AYARSIZ KÜBA-BÖLÜM II

yazının öncesi için bkz. Küba'dan Çatırdama Sesleri

 

Havana’ya vardığımın sabahı Vadedo’dan merkeze yani Eski Kente doğru yürüyeyim diyorum. Zaten yürümeyip de ne yapacağım ki, cepte beş kuruş Küba parası yok, bankadan para çekme ihtimali de yok; dolayısıyla herhangi bir vasıtaya binebilmem için avro değiştirmem gerek (öyle tavsiye etmişlerdi). Yürürken gençten bir eleman laf atıyor, anlamıyorum. Kübalıların diline alışabilmem için biraz zaman geçmesi gerekiyor tabii. Küba İspanyolcasında ‘r’ler ‘l’ diye okunuyor ve konuşurken kelimenin yarısını yutma gibi kötü bir alışkanlık da olunca cümlenin de yarısını yutmuş oluyorlar.

Oğlan benim yanıtıma müteakip ‘abi ben seni bizden sanmıştım’ diyerek muhabbete giriyor. Zaten bu tiple beni Norveçli sanacak değil ya! Arkadaş, nerede bir üçüncü dünya ülkesi var oranın vatandaşı beni hemen kendinden bilir. Neyse efendim sonra hemen büyük bir misafirperverlikle şurada güzel dans mekanları var, şurada nefis bira, aha şuradan da ucuz puro alabilirsin diye açıklamalara girişiyor.

‘Yahu iyi de’ diyorum, ‘ben dans etmeyi pek sevmem, bira içmeyeli yedi yıl olacak, sigara da kullanmıyorum.’ Bana, ‘e ne bok yemeye geldin o zaman’ dercesine tuhaf tuhaf bakmaya başlayınca ‘ama romu çok severim’ diyerek bu bakışı bir nebze olsun kırmaya çalışıyorum. Bir yandan da kendi kendime soruyorum: ‘evet lan, ne işim var burada benim?!’

 

cuba-08

Karnaval ha?!

 

Kaldığım süre zarfında sağda solda, bizim ülkeden ‘karnaval’ için geldiklerini duyduğum gruplar görmüştüm. Ne karnavalı diye kulak kabartınca bunun 1 Mayıs; yani “işçinin-emekçinin, devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkın” bayramının kutlaması olduğunu şok içerisinde idrak etmiştim. Karnaval ha, vay anasını! Bir de demesinler mi ‘asıl Fidel yaşarken gelecektik!’ Fidel mezarında takla atmamıştır umarım. Neyse ki 1 Mayıs kutlamalarına gelen gerçekten sosyalizme gönül vermiş bilinçli olduğunu tahmin ettiğim bir takım tipler veya gençlik kamplarında çiftçiye filan yardım eden gönüllüler var (iş miş yaptıkları yok tabii ama olsun).

 

Köşeyi Dönen Adam filminin 1 Mayıs kutlamaları ile biten sonu sansürlenmiştir.

 

Küba’ya birçok ülkeden sağlık nedenleri ile gelenlerin sayısı da azımsanmayacak kadar çok. Bir önceki bölümde belirttiğim gibi Küba sağlık konusunda dünyanın en ileri ülkelerinden, üstelik en ufak bir hastalığın tedavisi için ABD’deki gibi binlerce dolar dökmenize gerek yok burada.

Puro-bira-salsa, kısaca parti ortamı için gelen tayfanın son durağı (erkek/kadın) fahişe arayışı oluyor sanıyorum. Seks turizmi, hem devrim öncesinde hem de sonrasında ülkede varlığını sürdürmüştür, keza halkın çoğunluğu bu mesleği ahlaksızlık olarak görmemektedir. Devriminden sonra ise fahişelik değil ama kadın ticareti yapmak yasaklanmış; Küba Kadın Federasyonu, fahişeleri rehabilitasyon merkezlerinde toplayıp sağlık kontrollerini ve gerekli tedavilerini yapmıştır. Federasyon, fahişelik yapmayı bırakmak isteyenlere gerekli eğitimi vererek fabrikalarda iş imkanı sunmuştur. Bu biçimde Küba’da 1970’lere kadar fahişelik yok denecek kadar azalmıştır. 1970’lerdeyse serbest çalışan fahişeler tüketim maddesi değiş tokuşu karşılığında kimi otellerde çalışmış ama bu sayı oldukça az olarak kayıtlara geçmiştir. Fahişeliğin yeniden hortlamasına SSCB’nin çökmesinin ardından Küba’nın girdiği büyük ekonomik bunalım neden olmuştur. Özellikle 1998 ve 2004 yılları arasında Havana’nın kordon boyu olan Malecon’da veya turistik bölgelerde yaygınlaşan sokak fahişeliği 2007’den sonra devlet tarafından azaltılmıştır. Bütün bunların en kötüsü de seks turizmi için gelenlerin önemli bir bölümünün çoluk çocuk peşinde olmasıdır. Neyse ki Küba yasaları bunu yapanlara veya yaptıranlara on yıldan otuz yıla kadar çıkan cezalarla karşılık veriyor.

 

IMG_8089
IMG_8091

 

‘1 Mayıs için gelmedim, puro-bira-salsaya hiç gelmedim, bari gidip şuradan rom alayım da’ diyorum, ‘buraya gelişimin bir amacı olsun.’ Ülkemizde el yakan Havana Club romu kendi topraklarında göz yaşartacak kadar ucuz. Ama daha da ucuzuna meyve almak için gittiğim pazarda rastlıyorum. Tam meyveleri almış çıkıyorum ki o da ne?! Pazarın oradaki bir tane delikten halka, ‘açık rom’ satıyorlar. Hemen koşa koşa oraya gidiyorum. 1 litre rom üç lira mı beş lira mı ne! Kafamı delikten uzatıp, içeride bir yandan da piizlenmekte olan abilerle göz göze geliyorum: gözleri görüyor gibi, bu iyiye işaret. ‘Bir miktar rom alabilir miyim diyorum, ama şişem yok?’ Eleman büyük bir memnuniyetle bir yerlerden leş gibi bir şişe çıkartıyor ve önündeki kazandan romu doldurup bana takdim ediyor. Pis olsa kaç yazar canım şişe, zaten alkol mikrobu kırar. Anında boğuyorum bunu, tadı da nefis ki nasıl nefis. Yaşasın sosyalizm-kominizm o zaman tamam mı?

***

Dedik de ayılınca tekrar görüyoruz ki o iş öyle değil. Fidel Castro 1953 yılında Moncada Kışlası’na başarısız bir saldırı düzenleyip hapse atıldıktan sonra Küba Komünist Partisi küçümseyici bir dille, ‘maceraperestlerle bu işler olmaz’ diyerek Castro’yu kınamıştı (belki de hatırlayacaksınız, bu Stalinist KP’lerin anababalarından Fransız KP 1968 isyanlarına hemen tepki göstermişti). Peki Küba Komünist Partisi daha sonra Castroların hakimiyetine girdiğinde acaba daha devrimci bir kimliğe büründü mü?

 
castro-moncada

Moncada Kışlası baskını fiyaskosundan sonra tutuklanan Fidel'in hapisten çıkmasında ilk eşinin payı ne kadardı? Bakmak lazım.

1960’larda SSCB’li yönetmen Kalatozov Küba’ya bir belgesel çekmesi için davet edilmişti. 1964 yılında gösterime sunduğu Soy Cuba / Ben Küba’yım filmi gerek SSCB gerekse Küba devleti tarafından veto yemişti.

 

 

2009 yılında Hugo Chavez, Barack Obama’ya çoğu kimsenin pek adını duymadığı bir kitap hediye etmişti: Latin Amerika’nın Kesik Damarları. 1970 yılında Eduardo Galeano tarafından yazılan bu kitap bize göre tam bir külttür. Uruguay faşist diktatörlüğü sırasınca kitap, yazıldığı topraklar olan Uruguay’da ilginç bir biçimde 6 ay boyunca yasaklanmadan dağıtılmış, özellikle hapishanedeki mahkumlara ulaşabilmişti. Zira kitap okumayan faşist zihniyet bunun bir anatomi veya tıp kitabına benzer bir şey olduğunu düşünmüştü. Buna karşın kitap, Küba’daki Casa de las Americas yarışmasında yeteri kadar ‘ciddi’ bulunmadığından direk elenmişti. Bu yarışmadan sonra, Galeano’nun aktardığına göre, Latin Amerika’nın Kesik Damarları asıl ününü Latin Amerika diktatörlükleri tarafından yasaklandıkça kazanmıştı.

 
Hugo-Ch-vez-presents-Bara-006

***

Buraya gelmeden önce planımı yedi düvele duyurmuş, özellikle TKP ve TİP bünyesinde yer alan arkadaşlardan Küba’dan bana kontak bulmalarını istemiştim (görünürde Küba’yla en yakın ilişkisi olanlar bunlar). Çünkü buraya gelen gavur arkadaşlarımdan hiçbirinin bir tane bile arkadaş edinememiş olması açıkçası beni fena şekilde kıllandırmıştı, benim amacım yerli halktan birileriyle arkadaş olmaktı; çünkü onlarla yaptığım samimi sohbetler her zaman okuduklarımdan daha çok şey öğretmiştir bana. Bir ay sonra baskılarım sonuç vermiş, hem TKP hem de TİP kanadından nihayet bir tane kontak gelmişti ve o da ne yazık ki aynı kişiydi.  

Bir yandan da anarşist tayfadan bir kontak bulmuştum. İlginç bir şekilde iki kontak da ziyaretime ilgi gösterdiler. Hatta anarşist eleman, düzenleyecekleri bahar şenliğinde benim de konuşma yapmamı, Küba halkını dış dünya konusunda aydınlatmamı istemişti.

‘İnsanlara güvenmek iyidir’ der eski bir atasözü ve şöyle devam eder ‘ama güvenmemek daha iyidir.’ Keza kontak kişileri Latin menşeili olduğundan anarşizme komünizme filan aldırmadan kendi planımı yapıyorum. Nitekim partili arkadaşların bulduğu kişi belirlediğimiz saatteki buluşmaya gelmiyor, mesaj atmıyor, attığım mesajı okuyup da özür bile dilemiyor, bahane bile bulmaya çalışmıyordu. Anarşist elemansa ne aramalarıma ne de e-postama yanıt veriyordu.

Daha önceki Güney Amerika gezimden şerbetli olduğum üzere bu durum bende hayal kırıklığı yaratmadı ama sinirlenmedim desem doğru söylememiş olurum. Haydi normal vatandaşı geçtik de siz politik duruşu olduğunuzu söyleyen insanlarsınız. Politikacı olmadığınızı varsayarak, durup dururken neden yalan söylediğinizi anlayamıyorum. Yalan söylemek nedir arkadaş! Doğru söyleyeni öldürüyorlar mı orada acaba ki? Bir de benim gibi birine yalan söylesen ne kazanıyorsun, onu da anlamış değilim.

Post-sosyalist ülkelerdeki seyahatlerimde de en çok dikkatimi çeken husus insanların arkadaşının olmamasıydı. Orada millet konuyu komşuyu arkadaşı ihbar edip güya çıkar sağlamaya çalışıyormuş ama burada muhbirliğin döndüğünü çok da düşünmüyorum işin açığı. Bir yandan Latinlere hasıl olmuş bu yalan söyleme ve birbirine güvenmeme hastalığı ne zaman başladı onu da bilemiyorum. Zira bunlar, zamanında büyük gerilla hareketleri kurmuş insanlar, güven olmadan, yalanla dolanla örgüt işleri olacak şey değil.


IMG_8198

Otel açılışını onurlandıran Fidel Castro (arkadaki de tanıdık gibi sanki)

 

Küba turistler için hiç de ucuz sayılmayacak bir yer. Çeşme suyu içilmediğinden sokakta susadığınız takdirde bir litre suya 1 CUC ödemeniz gerekiyor. Ucuz bir şeyler yemek isterseniz hamburger, pizza satan ufak dükkanlar var ki fiyatlar 2 CUC’tan başlıyor (doyurmayan cinsinden tabii). Ucuza doymak isterseniz (lezzet aramadan) 5, 6 CUC’u gözden çıkartmanız gerekiyor. Yabancılar için müze/doğal park/vs girişi 5 CUC’tan başlayan fiyatlarla. Eskinin tatil cenneti Varadero’daki fiyatlar çeşitlilik gösteriyor. Otellerin genelindeyse her şey dökülüyor, içkilerin çoğu çakma, iyi içkiler ekstra ücretli ve çalışanlar oldukça mutsuz. Nasıl mutlu olsunlar ki aldıkları düşük maaşlarla? Kısacası Varadero acayip tuhaf bir yer. Küba devleti yabancı yatırımcılarla beraber her şey dahil otelleri 1990’lerde açmaya başlamış ve bu oteller uzunca bir süre sadece yabancılara hizmet vermişti.

Keza girişi 75 dolardan başlayan fiyatlarıyla ünlü Tropicana’dan bahsetmemek de olmaz. Ben tabii ki gitmedim, gitmem de; zira hayatımda pavyona 75 dolar ödemiş adam değilim. Şimdi burada şov, kabare filan iyi hoş da kelle başı en az 200 dolar bayılıp çıkmak kötü bir turist kafasından başka ne olabilir ki?

 

club-tropicana-havana

 

***  

Sırada beklemek ise artık bir sosyalizm geleneği midir bilemiyorum. Kadim dostum Ülke ile eski St. Petersburg, sonra Petrograd, daha sonra Leningrad ve en son yine St. Petersburg olan kentin bir festivalinin akşamında sandviç almak için saatlerce beklerken ifade ettiği gibi: ‘Petersburg’un sıra geceleri meşhurdur!’ Küba’da da acayip bir ‘sırada bekleme kültürü' hakim.

 

IMG_8059

 

Şöyle ki, Küba’da bedava internet sağlayan herhangi bir mekan gözüme çarpmamıştı. Bu internet işini nasıl çözerim düşüncesi içerisinde mal mal dolanırken şans eseri, bilgisayarlarla dolu bir yer görüp ‘aha’ diyorum, ‘yoksa?’ Selam verip dalıyorum ‘burada internete girebilir miyim?’ diyerek. Görevli burasının sadece öğrenciler için olduğunu söyleyip beni başka bir yere yönlendiriyor. Küba’da internete girebilmek bir ayrıcalıkmış meğerse. Biraz daha dolandıktan sonra sözünü ettiği telekomcuyu bulup içeriye girmeye yelteniyorum ama oradaki görevli (ulan ne çok görevli var) beni dışarı yolluyor: ‘bu işler öyle kolay değil canım’ diyerek. Gerçekten de dışarıda bir çuval dolusu millet sıra bekliyormuş, ama Sovyetik yerlerin aksine burada sıra darmadağınık (derhal öğreniyorum ki bu durumda yüksek sesle ‘en son kişi kim?’ diye sormak gerekiyormuş). En nihayet sıra bana geldiğinde beş saat internet paketi olan sim kartımı almayı başarıyorum.

 

D5A452A7-7B4F-46D0-AB7A-C00D0D65811B 2

Olay 21. yüzyılda geçiyor

 

Kart var ama internete girmek hala o kadar kolay değil. İnternetin çektiği bir alan bulmak gerekiyor ki bunlar da parklarda/otellerde oluyor genelde. Sıcağın göbeğinde it gibi dolanıp internete girilebilecek park bulmam gerekiyor. Bir hafta sonraysa bir başka acı gerçeği idrak ediyorum: telekomcu şirket veya devlet her ne ise, fena şekilde sahtecilik yapıyor bu internet işinde. 5 saatlik internet 5 saat filan sürmüyor. 3 saatte bitiyor. 1 saatlik alıyorum 45 dakikada bitiyor. İşi gücü bıraktım bunları test ettim, zira eski çakallardan kim kaldı, kimi yiyorsunuz olum siz?! Ama yediler, çatır çatır yediler. Hatta o kadar ki, yediğimiz kazıklarla Küba’da otoban bile yapılır. Hayır bu yaşa geldim El Salvador’da değil, Honduras’ta değil Küba’da kazık yedim ya, yanarım da ona yanarım.

***

Bilgisayarların olduğu yerin yanında havalimanına giden belediye otobüsü durağı gözüme çarpmıştı. İtlik olsun diye iki kez turizm ofisine gidip soruyorum havalimanına giden belediye otobüsü var mı diyerek, ilkinde ‘yok ama var, abi çok zor sen en iyisi taksi tut (25 CUC)’, ikincisindeyse ‘var ama 3 CUC ödemen lazım otobüse, e zor tabii’ yanıtlarıyla karşılaşmıştım. Belediye otobüsüne 3 CUC vermek zorunda olmam ise çok saçmaydı. Şimdiye kadar yerli halka benzeme avantajından yararlanarak mı 1 peso verip biniyordum acaba? Deneyerek görelim diyerek otobüs muavinine 1 pesoyu uzatıp biniyorum ve havalimanı yakınlarında otobüsten inip diğer bir aktarma durağına varıyor, oradan da havalimanına giden bir başka otobüse 3 peso vererek toplamda 4 pesoya havaalanına ulaşıyorum. Öyle çok zor filan değilmiş. Turizm ofisi neden doğru bilgi vermekten kaçınıyor onu da anlamıyorum.

 

IMG_8098

Ciguliden limuzin bile oluyormuş eğer istenirse

Taksiler tabii pahalı olur çünkü 1950 model Amerikan arabaları kullanıyorlar diye bir düşüncenin mantığı da yok. Ülkede petrol (petrolü geçtim zaten ülkede hiç bir şey yok, hammadde yok, şeker kamışı dışında belli bir üretim maddesi de yok) başta olmak üzere bir çok kaynak için dışa bağımlıyken bu büyük motorlu araçları neden yıllardır ellerinde tuttuklarını hiç anlayamadım. Halbuki mis gibi cigulilerle bu işler hem ucuz hem de yedek parça sıkıntısı olmadan yürürdü.

***

Bir başka sosyalist devlet geleneği de çayı şekerli içmek midir yahu? Özellikle SSCB’de yaygın olan, kahveyi çayı size sunmadan önce içine hayvan gibi şeker atıp, gözünüzün önünde karıştırıp vermek burada bir nebze olsun daha iyi. En azından gözünüzün önünde karıştırmıyorlar şekeri. Es kaza ‘cafe cubana’ istediniz mi, içine şeker kamışı sıkıldığından şüphelendiğim şerbet gibi kahve gelir, aman dikkat!

***

Beterin beteri hep beni mi buluyor, kendimden şüphelenmeye başladım. Coppelia diye bunların ünlü bir dondurmacısı varmış, ben de sonradan öğrendim, orada kazık da değil daha beterine denk geldim. Eve en yakın yerde internete girmek için gittiğim parkın yakınında burası dikkatimi çekmişti. Şurada bir dondurma yiyeyim diyerek parkın içindeki mekana doğru yöneliyorum ama girişteki görevli beni durduruyor ve Kübalı olup olmadığımı soruyor. ‘Değilim’ diyorum, zaten aksandan kabak gibi çıkıyoruz ortaya. ‘Burası yalnızca Kübalılar’ için demesin mi!

Eskiden CUC-CUP ayrımı filan daha belirginmiş artık o ayrım pek kalmamış tamam, sadece parası olanlar dışarıda yemek yiyebiliyor, Varadero’ya veya daha başka yerlere seyahat edebiliyor onu da anladık, Kübalılar karne ile istihkaklarını temin ediyor eyvallah da, ulan sikik dondurmacıya bir yabancıyı almamak ne demektir onu kafam almadı işte! Ancak İtalya’nın, Fransa’nın güneyindeki kaba, ırkçı ve faşist yerlerde görebileceğiniz bu ayrımcılığı sosyalist bir ülkede görmek hakikaten insana koyuyor. E o zaman hiç alma ülkeye yabancıyı kardeşim. “Yabancıdır, tabii ki daha fazla ödemek zorunda” kafasına hiç girmiyorum bile, buna onay verenleri de anlamıyorum. Zaten daha önce dediğim gibi hiç bir şeyin ayarı yok Küba’da. Madem inek gibi sağıyorsun yabancıyı o zaman ayrımcılık yapma, yapıyorsan da alenen yapma, ne bileyim. Kızdım yahu.

Kısaca eğer romantik bir sosyalist değilseniz, puro-dans-alkol-parti ortamını sevmiyorsanız, illa Karaip denizine Küba’da gireceğim demiyorsanız, sağlığınız da yerindeyse Küba size şiddetle tavsiye edebileceğim bir ülke değil. Yok efendim son kalan sosyalist ülkelerden birini göreyim gibi bir düşünceniz varsa (ki bu iyice ayıp çünkü burası sirk veya hayvanat bahçesi değil!) sosyalizmden çok, hissedeceğiniz şey kazık yeme potansiyelinizin sınanacağıdır.

Bu da size kalmış.

 

 

Film/Belgesel Önerileri:

Fidel, 1971 Yön. Saul Landau, Nina Serrano

Cuba and the Cameraman, 2017 Yön. Jon Alpert

Che!, 1969 Yön. Richard Fleischer

Soy Cuba, 1964 Yön. Mikhail Kalatozov

 

Kitap Önerileri:

Jean Paul Sartre Küba’yı Anlatıyor

KÜBA’DAN ÇATIRDAMA SESLERİ

 

Dakka bir gol bir. Jose Marti Havalimanı’nda pasaport kontrolünde yine beni kenara ayırıyorlar. Bu seferki hikaye de pasaportumun yepyeni olmasından mütevellittir herhalde diye düşünüyorum beklerken. Halbuki Ankara’daki elçilikte vizeyi verirlerken  eski pasaportunuzu da götürün diye bir uyarıda bulunmamışlardı,. Nitekim genç polis komiseri eski pasaportumun yanımda olup olmadığını soruyor. ‘Yahu neden taşıyayım ki?’ diye yanıtlıyorum basitçe. Sonra ne iş yaptığımı soruyor, yanıtıma müteakip ‘Küba’ya hoşgeldin’ diyor.

Havalimanından kente belediye otobüsü ile ulaşımın çok ama çok zor olduğunu okumuştum, bütün forumlarda ‘seve seve taksi tutmalısınız’ yazıyordu. Oradaki görevlilere: ‘taksi için para değiştirmem gerekir mi?’ diye soruyorum, gerek olmadığını söylüyorlar. ‘Kentte değiştir böylece komisyon da ödemezsin. Taksiye de avro olarak ödeme yap.’ Taksi fiyatı sabit: 25 avro! 12 km yol için sert meblağ ama bu daha bir başlangıçmış meğerse.

 
gettyimages-99646616-640x640

2011’de koyulmuş

Kente doğru yol alırken taksici ile laflıyoruz. Kalacağım yer Devrim Meydanına (Plaza de la Revolucion) oldukça yakın. Gözüme ışıklı Che Guevara ve Camilo Cienfuegos siluetleri çarpıyor. Kimse fotoğrafını çekmediğinden midir nedir, Cienfuegos’u göreceğimi beklemiyordum, şoföre soruyorum ‘Burada Cienfuegos var mıydı önceden?’ Şaşırıyor: ‘Sen nereden biliyorsun Cienfuegos’u?!! Bütün yabancılar Che’yi bilir ama kimse onu tanımaz!’

Cienfuegos, kısaca söyleyecek olursak, Batista güçlerine karşı çarpışan Fidel’in ordusundaki en önemli komutandı. Ama Küba’nın tam bağımsızlığını istemesi dışında kendini belli eden herhangi bir politik çizgisi yoktu. Keza gerillalar iktidarı aldıktan sonra muhaliflerin şiddet yoluyla cezalandırılmalarına karşı çıkmıştı. Raul daha çok arka planda kalmayı sevdiğinden ve Che de Arjantinli olduğundan Küba halkı en çok bu neşeli, gece hayatını ve eğlenmeyi seven genç komutana sempati duymuştu. Öyle ki popülaritesi Fidel’le kıyaslanıyordu. 

 

Castro-huber-matos-camilo-cienfuegos

Üçü bir arada: Cienfuegos, Fidel ve Matos

Havana’yı aldıklarından sonra Camaguey Başkomutanı Huber Matos Fidel’e karşı muhalefet yapmaya başlamıştı. Fidel, Matos’un bir isyan çıkartacağından korkuyordu, dolayısıyla Cienfuegos’u Matos’u tutuklaması için görevlendirdi. Cienfuegos da Camaguey’e giderek Matos’u tutukladı (Matos 1979’a kadar 20 yıl boyunca hapis yatmıştır), ancak dönerken yolculuk yaptığı uçak Florida boğazı açıklarında kayboluyor ve bir daha Cienfuegos’tan haber alınamıyordu. Tüm hummalı aramalara rağmen uçağın parçası bile bulunamamıştı.

 
castro-matos_moderates_03.jpg__2000x1384_q85_crop_subsampling-2_upscale

Matos ve Fidel

Konuyla ilgili birçok spekülasyon mevcut. Hatta bir çok kişi tarafından Cienfuegos’un, Fidel tarafından düzenlenen bir komploya kurban gittiği bile söyleniyor. O sıralar Fidel Castro, kardeşi Raul veya Che’nin aksine komünist değil bilakis sol Kemalist çizgide CeHaPe’ye yakın bir görüşte gibiydi. Şaka bir yana Fidel, sanıyorum 1960’a kadar Küba’nın tam bağımsızlığını istemesi dışında sosyalizm/komünizm lafını ağzına almamıştı. Hatta Sierra Maestra dağlarından yaptıkları radyo yayınlarındaki propaganda konuşmalarında asla ABD karşıtı bir söylemde bulunmamış, iktidarı aldıktan sonra Eisenhower’le bile görüşmeye gitmiştir. Bu görüşme isteği Eisenhower kendisini kabul etmediği için gerçekleşmemiştir ama zamanın Başkan Yardımcısı Nixon, Fidel’i ağırlamıştır. Fidel ABD ziyareti boyunca verdiği demeçlerde ABD karşıtı olmadığını İngilizce olarak dile getirmişti ve bu ziyareti ABD ile iyi ilişkiler kurmak için yaptığını belirtmişti.

 

 

Ama fazla bir zaman geçmeden işler tersine döndü. Sosyalizmin ilanı, Füze Krizi, Domuzlar Körfezi ve elbette ki SSCB ile yakınlaşma oldukça hızlı bir biçimde ilerlemişti.

 

 

Bildiğimiz gibi birkaç istisna dışında sosyalist örgütlerde/devletlerde asıl belirleyici olan hep arka plandakiler olmuştu vitrindekiler değil. Arka plandaki en kızıl unsur da Raul Castro’dur.

 
Fidel Castro, Raul Castro

Ben demiyorum fotoğraf diyor!

Benim şahsi fikrim Küba Sosyalist Devrimi’nin 1959 yılında değil de (çoğunluğu sosyalist olmayan gerillaların Havana’ya girdiklerinde ilk yaptıkları parlamento binasına Küba bayrağı ve Jose Marti’nin portresini asmak olmuştu, Küba’nın Komünist Parti tarafından idaresi 1965’te başladı) uzun yıllara yayılan bir süreçte gerçekleştiği yönünde. Fidel’in gerilla savaşı verdiği sırada gazetelerde çıkan yazıları veya radyo konuşmaları (o zamana dek medya araçlarını bu kadar verimli kullanan bir lider görülmemişti) Küba halkını etkilese bile kentlerde toplu bir ayaklanmaya neden olmamıştı. ABD uzun zamandır rahatsız olduğu Batista’dan desteğini çekince toplam sayıları bini geçmeyen gerillaların sadece altı yüzü Havana’ya girmişti. Havana’da o sırada on beş binden fazla silahlı asker ve polis bulunmaktaydı. Ancak öyle ciddi bir çatışma bile olmamıştı çünkü onları idare eden kişi bir hafta kadar önce milyonlarca doları alıp ülkeden tüymüştü. Ülkedeki zenginler de o sırada bir tepki vermemiş, sonra onlar da birer birer kaçmıştı. 

march-2019-fidel-workers

Oraktır, çekiçtir, en olmadı bir çark filan olaydı ortamda.

