Bir Alma-Ata Bişkek Macerası II

II. BÖLÜM - Bişkek'e Doğru

 

Kırgızistan’ın bize vize uygulaması başlattığı gibi bir haberi çok iyi hatırlıyordum gazetelerden. Nitekim internetten de kontrol etttiğimde olay doğru gibi görünüyordu. Andrei ise böyle bir uygulamanın olmadığını söylüyordu. Tartışmayı bırakıp Kırgız elçiliğine gittik, tabi ki kapı duvardı. Ama neyse ki kapıdaki polis yardımcı oldu, önce vize uygulaması var dedi, sonra arkamızdan koştu ve yok dedi. Kah ben dumur oldum kah Andrei.

 

minibüs

Tipik bir Marşrutka, dikiz aynasının önündeki CD’ye dikkat!

 

Ankara’nın 70’li yılları dedik ya, evet. Hatta Ankara'nın eski otobüs terminali AŞOT’tan bile daha kötüydü (yaşamış olan bilir). Eski ve pis bir bina, karman çorman dizilmiş bir sürü otobüs, daha da berbatı dolmuş! Türklerin dolmuş tutkusunu anca şöyle açıklıyabildim: at yerine geçen, kullanımı kolay hayvan türü. Dolmuş’la Bişkek dört saat dedi Andrei. Çıktık yola. Aslında kilometreye vurursan iki yüz kusür gibi bir şey ama sınırda bekleme süresi uzatıyor mesafeyi, o derece yakın. Zaten Alma-Ata’nın başkentliğini de sınırlara yakın olduğu için almışlar Astana’ya (daha çok Çin’e yakın diye tırsmışlar belli ki,zira Kırgızlarla akraba gibiler gördüğüm kadarıyla).

 

Bu arada dünyanın resmi olarak orta noktası/merkezi olan yerin yakınından geçtik (ekteki foto, bir şey ifade etmeyebilir ama), bir tane ağaç varmış o kadar (gerçi ne olabilirdi ki diye düşünmeden edemiyorum Nasrettin Hoca'yı hatırlayıp, gülümseyerek).

 

dunyanin merkezi

 

Sınıra varmaya elli kilometre kadar kala polis çevirme yapıyordu. Bu ünlü beş günlük kaydı yaptırmayan bir amcayı aldılar içeriye. Eleman yarım saat kadar sonra geldi. Polise 1000 Tenge önermiş, polis de “bak benim yıldız kaç tane?” diye sormuş çift yıldızı göstererek, bunun üzerine eleman da yıldız başı biner Tenge verip gelmiş. Rüşvetçilik ayyuka çıkmış durumda. Elbette sıra bize de gelecekti. Kazak çıkışında polis teyzeyle gayet güzel anlaştıktan sonra (kadın bana: 'kardeş sen ne gün geldin Kazakstana' diye gayet anlaşılabilir bir şekilde sordu), Kırgız polisi Rus asıllı çıkmasın mı? Dolayısıyla Andrei vasıtasıyla yaptığı “500 Tenge at da çay içelim” önerisine 600 Tengele karşılık verince bizim vize var mı yok mu sorunsalı rafa kalkmış oldu.

 

DSC00045

Alma-Ata Bişkek arasındaki yolda bulunan Kazakistan-Kırgızistan sınırı

 

Dolmuşun gelmesini beklerken (Andrei bir ara yok olmuştu) bizim dolmuştan başka bir eleman geldi yanıma ve anladığım kadarıyla Rublesini Kırgız para birimi Somla değiştirmek istediğini söyledi. Bende de Som yoktu, ama anlaşamıyorduk bir şekilde, daha doğrusu beni anlamıyorlardı. Oralarda uzun saçlı erkek pek bulunmadığından beni yabancı sanıyorlardı ve anlamak istemiyorlardı, ona da çok içerledim. Andrei gelince durumu anlattım. Andrei çıkardı çocuğa 1000 Tenge verdi ve karşılığında Ruble filan da almayınca çocuk sevine sevine gitti. Ben de bu hareket üzerine arkadaş seçimimden dolayı kendimi bir kez daha kutladım.

 

Sınırda yine birilerini tuttukları için dolmuşu bekledikçe bekleyecektik. Andrei hemen başka bir dolmuş buldu. Kırgızistan’da olduğumuz için fiyatlar üçte bire inivermişti.

