UKRAYNA’NIN DÜNÜ III

BÖLÜM III-Kiev, Odesa-Kırım

Bizimle gelen ABD’li Asha taş gibi bir arkadaşımız. Trende muhabbet ederken “Buraya gelmeden önce Estonya’daydım böyle güzel hatunlar görmedim” diyor. Lan bu kız bile böyle diyorsa kim bilir Estonya nasıl bir yerdir? Metin’le birbirimize bakıyoruz. Bundan iki üç ay kadar önce arkadaşlardan biri AŞTİ’de salak salak dolanan bir Eston’u eve getirmişti, biz de bunu bir ay kadar beslemiştik. Ama herif büyük çökmeceli çıkınca döverek kovmak zorunda kalmıştık. Eleman sağolsun ülkesine dönünce bizi (veya yediği dayağı) unutmamış olacak ki “illa gelin” diye mesaj atıp duruyordu.

Kiev’de o sıralar pek bir bok olmadığından (varsa da biz bilemedik) arkadaşların evine yerleştikten sonra koşa koşa Estonya elçiliğine gidiyoruz. Önce konsolosluk memurları bizi kovmaya çalışıyor ama ben bu işlere şerbetli olduğumdan kavga dövüş, memurları başvurumuz için ikna etmeyi başarıyorum. Gidip bizim Eston bebenin yazacağı davet mektubunu getirmemiz gerekiyor. Buna e-posta atıyoruz, bu da bize davet mektubunu yolluyor derken mektubu alıp gidiyoruz. 

Kadın memur mektubu okuyup “siz benle dalga mı geçiyorsunuz?” diyerek bizi bu kez net bir biçimde kovuyor. Ağzını yüzünü kırdığımın bebesi artık mektuba ne yazdıysa…

Böylece rotayı değiştirip (hayır sanki Ukrayna’daki kızlara kıran girdi de) lanet olsun kuzeye, ne varsa güneyde var diyerek Kırım’a akmaya karar veriyoruz. Önce Odesa’ya gitmemiz gerekiyormuş aktarma için. Kırım’a kadar olan biletleri Kievli arkadaşlarımız aldığı için sıkıntı yaşamıyoruz. Bir gece Odesa’da kalmamız gerekecek yine. Ama bu kez akıllılık edip son dakikada bize dahil olan Asha’yı daha önce bizi almayan otele yolluyoruz. Tahmin ettiğimiz gibi en büyük odalarını üç kuruş paraya veriyorlar iyi mi? 

Ertesi gün Metin’le birlikte Simferepol’deyiz. Burada pek bir bok olmadığından martruşkaya atlayıp en yakındaki kıyı yerleşimi olan Yalta’ya uzuyoruz. Merkezde bulduğumuz tek otel ateş pahası. Dolmuşta tanıştığımız ve beraberce yürüdüğümüz Alman çocuklardan birisi iki üç kelime Rusça bildiğinden bir tane babuşka bulup anlaşıyor. Etrafta başka babuşka da yok ve saat oldukça geç. Bir şekilde kadına “bize de yer ver” diye yalvarınca kadın bizi götürüp yine penceresi olmayan bir yere koyuyor. Almanlar da mis gibi eve yerleşiyor. Sabah olunca anlıyoruz ki kömürlükte yatmışız. Kömürlük ney lan! 

Anladığımız diğer husus, kadıncağız tek odalı evini bu çocuklara kiraya verdiğinden kendisi sandalyede uyumuş kocası da arabada. Almanlar başka bir yere doğru yola çıkıyor ama biz bir gün daha kalacağız, ama bu kez kömürlükte değil.

Teyzeye bütün teatral yeteneklerimi kullanarak diyorum ki “bu gece de kalacağız ama kömürlükte değil.” Kadının yüzü düşünce acele olarak gösteriye devam ediyorum. Onları göstererek “mama, papa” diyorum, sonra kendi çek yatlarını işaret edip uyuma hareketi yapıyorum. Yani siz yerinizde yatacaksınız. “Biz” diyorum “iki hıyar olarak, yerde mat ve uyku tulumunda uyuyacağız.” Matı ve uyku tulumunu gösteriyorum. Kadınla kocası şaşkınlıkla birbirine bakıyor ve diyorum “aynı parayı ödeyeceğiz.” 

Duygulanıyorlar. “Hayır” diyor kadın Rusça, kendi yataklarını gösteriyor “burda yatacaksınız.” “Olmaz” diyorum. Israr ediyor, sonra başka bir çekyatı açıyor ve “siz orda biz de burada yatacağız” diyor. Olurdu olmazdı derken el mecbur kabul ediyoruz. Akşam olunca tek göz evde beraberce uyuyoruz. Ertesi gün yola düştüğümüzde kadın bize yolluk meyve filan veriyor.

Ordan sonra Sudak’a gidiyoruz. Dolmuşun içinde yine bir takım Almanlar var. Bir anda önümdeki sarışın adam bana Rusça bir laf atıyor. Adama Türkçe “anlamadım” diyorum, o da bana Türkçe “neden anlamadın?” diye karşılık veriyor. Meğerse eleman Tatarmış ve oda kiralıyormuş. Bu arada Almanlar da bana “aa ne kadar güzel Rusça da konuşabiliyorsunuz” deyince, “ne Rusçası Türkçe konuşuyoruz kardeşim” diye tersliyorum. Biraz da onlar şaşırsın. Yok öyle mal gibi gezmek (Kırım Tatarlarının çoğu II. Dünya Savaşı sırasında Nazi yancısıydı).

***

Bu arada bir parantez açayım, Kırım Özerk bir bölge olarak SSCB’nin yıkılmasına müteakiben Rusya tarafından jest olarak Ukrayna’ya bağlanmıştı. Kırım nüfusunun %65’ini Ruslar, %5’ini ise Tatarlar/Nogaylar oluşturmaktadır. Yalnızca %30’unun Ukraynalı olduğu yarımadada genelde konuşulan dil Rusçadır. Ayrıca Rusya’nın üssü de orada bulunmaktayken 2014 yılında Rusya’ya atar yapıp sonra da Kırım bizimdir demek filan biraz abesle iştigal gibi geliyor bana. Rusya Kırım’ı tek bir kurşun atmadan geri almış, buna karşın Ukrayna yarımadanın elektriğini kesmişti. Oradaki insanlar dört ay kadar elektriksiz kalmıştı.

***

Tatarların evindeki odaya yerleşiyoruz. Bayağı yardımcı oluyorlar, hatta yemek bile veriyorlar. Günler sonra güzel bir yemekle karnımız doyunca merkeze doğru akıyoruz. Burası bizim seksenlerdeki kıyı yerleşimleri gibi ama biraz daha fazlasını vaat ediyor. Sokakta boş gezenler, dondurma yiyenler, plajda takılanlar, içerek yürüyenler, oturarak içenler aynı. Ama bir de gelen seslerden anladığım kadarıyla yüksek duvarların ardında süper eğlenceli ortamlar var ki tam birer kapalı kutu. O zamanlar genç dimağ olan Metin’e “seni alemlere akıtayım mı?” diye tuzak soru soruyorum, yanıt net olarak geliyor: “akıt beni!” 

“Gel lan” diyip gözüme kestirdiğim bir mekanın kapısına dikiliyorum. Bodyguard elbette ki bir kadın, Bu kez İngilizce konuşuyorum ki şekil olsun. Kısaca “eğlenmeye gelen yabancılarız, tokuz ama bir şeyler içsek fena olmaz” diyorum. Bizi içeri buyur edip sahnenin önündeki masaya oturtup gidiyor. İki tane kiril alfabesi menü geliyor akabinde. Sahnede hoş bir solist şarkılar söylüyor, ortam tam pavyon ortamı, bir konsomasyon eksik. 