İlginçtir, Batista kaçtığı zamana kadar sanki yüz yıldır Küba’yı diktatörlükle yönetiyordu gibi bir düşünce vardır ortalıkta. Aslında fakir bir çiftçi ailesinden gelen bu kara kuru adam, 1933’te gerçekleşen ve bir çavuşken başını çektiği ‘Çavuşlar Darbesi’nden Küba’nın en güçlü politik figürü olarak çıkmıştı. İlk kez 1940 yılında Küba’nın başkanı seçildiğinde içinde Komünist Parti’nin de olduğu Demokratik Sosyalist Koalisyon’un tam desteğini almıştı. 1944 yılına kadar Küba’da kadın haklarının iyileştirilmesi, iş gününün sekiz saate indirilmesi, sağlık reformu ve tıp eğitimi konusunda sayısız reformu gerçekleştirmiş ve sosyal bir devlet kurma yolunda büyük aşamalar kaydetmiştir. O yıllarda Küba ordusunda ve polis kuvvetlerinde ilk kez zenci ve melezler yüksek rütbeler almaya başlamıştı.  En önemli hamlesi ise 19. yüzyıl sonundaki ABD işgalinden bu yana Küba Anayasası’nda yer alan, ABD’nin Küba’ya doğrudan müdahale hakkını kaldırmasıydı. 

young-batista-1
bat2

Batista’nın kötü şöhreti iktidara ikinci kez, ancak bu kez askeri-diktatör olarak gelmesi ile başlıyor ve bu kötü şöhret ilk döneminde yaptığı iyi işleri bile unutturuyor. JFK bunu alenen dile getirmiş: “Fidel Castro’nun Sierra Maestra’da haklı bir şekilde adalet çağrısı yaptığı ve özellikle Küba’yı yolsuzluktan kurtarmak için yanıp tutuştuğunu ifade ettiği beyannameyi onaylıyorum. Hatta daha da ileri giderek şunu söylemek isterim: Batista, bir ölçüde Birleşik Devletler’in bazı günahlarının vücut bulmuş halidir. Şimdi bu günahların bedelini ödemeliyiz. Batista rejimi konusunda ilk Kübalı devrimcilerle aynı fikirdeyim. Bu son derece açık.”

Yani derin devlet Kennedy’yi boşuna öldürmemiş! Diyeceksiniz ki ‘Domuzlar Körfezi rezaleti JFK döneminde olmamış mıydı?’ Doğru ama bu Nixon’un Başkan Yardımcılığı yaparken planladığı bir harekattı. Nixon Başkanlık seçimini kaybedeceğini asla ve asla düşünmediğinden harekatı Pentagon’a kabul ettirmişti. Yani Miami’deki Kübalıların çıkartma yapmak için CIA tarafından eğitilmeleri ta Nixon döneminde başlamıştı. Beklenmedik bir şekilde Başkan seçilen JFK de Pentagon tarafından harekata onay vermesi için zorlanmıştı.

cropped_John_F_Kennedy_cigar

Rahmetlinin 1962 ambargosunu imzalamadan hemen önce 1200 tane Küba purosunu sakladığı söylenir.

Halkın içinden gelen fakir ve solcu bir askerin klişe bir hikaye gibi zengin ve faşist bir diktatöre dönüşmesi pek ilgi çekici gelmiyor tabii. Asıl ilginç olan, sonradan zengin olmuş bir şeker kamışı tüccarının kendi soyadını yıllarca vermediği gayri meşru oğlunun Cizvit okulunda yetiştirildikten sonra avukat çıkması, sonra maceracı bir gerilla mücadelesi verip yıllar içinde dünyanın en önemli komünist liderlerinden birisine dönüşmesidir sanırım. Demeçleri, aşkları, gelgitleri ile Fidel Castro 1976 yılına kadar Küba’da başbakanlık yapmış (gerillalar iktidarı ele geçirdikten sonraki ilk başbakan Jose Miro Cardona’ydı) daha sonra 2008 yılına kadar başkan koltuğunda oturmuştur (1959’dan sonraki ilk başkan çok kısa bir süreliğine Manuel Urrutia Lleo, ikincisi ise Fidel Castro yerini alana dek Osvaldo Dorticós Torrado idi). Yani, adamın aşığına: ‘Yo soy Cuba / ben Küba’yım’ demesi boşuna değilmiş.

marita lorenz

Marita Lorenz'in hayat hikayesini okumanız şiddetle tavsiye edilir.

 

Küba tarihi o kadar kaotik ve iç içe geçmiş ki kısaca değinelim derken derinlere doğru ilerlemeye başladık bile. Aman!

Günümüze dönecek olursak, Havana’nın genelinde çok acayip bir yoksulluk hakim. Tuttuğum odanın bulunduğu ev Vedado’da. Zamanında varlıklı ailelerin mekanıymış bu bölge. Evler çok odalı ve büyük. Demek ki burada oturanlar eski varlıklı ailelerden geliyor ya da devrim sonrasında buralara konuşlandırılmışlar. Ne olursa olsun son yıllarda bu büyük evlerdeki odalarını kiraya verebilenler aldıkları bir veya iki günlük kira ücreti ile bir aylık maaşlarının üzerinde bir kazanç elde edebiliyor. Yani kısacası evini kiralayanlar bir çeşit zengin sınıfını oluşturmaya başlamış bile. Diğer bir durumu iyi olan tayfa ise, zamanında Florida’ya kapağı atmış olanların akrabaları.

061617mariel_960x540

1970’lerin sonuna doğru ABD’nin Küba’yı kapalı bir diktatörlük olarak sürekli suçlaması ve 1980’de 10.000 Kübalının Havana’daki Peru Elçiliği üzerinden iltica talebinde bulunmasına tepki olarak Fidel Castro 15 Nisan’dan 31 Ekim’e kadar sınırlarını açacağını duyurmuştu: Bizi istemeyeni biz hiç istemeyiz! Bu süre zarfında Mariel Boatlift Krizi adı verilen ve deniz yolu ile gerçekleşen göçte 125.000 Kübalı ABD’ye kaçmıştır. Bir yandan Fidel’in de ülkede ne kadar katil, psikopat ve akıl hastası varsa teknelere doldurarak ABD’ye postalaması ABD Başkanı Jimmy Carter’ın başını oldukça ağrıtmıştı.

Küba'dan gelip Miami'ye çöken çakalların hikayesi Scarface filmine konu olmuştu.

Küba’da uzun zamandır Florida’daki akrabalardan gelen aylık 200-300 dolarla resmen ihya olan insanlar var, çünkü memur/işçi/doktor maaşının 30-40 ABD doları olduğu bir yerden bahsediyoruz. Bunun yanı sıra Küba’da yıllardır kullanılan iki para biriminin ayrımı durumu iyice belirsizleşmiş durumda. CUP, halkın kullandığı para birimi olan peso iken CUC değiştirilebilir para birimi olarak sadece yabancıların kullanımına sokulmuştu. Yani eskiden yerli halk peso (CUP) yabancılar ise convertible peso / chavito (CUC) olarak ödeme yapıyordu. 

CUC

Ernesto'yu paranın üzerine basmak pek hoş olmamış gibi.

Bu iki para biriminin arasında 1/25 oranında bir fark var; 1 CUC şu anda 1 avro civarında, daha önce 1 ABD dolarından işlem görüyormuş. Şimdiyse herkes hem CUP hem de CUC olarak ödeme yapabiliyor. Eskiden yerli halkın CUC’la çok da işi olmuyormuş. Şimdiyse hem yerli hem de yabancılar iki para birimini de kullanmak durumundalar. Eskiden sadece yabancıların kabul edildiği Varadero’daki ‘lüks’ otellere artık yerliler de girebiliyor (parası olanlar tabii ki). İyi bir restoranda yemek yemenin maliyeti ise 10 CUC’tan başlıyor.

İşin daha ilginci ulaşım. Havana’da belediye otobüsü fiyatı 1 peso yani 25 kuruş gibi bir şey, ama yabancıların çok tercih ettiği bir ulaşım aracı değil nedense. Bir başka yaygın ulaşım aracı taksi dolmuş olan ‘taxi collectiva’. Bunun ücreti yerliler için 5 CUP iken yabancılar için 3 veya 5 CUC civarı olabiliyor (artık ne denk getirirlerse, şoför tipine filan bakıp karar veriyor galiba). 

IMG_8187

Önde mafyatik 50'lerden kalma benzin canavarı Chevrolet, arkada Sovyetik günlerden Moskoviç. Bunların her ikisi de şehirlerarasında taksi-dolmuş olarak kullanılıyor.

Şehirlerarası seyahatler herkes için CUC üzerinden hesaplanıyor. Mesela Havana-Trinidad arası 350 km olan ve yedi ila sekiz saat süren otobüs yolculuğunun ücreti 25 CUC, bunu taksi dolmuşla yaparsanız dört saat kadar sürüyor ve 35 CUC. Ama daha kısa bir mesafe olan Varadero-Havana arasında taksi tutarsanız 90 CUC, taksi dolmuş bulabilirseniz 30 CUC. Niye bu kadar pahalı? Çünkü Varadero turistik yer! Buraya gelebilenin balyası vardır, onu da harcamaya gelmiştir, nokta.

Küba’da kör tuttuğunu öpüyor, hiçbir şeyin ayarı yok: Varadero’da tuk-tuk çeviriyorum kadın 10 CUC istiyor yürüyerek geldiğim 3 km yere. Taksi çeviriyorum 4 CUC diyor klimalı araç şoförü. Bütün yabancıları embesil filan sanmak köylü kurnazlığı mıdır, çakallık mıdır yoksa mallık mıdır bilemiyorum. Gerçek sosyalizm bu olmamalı.

IMG_8086

Liberta önünde bekleyenler.

Zenginleşen tayfa dışarıda yiyebiliyor demiştik, ayda 30 CUC maaş alan vatandaş ise liberta denilen dükkanlardan karne ile aylık tayın istihkakını alabiliyor. Bebeğin/çocuğun günlük süt ihtiyacından gencin/yaşlısının etine kadar her türlü besin ihtiyacı detaylı olarak hesaplanıyor ve halka eşit ve adil bir biçimde temin ediliyor. Yani devlet vatandaşını zinhar aç bırakmıyor ki gerçek sosyalizm buna benzer bir şey olmalı zaten. 

Ama fakir halk bakıyor zengin dışarıdaki restoranlarda karne ile temin edilemeyen karidesi, ahtapotu götürüyor; e canı çekiyor bunun da tabii. Neden, çünkü insan dediğin azla yetinmez, hep daha fazlasını ister. Bir yandan da televizyonda ABD propagandasına maruz kalıyor, bunların (tıpkı bizimki gibi) ABD’lilerin bokunu pisliğini temizleyen gurbetçi akrabaları ABD’deki hayatlarını övünce bunların da kafası karışıyor zaar. Bilmiyor ki dünyanın en iyi sağlık sistemlerinden birine sahip olan ülkesinde bedavaya bu hizmeti alabildiğini. Ulan paran yoksa ABD’de seni morga bile koymuyorlar ne hastanesi! ABD’deki ırkçılığa/ayrımcılığa değinmeye gerek bile yok.

Çok kafanız karışmasın ‘ne diyor lan bu övüyor mu dövüyor mu?’ diye. Ben ne gördüysem onu yazıyorum ve dürüst olmaya çalışıyorum. Anarşistiz dediysek… 

Micheal Moore'un Sicko belgeselinden Küba ile ilgili bölüm.

Ve o kocaman ABD, dünyanın süper gücü ABD, dünyanın en büyük silah üreticisi olan ABD bu küçücük ülkeye yıllardır ambargo uyguluyor hiç utanmadan. Çünkü biliyorlar ki bu küçük ülke diğer ülkelere örnek olabilir, hatta tanrı korusun komünizm belası bulaşıcı bir hastalık olarak kendi topraklarına bile sıçrayabilir. Aman aman! Obama’nın herkese sağlık güvencesi sağlayacağını duyan sağcıların ‘ülkeye komünizm geliyor, ben neden fakirin sağlık ücretini ödeyeyim’ diyerek ayaklanmalarını, Beyaz Saray’ı taşlamalarını hatırlayın. O sağlık güvence sistemi parlementodan tam olarak geçmedi sonuçta, geçirtmediler! Bir yandan o rezil sistemiyle ABD’de bulunan obez sayısı dünyadaki aç insan sayısı ile kıyaslanabilecek kadar çok.

Küba ise Bloomberg’in 2019 sıralamasında en sağlıklı 30. ülke olarak gösteriliyor ki bir sürü Avrupa ülkesinin bile önündeler. Akciğer kanserine karşı 2011 yılında buldukları aşıyı (Küba’da ücretsiz) yurtdışında bir dolardan satmak istemeleri büyük ilaç şirketleri tarafından protesto edilmişti (çünkü kendileri binlerce dolardan satabilecekken Küba haksız rekabet yapıyormuş, yuh!). Kırktan fazla ülkeye doktor veya hemşire gönderebilecek kadar çok sayıda doktor-hemşire yetiştirebiliyorlar. Anneden bebeğine AIDS ve frenginin bulaşmasını önleyen ilk ülke olmasının yanı sıra Çernobil’de 1986 faciasında radyasyona maruz kalan 24.000 çocuğun bakım ve tedavilerini de üstlenmiş, SSCB çöktükten sonra girdikleri büyük ekonomik darboğazda bile çocukların tedavilerini yarım bırakmamışlardı. Çocukları karşılarken koca Fidel’in göz yaşlarını gizlemek için kameraya arkasını dönmesi beni bile duygulandırdı.

 

Lan bu dünya nasıl bir dünyadır...

 

 

I. BÖLÜM'ün sonu. Devamı II. BÖLÜM'de AYARSIZ KÜBA

 

İlgilenenler İçin:

Granma Fidel liderliğindeki gerillaların Meksika’dan Küba’ya geçmek için bindikleri teknenin adı, Küba devletinin sesi olarak internet sitesine de adını vermiş: http://www.granma.cu/

Camilo ile ilgili belgesel: https://www.youtube.com/watch?v=5O8jRWHt_fc

Fidel’in fırtınalı aşkı: https://www.youtube.com/watch?v=7zYS2Ipsvm0&pbjreload=10

JFK'nin demeci: “I approved the proclamation which Fidel Castro made in the Sierra Maestra, when he justifiably called for justice and especially yearned to rid Cuba of corruption. I will even go further: to some extent it is as though Batista was the incarnation of a number of sins on the part of the United States. Now we shall have to pay for those sins. In the matter of the Batista regime, I am in agreement with the first Cuban revolutionaries. That is perfectly clear.” (24 Ekim 1963)

 

İRAN (OVERRATED) BÖLÜM II

Ulaşım

2015’te ara verilen tren seferleri TCDD ile yapılan karşılıklı anlaşma neticesinde 2018 yılında Van-Tebriz olarak İran Tren Yolları tarafından tekrar başlatıldı. Tren Van’dan 21:30’da kalkıyor ve sabaha karşı 04:00 sularında Tebriz’e varıyor. Bilet ise yalnızca TCDD’nin yurtdışı satışı yapan gişelerinden alınabiliyor. Hava yolunun bir başka alternatifi ise Doğu Beyazıt’tan Tebriz’e kalkan otobüsler. İran içinde ise uzun mesafeleri uçakla almak mantıklı gibi. Otobüsler genelde konforlu ve trenler de hiç fena değil. 

 

İletişim

Ülkemizde kimilerinin iddia ettiğinin aksine, İran’da Türkçe yaygın olarak konuşulmuyor. Türkçe konuşulan yerler Azerbaycan (nüfusun %16’sı, ama Azeriler Farsça da konuşmakla yükümlü) ve Erdebil Bölgesi. Şiraz-İsfahan taraflarında Türkçe konuşan Kaşkay (Qashqai) halkına rastlamak mümkün. Tahran’da ise özellikle esnaf arasında Azeri ve Türkmene denk gelmek olası. Bunların dışında İran’da konuşulan hakim dil Hint-Avrupa kökenli olan ve Kürtçeye (Kürtler İran nüfusunun %10’unu oluşturuyor) yakın bir dil olan Farsça’dır (nüfusun %61’inin ana dili) ve bu dilin, Ural Dil Ailesi grubundan olan dilimizle, kullandığımız ortak kelimeler haricinde alakası yoktur. Bu ortak kelimelerin dilimize girmesi özellikle günümüz İran topraklarında hakimiyet kuran Selçuklu İmparatorluğu’nun Farsçayı devletin resmi yazışma dili olarak kullanılması ile başlamıştır. 

Azerbaycanlılar veya özellikle Erdebilli Türkmenler konuştukları dile Türkçe, bizimkine ise İstanboli diyorlar, yani İstanbulca. Eh, doğru söze ne denir.

Kaşkay dili ise Azeri Türkçesine benziyor ama halkın kılık kıyafeti nedense Kürtleri anımsattı bana (çakal turizm şirketlerinin nomad turları diye düzenlediği turlar var Kaşkaylara ama fiyatları fecii). Bu arada İran nüfusunun %6’sını oluşturan Lurlar ve %2’sini oluşturan Beluşlar da ülkenin diğer etnik zenginliklerindendir. Gerçi anadili artık Farsça olmuş bir sürü etnik grup hala mevcut ama asimilasyon bir ulus-devlet geleneği olarak halkları feci biçimde baskılıyor, kimlikleri yok ediyor.

 

Kaşkaylar

Görülmesi Gereken Yerler: Qeshm / Keşm Adası

Biraz önce bahsettiğim farklı etnik gruplardan bir kısmı İran’ın güney bölgesinde yaşayan Hindistan kökenli halklar. Derileri oldukça koyu olan bu insanlar sanıyorum Orta Çağ’da bölgeyi iskan edinmişler. Farsçayı kendilerine has bir şive ile konuşuyorlar ve giyim kuşamları oldukça renkli.

 

IMG_6039 2

 

Adanın ana geçim kaynağı Laft adlı yerleşimde döndürülen kaçakçılık. İran’da bulunması zor veya pahalı olan bir şeyi istediğinizde buraya sipariş geçiyorsunuz (bir takım karanlık yollardan tabii). Adada sıkça rastlayabileceğiniz plakaları silik veya hiç olmayan pikaplar benzin istasyonundan doldurdukları benzini balıkçı teknelerine yüklüyor ve karşıdaki Umman toprağı olan Khasab’taki kaçakçılarla değiş tokuş etmek sureti ile ekmeğine bakıyor. Söylentiye göre işin başında Devrim Muhafızları bulunuyormuş. Diğer önemli geçim kaynağı ise balıkçılık.

 
IMG_5878 2

Beyaz İranlılara 'sizin orada deveye biniyormuşsunuz' deyip kafayı yedirmek ister misiniz? (aynı biz ama tek fark, güneyinde gerçekten de develer var)

 

Keşm adası UNESCO'nun tescillenmiş Global Geoparklarından birisi. Adada sadece dört çekerli araç ile gidilebilen Namakdan adlı tuz mağarası var. Onun dışında Chahkouh/Çaku Kanyonu, Hara mangrov ormanı, Yıldız Vadisi görülmeye değer yerler. Bütün bu yerleri araba kiralayarak bir gün içinde ziyaret edebilirsiniz. Tabii bir de yunus izlemek için yakınlardaki Hengam adasına yapılan tekne turları var. Yunuslar saat 11:00’e kadar mesai yaptığından daha erken gitmekte yarar var. (Sürücülü araç kiralamak için tavsiyem Türkçe ve İngilizce de konuşan Meyhan'dır +989039132474, selamımı iletin yardımcı olur.)

 
IMG_5797 2
 

Adaya Bander Abbas kentinden tekne ile geçebiliyorsunuz. Ama kentte kalmasanız da olur hatta kalmayın derim, zira pek bir şey yok.

 
IMG_5930 2
 

Güney kıyı bölgesinde ve adalarında Portekizlilere ait Ortaçağdan kalma kale kalıntıları görme imkanınız var.

 

Hurmooz / Hürmüz Adası 

Yine Bander Abbas’tan veya Keşm Adasından tekne ile direk geçebileceğiniz bu ada, zamanında hippiler tarafından keşfedilmiş ve şimdi ise popülerite patlaması yapmaya aday. Adada eskiden sadece kamp yapmak veya yerel halkın kiraladığı odalarında kalmak mümkünken son yıllarda bir kaç hostel ve kısa bir süre önce de adanın ilk oteli açılmış. Sanıyorum yakında yeni oteller açılmaya başlayacak veya ada bir eko-turizm merkezi olacak. Yani adaya bir an önce gitmekte fayda var; zira burası hayatımda gördüğüm en değişik, en tuhaf adalardan birisi.

 
IMG_6016

 

Kırmızı ada diye bilinse de adanın jeolojik yapısı çok renkli. Kendinizi direk başka bir gezegende gibi hissetmeniz olası. Hatta farklı yerlerde farklı gezegenlerdeymişsiniz gibi izlenimlere kapılmanız kaçınılmaz. Ada halkı gerçekten misafirperver ve taruf denilen geleneği halen uygulamaktadır.

 

IMG_6035 2
IMG_6008

 

Adayı gezmek için eğer profesyonel dağ bisikletçisi değilseniz kesinlikle bisiklet kiralamayın. Çok fazla yokuş var ve bunun yanı sıra ziyaret edilecek yerler iyi işaretlenmemiş, kaçırabilirsiniz. En iyisi tuk-tuk kiralamak. Tuk-tukçular genelde adanın sağ tarafından gidiyor ve adayı turlamadan dönüyor. Anlaşma yapmadan önce sol tarafı görmek istediğinizi de belirtin, bu şekilde adada yaşayan ve soyu oldukça azalmış olan geyikleri görme şansınız artar. Adanın yemekleri ise bence İran’da yiyebileceğiniz en leziz yemeklerdir. Özellikle karides konusunda uzmanlar. Eklemeden geçmeyeyim, yemeklerde baharat olarak adanın kumundan da kullanıyorlar, dünyada yenilebilir kumun olduğu yerlerden biriymiş burası.

 
IMG_5936 2
IMG_6064 2

 

ŞİRAZ

Bence İran’ın açık ara en overrated yeri Şiraz kentidir. Kentte ilgimi çeken pek bir şey yok, bilakis müzedir, camidir, bahçedir nereye girmek isterseniz fiyat hep aynı ve yabancıya çok daha pahalı tabii ki. Eğer tipiniz İranlıyı andırıyorsa ‘yek nefer’ diyip İranlı fiyatından yararlanabilirsiniz. Ama yabancı olduğunuzu çakozlarsa girmeyin hiç bir yere, değmez. Çekmişler güzel filtrelerle, instagram filan derken yok pembe camii, yok morlu bahçe, geçiniz efendim. Hiç mi bahçe görmedik. Ayrıca camiye para verilip mi girilirmiş!

 
IMG_6173 2
IMG_6313 2

Persepolis ve Nekrepolisi

Persepolis

Şiraz kötü dedik ama sanıyorum Persepolis’i görmek için Şiraz’a uğramak şart. Antik alana en kolay ulaşım ise Şiraz’dan bir taksi ayarlayıp uygun bir fiyata anlaşmakla alakalı. Sadece Persepolis’i değil Necropolis’i de ziyaret ediniz.

 

IMG_6210 2
IMG_6196 2
IMG_6184 2

İlk resimde Ahameniş İmparatorluğunun içindeki halklardan biri olan Lidyalıların Krala getirdiği hediyeler. Diğer rölyeflerde bizim topraklardan Karya, Kapadokya ve Ermeni halkları da mevcut. İkinci resim o zamanlar perspektif bulunmadığından askerlerin önlü arkalı çizimi. Son resimde ise simgesel anlamı olan erkek aslanın ceylana arkadan saldırması. Normalde erkek aslanlar avlanmaz, avlandıkları takdirde ise avına arkadan değil direk gırtlaktan saldırır. Bu rölyeften sanıyorum bütün Persepolis'te on iki tane var.

 

Galat / Qalat Köyü

Sanırım eski bir Ermeni yerleşimi olan köy şu aralar İran cigaratörlüğünün başkenti olarak ün yapmış. Henüz köy girişinde ortalığı sis almış gibi bir görüntü hasıl oluyor ama bu ortamdaki fosurdatmanın bir sonucu, başka da bir şey değil. Burası mollaların da pek uğradığı bir yer olmasa gerek; zira kızlı erkekli, genç yaşlı bir sürü grup burada piknik yapıyor. Ortamda yeni trend olan şekilli kafe ve restoranlar mevcut.

Buraya kentten kalkan belediye otobüsü ile kolayca ulaşmak mümkün. Taksi filan tutmaya hiç gerek yok zira ne kadar kalacağınızı bilemezsiniz. Çünkü köyün hemen dışında güzel bir patika ile ulaşabileceğiniz bir kaç tane şelale de mevcut.

 

IMG_6347 2
 

YEZD

Dünya’daki en ilginç yerleşimlerden birisi olan Yezd’in eski kent yapısı tamamen kerpiçten oluşuyor. Aynı zamanda kent dünyanın en kadim tek tanrılı dini olan Zerdüştlüğün de merkezi. Kutsal yerleri olan Ateşkadeh (ismi aynen bu) içindeki ateşin dört yüz yıldır sönmediği söyleniyor. Kentte Zerdüştlüğü tanıtan bir müze bunun yanı sıra kent dışında ise sadece bir kaç tanesi ziyaret edilebilen Zerdüştlerin mezarlığı diyebileceğimiz Dakhme’ler var. Ahmak batılılar bunlara sessizlik kuleleri adını takmışlar ama dahkme yargı yeri anlamına geliyor. Normalde ulaşımı çok zor olan bu yerlere ölüler konuyla ilgili din adamlarınca çıkarılıp bırakılıyormuş. Bu teknik devletçe 1950’lerde yasaklanmış.

 
IMG_6475
IMG_6521

Foto 1: Ateşkadeh                                                                                    Foto 2: Dahkme

IMG_6435

Yezd genel görünüm

 

Yezd’den bir günlük araba turu ile ziyaret edebileceğiniz Kharanak, Meybod gibi yerleşimlerin yanı sıra, asıl çoğunluğu Hindistan’da olan Zerdüştlerin hacı olmak için geldikleri Chak Chak da görülmeye değer yerlerden. Çöl turu veya kampı yapmak isterseniz Yezd doğru seçim olacaktır. (Sürücü için Mohzen'le irtibata geçilebilir: +989133522985, Mohzen'le bayağı bir dolandık. Bir gün buna 'ya burada dini malzeme satan yerler varmış' diye soruyorum hemen 'abi kamçı mı alacaksın? diye atlıyor. Arkadaş alnımızda BDSM'ci diye mi yazıyor anlamadım. Evet, orada Kerbela anmaları esnasında kendini -başkasını değil- dövmek için kamçı zincir filan satılıyor ama mevsiminde gitmek gerekiyormuş.)

 
IMG_6591 2
IMG_6604 2
IMG_6473

İlk foto Kharanak'taki döner kuleli camii, ikinci foto Çak Çak'taki Ateşkadeh, son fotoda ünlü badgir (becir) yani sıcak bölgelerde bina içini soğutmaya yarayan rüzgar yakalayan kuleler, antik klima aracı.

 

Verzene / Varzanah Köyü

Sanıyorum wikitravel yazarı ya bunlardan rüşvet almış ya da kendisi bizzat şahsen buralı. Aman kaçırmayın, kesin uğrayın gibi cümlelerin gazına gelip köye gidiyorum ve fakat o da ne?! Köyde bir bok yok, güvercin kulesi filan var tamamen tırt. Etrafını gezeyim diyorum, etrafta da bir bok yok. Bir iki tane tepe, yıkılmış bir Selçuklu Kervansarayı, tuz gölü/çölü (bu fena değil ama uzak), çöl (Yezd’de mevcut). ‘E hani burada İran zebrası varmış?’ diye soruyorum, ‘abi kırk yıl kadar önce vardı, evet’ diye yanıtlıyorlar. 