 

Bişkek

 

Bişkek! Burası Alma-Ata’nın yarı nüfusuna sahip, yeni ve şatafatlı binaların olmadığı ama,daha derli toplu gibi görünen, daha az trafiği ve hava kirliliği olan bir kentti. Ama yine de çevredikleri görüp de Andrei’ye şöyle bir itirafta bulunmadım değil: “bir kent Rusları varsa güzeldir.” Söylediğimi memnuniyetle karşıladı, zira kadınlardan bahsettiğimiz aşikardı. Böyle yerlerde insanın ömrünün uzamaması için bir neden göremiyorum.

 

DSC00047

 

Neyse, Amerikan yardımı ile bilmem ne kuruluşunun katkılarıyla kurulmuş bir yere gittik. Belli, Soros’un eli her yerde. Birleşik Devletler’in merkezi haberalma örgütü de sanki hafiften içeride konuşlanmış gibiydi. Orada Ulbek diye Andrei’in eski bir dostu, yine insan hakları, demokratik haklar konulu bir gazete çıkartıyor. Ama ortam hiç de Kırgızistan’ın eski ve bakımsız dış görünüşüne benzemiyor, gayet donanımlı. İki tane de biblo gibi kadın oturtmuşlar öyle güzel bir çalışma ortamı yaratılmış. Ulbek, adından da anlaşılacağı üzere (nerden anlaşılıyorsa) Özbek çıkınca, bunun üzerine Türkçe anlaşmaya çalıştık yine beceremedik. Ortamda Kırgız bir eleman daha vardı, “O, Türkçe” anlamaz dedi. “Niye, Özbek değil mi bu?” diye sorunca (Türkçe konuşuyoruz) “O, Özbekçe de anlamaz” cevabını verince çok güldüm. Neyse efendim, hoş beş, otel yerine ev kiralayın, aynı para ama rahat edersiniz dediler, kabul ettim (zaten bıkmışım otellerden). Kadın arkadaşlar da bizim ev bulmamızla bire bir ilgileniyor, yardımcı oluyor filan. Öyle de iyi niyetli, fevkalade insanlar...

 

Monument+to+Kyrgyz+batyr+(warrior)+Toktogul

Kırgız savaşçısı Toktogul

 

Akşam oldu, meğersem Andrei eski metalci miymiş neymiş, Ulbek’i de aldık, önce yemeğe sonra da rock bara gidecektik. Bu arada kalacağımız eve yollanıp iki ufak çantadan oluşan eşyalarımızı da atmıştık. Yemekte ben bunların niyetini sezdiğimden (votka-bira karıştırıyorlar), acı biberli votka yoksa içmem diye tutturmuştum (amaç sadece bira içmek) ancak makus talihim bir kez daha yüzüme gün yüzü göstermedi. Garsonun getirmesiyle beraber kadeh üzerine kadeh kaldırdık canım Nemiroff’tan. Bir yandan da at etinden meze yiyip bira içiyoruz. Bu arada ofisteki kadınlardan biri aradı, halimizi hatırımızı sordu, ben de Ulbek'e “gelsin o da, yazıktır” dedim. O da “nasıl yani, ama siz iki kişi o tek kişi” dedi. Dedim “ne diyorsun oğlum, gelsin muhabbet edeceğiz”, o hala “ama siz iki kişi” diye zırvalıyor. Ben de sinirlendim, “Ne iki kişisi, ben evliyim bu Andrei’nin de kız arkadaşı var, hayret bir şey” (bu arada Andrei'nin sinsi bakışları da gözümden kaçmadı değil). Yok, adama anlatamadık.

 

Sonra Andrei memnun olsun diye (zira Alma-Ata’da rock bar yokmuş) gittik rock bara, bir takım gruplar gürültülü bir şekilde canlı performans sergiliyorlar. Orada kafamızı iyice ütülettikten sonra biraz daha muhabbet edelim diyerek Ulbek'in rehberliğinde oranın en tiki barına gittik. Pek sevmem ama adam Türkik ya illa bir misafirperverlik yapacak. Ben de ses etmiyorum. Neyse başladık muhabbete. Ortamın çoğunluğu Rus ve gencecik tipler. Dans ediyorlar gruplar halinde. Ulbek birden bana 'senin kızın da böyle dans etse ne yapardın?' diye sordu (anladığım kadarıyla Türkiler olarak hepimiz kafayı namusla bozmuşuz). Ben de bilakis gayet olgun bir biçimde "hiç bir şey" dedim. “Onun kendi hayatı.” Bayağı şaşırdı ben böyle söyleyince. Sanırım benim “komple doğrarım” dememi filan bekliyordu. Gecenin ilerleyen saatlerinde daha çok fırçaladım bunu, ben fırçaladıkça adam beni daha çok seviyor, eleman beni sevdikçe ben de daha da coşuyorum ve de alkolleri tabiri caizse lükür lükür götürüyordum...

