lan, içim parçalanıyor. "Kusura bakmayın" diyorum hayıflanarak, "sizin adınıza çok üzgünüm." İngiliz bu boru değil, Fransız'dan bile kötü neredeyse. Üç saniye süren sessizliğin ardından anırarak gülme sesleri gelince derhal fikrimi değiştiriyorum: "Yok yok. Fransızlar daha berbat. Bunlar en azından kendileriyle barışık. Ne bok olduklarını biliyor." 

 

Peki ya biz?

 

Paylaşım için

GÜNEY AMERİKA’DA NE İZLEMELİ

Gittiğim yerlerde iki şeyi yapmaya özellikle dikkat ederim: varsa orada çekilmiş/orayla alakalı veya oralı bir yönetmenin filmini izlemek, bir de orada yazılmış veya orayla ilgili bir roman okumak.

Bu minvalde Güney Amerika'ya seyahat etmek isteyenler için bir film inceleme listesi gibi bir şey yaptım. Tabii bunlardan bazılarını izlemek biraz güç gelebilir, baştan uyarayım. Sonra demedi demeyiniz.

İyi seyirler!

 

 

URUGUAY

El Viaje Hacia el Mar (Uruguay genelinde izlemek için ideal bir film)

http://www.imdb.com/title/tt0326357/?ref_=fn_al_tt_1 

Denize Yolculuk diye çevirebileceğimiz bu film, bir grup Ankaralı gibi adamın hayatlarında ilk kez denizi görmek için yaptığı yolculuğu anlatıyor. İşin komiği elemanların yaşadığı köyün okyanusa olan mesafesi. İçinizi ısıtacak filmlerdendir.

 

viaje
tupamaros

 

Başkent Montevideo'da ise Costa Gavras'ın Sıkıyönetim filmini izlemek elzemdir. Gerçek bir olaydan yola çıkan film, Latin Amerika'nın en kayda değer kent gerilla örgütü Tupamarolar'ın, ABD tarafından kalkınma danışmanı adı altında arka bahçesine yolladığı CIA'in işkence uzmanlarından Mitrione'yi (filmdeki adı Santore) kaçırmasını anlatır. 2010-2015 yılları arasında Uruguay başkanlığı yapmış Jose Mujica, Tupamaroların eski liderlerindendi.

 

 

BREZİLYA

O Homem que Copiava

http://www.imdb.com/title/tt0367859/?ref_=fn_al_tt_1

Ülkenin bence en şahane ve köklü kültürüne sahip kenti Porto Alegre'ye yolunuz düşerse izlemek için Fotokopici Adam filmi idealdir. Brezilya sinemasına özgü örgüsel anlatım ve kentte gezinen kamera ile nostaljik anlar da yaşamak mümkün.

 

o-homem-que-copiava-cartaz

 

Cinema, Aspirinas e Urubus

http://www.imdb.com/title/tt0373760/?ref_=fn_al_tt_1

Amazonlara doğru yolculukta Bonelli'nin ünlü çizgi roman karakteri Mister No'nun sıkı dostu olan Otto Kruger tipli bir Alman'ın mecarasını anlatan Sinema, Aspirin ve Akbabalar II. Dünya Savaşı sırasında geçer. Nazi askeri olmak istemeyen bir Alman'ın, savaşa çok uzak bu ülkede bile, Alman olmasından dolayı karşısına çıkan zorluklar ve verdiği hayatta kalma mücadelesi.

 

 

O Som ao Redor

http://www.imdb.com/title/tt2190367/?ref_=fn_al_tt_1

Recife'de Komşudan Sesler olmasaydı Recife'yi boş beleş bir turist gibi gezebilirdiniz. Yüksek güvenlikli elit mahallesinin yanındaki favela, zenginlik ve sefalet. Komşunun sesini duyuyor musunuz?