Kısacası gitmeyin!

IMG_5788 2
IMG_6722

İlk fotodaki sıcak bölgelerde her otuz kilometrede bir bulunan su depoları. İkincisi Varzaneh'teki tuz gölü.

IMG_6745
 

İSFAHAN

İran’ın en turistik ve en şekilli kenti İsfahan galiba. Yalnız kentin ortasından geçen koca nehri kurutmasalar iyi olacakmış. Şimdiye kadar yattığım İranlı ayağı burada tutmuyor, çakal esnaf anında uyanıyor benim yabancı olduğuma. Burada da birisi kentin içinde ve hala faal olan Ateşkadeh ve Ateşgah var. Kentin en şık ve en modern bölgesi Ermeni mahallesi. Buradaki kilise kompleksi oldukça ilginç. İran’ın ortasındaki bir ortodox kilisesinde Katolik fresklerine benzeyen çizimler görmek gerçekten şaşırtıcı.

 
IMG_6813
IMG_6824
 

Kentin Yahudi mahallesinde bulunan bir sürü Sinagog ise kapalı, Yahudilerin çoğu özellikle Ahmedinejat hükümeti sırasındaki ayrımcı dilden korkarak ülkeyi terk etmiş.

Kentin dışındaki tepelere doğru çıkan bir de teleferik var. Müzelere kesin uğrayın. Trajik Çaldıran Muhaberesi'nin betimlendiği nefis bir duvar resmini de göreceksiniz.

 
IMG_6859
IMG_6898

Yahudi Mahallesi oldukça fakir kalmış. İkinci fotodaki mekan ise İsfahan'ın en popüler doogh (ayran) içip baklava yenilen yeri. İçki olmayınca yönelimler de tuhaflaşıyor mu ne?

 

KAŞAN 

Çakma Yezd gibi kent olan Kaşan’da mimariye özel bir ilginiz yoksa pek de görebileceğiniz bir şey yok. Kukla müzesi ilginç olabilir ama sadece bunu görmek için de gitmeye değer mi bilemedim.

 
IMG_6942

İran'da köklü bir kukla kültürü var. Ancak çocuklara izlettiği devasa kuklalardan ben bile tırstım çocuk ne yapsın? Yetkilileri göreve çağıracağım da vazgeçiyorum.

 

Abyane

Ancak Kaşan’a bir şekilde gittiyseniz bu köyü görmekte yarar olabilir. Kaşan’dan buraya giden bir otobüs yok, ancak taksi ile gidebilirsiniz. Snapp uygulaması ise İran’ın olmazsa olmazı, bir çeşit über. Bununla direkman en az yarı fiyatına seyahat edebiliyorsunuz. 

Abyane’de halen antik Pehleviceye benzeyen bir dil konuşuluyor, yani modern Farsça değil, oranın yerel dili. Köy ise tamamen kırmızı evlerden oluşuyor. Köyün dışında yürüyüş parkurları mevcut.

IMG_6953
IMG_6961
IMG_6967

 

TAHRAN

Kent bana İstanbul’u anımsattı. İstanbul derken Bebek, Nişantaşı’nı değil de Mecidiyeköy, Esenler, Güngören gibi yani İstanbul’un yüzde 80’ini oluşturan çarpık ve şuursuz kentleşme örneğini demek istiyorum. Tahran’da ulaşım için kesinlikle metroyu tercih edin, trafikten de uzak durmaya bakın. Kentin belli bir merkezi olmadığı için yürümekten de kaçının zira mesafeler uzun ve yürüyüş tatsız. Arkeoloji, İslam Eserleri Müzesi, Ateşkadeh, Sinema Müzesi, Müzik Enstrümanları Müzesi ve kentin dışındaki Elbruz dağları görülmeye değer yerlerden. Kentin sanat yaşamı da bir hayli renkli eğer ilgiliyseniz. 

 

IMG_5645
IMG_5656
IMG_5681 2

Tahran'daki sokak heykelleri şahane. Film müzesinden çakma Kemal Sunal'lı film. Müzik müzesinden saz örnekleri.

 

TEBRİZ

Soydaşlarımızın yaşadığı kente yukarıda bahsettiğim İran über’i snapp gelir gelmez Tebrizli taksicilerin yaptığı ilk iş bunları dövmek olmuş. Yazının birinci bölümünde bahsettiğim gibi resmi İran politikası Azerilerin Türkleşmiş İranlılar olduğunu söylüyor. Yahu öyle olsa bile şu davranış biçimi bile elemanların ne kadar Türk olduğunu göstermiyor mu?

IMG_5354
IMG_5379

Müze bahçesindeki balballar. Özellikle bir tanesi Hakkari'de bulunan ve menşei bilinmeyen stelleri andırıyor. Foto 2: Kedici teyzeler olduğu sürece umut var demektir. Ne yazık ki İran'ın sokak kedileri genelde insanlardan korkuyor bizdeki durumun aksine.

Tebriz’de en görülmeye değer yerler Arkeoloji müzesi, Amir Nizam Evi (bu aynı zamanda Kaçar Müzesi), pazar, Behnam Evi ve Gök Camii. Kentin biraz dışında (yeni açılan metro ile gidilebiliyor) Şah Goli parkı eskiden solcuların takıldığı restoranıyla da meşhurmuş. Kentin modern kısmındaysa yeni açılan kafeler var. Burada da kentin Ermeni mahallesi daha şık bir görüntü sergiliyor.

IMG_6140
IMG_6788
IMG_6499

İran'daki camiler çift minareli ise Şii, tek minareli ise Sunni olduğunu gösteriyor. Eğer minaresiz ise bir kadın tarafından yaptırılmıştır. İkinci foto Kaçar dönemini yansıtan bir yapıt. İranlı milliyetçiler, bütün o çekik gözlere rağmen Kaçarların Türk olduğunu kabul etmez. Son foto ise müslüman bir hoca filan değil, dünyanın en eski dualarından birisini eden Zerdüşt din adamı (İslamiyetten en az 2000 yıl önceki bir dönemden kalan).

 

SONUÇ

En nihayetinde İran da, halkın çoğunun misafirperverliği, yardımseverliği, turist kazıklamaya kalkmaması, güvenli bir ülke olması, ulaşımın kolaylığı, doğal güzellikleri, tarihi ve kültürü ile  görülmesi gereken ülkelerden biri. Ancak şunları da gözden kaçırmamak gerek: yıllardır islami otokratik yönetim biçimi ile insanlarını baskı altında tutmuş, muhalifleri en sert biçimde cezalandırmış, idam etmiş veya hapislerde yargısız infaza tabii tutmuştur. Bunun yanı sıra hiç de adil olmayan bu düzende, mollalar ve devrim muhafızları zenginleştikçe zenginleşmiş, kendi çocuklarını sürekli şeytan olarak lanse ettikleri ABD’nin üniversitelerinde okutmuş, çocuklarının oradaki kokolu partilerden geri kalmamalarını sağlamıştır (tanıdık geliyor mu?). Bunun yanı sıra Irak’la yaptıkları ve gereksiz yere uzayan saçma savaşta fakir çocuklarını cepheye sürmekten imtina etmemiştir. 

Kadını değersizleştirip ahlak zaptiyesi adı altında namus bekçiliği yaparken kendi ahlakını asla sorgulamayan bu düzen, sokaklarda dilenen bir sürü çocuğun da taciz edilmesini engellememiştir. Zaten islami zihinlerdeki en büyük sorunlardan birisi olan sübyancılık hastalıklı bir unsur olarak buradaki devlet yönetiminde de görülmektedir.

Bu baskıcı düzen içinden sıyrılan ve büyük işler yapan yönetmenlerinin film yapmasını yasaklamış, ev hapislerinde sosyal olarak ölüme mahkum etmiştir. Feminist mücadeledeki kadınların ise hapishanelerde başlarına ne geldiğini duyan bile olmamıştır.

Muhalefet o kadar bastırılmıştır ki şu anda bu düzene alternatif olabilecek hiçbir hareket bulunmamaktadır.

İran’a tabii ki gitmeli ama coşup övmeden önce de üç kez düşünmekte yarar var.

 

Paylaşım için

İRAN’I TERSTEN OKUMAK

I. BÖLÜM

İran'a giden gezgininden yazarına, goygoycusundan kolpacısına öve öve bitiremediği, gitmeyenlerin ise korku ve şüpheyle yaklaştığı, yıllardır içimde ukte olmuş bu gizemli ülkeye en sonunda gidebilmenin haklı gururu ile bu satırları kaleme alıyorum. Yazıyı yazarken elimden geldiğince nesnel olmaya çalıştım, aşırı hezeyan ve nefrete kapılmaksızın gözlemlerimi, öğrendiklerimi paylaşmaya çalıştım; bir hatamız olursa şimdiden af ola...

Çok değerli karikatürist Umut Sarıkaya'nın bir karikatürü
(bu arada Naber'in yeni sayısını almayanı dövüyorlar)

TARİH

Eğer bir seyyahsanız gideceğiniz ülkenin kültürünü, tarihini biraz bilmekte fayda vardır. Gerçi ben olayı biraz abarttım ama olsun.

İran'ın bir ülke olarak resmi adı oldukça yeni sayılır. İlk kez Partlar[1] döneminde kullanılan Eran ya da Aryan (Nazilerin saf ırk saçmalığını aldıkları isim) adının biraz dönüştürülüp İran olarak kullanılması 1935 yılında Şah Rıza Pehlevi döneminde gerçekleşiyor. Şah Rıza o zamanlar fena şekilde moda olan ulus devlet düşüncesini uygulayarak ülkedeki herkes Farstır/İranlıdır görüşünü benimsemiş, benimsetmeye çalışmıştır. Şimdiki İslam Cumhuriyeti de bunu aynen devam ettirmektedir. Bu zihniyete örnek verecek olursak kuzeyde yaşayan Azeriler aslında Fars olup sonradan Türkçe konuşmaya başlamışlardır gibi, bize aslında çok da uzak olmayan bir model karşımıza çıkmaktadır (bkz. Dağ Türkü=Kürt, TC resmi görüşü gibi).

 

IMG_5594
turk

Türkçe Farsçanın bir diyalektiğidir değil mi?

 

Mustafa Kemal'in de kankası olan Şah Rıza ülkesinde de bizimkine benzer reformlar yapmıştır. Kimsenin soyunu sopunu bilmediği İran'da soyadı kanunu bizimkinden 10 yıl önce çıkmıştır. Tarım toplumu olan ülkede tarımı öldürmeye yemin etmiş, bizde 50'lerde coşan sağcı kafası misali ülkeyi endüstrileştirmeye çabalamıştır. Bütün bu benzerliklere rağmen benim tek anlayamadığım olay Şah Rıza'nın neden bir harf devrimi yapmadığıdır. Zira Farsça Hint-Avrupa dil ailesi grubunda olduğundan, bizimki kadar olmasa da (ünlü uyumlarından dolayı[2]), Arap harfleriyle yazılması ve okunması sıkıntılı olan bir dildir[3]. Bir de İranlıların Araplara karşı olan derin nefreti düşünüldüğünde Arap alfabesi kullanmalarının getirdiği tiksintiye ayrıca dikkatinizi çekerim.

Bunları söylerken Arapçayı kötülemeye çalıştığım filan yok elbette ki. Keşke Arapça konuşabilsem, okuyup yazabilseydim. Burada kısaca belirtmek istediğim alışık olmayan göte, donun pek de yakışmadığıdır. Yani insan biraz da kendine yakışanı giymeli diye düşünüyorum.

İran topraklarında yaşayan Ahamenidlerin ve Sasanilerin zamanında yaşamış kadim halkların veya Tacikistan'da yaşayan günümüz Farsi halkının ataları olan Soğdların kendine özgü alfabeleri vardı. Hatta Göktürklerin kullandığı Rün alfabesi (ki bu alfabe ne yazık ki Alman topraklarındaki adıyla anılıyor) Soğdlardan alınmadır. Selçuklular da nasıl olduysa artık kadim alfabelerini unutmuş, günümüz İran topraklarını da içine alan imparatorluklarını kurduklarında orada, kendi alfabelerinin yerine dayak yoluyla kabul ettikleri Arap alfabesini kullanan insanların alfabesini benimsemiştir. Sonuçta o zamanın popüler dili gibi bir şeyden bahsediyoruz, bugünkü İngilizce misali.

 

buyukselcuklu-harita

Büyük Selçuklu Devleti

Günümüz İranlıları pek kabul etmek istemese de topraklarının yöneticileri yüzyıllar boyunca Türkler olmuştur: Selçuklular, Safeviler ve en son Kaçarlar. Gerçi arada, yine yönetici sınıfı Türkçe konuşan köle (memluk) askerlerden oluşan Gazneliler de bu toprakları yönetmişti ama çok takılmayalım biz yine de her şeye...

Kendi aralarında ve orduda Türkçe konuşan Selçuklu, Sefevi ve Kaçar yönetici sınıfı resmi dil olarak Farsçayı[4] kullandıkları için Farslaşmış sayılmıştır. Bunda haklılık payı olsa da özellikle Selçukluların o kadar da Farslaşmadıklarının en büyük kanıtı, Anadolu topraklarına geldiklerinde bütün tebaaya Türkçe konuşma zorunluluğu getirmiş olmalarıdır. Bunu ya İran'da başaramadılar ya da İran'daki halklar bu tuhaf Doğu dilini bir türlü öğrenemedi, bilemiyorum.

Osmanlılarla Safevilerin arasında geçen Çaldıran Muharebesinin neticesinde Anadolu'da Alevi-Sünni çatışması alevlenmiş ve Anadolu'nun sünnileşmesinin yolu açılmıştır. Türkçe konuşan, Türkçe şiir yazan Şah İsmail ile Farsça şiir yazan Osmanlı padişahı I. Selim'in liderliklerinde gerçekleşen muharebe Osmanlıların, ateşli silahları kullanabilme becerisinin yardımıyla, zaferi ile sonuçlanmıştı[5].

IMG_6782

İsfahan Çehel Sütun Sarayındaki Çaldıran Muharebesi Freski

Pehlevilerden önceki son yönetici sınıf ise (Türkçe Wikipedianın iddia ettiğinin aksine, Yozgat kökenli olmayan) Türkçe konuşan Kaçarlardı. Tarihin ilginçliklerinden biri olarak Kaçarların, savaştıkları Rus Ordusuna özenerek, onların yardımı ile kurdukları Kozak/Kazak askeri süvari grubu içerisinde zamanla yükselen Rıza Pehlevi, İngilizlerin desteği ile Kaçar hanedanlığına son vererek Şah oldu.

Gelelim olayın ilginçliğine: Ukraynaca okunuşu Kozak, Rusça okunuşu Kazak olan bu tayfa, adını eski Türkçede 'başıboş, avare, serseri' anlamına gelen kazak sözcüğünden almaktadır. Ukraynalılara göreyse bu Türkçede özgür insan demekmiş. Bu çer çapulcu tayfası ilk zamanlarında Ukrayna steplerinin Slavlarının yoz yobaz tayfasından olup gerçekten başıboş gezen serserilerdi. Tabii o zamanlar Ukrayna diye bir yer yoktu, toprakların büyük bir kısmının raconunu Türkçe konuşan pagan Kumanlar[6] kesiyordu, diğer kısmını da Türkleşmiş Moğollar olan Tatarlar[7]. Çapulcu elemanlar da bu iki savaşçı milletten esinlenip psikopat[8] bir askeri topluluk olarak yüz yıllarca Rus Çarlığına hizmet etmişlerdir. 19. yüzyıla gelindiğinde ise çarlığın denetiminde düzenli süvari birliklere dönüşmüşler ve ata binmenin kitabını yazmış olan Türk kavmini bile etkilemişlerdi. Nereden nereye...

kozak2

Eski Kozak Tiplemesi [9]                                       

kozak

Son Dönem Kozakı

Ruslarla yaşanan savaşlara bağlı kültürel iletişimlerden dolayı İran'da arabaya maşina (Rusça) diyorlar. Keza Rusya'da söylendiği üzere bizde Rus Salatası olarak bilinen yemeğin orijinal adı olan olivye[10]yi kullanıyorlar, ki Slavlar dışında bu kelimeyi kullanan pek yoktur. Semaver de aynen bizdeki gibi onlara da Rusçadan geçmiş (kendi kendine yanan demek). O zaman diğer başlığa geçelim hazır yeri gelmişken.

BİZE BAKIŞLARI, BENZERLİKLER, FARKLILIKLAR, KÜLTÜR-SANAT VS

1980'lerde Küçük Emrahlı filmlerimizi izleyen İranlılar, TC vatandaşı amcalara (Nuri Alço tarzı) şüpheyle yaklaşıp, arabesk hayatlarımız olduğunu sanıyormuş. Şimdiyse bizim berbat TV dizilerimizi izleyip hepimizin zengin ve çeşit çeşit ... varlıklar olduğunu düşünüyorlar. Neyse işte öyle, bizimki gibi tam bir klişespor. Bu arada neden bizim dizilere dadanmışlar? Eh sen şeriat diye her şeyi yasaklarsan kültür üretemezsin. Kitap okuma oranların bizdeki gibi yerlerde sürünür (okuyan kesim ise Orhan Pamuk seviyor, Elif Şafak'a bayılıyorsa durumun vahametini siz değerlendirin).

Kültürsüzlüğün sonu da Türk dizilerine mahkum olmaktır, Araplar gibi şatafata merak salmaktır, israfı bir bok sanmaktır. Bir başka etkilendikleri kültür ise ABD'ninki. Onun da çoğunluğu bizden ithal sanıyorum. Zira dünyada en çok ABD dizisi ve filmi izleyen toplum olmamızın yanı sıra (iddia ediyorum bu oran ABD'dekinden bile fazladır!) Starbucksın şube sayısının bu kadar yüksek olduğu başka bir coğrafya görmedim. Lan milletimiz kahveye ne kadar açmış da bilememişiz yıllarca. Hem de kahveye şu anki tadını veren ilk pişirme usulünün Osmanlı topraklarında bulunduğu gerçeği ve bundan dolayı da en kadim kahve kültürüne sahip olmamıza rağmen[11]. İtalyanların, ülkelerinde Starbucks açılmasın diye miting düzenlemelerini derin bir saygıyla karşıladım.

İran'da da Amerikan tarzı pizzacılar[12] ve fast-foodcular pırtlak gibi türemiş. Bizimki mandacılıktan, bunlarınki ise 'bir şeyi ne kadar kötülersen halk o kadar sarılırcılıktan' kaynaklanıyor gibi[13].

IMG_5452
IMG_5451
IMG_5636

İran'daki sokak heykelleri

Bir başka komik unsur acemi diye nitelendirdiğimiz, beceriksiz insan modeli onlarda türki! Atara atar yapmış İran'ın bebesi!

Bizde son yıllarda popülerleştiği, onlarda ise son 40 yıl boyunca olduğu üzere hapishaneler üniversiteye dönmüş durumda. Ne kadar muhalif gazeteci, kafası çalışan profesör (bu türün kafası çalışmayanı da çoktur), aydın, bilim insanı varsa tıkmışlar acımadan.

Genelde Tahran merkezli sanat ise özellikle son yıllardaki gelişimiyle yüzleri güldürüyor. Şiilikte heykel yasak olmadığından özellikle heykel sanatı oldukça gelişmiş (tabii ki erotizme kayan eserler vermeksizin). Sinemalarının dünyanın sayılı sinema ekolleri arasında olduğunu söylemeye gerek bile yok. Her totaliter rejimde olduğu gibi bunlar da sinemaya önem vermişler ama öne çıkan yönetmenler tabii ki entelektüel, solcu ve muhalif kesimden olduğundan onlara da ver odunu/dayağı, yasak üzerine yasak getir[14]. Ne var ki artık bir canavar yarattıklarından olayı bitiremiyorlar da artık.

berlinale-jury-getty-108961604

Yasaklı yönetmen Cafar Panahi'nin bir çok festivalde 'boş' bir koltuğu bulunuyor

Tıpkı bizimki gibi, kadim müzik gelenekleri ve çok güzel müzikleri var ama halk genelde kötü müzik dinliyor. Kötü derken, sadece kendilerininkileri değil bizimkini de! İran seyahatim sırasınca hayatımda dinlemediğim kadar İbo, Mahzun ve Emrah'a da maruz kaldım. Yahu tabii ki ara ara ben de bunları dinlerim ama beş yıldızlı otelin spasında İbo'dan ayağında kundura çalıyor ya arkadaş, daha ne diyeyim. İyi müzik yapan Mohsen Namjoo gibileri de çareyi kaçmakta buluyor. İran'dan kaçma çok yaygın olduğundan İran, sanırım vize uygulamalarına en çok takılan ülkelerinden başında geliyor.

 

 

Kadınların ulu orta şarkı söylemeleri ve dans etmeleri yasak. Ama neyse ki şeraiti düzen can çekişiyor da, kadınlar artık başlarını yarıya kadar örtüyor (itiraf edeyim böyle daha bir albenili gibiler) ve kara çarşaf kullanımı oldukça azalmış. Bunun nedeni ise bir kaç yıl önce ahlak zaptiyelerinin halk tarafından bir güzel sopalanmaya başlaması, artık milletin burasına gelmiş tabii.

Kim ne giyinirse giyinir sana ne, SANA NE?! İster içki içer ister, ister götünü başını açar. Bütün bunların cezası öbür tarafta verilmiyor mu kardeşim? Sen kim oluyorsun da bunları bu dünyada cezalandırmaya kalkışıyorsun? Ya tanrına inanmıyorsun, ya dinine, ya da ikisine birden! Günah benim, sana ne ulan! SANA NE!!!

Hayır demek yerine 'cık' yapan dört milletten birisi (diğer ikisi Ermeniler ve Yunanlılar). Ayrıca tıpkı bizler gibi 'çay may, kalem malem' gibi şakalı kelime oyunu yapıyorlar.

Bizden en büyük farklarından birisi ise toplum olarak agresif değiller. Özellikle erkekleri oldukça naif. Bunda düzenin ve sert kanunların da etkisi var tabii. Asıl atarlı olan ise kadınlar. 30 yıllık şeriat düzeninin sonunda yeter lan demişler ve toplumda baskın hale gelmişler, yani almışlar ellerine sazı. Eh böyle olunca da Slav sistemine geçilmiş bir çeşit. Ne var ki kadının baskın olduğu bölgelerde erkekler Türk kadını gibi davranıyor ve kendini naza çekiyor, dolayısı ile eşyanın tabiatı bozulduğundan olsa gerek ülkede üreme azalmış, vatandaşın cinsel hayatı boka sarmış durumda. Bunu da belirteyim ki belli bir beklenti içinde gidilmesin.

Cinsel hayatın sekteye uğraması elbette ki eğlence kültürünün de yok edilmiş olması ile alakalı bir durum. Gece hayatı olmayan bir yerden söz ediyoruz. Akşam çay bahçesine git, yeni trend kafeye git, orada saatlerce çay-kahve iç nereye kadar? Müzik yok, dans yok, nasıl sosyalleşeceksin kardeşim? Maklube ye çay iç derken kafan açılıyor; atom teorisi mi geliştiriyorsun, o da yok!

Bu arada İran'a gitmiş herkes parti ortamı diyordu hani, nerede bu devlet?!

 

MXMR2127

Ev partisinden insansız bir kare

Evet! Şu ünlü mü ünlü, herkesin diline pelesenk olmuş İran'ın ev partileri olayına gelecek olursak, 'ulan babasının oğlu musun da ev partisine çağrılıyorsun?' diye sormazlar mı insana? Sanki İran'daki ev partileri herkese açıkmış gibi bir hava estiriliyor, çal kapıyı buyur gir. Yok öyle! Bizden bir iki salak es kaza çılgın sandıkları bir partiye çağrılmış (Köyden İndim Şehire[15]), onlar da bire bin katarak anlatınca, olay bizde efsanevi bir hale gelmiş sanıyorum.

Cem Uzan da çılgın ev partisi veriyor da bana mı veriyor, sana mı veriyor? Neticede zengin dediğin her yerde ayrıcalıklıdır. Adam kokolu parti de verir BDSMli olaya da girer de sen olayın neredesin? Dolayısı ile abartılı anlatımlara fazla kulak vermeyin derim. Tanıdıklarınız varsa resmi tatilden bir önceki gün olan perşembe akşamı bir ev partisine davet edilebilirsiniz ama davetkarın statüsüne bakarak beklentiyi ona göre ayarlayınız. Sonuçta kendinizi on dört tane erkek ve iki kızla (onlar da saplı olur genelde), gitarlı bir Ankara partisi gibi ortamda bulmanız da mümkün. Erkek sayısının bu rahatsız edici sayıda olması kadınları bile rahatsız etmez mi ama?

IMG_5775

Tahran'da bir sergi açılışı

Yıllarca dünyanın en kötü trafiği ünvanını elinden düşürmeyen Tahran trafiğine değinmeden geçemeyeceğim: Elinize bir paket çekirdek alıp büyükçe bir kavşakta saatlerce izleseniz asla sıkılmayacağınız bir doğa olayı ile karşı karşıyasınız! Kaosun içerisinde öyle bir düzen var ki ters yönden gelen motosikletli, yeşil ışıkta araçların arasından seke seke geçen bir yayaya çarpmaksızın bisikletlinin yanından süzülürken, üzerine gelen koca bir kamyonu ekarte edebiliyor. Resmen delireceğim, ortalık savaş alanı gibi ama kimse kimseye çarpmıyor! Bu arada yaya tam kaldırıma ulaşacağı sırada geri vitese abanarak gelen otomobilden son anda kurtulabiliyor. Kaldırım dediysem, bu anca büyük kentlerin büyük caddelerinde görebildiğimiz bir yapılanmadır. Bizden bir üst seviyeye çıkmış ve ara sokaklarda kaldırımı tamamen kaldırmışlar, yaşasın arabacılık! Tabii yürüme alışkanlıkları filan kalmamış, en kısa mesafede bile trafik filan da dinlemeden taksi tutuyorlar ki o trafikte tıkılıp kalırsan yarım saatlik mesafe oluyor sana dört-beş saat!

Taksiciler ise sinirleri aldırmış sadece uyarı maksatlı korna çalıyor, dikiz aynalarına gerek durmaksızın birbirlerine sürtünerek yollarını buluyor. Bu arada cep telefonlarında mesaj yazma mı dersiniz, yanındakine saçma sapan fotolar göstermeye mi çalışmak dersiniz, veyahut sizi anlamasa bile boş beleş muhabbet açmak mı, gırla gidiyor. Bu sırada güzel bir tüyo vereyim: Eğer İran'da taksicilere düdüklenmek istemiyorsanız snapp denilen programı yükleyin ve kullanmasını öğreniniz. Yoksa taksici dediğin İstanbul'daki kadar .. olmasa da geri kalmış ülkelerin hepsinde benzerdir, fena küsküleyebilir.

 

IMG_6663

Amanın taksi taksi... Dikiz aynalarına dikiz derken benimkinde de yokmuş meğer

İranlıların aşırı kibarlığı ise sizleri yanıltmasın, özellikle erkekler arkadan konuşmaya ve dedikodu yapmaya bayılırlar (kendilerinin yalancısıyım). Bu kibarlık ise size hesap ödetmeme, en sonunda hesap istememeye kadar varabiliyor. Taruf denen bu gelenek, büyük ihtimalle eskiden gerçekten de var olan bir durumken, yapılan suistimal ve olayın bokunu çıkarmadan dolayı artık lafta kalmış. Taruf en basit anlatımıyla hemen her yerde karşılaşabileceğiniz 'bu seferlik bizden olsun' söylemidir. Eskiden bizde, özellikle taşrada olan ancak kültürümüzde artık oldukça azalan bu durum karşısında bizler nasıl davranacağımızı biliriz, neticede 'öyle şey mi olur kardeşim?!' der parasını veririz. Ama elin yavşak gavuru, 'ha iyi o zaman' diyerek bir sürü kişinin ekmeği ile oynamış, yetim hakkı yemiştir. Dolayısı ile de haklı olarak İranlılar bu taruf olayını halen sözel olarak devam ettirmekle beraber artık yarım ağızla söylemek durumunda kalmışlardır.