 

ne

 

Ertesi gün ikindiye kadar vaktimiz vardı. Grid sistemiyle kurulmuş olan Bişkek oldukça geniş bir meydanı, parkları, bahçeleri ile huzur dolu bir yer izlenimi uyandırdı bende. Politik karışıklıkları ise anlatmakla bitirilemeyecek gibi. (Şu aralar kapatılma yolunda olan) Birleşik Devletler üssünün yarattığı görüntü kirliliği yoktu neyse ki, yani sokakta üste görevli askerler görülmüyor. Çünkü bizim de yakından aşina olduğumuz bu şımarık askerler vatandaşa terbiyesizlik yapıp güzel bir sopa yiyince insan içine çıkamaz olmuşlar (duyduğum kadarıyla bayağı bir dayak yemişler). Kentin yarısını yürüyerek dolaştıktan sonra Alma-Ata dönüşü için otobüs terminaline doğru yollanmıştık.

 

Watch+at+President's+palace+in+Bishkek

Başkanlık Sarayındaki anıtın önünde başkenti ziyaret eden bir Kırgız ailesi

 

Alma-Ata'da Kımız Arayışı

 

Ata diyarımıza gidilir de kımız içilmeden olur mu? Buna olumsuz yanıt vererek Andrei'e kımız talebimi ilettim ama akabinde süküt-u hayale uğradım. Çünkü girdiğimiz marketten plastik şişede kımızla çıkmıştık, hem de alkolsüz! Meğer artık alkollü kımız üretilmiyormuş o alemde. Ben yine de ısrarcı inatçılığımı sürdürdüm. Andrei taze kımız yapılan yerlerden söz edince oraya gitmeyi teklif ettim. Aklım sıra orada, ilerlettiğim Kazakçamla kuracağım iletişim ve yaratacağım sinerji sayesinde elemanların kaçak ürettiği alkollü kımızı tezgah altından çıkarttırmayı başaracaktım. Andrei ısrarım ve inancım karşısında pek itiraz etmedi ama bana götüyle güldüğü ile ilgili içimde bazı şüpheler oluşmadı desem yalan olur.

 

Kımız denilen içecek at veya inek sütünü mayalayıp yaptıkları, ayranımsı bir şey. O yörede kımıza benzeyen deve sütü de meşhur. Ama Andrei’nin paslı ağzı bunların arasındaki farkı anlayamasa da (kendisine de belirttim) bariz bir tad farkı var. İnek ve at kımızı arasında da fark var. Bu arada müthiş Kazakçama rağmen elemanların tezgah altındaki alkollü kımızı çıkartma konusundaki başarısızlığımı ifade etmeliyim. Andrei halen alkollü kımız üretilmediğini söylese de benim inancım baki ve bu konuda mücadelem sürecektir.

 

Ata_09

Andreiciğim biraz kımıza odaklanalım lütfen

 

Biz kımızları içerken Andrei’nin iki arkadaşı geldi çift olarak (kımızı bitirip de alkole başlamış da olabiliriz tam hatırlamıyorum). Eleman aracı kullandığı için alkol alamadığından dolayı hayıflandı, zira polis yakalarsa kan kusturuyormuş. Biz de, onların evlerinin yakınlarındaki bara doğru yola çıktık. Bu arada söylemeyi unuttum: ilk geldiğimde bazı araçların direksiyonlarının sağda olduğunu görüp münferit vaka sanmıştım. Ama ilginç ve çılgın bir biçimde o yörelerdeki araçların yarısının direksiyonu sağda, trafik ise soldan akıyor. Nedeni ise bu araçların daha ucuz olmaları. Trafik bir alem zaten. Otobüsçüsü, dolmuşçusu derken kaotik bir ortam söz konusu. Neyse, bara gittik (bar da tam mahalle arasında mahallelinin mekanı. Gerçi mahalleli dedik ama böyle mahalleye/mahalleliye can kurban, kendi mahallelerimi hatırlıyorum da hay ben öyle mahallenin diyorum. Mahallemin adı da Yenimahalle, hele hele...), olayın ne olduğunu tam olarak idrak edemedim ama bir anda bardan pet şişelere bira doldurtup çıktık ki meğersem bu şekilde, bakkaldan almaktan daha ucuza geliyormuş. Eve gittik, ev tek oda. Salon yok. Tecrübelerime dayanarak kendi kendime düşündüm, “tek odalı evde varsa eşini, seçmeli olarak da çoluğunu çocuğunu doğrarsın”. Buna müteakip sosyalizm zamanını sordum, çocuk olursa iki odalı ev veriyorlarmış, çocuk sayısına bağlı olarak üç veya daha fazlası da söz konusuymuş, o da adamına göre tabii. 

