TAZE TAZE KAMBOÇYA II

YİNE PHNOM PENH

 

Siyam Rip’e gidişim de Siyam Rip’ten dönüşüm de tabiri caiz ise aşırı alkolden mütevellit leş ve biraz da keş gibi olmuştu. Pansiyon yolunda eski iki arkadaşımı görüyorum: Jassi ve Eric (hukuk okuyanlar), hemen tuk-tuktan atlayıp beraber akşam yemeği yemeye gidiyoruz. Daha sonra pansiyonda diğer dostları da görüyorum ve bir bir muhabbet ediyoruz. Otel sahibi Eric’le yine shuffleboard oynayıp, içiyoruz. Bana hazırladığı kokteyllerden sunuyor, hayat, memat, film projelerimizden söz ettikten sonra kadın konusuna gelip dostluğumuzu pekiştiriyoruz. Sonra da beni öve öve bitiremediği bir Kore restoranına götürmeyi teklif ediyor, kabul ediyorum. Kore yemeklerinin “iyisi de çok iyi olur.” Zira bir sonraki gün son durağım olan başka bir kente gitmem gerekecek, yani Sihanokvil’e.

 

kimchi

Kimçisiz Kore mutfağından söz edilemez

 

Kalan son günümü de bari kentin görmediğim mekanlarını filan gezerek değerlendireyim diyorum. Bu minvalde bir tane tuk-tukçu ile anlaşıp kent turuna çıkıyoruz. Aynı zamanda rehberliğimi de yapan tuk-tukçu anlatıyor: “Burası saray, görmek ister misin?” Saraya şöyle bir dışarıdan bakıp, “görüp de ne yapacağım?” diyorum, nihayetinde haz etmediğim bir sistemi temsil eden zenginlikle, sömürgenlikle alakalı bir yer.

 

Sonra beni soykırım müzesine götürüyor, Kızıl Khmerler, Pol Pot ve soykırım ile ilgili bir sürü şey biliyorum ve bizimkinin aksine bu toplumun bu soykırımı hatırlamaya değil unutmaya ihtiyacı olduğunu düşündüğümden oraya bakmayı da gereksiz buluyorum. Kısaca, bu Pol Pot denen kişi, artık sosyalizmi nasıl ve neresinden anlamışsa, “yeni insanlar” adını verdiği okumuş insanların, kentte yaşayanların, tembel gördüklerinin, gözlük takanların yani kısaca biraz bilgi sahibi ne kadar insan varsa yaşamalarının elzem olmadığına kanaat getirip bunları resmen yok ediyor. Fakirlere gelince, onları da çoluk çocuk, kadın veya yaşlı demeden bir çok insanı “ölüm tarlaları” diye anılan tarlalarda ağır şartlarda ölümüne çalıştırıyor, katlediyor. Gerçi Pol Pot’un başa geçmesi de bölgede bir çok hasara neden olan Birleşik Devletler’in, Vietnam’dan sonra Kamboçya’yı da işgale yeltenmesiyle başlıyor. Vietnam, savaştan galip çıkınca Kamboçya’ya da yardım etme amaçlı giriyor ve Birleşik Devletler’i oradan da temizliyorlar. Ama bunun sonucunda hem bir işgal süreci başlıyor (Vietnam halen Kamboçya iç ve dış işlerinde etkili) hem de Pol Pot gibi “sol” gösteren kişiler yükselişe geçiyor.

 

131208160035-cambodia-mass-grave-horizontal-large-gallery
imrs.php

Ölüm Tarlaları

 

Orayı da es geçtikten sonra Rus Pazarı’na varıyoruz ki burası 1990’lardaki Ankara Maltepe pazarının aynısı, ancak alışverişle işim olmadığından yine pas diyorum. Kayda değer diyebileceğim yarı kurumuş bir göl ve bir de kentin içinde küçük sayılabilecek bir park var daha önce görmediğim, onun dışında hemen her yeri çözmüşüm meğer.

 

Aynı şekil pansiyonun yolunu tuttuk zira ertesi gün Sihanokvil’e doğru yola çıkıyordum. Yine yolculuk, yine bir klasik olarak alkol duvarının aşımının tekrarı eşliğinde...

 

Sihanokvil (Sihanoukville)

 