Yararlı bir anekdot olarak 'çakerim' tıpkı bizdeki 'eyvallah' gibi her yerde kullanılabilen bir sözcük. Birbirlerine ise canım anlamına gelen 'can' diye hitap ediyorlar ki aslında can bizim '-cığım' ekimizden başka bir şey değil. Bu yüzden 'canam' diye de bir şey uydurmuşlar. Neticede dil sistemimiz farklı, anca bu kadar olmuş.

Tavla oynarken kullandığımız sayı sistemine daha önceki Erivan yazımda değinmiştim. Hatırlatayım, tavla oynarken yarı Farsça yarı Türkçe sayı sistemi kullanığımızdan, tavla bilenlerimiz otomatikman altıya kadar Farsça sayabiliyor.

İran'da iki metrede bir karşınıza çıkan türlü türlü bankalara kanmamak gerek zira İran bankacılık sistemi dünyada kullanılan sistemin dışında olduğundan orada hiçbir banka kartınız çalışmıyor. Dolayısı ile yanınızda nakit götürmek durumundasınız ama kasmaya gerek yok. Çünkü ülkede kapkaç olaylarına nadiren rastlanmakla, gasp olayı ise görülmemektedir, terör saldırısı gibi bir olay ise asla yaşanmamıştır; kısaca İran bizimkinden kat be kat güvenli bir ülkedir diyebiliriz.

 

IMG_6319

Şiraz metrosunda dostça bir uyarı

YEMEME İÇMEME

Övüle övüle bitirilemeyen İran mutfağı ile ilgili tek bir şey söyleyebilirim, aç gezdim orada aç! Şaka filan yapmıyorum, eğer İranlıların misafirperverlik zaafından yararlanıp kendinizi birilerinin evine yamamadıysanız (ev yemeklerinde de çeşit az ama iyidir ona bir şey demem) restoranlarda yapılan üç beş çeşit yemeğe razı olursunuz ve bunların da çoğu kötüdür!

Kubideh denilen bizim adana kebaba tip olarak benzeyen ama tat olarak alakası bile olmayan bir kebapları var. Bunun yanında yarım kilo haşlanmış ve ortasına bir kaşık safran yanına da 30 gram tereyağı eklenmiş yasmin pirinci (pilav değil!) takdim edilince oluyor sana çelo kebabı. Tavuğa bayılıyorlar ki asla yemem. Arada denk getirebilirseniz şiş yapan ufak salaş dükkanlar var ama etleri ne yazık ki fazla pişirip kurutuyorlar. İşin bir başka ilginç yanı da yemeklerinin iyi olduğunu düşünmeleri. Haydi başka ülkeye gitmemiş olanları anlarım da bizim buralara gelip de hala yemeklerine iyi diyorlar, o sıkıntı işte. Görece en iyi ve en çok çeşit yemekler İran'ın kuzeyinde yapılıyor, orada da Türkçe konuşan halkların olması tesadüf olmamalı diye düşünüyorum.

 

IMG_5603

Yanık et, pirincin bir tarafına atılmış safran ve diğer tarafına atılmış tereyağ, ekstra kavrulmuş pilav

Zannediyorum ki dünyada yoğurdu bizden sonra en çok tüketen İranlılardır (ilk sırada Suriyeliler olabilir, bilemedim şu an). Dugh denilen duru ve naneli ayranın yanı sıra torş denen gazlı ayranı her yerde bulabilirsiniz. Yemeklerin yanına yoğurt verilmesi ise asla es geçmeyeceğim bir durumdur. Mast o hıyar ise biraz nüansla Yunanlılarda caciki bizde ise cacık denen mezenin ta kendisi olarak kendisini bu üç coğrafyada kabul ettirebilmiş, kendisini alkışlıyoruz.

Kahvaltıda omlet dedikleri domatesli yumurta tüketiyorlar. Bunun içine bazen soğan ekledikleri de oluyor. 'Bu sizde var mı?' diye sorduklarında, 'içine biber de atınca menemen denen berbat köylü yemeği oluyor' demiştim de bozulmuşlardı. Bozulacak ne var, benim köyümde hiç bir özelliği olmayan, atıştırmalık öğlen yemeğidir bu. İstanbul'da buna 50TL veren kerizler düşünsün, ne diyeyim? Ha, bir de menemen soğanlı mı yapılır tartışması var ki ona hiç girmiyorum bile. Kimi et, kimi ... neyse. Keşke tek derdimiz bu olsaydı.

 

IMG_6717

Bademcan(dır)

 

Benim en beğendiğim yemekleri bademcan dedikleri patlıcan ile yapılanlar. Güney ve Doğu Asya çıkışlı olan patlıcan, zannımca nikotin bağımlılıkları dillere destan Türk kavimleri tarafından dünyaya yayılmıştır. Tarihçiler yok efendim şu tarihte Avrupa'da patlıcanlı şu yemek vardı, yok Araplarda bu vardı dese de mutfağımızdaki iki yüze yakın patlıcanlı yemek çeşidi tokat gibi suratlarına çarpacaktır. Bence de kahrolsun faşizm.

Dünya'da her yerde olduğu gibi İran'da da alkollü içecekler bulabilirsiniz (ama dikkat edin araştırma neticesinde g.tü kestirmeyin, alkol kullanımının cezası kırbaç). Zira gerçek İslam gayrimüslim halka, kültürleri olan içki yapımını yasaklamadığından, özellikle İranlı Ermeniler şarap yapımını sürdürebilmişlerdir. Keza şarabın posasından yapılan arak dediğimiz boğma rakı İran'ın da milli içkisidir diyebiliriz. Dolayısı ile İranlıların arak işinde uzman olduklarını açık yüreklilikle söyleyebilirim. Bu arada üzüm posasından arak yapımını İranlı Ermenilerin bulduğu gibi bir iddia da mevcut orada. Şiraz üzümünün anavatanı olan Şiraz'da içtiğim kırmızı şarap dışında iyi bir şaraba denk gelmedim, dürüst olmak gerekirse.

 

IMG_5634

Yufka ekmek olayı

Bizim köylerde yaptığımız yufka ekmek orada günlük olarak tüketiliyor. Fırınlar sürekli faaliyet halinde. Çok gelişkin bir meyve kokteyli kültürleri var. Bunun yanı sıra çay tüketimi de yüksek. İlginç bir çaydanlık tasarımları var, eh tabii doğalgaz neredeyse bedava olunca bu mereti akşama kadar yakılı tutabiliyorlar. Ne var ki bizimkilerin aksine at sidiği diye tabir ettiğimiz hafif çay içiyorlar. Kahve ise bizdeki gibi yeni yeni popüler olmaya başlamış ve lüks gıdalar arasında sayılıyor; Osmanlı ile alakaları olmadığından Türk kahvesi yapmasını da bilmiyorlar, kah şekeri yanında veriyor, kah Araplar gibi içine kaküle atıp servis ediyorlar.

IMG_6902

Semaverle bizim çaydanlık arasındaki bir geçiş formu adeta

 

Tatlı ile aram olmadığından çok fazla deneme olanağım olmadı ama tatlılarının çok da tatlı olmadığından dolayı iyi olduğunu söyleyebilirim. Kuruyemiş ve bilimum abur cubur ve az da olsa meze kültürleri de var ama birasız, rakısız bunların tadı çıkar mı?

Çıkmaz tabii!

 

Devamı İran Overrated adlı yazımızda.

 

 

Dipnotlar:

[1] Atın üzerinde geri dönerek ok atabilen ilk medeniyet olduklarından bu stil Part tarzı olarak savaş literatürüne geçmiştir.

[2] Göktürk yazısı Arapça gibi sağdan sola yazılırdı ve büyük harf kullanımı ya yoktu ya da kısıtlıydı. Ancak o zamanlar küçük ünlü uyumu olmadığından dolayı okuma zorluğu çekilmiyordu sanırım, zira okuma yazma bilen de pek yoktu.

[3] Arapça, İbranice gibi Hami-Sami dillerinin yazımında ünlü harfler kullanılmaz. Kelimeler ya cümlenin gidişine göre ya da vurgulardan tahmin edilir.

[4] Selçuklulardan Osmanlılara geçen Arap alfabesi Farsçadan geldiği için Arapçada bulunmayan p, j, ş gibi harfleri içermektedir.

[5] Bu savaştan sonra Sefeviler ateşli silah kullanmaya başlamıştı.

[6] İlgilenenler için Codex Cumanicus'u tavsiye ederim. XV. yy'a kadar Ukrayna'nın konuşma dili olan Kumanca'yı ticaret yapmak isteyen İtalyan ve Almanlara öğretmek isteyen rahiplerce kaleme alınmış muhteşem bir eserdir. (Okunmuyor amk o kitap)

[7] Yazıyı düzelten Kırım Tatar'ı soyuna sahip değerli dostum Ülke Uysal'ın notu: "İddialı ve hatalı, Tatarların Türkleşmiş Moğollar olduğu teorisini İlber’e söylersen kafana da odunu kor." 

[8] Hatta sen kalk ta oradan dandik kayıklarla gel Sarıyer'i bas, yağmala, kadınları kaçır. Sonra topraklarına ulaşamadan Osmanlı donanması gelsin hepinizi öldürsün. Votkayı bilinçli tüketelim, götüyle içenleri uyaralım.

[9] Saç kesimleri, yakın tarihe kadar Anadolu Tahtacılarında görülen perçem tarzıdır. Bu tarzı aldıkları eski Türkler kemiklerinden herhangi bir parçanın düşmanın eline geçtiği takdirde öldükten sonra onun kuklası olacağını düşündüğünden, savaşta kafası kesilirse arkadaşlarının atla giderken kafayı rahatça almaları için bu perçemi bırakırlardı. Kozaklarınki bildiğin özentilik.

[10] http://gezenti.biz/2014/12/noel-hikayeleri/

[11] Kahve Kültürü/Kültürsüzlüğümüz konulu yazımız pek yakında geliyor.

[12] Pizzanın Ninja Tospağalar çizgi filmi sayesinde ülkemize nasıl girdiğini duymuşsunuzdur.

[13] Post-Sovyet fıkrası: İki tane mühendis SSCB yıkıldıktan sonra ABD'ye gider, ne var ki orada oldukça boktan işlerde çalışmaya başlar. Bir gün öğle arasında mühendisin biri diğerine: Biliyor musun? der, Komünist Parti'nin bize sosyalizm hakkında söylediği her şey yalanmış. Öbürü onaylar. Acıyla devam eder konuşmaya: Ama kapitalizm hakkında anlattığı her şey doğruymuş!

[14] Film yapması ve ülke dışına çıkması yasak olan Cafar Panahi tam bir sosyal ölü durumunda. İran Kürdü yönetmen Bahman Ghodabi kendine uygulanan izolasyon sürecini Hiç Kimse İran Kedileri Hakkında Bir Şey Bilmiyor filminde dile getirmeye çalışmıştı.

[15] Yön. Ertem Eğilmez 1974

Paylaşım için

MONGOL YURDU MOĞOLİSTAN II

III. BÖLÜM

KUZEY, HUVSGÖL GÖLÜ

Daha önce sözünü ettiğim üzere Moğollar, kadim Türklerin Huvs Gölü adını verdiği yeri komple gölün adı zannederek Huvsgöl gölü[1]adını vermiş. Daha sonra kafaları iyice karışan Moğollar bizim göl kelimesine de nehir anlamı vermesinler mi?

Göl ve etrafı Alp Dağlarını andırıyor. Dolaşarak gölün kıyısına gidiyoruz. Kıyıya vardığımızda yine bir bağırış-çağırış-kızılca kıyamet! Cengiz Han'ın nehir ve göller hakkında koyduğu ünlü yasa halen geçerli demek ki: Moğollar bırak yüzme bilmeyi, suya yaklaşmaktan/yaklaştırmaktan bile korkuyor: "Göle en son 1240 yılında girdiler, giren bir daha geri dönmedi." Dönmez tabii, aradan sekiz yüz yıl geçmiş, ayrıca girip bir baksaydınız, belki en azından cesetleri oradadır.

Gerçi Moğollar bildiğim kadarıyla ölülerini etrafta bolca gördüğümüz akbabalara yem etmek suretiyle geri-dönüştürüyor (sürdürülebilir kadavracılık). Yani cesedi bulup da ne yapacaklar ayrı konu.

 

20130811_101339

Kızıl Müzesinde Tuva Halkı

 

Milli parkın içinde yurtlardan oluşan pansiyonlar mevcut ve bunlar at turları da düzenliyor. Buralarda kayıp bir Türk kabilesi[2]varmış diye görevliye sırıtarak soruyoruz. Adam da gülerek yanıtlıyor "Şu geyiğe binen Dukhaları diyorsun. Onlar sürekli yer değiştirir ama atla bir iki günde yakalarsınız elemanlar kaybolmadan." 

Yemeğimizi yerken ortamdaki Polonyalı, İsrailli elemanlarla ahbap oluyoruz, bu arada iki de ABD vatandaşı genç damlıyor, bunlar da bulmuş 'kayıp'kabileyi, anlatıyorlar: "Önce bizi anlamıyor gibi yapıyorlardı sonra çocuklarla oynayıp fotoğraf çekerken bir tanesi çıkıp gayet düzgün bir İngilizceyle fatura düzenleyip elimize tutuşturdu". Halbuki Erzurumlular[3]misafirperver insanlardır, tuhaf.

Yol boyunca tanıştığımız bütün ecnebi arkadaşlar da gezileri boyunca aç açına dolaştıklarını söylüyor, demek ki çok da önyargılı yaklaşmamışız olaylara.

GEYİK TAŞLARI

Huvs Gölünden, dünyanın en boktan kentleri sıralamasında üst sıraları zorlayacak olan Mürün kentine iniyoruz. İlk durağımız eczane değil elbette ki. Kentin tek süpermarketinden Ermeni konyağı bulunca yüzümüzde güller açıyor. Uzun yıllar boyunca dünyanın en iyi konyaklarını üreten Sovyet Ermeni Sosyalist Cumhuriyeti 'konyak' adını kullanmada bir beis görmemişti. Fransızların 'ama biz onun isim hakkını aldık' vızıldamasına SSCB'nin 'höt!' yanıtı, 'siz nasıl isterseniz' yalakalığı ile son bulunca SSCB zamanında üretilen, konyağı andıran tüm içkiler konyak adını almıştı. Ermeni konyakları halen kalitesini bozmamıştır ama 'Ararat' markası son zamanlarda kazandığı popülariteyi fiyatlara da yansıtınca biz de başka markalara yönelmek durumunda kaldık.

 

img_4890

 

Bir de tanesi 4 TL'den çakma havyar bulunca kasayla alıyoruz. Artık açlığa son! Aç kaldık mı havyar kaşıklayacağız bundan böyle. 42 milyon büyük ve küçük baş hayvan sürüsü olan bu topraklarda et yiyemiyoruz da denizden korkan insanların sattığı ucuz Rus havyarını yiyoruz ya daha ne diyeyim?

Marketin dışında bizimkiler sigara içerken biri Rus biri Moğol iki kişi yaklaşıyor. Moğol olan bizimle Türkçe konuşmaya başlıyor, meğer Eskişehir'de arkeoloji okumuşmuş. Konu konuyu açarken yakınlardaki Geyik Taşlarında kazı yaptıklarını öğreniyoruz. Biraz da arkeolojiden söz açılınca eleman coşuyor ve Göktürk yazılı taşlarının aslında bizim sandığımız gibi Türkçe olmadığını söylüyor.

Kulağıma Rus arkeologların ve tarihçilerin Moğolları da yancıları yaparak Türk unsurlarını bir şekilde görmezden getirip Moğollara soy biçme derdinde oldukları çalınmıştı ama bu kadar büyük bir zırvalık beklemiyordum işin açığı. Bu evrensel Türk düşmanlığını ayrıca incelemek gerek. Sinirleniyorum:

"Birader" diyorum, "sen bu yazıları okuyabiliyor musun?" "Hayır abi" diye yanıtlıyor. "Peki senin alfabende yazıldığında anlayabiliyor musun?" "Hayır" diyor yine. 

"Ben onları okuyabiliyorum ve okuduğum zaman anlayabiliyorum" diyorum, zira zamanında oturup öğrenmiştim. Karşımda şu anda bana bakan bir çift göt var.

 

geyik1
geyik3
geyik2

Geyik Taşları

 

ULANGOM

Biraz önce Mürün'e boktan mı demiştim? Ne münasebet, Ulangom derhal bu ünvanı alıyor. Embesillikleri yüzünden bizi çıldırtma noktasına getiren şöförle aşçı-rehberimizi bu noktada defedip nihai hedefimiz olan Bayan-Ülgi'ye gitmek için vasıta bakmaya başlıyoruz. Dolanırken, karşımıza araba parçaları satan bir dükkanda, büyük bir şans eseri İngilizce bilen bir kızcağız çıkıyor. Bu kız oranın tek İngilizce konuşanı aynı zamanda. Sağ olsun bize yardımcı oluyor ve bir tane şoförlü Land Cruiser getirtiyor. Daha önceden minibüs fiyatı aldığımız için derhal adamla pazarlık yapıp hemen hemen minibüs parasına anlaşıyoruz. Zaten Moğollar bir kentten diğerine gitmedikleri için minibüs de bizim özel aracımız gibi olacaktı. Biz pazarlık yaparken bütün gezim boyunca gördüğüm tek kediyi de kızımız süpürgeyle kovalıyor. "Ne yapıyorsun sen?" diye kızıyorum buna, açıklama yapıyor: "Biz Moğollar kedi sevmeyiz, köpek severiz." Buyur buradan yak. Tamam, tarım toplumu olmadığınız için kediye karşı bir önyargınız olabilir ama yol boyunca beslediğimiz açlıktan sürünen köpekleri düşünüyorum da 'sizin sevginiz bana pek de inandırıcı gelmedi' diyesim geliyor, sonra boş veriyorum.

 

köpüş

 

Bu arada haritadan incelediğim kadarıyla düzgün olan yolu işaret edip şoföre en az dört kez bu yoldan gideceğimizi deklare ediyorum. Eleman her seferinde anladığını işaret ediyor ama şu ana kadar yaşadıklarımdan dolayı bir türlü güvenemiyorum ki herife. Erzak, su ve yakıt alıp yola vuruyoruz.

Yolda otostop yapan birini görüp şoföre durmasını söylüyorum. Araç durunca elemana direk 'atla' diyorum, zira bu yoldan Bayan-Ülgi dışında başka bir yere gidilemez. Eleman çok heyecanlanıyor: "Ama ben para veremem" diyor, "Ne parası oğlum, sen otostop çekmiyor muydun?" deyince coşkuyla biniyor arabaya. Meğerse Moğollar elemandan otostop başına para talep ediyormuş. Polonyalı olan bu arkadaşla tanışıyor ve akabinde Moğollar hakkında atıp tutmaya başlıyoruz şoförün kıllanan bakışları altında. Kafa çalışmayınca hissiyat güçleniyor demek ki.

 

1030151-700x525

Leh'in yolda çektiği foto

 

DÖVMEK Mİ ZOR DÖVMEMEK Mİ?

Sohbete kendimizi kaptırdığımız anda sıçtığımızın resmi de ortaya çıkıyor. Beyinsiz sürücümüz bir anlık gafletimizden faydalanıp gitmememiz gereken yola girmiş bile. Adamı dövmemek için kendimizi zor tutuyoruz. Hiçliğin ortasında yol soracak birilerini arayan bir ahmağı dövsen ne olur? Tanrı vurmuş zaten bunlara ama...

Polonyalı eleman da bizi sakinleştirmeye çalışıyor, ne mümkün? Dört kez teyit  ettirmiştim yolu. 30 km kurtaracağım diye kurnazlık yap, sonra 100 km dolanarak yol ara. Dört saatlik yolu da yedi saate çıkar, aferin oğlum! 

Sinirden ellerim titriyor.

Akşam saatlerinde zor bela varıyoruz kente. Neyse ki burası gezimiz süresince gördüğüm en güzel kent!

 

ülgi

 

BAYAN-ÜLGİ

Genelde Kazak nüfusun yoğun olduğu bu kentin tek kötü tarafı camilerin varlığı belki de. Gezi süresince en azından sessizliği dinliyorduk, şimdi Arabı dinleyeceğiz beş vakit.

Önce karnımızı doyuralım diye ivedi olarak kentin ünlü Türk restoranına gidiyoruz. Şimdi elbette, İtalyanlar gibi her gittikleri ülkede pizza arayan şuursuz tipleme gibi görünmeyi ben de istemem ama yapacak bir şey yok. Açız ve haftalardır kursağımıza doğru dürüst yemek girmedi, e düzgün yemek de Türk restoranında değil de nerede olacak? Kebap, çorba, pide, salata, ayran, çay ne varsa yumuluyoruz. Midemiz bayram ediyor.

Sonra Polonyalı elemanla çıkıp otel bakıyoruz. Kazak oldu mu ben konuşuyorum, Moğol çıkınca o Rusça konuşarak anlaşmaya çalışıyor. Moğollarla anlaşmada ikimizin de güçlük çektiğimizi bilmem söylememe gerek var mı?

Nihayet cin gibi zeki Kazak bir teyze ile anlaşıp iyi bir otele güzel bir fiyata yerleşiyoruz. Hatta otelde sıcak su bile var. Bunu kutlamak için derhal bir şişe konyak açıyoruz. Kahrolsun votkanın kolonyal zulmü.

 

ülgi2

 

Sabah kahvaltıya iniyoruz, İsrailli olduklarını anladığım bir grup laf atıyor nerelisiniz diye. "Bakın" diyorum ve oradaki Kazak kızla konuşmaya başlıyorum, aferin çocuklara, hemen olayı idrak ediyorlar. Sonra ahbaplığı ilerletiyoruz, gruplarında bulunan tek kızın akrabaları Milaslıymış. Bu arada Yiddiş ve Latino dillerinin ölmek üzere olduğu bilgisini alıp üzülüyorum. Elemanlara geleneksel içkilerinin ne olduğunu sorduğumda ise arak diye yanıtlıyorlar. 'Koşer mi?' diyerek işi alaya vuruyorum, gülüyorlar.

Rakı kelimesinin Arapça 'ter' anlamına gelen 'Arak'[4] kelimesinden türediği kabul gören bir görüş olmakla beraber, Güney Sibirya yöresinde damıtılmış kımıza 'Araka' veya 'Arakı' adı veriliyor. 17. yüzyılda İstanbul'da çıktığını iddia ettiğimiz rakı adının gerisin geri Orta Asya'ya gidip Osmanlıcadan bozularak 'Arakı' adını alabileceğini düşünmüyorum. Bu da alkolizm tarihinde araştırılması gereken etimolojik konulardan biri.

 

kımız

Kımızhana

 

Daha sonra Mavi Kurt adlı turizm ofisini aramaya çıkıyoruz. Biraz yürüdükten sonra "Abi Türk müsünüz?" sorusu ile karşılaşınca artık şaşırmıyoruz. Yine bizim ülkede okumuş gençten biri, yurduna dönüp restoran açmayı tercih etmiş. Adını Kazakların ünlü yemeğinden alan bu restoranın spesiyalitesi de aynı yemek, sohbet harlanınca: "Yarın gelin size nefis bir 'Beşparmak' hazırlayayım" diye teklif ediyor. Zira at ve koyun etinin saatlerce tandırda pişirilmesi gerektiğinden bir gün önceden hazırlık yapılması gerekiyor.

 

beşparmak

 

Mavi Kurt'u bulup giriyoruz 'açılın Türkiye'den geliyoruz' diyerek. Sahibi bizi tanıdığına çok sevinmiş görünüyor, zira adam fena halde Türkçü. Moğollara verip veriştiriyor, Çinlilerin ve Rusların bizim kültürümüzü yok etmeye çalıştığını söylüyor. Duvardaki haritaya eliye Batı Moğolistan-Çin ve Doğu Kazakistan'ı da içine alan bir kavis çiziyor: "Buralara 'Şambala'[5]denir, Türklerin yurdu." Sonra bir sürü kitap çıkartıp bizi bilgiye boğuyor. Görülecek ve incelenecek o kadar çok şey var ki. Ama mesafelerin uzunluğu ve yolların bozukluğu göz önüne alınınca en kısa sürelerde en çok nereleri gezebiliriz konusuna odaklanıyoruz. Bize makul bir rota çıkartırken "Seneye daha uzun süreli gelin, Çin tarafındaki mağaralarda atalarımızdan kalan binlerce yıllık çizimler var" diyor.

Kazak şoförümüze rotayı anlatırken adamın keskin bakışları ve anladığını belirten tavırlarından, yolculuğumuz boyunca ilk kez zeki bir şoförle seyahat edeceğimiz gerçeğini anlayıp duygulanıyoruz.

somun3
somuncu
somun2

Gittiğimiz vadide yok olmayı bekleyen bu petrogliflerden binlerce var. Benzer figürler ve Runik yazılar Ankara-Güdül'de de keşfedilmişti (bkz. Somuncoğlu, )

taş2
taş4
taş1

Dikili taş: Bu taşlar Türklerin olduğu her yerde mevcut. Değişik enerjiler yaydığı söylenen taşların hepsinin de farklı anlamları, farklı ritüelleri var. Kimisi sağlık veriyor, kimisi zenginlik. Bazılarına süt ve süt ürünleri adaman gerekiyor, bazılarının etrafında dönmen, bazılarına sarılman. Yurdumuzda, eski Türk geleneğini devam ettiren kimi Alevi köylerinde bu tarzda dikili taşlara rastlamak mümkündür.

1040243-700x933
balbal
balbal2

Balbal veya Taşbaba. Balbal Eski Türkçede vurmak veya çakmak anlamına gelir. Güney Sibirya'dan Kırgızistan'a kadar tüm bölgede on binlerce balbal vardır. Bunların ölen savaşçının kendisini veya öldürdüğü düşmanı simgelediği düşünülür. Anadolu'ya gelindiğinde zamanla Taşbaba adını alan balballar mezar taşlarında sembolleşmiştir. Zaten Orta Asya'da da 'Kurgan'ların (mezar) yakınlarına dikildiği düşünülür.

kazak
kımız1
Misafirperver Kazak ailesi. Yurtlarına bizi kabul eden teyze ellerimizi sıkıp bize sıcak bir hoş geldiniz dedikten sonra koyun kokusu olmayan mekanında bizi krallara layık bir şekilde ağırlıyor. Anadolu köy kültüründen tek fark olarak ayran yerine kımız ikramı var, onun dışındakiler anneannemin sunumundan pek de farklı değil: Bişi, köy peyniri, kaymak, keş, çökelek.
yurt1

Yurt iç detaylar. Yüklük. Kartalların yakaladığı zavallı tilkilerin kürkleri. 

 

Mavi Kurt'ta oturup sohbet ediyoruz. Martin Mystére'den bildiğim kadarıyla Yeti efsanesinin asıl çıkış yeri bu bölge olabileceğinden soruyorum. Gerçekten de Yeti veya Almas (Albız) ile ilgili bir çok hikaye anlatılırmış yıllardır. Hatta batıdan bir sürü araştırmacı/maceracı gelip dağ bayır Yeti'nin izini sürmüşler. Sonra bir kemankeşle tanışma fırsatımız oluyor. Ülkemizde 1970'lerde ölen ve şimdi tekrar canlandırılmaya çalışılan geleneksel ok-yay yapım ustalığı neyse ki burada sürdürülüyor. Manda boynuzunun işlemden geçirilerek yayın gergin uçlarını oluşturması tekniğini kullanan Eski Türkler, at üzerinde 'Part Atışı' yapabilme becerileriyle de savaşlarda üstünlük elde etmeye başlamışlardı. Bu yaylar o kadar güçlü atış yapabiliyor ki uzun mesafeden bile zırhları delebiliyormuş.