 

220px-Peter_Kropotkin_circa_1900
bakunin

 

Biraları içmeye başladık, tadından biraların votkalı olduğunu idrak ettim. Bar sahibi süper işletmeci mantığıyla insanlar bir an önce kafayı bulsun diye biraya votka basıyormuş kimi yerlerde. Anladığım kadarıyla amaç sosyalizm zamanından bu yana süren “işletmede fazla kalmıyayım, cebime para mı giriyor?” mantığı. Sonra kafalar parlamaya başlarken muhabbet döndü dolaştı anarşizme geldi. Nedense elemanlar anarşizm konusunda ikna edilmeyi isteyen bir görüntü sergiliyorlardı. Sordukça sordular, ben de en sonunda dayanamayıp “Kropotkin, Bakunin, Naçayev, Tolstoy... hepsi de Rus, siz de gelmiş anarşizmi bana soruyorsunuz” diye payladım bunları. “Gidin okuyun” dedim. Bunun üzerine, “ama onlar (ya da eserleri) burada değil ama sen burdasın işte” dediler. Kendimi orta doğu ve balkanların en büyük anarşist düşünürü ve atom profesörü gibi hissettim o an.

 

Gördüğüm, kitlede büyük bir politik düşünce boşluğu olduğuydu. Çoğu kararsız, kimi zaman kaygan zeminde yolunu bulmaya çalışıyor, kimi zaman boşlukta sallanan yelkovan misali, saatsiz ve saniyesiz tek başına yuvarlanıp gidiyor.

 

Tarihi değiştircek güce sahip olup da bu kadercilik neden? Bu mudur hayat? Veya nedir?

 

Veya nereye gidiyoruz?

 

 

Paylaşım için

Bir Alma-Ata Bişkek Macerası

“İçkiyle ilgili bir sorunum yok, 

bulamadığım zamanlar hariç.”

Tom Waits

 

I. BÖLÜM

 

Gezmedik ülke bırakmadığı ve de bir takım şüpheli davranışlarından dolayı yılardır ajan olduğundan şüphelendiğim, Kazakistan Rus'u kadim dostum Andrei'in ısrarlı davetine icap edip Dubai aktarmalı Alma-Ata uçağına biletimi aldığımda ufak çaptaki bavulumu taşımayayım diye yanıma almamıştım. Mamafih Astana havayollarına ait bilmemne tipi uçağa bindiğimde gördüğüm çoğunluğunun Kazak olduğu aşikar olan yolcuların neredeyse tümü, ya aşırı bir şekilde yüklendiklerinden ya da daha akıllıca olacağını düşündüklerinden bavullarının tamamını veya bir kısmını yanına aldığıydı. 

 

El çantamı zor bela bir yere tıktıktan sonra idrak ettiğim ikinci durum, uçağın, bunu daha sonra ata diyarımızda da çok yakından tanıyacağım gibi, dolmuş mantığına sahip olmasıydı. Herkes beğendiği yere oturmuş gibi görünüyordu, benim yer de bir “teyze” tarafından kapılmıştı. Nedense o kargaşa ortamında kendimi birden evimde gibi hissettiğimden olsa gerek ben de boş bulduğum bir yere ilişiverdim, hem de yanımdaki kadının ufaklığı olduğu gerçeğine rağmen. Diğer yanımda da Rus bir arkadaş oturuyordu. Tarzanca diye tabir edilen beynelmilel dilin yardımıyla yanımdakilerle sohbet ede ede vurduk yola; kah çocuk baktık, kah içtik, kah uyuduk. Bir yandan da havayolunun dergisinden kiril alfabesini hatırlamaya çalışıyor, diğer yandan Kazakçayı sökmeye uğraşıyordum (salem=selam, rahmet=teşekkür, haliniz kalai=nasılsın vs... Rusçamı da kıpırdatmayı başarmıştım hafiften.).

 

“I don't have a drinking problem ‘cept when I can't get a drink.”