Menüden anladığım kadarıyla yalnızca yemek ve içki var. “Lan” diyorum kendi kendime “açık hava pavyonuna gelmişiz masayı donatmamak bize yakışmaz. Mamafih meze yok gibi.” Metin’e “sen iki dakka dur ben bu işi çözeceğim” diyerek kapalı mekana giriyorum ve “Tanrı aşkına, İngilizce bilen biri var mı ortamda?” diye bas baritondan kitleye sesleniyorum. Bir anda etrafım sarılıyor ama bu daha çok “ana, lan turist gelmiş koşun” gibi bir tepki. Bana dokunanlar, beni okşuyanlar filan var, mal gibi kalıyorum ortalarında.  

Sonra etrafımdaki kızlardan biri “ben İngilizce biliyorum, derdin nedir?” diye soruyor. “Ablacım” diyorum, “ben Türkiye’den geliyorum, karnımız tok ama masayı böyle meze tarzı ufak şeylerle donatmak istiyorum, nasıl yaparız?” Kız ne istediğimi tam anlamıyor o sırada başka bir eleman kırık bir Türkçe ve yarı İngilizce ile “abi ben Özbek’im, bunlar meze filan bilmez, yemekten başka bir şey yok burada” diyor. “Yapma ya, vah tüh” derken bir anda milletle ahbap oluyorum. Nerelesin, ne yapıyon, ülkemizi nasıl buldun..? Bir süre sonra kös kös masaya dönüyorum.

Bu arada travesti bir sanatçı sahne almış ve seyircinin kucağına oturmak suretiyle sanatını icra ediyor. Metin’in ise göt üç buçuk atıyor tabii, ya benim de kucağıma oturursa, ya ben de bir anda travesti olursam diye (nedense insanımızın genelinde böyle saçma bir korku var). Öyle bir şey olmuyor ve sanatçı Metin’i pas geçiyor ben masaya otururken. Garsona içki söylüyorum ve şov devam ediyor.

Biraz önce arkadaş olduğum Özbek baba ve oğlu sahnede. Adamlar meğersem akrobatmış. İki tane çekiçin üzerinde inanılmaz hareketler yapıyorlar, ağzımız açık izliyoruz. Sonrası alkış kıyamet. Ayakta alkışlarken onları masaya davet ediyorum, geliyorlar. Derhal votka ikram ediyorum, içip eğleniyoruz. Sonra bizim İngilizce bilen hatun sahne almasın mı? Anladığımız kadarıyla sahneye gönüllü davet ediyor. Bir tane sarhoş Rus geliyor, bu da başlıyor onunla dans edip bir yandan striptiz yapmaya... 

Şovun sonu unutulmazdı, kadın çıscıbıldak kaldıktan sonra elemana sürtünürken adamın pantolonu şak diye indiriyordu ve adamın karısı filan gelip dalgametresi sallanırken dans eden kocasının fotoğrafını çekiyordu alkışlar ve kahkahalar eşliğinde. 

Yine ayağa kalkıp sanatçıyı masaya davet ediyorum. O da masama gelince benim racon bir anda oluyor bir milyor iki yüz elli bin. Etraftaki bütün gözler masamıza dönmüş, “kim lan bunlar?” diyerek bizi kesiyor. Gece de bu şekilde tamamlanıyor. Hesap geliyor üç kuruş, bahşis bırakıyorum beş kuruş.

Kapıda bizi içeri alan kadın kırık İngilizcesiyle ben Kiev’denim filan diyor, sonra bir anda beraber sokakta dans etmeye başlıyoruz...

Sabah Metin atmden para çekerken iki tane asker musallat oluyor: “pasaport?” diye yanaşıyor. Amaç belli, o zamanlarda oldukça yaygın olan pasaportu verince geri alabilmek için 5’ten başlayıp 100 ABD dolarına kadar çıkabilen meblağı vermek. Yemezler canım. Metin’in önüne geçip “Niyet Ukrainski” diyorum, asker tekrar “passport” diye soruyor. “Niyet Ruski” diye yanıtlıyorum. Pasaport gayet uluslararası bir kelime de ben de uluslararası çakalım kardeşim. Bu şekilde her pasaport dediğinde aynı tepkiyi verince artık diğer asker götüyle gülmeye başlıyor ve diğerini kolundan tutup götürüyor.

***

Sonra Feodosya’ya giden troleybüse biniyoruz. Dışarıda bira içiyordum, şoför içeri girip bana atla işereti yapıyor, elimdeki birayı gösteriyorum ayıp olmasın diyerek, “atla be ya” diyor dostça. Yolda giderken heykelini gördüğümüz Puşkin’den filan bahsediyor ama bir bok anlamıyorum tabii ki.

Feodisya’ya varınca Sudak’daki Tatarlar’ın iyi davranışı üzerine hemen bir takım Tatarları buluyorum “bize yardım edin, kalacak yer bulun” diye. Yine etrafım çevriliyor ama bu kez pek dostça değil. Sorular daha çok “Sen müslüman mısın?” “Namaz kılıyor musun?” “Allah var mı?” şeklinde. Ulan hani herkesin dini kendine idi? “Ne alakası var?” diyorum sertçe, “deprem hep dinsizlik yüzünden oldu” diyorlar (1999 Ağustos Depreminden bahsediyorlar). Yuh arkadaş! Nereye düştük? “Sohbetinize doyulmaz” diyerek anında uzuyorum. Biraz ileride bir takım babuşkalar görüp birisiyle anlaşıyorum, kadın bizi Karl Marx sokağındaki evine götürüyor. Yerleştikten sonra ikinci iş karın doyurmaya çalışmak. 

Yine yiyecek bir şey bulamayıp ‘Gastronomlarda sürtüyoruz. Bu gastronom denilen yerler tam bir Sovyet fenomenidir (rezilliğidir) aslında. Oturacak yerin olmadığı, ayakta dinelerek boktan mezeler eşliğinde soğuk domuz sosisi yiyip bayat ekmeğin tanesine para verdiğin ama her daim votka içebildiğin yerler buralar. Mekanın mantığı vatandaş çok oyalanmasın, hayattan zevk de almasın. Bir an önce evine gitsin mutfağında sosyalleşsin ki biz de ev arkadaşlarından bunların sistem karşıtı olup olmadığını öğrenebilelim. Zamanında dünyanın en büyük ülkesinde, bu kadar farklı kültürün, yüzlerce etnik grubun olduğu coğrafyada doğru dürüst bir yemek kültürünün gelişmemesini başka türlü açıklayamıyorum. 

Bilmeyenler için de mutfak ispiyonculuğu ile ilgili bir not düşeyim, Sovyetlerde insanlara barınacak yer sağlanıyordu ama bu tam teşekküllü bir ev değildi, bir aileye bir oda veriyorlardı (tıpkı Yalta’da kaldığımız ev gibi). Evler 2 veya daha fazla odalı olabildiğinden birden fazla aile bir evi paylaşıyordu. Tuvalet ve banyo ayrı ayrı, salon yok, dolayısıyla diğer ailelerle ortaklaşa kullanabileceğin tek alan mutfak oluyordu. O da sırayla yemeğini yaptıktan sonra ev arkadaşlarınla birer kadeh votka içip sosyalleşme imkanı bulabildiğin yerlermiş. 

Eh, alkolün dozajı arttıkça kalpler açılıyor ve sisteme karşı isyan dile getiriliyordu elbette ki. Yükselme umudu taşıyan muhbir vatandaş ev arkadaşını ispiyonluyor ve sistem bu şekilde yürüyordu. Arkadaşlık kurmak halen post-Sovyet ülkelerinde büyük bir sıkıntıdır, çünkü güven sorunu vardır.