 

51t4jBBnlTL._SX342_
recif

 

Tropa de Elite

http://www.imdb.com/title/tt0861739/?ref_=fn_al_tt_1

Cidade de Deus

http://www.imdb.com/title/tt0317248/?ref_=nv_sr_1

Rio'da (ki bence pek ala Sao'ya da uyuyor), Özel Tim ve bizde nedense Tanrı Kent diye gösterilen ama doğru tercümesi Tanrının Kenti olan filmleri izlemek iyi olur. Eduardo Galeano'nun aktarımı ile 1993'te Candeleria Kilisesi önünde yatan elli sokak çocuğunun sivil milislerle otomatik tüfeklerle taranması ya da başkenti ziyarete gelen bir yerli şefinin, kimi zengin ailelerin çocukları tarafından canlı canlı yakılması ki savunmalarında şefin, 'dilenci olduğunu sandıklarını' söylemişlerdir ve sonuç beraat. Ki sadece bu iki kısa örnek bile Brezilya kanunları ve polisi ile ilgili biraz fikir vermiştir.

 

tanrıkent

 

O Palhaço

http://www.imdb.com/title/tt1921043/?ref_=fn_al_nm_1a

Selton Melo'nun Palyaço filmi 1970'lerde geçiyor. Yeri yurdu ve kimlik kartı olmayan Benjamin'in iki hayali vardır, bir ev ve ideal bir kadın.

 

palhaço

 

***

Elbette ki Brezilyalı kült yönetmen Glauber Rocha'nın filmlerine de dikkat çekmek isterim. Özellikle son cangaçoları anlatan filmleri favorilerimdendir.

 

limpiao

Eric Hobsbawm'a göre sosyal haydutlar olan Cangaçoların en ünlüsü Limpiao

 

PERU

Pantaleon y Las Visitadoras

http://www.imdb.com/title/tt0190611/

Amazonya tarafında İquitos'a yolunuz düşerse bir şekilde, Maria Vargas Llosa'nın aynı adlı eserinden uyarlanan Pantalon ve Ziyaretçileri filmini yerinde izlemenizi öneririm. Sanıyorum romanın sinemaya aktarılmış yedi farklı versiyonu mevcut ama Lombardi'nin yönetmenliğini yaptığı 2000 yapımı olan bu eğlenceli ve ağır yergi içeren filmi oralara gitmeseniz de izlemenizde fayda var.

 

pantalon

 

Gerçi 1975 yılında Dominik Cumhuriyeti'nde çekilen filmi de önermek isterdim. Zira bunun yönetmenlerinden biri de bizzat Lllosa'nın kendisiydi. Film içeriğinden dolayı diktatörlük altındaki Peru'da ivedi olarak yasaklanmakla kalmamış, civardaki diktatörlüklerde de gösterimi engellenmiştir. Bu filmi bulmak neredeyse imkansız.

 

Mariposa Negra

http://www.imdb.com/title/tt0496799/?ref_=fn_al_tt_1

Başkent Lima'da, yine Lombardi'nin yönetmenliğini yaptığı Siyah Kelebek filmi favorilerimden değil ama kentin dokusunu daha iyi anlayabilmek için izlenir.

 

KOLOMBİYA

Maria Full of Grace

http://www.imdb.com/title/tt0390221/

Yükselmekte olan Kolombiya sinemasının çıkış filmi olarak adlandırabileceğimiz 2004 yapımı Zerafet Dolu Maria uluslararası kokain dağıtımı işinin pisliklerine odaklanırken filmin bir kısmı Bogota ve yarısından fazlası yanlış hatırlamıyorsam New York'ta geçiyordu.

 

maria

 

ŞİLİ

Machuca

http://www.imdb.com/title/tt0378284/?ref_=fn_al_tt_1

Santiago'da Machuca, Şili'deki 1973 faşist askeri darbesini iki oğlanın gözünden anlatıyor. Açıkçası ben çocuklu filmleri pek sevmem ama filmi de boş geçmek istemedim.

 

machuca

 

Historias de Futbol

http://www.imdb.com/title/tt0119297/?ref_=tt_rec_tt

Futbol Hikayeleri, gerçekten de dört farklı senaryo ile dört kısa futbol hikayesini sunuyor. Yazarlardan birisi bizde pek bilinmeyen ama Latin Amerika edebiyatının en güçlü kalemlerinden Mario Benedetti.