  Alma-Ata 

Nihayet Alma-Ata'ya varmıştık. Uçaktan inip sınır polisinin yanına hızlı ama emin adımlarla vardım diyemem, zira bu sınırlar kadar insanı geren başka da bir şey yok yolculuklarda. Bir de Kazakistan için oturum izin kağıdı gibi bir şey almam gerekiyordu Anderi'nin salık verdiği üzere. Bu, Kazakistan'a gelip de beş günden fazla kalacaklar için gerekli bir belge, eski demir perde ülkelerinin kimilerinde, ufak tefek farklılıklarla süregelen bir prosedür. Andrei "biraz sakal at, olayı çözersin" demişti ama görevli bir babuşka[1]olduğu için frekansı tutturamadım bile, ne de olsa her gün rüşvet, hadi rüşvet demeyelim de büyüklerimizin işaret ettiği gibi bahşiş diyelim, vermeye alışkın biri değilim. Bu arada bir ülkeye vizesiz, elini kolunu sallayarak girebilmenin de ne kadar güzel bir duygu olduğunu bir kez daha farkettim. Binlerce soruyla, bazen şüpheci, bazen aşağayıcı bakışlarla karşılaşmamak ve de en güzeli bir sınır polisi ile çat pat da olsa kendi dilinde anlaşabilmek. 

 

Bu kadar güzellikten sonra illa da bir musibet olması gerektiği kuralıyla bavulu almak için dışarı çıktığımda acı gerçeği farketmiştim. Ancak bu ilk kayıp bavul vakam olmadığından çok da umursamadım. Eh, bavul dediğin ya bulunurdu ya da bulunmazdı, oturup ağlayacak değildim. Ancak kayıp bavul kaydı için görevlinin gelmesinin bir saati bulması da iyi olmadı. Neyse ki Andrei tam zamanında beni karşılamaya gelmişti ve bu kez görevliler Rus asıllı olduklarından Andrei'in devreye girmesi durumu kurtarmıştı. Yoksa daha uzun süre oralarda sürünürdüm açıkçası. Neyse formlar doldu ve klasik bir biçimde sonlandı: biz sizi ararız.

 

DSC00034

 

Havaalanından dışarı çıktık. Sonbahar! Ne muhteşem bir mevsimdir sonbahar. Dışarısı Ankara'nın 70'li yılları gibiydi. Ne benzerlik ama! Beklediğimiz otobüs gelmiyordu, gelen de aynı hızla boş bir şekilde durmadan geçiyordu. Sonra bekle bekle nereye kadar, Andrei başka otobüsle aktarma yapalım dedi. Gelen ilk otobüse atladık. Anladığım kadarıyla buralara ajanlardan başka İngilizce konuşan turist pek gelmiyordu (onlar da otobüse binmiyordur herhalde). Dolayısıyla İngilizce konuşurken gençlerin ilgisiyle karşılaşmam biraz utanmama sebep olmadı desem yalan olur.

 

Aktarma yerinde Andrei daha vaktimiz var diyip yakınlardaki bir bakkala daldı. Raflara baktım “Bibip” diye Kazak birası vardı, haydi ben o birayı sarı lacivert renklerinden dolayı tercih etmiş olabilirim ama Andrei'in “Sex” diye bir bira almasını neye yoracağımı bilemedim, sonradan açıklama yaptı da içime su serpti, bu aldıklarımız nüfusun ağırlığını oluşturan genç kitleyi hedeflediğinden böyle ilginç isimlere sahipmiş yeni çıkan biralar, ama tadları iyiymiş. Bir şişe de votka sardırdık bakkala, ev için nevale.

 

Neyse biraları açınca ve koca bir fırt çekince ne gam kaldı ne kasvet. Biranın tadı gerçekten güzelmiş. 'İşte Alma-Ata' dedim kurum dolu gökyüzüne bakıp. Bir yudum daha aldım, yanımızda huriler vardı sanırım. Bir yudum daha rüzgar kurumuş yaprakları savurdu havaya... 

 

Bira biterken otobüs gelmişti.