Bir sonraki gün için Odesa’ya tren bileti almaya gidiyoruz, zira iki gün sonra kalkacak olan UkrFerry ile ülkeye dönüş yapabiliriz. Bir aydır bu topraklardayız artık iyice palazlandık. Bilet sırası bize gelince elimde daha önceden hazırlamış olduğum çizimi uzatıyorum.

IMG_6805

Şekil 2-a Orjinaline zamanın tarihini filan da eklemiştim

Resmi görünce o demirden yoğrulmuş çelik disiplinli babuşka birden makaraları koyuveriyor. Üstelik diğer biletçi babuşkaları da çağırıyor, böylece herkes işi gücü bırakıp benim şahesere beş dakika kadar kahkalarla gülüyor. Gülme faslı bitince de elimize biletleri takdim ediyorlar.

Tüm seyahatimiz boyunca ilk kez kendi başımıza tren bileti almanın haklı gururunu yaşıyoruz. Ve kös kös ülkeye geri dönüyoruz (bok vardı).

 

SON

 

UKRAYNA’NIN DÜNÜ II

BÖLÜM II-Çernivtsi, Ekotopya Köyü, İvano Frankivsk

 

Çantaları alırken pilotlardan bir tanesi nereli olduğumuzu soruyor ve akabinde bizimle Türkçe konuşmaya başlıyor, meğer daha önce Türkiye’de çalışmış. Ekotopya’nın olduğu yeri söyleyip “nasıl gideriz?” diye soruyoruz, “buradan herhangi bir yere sadece taksi ile gidebilirsiniz” diyor. “Başka bir ulaşım yok, taksiyi de içeriye sorun.” 

Bu mini havaalanında gerçekten de kimsecikler yok gibi. Bir tane kadın görevli bulup taksi istediğimizi dile getiriyoruz. “O iş bende, siz biraz bekleyin” diyerek ortadan kayboluyor. Bu arada açlıktan öldüğümüz için ufacık, kantin gibi bir yeri görüp oturuyoruz. Yan masada iki tane eleman kahvaltısını votkayla yapıyor, biz de artık kursağımıza girecek ne varsa alıp yemeye başlıyoruz. 

Yemeğimiz bittiğinde yan masadakilerden biriyle göz göze geliyorum, bana kötü bir İngilizceyle: “Tanrıya inanır mısın?” diye soruyor. “Ben sadece futbola inanırım” diye yanıtlıyorum tereddüt etmeden. Sonra ekliyorum: “Lobanovski, Dinamo Kiev, Şevçenko!” “Bu yanıtım karşısında iki eleman da neşeleniyor ve kadeh kaldırıyor, sonra buraya neden geldiğimizi soruyorlar. “Ekotopya” filan diyoruz anlamıyorlar. Sanırım yakınlarda bir müzik festivali varmış, “ona mı geldiniz?” diyorlar, biz de konuyu uzatmayalım diye “he” diyoruz. “O zaman bir şarkı okuyun da neşemizi bulalım” diyorlar. Hah! Burada bir sarhoş eğlendirme eksikti, o da olsun tam olsun.

Başlıyorum söylemeye: “Rüya gibi her hatıra / her yaşantı bana…” Büyük bir alkış, masaya davet, davete icabet ve elbette ki votka ikramı. Prensip olarak 12:00’den önce içmem ama burası Ukrayna kardeşim, içmeyip de ne yapacağız? 

Kısacası Ukrayna’ya hoşbulduk. “Sıra sizde” diyorum votkayı diplerken, başlıyorlar okumaya… Bir saat kadar sonra şarkı-türkü-votka derken bizim kafalar billur olmuş ama sarhoş elemanlar “yahu siz ne bekliyordunuz burda?” diye sorunca uyanıyoruz. “Taksi” diyoruz. “İçerideki abla bize taksi ayarlayacaktı.” Gülüyorlar. “Boşver onu sen, gel benimle” diyerek beni bir tane ofise götürüyor. Anladığım kadarıyla oranın güvenlik subayı gibi bir şey bu arkadaş. Neyse, ben içerideki eski Sovyetik haritaları filan incelerken o birilerine telefon ediyor: “Yarım saate taksiniz burda olur, kadına da ben söylerim diğerini iptal ettiğinizi” diyor. Eyvallah diyorum.

Gerçekten de yarım saat kadar sonra bir tane ciguli bizi alıp kamp alanının yakınlarında bir yere atıp gidiyor. Kampa varıyoruz, millet merak içinde bizi bekliyormuş. Çünkü üç gün gecikme ile geldik buraya. Bu kadar yakın bir mesafeden toplamda beş günde gelebilen yegane şahıslarız. Hollanda’dan bile daha kısa sürede gelmiş elemanlardan bazıları. Hikayemizi ilgiyle dinliyorlar.

İçlerinde o ana kadar hiç Türk görmemiş kişiler de var. Bu da nasıl bir klişedir arkadaş. Ayrıca Türk görmek sadece Türk görmek midir? “Bütün Türkler uzun saçlı ve sakallı mıdır?” Ulan bu soruyla da karşılaştık ya daha ne diyeyim. Üçümüzün de uzun saçlı ve sakallı olması ise klişelere açılan birer kapıymış meğer. 

Bir kaç gün sonra Özdeniz, Alper ve Yaser de aramıza katılınca kafalardaki Türk imgesi bir nebze kırılıyor neyse ki. Bu arada Yaser’i anmadan geçemeyeceğim. O zamanlar ODTÜ Mimarlık Bölümü öğrencisi olan Yaser, 2010 yılında İstanbul Narkotik Şube polisinin kendisine işkence etmesi sonucu psikolojisi bozulmuş ve intihar etmişti. Acısına dayanamayan annesi de 2014 yılında aynı şekilde intihar etti. Polislere açılan işkence davası tam 9 yıl sürdü ve dava bir biçimde evrakta sahtecilik davasına dönüştürüldü.

Muhtemelen polisleri korumak için uzadıkça uzayan dava sürecinde babası da iç kanamadan vefat edince, ailenin geriye kalan tek ferdi olan kız kardeşi Ezgi mahkemede kendisine başsağlığı dileyen mahkeme başkana “Babamı da kaybettiğim için artık güvenimi de kaybettim, o yüzden tekrar anlatıyorum adalet için çok geç kaldınız. Sizden mütalaadaki en üst sınırdan ceza vermenizi istiyorum ama çıkacak karar zaten benim için eksik olacak. Bir aile tek tek katledilmiştir. Bu mahkeme, bu adliye bir ailenin tek tek katledilmesine şahit olmuştur. Geç kaldınız, adalet gecikince bütün ailemi kaybettim. Buradan çıkacak karar insanlık için önemli. Kaybedilen üç can sadece benim kaybım değil. Sizlerin de kaybı. Türkiye başarılı bir mimarı, müzisyeni ve onu yetiştiren iki insanı da kaybetmiştir. Sizlerden adliye sarayında katilleri değil, bu katillerin yok ettiği insanların ailelerini yani beni korumanızı istiyorum” 

İki polise iyi hal indirimi, şudur budur derken 3’er yıl hapis cezası yeterli görüldü. Bu cezanın ne kadarını yattıklarını bilmiyorum açıkçası.

***

Ekotopya günlerimiz eğlenceli geçiyordu. Bir gece Belarus’ta çekilen bir filmin gösterimi vardı. İlk kez Başkan Lukaşenko ile dalga geçmeye cüret eden bu film yıllar sonra ülkede kült mertbesine ulaşacak ama derhal Belarus’ta yasaklanacaktı. 