 

 

Bunun dışında kafamı pırıl pırıl yapayım, Şili de neymiş 'en güzeli=sürreali' yaşamak diyorsanız Jodorowsky'nin filmlerine dalın derim. Eleman manyaksı filmler yapmanın yanı sıra Tarot konusunda da uzmandır, keza yazdığı kütük gibi bir tarot kitabı da İspanyolcada mevcut.

holy-mountain-2

Jodorowsky'nin Kutsal Dağ filminden bir sahne

 

ŞİLİ-ARJANTİN

Ya da bu ikisinin arasında kalan devasa Patagonya pampalarına mı gitmek istediniz?

Mi Mejor Enemigo

http://www.imdb.com/title/tt0410316/

İki faşist cuntanın saçma sidik yarışmasını hicveden En İyi Düşmanım (yani bizdeki ‘en kötü günümüz böyle olsun’ hesabı), hem savaş, hem milliyetçilik, hem de faşizm  karşıtı. Gerçi bu üçü birbirine yakın ama olsun. 1978'de neredeyse savaşa tutuşacak olan iki ülkenin, tanrının unuttuğu pampalardaki hak iddiasının saçmalığını en güzel anlatan sahne ise bir tane gauchonun yanlarından geçtiği sahne olsa gerek.

 

 

ARJANTİN

La Patagonia Rebelde

http://www.imdb.com/title/tt0071976/?ref_=tt_rec_tt

Bu kez Arjantin tarafındayız. Patagonya İsyanda anarşistlerin başını çektiği 1921 gaucho isyanını anlatıyor. Dünya sinema tarihinin ender anarşizm yanlısı yapıtlarından olan film aynı zamanda anarşizmin pek bilinmeyen Güney Amerika tarihine de göz atmamızı sağlıyor.

 

Proudhon, Kropotkin ve Bakunin'le Hijos del Pueblo

 

Buenos Aires

Garage Olimpio

Olimpo Garajı ülkemizde de gösterilmişti. Kirli Savaş olarak bilinen diktatörlük yıllarında, işkence ettiği genç kıza aşık olan işkenceci polis ve bir anlamda o yıllar boyunca kaybedilen kırk bin desaparecidosun öyküsü. Kayıp yakınları Plaza de Mayo Anneleri olarak bizdeki Cumartesi Anneleri'ne ilham vermiştir.

 

madre2

 

La Histoira Oficial

http://www.imdb.com/title/tt0089276/

Resmi Tarih, 1986'da En İyi Yabacı Film Akademi (oscar) ödülü almasına karşın değinilmeden geçilmemesi gereken bir film. Faşist cuntanın 1983'te sona ermesine müteakip çekimlerine başlanan ama filmin bittiği 85 yılına kadar yönetmen ve oyuncuların sürekli tehdit alması film sürecinin ne kadar zorlu geçtiğini gösteriyor. Zira filmin konusu, Dersim Kayıp Kızları veya 1915 sonrasında evlat edinilen Ermeni çocukları örneğindeki gibi bizim de çok uzağında olmadığımız bir öykü. Evlat edindiği çocuğun bir önceki filmde sözünü ettiğimiz desaparecidos yani kayıplardan birinin olduğunu ve kocasının da bu katliamların faillerinden biri olduğunu öğrenen bir kadın hakkındadır.

 

Imagining Argentina

https://www.imdb.com/title/tt0314197/?ref_=fn_al_tt_1

Bizde Kayıp Hayatlar diye gösterilen filmde ise Antonio Banderas kayıp yakınlarına dokunarak kayıp bedenin nerede olduğunu gören bir medyum. Film Arjantin yapımı olmasa da izlemekte yarar var.

 

GÜNEY AMERİKA MÜZİK NOTLARI III

EKVATOR

Cuenca adlı kent beklemediğim kadar güzel çıkıyor. Hatta beni öylesine etkiliyor ki bu sakinlik, dinginlik; kentte uzunca bir süre kalmaya karar veriyorum.