Bu kez Andrei’nin bir arkadaşı olan Samuth ile irtibata geçmiştim gitmeden önce. Samuth’un orada bir pansiyonu varmış. Eleman beni bir saat kadar beklettikten sonra otobüs garına teşrif etti. Bu arada ben de çevrede ne kadar taksici, tuk-tukçu, değnekçi, şakşakçı, kolpacı varsa ahbap olmuştum. Samuth çevremdeki bu kalabalığı görünce biraz şaşırdı elbet, sonra beraberce arabasına atlayıp yola koyulduk. Gazetecilik yaparken bir konferansta tanışmışlar Andrei ile. Şimdi ise bu pansiyonu açmış ve bir de okul projeleri varmış. Daha sonra beni Long ile tanıştırdı benimle ilgilenmesi için, çünkü kendisinin işleri vardı. Long beni motosikletiyle alıp çevreyi dolaştırdı. Küçük bir kent olan Sihanokvil’in turistik kısmı deniz kenarındaydı, asıl kent merkezi ise daha içerdeydi. Deniz kenarında bungalov veya ahşap tipi pansiyonlar, barlar, kafeler vardı. Upuzun da bir sahil. İleriye doğru okyanusta ufalan adalar. Hoş bir görüntüydü ama kapanan hava yağmur habercisi gibiydi bir yandan da. Allahtan yağmur, yemeğe oturduğumuzda başladı. Yan masada oturan gavurlar da kalkınca yarı açık olan esnaf lokantası tadındaki yerde tek yabancı olarak ben kalmıştım. Long’un söylediği ucuz Kamboçya biraları, karidesli fıstıklı nudıl, baharatlı acılı ince kıyılmış Çin yemeğini andıran et, meyve derken yemeğin hepsini bitiremeyeceğimiz belli olmuştu bile. Bu arada Long benim çubuklarla yediğimi görünce çok sevinip alkış tuttu. Neşeli bir elemandı, arada sırada patlattığı kıkırdamayı andıran bir gülmesi vardı, bazen bana da neşe kaynağı oluyordu bu kıkırdama.

 

DSCN1710

 

Bir ara etrafta birbiriyle itişen çocuklarla konuştu, İngilizce öğretmenliği yaptığı okuldan öğrencileriymiş. Sonra Samuth’la beraber açmaya çalıştıkları özel okuldan söz etti. Zengin bir aileden alacakları bir öğrenci karşılığında durumu olmayan bir öğrencinin eğitimini üstleneceklerinden bahsetti. Tabi aşmak zorunda oldukları finansal zorluklardan. Bir sigara yaktım, yağmur da dinliyordu. Long, ailesine uğrayıp yarım saate dönmek için izin istedi, bir bira daha söyledim. Bu arada masadaki muzları küçük çocuklara verdim. Diğer yemekleri de vermek istiyordum ama nasıl soracağımı bilemiyordum, utanıyordum açıkçası. Sonra iki tanesi ile göz göze geldik. Belli belirsiz bir işaret yaptım. Çocuklar işareti anlayıp geldi ve ellerindeki poşetlere kalan yemekleri doldurup uzaklaştı. Sanırım bugünkü rızkları çıkmıştı. Bunu ilk baştan anlayabilsem onlar için de bir şeyler sipariş edebileceğimi düşünüp kendi kendime küfrettim. Sonra Long geldi.

 

Deniz kenarında birer bira daha içtikten sonra uykusu geldiği için izin istedi. Ben de denizin kenarından, örümcek hislerim doğrultusunda yukarı doğru kırdım. Biraz ileride şahane manzaralı diktörtgen biçiminde ortaya kurulu bir bar ve içinde de Nicole Kidman’a benzeyen biri vardı. Gerçi tecrübelerimden dolayı belli bir alkol seviyesinin üzerine çıkıldığında kadınların Nicole Kidman’a benzeme olasılığı da artıyor gibiydi ya, neyse. Bara oturup sert bir şeyler söyledim. Gecenin sonuna doğru mitolojiden filan konuşuyorduk hatırladığım kadarıyla. Sonrasında, burada daha yaygın olan motor-taksi bulup pansiyona yollandım.

 

DSCN1717

 

Ertesi gün o civarın en tuhaf yeri olan Yılan Evi (Snake House) denen pansiyon, sürüngen hapishanesi karışımı olan yere gittim. Garip ve biraz da mafyatik olduğunu düşündüğüm bir Rus tarafından işletildiğini duyduğum bu yer gerçekten hem üzücü hem de hafiften ürkünçtü desem yalan olmaz. Türlü türlü yılanlar, balıklar akvaryumlarının içinde uyuşuk bir halde dururken, zavallı kuşlar kafeslerinde, timsahlar da kuyularında çaresiz bir bekleyiş içindeydi. Daha sonra bana katılan Long ile orada ufak tefek bir şeyler atıştırdıktan sonra çok da fazla kalmak istemedik.

 

snake-house

 