Ertesi gün alkolümüz bitmişti ve çadırın yanında Metin’e “Ukrayna’da alkolsüz kalan yegane hıyarlar acaba biz miyiz?” diyerek hayıflanıyordum ki bir de ne göreyim? Bizim çadır komşuları öğlen votkasına oturmuşlar. Ayrıca vejeteryan yemekler sunulan kampta komşular kalın kalın sucukları sosisleri hört diye ortaya çıkartınca gözlerim parlıyor ve derhal Metin’e “oğlum oradan 250 gram karışık kuruyemiş yap bakayım” diyorum. Zira gelirken bir kilo karışık yaptırmıştık kuruyemişçiden.

 

Kuruyemişle beraber “Hello komşi” diyerek gidiyorum, hemen buyur ediyorlar. Başlıyoruz içmeye. Bir yandan kadeh tokuştururken bir yandan heriflerin tiplere bakıyorum, sonra tipleri çakozlayıp “lan siz dünkü filmdeki tiplemeler değil misiniz?” diyorum, utangaçça onaylıyorlar. Böylece Kazakistan’dan Andrei ve Beyaz Rus anarşistleri ile yıllar sürecek dostluğumuz başlamış oluyor. 

 

Ne yazık ki yalnızca Rusça altyazılı

 

İlginçtir, hayatımda o ana dek kendimize bu kadar benzeyen kuzeyli insanlar görmemiştim. Filmin başrol oyuncusu Yura gecenin ilerleyen saatlerinde oturduğu yerde içerken sızınca dalga geçip fotoğrafını filan çekmeye başlıyorlar. Bir de üstüne üstlük “götüyle içti” demesinler mi? Gece yarısından sonra filmin kötü adamı Kolia ile elimize fener alıp milleti korkutmaya çıkıyoruz. Tamam bence de içelim de bu nedir arkadaş ya? Yemin ediyorum 10 saattir aralıksız içiyoruz.

 

31B555D3-93E8-4893-AE0F-4723BA08F580
CE485754-AA5B-4C5E-9A64-BE3A465271B9

Leiluk, Pauluk... Tatiana. 2. fotoda Ina... Kolia

 

Yemeklerin vejeteryan olması değil ama gerçekten kötü olması üzerine, “bir gün de biz yapalım bari yemekleri” diye öneriyoruz, hemen kabul ediyorlar. Türlü, pilav ve salata yapacağız. Akşam yine bir şişe acı biberli Nemiroff’u devirmiş olacağım ki Metin yanıma gelip “abi saat 11 oldu” diyor, “bugün yemek yapacağız.” Hasskoo! Hemen kalkıp milleti organize etmeye çalışıyorum ama kafam hala dönme dolap misali dönüyor. Neyse ki daha önceden ahbaplık ettiğimiz Ermeni ve Litvanyalı arkadaşlar yardımımıza koşuyor da 250 kişilik yemeği rekor bir hızla hazırlıyoruz. Pilav işi Can’da, salata Özdeniz ve Alper, Yaser ise Antakyalı olduğundan enfes bir sos hazırlıyor. Ekotopya tarihindeki en lezzetli yemeği hazırladık desem yalan olmaz, ikişer tabak yiyenleri geçtim üçüncü tabak için yalvaranlar bile vardı. Beğenmeyenler de oldu tabii ki ama önyargı dağları bok yedikçe kırılacak!

Günler çalıştaylar, sunumlar, alkol, yeni arkadaşlıklar derken hızlıca akıyor ve kampın sonuna geliyoruz. Can’ın erken dönmesi gerekiyordu, herif geldiğimiz uçak ve bu kez Odesa’dan UkrFerry’yi kullanarak yurda varıyor. Biz de yeni edindiğimiz Kiev’li arkadaşlarımızın davetine icap edip onlardan bir gün sonra İvano-Frankivsk-Kiev trenine binmek için İvano’ya doğru yola çıkıyoruz. Yanımızda ABD’li Asha ile bir de İrlandalı eleman var. Kentteki gara varıp “Kiev trenine bilet” diyoruz. 

“Bilet yok” diyorlar. Yine mi!? Metin çöküyor. Çöküyor derken gerçekten yere çöküyor “ne bok yiyeceğiz şimdi?” diye haklı olarak soruyor. Bunu da yıllar yıllar sonra öğrendim. Meğersem usuldenmiş, başkente gitmek istiyorsan biraz sakal atacakmışsın, nereden bilelim kardeşim?

Sonra Metin’in yakarışlarını mı duyuyorlar nedir, bir tane kadın çıkıyor gişeden ve “siz kampta değil miydiniz?” diye soruyor. Evet diyoruz. Gişeye tekrar geçip şıkır şıkır bir şeyler yapıyor ve “bilet var ama saat 17:00’deki trene, çok uzun sürer” diyor hayıflanarak. “Ver abla ver, zamandan bol bir şeyimiz yok.” Zaten bize söylenen tren de oydu.

Bir sonraki günün sabahı Kiev’e varıyoruz.

 

 

Devamı Kiev, Odesa-Kırım adlı III. Bölümde...

 

UKRAYNA’NIN DÜNÜ

BÖLÜM I - Reni, İsmael, Odesa

https://gezenti.biz/index.php/2016/08/12/sacma-sapan-gemi-yolculuklari-iii/

Yazıda Ukrayna’ya nasıl gittiğimizden bahsetmiştim. 

Gemi, varış noktamız olan Reni’ye ulaşmak için Tuna Nehrine girerken Romanya sınırından geçmek durumunda. O zamanlar Romanya bize vize uygulamadığı için mürettebat pasaportlarımızı alıp giriş ve çıkışı işlemini kolayca yapıp geliyor. Tuna’nın sol tarafı Romanya, sağ tarafı ise Ukrayna’ya ait olduğundan nehrin tam ortasından içeriye doğru seyrediyoruz. Limana demirledikten sonra yalnızca TC vatandaşlarının pasaport polisi ofisine girmesi gerekiyor galiba. İlk ben giriyorum. İçeride bıyıklı yaşlıca bir amca ile gençten bir kadın polis var. Kadın İngilizce soruyor, neden geldiniz, ne yapacaksınız, ne kadar kalacaksınız… Kültür vizemiz var dolayısı ile kültürel etkinliklere katılacağız diyorum. Sonra bizimkiler giriyor tek tek, ama onları pek kasmamışlar. Dışarı çıkıp bir sigara yakıyorum milleti beklerken.

Buraya geldik tamam da bu unutulmuş yerden Ekotopya kampına gitmek için Çernivtsi’ye veya İvano Frankivsk’e nasıl ulaşacağız, en ufak bir fikrimiz bile yok. Zira o zamanlar ne doğru dürüst internet araması vardı, ne de Ukrayna ile ilgili edinebileceğimiz herhangi bir bilgi.

Asıl macera şimdi başlıyor desem yalan olmaz.

Önce bir tane taksici peydah oluyor, az Türkçe, bol tarzanca ile bizi Odesa’ya götürecek trenin kalktığı İsmael adlı kente götürmeyi teklif ediyor ve fahiş bir fiyat söylüyor. “Git kardeşim” diyorum, “suyla mı çalışıyor bu?” diyor bana Türkçe. Yuh arkadaş.

Sonra bir tane lavuk çıkıyor sahneye, Karadeniz yöremizden. Tam bir beyinsiz. Saçma sapan bir muhabbet açıyor, biz herife 'nasıl gideriz?' diye soruyoruz o bize 'arkadaşlarım mafya' diyor. Yani ben diyorum karnım tok... Neyse, onu da siktirediyoruz.