 

yeti

Yeti'nin harman olduğu yerler

Yolculuğumuzun sonunda doğru gelirken yine o ünlü soruyla karşılaşıyoruz. Bu kez ikinci bir soru ile bütünleme gereği duyuluyor nedense: "Müslüman mısınız?" "Şamanız" diye yanıtlıyorum sertçe. Karşımdaki esnaf dumura uğruyor resmen: "Türkiye'de şaman var mı?" "E biz varız ya" diyerek uzaklaşıyoruz mevzuyu uzatmadan; şaman da olurum, eşeğe taparım kardeşim, seni ne ilgilendirir? Hani senin dinin sanaydı?

 

YOLCULUĞUN SONU

"Güzel kadınları severim

İşçi kadınları da severim

Güzel işçi kadınları 

Daha çok severim."[6]

Daha önce anlaştığımız, bizi ülke dışına çıkartacak olan şöförü aramamız mı ne gerekiyordu, bu kez otel lobisinde duran Moğol kadına telefonda durumu izah et demeye çalışıyordum çok net bir şekilde yazarak çizerek. Geri zekalı olsa anlar diyeceğim ama neyse. Tam çıldırma noktasına geleceğim sırada otelin dış cephesini boyayan iki kadın işçi yetişiyor imdadıma. Kadınlardan biri durumu yaklaşık 15 saniye içinde idrak edip telefonu alıyor ve işi çözüyor. 

"Siz" diyorum " otelin tepesinde iki gündür çalışıyorsunuz, biz de size bakıp ne kadar güzel iş yapıyorlar diyorduk, elinize sağlık. Gelin beraber bir fotoğraf çektirelim."

Kadınlar utanıyor, itiraz ediyor: "Olmaz, üstümüz başımız kirli." 

"Canım ne olacak, utanılacak bir şey değil ki bu" desem de ikna edemiyorum.

Sonra aklımıza Sovyet ülkelerinde çalışan kadınların ağır işlerde çalıştıktan sonra nasıl süslenip püslenip sosyal hayatın içine aktığı gerçeği geliyor: 'Aman çok yoruldum, eve ekmek getiren benim' afra tafraları yapmadan, ortamı kaprise boğmadan, nazlanmadan.

"O zaman izin verin elinizi sıkayım" diyorum: 

"Rahmet[7]."

 

DİPNOTLAR

[1] Moğolcası Huvsgol Nuur

[2] Atlas dergisi sansasyonel bir biçimde Tuvaların bir kolu olan Dukhaları kayıp Türk kabilesi olarak lanse etmişti.

[3] http://www.sabah.com.tr/Gundem/2013/01/03/kayip-turkler-erzurumlu-cikti 

[4] 'Didi evvel, arak ki: Ey mey-i nab / Kılma neş'e hayali ile şitab.' Fuzuli

[5] Efsanevi Agartha örgütüne de verilen ad

[6] Orhan Veli Kanık

[7] Raxhmet: Kazakça teşekkür ederim.

 

Paylaşım için

MONGOL YURDU MOĞOLİSTAN I

Yabancı dillerde Moğol'un, Mongol diye bilinmesi kaderin bir cilvesi midir; yoksa eloğlu bu toplumda bir sıkıntı olduğunu hissedip mi bu adı takmış bilemiyoruz ama kesin olan bir şey var ki bir garip yer Moğolistan, bir garip millet Moğollar.

I. BÖLÜM

Vize başvurusu için önce telefon ederek evrak teyidini yapıp sonra da Ankara'daki Moğolistan elçiliğine gidiyorum, ancak kapı duvar. Zar zar zile basıyorum ancak görünürde ne bir görevli, ne de bir bekçi var. Bu kez telefona sarılıyorum, yanıt veren yok. Tekrar zile abanıyorum on dakika sonra nihayet ana binadan biri seğirterek çıkıyor. İçeri girip evrakları uzatırken hoş beş yaptıktan sonra: 

- Batı Moğolistan tarafından girmeyi düşünüyoruz, diye fikir beyan ediyorum görevliye. Sıkıntı olur mu? 

- Yalnızca Taşanta sınır kapısından girebilirsiniz diyor. Diğer sınır kapıları yalnızca Rus ve Moğol vatandaşları içinmiş. Haritadan yerini işaret ediyor.

- Oradan girince araç bulabilir miyiz sizin tarafta?

- Bulursunuz, sıkıntı olmaz, diyerek gülümsüyor ama nedense kıllanıyorum bu sınır kapısı işinden. Oradan ayrılır ayrılmaz derhal Rus Elçiliğini arıyorum ama eski sosyalist bürokrasi taktikleri beni yıldırıyor: yok şurayı arayın, yok buraya bağlanın derken on beş dakika içinde telefona yanıt veren çıkmayınca pes ediyorum. Şansımızı Tuva'da denemekten başka çare yok gibi.

Ama bu arada yine de boş durmayıp sağa sola haber salıyorum, bulabilirsek daha önce o tarafa giden birilerinden bilgi alabilir miyiz diye; zira çizdiğim Tuva-Batı Moğolistan-Ulan Batur rotasını giden pek yok. Bir yerden haber geliyor. Elektronik posta trafiği neticesinde bölgeyi çok iyi bilen fotoğrafçı bir abimizden garip bir tavsiye mesajı alıyorum: oraya giderseniz ölürsünüz!

Şaka bir yana eleman bize Batı Moğolistan ile Ulan Batur arasında yol olmadığını, en az iki tane dört çeker araç kiralamamız gerektiğini, yüksek ekspedisyon tecrübemiz yoksa (ne demekse) yola çıkmamız gerektiğini salık veriyor. Yani o tarafları bilmiyorum ama siz de bilmeyin demek istiyor yorumunu yapmadan geçemiyoruz. Anlaşılan kendi kendimize çözeceğiz bu işi. O halde önce, yıllardır gitmek istediğim bölgeden başlayalım:

 

TUVA CUMHURİYETİ, RUSYA FEDERASYONU

Tanrının unuttuğu, SSCB'nin ise asla iplemediği bu yer benim için tam bir hayal kırıklığı oluyor. Zaten Rus arkadaşların orası tehlikeli ve garip bir yer, gitmeyin uyarıları olmuştu ama açıkçası bu kadar zırva bir yer beklemiyordum.

Tuva halkı bizim dile yakın bir dil konuşan çoğunluğu Budist takılan alkolik bir millet. Şaman bir azınlık da var ama büyük ihtimalle onlar da alkolizm batağında olsalar gerek. Anladığım kadarıyla ne hava ne de tren yolu ile ulaşılabilen tek Sovyet Cumhuriyeti burası ne yazık ki. Kah Moğol istilasına, kah Kazak istilasına uğrayan bu bölge Sovyetlerin üvey evladı olarak kalmış, öyle ki Ruslar ülkede küçük bir azınlık olarak varlığını sürdürüyorlar. 

Bölge insanı kimlik bunalımlarını, marketlerden birer buçukluk pet şişelere doldurttukları kötü biralar yardımıyla unutmaya çalışıyorlar sanki. Zira kontak kurabildiğimiz az sayıda kişinin, onlarla karşılıklı sayı saydığımızda (Litvanya Karaim'lerinden Sibirya Yakut'larına kadar bütün Türklerde sayılar aynıdır) veya "Atın kim?", "Menim atım Alp" gibi basit diyaloglar kurduğumuzda gözlerinde gördüğüm parıltı, akraba olabileceğimiz olasılığı ile heyecan duymasına yol açıyordu: Binlerce kilometre ötedeki insanlarla aynı dilde anlaşabilmenin verdiği bir duygu bu.

Neyse, müze yakınında yurt denilen kıl çadırın içinde Turizm İnfo konuşlanmıştı. İçeri girince kesif bir koyun kokusu alıyorum: "Koyun mu kokuyor burada?" diye arkadaşlara sorarken yanıt karşımdaki genç kızdan geliyor: "Evet, koyun kokuyor!" Hemen atılıp Feto okullarından mı mezun oldun diye soruyoruz ve yüzünün asılmasından anladığımız kadarıyla yanıt pozitif. Sonra biraz bilgi almaya çalışıyoruz ama ne mümkün. İnfo'daki elemanlar biraz daha zorlasak ağlayacak, hatta bildiklerinizi bize de öğretin diyecek durumda: Şuur sıfır!

 

kızıl
sayı

Kızıl Müzesinden kitap, alfabe ve sayılar

 

Yapılacak tek şey iki gün etrafı gezip pazartesi günü de Moğol Konsolosluğu'na gidip sınır kapıları ve nasıl gidileceği ile ilgili bilgi istemek. Zira turizm ofisleri de kapalı.

İki gün fena halde sıkıcı bir hal alıyor, müzeye gidiyoruz heyecanla, hayatımızda gördüğümüz en dandik müze çıkıyor. Tuvalıların en önemli kültür hazinesi olan gırtlak müziğini dinleyelim diyoruz, yaz sezonu olduğu için konser monser yok. Bari şamana gidip iki günah çıkartalım diyoruz şaman yerinde yok, karısı "beyim az önce çıktı" diyor tavuk yemlerken. Zaten sonradan da şamanın şarlatan olduğunu idrak ediyoruz: Şamanlık ölmüş de gömeni yok! Araç tutalım etrafı gezelim diyoruz araç yok. Bari diyoruz iki-üç şişe votka bulursak Ermeni konyağı alalım, zira başka türlü zamanın geçeceği yok.

Marketten içeri girerken saatler 19:10'u gösteriyor ve olamaz! İçki reyonu büyükçe bir örtüyle kapatılıyor. Ortalıkta boktan bir durum olduğu aşikar. Yazılardan anladığım kadarıyla ve görevli kız iki tane sarhoş genci yollayınca acı gerçeği anlıyorum: Akşam yediden sonra alkol satışı yasak!

 

Hun Hu Tuur, "Ösküs Bodum"

 

Ancak Jung'un işaret ettiği üzere avcı-toplayıcı dönemden kalma genim dürtüklüyor ve belli bir mesafeden tezgahı gözlemeye başlıyorum. Bir babuşka (Rus babaannesi) gelip bir şişe konyağı çantaya indiriveriyor görevli kızın yardımıyla. Hemen kafamda bir şimşek çakıyor ve yanaşıyorum. Bütün sempatikliğimle bildiğim Rusça-Tarzanca kelimeleri nazikçe sıralayıp (Devuşka, vodka, turista) alkol almak istediğimi belirtiyorum. Kızcağız biraz önce okumaya çalıştığım kağıdı göstermeye çalışınca ivedi olarak babuşkanın çantasına konyağı indirdiği gerçeğini koz olarak öne sürüyorum. O da ama çantan yok ki diyerek rest çekerken gülümsemesini ihmal etmiyor. Ben de tezgahtaki poşetlerden birini alıp sırıtarak "bak işte şimdi poşetim var, bağla o zaman votkayı konyağı" diyorum. Artık yabancı oluşumdan mıdır, sarhoş olmayışımdan mıdır; orada da yasağı delip alkolümüzü alarak mutlu bir şekilde evimize yollanıyoruz.

Akşam evde takılmamızın nedeni sarhoş Tuvalılar bizi rahatsız etmesin, biz de onları dövüp kodese girmeyelim duyarlılığından başka bir şey değil. Neticede şiddet karşıtıyız, insanlara karşı içimizde büyük bir sevgi var.

 

20130812_085519

 

Pazartesi sabahtan berbat bir yağmur eşliğinde konsolosluğun önündeyiz. Görevli ile İngilizce konuşmaya başlayınca aramızdaki buzlar eriyor, kapılar açılıyor ve içeri buyur ediliyoruz. Konsolosun kötü İngilizcesine rağmen aslında yakınlardaki sınır kapılarının açık olduğu bilgisini alınca seviniyoruz. Konsolosun şuursuz olabileceğini nereden bilebiliriz ki?

Gerçekten de pazarlık yaptığımız taksiciler, turizm şirketleri veya İngilizce bilen yereller o sınır kapılarının kesinlikle yabancılara kapalı olduğunu dile getiriyor. Moğol'un mongollukla ilk imtihanını Rusya'da tecrübe ediyoruz.

Bize Ankara'da bildirilen sınır kapısına ise dört çeker araç dışında ulaşmak imkansız bilgisi veriliyor ve daha önceden bildiğimiz üzere araçların hepsi önceden kiralanmış. Ya Şorya üzerinden Batı-Moğolistan'a gideceğiz ya da Trans-Sibirya rotasını kullanarak Ulan Batur'a kat edeceğiz. 

Yeni hedefimiz İrkutsk diye kararlaştırıyoruz (arada yaptığımız ucuz yollu Trans-Sibirya yolculuğu başka bir yazının konusu olabilir). Oradan da:

 

1

Ulan Ude Garı, sibirya

 

ULAN BATUR

Günler süren tren yolculuğumuz nihayete varıyor ve hayret, anlaştığımız hostelin elemanları gelip bizi gardan topluyor. Hostel sahibesi cin gibi bir kadın çıkınca Batı-Moğolistan gidiş rotamızı beraberce çıkartmaya başlıyoruz. Bize şöför[1] ve bir de aşçı-rehberiyle beraber dört çeker bir UAZ minibüs ayarlayacak. On dört gün sürecek bir yolculuk bizi bekliyor. Ama önce, yakınlarda olduğunu sandığımız Tonyukuk dikili taşını ziyaret etmemiz gerekiyor.

Yakınlarda olabilir dedim çünkü Tonyukuk dikili taşının yeri hakkında internette farklı bilgiler mevcut. Bari bir işe yarasın diyerek Türk Elçiliği'ne gidiyoruz. İlginç bir şekilde orada çalışan vatandaşlarımız görünmez olmuşlar. Güzel Türkçeleriyle bizimle muhatap olan ve hepsi de Feto okullarından mezun oldukları aşikar Moğol çalışanların ise ne Tonyukuk'tan ne de kendi ülkelerinden haberleri var. Yaklaşık kırk beş dakika sonra bizi bir TC vatandaşlarının işlettiği turizm ofisine yönlendiriyorlar, en iyi onlar bilir diyerek.

Bu arada ben de boş durmayıp hızlıca turizm infoya giderek taşın 60km doğuda olduğu bilgisini alıyorum (bir kaç telefon yardımıyla o da). Gerçi bu bilgi başından beri elimizin altında vardı, tek sıkıntı elimizde bir başka bilgi daha olmasıydı, yani taşın 360 km batıda bulunuyor olabileceği. Gerçi batıda Bilge Kağan ve Kül Tigin taşları var, büyük ihtimalle bilgiler karışmış ama bu gibi yerlerde ne olur ne olmaz, eşeği sağlam kazığa bağlamak gerek.

Oradan çıkınca yoldan geçen araçlara elimizi kaldırıp bekliyoruz. Çünkü hangi aracın taksi olduğunu bilmek mümkün değil. Bir süre bekledikten sonra bir araba duruyor sonra dolan baba dolan. Sürücü beş altı telefon görüşmesi yaptıktan, iki üç kez U dönüşü yaptıktan sonra turizm ofisinin olduğu binayı zor bela buluyoruz. Binanın önünde Türkçe adıyla dikkat çeken kafenin önünde badem bıyıklı, tiz sesli abiler mevcut. İkimizdeki tuhaf biçimli bıyıkları görünce muhtemelen bizi teşkilattan sanıp derhal yardımcı oluyorlar. Ofiste şu ara kimse yokmuş ama bize bir tane dört çeker ve bir de iyi Türkçe bilen sürücü ayarlamayı teklif ediyorlar makul bir fiyata. Kabul ediyoruz çaylar tazelenirken. Oradan çıktığımızda bir sağanak yakalıyor bizi. Tam makus talihimize küfredecekken gök gürültüsü sesini duyduğunda bağırarak kaçan insanları görmenin şaşkınlığını yaşıyorum. 

Cengiz Han gök gürlediğinde korkup kaçan Moğol askerlerinin yerine Türk askerlerini kullanmakta haklıymış. Ama olay bundan yüzlerce yıl önce geçmiyor muydu?

 

tonyu2

 

II. BÖLÜM

TONYUKUK DİKİLİ TAŞLARI

Göktürkler örneklerini başta Tonyukuk ve Bilge Kağan-Kül Tigin yazılı taşlarında gördüğümüz üzere kendi geliştirdikleri Runik yazı sistemini kullanarak çok önemli eserler bırakmışlardı. Bu yazı sistemi ilk kez I. ve II. yüzyıllarda Cermen kabilelerinde görüldüğü için daha sonra bu tarz alfabe sistemi geliştiren İskandinav, Türk ve Macar alfabelerine de Runik adı verilmiştir[2].

 

Untitled
300px-Turk1

Ünlü TÜRK kelimesi, sağdan sola okunur

 

Ancak Türk'ün Türk'e olan düşmanlığından mıdır, kendi kendimize propaganda yapmadan duramıyoruz. Alttaki fotoğraflarda TİKA[3]'nın yazdırdığı bilgi notlarında Göktürk Alfabesi başlığının altında yazılan Türkçe ve İngilizce metinlerin farklılığı gerçekten de utanç verici. Türkçe açıklama notunun aksine İngilizce notlarda, özellikle "Türkler tarafından icat edildiği kabul edilmektedir" cümlesi ve buna benzer bir takım ibareler bulunmamaktadır. Gerçekten ayıp!

 

t11
t12

 

Alfabe sistemleri dünyanın farklı yerlerinde benzer zamanlarda farklı veya benzer şekillerde doğmuş olabilir. Yani, atalarımız bu yazı sistemini kendi kendilerine de geliştirmiş olabilirler, başka bir kültürden esinlenmiş de olabilir, bunun bir önemi yok. Önemli olan Göktürklerin Runik alfabesini okuyabilen[4]her vatandaşımızın yazıtları az da olsa anlayabilmesinin vereceği heyecandır. Aradan 1500 yıl geçtikten sonra ve aramızda 6000 km mesafe olmasına karşın bu bilge insanların, oldukça basitçe, kendilerini, budunlarını ve devletlerinin yönetim biçimlerini anlatarak gelecek kuşaklara aktarmaları hiç de küçümsenecek bir durum değildir. 

 

tonyu1

 

Türk adının ilk kez geçtiği bu yazıtlar şu anda çevresindeki metal çitten başka bir korumaya sahip olmadığından yıpranmaya mahkum bırakılmış. Keşke çiti çektiren ve bilgilendirme tabelalarını koyan kuruluş biraz daha özen gösterip Sueno Taş'ına[5]yapıldığı gibi yazıtları cam bir kutunun içine alsaydı çok mu zahmete girerdi acaba? 

CENGİZ HAN ANITI

Metalden yapılan bu heykelde Temuçin (Sahne adı 'deniz' anlamına gelen Cengiz) nedense Batı'ya değil Doğu'ya gözünü dikmiş bu sefer. Atın içinden girip asansör yardımıyla adamın kafasından çıkıyoruz. Biz çıkarken bir ara güneş parlamaya başlıyor, o an bir de bakıyorum diğer yol arkadaşımız olan kadim dostum Tuğrul kendi kendinin fotoğrafını çekmeye çalışıyor, 'looser mısın oğlum sen?!' diye tepki veriyorum. Bir kaç yıl içinde bir hastalığa dönüşecek olan selfie çılgınlığına verdiğim ilk ve her daim tepkim bu olmuştur.

Dünyadaki en büyük imparatorluğu kurmuş bu şahsın bütün milletler arasındaki obsesif popülaritesi bana çok garip görünüyor, 'acaba bu, Stokholm sendromu ile açıklanabilir bir vaka mıdır?' diye düşünmeden edemiyorum. Zira belki de dünyanın gelmiş geçmiş en büyük tecavüzcüsünden, en psikopat katilinden, biyolojik silahı ilk kez kullanan[1], yüzlerce kenti harabeye çeviren, toplu katliamlar yapan, kültürel hazineleri, kütüphaneleri yakıp yok etmiş birinden bahsediyoruz ve bir sürü insan bu adama alkış tutuyor, bravo!

20130820_122638

Cengiz'in içine de girebiliyorsunuz

 

Her şey bir yana, o kadar büyük imparatorluk kurmuşsun ama şu anki Moğolistan'ın durumuna bakıyorum, son yirmi yılda Çin yardımıyla biraz gelişmiş bir Ulan Batur'dan başka ne var acaba, kültürel olarak ne kazandırdın ülkene? Yıllarca SSCB'nin yancısı olarak varlığını sürdürmüşsün ama SSCB seni o kadar iplememiş ki, altmışlardaki Sovyet Cumhuriyeti olmak için yaptığın başvuruyu bile kaale almamışlar.

Neyse, gezimiz ilerledikçe konuyla ilgili ayrıntılara daha çok gireceğiz.

KARAKURUM'A DOĞRU

Moğolistan'ın ender asfalt yollarından birini de kullanarak ilk kamp yerine varıyoruz. Burada yüzlerce küçük ve büyük baş hayvanı olan Moğol bir aile bizi ve bizim gibi yirmi-otuz kadar yabancı şahsı da misafir ediyor. Burada ata ve istersek deveye de binebileceğiz söyleniyor, ama deveyi hemen pas geçiyoruz. Moğol atları yarı yabani olduğundan nalsız bir şekilde doğada sürü halinde takılıyor. Önce onları yakalamak ve koşmak gerekiyor. Atlar koşulurken, aile bizi geleneksel içkileri ayragı içmeye davet ediyor. 

 

mogolyurt

 

Anladığım kadarıyla bunlar içilebilir ve alkol muhteva eden her şeye ayrag adını takmışlar. Muhtemelen ismini de bizim ayrandan almışlardır diye tahmin yürütüyorum. Zira Türkçe ile Moğolcanın akrabalığını ölçmek için atı gösterip "at" dediğimde bana deveyi göstermişlerdi. Zannımca Moğollar bir çok şeyi bizim atalardan, yani onlardan önceki uygarlığa ev sahipliği yapan Göktürklerden öğrenmiş, onları da yanlış öğrenmişler.

Neyse ilk tattırdıkları ayrag düpedüz kımız, ama kımızın kötüsü. Misafirperverlik kurallarına uyarak maşrapalarca içiyoruz ayragdan, dolayısı ile ortamdaki diğer turistlerle olan farkımızı ortaya koyuyoruz. Bu arada atlar hazırlanmış.

At bindikten sonra komşu yurtta kalan, iki küçük kızı olan Japon bir aile ile konuşmaya başlıyorum. Adam Türk’üz deyince hemen bizim dilin Moğolca ile olan benzerliklerini soruyor sonra da Türkçe'nin Japonca ile olan benzerliklerini. Minimum düzeyde olduğunu sandığımı söylüyorum, daha da ilginç bir soru ile karşıma çıkıyor bu kez: çağırdığı küçük kızının kasığındaki üç tane mavi beneği gösterip bizde de aynısından olup olmadığını soruyor. Beş yaşına kadar kalan genetik bir lekeymiş bu[6].

 

 

Sonra da bana "Honki Ponki Torino" şarkısını ezbere söylemeye başlıyor, ağzım açık kalıyor. Şenay zamanında Ecevit'in mitinglerinde yer alarak siyasi mitinglerde yer alan ilk şarkıcıdır. Şarkı sözleri MC hükümetinin TRT'sine aşırı solcu geldiği için Honki Ponki'yi yaptığı rivayet edilir. 12 Eylül dönemi TRT'sinde de Şenay'ın yalnızca bu şarkısı çalınmıştır. Gerçi şarkı İngilizce sözlerle 'Sen Gidince'den sonra Avrupa listelerine Türkiye'den giren ilk plak olmuştur. 

Bunun üzerine be de bir jest yaparak elemana kimsenin bilmediği Japon aşırı solcu yönetmen Koji Wakamatsu'nun en sevdiğim yönetmenlerden birini olduğunu söylüyorum. Ağız açıklığı sırası ona geçiyor.

Bu arada bir gün önce hostelde tanıştığımız İtalyanlar da damlayınca maç yapmamız kaçınılmaz bir hal alıyor ve votkasına yaptığımız bu maçı, her zaman olduğu gibi İtalyanlar kazanıyor. Aslında içkinin çoğunu biz içtiğimiz için kendimizi kazanmış addediyoruz. 

Çevreden üşüşen katılımcılarla beraber sohbet eşliğinde votkaları ardı ardına devirirken at gezimizde bize rehberlik eden Moğol dede ile ahbap oluyoruz evrensel alkolizmin diliyle. Eleman da jest olarak bizi çok sevdiğimiz at binme olayına tekrar tekrar dahil ediyor.

 

ahbaplık

 

Yalnız amca jesti biraz abartıp yine ayrag dediği ve bu kez damıtılmış kımız olduğunu tahmin ettiğim o ürkünç içeceği[8]getiriyor. Ben durumdan haberdar olduğum için fondipliyor gibi yapıp içkiyi başımın yanından döküyorum çaktırmadan, ama zavallı arkadaşlarım "be ne lan?" diyip öğürmeye başlıyorlar fondipin akabinde, "resmen damıtılmış koyun lan bu!"

Amca bir şişe de ayrag hediye ediyor yolluk hesabı ama biz de onu en kısa zamanda şöföre hediye etmek suretiyle topluca yaşadığımız bir rahatlama ve mutluluk hissini yakalıyoruz.

ORHUN VADİSİ

Moğolistan'ın en iyi durumdaki asfalt yolu yine TİKA tarafından yaptırılmış. Yan yana iki aracın zor geçtiği konusunda Moğolların kimi eleştirileri komik kaçıyor. Zira bu yolda bırak yan yana, ikinci bir aracı görmek bile mucize. Ayrıyeten yol plan ve güzergahı da Moğol devleti tarafından yapılmış. Madem ki "Her Moğol'un bir yolu vardır"[9], çok isteyen kendi yolundan gidebilir diyerek uzunca bir süre göremeyeceğimiz asfalt yolun tadını çıkartıyoruz.

50 km kadar sonra Bilge Kağan ve Kül Tigin yazılı taşlarının olduğu TİKA ve Ankara Üniversitesi tarafından yaptırılan müzeye(!) varıyoruz.

 

müze

 

Asıl yerlerinde, Tonyukuk taşları için sözünü ettiğimiz özel bir biçimde muhafaza edilmek yerine, bu muazzam taşların biraz ötesine kurulmuş olan müzeye nakledilmesini anlayamıyoruz, üstelik üzerinde bulundukları kaplumbağa kaidelerden arındırılmış olarak. Kaideler belki kötü durumda ama bilinçli bir restorasyon ile sağlamlaştırılamazlar mıydı diye sormadan edemiyoruz kendi kendimize; zira müzede bize yardımcı olabilecek kapasitede ve yabancı dili olan bir görevli mevcut değil. Aydınlatmaların büyük bir kısmı arızalı. İçeride bulunan eserlerle ilgili bilgilendirici yazılar ya yok ya da eksik. En önemli eksik ise Bilge Kağan ve Kül Tigin dikili taşları üzerindeki yazıların Türkçe açıklamalarının İngilizce açıklamalarından çok daha kısa olması. Ayrıca bu taşların etrafında her hangi bir koruma da yok. Gelen ziyaretçiler taşlara dokunuyor, sürtünüyor, bu da elbette ki yazıtlara zarar veriyor.

 

dokunma
bilge2

 

Bir ara, tuvaleti kullanmak için müzede bilet kesen adamın yanına gidiyorum. Üstüne üstlük adam bana tuvalet de kapalı demeye çalışıyor. Sakince tuvaleti derhal açmasını yoksa oraya idrarımı bırakacağımı el ve başka uzuvlarımın da yardımıyla anlatıyorum, birdenbire kapalı olan kapılar şahsıma açılıveriyor.

Sonra taşların asıl ait olduğu yerlere bakmaya çıkıyoruz. Tam bir rezalet. Ortalığı pislik götürüyor. Moralimiz bozuluyor, çıkıyoruz.