Dönüşte midem kazındığından yakınlardaki bir Japon Lokantasına gitmeye karar veriyorum. Zira Japonya’dan sonra iflah olmaz bir suşikolik olduğum gerçeğini kendi kendime itiraf etme zamanıydı belki de. Bar şeklindeki yere oturuyorum, muhtemelen son müşterileriydim. Bu arada menüden gördüğüm kadarıyla dünyanın en ucuz suşisini yapıyor olmalılar. Derhal ufak bir kombo sipariş edip bir de kralından bir Asahi söylüyorum, zira Sapporo yok. Sonra hal ve tavırlarından Japon olduğunu anladığım biri mutfaktan çıkıp eğilerek sipariş ettiğim kombonun içinde bilmemne makisinin olmadığını onun yerine başka bir rol verebileceğini söylüyor. Ben de kurnazca “baba iki saşimi kes o zaman sen. Boşver şimdi rolla filan uğraşma” diyorum. Saşiminin pahalı olduğunu benden daha iyi bilen eleman kesik bir Japon kahkahası atıp, “sana özel olarak saşimi yapacağım” diyor, içinden muhtemelen de “çakaaal” diyerek. İçeri girince alkolün de tesiriyle Kamboçya hükümeti hakkında atıp tutmaya başlıyorum hemen. Çünkü daha önce bahsetmediğim üzere Kamboçya Halk Partisi denilen iğrenç bir parti başa kurulmuş, halkı emdikçe emiyor. Gerçi diğer parti gelse farklı mı olacak, elbette ki hayır. Neyse çalışan Khmer elemanlar da bana hak veriyor ama tırstıkları için çok da yüksek sesle konuşamıyorlar. Ben de bunun üzerine bir şekilde Mao sempatizanı olan kralları hakkında bir iki övücü söz söylüyorum, hemfikir kalıyoruz. Japon aşçımız ve oranın da sahibi olan eleman yemekle beraber gelip bir bira da kendisine koyuyor. Bir yandan yiyor bir yandan da sohbet ediyoruz. Çıkarken adam yerlere kadar eğiliyor, ben de eğiliyorum. O eğiliyor, ben eğiliyorum derken bir an oradan asla çıkamayacağımı düşünüyorum. Neyse eğilirken hafif hafif geri geri gitmek suretiyle kendimi dışarı atıyorum.

 

DSCN1660

 

Sihanokvil’i bitirdikten sonra çevre ilçeleri Kampot ve Kep’i ziyaret etmeyi kafama koymuştum. Ancak sezon dışında gittiğimden ulaşım sıkıntılıydı. Konuştuğum acentalar ise taksi ayarlama konusunda kazıkçı davranıyordu hesaplarıma göre. Neyse en sonunda uygun bir şeyler ayarlayıp yola çıktım. Şoförüm zerre İngilizce bilmiyordu ki bu bazen avantaj olabiliyor. Sırayla Khmerce kasetler dinleyince çantamda dünden kalan biraları çıkartıyorum. Eleman da hayır demiyor, böylece iyi bir şoför olduğunu da ispatlıyor bana. Biralar biterken Kampot’a varıp bir iki dolanıyoruz ancak burası resmen bir hayalet kasaba gibi. Broşürlerde yazılan, Hint-Çini veya Çin-Hindi veya her ne ise, sömürge dönemi evleri ile nostalji yaşatacak bir yer değil kesinlikle. Veya en azından mevsimi değil. Madem öyle, biz de gagamızı ıslatalım bari diyor ve gözüme kestirdiğim bir pansiyon bara giriyoruz.

 

DSCN1724

 

İçeride kafalarının bir buçuk ile iki milyon arasında gidip geldiğini tahmin ettiğim üç tane, yaşını başını almış amca bir yandan piizlenirken diğer yandan da barın içinde duran diğer arkadaşlarının elindeki, sigara için oldukça kalın sayılabilecek bir şeyin sarılmasını seyrediyorlardı. Selam verip, “burada ne içebilirim” tuzak sorusunu soruyorum. Yanıt beklediğim gibi ne istersem şeklinde oluyor. Elemanlar nereli olduğumu öğrenince hemen benimle kadeh tokuşturmaya başladılar. Meğersem Avusturalyalılarmış ve bize çok büyük saygıları varmış. Meseleye hemen uyanıp, “abi ben savaş karşıtıyım, yaşasın halkların kardeşliği” filan dedikçe, adamlar (sanırım oradaki derin saygı herkesi etkilemiş) “respect, respect” deyip kadeh üzerine kadeh kaldırıyorlardı gıyabıma istinaden. Bir yandan biraz önce sarılması tamamlanan kalınca sigara da oradan oraya dönmeye başlamıştı. Anladığım kadarıyla ya adamlar çok paylaşımcıydı ya da topluca bırakmak istediklerinden bir tane ama kalınca sarmışlardı sigarayı.

 

“O değil de siz ne yapıyorsunuz burada yahu?” diye soruverdim konuyu değiştirme amaçlı. Beş yıl kadar önce gelip burada çoluğa çocuğa karıştıklarını ve buraya tıkılı (stucked) kaldıklarını söylediler. Biram bitince her ne kadar yeni arkadaşlarımın “gitme, orada bir bok yok, sadece yavşak Fransızlar var” uyarısına rağmen Kep’e doğru yola çıktık. Bu Fransızı seven bir tane millet yok mu yahu?

 

8

Kep, yengeç satan kadınlar

 

Gerçekten de aslında pek bir şey yoktu Kep denilen yerde. Özellikle yengeci ile ünlü balık lokantaları ve bir plaj. Orada bira molası verirken yanımıza yaklaşan birisinden yakınlarda bir ada olduğunu öğreniyorum ve başka da gezecek bir yer kalmadığından derhal plana orayı da ekliyorum. Zaten daha önce yapmak istediğim ada turları da elverişsiz hava koşulları nedeniyle ertelenmişti, ancak şu an hava açıktı, ada da uzak değilmiş zaten.