Bir süre sonra gemiden çıkan Kürt bir vatandaşımız bizle muhabbet kuruyor. Odesa’da restoranı varmış, eşi Ukraynalıymış. “E tamam da Odesa’ya nasıl gideceğiz?” diye soruyoruz, “bilmiyorum” diyor. Tövbestafurlah.

Bu arada gemideklerin tamamı dışarı çıkıyor, kısa boylu Ukraynalı bir kadın yanımıza gelip Türkçe nereye gittiğimizi soruyor, “önce Odesa’ya ulaşmamız gerek sanırım” diye yanıtlıyorum. Gülerek "bizi takip edin" diyor. Kürt bu sırada kaybolmuş. Yürümeye başladıktan sonra bir tane araba önümüze geçip aksiyon filmlerindeki gibi el frenini çekerek duruyor, lan n’oluyor filan derken biraz önceki taksici çıkıp “abi daha ucuza götürürüm” demesin mi? “Git kardeşim” diyorum, gidiyor.

1:17:50’den itibaren

 

Topluca meydan gibi bir yere iniyoruz. Orada bir tane otobüs var, şoför bizi görünce elinde kapı koluyla dışarı çıkıp arka kapıyı açıyor, otobüse doluşuyoruz. Biraz sonra bizim Kürt yanında Karadenizli eleman ve birkaç Ukraynalı herifle otobüse biniyor. Bunlar mafyanın götünde don olmayanı galiba. Kürt bizi görünce sevinip yanımıza geliyor “ben bu heriflerden kıllandım, sizle oturabilir miyim?” Oturtuyoruz. 

Otobüs yola koyuluyor, orman yoluna girdikten bir süre sonra şoför arabayı durdurup el frenini zart diye çekiyor. Sonra para toplamaya başlıyor. Parayı uzatıyorum "üç kişi" diyerek, herif parayı alıp üstünü vermeden gitmeye yeltenince yeni arkadaşımız Ukraynalı kadın “alo, nereye hemşerim?” diye sertçe çıkışıyor. Şoför de sahipsiz olmadığımızı anlayıp paranın üstünü takdim ediyor. Kadının eşi TC ordusunda subaymış bu arada.

İsmael’e varınca gardan Odesa biletlerini alıyoruz. Trenin kalkmasına daha var. Bir şeyler yiyip içerken Karadenizli yine gelip musallat olmaya çalışıyor, “git kardeşim” diyorum, gidiyor. Bir dahakine dövmek zorunda kalacağız o olacak en son.

Trene biniyoruz, herkesin birer yatağı var ama benim numaranın olduğu yerde iki tane karşılıklı tek kişilik koltuk, ortasında da bir masa var. O sırada tren babuşkası geliyor, “itirazım var” diyorum. “Herkesin yatağı var, mis gibi uyuyacaklar” diye tarzanca isyanımı dile getiriyorum, “bana ise koltuk düştü.” Kadın “ha ha” diye kahkahayı koyuveriyor ve akabinde bir tane kolu çekiyor, benim oturma odası takımı bir anda yatağa dönüşmesin mi? Şaşkınlıkla kadına bakıp teşekkür ediyorum, o ise gülmeye devam ederken çantasından bir tane bira çıkartıp elime tutuşturup gidiyor. 

Sabahın köründe Odesa’ya varıyoruz. Kürt bize teşekkür edip, restoranının adını ve telefonunu verdikten sonra ayrılıyor. Kadın Kiev’e devam edecek, bize de Çernivtsi veya İvano Frankivsk’e giden tren için bilet bakacak. Görevliyle konuştuktan sonra bize dönüp “bilet milet yok” diyor. “Nasıl yani?” diyoruz şaşkınlıkla, hiç yokmuş. Bütün bir hafta boyunca trenler doluymuş iyi mi? Sik gibi kalıyoruz resmen. Hiç böyle bir şey beklemiyorduk işin açığı.

“Otobüs filan yok mu acaba?” diye soruyoruz. Otobüs terminalinin adresini buluyor ama O’nun gitmesi gerek. Teşekkür ediyoruz, "bundan sonrası bizde" diyerek. Kadının içi hala rahat değil: “Rusça biliyor musunuz?” diye soruyor, “Yoo” diye yanıtlıyoruz büyük bir güvenle, “Ukraynaca biliyor musunuz?” “Ne münasebet!” 

“Buraya hangi cesaretle geldiniz yahu?” diye devam ediyor. “Bir gün uyandık ve kendi kendimize ‘Neden Ukrayna’ya gitmiyoruz ki’ diye sorduk ve geldik” diyorum. Gülerek ayrılıyor. Çantaları emanete bırakıp dışarı çıkıyoruz.

O sırada Paul Auster’in Son Şeyler Ülkesinde’sini okuyordum. Tıpkı o kitaptaki gibi olaylar gelişiyor. Terminale giden tramvayı buluyoruz, vatman bizi görünce numarayı değiştiriyor. Otobüs buluyoruz, şoför bizi görünce kapıyı kilitleyip gidiyor filan derken zor bela terminale ulaşmayı başarıyoruz. Tabii ki şehirlerarası otobüs motobüs yok! Zaten haftada mı ne tek bir sefer varmış o tarafa giden, o  da doluymuş.

Kös kös merkeze dönüyoruz. Salak salak Odesa caddelerini, sokaklarını arşınlarken ne bok yiyeceğimizi tartışıyoruz. Tabii burada tıkılı kalmamız da işin bir başka boyutu. Kalacak bir yer bulmamız gerekecek. Neyse ki önümüzde koca bir gün var. 

Önce belki yardımcı olur diye Kürd’ü arıyoruz, açmıyor. Herifin restoranına Metin’i yolluyoruz geri geliyor, çalışan kızlardan utanmış, soramamış. Hoppala. Bu arada bir yandan otel filan bakıyoruz. Ucuz oteller üç tane saçlı sakallı ve leş gibi kokan elemanı görünce yer yok diyip bizi siktirediyor. Aslında yer varmış tabii, sonradan öğrendiğimize göre tipimizi beğenmediklerinden doluyuz diyorlarmış. Pahalı oteller de aşırı pahalı. Geceyi kilise bahçesinde geçirmeyi planlıyoruz. 

Derken gözüme bir tane turizm acentası takılıyor. “Oğlum uçak filan vardır lan belki, gelin soralım” diyorum, içeride iki tane kız oturuyor (ya kim oturacaktı?). İlk sorum İngilizce bilip bilmedikleri, biliyorlar. “Çernivtsi veya İvano Frankivsk’e gitmek istiyoruz” diyoruz, kızlar bilgisayarlarını kurcalayıp “yarın Çernivtsi’ye kalkan bir uçağımız var, ücreti 50 USD karşılığı grivna.” Açıkçası böyle bir şey beklemiyorduk, şaşkınlıkla “para bozdurup gelelim” filan diye geveleyip dışarı çıkıyoruz. “Lan bunlar dolandırıcı olmasın” diye aramızda konuşuyoruz. Bir başka turizm acentası bulup soruyoruz, “öyle bir uçak yok” diyorlar. Kıllanıyoruz. Ama bir yandan da başka bir seçeneğimiz yok. Gidip biletleri alıyoruz.

Sonra yine salak salak dolanmaya başlıyoruz, bir de ne görelim TC Konsolosluğu. İçeri girip “bugün geldik, kalacak yer bulamadık, bize yardım edin” diyoruz memurlara. Adamların yanıtları aynen şu: “vizeniz mi bitti?”