 

kapluş
ışıksız

Kırık kaide ve karanlık müze

 

Aracın şanzımanı cortlayınca gece tanrının unuttuğu bir yerde kamp atmak zorunda kalıyoruz. Burayı tanrı unutmuş ama lanet sivrisinekler burada mutlu bir biçimde yaşıyor olmalı ki yüzlerce sivrisineğin akımına uğruyoruz. Bu mahlukat türü beslenmek için bizi mi bekliyordu acaba? Derhal etrafta ne kadar tezek varsa toplayıp yakıyoruz, zira bırak odunu, çalı çırpı bile yok, çünkü ortamda ağaç ve çalı yetişmiyor belli ki.

Duman sinekleri uzak tutuyor ama biz de tezek isiyle yıkanıyoruz. Bundan sonra birisi bana 'Neden Moğolistan?' diye soracak olursa 'Bok toplamak için' yanıtını vermeliyim düşünceleri içinde votkamı yudumluyorum.

UAZ'IN GÖZÜNÜ SEVEYİM

SSCB'nin batı bölgelerinin II. Dünya Savaşı'nda yaşadığı Alman istilasından dolayı sanayi Stalin'in emriyle doğuya kaydırılmaya başlamıştı. Moskova'da konuşlanan ve zamanın en lüks arabalarını yapan ZİS[10]de fabrikalarını Volga bölgesinin Ulyanovsk kasabasına taşıdı. SSCB'nin Almanlara karşı kazandığı zaferden sonra ZİS Moskova'ya geri dönünce kalan ekipmanlar ve uzman işçilerle beraber üretime Ulyanovsky Avtomobilny Zavod adı altında devam edilmeye başlandı.

 

Uaz4
uaz1

 

Kiraladığımız araç UAZ-452 tüm özellikleri ile tipik Sovyet ekolünü yansıtır. Yani üretilen herhangi bir makine/araç/alet asla bozulmayacak, her koşul altında çalışacak biçimde tasarlanmıştır. Ender de olsa arıza yapan/bozulan araçlar kullanılan kişi tarafından kolayca tamir edilebilmelidir. Bu minvalde okullarda makine eğitimine de önem verilmiştir. Bu ekolün en popüler örneği Kaleşnikov otomatik tüfekleridir. Sovyet ekolü moda veya tasarım evrimi gibi mevhumlarla çok içli dışlı olmadığından, aletlerin tasarımları da hemen hemen ilk üretildikleri halleriyle kalmışlardır.

Bu minvalden yola çıkarak şöförümüz arızalan şanzımanı vardığımız kasabada kendi kendine değiştiriyor. Bizim ülkede herhangi bir kasabada şanzıman değişimi yaptırmaya kalksak adamı ayakta s... 

Neyse bu kötü düşünceleri uzaklaştırarak yolculuğun tadını çıkaralım bari.

KUZEYE DOĞRU

Dümdüz, uçsuz bucaksız stepler düşünün. Ve ekteki fotoğrafa bakıp yorum yapın. Sovyetler zamanında  gönderilen arazi araçları veya ağır vasıtalarla bu düz steplerde yol almak çok zor değil. Hatta tekerleklerin izleri ortaya çıktıkça iyi kötü bir yol da ortaya çıkmaya başlıyor. Her şey iyi-güzel, hoş da dümdüz yolda neden kavis çizerek gidiyorsun Mongol kardeşim? Kafan mı güzel yoksa senden sonra bu yolu kullanacaklar senin fantastik sürüşlerin hakkında yorum yapsın diye mi bunca uğraş, ya da bizim bilmediğimiz/çözemediğimiz başka bir gizem mi var işin içinde? Ayrıca ülkende spor gelişmemiş. Dünyanın oynanması en basit sporu olan futbolu sevdirmek yerine, toprağın üzerine dandik basket potaları dikmek de ne demek oluyor? Basketbol, zıplayan topla ona uygun zeminde oynanır. Futbol için dört tane taş ve topa benzer bir şey gerekir (iç içe geçmiş çorap bile olur). Neyin kafasını yaşıyorsunuz?

 

yol
1030441-700x525

 

Berbat yollarda içimiz dışımıza çıkarken bazen günde 100, bazen 300 km yol alıyoruz. Neyse ki votkanın dostluğu sinirlerimizi yumuşatıyor. Yolculuk boyunca ne doğru dürüst peynir ne de et yiyebiliyoruz.  Zira yol üzerindeki kasabalarda peynir veya taze et bulmak imkansız, keza rastladığımız yurtlarda da. Yurtlarda anca ayrag veya keş ikram ediliyor yufka ekmekler eşliğinde. Etraftaki yüzlerce koyun, keçi, yak... herhalde doğal ölümlerini bekliyor olmalı. 

Bazen hiçliğin ortasında küçük lokantalara denk geliyoruz. Bulduğumuz berbat çibörek veya etli pilav ise ağır koyun kokusu ile karşılıyor bizi. Bazen de kasaba bakkalından donmuş et alıp kendimiz pişiriyoruz. Çünkü aşçımız et pişirmeyi bilmediğini iddia ediyor. Zeka seviyesinden şüphelendiğimiz aşçımız aynı zamanda bizim neden ısrarla beyaz peynir aradığımızı anlayamıyor, ona en az on kez atalarımızın bu topraklarda yaşadığını ve büyük ihtimalle beyaz peynir yemeyi de bizim atalardan öğrendiklerini anlattığımız halde.

 

yaksağ

 

Moğollar büyük olasılıkla bütün Türk budunlarının çıktığı Sibirya tarafından gelmişler buralara. Sanıyorum önceleri yancı olarak Göktürklerin yanında takılmış, sonra da Göktürklerin yıkılmasıyla onlardan öğrendikleri ile ortamda palazlanmışlar. Bunu basit mantık yürütmeyle anlayabiliriz: 

Ok-yay ustaları genelde orada yaşayan Urenhaylar gibi Türk kavimlerinden çıkıyor.

Herhangi bir demir ustasına rastlamadık. Anadolu'da ise hemen her bölgede bıçak ve demir ustaları bulunur.

Savaşlarda kullandıkları hilal ve vur-kaç taktiklerini kullanmaya 13. yüzyıldan önce başlamıyorlar.

Yapabildikleri peynir çeşidi yok denecek kadar, Anadolu'da üç yüze yakın peynir çeşidi bulunmakta. 

Ayrag, yoğurt ve kımızı ise berbat yapıyorlar. Sadece kaymağın kıvamını tutturmayı başarmışlar gibi. Anadolu'da tatlı ve tuzlu olarak iki tür kaymak üretilir. Afyon kaymağı gibi bir şey dünyada mevcut değildir. Anadolu'da nedense kımız unutulmuş, ayrana geçilmiştir.

Et yemekleri (büyük bazı kentler dışında) yok denecek kadar az.

Şöyle bir itiraz olabilir, biz bir çok şeyi Anadolu'dan öğrenmişiz. Doğrudur. Bir çok Türkolog’un da işaret ettiği üzere Türkler başka uygarlıklardan her zaman bir şeyler öğrenir. Yanlış olan, Anadolu dahil Asya ve Avrupa'nın büyük kısmını işgal eden Moğolların hiç bir şey öğrenememelerine karşın kurdukları imparatorluğa büyük bir hayranlıkla bakılmasıdır. Adamlar kafalarını 13. yüzyılda bırakmış gibi yaşıyor. 

 

dere1
göl
dere2

Kurumayan Otlak, Dere ve Göller

 

Bir başka bilinç tutulması ise Türk-Moğol İmparatorluğu gibi zırva bir terim türeterek Moğol yancılığı yapmaya çalışan 'Türkçü' tarihçilerimiz tarafından yaşanmıştır. Eski bir deyiş "Türkler iki şeyden korkar: Tanrıdan ve Moğol'dan" derken belki de bizim Moğollarla olan akrabalığımızın bile nasıl şüpheyle yaklaşılması gerektiğini söylüyordu. 

Zaten büyük ihtimalle olay bize ilkokulda öğrettikleri gibi gerçekleşmedi, otlaklar bitti, dereler kurudu, biz de Moğolistan'dan göç ettik. Gördüğümüz kadarıyla ne otlar kurumuş, ne de dereler, göller... Bizim atalar Göktürklerin yıkılmasına müteakip iyice güçlenen Moğollardan iyi bir sopa yedikten sonra mekanı güzelce terk etmiş de gururumuzdan bunu kendi kendimize itiraf edemiyoruz gibi geldi bana daha çok.

MACERA DEVAM EDİYOR (tıklayınız)...

 

DİPNOTLAR

[1] Bu kelimeyi büyük ünlü uyumuna dahil ettim.

[2] Gerçekte, Kazakistan'daki Esik Kurgan'ında ünlü 'Altın Elbiseli Adam'la beraber bulunan bir kadehte (MÖ. 5-6. yy) Runik alfabenin ilk örneği görülmektedir. Ancak, buluntuların genel görüşe göre Farsi sayılan İskitler'den kalma olduğu düşünülmektedir.

[3] Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı

[4] İlgilenenler için bkz. www.gokturkceogreniyorum.com

[5] İskoçya'da bulunan 6,5 m yüksekliğindeki taş yazıt.

[6] Teslim olmayan kentlerin kale surlarından içeriye mancınıkla vebalı cesetleri attırırmış. Sularını zehirlermiş.

[7] Ayaş'ın kimi köylerinde rastlanan bir durum olduğu söyleniyor.

[8] N. Mikhailof'un 1991 yapımı Urga filmindeki "Şeytan bile içmez bunu" tesbiti.

[9] Moğol atasözü

[10] Zavod İmeni Stalina, Kuruşçev daha sonra adını ZİL yani Zavod İmeni Likhachova olarak değiştirdi 1956.

Paylaşım için

TAZE TAZE KAMBOÇYA II

YİNE PHNOM PENH

 

Siyam Rip’e gidişim de Siyam Rip’ten dönüşüm de tabiri caiz ise aşırı alkolden mütevellit leş ve biraz da keş gibi olmuştu. Pansiyon yolunda eski iki arkadaşımı görüyorum: Jassi ve Eric (hukuk okuyanlar), hemen tuk-tuktan atlayıp beraber akşam yemeği yemeye gidiyoruz. Daha sonra pansiyonda diğer dostları da görüyorum ve bir bir muhabbet ediyoruz. Otel sahibi Eric’le yine shuffleboard oynayıp, içiyoruz. Bana hazırladığı kokteyllerden sunuyor, hayat, memat, film projelerimizden söz ettikten sonra kadın konusuna gelip dostluğumuzu pekiştiriyoruz. Sonra da beni öve öve bitiremediği bir Kore restoranına götürmeyi teklif ediyor, kabul ediyorum. Kore yemeklerinin “iyisi de çok iyi olur.” Zira bir sonraki gün son durağım olan başka bir kente gitmem gerekecek, yani Sihanokvil’e.

 

kimchi

Kimçisiz Kore mutfağından söz edilemez

 

Kalan son günümü de bari kentin görmediğim mekanlarını filan gezerek değerlendireyim diyorum. Bu minvalde bir tane tuk-tukçu ile anlaşıp kent turuna çıkıyoruz. Aynı zamanda rehberliğimi de yapan tuk-tukçu anlatıyor: “Burası saray, görmek ister misin?” Saraya şöyle bir dışarıdan bakıp, “görüp de ne yapacağım?” diyorum, nihayetinde haz etmediğim bir sistemi temsil eden zenginlikle, sömürgenlikle alakalı bir yer.

 

Sonra beni soykırım müzesine götürüyor, Kızıl Khmerler, Pol Pot ve soykırım ile ilgili bir sürü şey biliyorum ve bizimkinin aksine bu toplumun bu soykırımı hatırlamaya değil unutmaya ihtiyacı olduğunu düşündüğümden oraya bakmayı da gereksiz buluyorum. Kısaca, bu Pol Pot denen kişi, artık sosyalizmi nasıl ve neresinden anlamışsa, “yeni insanlar” adını verdiği okumuş insanların, kentte yaşayanların, tembel gördüklerinin, gözlük takanların yani kısaca biraz bilgi sahibi ne kadar insan varsa yaşamalarının elzem olmadığına kanaat getirip bunları resmen yok ediyor. Fakirlere gelince, onları da çoluk çocuk, kadın veya yaşlı demeden bir çok insanı “ölüm tarlaları” diye anılan tarlalarda ağır şartlarda ölümüne çalıştırıyor, katlediyor. Gerçi Pol Pot’un başa geçmesi de bölgede bir çok hasara neden olan Birleşik Devletler’in, Vietnam’dan sonra Kamboçya’yı da işgale yeltenmesiyle başlıyor. Vietnam, savaştan galip çıkınca Kamboçya’ya da yardım etme amaçlı giriyor ve Birleşik Devletler’i oradan da temizliyorlar. Ama bunun sonucunda hem bir işgal süreci başlıyor (Vietnam halen Kamboçya iç ve dış işlerinde etkili) hem de Pol Pot gibi “sol” gösteren kişiler yükselişe geçiyor.

 

131208160035-cambodia-mass-grave-horizontal-large-gallery
imrs.php

Ölüm Tarlaları

 

Orayı da es geçtikten sonra Rus Pazarı’na varıyoruz ki burası 1990’lardaki Ankara Maltepe pazarının aynısı, ancak alışverişle işim olmadığından yine pas diyorum. Kayda değer diyebileceğim yarı kurumuş bir göl ve bir de kentin içinde küçük sayılabilecek bir park var daha önce görmediğim, onun dışında hemen her yeri çözmüşüm meğer.

 

Aynı şekil pansiyonun yolunu tuttuk zira ertesi gün Sihanokvil’e doğru yola çıkıyordum. Yine yolculuk, yine bir klasik olarak alkol duvarının aşımının tekrarı eşliğinde...

 

Sihanokvil (Sihanoukville)

 

Bu kez Andrei’nin bir arkadaşı olan Samuth ile irtibata geçmiştim gitmeden önce. Samuth’un orada bir pansiyonu varmış. Eleman beni bir saat kadar beklettikten sonra otobüs garına teşrif etti. Bu arada ben de çevrede ne kadar taksici, tuk-tukçu, değnekçi, şakşakçı, kolpacı varsa ahbap olmuştum. Samuth çevremdeki bu kalabalığı görünce biraz şaşırdı elbet, sonra beraberce arabasına atlayıp yola koyulduk. Gazetecilik yaparken bir konferansta tanışmışlar Andrei ile. Şimdi ise bu pansiyonu açmış ve bir de okul projeleri varmış. Daha sonra beni Long ile tanıştırdı benimle ilgilenmesi için, çünkü kendisinin işleri vardı. Long beni motosikletiyle alıp çevreyi dolaştırdı. Küçük bir kent olan Sihanokvil’in turistik kısmı deniz kenarındaydı, asıl kent merkezi ise daha içerdeydi. Deniz kenarında bungalov veya ahşap tipi pansiyonlar, barlar, kafeler vardı. Upuzun da bir sahil. İleriye doğru okyanusta ufalan adalar. Hoş bir görüntüydü ama kapanan hava yağmur habercisi gibiydi bir yandan da. Allahtan yağmur, yemeğe oturduğumuzda başladı. Yan masada oturan gavurlar da kalkınca yarı açık olan esnaf lokantası tadındaki yerde tek yabancı olarak ben kalmıştım. Long’un söylediği ucuz Kamboçya biraları, karidesli fıstıklı nudıl, baharatlı acılı ince kıyılmış Çin yemeğini andıran et, meyve derken yemeğin hepsini bitiremeyeceğimiz belli olmuştu bile. Bu arada Long benim çubuklarla yediğimi görünce çok sevinip alkış tuttu. Neşeli bir elemandı, arada sırada patlattığı kıkırdamayı andıran bir gülmesi vardı, bazen bana da neşe kaynağı oluyordu bu kıkırdama.

 

DSCN1710

 

Bir ara etrafta birbiriyle itişen çocuklarla konuştu, İngilizce öğretmenliği yaptığı okuldan öğrencileriymiş. Sonra Samuth’la beraber açmaya çalıştıkları özel okuldan söz etti. Zengin bir aileden alacakları bir öğrenci karşılığında durumu olmayan bir öğrencinin eğitimini üstleneceklerinden bahsetti. Tabi aşmak zorunda oldukları finansal zorluklardan. Bir sigara yaktım, yağmur da dinliyordu. Long, ailesine uğrayıp yarım saate dönmek için izin istedi, bir bira daha söyledim. Bu arada masadaki muzları küçük çocuklara verdim. Diğer yemekleri de vermek istiyordum ama nasıl soracağımı bilemiyordum, utanıyordum açıkçası. Sonra iki tanesi ile göz göze geldik. Belli belirsiz bir işaret yaptım. Çocuklar işareti anlayıp geldi ve ellerindeki poşetlere kalan yemekleri doldurup uzaklaştı. Sanırım bugünkü rızkları çıkmıştı. Bunu ilk baştan anlayabilsem onlar için de bir şeyler sipariş edebileceğimi düşünüp kendi kendime küfrettim. Sonra Long geldi.

 

Deniz kenarında birer bira daha içtikten sonra uykusu geldiği için izin istedi. Ben de denizin kenarından, örümcek hislerim doğrultusunda yukarı doğru kırdım. Biraz ileride şahane manzaralı diktörtgen biçiminde ortaya kurulu bir bar ve içinde de Nicole Kidman’a benzeyen biri vardı. Gerçi tecrübelerimden dolayı belli bir alkol seviyesinin üzerine çıkıldığında kadınların Nicole Kidman’a benzeme olasılığı da artıyor gibiydi ya, neyse. Bara oturup sert bir şeyler söyledim. Gecenin sonuna doğru mitolojiden filan konuşuyorduk hatırladığım kadarıyla. Sonrasında, burada daha yaygın olan motor-taksi bulup pansiyona yollandım.

 

DSCN1717

 

Ertesi gün o civarın en tuhaf yeri olan Yılan Evi (Snake House) denen pansiyon, sürüngen hapishanesi karışımı olan yere gittim. Garip ve biraz da mafyatik olduğunu düşündüğüm bir Rus tarafından işletildiğini duyduğum bu yer gerçekten hem üzücü hem de hafiften ürkünçtü desem yalan olmaz. Türlü türlü yılanlar, balıklar akvaryumlarının içinde uyuşuk bir halde dururken, zavallı kuşlar kafeslerinde, timsahlar da kuyularında çaresiz bir bekleyiş içindeydi. Daha sonra bana katılan Long ile orada ufak tefek bir şeyler atıştırdıktan sonra çok da fazla kalmak istemedik.

 

snake-house

 

Dönüşte midem kazındığından yakınlardaki bir Japon Lokantasına gitmeye karar veriyorum. Zira Japonya’dan sonra iflah olmaz bir suşikolik olduğum gerçeğini kendi kendime itiraf etme zamanıydı belki de. Bar şeklindeki yere oturuyorum, muhtemelen son müşterileriydim. Bu arada menüden gördüğüm kadarıyla dünyanın en ucuz suşisini yapıyor olmalılar. Derhal ufak bir kombo sipariş edip bir de kralından bir Asahi söylüyorum, zira Sapporo yok. Sonra hal ve tavırlarından Japon olduğunu anladığım biri mutfaktan çıkıp eğilerek sipariş ettiğim kombonun içinde bilmemne makisinin olmadığını onun yerine başka bir rol verebileceğini söylüyor. Ben de kurnazca “baba iki saşimi kes o zaman sen. Boşver şimdi rolla filan uğraşma” diyorum. Saşiminin pahalı olduğunu benden daha iyi bilen eleman kesik bir Japon kahkahası atıp, “sana özel olarak saşimi yapacağım” diyor, içinden muhtemelen de “çakaaal” diyerek. İçeri girince alkolün de tesiriyle Kamboçya hükümeti hakkında atıp tutmaya başlıyorum hemen. Çünkü daha önce bahsetmediğim üzere Kamboçya Halk Partisi denilen iğrenç bir parti başa kurulmuş, halkı emdikçe emiyor. Gerçi diğer parti gelse farklı mı olacak, elbette ki hayır. Neyse çalışan Khmer elemanlar da bana hak veriyor ama tırstıkları için çok da yüksek sesle konuşamıyorlar. Ben de bunun üzerine bir şekilde Mao sempatizanı olan kralları hakkında bir iki övücü söz söylüyorum, hemfikir kalıyoruz. Japon aşçımız ve oranın da sahibi olan eleman yemekle beraber gelip bir bira da kendisine koyuyor. Bir yandan yiyor bir yandan da sohbet ediyoruz. Çıkarken adam yerlere kadar eğiliyor, ben de eğiliyorum. O eğiliyor, ben eğiliyorum derken bir an oradan asla çıkamayacağımı düşünüyorum. Neyse eğilirken hafif hafif geri geri gitmek suretiyle kendimi dışarı atıyorum.

 

DSCN1660

 

Sihanokvil’i bitirdikten sonra çevre ilçeleri Kampot ve Kep’i ziyaret etmeyi kafama koymuştum. Ancak sezon dışında gittiğimden ulaşım sıkıntılıydı. Konuştuğum acentalar ise taksi ayarlama konusunda kazıkçı davranıyordu hesaplarıma göre. Neyse en sonunda uygun bir şeyler ayarlayıp yola çıktım. Şoförüm zerre İngilizce bilmiyordu ki bu bazen avantaj olabiliyor. Sırayla Khmerce kasetler dinleyince çantamda dünden kalan biraları çıkartıyorum. Eleman da hayır demiyor, böylece iyi bir şoför olduğunu da ispatlıyor bana. Biralar biterken Kampot’a varıp bir iki dolanıyoruz ancak burası resmen bir hayalet kasaba gibi. Broşürlerde yazılan, Hint-Çini veya Çin-Hindi veya her ne ise, sömürge dönemi evleri ile nostalji yaşatacak bir yer değil kesinlikle. Veya en azından mevsimi değil. Madem öyle, biz de gagamızı ıslatalım bari diyor ve gözüme kestirdiğim bir pansiyon bara giriyoruz.

 

DSCN1724

 

İçeride kafalarının bir buçuk ile iki milyon arasında gidip geldiğini tahmin ettiğim üç tane, yaşını başını almış amca bir yandan piizlenirken diğer yandan da barın içinde duran diğer arkadaşlarının elindeki, sigara için oldukça kalın sayılabilecek bir şeyin sarılmasını seyrediyorlardı. Selam verip, “burada ne içebilirim” tuzak sorusunu soruyorum. Yanıt beklediğim gibi ne istersem şeklinde oluyor. Elemanlar nereli olduğumu öğrenince hemen benimle kadeh tokuşturmaya başladılar. Meğersem Avusturalyalılarmış ve bize çok büyük saygıları varmış. Meseleye hemen uyanıp, “abi ben savaş karşıtıyım, yaşasın halkların kardeşliği” filan dedikçe, adamlar (sanırım oradaki derin saygı herkesi etkilemiş) “respect, respect” deyip kadeh üzerine kadeh kaldırıyorlardı gıyabıma istinaden. Bir yandan biraz önce sarılması tamamlanan kalınca sigara da oradan oraya dönmeye başlamıştı. Anladığım kadarıyla ya adamlar çok paylaşımcıydı ya da topluca bırakmak istediklerinden bir tane ama kalınca sarmışlardı sigarayı.

 

“O değil de siz ne yapıyorsunuz burada yahu?” diye soruverdim konuyu değiştirme amaçlı. Beş yıl kadar önce gelip burada çoluğa çocuğa karıştıklarını ve buraya tıkılı (stucked) kaldıklarını söylediler. Biram bitince her ne kadar yeni arkadaşlarımın “gitme, orada bir bok yok, sadece yavşak Fransızlar var” uyarısına rağmen Kep’e doğru yola çıktık. Bu Fransızı seven bir tane millet yok mu yahu?

 

8

Kep, yengeç satan kadınlar

 

Gerçekten de aslında pek bir şey yoktu Kep denilen yerde. Özellikle yengeci ile ünlü balık lokantaları ve bir plaj. Orada bira molası verirken yanımıza yaklaşan birisinden yakınlarda bir ada olduğunu öğreniyorum ve başka da gezecek bir yer kalmadığından derhal plana orayı da ekliyorum. Zaten daha önce yapmak istediğim ada turları da elverişsiz hava koşulları nedeniyle ertelenmişti, ancak şu an hava açıktı, ada da uzak değilmiş zaten.

 

13

 

Şanslı günümdeydim. Gençten bir kız bir de erkek adaya gitmek için pazarlıktaydılar. Zira tekne kalkışı 20 dolar gibi bir şeydi. Yani kaç kişi olursan ol tekne kalkışı sabit fiyat. Üç kişi olunca ve dördüncü bir kişiyi beklemenin anlamı olmayınca atladık çıktık yola. Son kalan biramı açtım açmasına da aslen nehir için tasarlanmış teknemiz güçlü okyanus dalgalarında ceviz kabuğuna dönüyordu. Bu sayede yarım litre biranın yanı sıra bir buçuk litre de okyanus suyu içerken, suya da girmiş kadar oldum. Tekne arkadaşlarımdan biri İranlı diğeri de Norveçliydi. Hoş beş yaparak ve de topluca gusül abdesti alarak adaya vardık.

 

DSCN1741
9

 

Ada gerçekten de şahane bir tropik adaydı. Bir ucundan diğerine, bungalovloların olduğu yere yürüyünce karşıda voleybol oynayan gençleri görüp derhal müdahil oluyorum. Neyse ki servislerim halen öldürücü, manşetlerim milimetrik. Attığım son servisi de ağa takınca derhal futbola çeviriyorum işi. Bir çeşit ayak tenisi oynamaya başlıyoruz voleybol filesini kullanarak. Bir iki kez Davaro’daki Şener Şen misali sahaya giren ineklerin bıraktığı kabahate basıp küfrediyorum muz orta yapayım derken. İyice terledikten sonra da bir bira çekip kendimi ortamdaki hamaklardan birine atıp o an geliştirdiğim teknikle hem sallanıp hem de biramı içiyorum okyanusa karşı. Buradan da “ben entelim, alterim, marjinalim” diyen ne kadar insan evladı varsa sesleniyorum ki işte teknolojiden uzak okyanusun ortasında bir ada. Artık Lost mu olursunuz, Robinson mu, size kalmış.

 

Demedi demeyin.

 

 

Paylaşım için

TAZE TAZE KAMBOÇYA I

I. BÖLÜM

 

Madem Kamboçya'ya gideceğim önceden biraz araştırma yapmakta yarar var diyerek ilk durağım olacak başkent Phnom Penh ile ilgili bilgilere odakalanıyorum. Daha sonra yörenin en popüler yeri Angkor Wat ve okyanus kıyısında yer alan Sihanoukville. Bir yandan da internetteki forumlara filan göz atıyorum. En önemlisi de vize mevzuu; eğer ki, bir Türkiye Cumhuriyeti pasaportu taşıyıcısısı isen. 

 

Nihayetinde, forumlardaki 50-60 sayfa kadar gereksiz bilgilerle kafamı ütülettikten sonra elektronik vize gerçeğini, hatta daha kolayının sınırda direk alınabilecek türden bir vizenin olduğu gerçeğini yakalıyorum. Malum, yaşadığım çölde Kamboçya'nın ne elçiliği var ne de konsolosluğu. Ama yine de eşşeği sağlam kazığa bağlayayım diye önce Kamboçya'daki ilgili makama sonra da TC'deki fahri konsolosluğa sınır vizesinin olabilirliği ile ilgili birer e-posta atıyorum. Şaşırtıcı bir şekilde ertesi gün Kamboçya'dan olur mesajı geliyor (aynı içerikli mesaj vakıf olduğumuz üzere bir iki hafta sonra TC'deki fahri konsolostan geliyor).