 

13

 

Şanslı günümdeydim. Gençten bir kız bir de erkek adaya gitmek için pazarlıktaydılar. Zira tekne kalkışı 20 dolar gibi bir şeydi. Yani kaç kişi olursan ol tekne kalkışı sabit fiyat. Üç kişi olunca ve dördüncü bir kişiyi beklemenin anlamı olmayınca atladık çıktık yola. Son kalan biramı açtım açmasına da aslen nehir için tasarlanmış teknemiz güçlü okyanus dalgalarında ceviz kabuğuna dönüyordu. Bu sayede yarım litre biranın yanı sıra bir buçuk litre de okyanus suyu içerken, suya da girmiş kadar oldum. Tekne arkadaşlarımdan biri İranlı diğeri de Norveçliydi. Hoş beş yaparak ve de topluca gusül abdesti alarak adaya vardık.

 

DSCN1741
9

 

Ada gerçekten de şahane bir tropik adaydı. Bir ucundan diğerine, bungalovloların olduğu yere yürüyünce karşıda voleybol oynayan gençleri görüp derhal müdahil oluyorum. Neyse ki servislerim halen öldürücü, manşetlerim milimetrik. Attığım son servisi de ağa takınca derhal futbola çeviriyorum işi. Bir çeşit ayak tenisi oynamaya başlıyoruz voleybol filesini kullanarak. Bir iki kez Davaro’daki Şener Şen misali sahaya giren ineklerin bıraktığı kabahate basıp küfrediyorum muz orta yapayım derken. İyice terledikten sonra da bir bira çekip kendimi ortamdaki hamaklardan birine atıp o an geliştirdiğim teknikle hem sallanıp hem de biramı içiyorum okyanusa karşı. Buradan da “ben entelim, alterim, marjinalim” diyen ne kadar insan evladı varsa sesleniyorum ki işte teknolojiden uzak okyanusun ortasında bir ada. Artık Lost mu olursunuz, Robinson mu, size kalmış.

 

Demedi demeyin.

 

 

Paylaşım için

TAZE TAZE KAMBOÇYA I

I. BÖLÜM

 

Madem Kamboçya'ya gideceğim önceden biraz araştırma yapmakta yarar var diyerek ilk durağım olacak başkent Phnom Penh ile ilgili bilgilere odakalanıyorum. Daha sonra yörenin en popüler yeri Angkor Wat ve okyanus kıyısında yer alan Sihanoukville. Bir yandan da internetteki forumlara filan göz atıyorum. En önemlisi de vize mevzuu; eğer ki, bir Türkiye Cumhuriyeti pasaportu taşıyıcısısı isen. 

 

Nihayetinde, forumlardaki 50-60 sayfa kadar gereksiz bilgilerle kafamı ütülettikten sonra elektronik vize gerçeğini, hatta daha kolayının sınırda direk alınabilecek türden bir vizenin olduğu gerçeğini yakalıyorum. Malum, yaşadığım çölde Kamboçya'nın ne elçiliği var ne de konsolosluğu. Ama yine de eşşeği sağlam kazığa bağlayayım diye önce Kamboçya'daki ilgili makama sonra da TC'deki fahri konsolosluğa sınır vizesinin olabilirliği ile ilgili birer e-posta atıyorum. Şaşırtıcı bir şekilde ertesi gün Kamboçya'dan olur mesajı geliyor (aynı içerikli mesaj vakıf olduğumuz üzere bir iki hafta sonra TC'deki fahri konsolostan geliyor).

 

Bir yandan otel, motel, pansiyon ne varsa onları araştırıyorum. Hoştur beştir derken bir tanesiyle frekansı tutturuyorum. Toni adındaki şahıs Guesthouse'larında bana rezervasyon yapıyor ve bir sürü de nasihat veriyor: “aman buraya geldiğinde ilk gelişim deme, burada yaşıyorum de, yoksa seni çok kötü kazıklarlar vsvsvs...” Tebessümle okuyorum bu nasihatleri elbette. İsmimden aslen nereli olduğumu çıkarması zor, bunlara aşina olduğumu bilmesi de. Uçağa atlıyorum ve...

  Phnom Penh 

Ne de olsa eski seyyahlardan olduğumdan cevval davranıp sıranın en önünde yer tutarak vize işlemini kısa bir sürede bitiriyorum: Doları bastır, vizeyi pasaporta bassınlar şeklinde. Tabii şimdi, “kardeşim neden dolarla konuşuyorsun, sen Birleşik Devletler vatandaşı mısın?” diye soranlar olmasın diye, Kamboçya’da kendi para birimleri olan Riel'den daha yaygın olarak Birleşik Devletler doları kullanılıyor diye belirtmem gerekiyor.

 

Dışarıda mis gibi bir hava. Derin bir nefes alıyorum, boğazım da şöyle soğuk bir bira istiyor. Bu isteği biraz öteleyip karşımda duran milli taşıt tuk-tuk 7, taksi 9 dolar yazan tabelaya bakıyorum. Hava kararmadan oteli bulmam gerektiğini düşünerek takside karar kılmam fazla uzun sürmüyor. Taksiciyle klasik sohbetlerden yapıyoruz anlaşabildiğimiz kadarıyla. Nereye gideceğimi gösteriyorum haritadan bu arada da taksicinin yardımıyla Khmer dilinden bir kaç sözcük ezberliyorum, doğru telaffuz etmeye de büyük gayret göstererek.