“Ya hu ne vizesi, Ukrayna'ya daha dün geldik” diyip durumu özetliyoruz, adamlar bizi dinledikten sonra “vizeniz bittiyse yardımcı olalım” diyorlar. Ben diyorum pazar kalabalık… Sanırım bütün pasaporttaşlarımız buraya gelince vizeyi filan yakıyor, memurlarımız da aşırı derece Feto'ya maruz kalmış, kafalar tamamen yanmış. Neyse, dışarı çıkıp konuşa konuşa yürürken arkamızdan bir ses “Türksünüz?” diyor. Bu bir Azeri olmalı.

Ukrayna’ya gelmeden önce bir çok kişinin yaptığı tek bir uyarı vardı: Azerilere güvenmeyin. Türkçe konuştukları için sizde güven uyandırıp kandırır, sonra da götürür keser doğrar, soyarlar… filan. Ama yapacak bir şey yok. Elemanla konuşmaya başlıyoruz, durum böyleyken böyle.

“Babuşkaya sornadınız mı kalacak yeri?” diye soruyor. “Ne babuşkası?” diyoruz, “gelin benle” diyerek bizi tekrar gara götürüyor. Garın önünde yaşlı teyzeler yani babuşkalar var, bir tanesiyle Rusça anlaşıp bize dönüyor. Size bir tane oda verecek, ücreti de şu kadar (çok ucuz bir meblağ söylüyor). Elemana nasıl teşekkür etsek az. Çantaları yüklenip teyzeyle bir tane taksiye biniyoruz. Teyze Rusça bir şeyler söylüyor, Türkçe “anlamadık” diyoruz. “Terorist” gibi bir şey söylüyor gülüyoruz, “yok abla ne alakası var” filan, “haa” diyor “intelihente.” “Hah! Şimdi oldu” diyoruz.

Bize odayı gösteriyor, pencere filan yok. Bizimkiler kıllanıyor, “lan gecenin bir yarısı İvan’la Dimitri ziyaretimize gelmesin?” Neyse ki gelmiyorlar ve tüm uyarılarıma karşın sabahın köründe havaalanına gidiyoruz. Uçağın kalkış zamanına iki buçuk üç saat var.

Havaalanı yüksek tavanlı ve asma katlı ama göt kadar. İçeride hiçbir bilgi ekranı yok, aprona açılan yerde bir tane babuşka oturuyor. Birbirimize bakıyoruz önce kim soracak diye. Alemin kerizi ben olduğum için babuşkanın yanına gidip biletleri gösteriyorum ve bir araba fırça yiyorum. Kadın büyük ihtimalle ‘bu kadar erken gelecek bok mu vardı?’ diye bağırıp çağırmış olmalı.  

“Tengri cezanızı verecek” diyerek bizimkilerin yanına gidiyorum. Beklemeye başlarken pireleniyoruz. Bizim asıl öğrenmek istediğimiz böyle bir uçuş var mı yok mu aslında. Yarım saat kadar sonra Can’ı yolluyoruz bir fırça da o yiyor. Yukarı çıkıyoruz, ana! Bir tane THY ofisi, içeriye soruyoruz, uçuşumuzla ilgili bir şey bilmiyorlar. "Bekleyin, gelirler" diyorlar. Kim gelecek Godot mu? Bekliyoruz. Bir yarım saat daha geçiyor, fırça sırası Metin’de. Fırçayı yiyip geliyor. O sırada bir tane telefon buluyoruz, ‘helpdesk!’ Açıyorum, İngilizce filan bilmiyorlar, kapat.

Fırça kısır döngüsünde beklerken artık saat neredeyse 9 olmuş, yani uçağın kalkış zamanı. Yanımıza genç bir kadın gelip “beni takip edin” diyor. Babuşkaya biletlerimizi gösteriyoruz ve aprondayız. Uçağımız bir tane Antonov modeli pırpır ve uçağın yegane yolcuları biziz. İki tane pilot bir tane hostesle uçuyoruz. Bu arada kahvaltı filan yapmamıştık zira erkenden gittiğimiz havaalanında yiyecek bir lokma şey yoktu. Boru değil, post-sovyetlerdeyiz, elbette ki kuru ekmeğe talim edeceğiz. Bu arada küçük bir not, bütün bu ufak havaalanları Stalin zamanından kalma. Ukrayna'nın da Holodomor'u meşhurdur. Holodomor, açlıktan öldürme temelli bir soykırımdı ve Stalin zamanında Ukrayna'da uygulanmıştı...

Bu şartlar altında pırpırımızda değil  yemek, su ikramı bile yok. Bir saat kadar sonra Çernivtsi havaalanına iniyoruz.

 

Bölüm Sonu

 

Devamı II. Bölümde

 

AYARSIZ KÜBA-BÖLÜM II

yazının öncesi için bkz. Küba'dan Çatırdama Sesleri

 

Havana’ya vardığımın sabahı Vadedo’dan merkeze yani Eski Kente doğru yürüyeyim diyorum. Zaten yürümeyip de ne yapacağım ki, cepte beş kuruş Küba parası yok, bankadan para çekme ihtimali de yok; dolayısıyla herhangi bir vasıtaya binebilmem için avro değiştirmem gerek (öyle tavsiye etmişlerdi). Yürürken gençten bir eleman laf atıyor, anlamıyorum. Kübalıların diline alışabilmem için biraz zaman geçmesi gerekiyor tabii. Küba İspanyolcasında ‘r’ler ‘l’ diye okunuyor ve konuşurken kelimenin yarısını yutma gibi kötü bir alışkanlık da olunca cümlenin de yarısını yutmuş oluyorlar.

Oğlan benim yanıtıma müteakip ‘abi ben seni bizden sanmıştım’ diyerek muhabbete giriyor. Zaten bu tiple beni Norveçli sanacak değil ya! Arkadaş, nerede bir üçüncü dünya ülkesi var oranın vatandaşı beni hemen kendinden bilir. Neyse efendim sonra hemen büyük bir misafirperverlikle şurada güzel dans mekanları var, şurada nefis bira, aha şuradan da ucuz puro alabilirsin diye açıklamalara girişiyor.

‘Yahu iyi de’ diyorum, ‘ben dans etmeyi pek sevmem, bira içmeyeli yedi yıl olacak, sigara da kullanmıyorum.’ Bana, ‘e ne bok yemeye geldin o zaman’ dercesine tuhaf tuhaf bakmaya başlayınca ‘ama romu çok severim’ diyerek bu bakışı bir nebze olsun kırmaya çalışıyorum. Bir yandan da kendi kendime soruyorum: ‘evet lan, ne işim var burada benim?!’

 

cuba-08

Karnaval ha?!

 

Kaldığım süre zarfında sağda solda, bizim ülkeden ‘karnaval’ için geldiklerini duyduğum gruplar görmüştüm. Ne karnavalı diye kulak kabartınca bunun 1 Mayıs; yani “işçinin-emekçinin, devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkın” bayramının kutlaması olduğunu şok içerisinde idrak etmiştim. Karnaval ha, vay anasını! Bir de demesinler mi ‘asıl Fidel yaşarken gelecektik!’ Fidel mezarında takla atmamıştır umarım. Neyse ki 1 Mayıs kutlamalarına gelen gerçekten sosyalizme gönül vermiş bilinçli olduğunu tahmin ettiğim bir takım tipler veya gençlik kamplarında çiftçiye filan yardım eden gönüllüler var (iş miş yaptıkları yok tabii ama olsun).

 

Köşeyi Dönen Adam filminin 1 Mayıs kutlamaları ile biten sonu sansürlenmiştir.