 

Bir yandan otel, motel, pansiyon ne varsa onları araştırıyorum. Hoştur beştir derken bir tanesiyle frekansı tutturuyorum. Toni adındaki şahıs Guesthouse'larında bana rezervasyon yapıyor ve bir sürü de nasihat veriyor: “aman buraya geldiğinde ilk gelişim deme, burada yaşıyorum de, yoksa seni çok kötü kazıklarlar vsvsvs...” Tebessümle okuyorum bu nasihatleri elbette. İsmimden aslen nereli olduğumu çıkarması zor, bunlara aşina olduğumu bilmesi de. Uçağa atlıyorum ve...

  Phnom Penh 

Ne de olsa eski seyyahlardan olduğumdan cevval davranıp sıranın en önünde yer tutarak vize işlemini kısa bir sürede bitiriyorum: Doları bastır, vizeyi pasaporta bassınlar şeklinde. Tabii şimdi, “kardeşim neden dolarla konuşuyorsun, sen Birleşik Devletler vatandaşı mısın?” diye soranlar olmasın diye, Kamboçya’da kendi para birimleri olan Riel'den daha yaygın olarak Birleşik Devletler doları kullanılıyor diye belirtmem gerekiyor.

 

Dışarıda mis gibi bir hava. Derin bir nefes alıyorum, boğazım da şöyle soğuk bir bira istiyor. Bu isteği biraz öteleyip karşımda duran milli taşıt tuk-tuk 7, taksi 9 dolar yazan tabelaya bakıyorum. Hava kararmadan oteli bulmam gerektiğini düşünerek takside karar kılmam fazla uzun sürmüyor. Taksiciyle klasik sohbetlerden yapıyoruz anlaşabildiğimiz kadarıyla. Nereye gideceğimi gösteriyorum haritadan bu arada da taksicinin yardımıyla Khmer dilinden bir kaç sözcük ezberliyorum, doğru telaffuz etmeye de büyük gayret göstererek.

 

1

Tuk tuk ve sürücüsü

 

Orada olması gereken sokağa varıyoruz. Bendeki haritada sokağın ismi yazıyor ama çevredeki sokakların hiçbirinde isim yazmıyor, sadece sayılar var. Örümcek hislerim doğru sokakta olduğumuzu söylüyor ama ileri gidiyoruz, geri geliyoruz benim pansiyon piyasada yok! Esnafa soruyoruz, tuk-tukçulara soruyoruz, ne oteli bilen var, ne de sokağını. Kafayı yiyecek gibi oluyorum ama sonra telefon etmek aklıma geliyor gururu bir kenara bırakıp. Telefonda o salak sokağın ismine tekabül eden sihirli sayıyı söylüyorlar, evet doğru sokaktaymışız! Peki kaç numara diye soruyorum: Yanıt 4 numara. Eyvallah!

 

Yine, yeniçeri misali bir ileri iki geri gitmeye başlıyoruz taksiciyle. Zira numaralar bir sırada tekken çift, çiftken tek olabildiği gibi, 18'den 30'a kadar çıkabiliyor. Bu da yetmiyormuş gibi, 13'ten de 8'e kadar bir anda inebiliyor. İkimiz de tırlatmak üzereyken o ünlü soğukkanlılığımla elamanın üzerinde baskı kurup sadece bir yöne ilerlemesini sağlıyorum. Yoksa genç ya ağlayacak ya da taksiden kaçacak. Belli.

 

Nitekim biraz ileride sağda otelimizi buluyoruz. Kafayı üşütmek üzere olan taksiciyi derhal postalayıp içeri dalıyorum.Yazıştığım Toni piyasada yok. Neyse ki elemanlar bir şekilde adımı buluyorlar ama istediğim odaya değil de bir alttakine yerleştiriyorlar beni. Eh, ne de olsa misafir umduğunu değil şiarıyla fazla da itiraz etmiyorum, nasıl olsa yolculuktayım ve yolun asıl olayı esneklik olmalı.

 

Japanese-beer-722-1210634

 

Bu oda belki de daha iyi, küçük yüzme havuzunun hemen kenarında. Bir sigara sarıyorum. Yolculuklarda adettendir, yoksa içtiğimden değil. Elemana da işaret ediyorum, “bira getir müslüman, kerbela'ya mı düştük?” diye (artık nasıl bir işaretse o?). Genç derhal seyirtip bir getiriyor, pir getiriyor birayı: Asahi! Japon birasının hastasıyım, hem de bu fiyata! Zira Japonya'dan bile ucuzmuş.

 

Neyse üç beş derken (Bandista koyuyorum fon müziği olarak) irtibatta olduğum arkadaş geliyor ziyaretime. Uzun zamandır görüşmüyorduk. Orada geçici gönüllü olarak bir işlere girmiş. Kamboçya'da bu tür gönüllü işlerden çok var ve anladığım kadarıyla, bir çok STK dışarı destekli para akışının önünü tutmuş durumda. Bu konuya bilahare tekrar değineceğim elbette.

 

Sohbet, muhabbet, yemek filan derken pansiyona geri dönüyoruz. Yalnız karşıdan karşıya geçmek bir Batılı için tam bir işkence. Bunun kocaman bulvardan vızır vızır geçen yüzlerce motorsiklet, araba ve tuk-tuka dehşetle baktığını görüp acıyorum. Dokunmayın Şabanıma filmindeki gibi kolundan tuttuğum gibi araçların aralardan sıyrılıp karşıya geçiriyorum. Sanırım bir üçüncü dünya ülkesinde ilke kez karşıdan karşıya bu şekilde geçiyor. Zira gördüğüm diğer Batılıların çoğu yol iyice boşalana kadar bekliyor, mal gibi bekliyorlar.   

 

Neyse, pansiyonda bizim genci yakalayıp bakkala bira almaya götürüyorum, bir yandan da hikayesini dinliyorum. Kanı kaynıyor bana hemen, otelin yakınındaki pagodada kaldığını, otelde çok çalıştırdıklarını, ama bir süre dişini sıkması gerektiğini anlatıp dert yanıyor. Onu pagodada, ısmarladığım yemek ile bırakıp pansiyona varıyorum. Aşağıda in cin top atıyor, mamafih en yukarı kattan “dum-tıs”larla beraber insan sesleri geliyor. Bir bira açıp yukarıya çıkıyorum. 

 

Teras katında bir takım insanlar tuhaf bir oyuna çöreklenmişler. Yapacak daha iyi bir şey olmadığından biramı yudumlayıp terastan aşağı bakıyorum. Oyunla pek de ilgilenmiyorum açıkçası. Çünkü masa oyunlarıyla pek de aram olduğu söylenemez. Müzik de güzel, dışarıda da mis gibi yağmur başlıyor, keyifleniyorum. Bu arada yanıma biri yaklaşıyor. Selam verip muhabbete giriyor. Selamı alıyorum ve kısa bir süre içinde adamın otel sahibi olduğu ortaya çıkıyor. Bu, daha sonra tekrarlanacak menşeim ile ilgili ilginçliğin de başlangıcı: Daha önce hiç Türkiyeli görmemiş! 

 

Sonra beni biraz önce pek takmadığım adının “shuffle board” olduğunu öğrendiğim oyuna davet ediyor. “Ben anlamam, zaten yeteneksizim” filan diyerek kurtulmaya çalışsam da eleman “beni herkes tokatlıyor zaten, eminim ki sen de yenersin” diyerek gaza getirmeye çalışıyor. Gaza gelmiyorum ama elemanı da kırmak istemiyorum. Oyunun kurallarını hızlıca anlatıyor ve başlıyoruz. Bu oyun körling (curling) ile üç adet bozuk parayla oynadığımız el futbolu arası bir şey. Bir yandan da sohbet ediyoruz. Eleman da artık yalnızlıktan mıdır yoksa bende mi bir gariplik var ondan mıdır, hayat hikayesini anlatmaya başlıyor. Bu aynı zamanda kısa süreli dostluğumuzun da başlangıcı. Bana bir gün önceki izlediği Into the Wild filminden bahsediyor. “Sean Penn'in filmi değil miydi o?” diye sorunca şaşırıp, “Yapma ya! Bizim Sean'un filmi miymiş?” diye soruma garip bir biçimde yanıt verince şaşırma sırası bana geliyor. Meğersem bizim pansiyon sahibi sabık bir Holivud çalışanıymış. Sonra derin bir sinema muhabbeti ile oyunumuza devam ediyoruz. Söylemeye gerek yok ama içki de su gibi akıyor bir yandan...

 

shuf

 

“Yahu, Eric” diyorum, “işi gücü bırakıp neden geldin buralara?” Zira en son New Line Cinema'da yönetcilik yapıyormuş ama söylediğine göre oradaki sektörde müdürden bol bir şey olmadığından zurnanın son deliği gibi bir şeymiş. Klasik, insanlara yapılan yanlışlardan söz etti. En son birine yapılan bir terbiyesizlik canına tak demiş ve daha önce film çekimi için gelip de sevdiği bu ülkede karar kılmış (sanırım Lara Craft’ın çekimi için gelmiş). Bu pansiyonu da yeni almış ve adam etmeye uğraşıyormuş. Bu arada konu konuyu açtı ve Toni ile olan birlikteliğine geçti. Dedim, “benim yazıştığım Toni mi o?” Oymuş, sonra anladım ki meğerse Toni adından anlaşılmadığı üzere Koreli bir hanımefendiymiş. O da Beverly Hills taraflarındaki işleri kötü gidince birden kendisini beş parasız buluvermiş ve gelmiş Eric’in yanına yerleşmiş. Kapitalizm fakire hiç acımıyor ama zengine acıdığı da pek söylenemez. 

 

Nitekim ertesi gün Toni ile tanışıyorum: “Anyonhasseo!” Korece selam verdiğimi duyunca pek seviniyor. O da resepsiyondaki işini gücünü bırakıp başlıyor anlatmaya. Hayatının büyük bölümünde Birleşik Devletler'de yaşadığı için Korecesi aksanlıymış, o yüzden bazen alay konusu oluyormuş. Sonra spiritüellikten girdik, Türkiye'den çıktık. O da Eric gibi Geceyarısı Ekspresi'nden söz edip, ülkemden (devletimden) tırstığını belli etti. Ben de Diyarbakır Hapisanesi’nden bahsetmeyerek ve de ülkemden (devletimden) tırstığımı belli etmeden (“Kork ama korktuğunu belli etme” Cüneyt Arkın) politik ve de gayet yuvarlak yanıtlar vererek gerginliğini bir nebze olsun alıyorum.

 

P1040049

Bazen biraz atıştırıyor

 

Muhabbete müteakip yürüyüşe çıkmak için kafamı dışarı uzatır uzatmaz daha sonra kabusum olacak tuk-tukçular ki bunlar etrafta akbabalar gibi konuşlanmışlardı: “tuk-tuuk sööör” diyerek her bir yönden teyakkuza geçmişlerdi. Herbirine tek tek “hayır teşekkürler” diyerek kendimi ana caddeye zor atıyorum. Nehir kenarında bir yürüyüş, oranın yerel GSM hattından satın alma, ertesi gün çıkacağımız Siam Reap yolculuğu için bilet ve otel ayarlama işlerini halledip akşama doğru arkadaşımla bir kafede buluşuyorum. Yanında başka STK'larda çalışan bir takım gavurlar var. Ana dili İngilizce olanların İngilizcelerinden tiksindiğimden olsa gerek muhabbete pek dalmıyorum, amacım yemeği bir an önce yiyip otele gitmek. Nitekim çok sevsem de kareoke tekliflerini geri çevirip otele doğru gidiyorum. Bu arada fena bir yağmur başlamış, kısa mesafede illa yürüyeceğim dediğim için kısa zamanda sırılsıklam oluyorum, tabir-i caizse sıçana dönüyorum.

 

P1040050

Biraz canım, abartmaya gerek yok

 

Sıcak bir duşun üzerine bira açıyorum. Yukarısı bu defa tenha gibi. Çıkarken iki tane Birleşik Devletler aksanlı elemanla tanışıyorum, dün de arka masaların birinde shuffle board oynuyorlardı diye hatırımda kalmış. Nitekim hafızam beni yanıltmıyor, şimdi de bunlar tutturuyorlar oynayalım da oynayalım diye. “Dün akşam”, diyorum, “Eric bile yendi beni, ki herkes Eric'i yeniyormuş, beceremem” filan diyorum ama yemiyorlar. Oynamaya başlıyoruz bir yandan da yine muhabbet. Hukuk stajı için gelen iki arkadaş, biri Kaliforniya dolaylarından Sih asıllı Jassi diğeri de Oregon yöresinden bir başka Eric olmak üzere gençten iki arkadaş. Yine bir Türk muhabbeti, bu defa kazık soruyorlar: Ermeni soykırımı! Tereddütsüz yanıtımı veriyorum, şaşırıyorlar. İlk defa bunu bu kadar net bir şekilde dile getiren bir Türkiyeli ile karşılaşıyorlarmış. Hayat süprizlerle doludur klişesini çekip bunları bir güzel yeniyorum. Ben yendikçe pehlivanlar daha da oynamak istiyorlar, allahtan arkadaşları geliyor da aşağı havuzun yanına inip kurtuluyoruz bu işkenceden. 

 

Bu gelenler de hukuk stajındalar. Biri İsviçreli, bir Endonezyalı olmak üzere iki kadın, diğeri de Kanadalı bir erkek. Kanadalı olan Montreal'den ve Frankafon olduğunu söylüyor ama İngilizcesinde Fransız aksanı yok, şakadan anlıyor, geyik yapabiliyor, gülüyor eğleniyor. Bu durumda kadim dostum Mehmet Yayla'nın Kebekliler hakkındaki derin tesbitleri geliyor ve adama kendisinin “çakma” Frankafon olduğu konusunda ikna çabalarım başlıyor. Zira bizim Sih asıllı olan bir şişe viski çıkartıp paso bana çalışmıştı. Eh, o kafayla adamı belki “çakma” olduğu konusunda olmasa bile en sonunda “ajan” olduğu yönünde ikna etmeyi başardım sanıyorum.

 

***

 

Gece kaçta yattım, sabah erkenden nasıl kalktım, minibüsçü bizi nasıl buldu bu konular biraz muallakta kalsa da nihayetinde minibüse binip Siam Reap'e doğru yollanmıştık. 

 

Siam Reap

 

Öğlen saatlerinde kente vardığımızda bizi bir süpriz bekliyordu. Elinde iyi kötü ismim yazılı olan bir tuk-tukçu ve yanında başka birisi bizi bekliyodu. “Buyur birader” diye iniyorum araçtan. Alıp bizi otele götürüyorlar ve eğer istersek Angor Wat için bir rehber ayarlayabileceğini söylüyor adam. İki gün için de şu kadar isterim diyor. Bizim arkadaş da turisti kazıklıyorlar şiarından yola çıkarak pazarlık yapmaya girişiyor ama nafile. Batılı olduğu için beceremiyor ve yardım isteyen gözlerle bana bakıyor. Ben de ben turist miyim ki kazıklanmaktan korkayım diyeceğim ama bunu ona nasıl anlatacağımı bilemediğimden yalandan bir pazarlığa girişiyorum. Nihayetinde herkes memnun olacak bir şekilde anlaşıyoruz. Otelden sonraki ilk durağımız Yüzen Köy!

 

Yüzen köye gitmek için ince uzun bir nehir teknesine biniyoruz. Bu arada teknenin kaptanı gözüme ufacık bir çocuk gibi görünüyor, taş çatlasa 11 yaşında. Ama sonradan öğreniyoruz ki yetersiz beslenmeden dolayı 15-16 yaşındaki çocuklar 10-11 yaşlarında gösteriyorlar.    
2

 

Yüzen Köy, adından da anlaşılacağı üzere yüzen evlerden kurulu nehir üzerindeki bir yerleşim. Nehir teknemizin sürücülerinin anlattıklarından anladığım kadarıyla, Vietnamlılar ile Kamboçyalılar bu köyde beraber yaşıyorlar. Aralarında pek bir husumet yok gibi ama kim bilir? Bu arada kendimi bok gibi hissediyorum. Zira diğer teknelerin içindeki turist tayfası fütursuzca evlerindeki insanları çekiyor, onları izliyor, mamfih insanlar bu olaylara karşı kayıtsızlık geliştirmiş. Kimse turistlerle ilgilenmiyor. Ben de fotoğraf çekiyorum ama göstere göstere değil de, kıyıdan köşeden, insanlara belli etmeden çekiyorum. Rahatsızlık vermiyeyim diye düşünüyorum ama sonuçta izinsiz bir şekilde fotoğraflarını çektiğimin de bilincindeyim.

 

3

 

Nehrin birleştiği devasa göle çıkıp geri dönüyoruz. Gölün rengi nehirden bile daha sarı. Geri dönüşte ilk durağımız hediyelik eşya satıcısı ve timsah çiftliği. Zavallı timsahları görünce yarı-vejateryen felsefem bir kez daha kabarıyor. Büyük konuşmayayım ama artık hiçbir güç bana timsah eti yediremez. O güzelim sürüngenleri küçücük bir yere doldurmuşlar, istedikleri zaman kesiyorlar. Etlerini, hayatta anlatacak abuk hikaye arayan (çoğunlukla) batılı turistlerin midelerine gidiyor. Derileri de zenginlerin kollarına, ceplerine ve ayaklarına, çanta, cüzdan ve ayakkabı olarak…

 

DSCN1574

 

İkinci durağımız bir Vietnam okulu. Tekne sürücüsünün anlattığına göre buradaki çocukların durumları çok kötüymüş ve onlara yardım etmek istersek kalem ve defter alarak bunu gerçekleştirebilirmişiz. Dolayısıyla bir sonraki durak yüzen bakkal oluyor ve yanımdaki de vicdanını rahatlatmak için bir paket defter ve bir kaç kaleme inanılmaz bir fiyat ödüyor ve daha sonra bu malzemeleri okulun öğretmenine teslim ederken gözleri parlıyor. Bu işte büyük bir dümen olduğu bu kadar ortadayken bazen bu batılıların saflığı (salaklık mı demeliydim?) beni hayrete düşürüyor. Bunun, Dünya Bankası'nda çalışan babası da zamanında buralara gelmiş ve bunlardan hiç bahsetmemiş mi acaba diye düşünüyorum, bir yandan. Sanırım o da 3-5 deftere vicdanını rahatlatma yoluna gitmiştir daha derin sorgulamak yerine. Ya da ben çok fesatım ki defterle kalemle değil de düzenin komple yıkılmasıyla bu insanların durumunun değişeceğine inanıyorum.

 

DSCN1577

 

Angkor Wat

 

Sözleştiğimiz üzere sabah erkenden tuk-tukçumuz bir rehberle beraber bizi alıp doğruca Angor-Wat'a götürüyor. Khmer dilinde “kent tapınağı” demek olan Angor Wat, zamanında başkent olarak da kullanılmış büyük bir kompleks. Öncelikle tanrı Vişnu’ya ait olarak Hinduların tapınma yeri olan tapınaklara daha sonra Budist kültü de eklenmiş. Ana tapınağın duvarlarında Hint destanları Ramayana ve Mahabbarata’nın anlatılarını bulmak mümkün. Tabii bütün bu bilgileri de internetteki ilgili sitelerde bulmak da. O yüzden mekan anlatımlarını geçiyorum. Tek söyleyebileceğim uzun yıllar unutulmuş bu muhteşem yer ormanla bütünleşmiş ve ulu ağaçların kökleri yapıları sararak bir ortak yaşam oluşturmuş sanki.

 

DSCN1587
DSCN1592

 

Bir ara yanımdaki file binelim diye tutturdu. Ben de Kamboçyalıların hemen herşeye karşı ifade ettikleri derin saygılarından etkilenmiş olarak kendi kendime çıkardığım “saygı felsefesi” öğretisine müteakip bu teklifi derhal reddettim. “Hayvanın kendisine saygısı olmasa bile benim ona saygım var, dolayısıyla binmem ama seni de engellemem”, dedim. Bu önce suratıma baktı şöyle bir sonra da bindi gitti hayvana. Biz de rehberle birer sigara yaktık havadan sudan konuşmaya başladık. Bu arada gürültücü bir grupla rehberleri olduğunu anladığım birileri arasında bağırıp çağıırışma duhul oldu, keza bu olay etraftaki huzuru ve dinginliği de bozmaya başlamıştı. Rehberimiz bunların Güney Koreli olduğunu söyledi. Söylediğine gore G. Koreliler orada pek sevilmezmiş. Nedeni de kendi otobüsleri, kendi rehberleri ile gelip, G. Korelilerin mağazalarında alışveriş yapıp, Kore yemekleri yiyip, halkla bütünleşmeden, kimseye de zırnık koklatmadan ülkelerine dönerlermiş. Ama Japonlar ve Çinlileri ise seviyordu eleman.

 

DSCN1631
DSCN1657
  Lara Croft filminin çekimleri sırasında tapınakları bayağı bir tahrip ettikleri söyleniyor. Bir yandan da film sayesinde burası popüler oldu ve o korkusunu yenen damlamaya başladı.  
DSCN1622
DSCN1628

 

Siam Reap ise küçük bir kent ama hızla büyümekte. Sanırım üç beş yıla kalmadan da bohemin, sanatçının harmanlandığı yer olacak. Belki bilirsiniz, önce bir mekana marjinaller akar, sonra orası bombok olur. Sanırım Siam Reap’in de başına gelecek olan bu. Bir de anlam veremediğim bir biçimde korkunç derecede yüksek fiyatları olan oteller konuşlanmış şimdiden, bu da işin diğer tiksinç tarafı.

 

DSCN1598
DSCN1617

Paylaşım için

Bir Alma-Ata Bişkek Macerası II

II. BÖLÜM - Bişkek'e Doğru

 

Kırgızistan’ın bize vize uygulaması başlattığı gibi bir haberi çok iyi hatırlıyordum gazetelerden. Nitekim internetten de kontrol etttiğimde olay doğru gibi görünüyordu. Andrei ise böyle bir uygulamanın olmadığını söylüyordu. Tartışmayı bırakıp Kırgız elçiliğine gittik, tabi ki kapı duvardı. Ama neyse ki kapıdaki polis yardımcı oldu, önce vize uygulaması var dedi, sonra arkamızdan koştu ve yok dedi. Kah ben dumur oldum kah Andrei.

 

minibüs

Tipik bir Marşrutka, dikiz aynasının önündeki CD’ye dikkat!

 

Ankara’nın 70’li yılları dedik ya, evet. Hatta Ankara'nın eski otobüs terminali AŞOT’tan bile daha kötüydü (yaşamış olan bilir). Eski ve pis bir bina, karman çorman dizilmiş bir sürü otobüs, daha da berbatı dolmuş! Türklerin dolmuş tutkusunu anca şöyle açıklıyabildim: at yerine geçen, kullanımı kolay hayvan türü. Dolmuş’la Bişkek dört saat dedi Andrei. Çıktık yola. Aslında kilometreye vurursan iki yüz kusür gibi bir şey ama sınırda bekleme süresi uzatıyor mesafeyi, o derece yakın. Zaten Alma-Ata’nın başkentliğini de sınırlara yakın olduğu için almışlar Astana’ya (daha çok Çin’e yakın diye tırsmışlar belli ki,zira Kırgızlarla akraba gibiler gördüğüm kadarıyla).

 

Bu arada dünyanın resmi olarak orta noktası/merkezi olan yerin yakınından geçtik (ekteki foto, bir şey ifade etmeyebilir ama), bir tane ağaç varmış o kadar (gerçi ne olabilirdi ki diye düşünmeden edemiyorum Nasrettin Hoca'yı hatırlayıp, gülümseyerek).

 

dunyanin merkezi

 

Sınıra varmaya elli kilometre kadar kala polis çevirme yapıyordu. Bu ünlü beş günlük kaydı yaptırmayan bir amcayı aldılar içeriye. Eleman yarım saat kadar sonra geldi. Polise 1000 Tenge önermiş, polis de “bak benim yıldız kaç tane?” diye sormuş çift yıldızı göstererek, bunun üzerine eleman da yıldız başı biner Tenge verip gelmiş. Rüşvetçilik ayyuka çıkmış durumda. Elbette sıra bize de gelecekti. Kazak çıkışında polis teyzeyle gayet güzel anlaştıktan sonra (kadın bana: 'kardeş sen ne gün geldin Kazakstana' diye gayet anlaşılabilir bir şekilde sordu), Kırgız polisi Rus asıllı çıkmasın mı? Dolayısıyla Andrei vasıtasıyla yaptığı “500 Tenge at da çay içelim” önerisine 600 Tengele karşılık verince bizim vize var mı yok mu sorunsalı rafa kalkmış oldu.

 

DSC00045

Alma-Ata Bişkek arasındaki yolda bulunan Kazakistan-Kırgızistan sınırı

 

Dolmuşun gelmesini beklerken (Andrei bir ara yok olmuştu) bizim dolmuştan başka bir eleman geldi yanıma ve anladığım kadarıyla Rublesini Kırgız para birimi Somla değiştirmek istediğini söyledi. Bende de Som yoktu, ama anlaşamıyorduk bir şekilde, daha doğrusu beni anlamıyorlardı. Oralarda uzun saçlı erkek pek bulunmadığından beni yabancı sanıyorlardı ve anlamak istemiyorlardı, ona da çok içerledim. Andrei gelince durumu anlattım. Andrei çıkardı çocuğa 1000 Tenge verdi ve karşılığında Ruble filan da almayınca çocuk sevine sevine gitti. Ben de bu hareket üzerine arkadaş seçimimden dolayı kendimi bir kez daha kutladım.

 

Sınırda yine birilerini tuttukları için dolmuşu bekledikçe bekleyecektik. Andrei hemen başka bir dolmuş buldu. Kırgızistan’da olduğumuz için fiyatlar üçte bire inivermişti.

 

Bişkek

 

Bişkek! Burası Alma-Ata’nın yarı nüfusuna sahip, yeni ve şatafatlı binaların olmadığı ama,daha derli toplu gibi görünen, daha az trafiği ve hava kirliliği olan bir kentti. Ama yine de çevredikleri görüp de Andrei’ye şöyle bir itirafta bulunmadım değil: “bir kent Rusları varsa güzeldir.” Söylediğimi memnuniyetle karşıladı, zira kadınlardan bahsettiğimiz aşikardı. Böyle yerlerde insanın ömrünün uzamaması için bir neden göremiyorum.

 

DSC00047

 

Neyse, Amerikan yardımı ile bilmem ne kuruluşunun katkılarıyla kurulmuş bir yere gittik. Belli, Soros’un eli her yerde. Birleşik Devletler’in merkezi haberalma örgütü de sanki hafiften içeride konuşlanmış gibiydi. Orada Ulbek diye Andrei’in eski bir dostu, yine insan hakları, demokratik haklar konulu bir gazete çıkartıyor. Ama ortam hiç de Kırgızistan’ın eski ve bakımsız dış görünüşüne benzemiyor, gayet donanımlı. İki tane de biblo gibi kadın oturtmuşlar öyle güzel bir çalışma ortamı yaratılmış. Ulbek, adından da anlaşılacağı üzere (nerden anlaşılıyorsa) Özbek çıkınca, bunun üzerine Türkçe anlaşmaya çalıştık yine beceremedik. Ortamda Kırgız bir eleman daha vardı, “O, Türkçe” anlamaz dedi. “Niye, Özbek değil mi bu?” diye sorunca (Türkçe konuşuyoruz) “O, Özbekçe de anlamaz” cevabını verince çok güldüm. Neyse efendim, hoş beş, otel yerine ev kiralayın, aynı para ama rahat edersiniz dediler, kabul ettim (zaten bıkmışım otellerden). Kadın arkadaşlar da bizim ev bulmamızla bire bir ilgileniyor, yardımcı oluyor filan. Öyle de iyi niyetli, fevkalade insanlar...