 

1

Tuk tuk ve sürücüsü

 

Orada olması gereken sokağa varıyoruz. Bendeki haritada sokağın ismi yazıyor ama çevredeki sokakların hiçbirinde isim yazmıyor, sadece sayılar var. Örümcek hislerim doğru sokakta olduğumuzu söylüyor ama ileri gidiyoruz, geri geliyoruz benim pansiyon piyasada yok! Esnafa soruyoruz, tuk-tukçulara soruyoruz, ne oteli bilen var, ne de sokağını. Kafayı yiyecek gibi oluyorum ama sonra telefon etmek aklıma geliyor gururu bir kenara bırakıp. Telefonda o salak sokağın ismine tekabül eden sihirli sayıyı söylüyorlar, evet doğru sokaktaymışız! Peki kaç numara diye soruyorum: Yanıt 4 numara. Eyvallah!

 

Yine, yeniçeri misali bir ileri iki geri gitmeye başlıyoruz taksiciyle. Zira numaralar bir sırada tekken çift, çiftken tek olabildiği gibi, 18'den 30'a kadar çıkabiliyor. Bu da yetmiyormuş gibi, 13'ten de 8'e kadar bir anda inebiliyor. İkimiz de tırlatmak üzereyken o ünlü soğukkanlılığımla elamanın üzerinde baskı kurup sadece bir yöne ilerlemesini sağlıyorum. Yoksa genç ya ağlayacak ya da taksiden kaçacak. Belli.

 

Nitekim biraz ileride sağda otelimizi buluyoruz. Kafayı üşütmek üzere olan taksiciyi derhal postalayıp içeri dalıyorum.Yazıştığım Toni piyasada yok. Neyse ki elemanlar bir şekilde adımı buluyorlar ama istediğim odaya değil de bir alttakine yerleştiriyorlar beni. Eh, ne de olsa misafir umduğunu değil şiarıyla fazla da itiraz etmiyorum, nasıl olsa yolculuktayım ve yolun asıl olayı esneklik olmalı.

 

Japanese-beer-722-1210634

 

Bu oda belki de daha iyi, küçük yüzme havuzunun hemen kenarında. Bir sigara sarıyorum. Yolculuklarda adettendir, yoksa içtiğimden değil. Elemana da işaret ediyorum, “bira getir müslüman, kerbela'ya mı düştük?” diye (artık nasıl bir işaretse o?). Genç derhal seyirtip bir getiriyor, pir getiriyor birayı: Asahi! Japon birasının hastasıyım, hem de bu fiyata! Zira Japonya'dan bile ucuzmuş.

 

Neyse üç beş derken (Bandista koyuyorum fon müziği olarak) irtibatta olduğum arkadaş geliyor ziyaretime. Uzun zamandır görüşmüyorduk. Orada geçici gönüllü olarak bir işlere girmiş. Kamboçya'da bu tür gönüllü işlerden çok var ve anladığım kadarıyla, bir çok STK dışarı destekli para akışının önünü tutmuş durumda. Bu konuya bilahare tekrar değineceğim elbette.

 

Sohbet, muhabbet, yemek filan derken pansiyona geri dönüyoruz. Yalnız karşıdan karşıya geçmek bir Batılı için tam bir işkence. Bunun kocaman bulvardan vızır vızır geçen yüzlerce motorsiklet, araba ve tuk-tuka dehşetle baktığını görüp acıyorum. Dokunmayın Şabanıma filmindeki gibi kolundan tuttuğum gibi araçların aralardan sıyrılıp karşıya geçiriyorum. Sanırım bir üçüncü dünya ülkesinde ilke kez karşıdan karşıya bu şekilde geçiyor. Zira gördüğüm diğer Batılıların çoğu yol iyice boşalana kadar bekliyor, mal gibi bekliyorlar.   

 

Neyse, pansiyonda bizim genci yakalayıp bakkala bira almaya götürüyorum, bir yandan da hikayesini dinliyorum. Kanı kaynıyor bana hemen, otelin yakınındaki pagodada kaldığını, otelde çok çalıştırdıklarını, ama bir süre dişini sıkması gerektiğini anlatıp dert yanıyor. Onu pagodada, ısmarladığım yemek ile bırakıp pansiyona varıyorum. Aşağıda in cin top atıyor, mamafih en yukarı kattan “dum-tıs”larla beraber insan sesleri geliyor. Bir bira açıp yukarıya çıkıyorum. 

 

Teras katında bir takım insanlar tuhaf bir oyuna çöreklenmişler. Yapacak daha iyi bir şey olmadığından biramı yudumlayıp terastan aşağı bakıyorum. Oyunla pek de ilgilenmiyorum açıkçası. Çünkü masa oyunlarıyla pek de aram olduğu söylenemez. Müzik de güzel, dışarıda da mis gibi yağmur başlıyor, keyifleniyorum. Bu arada yanıma biri yaklaşıyor. Selam verip muhabbete giriyor. Selamı alıyorum ve kısa bir süre içinde adamın otel sahibi olduğu ortaya çıkıyor. Bu, daha sonra tekrarlanacak menşeim ile ilgili ilginçliğin de başlangıcı: Daha önce hiç Türkiyeli görmemiş! 