 

Küba’ya birçok ülkeden sağlık nedenleri ile gelenlerin sayısı da azımsanmayacak kadar çok. Bir önceki bölümde belirttiğim gibi Küba sağlık konusunda dünyanın en ileri ülkelerinden, üstelik en ufak bir hastalığın tedavisi için ABD’deki gibi binlerce dolar dökmenize gerek yok burada.

Puro-bira-salsa, kısaca parti ortamı için gelen tayfanın son durağı (erkek/kadın) fahişe arayışı oluyor sanıyorum. Seks turizmi, hem devrim öncesinde hem de sonrasında ülkede varlığını sürdürmüştür, keza halkın çoğunluğu bu mesleği ahlaksızlık olarak görmemektedir. Devriminden sonra ise fahişelik değil ama kadın ticareti yapmak yasaklanmış; Küba Kadın Federasyonu, fahişeleri rehabilitasyon merkezlerinde toplayıp sağlık kontrollerini ve gerekli tedavilerini yapmıştır. Federasyon, fahişelik yapmayı bırakmak isteyenlere gerekli eğitimi vererek fabrikalarda iş imkanı sunmuştur. Bu biçimde Küba’da 1970’lere kadar fahişelik yok denecek kadar azalmıştır. 1970’lerdeyse serbest çalışan fahişeler tüketim maddesi değiş tokuşu karşılığında kimi otellerde çalışmış ama bu sayı oldukça az olarak kayıtlara geçmiştir. Fahişeliğin yeniden hortlamasına SSCB’nin çökmesinin ardından Küba’nın girdiği büyük ekonomik bunalım neden olmuştur. Özellikle 1998 ve 2004 yılları arasında Havana’nın kordon boyu olan Malecon’da veya turistik bölgelerde yaygınlaşan sokak fahişeliği 2007’den sonra devlet tarafından azaltılmıştır. Bütün bunların en kötüsü de seks turizmi için gelenlerin önemli bir bölümünün çoluk çocuk peşinde olmasıdır. Neyse ki Küba yasaları bunu yapanlara veya yaptıranlara on yıldan otuz yıla kadar çıkan cezalarla karşılık veriyor.

 

IMG_8089
IMG_8091

 

‘1 Mayıs için gelmedim, puro-bira-salsaya hiç gelmedim, bari gidip şuradan rom alayım da’ diyorum, ‘buraya gelişimin bir amacı olsun.’ Ülkemizde el yakan Havana Club romu kendi topraklarında göz yaşartacak kadar ucuz. Ama daha da ucuzuna meyve almak için gittiğim pazarda rastlıyorum. Tam meyveleri almış çıkıyorum ki o da ne?! Pazarın oradaki bir tane delikten halka, ‘açık rom’ satıyorlar. Hemen koşa koşa oraya gidiyorum. 1 litre rom üç lira mı beş lira mı ne! Kafamı delikten uzatıp, içeride bir yandan da piizlenmekte olan abilerle göz göze geliyorum: gözleri görüyor gibi, bu iyiye işaret. ‘Bir miktar rom alabilir miyim diyorum, ama şişem yok?’ Eleman büyük bir memnuniyetle bir yerlerden leş gibi bir şişe çıkartıyor ve önündeki kazandan romu doldurup bana takdim ediyor. Pis olsa kaç yazar canım şişe, zaten alkol mikrobu kırar. Anında boğuyorum bunu, tadı da nefis ki nasıl nefis. Yaşasın sosyalizm-kominizm o zaman tamam mı?

***

Dedik de ayılınca tekrar görüyoruz ki o iş öyle değil. Fidel Castro 1953 yılında Moncada Kışlası’na başarısız bir saldırı düzenleyip hapse atıldıktan sonra Küba Komünist Partisi küçümseyici bir dille, ‘maceraperestlerle bu işler olmaz’ diyerek Castro’yu kınamıştı (belki de hatırlayacaksınız, bu Stalinist KP’lerin anababalarından Fransız KP 1968 isyanlarına hemen tepki göstermişti). Peki Küba Komünist Partisi daha sonra Castroların hakimiyetine girdiğinde acaba daha devrimci bir kimliğe büründü mü?

 
castro-moncada

Moncada Kışlası baskını fiyaskosundan sonra tutuklanan Fidel'in hapisten çıkmasında ilk eşinin payı ne kadardı? Bakmak lazım.

1960’larda SSCB’li yönetmen Kalatozov Küba’ya bir belgesel çekmesi için davet edilmişti. 1964 yılında gösterime sunduğu Soy Cuba / Ben Küba’yım filmi gerek SSCB gerekse Küba devleti tarafından veto yemişti.

 

 

2009 yılında Hugo Chavez, Barack Obama’ya çoğu kimsenin pek adını duymadığı bir kitap hediye etmişti: Latin Amerika’nın Kesik Damarları. 1970 yılında Eduardo Galeano tarafından yazılan bu kitap bize göre tam bir külttür. Uruguay faşist diktatörlüğü sırasınca kitap, yazıldığı topraklar olan Uruguay’da ilginç bir biçimde 6 ay boyunca yasaklanmadan dağıtılmış, özellikle hapishanedeki mahkumlara ulaşabilmişti. Zira kitap okumayan faşist zihniyet bunun bir anatomi veya tıp kitabına benzer bir şey olduğunu düşünmüştü. Buna karşın kitap, Küba’daki Casa de las Americas yarışmasında yeteri kadar ‘ciddi’ bulunmadığından direk elenmişti. Bu yarışmadan sonra, Galeano’nun aktardığına göre, Latin Amerika’nın Kesik Damarları asıl ününü Latin Amerika diktatörlükleri tarafından yasaklandıkça kazanmıştı.

 
Hugo-Ch-vez-presents-Bara-006

***

Buraya gelmeden önce planımı yedi düvele duyurmuş, özellikle TKP ve TİP bünyesinde yer alan arkadaşlardan Küba’dan bana kontak bulmalarını istemiştim (görünürde Küba’yla en yakın ilişkisi olanlar bunlar). Çünkü buraya gelen gavur arkadaşlarımdan hiçbirinin bir tane bile arkadaş edinememiş olması açıkçası beni fena şekilde kıllandırmıştı, benim amacım yerli halktan birileriyle arkadaş olmaktı; çünkü onlarla yaptığım samimi sohbetler her zaman okuduklarımdan daha çok şey öğretmiştir bana. Bir ay sonra baskılarım sonuç vermiş, hem TKP hem de TİP kanadından nihayet bir tane kontak gelmişti ve o da ne yazık ki aynı kişiydi.  

Bir yandan da anarşist tayfadan bir kontak bulmuştum. İlginç bir şekilde iki kontak da ziyaretime ilgi gösterdiler. Hatta anarşist eleman, düzenleyecekleri bahar şenliğinde benim de konuşma yapmamı, Küba halkını dış dünya konusunda aydınlatmamı istemişti.

‘İnsanlara güvenmek iyidir’ der eski bir atasözü ve şöyle devam eder ‘ama güvenmemek daha iyidir.’ Keza kontak kişileri Latin menşeili olduğundan anarşizme komünizme filan aldırmadan kendi planımı yapıyorum. Nitekim partili arkadaşların bulduğu kişi belirlediğimiz saatteki buluşmaya gelmiyor, mesaj atmıyor, attığım mesajı okuyup da özür bile dilemiyor, bahane bile bulmaya çalışmıyordu. Anarşist elemansa ne aramalarıma ne de e-postama yanıt veriyordu.