Şahane bir mimari doku, neredeyse her yere yürüyerek ulaşım imkanı, kentin içinden akan tertemiz dereler, nehirler. Bişi yapan teyzeler, sıcakkanlı insanlar, huzur dolu bir ortam. Üstelik bir kaç gün içerisinde ortamda bir de caz kulübü olduğunu keşfediyorum, oh ne ala memleket. Negatif olan tek durum ise kulüp her gün açık değil. Ben de mekanın açılacağı günü beklerken, bu arada ne olur ne olmaz diye rezervasyon isteğimi belirten bir e-posta sallıyorum bunlara, ilginçtir hemen yanıtlıyorlar. İlginç dedim çünkü bu lanetli kıtada e-postaya, bırakın kısa süreyi, bir kaç hafta içerisinde yanıt alabilirseniz şanslı sayılırsınız, hatta yanıt alabiliyorsanız çok şanslısınız demektir.

 

IMG_0980
IMG_1051

 

Konser saatinden yarım saat kadar önce mekana damlıyorum ve görevli kıza rezervasyonum olduğunu söylüyorum. Kız beni salona götürüp büyükçe masaları parmağıyla işaret ederek, herhangi bir yere ilişebileceğimi söyleyip uzuyor. Önce mal gibi kala kalıyorum. Sonra biraz toparlanıp masaları süzmeye başlıyorum. Sağda köşedeki masa aile ortamı ki sevmem, yakın sağda çiftler var rahat bırakmak lazım, yakın sol ha keza öyle, uzak solda benim yaşlılığıma benzeyen iki tane uzun saçlı amca var, ahanda ya la!

Amcalarla göz göze gelince başımla hafifçe selam veriyorum, masaya buyur ediyorlar. Adamların her halinden gringo oldukları belli, dolaysıyla İngilizce ‘iyi akşamlar’ dileyerek yanaşıyorum, sonra adımı söyleyip elimi uzatıyorum.

 

IMG_1077

 

Tipimden dolayı olsa gerek, adamlar ne dediğime bakmadan, aksanlı ve berbat İspanyolcalarıyla karşılık veriyorlar tokalaşırken, “Ben Rikardo, bu da Nathan.” Gülümseyip İngilizce “Yani Riçhırd ve Neythın mı?” “Aaa, sen bizim dilimizi konuşuyorsun ne güzel!” diye seviniyorlar. “Eski eşim Amerikalıydı” diye açıklama yapmaya kalkınca hemen atlayıp: “Bizimkiler de öyle, bak bir ortak noktamız çıktı hemen, huhohaaa...” diye ayı gibi anırarak, kahkahayı basıyorlar. Bu saniyeden sonra ahbaplık mertebesine erişiveriyoruz.

Giderek iğrençleşecek olan muhabbetimizin ise devamını anlatmaya gerek yok. Bir yandan sohbet, bir yandan caz, bir yandan alkol... Cuenca candır.

 

IMG_1080

 

Ama genelde Ekvator’da berbat müzikler dinleniyor. Otobüslerde, gerçek bir müzik ülkesi olan komşuları Kolombiya’nın en kötü şarkıları çalınıyor, sürekli dum tıs şeklinde kafa ütüleyen, tekrara bağlayan şarkılar... Bazen kulaklığımı unutuyorum kısa yolcuklarda ve o yolculuk bir anda kabusa dönüşüveriyor.

Aslında Ekvator’un geleneksel müziği pasillostur:

 

 

Bu tür, tipik And Dağları kültürünün yaratmış olduğu müziğin bir yansıması. Benzer ritimleri And Dağları boyunca Kuzey Şili ve Arjantin’den itibaren, Bolivya ve Peru’da da bulabilirsiniz.

 

GUYANA

Boa Vista’daki elçilikte vize başvurusu yaparken bana Müzik Festival’ine katılmak isteyip istemediğim sorulmuştu. Şansa bak demiştim içimden ve tam varacağım gün başlayacak olan festivale derhal akmıştım.