 

Monument+to+Kyrgyz+batyr+(warrior)+Toktogul

Kırgız savaşçısı Toktogul

 

Akşam oldu, meğersem Andrei eski metalci miymiş neymiş, Ulbek’i de aldık, önce yemeğe sonra da rock bara gidecektik. Bu arada kalacağımız eve yollanıp iki ufak çantadan oluşan eşyalarımızı da atmıştık. Yemekte ben bunların niyetini sezdiğimden (votka-bira karıştırıyorlar), acı biberli votka yoksa içmem diye tutturmuştum (amaç sadece bira içmek) ancak makus talihim bir kez daha yüzüme gün yüzü göstermedi. Garsonun getirmesiyle beraber kadeh üzerine kadeh kaldırdık canım Nemiroff’tan. Bir yandan da at etinden meze yiyip bira içiyoruz. Bu arada ofisteki kadınlardan biri aradı, halimizi hatırımızı sordu, ben de Ulbek'e “gelsin o da, yazıktır” dedim. O da “nasıl yani, ama siz iki kişi o tek kişi” dedi. Dedim “ne diyorsun oğlum, gelsin muhabbet edeceğiz”, o hala “ama siz iki kişi” diye zırvalıyor. Ben de sinirlendim, “Ne iki kişisi, ben evliyim bu Andrei’nin de kız arkadaşı var, hayret bir şey” (bu arada Andrei'nin sinsi bakışları da gözümden kaçmadı değil). Yok, adama anlatamadık.

 

Sonra Andrei memnun olsun diye (zira Alma-Ata’da rock bar yokmuş) gittik rock bara, bir takım gruplar gürültülü bir şekilde canlı performans sergiliyorlar. Orada kafamızı iyice ütülettikten sonra biraz daha muhabbet edelim diyerek Ulbek'in rehberliğinde oranın en tiki barına gittik. Pek sevmem ama adam Türkik ya illa bir misafirperverlik yapacak. Ben de ses etmiyorum. Neyse başladık muhabbete. Ortamın çoğunluğu Rus ve gencecik tipler. Dans ediyorlar gruplar halinde. Ulbek birden bana 'senin kızın da böyle dans etse ne yapardın?' diye sordu (anladığım kadarıyla Türkiler olarak hepimiz kafayı namusla bozmuşuz). Ben de bilakis gayet olgun bir biçimde "hiç bir şey" dedim. “Onun kendi hayatı.” Bayağı şaşırdı ben böyle söyleyince. Sanırım benim “komple doğrarım” dememi filan bekliyordu. Gecenin ilerleyen saatlerinde daha çok fırçaladım bunu, ben fırçaladıkça adam beni daha çok seviyor, eleman beni sevdikçe ben de daha da coşuyorum ve de alkolleri tabiri caizse lükür lükür götürüyordum...

 

ne

 

Ertesi gün ikindiye kadar vaktimiz vardı. Grid sistemiyle kurulmuş olan Bişkek oldukça geniş bir meydanı, parkları, bahçeleri ile huzur dolu bir yer izlenimi uyandırdı bende. Politik karışıklıkları ise anlatmakla bitirilemeyecek gibi. (Şu aralar kapatılma yolunda olan) Birleşik Devletler üssünün yarattığı görüntü kirliliği yoktu neyse ki, yani sokakta üste görevli askerler görülmüyor. Çünkü bizim de yakından aşina olduğumuz bu şımarık askerler vatandaşa terbiyesizlik yapıp güzel bir sopa yiyince insan içine çıkamaz olmuşlar (duyduğum kadarıyla bayağı bir dayak yemişler). Kentin yarısını yürüyerek dolaştıktan sonra Alma-Ata dönüşü için otobüs terminaline doğru yollanmıştık.

 

Watch+at+President's+palace+in+Bishkek

Başkanlık Sarayındaki anıtın önünde başkenti ziyaret eden bir Kırgız ailesi

 

Alma-Ata'da Kımız Arayışı

 

Ata diyarımıza gidilir de kımız içilmeden olur mu? Buna olumsuz yanıt vererek Andrei'e kımız talebimi ilettim ama akabinde süküt-u hayale uğradım. Çünkü girdiğimiz marketten plastik şişede kımızla çıkmıştık, hem de alkolsüz! Meğer artık alkollü kımız üretilmiyormuş o alemde. Ben yine de ısrarcı inatçılığımı sürdürdüm. Andrei taze kımız yapılan yerlerden söz edince oraya gitmeyi teklif ettim. Aklım sıra orada, ilerlettiğim Kazakçamla kuracağım iletişim ve yaratacağım sinerji sayesinde elemanların kaçak ürettiği alkollü kımızı tezgah altından çıkarttırmayı başaracaktım. Andrei ısrarım ve inancım karşısında pek itiraz etmedi ama bana götüyle güldüğü ile ilgili içimde bazı şüpheler oluşmadı desem yalan olur.

 

Kımız denilen içecek at veya inek sütünü mayalayıp yaptıkları, ayranımsı bir şey. O yörede kımıza benzeyen deve sütü de meşhur. Ama Andrei’nin paslı ağzı bunların arasındaki farkı anlayamasa da (kendisine de belirttim) bariz bir tad farkı var. İnek ve at kımızı arasında da fark var. Bu arada müthiş Kazakçama rağmen elemanların tezgah altındaki alkollü kımızı çıkartma konusundaki başarısızlığımı ifade etmeliyim. Andrei halen alkollü kımız üretilmediğini söylese de benim inancım baki ve bu konuda mücadelem sürecektir.

 

Ata_09

Andreiciğim biraz kımıza odaklanalım lütfen

 

Biz kımızları içerken Andrei’nin iki arkadaşı geldi çift olarak (kımızı bitirip de alkole başlamış da olabiliriz tam hatırlamıyorum). Eleman aracı kullandığı için alkol alamadığından dolayı hayıflandı, zira polis yakalarsa kan kusturuyormuş. Biz de, onların evlerinin yakınlarındaki bara doğru yola çıktık. Bu arada söylemeyi unuttum: ilk geldiğimde bazı araçların direksiyonlarının sağda olduğunu görüp münferit vaka sanmıştım. Ama ilginç ve çılgın bir biçimde o yörelerdeki araçların yarısının direksiyonu sağda, trafik ise soldan akıyor. Nedeni ise bu araçların daha ucuz olmaları. Trafik bir alem zaten. Otobüsçüsü, dolmuşçusu derken kaotik bir ortam söz konusu. Neyse, bara gittik (bar da tam mahalle arasında mahallelinin mekanı. Gerçi mahalleli dedik ama böyle mahalleye/mahalleliye can kurban, kendi mahallelerimi hatırlıyorum da hay ben öyle mahallenin diyorum. Mahallemin adı da Yenimahalle, hele hele...), olayın ne olduğunu tam olarak idrak edemedim ama bir anda bardan pet şişelere bira doldurtup çıktık ki meğersem bu şekilde, bakkaldan almaktan daha ucuza geliyormuş. Eve gittik, ev tek oda. Salon yok. Tecrübelerime dayanarak kendi kendime düşündüm, “tek odalı evde varsa eşini, seçmeli olarak da çoluğunu çocuğunu doğrarsın”. Buna müteakip sosyalizm zamanını sordum, çocuk olursa iki odalı ev veriyorlarmış, çocuk sayısına bağlı olarak üç veya daha fazlası da söz konusuymuş, o da adamına göre tabii. 

 

220px-Peter_Kropotkin_circa_1900
bakunin

 

Biraları içmeye başladık, tadından biraların votkalı olduğunu idrak ettim. Bar sahibi süper işletmeci mantığıyla insanlar bir an önce kafayı bulsun diye biraya votka basıyormuş kimi yerlerde. Anladığım kadarıyla amaç sosyalizm zamanından bu yana süren “işletmede fazla kalmıyayım, cebime para mı giriyor?” mantığı. Sonra kafalar parlamaya başlarken muhabbet döndü dolaştı anarşizme geldi. Nedense elemanlar anarşizm konusunda ikna edilmeyi isteyen bir görüntü sergiliyorlardı. Sordukça sordular, ben de en sonunda dayanamayıp “Kropotkin, Bakunin, Naçayev, Tolstoy... hepsi de Rus, siz de gelmiş anarşizmi bana soruyorsunuz” diye payladım bunları. “Gidin okuyun” dedim. Bunun üzerine, “ama onlar (ya da eserleri) burada değil ama sen burdasın işte” dediler. Kendimi orta doğu ve balkanların en büyük anarşist düşünürü ve atom profesörü gibi hissettim o an.

 

Gördüğüm, kitlede büyük bir politik düşünce boşluğu olduğuydu. Çoğu kararsız, kimi zaman kaygan zeminde yolunu bulmaya çalışıyor, kimi zaman boşlukta sallanan yelkovan misali, saatsiz ve saniyesiz tek başına yuvarlanıp gidiyor.

 

Tarihi değiştircek güce sahip olup da bu kadercilik neden? Bu mudur hayat? Veya nedir?

 

Veya nereye gidiyoruz?

 

 

Paylaşım için

Bir Alma-Ata Bişkek Macerası

“İçkiyle ilgili bir sorunum yok, 

bulamadığım zamanlar hariç.”

Tom Waits

 

I. BÖLÜM

 

Gezmedik ülke bırakmadığı ve de bir takım şüpheli davranışlarından dolayı yılardır ajan olduğundan şüphelendiğim, Kazakistan Rus'u kadim dostum Andrei'in ısrarlı davetine icap edip Dubai aktarmalı Alma-Ata uçağına biletimi aldığımda ufak çaptaki bavulumu taşımayayım diye yanıma almamıştım. Mamafih Astana havayollarına ait bilmemne tipi uçağa bindiğimde gördüğüm çoğunluğunun Kazak olduğu aşikar olan yolcuların neredeyse tümü, ya aşırı bir şekilde yüklendiklerinden ya da daha akıllıca olacağını düşündüklerinden bavullarının tamamını veya bir kısmını yanına aldığıydı. 

 

El çantamı zor bela bir yere tıktıktan sonra idrak ettiğim ikinci durum, uçağın, bunu daha sonra ata diyarımızda da çok yakından tanıyacağım gibi, dolmuş mantığına sahip olmasıydı. Herkes beğendiği yere oturmuş gibi görünüyordu, benim yer de bir “teyze” tarafından kapılmıştı. Nedense o kargaşa ortamında kendimi birden evimde gibi hissettiğimden olsa gerek ben de boş bulduğum bir yere ilişiverdim, hem de yanımdaki kadının ufaklığı olduğu gerçeğine rağmen. Diğer yanımda da Rus bir arkadaş oturuyordu. Tarzanca diye tabir edilen beynelmilel dilin yardımıyla yanımdakilerle sohbet ede ede vurduk yola; kah çocuk baktık, kah içtik, kah uyuduk. Bir yandan da havayolunun dergisinden kiril alfabesini hatırlamaya çalışıyor, diğer yandan Kazakçayı sökmeye uğraşıyordum (salem=selam, rahmet=teşekkür, haliniz kalai=nasılsın vs... Rusçamı da kıpırdatmayı başarmıştım hafiften.).

 

“I don't have a drinking problem ‘cept when I can't get a drink.”

  Alma-Ata 

Nihayet Alma-Ata'ya varmıştık. Uçaktan inip sınır polisinin yanına hızlı ama emin adımlarla vardım diyemem, zira bu sınırlar kadar insanı geren başka da bir şey yok yolculuklarda. Bir de Kazakistan için oturum izin kağıdı gibi bir şey almam gerekiyordu Anderi'nin salık verdiği üzere. Bu, Kazakistan'a gelip de beş günden fazla kalacaklar için gerekli bir belge, eski demir perde ülkelerinin kimilerinde, ufak tefek farklılıklarla süregelen bir prosedür. Andrei "biraz sakal at, olayı çözersin" demişti ama görevli bir babuşka[1]olduğu için frekansı tutturamadım bile, ne de olsa her gün rüşvet, hadi rüşvet demeyelim de büyüklerimizin işaret ettiği gibi bahşiş diyelim, vermeye alışkın biri değilim. Bu arada bir ülkeye vizesiz, elini kolunu sallayarak girebilmenin de ne kadar güzel bir duygu olduğunu bir kez daha farkettim. Binlerce soruyla, bazen şüpheci, bazen aşağayıcı bakışlarla karşılaşmamak ve de en güzeli bir sınır polisi ile çat pat da olsa kendi dilinde anlaşabilmek. 

 

Bu kadar güzellikten sonra illa da bir musibet olması gerektiği kuralıyla bavulu almak için dışarı çıktığımda acı gerçeği farketmiştim. Ancak bu ilk kayıp bavul vakam olmadığından çok da umursamadım. Eh, bavul dediğin ya bulunurdu ya da bulunmazdı, oturup ağlayacak değildim. Ancak kayıp bavul kaydı için görevlinin gelmesinin bir saati bulması da iyi olmadı. Neyse ki Andrei tam zamanında beni karşılamaya gelmişti ve bu kez görevliler Rus asıllı olduklarından Andrei'in devreye girmesi durumu kurtarmıştı. Yoksa daha uzun süre oralarda sürünürdüm açıkçası. Neyse formlar doldu ve klasik bir biçimde sonlandı: biz sizi ararız.

 

DSC00034

 

Havaalanından dışarı çıktık. Sonbahar! Ne muhteşem bir mevsimdir sonbahar. Dışarısı Ankara'nın 70'li yılları gibiydi. Ne benzerlik ama! Beklediğimiz otobüs gelmiyordu, gelen de aynı hızla boş bir şekilde durmadan geçiyordu. Sonra bekle bekle nereye kadar, Andrei başka otobüsle aktarma yapalım dedi. Gelen ilk otobüse atladık. Anladığım kadarıyla buralara ajanlardan başka İngilizce konuşan turist pek gelmiyordu (onlar da otobüse binmiyordur herhalde). Dolayısıyla İngilizce konuşurken gençlerin ilgisiyle karşılaşmam biraz utanmama sebep olmadı desem yalan olur.

 

Aktarma yerinde Andrei daha vaktimiz var diyip yakınlardaki bir bakkala daldı. Raflara baktım “Bibip” diye Kazak birası vardı, haydi ben o birayı sarı lacivert renklerinden dolayı tercih etmiş olabilirim ama Andrei'in “Sex” diye bir bira almasını neye yoracağımı bilemedim, sonradan açıklama yaptı da içime su serpti, bu aldıklarımız nüfusun ağırlığını oluşturan genç kitleyi hedeflediğinden böyle ilginç isimlere sahipmiş yeni çıkan biralar, ama tadları iyiymiş. Bir şişe de votka sardırdık bakkala, ev için nevale.

 

Neyse biraları açınca ve koca bir fırt çekince ne gam kaldı ne kasvet. Biranın tadı gerçekten güzelmiş. 'İşte Alma-Ata' dedim kurum dolu gökyüzüne bakıp. Bir yudum daha aldım, yanımızda huriler vardı sanırım. Bir yudum daha rüzgar kurumuş yaprakları savurdu havaya... 

 

Bira biterken otobüs gelmişti.

 

 

7

 

Alma, elma demek. Ata da, ata, baba anlamları taşıyor. Elmanın atası olan bu topraklarda bulunan kentin simgesi olan elma ağaçları bilinçsiz ve plansız kentleşme sonucu yok olmaya yüz tutmuş. Sanırım soyumuzda bir gariplik var. Ankara'nın da portakal-mandalin ağaçları katledilmişti zamanında elit kesime yeni uydu kentler inşa etmek için... Neyse efendim, Alma-Ata, (Ankara'yı bilenler için) bir buçuk milyonluk bir 100. yıl semti düşünün, aynen o! Bir de ona Ankara'nın 1970’li yıllardaki hava kirliliğini ve otobüs bekleme ıstırabını, traleybüslerini ekleyin resim tamamlanır. Tek farkı ağaç sayısı. Her yer ağaç dolu. Park ve bahçe düzenlemeleri ve bakımı sosyalizm çöktükten sonra rafa kalktığı için darma dağınık görünüyor, ama kent yemyeşil. Bir diğer önemli husus ise Nou Camp gibi kalabalık olan otobüslerdeki müzik yayını. Ancak otobüslerin kalabalığı ise gerçekten ömür törpüsü, otobüs biniş ve inişleri yalnızca önünde ve ortasında kapısı olan otobüsün sadece orta kapısından yapılıyor. Çünkü orta kapıda konuşlanan muavin kadınlar inişte otobüs ücretlerini topluyor, ancak gel gör ki o orta kapıya yanaşmak tam bir dert. Yolcular ise inen yolcuya yadımcı bir tavır sergilemeyince de milletin ayak-bacak ne varsa, basarak, çiğneyerek ilerliyorsunuz özürler eşliğinde. 

 

DSC00035

100. Yıl Hruşevski Evleri değil Alma-Ata

 

Dağ Bayır

 

Alma-Ata’nın etrafı dağlarla çevrili ve kentin bittiği yerde dağ başlıyor. Nitekim Türk dediğin gittiği bir yerde öncelikle hakim tepeye konuşlanmalıdır mantığından yola çıkarak  Andrei'in haftasonunu dağda geçirme teklifini memnuniyetle kabul etmiştim. Yanımıza iki arkadaşını daha alarak eskiden oldukça popüler olan kayak merkezi Almatau'ya gitmek için çıktığımız yolda otobüs veya oraların en yaygın ve ucuz ulaşım aracı olan marşrutka (bildiğimiz dolmuş) bulmakta zorlanınca yoldan geçen bir arabayı durdurup fiyatta anlaşmak durumunda kalmıştık. Alma-Ata'da bir yasal olarak taksicilikle uğraşanlar, bir de yoldan insanları toplayıp yarı zamanlı taksi-dolmuşçuluk veya taksicilik yapanlar var. Elbette ki gideceği yolun benzin parasını çıkarma amacı güden normal vatandaşın tarifesi daha ucuz.

 

Almat_11

 

Dağa yaklaştıkça kendinizi o kirli havadan kurtarıyorsunuz ve az ilerideki kentin tepesindeki siyah fanusu görüp üzülüyorsunuz. Gittiğimiz yer, Sovyetler zamanında dolup taşarmış ama çöküşten bir zaman sonra kitlenin bir başka kayak merkezi olan Medeo'yu veya Chimbulak’ı tercih etmesi sonrasında atıl kalmış. Yıllarca neredeyse hiç ama hiç dokunulmamış oradaki dağ otellerine. Bazıları bakımsızlıktan çürümeye yüz tutmuş. Kaldığımız otel de Sovyetlerin nostaljisini her anlamda taşıyordu. Duvar kağıtlı odalar, oldukça eski ama sağlam ve temiz battaniyeler, çarşaflar. Yıllar öncesinde unutulmuş olan mobilyalar... O güzelim orman ve tepeleri görünce derhal otele yerleşip birer votka ile zihnimizi temizledikten sonra doğa yürüyüşüne çıkmak farz oluyor elbette ki. Yürüyüşten sonra akşama doğru bir şeyler atıştırıp yakınlarda mağaradan bozma bir bar keşfediyoruz. Hoş bir yerdi ama boştu, insanların modaya uyup da bu muhteşem yeri unutmasına anlam vermekte zorlanmıştım. Oradan çıktığımızda gittiğim bir çok yerde yaptığım üzere yakında akan dereye idrar testi yaptırıyordum ki acı bir fren ve akabinde ürkünç bir çarpma sesi geldi. Hemen intikal ettiğimiz olay yerinde kafalarının bulut gibi olduğunu gözlemlediğim üç tane genç (genç dediysek benden genç anlamında, yoksa eşek kadarlardı), arabayı devirmişler. Ama nasıl devirdikleri tam bir muammaydı. Sanırım, eğimli bir duvar vardı basket sahası gibi bir yerde, artık oraya aracı yan mı soktular, uçarak mı geldiler veya ne yaptılarsa? İnsanın sarhoş olduğunda aklına oldukça yaratıcı fikirler gelebildiğini deneyimlerimizden bildiğim için olayı fazla da deşme gereği duydum desem yalan olur. Elemanın biri “anama babama ne diyeceğim şimdi ben” diye ağlamaklı idi. Neyse ki can kaybı ve önemli bir yaralanma olmadığından “bu kadar da içilmez ki birader” diyerek otelde kalan konyak ve şaraba doğru yollanmıştık bile. 

 

Almat_07

 

Andrei ile Ukrayna’da 2003 Ekotopya’sında tanışmıştık. O zaman yeni evliydi. Eşi İnna çok tatlı, utangaç bir hanımefendiydi. Nepal’deyken eşinin ölüm haberini aldığımda şok olmuştum. Böyle dünyanın adaletine diye sövmüştüm kahrolarak.

 

Andrei beni İnna’nın ailesine yemeğe götürdü. İnna’nın babası Kazan Tatarlarındandı, “adım Feyzi” demişti elimi sıkarken. Feyzi ne lan? Neyse, isim cahilliğimi bırakıp, oraya giderken biracıdan temin ettiğimiz taze biralardan içelim dedim ama hemen hoşgeldin hesabı votkalar açıldı. İnna’nın kızkardeşi, kızkardeşinin kocası ve onların çocukları gelene kadar ikişer tane fondiplemiştik bile. Sonra Feyzi benimle Tatarca konuşmaya başladı. Üç beş kelime yakalıyordum ama nafile. Toplamda söyledikleri pek bir şey ifade etmiyordu. Sonra televizyonunu açtı, Tatarca haber izletti, yok, sıfır. Bendeniz mal gibi bakıp sırıtıyordum. O da sırıttığımı görünce “anladın mı?” dedi ben de “bunlar Rusça konuşuyor, nesini anlıyayım” dedim, bir yandan kızar gibi oldu ama hemen bana hak verdi “Tatarca konuşuyorlar ama ağır bir Rus aksanıyla” dedi. Açıklama yapmaya çalışmamdan önce neden benim Kırım kıyı boyu Tatarlarını anlayıp da Kazan Tatarlarını anlamadığımı sordu (biz ne yazık ki İç-Kırım Tatarlarını da anlamayız). Ben de ona Osmanlı öncesinden bu yana dilimize çok yüklü Arapça-Farsça ve hatta Fransızca kelimeler girdiğini, sadece sınır yakınlığı vb nedenlerle etkileşim içinde olduğumuz Azerice, Kırım kıyı boyu Tatarları ve Gagauzları anlayabildiğimizi anlatmaya çalıştım (Uygurları, Türkmenleri ve Kırgızları da anlayabiliyoruz). Sonra tek tek eşyaları tanımlayan sözcüklere geçtik. Çoğu aynıydı ama yine de iletişim sorunluydu.

 

Ata_04

Alma-Ata’nın göbeğindeki merkez parkında bulunan,

II. Dünya Savaşı’nda Moskova’yı savunan Ivan Panfilov

ve askerleri anısına yapılmış heykel

 

İçses: “O değil de arkadaş, hayır yemek başlamış, yemeğin yanında bira içiliyor efendi efendi, durup durup yok sağlığımıza, yok dünya barışına, yok dostluğa kadeh (votka fondip) kaldırmanın ne anlamı var? E tamam adamlara uydun, hadi votkaları içtin, birayı kimse içmiyordu hadi birayı da bitirdin kovayla, e be adam, adamların çıkardığı bozuk Şirince şarabını ne diye içersin cila diye? Hiç mi görmedin? Al sana cila, al sana kapak!”

 

Şunu bir kez daha farkettim ki insan gibi içmek lazım.

 

Ata_02

 

Ertesi sabah üzerimden manda sürüsü geçmiş gibi bir hisle uyandım. Gerçi daha önce üzerimden manda sürüsü filan geçmemişti elbette ama geçse de buna benzer bir şey olurdu diye düşünmeden edemiyordum. Andrei'nin annesi her zamanki gibi bana kahvaltı hazırlamış ve ortadan yok olmuştu. Evde yalnız olduğum hissiyatı da Andrei’nin arada sırada yaptığı gibi, işyerine gitmiş olduğunu idrak etmemle açıklığa kavuşmuştu. 

 

Andrei sanıyorum Kazakistan’ın tek anarşisti (başkasını bilen varsa lütfen öne çıksın). Ancak ekmeğini kazanma zorunluğunda olan her insan evladı gibi, bazen çalıştığı yerler görüşleri ile çelişse bile, nihayetinde çalışmak zorunda. O da özgürlük ve insan hakları kisvesini şiar edinmiş,muhtemelen Soros destekli bir gazetede çalışıyor (onunla hem fikiriz bu konuda ama asla kaynağı bilemiyorsun, anca tahmin). İşe girmesi de şöyle olmuş, patronu iş görüşmesinde votka, konyak filan çıkarmış, içmişler içmişler ve sohbet etmişler bir yandan da... İlerleyen saatlerde patron “içenden zarar gelmez, hele sarhoş olmadıysa” demiş ve bizimkini işe almış. Kendisiyle de tanıştım (tanıştığımda da mis gibi alkol kokuyordu), fevkalade mübarek bir insan, sanırsınız kilise, cami, hayrat filan yaptırmış.

 

Neyse, Andrei gazeticilik vasıtasıyla bayağı bir yer gezmiş, görmüş. En son Venezuela ve Brezilya’ya gitmişti. Votka içiyorduk bir yandan muhabbet ederken. Asıl konuya geldik tabii o kadar içince: “kardeşlik” dedim, “Brezilya olsun, Venezuela olsun, gittin gördün, şimdi söyle bakalım, Brezilya’nın hatunları mı yoksa Rus hatunları mı?” yanıt olarak Andrei tereddütsüz (gözleri de fıldır fıldır dönerek) “Ruski, Ruski” diye kafasını adeta pisikopatmış, manyakmış gibi sallamıştı, bunun üzerine daha fazla yorum yapmaktan kaçındım tabii.

 

Ata_06

 

Daha önce bahsetmiştim, eğer Kazakistan’da beş günden fazla kalacaksanız, nerede kaldığınızı filan bildiren bir kayıt yaptırmanız gerekiyor. Bunu özel turizm ofisinde yaptırırsanız 40-50 TL, direk kendininiz ilgili devlet dairesinde yaptırırsanız sadece 8 TL gibi bir şey tutuyor. Tek başıma olsam biraz zor halledebileceğim bu görevi Andrei'in yardımıyla devlet dairesinde, yani yerinde çözmek için buluştuk. İçeri zibil gibi kalabalık. Tam Kafkaesk bir ortam. Ne bir görevli ne bir danışma memuru var. Panolardaki yazılar Kazakça. Tabii zorunlu olmadığından sanırım, Kazakça bilmeyen Andrei de hiç bir şey anlamıyor yazılanlardan. Ben de anlamıyorum ama yine de Türkiye’den alışık olduğum üzere dürttüm bunu, çünkü Kafka'dan ve yurdumdan çok iyi bildiğimiz gibi bir devlet dairesinde beklemeye başlarsan sadece beklersin. Kapalı gişelerden birisine gittik camı tıklattık, içeride oturan teyze açtı, Andrei Rusça konuştu, kadın bana baktı “Türksen?” dedi, ben de “evet” dedim. Bir şey sordu, o an anlamadım. Sonra yanımıza yanaşan bir Kazak eleman “senin kamp nerede?” diye tercüme etti. “haa kamp” dedim, “arkadaşta kalıyorum” diye Andrei'i gösterdim. Hem onları anlayamadığım için hem de Rusça bilmediğim için kendimden utandım. Neyse, sonuçta yok pasaporttur, yok ikametgah ilmuhaberidir, bir sürü fotokopi çekerek bu zorlu görevi de iki gün içinde hallettik.

 

Sonra Andrei bana geleneksel Kazak yemeği tadımını teklif etti, yani at eti! Ben de önceden hemen her şeyi yerim diye racon kestiğim için hayır diyemedim. Gittik oturduk. Tipik Kazak yemeği, dilimlenmiş at etli nudıl (yani pirinç makarnası) çorbası gibi bir şeydi. Andrei tipik Kazak geleneğinin de atla bir yere gittikten sonra atı kesip yemek olduğunu söyledi. Ben de “geri nasıl dönüyorlar acaba” diye bir soru attım ortama. Dudaklarımızı bükerek birbirimize baktık ama bir yanıt bulamadık. Belki de geri dönmüyorlardır, hala bilemiyorum.

 

Paylaşım için

Terms & Conditions  |  Privacy Policy

Gezenti 2018 © All Rights Reserved