 

Sonra beni biraz önce pek takmadığım adının “shuffle board” olduğunu öğrendiğim oyuna davet ediyor. “Ben anlamam, zaten yeteneksizim” filan diyerek kurtulmaya çalışsam da eleman “beni herkes tokatlıyor zaten, eminim ki sen de yenersin” diyerek gaza getirmeye çalışıyor. Gaza gelmiyorum ama elemanı da kırmak istemiyorum. Oyunun kurallarını hızlıca anlatıyor ve başlıyoruz. Bu oyun körling (curling) ile üç adet bozuk parayla oynadığımız el futbolu arası bir şey. Bir yandan da sohbet ediyoruz. Eleman da artık yalnızlıktan mıdır yoksa bende mi bir gariplik var ondan mıdır, hayat hikayesini anlatmaya başlıyor. Bu aynı zamanda kısa süreli dostluğumuzun da başlangıcı. Bana bir gün önceki izlediği Into the Wild filminden bahsediyor. “Sean Penn'in filmi değil miydi o?” diye sorunca şaşırıp, “Yapma ya! Bizim Sean'un filmi miymiş?” diye soruma garip bir biçimde yanıt verince şaşırma sırası bana geliyor. Meğersem bizim pansiyon sahibi sabık bir Holivud çalışanıymış. Sonra derin bir sinema muhabbeti ile oyunumuza devam ediyoruz. Söylemeye gerek yok ama içki de su gibi akıyor bir yandan...

 

shuf

 

“Yahu, Eric” diyorum, “işi gücü bırakıp neden geldin buralara?” Zira en son New Line Cinema'da yönetcilik yapıyormuş ama söylediğine göre oradaki sektörde müdürden bol bir şey olmadığından zurnanın son deliği gibi bir şeymiş. Klasik, insanlara yapılan yanlışlardan söz etti. En son birine yapılan bir terbiyesizlik canına tak demiş ve daha önce film çekimi için gelip de sevdiği bu ülkede karar kılmış (sanırım Lara Craft’ın çekimi için gelmiş). Bu pansiyonu da yeni almış ve adam etmeye uğraşıyormuş. Bu arada konu konuyu açtı ve Toni ile olan birlikteliğine geçti. Dedim, “benim yazıştığım Toni mi o?” Oymuş, sonra anladım ki meğerse Toni adından anlaşılmadığı üzere Koreli bir hanımefendiymiş. O da Beverly Hills taraflarındaki işleri kötü gidince birden kendisini beş parasız buluvermiş ve gelmiş Eric’in yanına yerleşmiş. Kapitalizm fakire hiç acımıyor ama zengine acıdığı da pek söylenemez. 

 

Nitekim ertesi gün Toni ile tanışıyorum: “Anyonhasseo!” Korece selam verdiğimi duyunca pek seviniyor. O da resepsiyondaki işini gücünü bırakıp başlıyor anlatmaya. Hayatının büyük bölümünde Birleşik Devletler'de yaşadığı için Korecesi aksanlıymış, o yüzden bazen alay konusu oluyormuş. Sonra spiritüellikten girdik, Türkiye'den çıktık. O da Eric gibi Geceyarısı Ekspresi'nden söz edip, ülkemden (devletimden) tırstığını belli etti. Ben de Diyarbakır Hapisanesi’nden bahsetmeyerek ve de ülkemden (devletimden) tırstığımı belli etmeden (“Kork ama korktuğunu belli etme” Cüneyt Arkın) politik ve de gayet yuvarlak yanıtlar vererek gerginliğini bir nebze olsun alıyorum.

 

P1040049

Bazen biraz atıştırıyor

 

Muhabbete müteakip yürüyüşe çıkmak için kafamı dışarı uzatır uzatmaz daha sonra kabusum olacak tuk-tukçular ki bunlar etrafta akbabalar gibi konuşlanmışlardı: “tuk-tuuk sööör” diyerek her bir yönden teyakkuza geçmişlerdi. Herbirine tek tek “hayır teşekkürler” diyerek kendimi ana caddeye zor atıyorum. Nehir kenarında bir yürüyüş, oranın yerel GSM hattından satın alma, ertesi gün çıkacağımız Siam Reap yolculuğu için bilet ve otel ayarlama işlerini halledip akşama doğru arkadaşımla bir kafede buluşuyorum. Yanında başka STK'larda çalışan bir takım gavurlar var. Ana dili İngilizce olanların İngilizcelerinden tiksindiğimden olsa gerek muhabbete pek dalmıyorum, amacım yemeği bir an önce yiyip otele gitmek. Nitekim çok sevsem de kareoke tekliflerini geri çevirip otele doğru gidiyorum. Bu arada fena bir yağmur başlamış, kısa mesafede illa yürüyeceğim dediğim için kısa zamanda sırılsıklam oluyorum, tabir-i caizse sıçana dönüyorum.