 

 

7

 

Alma, elma demek. Ata da, ata, baba anlamları taşıyor. Elmanın atası olan bu topraklarda bulunan kentin simgesi olan elma ağaçları bilinçsiz ve plansız kentleşme sonucu yok olmaya yüz tutmuş. Sanırım soyumuzda bir gariplik var. Ankara'nın da portakal-mandalin ağaçları katledilmişti zamanında elit kesime yeni uydu kentler inşa etmek için... Neyse efendim, Alma-Ata, (Ankara'yı bilenler için) bir buçuk milyonluk bir 100. yıl semti düşünün, aynen o! Bir de ona Ankara'nın 1970’li yıllardaki hava kirliliğini ve otobüs bekleme ıstırabını, traleybüslerini ekleyin resim tamamlanır. Tek farkı ağaç sayısı. Her yer ağaç dolu. Park ve bahçe düzenlemeleri ve bakımı sosyalizm çöktükten sonra rafa kalktığı için darma dağınık görünüyor, ama kent yemyeşil. Bir diğer önemli husus ise Nou Camp gibi kalabalık olan otobüslerdeki müzik yayını. Ancak otobüslerin kalabalığı ise gerçekten ömür törpüsü, otobüs biniş ve inişleri yalnızca önünde ve ortasında kapısı olan otobüsün sadece orta kapısından yapılıyor. Çünkü orta kapıda konuşlanan muavin kadınlar inişte otobüs ücretlerini topluyor, ancak gel gör ki o orta kapıya yanaşmak tam bir dert. Yolcular ise inen yolcuya yadımcı bir tavır sergilemeyince de milletin ayak-bacak ne varsa, basarak, çiğneyerek ilerliyorsunuz özürler eşliğinde. 

 

DSC00035

100. Yıl Hruşevski Evleri değil Alma-Ata

 

Dağ Bayır

 

Alma-Ata’nın etrafı dağlarla çevrili ve kentin bittiği yerde dağ başlıyor. Nitekim Türk dediğin gittiği bir yerde öncelikle hakim tepeye konuşlanmalıdır mantığından yola çıkarak  Andrei'in haftasonunu dağda geçirme teklifini memnuniyetle kabul etmiştim. Yanımıza iki arkadaşını daha alarak eskiden oldukça popüler olan kayak merkezi Almatau'ya gitmek için çıktığımız yolda otobüs veya oraların en yaygın ve ucuz ulaşım aracı olan marşrutka (bildiğimiz dolmuş) bulmakta zorlanınca yoldan geçen bir arabayı durdurup fiyatta anlaşmak durumunda kalmıştık. Alma-Ata'da bir yasal olarak taksicilikle uğraşanlar, bir de yoldan insanları toplayıp yarı zamanlı taksi-dolmuşçuluk veya taksicilik yapanlar var. Elbette ki gideceği yolun benzin parasını çıkarma amacı güden normal vatandaşın tarifesi daha ucuz.

 

Almat_11

 

Dağa yaklaştıkça kendinizi o kirli havadan kurtarıyorsunuz ve az ilerideki kentin tepesindeki siyah fanusu görüp üzülüyorsunuz. Gittiğimiz yer, Sovyetler zamanında dolup taşarmış ama çöküşten bir zaman sonra kitlenin bir başka kayak merkezi olan Medeo'yu veya Chimbulak’ı tercih etmesi sonrasında atıl kalmış. Yıllarca neredeyse hiç ama hiç dokunulmamış oradaki dağ otellerine. Bazıları bakımsızlıktan çürümeye yüz tutmuş. Kaldığımız otel de Sovyetlerin nostaljisini her anlamda taşıyordu. Duvar kağıtlı odalar, oldukça eski ama sağlam ve temiz battaniyeler, çarşaflar. Yıllar öncesinde unutulmuş olan mobilyalar... O güzelim orman ve tepeleri görünce derhal otele yerleşip birer votka ile zihnimizi temizledikten sonra doğa yürüyüşüne çıkmak farz oluyor elbette ki. Yürüyüşten sonra akşama doğru bir şeyler atıştırıp yakınlarda mağaradan bozma bir bar keşfediyoruz. Hoş bir yerdi ama boştu, insanların modaya uyup da bu muhteşem yeri unutmasına anlam vermekte zorlanmıştım. Oradan çıktığımızda gittiğim bir çok yerde yaptığım üzere yakında akan dereye idrar testi yaptırıyordum ki acı bir fren ve akabinde ürkünç bir çarpma sesi geldi. Hemen intikal ettiğimiz olay yerinde kafalarının bulut gibi olduğunu gözlemlediğim üç tane genç (genç dediysek benden genç anlamında, yoksa eşek kadarlardı), arabayı devirmişler. Ama nasıl devirdikleri tam bir muammaydı. Sanırım, eğimli bir duvar vardı basket sahası gibi bir yerde, artık oraya aracı yan mı soktular, uçarak mı geldiler veya ne yaptılarsa? İnsanın sarhoş olduğunda aklına oldukça yaratıcı fikirler gelebildiğini deneyimlerimizden bildiğim için olayı fazla da deşme gereği duydum desem yalan olur. Elemanın biri “anama babama ne diyeceğim şimdi ben” diye ağlamaklı idi. Neyse ki can kaybı ve önemli bir yaralanma olmadığından “bu kadar da içilmez ki birader” diyerek otelde kalan konyak ve şaraba doğru yollanmıştık bile. 