Bu yıl festivalin ikincisi düzenleniyormuş. Gelişmemiş her ülkede olduğu gibi buranın festivalinde de çalışanlar, gönüllüler neredeyse izleyici sayısı kadar. Bunun yanı sıra kimsenin de götünden haberi yok, oradan oraya dolandırıyorlar insanı. Her yere konuşlanmış Bekçi Murtaza’lar vatandaşa zulüm etmek için adeta birbiriyle yarışıyor. Neyse ki bu gibi durumlara şerbetli olduğumdan kısa bir sürede milletin üzerine baskı kurmak suretiyle kafamı sokacak bir yer buluyorum.

 

IMG_2127

 

Festival alanı bir tane yaşlı İngiliz’in, ki ilerleyen dakikalarda herifle bir şekilde tanışıyoruz. Zamanında, ülkeyi boydan boya kat eden o boktan yolu yapan kişiymiş. Dolayısıyla mekanı üç otuz paraya kapatınca da bir şekilde buraya çökmüş kalmış. Hayat işte!

Festival alanının dışında bazı yerli köyleri var, ama savananın bu tozlu yollarında oralara gitmek zul ve zulüm. Zaten uyuyan miskin yerlilerin horultusu dışında köylerde pek ses ve hayat belirtisi yok gibi.

Festival benim için oldukça öğretici bir şekilde geçiyor. Yerli müziği ve dansını yakından izleme fırsatı buluyorum.

Bunun yanı sıra Karayip adalarından gelen bluescular mı dersin, yoksa Brezilya'dan capoieracılar mı, ne ararsan var ortamda.

 

IMG_2140
IMG_2116

 

Capoiera, aslında çıkış olarak 16. yüzyıl Brezilyasında köleliğe karşı geliştirilmiş bir dövüş şeklidir. Bildiğim kadarıyla köleler dövüş olayını çaktırmamak için dans ediyor kisvesine bürünmüşlerdi. Günümüzde iyi bir şekilde yapmak için büyük ustalık isteyen bu dansta, tekme atıyor gibi yaparken en ufak bir hatada karşınızdakinin ağzını yüzünü dağıtmanız olasıdır. Evinizde varsa lütfen küçük kardeşiniz üzerinde denemeyiniz. Bak lütfen dedim.

Ama yine de en bombası burada Hintlilerin danslarını izlemek oluyor.

 

IMG_2143

 

Bir de, tangonun atası olduğunu düşündüğüm klasik samba dimağımı açıyor. Bu görüntüyü yavaş çekimle tango müziği ile dinlersek acaba sonuç ne olur?

 

Sanıyorum Paraguay’a karşı açılan o lanetli savaşın yancılarından Arjantin ve Uruguay, şaşaalı Brezilya kültüründen oldukça etkilenmişlerdi. İspanyolca okunuşu itibariyle ‘ş’ veya ‘j’ sesleri olmamasına karşın Arjantin ve Uruguaylılar, konuşmalarında ‘y’ yerine Portkizce’de bolca bulunan ‘ş’ (veya ‘j’) sesini kullanırlar. İspanyolcadaki ‘sen’ yani ‘tu eres’, bu ülkelerde yerini ‘vos sos’la değiştirmiştir ki bu da Portekizcedeki ‘voce’ye benzer. Genelde Orta Amerika’da kullanılan ‘vos sos’un Arjantin ve Uruguay’da bulunmasını başka türlü açıklamayorum.

Burada her türlü müziği dinledim ama nüfusun yüzde otuzunu oluşturan zencilerin sahne almamasını da oldukça garipsedim. Zira Afrika asıllıların kültüründe dans ve müzik her zaman çok önemli yer tutmuştur.

Ama sanıyorum ne yazık ki zenci halk burada gospelden başka bir şey okumuyor anladığım kadarıyla.

Hakikaten, keşke biri bir gospel okusa da ağlasak.

 


 

Terms & Conditions  |  Privacy Policy

Gezenti 2018 © All Rights Reserved