 

P1040050

Biraz canım, abartmaya gerek yok

 

Sıcak bir duşun üzerine bira açıyorum. Yukarısı bu defa tenha gibi. Çıkarken iki tane Birleşik Devletler aksanlı elemanla tanışıyorum, dün de arka masaların birinde shuffle board oynuyorlardı diye hatırımda kalmış. Nitekim hafızam beni yanıltmıyor, şimdi de bunlar tutturuyorlar oynayalım da oynayalım diye. “Dün akşam”, diyorum, “Eric bile yendi beni, ki herkes Eric'i yeniyormuş, beceremem” filan diyorum ama yemiyorlar. Oynamaya başlıyoruz bir yandan da yine muhabbet. Hukuk stajı için gelen iki arkadaş, biri Kaliforniya dolaylarından Sih asıllı Jassi diğeri de Oregon yöresinden bir başka Eric olmak üzere gençten iki arkadaş. Yine bir Türk muhabbeti, bu defa kazık soruyorlar: Ermeni soykırımı! Tereddütsüz yanıtımı veriyorum, şaşırıyorlar. İlk defa bunu bu kadar net bir şekilde dile getiren bir Türkiyeli ile karşılaşıyorlarmış. Hayat süprizlerle doludur klişesini çekip bunları bir güzel yeniyorum. Ben yendikçe pehlivanlar daha da oynamak istiyorlar, allahtan arkadaşları geliyor da aşağı havuzun yanına inip kurtuluyoruz bu işkenceden. 

 

Bu gelenler de hukuk stajındalar. Biri İsviçreli, bir Endonezyalı olmak üzere iki kadın, diğeri de Kanadalı bir erkek. Kanadalı olan Montreal'den ve Frankafon olduğunu söylüyor ama İngilizcesinde Fransız aksanı yok, şakadan anlıyor, geyik yapabiliyor, gülüyor eğleniyor. Bu durumda kadim dostum Mehmet Yayla'nın Kebekliler hakkındaki derin tesbitleri geliyor ve adama kendisinin “çakma” Frankafon olduğu konusunda ikna çabalarım başlıyor. Zira bizim Sih asıllı olan bir şişe viski çıkartıp paso bana çalışmıştı. Eh, o kafayla adamı belki “çakma” olduğu konusunda olmasa bile en sonunda “ajan” olduğu yönünde ikna etmeyi başardım sanıyorum.

 

***

 

Gece kaçta yattım, sabah erkenden nasıl kalktım, minibüsçü bizi nasıl buldu bu konular biraz muallakta kalsa da nihayetinde minibüse binip Siam Reap'e doğru yollanmıştık. 

 

Siam Reap

 

Öğlen saatlerinde kente vardığımızda bizi bir süpriz bekliyordu. Elinde iyi kötü ismim yazılı olan bir tuk-tukçu ve yanında başka birisi bizi bekliyodu. “Buyur birader” diye iniyorum araçtan. Alıp bizi otele götürüyorlar ve eğer istersek Angor Wat için bir rehber ayarlayabileceğini söylüyor adam. İki gün için de şu kadar isterim diyor. Bizim arkadaş da turisti kazıklıyorlar şiarından yola çıkarak pazarlık yapmaya girişiyor ama nafile. Batılı olduğu için beceremiyor ve yardım isteyen gözlerle bana bakıyor. Ben de ben turist miyim ki kazıklanmaktan korkayım diyeceğim ama bunu ona nasıl anlatacağımı bilemediğimden yalandan bir pazarlığa girişiyorum. Nihayetinde herkes memnun olacak bir şekilde anlaşıyoruz. Otelden sonraki ilk durağımız Yüzen Köy!

 

Yüzen köye gitmek için ince uzun bir nehir teknesine biniyoruz. Bu arada teknenin kaptanı gözüme ufacık bir çocuk gibi görünüyor, taş çatlasa 11 yaşında. Ama sonradan öğreniyoruz ki yetersiz beslenmeden dolayı 15-16 yaşındaki çocuklar 10-11 yaşlarında gösteriyorlar.    
2

 

Yüzen Köy, adından da anlaşılacağı üzere yüzen evlerden kurulu nehir üzerindeki bir yerleşim. Nehir teknemizin sürücülerinin anlattıklarından anladığım kadarıyla, Vietnamlılar ile Kamboçyalılar bu köyde beraber yaşıyorlar. Aralarında pek bir husumet yok gibi ama kim bilir? Bu arada kendimi bok gibi hissediyorum. Zira diğer teknelerin içindeki turist tayfası fütursuzca evlerindeki insanları çekiyor, onları izliyor, mamfih insanlar bu olaylara karşı kayıtsızlık geliştirmiş. Kimse turistlerle ilgilenmiyor. Ben de fotoğraf çekiyorum ama göstere göstere değil de, kıyıdan köşeden, insanlara belli etmeden çekiyorum. Rahatsızlık vermiyeyim diye düşünüyorum ama sonuçta izinsiz bir şekilde fotoğraflarını çektiğimin de bilincindeyim.