 

Almat_07

 

Andrei ile Ukrayna’da 2003 Ekotopya’sında tanışmıştık. O zaman yeni evliydi. Eşi İnna çok tatlı, utangaç bir hanımefendiydi. Nepal’deyken eşinin ölüm haberini aldığımda şok olmuştum. Böyle dünyanın adaletine diye sövmüştüm kahrolarak.

 

Andrei beni İnna’nın ailesine yemeğe götürdü. İnna’nın babası Kazan Tatarlarındandı, “adım Feyzi” demişti elimi sıkarken. Feyzi ne lan? Neyse, isim cahilliğimi bırakıp, oraya giderken biracıdan temin ettiğimiz taze biralardan içelim dedim ama hemen hoşgeldin hesabı votkalar açıldı. İnna’nın kızkardeşi, kızkardeşinin kocası ve onların çocukları gelene kadar ikişer tane fondiplemiştik bile. Sonra Feyzi benimle Tatarca konuşmaya başladı. Üç beş kelime yakalıyordum ama nafile. Toplamda söyledikleri pek bir şey ifade etmiyordu. Sonra televizyonunu açtı, Tatarca haber izletti, yok, sıfır. Bendeniz mal gibi bakıp sırıtıyordum. O da sırıttığımı görünce “anladın mı?” dedi ben de “bunlar Rusça konuşuyor, nesini anlıyayım” dedim, bir yandan kızar gibi oldu ama hemen bana hak verdi “Tatarca konuşuyorlar ama ağır bir Rus aksanıyla” dedi. Açıklama yapmaya çalışmamdan önce neden benim Kırım kıyı boyu Tatarlarını anlayıp da Kazan Tatarlarını anlamadığımı sordu (biz ne yazık ki İç-Kırım Tatarlarını da anlamayız). Ben de ona Osmanlı öncesinden bu yana dilimize çok yüklü Arapça-Farsça ve hatta Fransızca kelimeler girdiğini, sadece sınır yakınlığı vb nedenlerle etkileşim içinde olduğumuz Azerice, Kırım kıyı boyu Tatarları ve Gagauzları anlayabildiğimizi anlatmaya çalıştım (Uygurları, Türkmenleri ve Kırgızları da anlayabiliyoruz). Sonra tek tek eşyaları tanımlayan sözcüklere geçtik. Çoğu aynıydı ama yine de iletişim sorunluydu.

 

Ata_04

Alma-Ata’nın göbeğindeki merkez parkında bulunan,

II. Dünya Savaşı’nda Moskova’yı savunan Ivan Panfilov

ve askerleri anısına yapılmış heykel

 

İçses: “O değil de arkadaş, hayır yemek başlamış, yemeğin yanında bira içiliyor efendi efendi, durup durup yok sağlığımıza, yok dünya barışına, yok dostluğa kadeh (votka fondip) kaldırmanın ne anlamı var? E tamam adamlara uydun, hadi votkaları içtin, birayı kimse içmiyordu hadi birayı da bitirdin kovayla, e be adam, adamların çıkardığı bozuk Şirince şarabını ne diye içersin cila diye? Hiç mi görmedin? Al sana cila, al sana kapak!”

 

Şunu bir kez daha farkettim ki insan gibi içmek lazım.

 

Ata_02

 

Ertesi sabah üzerimden manda sürüsü geçmiş gibi bir hisle uyandım. Gerçi daha önce üzerimden manda sürüsü filan geçmemişti elbette ama geçse de buna benzer bir şey olurdu diye düşünmeden edemiyordum. Andrei'nin annesi her zamanki gibi bana kahvaltı hazırlamış ve ortadan yok olmuştu. Evde yalnız olduğum hissiyatı da Andrei’nin arada sırada yaptığı gibi, işyerine gitmiş olduğunu idrak etmemle açıklığa kavuşmuştu. 

 

Andrei sanıyorum Kazakistan’ın tek anarşisti (başkasını bilen varsa lütfen öne çıksın). Ancak ekmeğini kazanma zorunluğunda olan her insan evladı gibi, bazen çalıştığı yerler görüşleri ile çelişse bile, nihayetinde çalışmak zorunda. O da özgürlük ve insan hakları kisvesini şiar edinmiş,muhtemelen Soros destekli bir gazetede çalışıyor (onunla hem fikiriz bu konuda ama asla kaynağı bilemiyorsun, anca tahmin). İşe girmesi de şöyle olmuş, patronu iş görüşmesinde votka, konyak filan çıkarmış, içmişler içmişler ve sohbet etmişler bir yandan da... İlerleyen saatlerde patron “içenden zarar gelmez, hele sarhoş olmadıysa” demiş ve bizimkini işe almış. Kendisiyle de tanıştım (tanıştığımda da mis gibi alkol kokuyordu), fevkalade mübarek bir insan, sanırsınız kilise, cami, hayrat filan yaptırmış.

 

Neyse, Andrei gazeticilik vasıtasıyla bayağı bir yer gezmiş, görmüş. En son Venezuela ve Brezilya’ya gitmişti. Votka içiyorduk bir yandan muhabbet ederken. Asıl konuya geldik tabii o kadar içince: “kardeşlik” dedim, “Brezilya olsun, Venezuela olsun, gittin gördün, şimdi söyle bakalım, Brezilya’nın hatunları mı yoksa Rus hatunları mı?” yanıt olarak Andrei tereddütsüz (gözleri de fıldır fıldır dönerek) “Ruski, Ruski” diye kafasını adeta pisikopatmış, manyakmış gibi sallamıştı, bunun üzerine daha fazla yorum yapmaktan kaçındım tabii.

 

Ata_06

 

Daha önce bahsetmiştim, eğer Kazakistan’da beş günden fazla kalacaksanız, nerede kaldığınızı filan bildiren bir kayıt yaptırmanız gerekiyor. Bunu özel turizm ofisinde yaptırırsanız 40-50 TL, direk kendininiz ilgili devlet dairesinde yaptırırsanız sadece 8 TL gibi bir şey tutuyor. Tek başıma olsam biraz zor halledebileceğim bu görevi Andrei'in yardımıyla devlet dairesinde, yani yerinde çözmek için buluştuk. İçeri zibil gibi kalabalık. Tam Kafkaesk bir ortam. Ne bir görevli ne bir danışma memuru var. Panolardaki yazılar Kazakça. Tabii zorunlu olmadığından sanırım, Kazakça bilmeyen Andrei de hiç bir şey anlamıyor yazılanlardan. Ben de anlamıyorum ama yine de Türkiye’den alışık olduğum üzere dürttüm bunu, çünkü Kafka'dan ve yurdumdan çok iyi bildiğimiz gibi bir devlet dairesinde beklemeye başlarsan sadece beklersin. Kapalı gişelerden birisine gittik camı tıklattık, içeride oturan teyze açtı, Andrei Rusça konuştu, kadın bana baktı “Türksen?” dedi, ben de “evet” dedim. Bir şey sordu, o an anlamadım. Sonra yanımıza yanaşan bir Kazak eleman “senin kamp nerede?” diye tercüme etti. “haa kamp” dedim, “arkadaşta kalıyorum” diye Andrei'i gösterdim. Hem onları anlayamadığım için hem de Rusça bilmediğim için kendimden utandım. Neyse, sonuçta yok pasaporttur, yok ikametgah ilmuhaberidir, bir sürü fotokopi çekerek bu zorlu görevi de iki gün içinde hallettik.

 

Sonra Andrei bana geleneksel Kazak yemeği tadımını teklif etti, yani at eti! Ben de önceden hemen her şeyi yerim diye racon kestiğim için hayır diyemedim. Gittik oturduk. Tipik Kazak yemeği, dilimlenmiş at etli nudıl (yani pirinç makarnası) çorbası gibi bir şeydi. Andrei tipik Kazak geleneğinin de atla bir yere gittikten sonra atı kesip yemek olduğunu söyledi. Ben de “geri nasıl dönüyorlar acaba” diye bir soru attım ortama. Dudaklarımızı bükerek birbirimize baktık ama bir yanıt bulamadık. Belki de geri dönmüyorlardır, hala bilemiyorum.

 

Paylaşım için

Terms & Conditions  |  Privacy Policy

Gezenti 2018 © All Rights Reserved