 

3

 

Nehrin birleştiği devasa göle çıkıp geri dönüyoruz. Gölün rengi nehirden bile daha sarı. Geri dönüşte ilk durağımız hediyelik eşya satıcısı ve timsah çiftliği. Zavallı timsahları görünce yarı-vejateryen felsefem bir kez daha kabarıyor. Büyük konuşmayayım ama artık hiçbir güç bana timsah eti yediremez. O güzelim sürüngenleri küçücük bir yere doldurmuşlar, istedikleri zaman kesiyorlar. Etlerini, hayatta anlatacak abuk hikaye arayan (çoğunlukla) batılı turistlerin midelerine gidiyor. Derileri de zenginlerin kollarına, ceplerine ve ayaklarına, çanta, cüzdan ve ayakkabı olarak…

 

DSCN1574

 

İkinci durağımız bir Vietnam okulu. Tekne sürücüsünün anlattığına göre buradaki çocukların durumları çok kötüymüş ve onlara yardım etmek istersek kalem ve defter alarak bunu gerçekleştirebilirmişiz. Dolayısıyla bir sonraki durak yüzen bakkal oluyor ve yanımdaki de vicdanını rahatlatmak için bir paket defter ve bir kaç kaleme inanılmaz bir fiyat ödüyor ve daha sonra bu malzemeleri okulun öğretmenine teslim ederken gözleri parlıyor. Bu işte büyük bir dümen olduğu bu kadar ortadayken bazen bu batılıların saflığı (salaklık mı demeliydim?) beni hayrete düşürüyor. Bunun, Dünya Bankası'nda çalışan babası da zamanında buralara gelmiş ve bunlardan hiç bahsetmemiş mi acaba diye düşünüyorum, bir yandan. Sanırım o da 3-5 deftere vicdanını rahatlatma yoluna gitmiştir daha derin sorgulamak yerine. Ya da ben çok fesatım ki defterle kalemle değil de düzenin komple yıkılmasıyla bu insanların durumunun değişeceğine inanıyorum.

 

DSCN1577

 

Angkor Wat

 

Sözleştiğimiz üzere sabah erkenden tuk-tukçumuz bir rehberle beraber bizi alıp doğruca Angor-Wat'a götürüyor. Khmer dilinde “kent tapınağı” demek olan Angor Wat, zamanında başkent olarak da kullanılmış büyük bir kompleks. Öncelikle tanrı Vişnu’ya ait olarak Hinduların tapınma yeri olan tapınaklara daha sonra Budist kültü de eklenmiş. Ana tapınağın duvarlarında Hint destanları Ramayana ve Mahabbarata’nın anlatılarını bulmak mümkün. Tabii bütün bu bilgileri de internetteki ilgili sitelerde bulmak da. O yüzden mekan anlatımlarını geçiyorum. Tek söyleyebileceğim uzun yıllar unutulmuş bu muhteşem yer ormanla bütünleşmiş ve ulu ağaçların kökleri yapıları sararak bir ortak yaşam oluşturmuş sanki.

 

DSCN1587
DSCN1592

 

Bir ara yanımdaki file binelim diye tutturdu. Ben de Kamboçyalıların hemen herşeye karşı ifade ettikleri derin saygılarından etkilenmiş olarak kendi kendime çıkardığım “saygı felsefesi” öğretisine müteakip bu teklifi derhal reddettim. “Hayvanın kendisine saygısı olmasa bile benim ona saygım var, dolayısıyla binmem ama seni de engellemem”, dedim. Bu önce suratıma baktı şöyle bir sonra da bindi gitti hayvana. Biz de rehberle birer sigara yaktık havadan sudan konuşmaya başladık. Bu arada gürültücü bir grupla rehberleri olduğunu anladığım birileri arasında bağırıp çağıırışma duhul oldu, keza bu olay etraftaki huzuru ve dinginliği de bozmaya başlamıştı. Rehberimiz bunların Güney Koreli olduğunu söyledi. Söylediğine gore G. Koreliler orada pek sevilmezmiş. Nedeni de kendi otobüsleri, kendi rehberleri ile gelip, G. Korelilerin mağazalarında alışveriş yapıp, Kore yemekleri yiyip, halkla bütünleşmeden, kimseye de zırnık koklatmadan ülkelerine dönerlermiş. Ama Japonlar ve Çinlileri ise seviyordu eleman.

 

DSCN1631
DSCN1657
  Lara Croft filminin çekimleri sırasında tapınakları bayağı bir tahrip ettikleri söyleniyor. Bir yandan da film sayesinde burası popüler oldu ve o korkusunu yenen damlamaya başladı.  
DSCN1622
DSCN1628

 

Siam Reap ise küçük bir kent ama hızla büyümekte. Sanırım üç beş yıla kalmadan da bohemin, sanatçının harmanlandığı yer olacak. Belki bilirsiniz, önce bir mekana marjinaller akar, sonra orası bombok olur. Sanırım Siam Reap’in de başına gelecek olan bu. Bir de anlam veremediğim bir biçimde korkunç derecede yüksek fiyatları olan oteller konuşlanmış şimdiden, bu da işin diğer tiksinç tarafı.

 

DSCN1598
DSCN1617

Paylaşım için

Terms & Conditions  |  Privacy Policy

Gezenti 2018 © All Rights Reserved