Daha önceki Güney Amerika gezimden şerbetli olduğum üzere bu durum bende hayal kırıklığı yaratmadı ama sinirlenmedim desem doğru söylememiş olurum. Haydi normal vatandaşı geçtik de siz politik duruşu olduğunuzu söyleyen insanlarsınız. Politikacı olmadığınızı varsayarak, durup dururken neden yalan söylediğinizi anlayamıyorum. Yalan söylemek nedir arkadaş! Doğru söyleyeni öldürüyorlar mı orada acaba ki? Bir de benim gibi birine yalan söylesen ne kazanıyorsun, onu da anlamış değilim.

Post-sosyalist ülkelerdeki seyahatlerimde de en çok dikkatimi çeken husus insanların arkadaşının olmamasıydı. Orada millet konuyu komşuyu arkadaşı ihbar edip güya çıkar sağlamaya çalışıyormuş ama burada muhbirliğin döndüğünü çok da düşünmüyorum işin açığı. Bir yandan Latinlere hasıl olmuş bu yalan söyleme ve birbirine güvenmeme hastalığı ne zaman başladı onu da bilemiyorum. Zira bunlar, zamanında büyük gerilla hareketleri kurmuş insanlar, güven olmadan, yalanla dolanla örgüt işleri olacak şey değil.


IMG_8198

Otel açılışını onurlandıran Fidel Castro (arkadaki de tanıdık gibi sanki)

 

Küba turistler için hiç de ucuz sayılmayacak bir yer. Çeşme suyu içilmediğinden sokakta susadığınız takdirde bir litre suya 1 CUC ödemeniz gerekiyor. Ucuz bir şeyler yemek isterseniz hamburger, pizza satan ufak dükkanlar var ki fiyatlar 2 CUC’tan başlıyor (doyurmayan cinsinden tabii). Ucuza doymak isterseniz (lezzet aramadan) 5, 6 CUC’u gözden çıkartmanız gerekiyor. Yabancılar için müze/doğal park/vs girişi 5 CUC’tan başlayan fiyatlarla. Eskinin tatil cenneti Varadero’daki fiyatlar çeşitlilik gösteriyor. Otellerin genelindeyse her şey dökülüyor, içkilerin çoğu çakma, iyi içkiler ekstra ücretli ve çalışanlar oldukça mutsuz. Nasıl mutlu olsunlar ki aldıkları düşük maaşlarla? Kısacası Varadero acayip tuhaf bir yer. Küba devleti yabancı yatırımcılarla beraber her şey dahil otelleri 1990’lerde açmaya başlamış ve bu oteller uzunca bir süre sadece yabancılara hizmet vermişti.

Keza girişi 75 dolardan başlayan fiyatlarıyla ünlü Tropicana’dan bahsetmemek de olmaz. Ben tabii ki gitmedim, gitmem de; zira hayatımda pavyona 75 dolar ödemiş adam değilim. Şimdi burada şov, kabare filan iyi hoş da kelle başı en az 200 dolar bayılıp çıkmak kötü bir turist kafasından başka ne olabilir ki?

 

club-tropicana-havana

 

***  

Sırada beklemek ise artık bir sosyalizm geleneği midir bilemiyorum. Kadim dostum Ülke ile eski St. Petersburg, sonra Petrograd, daha sonra Leningrad ve en son yine St. Petersburg olan kentin bir festivalinin akşamında sandviç almak için saatlerce beklerken ifade ettiği gibi: ‘Petersburg’un sıra geceleri meşhurdur!’ Küba’da da acayip bir ‘sırada bekleme kültürü' hakim.

 

IMG_8059

 

Şöyle ki, Küba’da bedava internet sağlayan herhangi bir mekan gözüme çarpmamıştı. Bu internet işini nasıl çözerim düşüncesi içerisinde mal mal dolanırken şans eseri, bilgisayarlarla dolu bir yer görüp ‘aha’ diyorum, ‘yoksa?’ Selam verip dalıyorum ‘burada internete girebilir miyim?’ diyerek. Görevli burasının sadece öğrenciler için olduğunu söyleyip beni başka bir yere yönlendiriyor. Küba’da internete girebilmek bir ayrıcalıkmış meğerse. Biraz daha dolandıktan sonra sözünü ettiği telekomcuyu bulup içeriye girmeye yelteniyorum ama oradaki görevli (ulan ne çok görevli var) beni dışarı yolluyor: ‘bu işler öyle kolay değil canım’ diyerek. Gerçekten de dışarıda bir çuval dolusu millet sıra bekliyormuş, ama Sovyetik yerlerin aksine burada sıra darmadağınık (derhal öğreniyorum ki bu durumda yüksek sesle ‘en son kişi kim?’ diye sormak gerekiyormuş). En nihayet sıra bana geldiğinde beş saat internet paketi olan sim kartımı almayı başarıyorum.

 

D5A452A7-7B4F-46D0-AB7A-C00D0D65811B 2

Olay 21. yüzyılda geçiyor

 

Kart var ama internete girmek hala o kadar kolay değil. İnternetin çektiği bir alan bulmak gerekiyor ki bunlar da parklarda/otellerde oluyor genelde. Sıcağın göbeğinde it gibi dolanıp internete girilebilecek park bulmam gerekiyor. Bir hafta sonraysa bir başka acı gerçeği idrak ediyorum: telekomcu şirket veya devlet her ne ise, fena şekilde sahtecilik yapıyor bu internet işinde. 5 saatlik internet 5 saat filan sürmüyor. 3 saatte bitiyor. 1 saatlik alıyorum 45 dakikada bitiyor. İşi gücü bıraktım bunları test ettim, zira eski çakallardan kim kaldı, kimi yiyorsunuz olum siz?! Ama yediler, çatır çatır yediler. Hatta o kadar ki, yediğimiz kazıklarla Küba’da otoban bile yapılır. Hayır bu yaşa geldim El Salvador’da değil, Honduras’ta değil Küba’da kazık yedim ya, yanarım da ona yanarım.

***

Bilgisayarların olduğu yerin yanında havalimanına giden belediye otobüsü durağı gözüme çarpmıştı. İtlik olsun diye iki kez turizm ofisine gidip soruyorum havalimanına giden belediye otobüsü var mı diyerek, ilkinde ‘yok ama var, abi çok zor sen en iyisi taksi tut (25 CUC)’, ikincisindeyse ‘var ama 3 CUC ödemen lazım otobüse, e zor tabii’ yanıtlarıyla karşılaşmıştım. Belediye otobüsüne 3 CUC vermek zorunda olmam ise çok saçmaydı. Şimdiye kadar yerli halka benzeme avantajından yararlanarak mı 1 peso verip biniyordum acaba? Deneyerek görelim diyerek otobüs muavinine 1 pesoyu uzatıp biniyorum ve havalimanı yakınlarında otobüsten inip diğer bir aktarma durağına varıyor, oradan da havalimanına giden bir başka otobüse 3 peso vererek toplamda 4 pesoya havaalanına ulaşıyorum. Öyle çok zor filan değilmiş. Turizm ofisi neden doğru bilgi vermekten kaçınıyor onu da anlamıyorum.

 

IMG_8098

Ciguliden limuzin bile oluyormuş eğer istenirse

Taksiler tabii pahalı olur çünkü 1950 model Amerikan arabaları kullanıyorlar diye bir düşüncenin mantığı da yok. Ülkede petrol (petrolü geçtim zaten ülkede hiç bir şey yok, hammadde yok, şeker kamışı dışında belli bir üretim maddesi de yok) başta olmak üzere bir çok kaynak için dışa bağımlıyken bu büyük motorlu araçları neden yıllardır ellerinde tuttuklarını hiç anlayamadım. Halbuki mis gibi cigulilerle bu işler hem ucuz hem de yedek parça sıkıntısı olmadan yürürdü.

***

Bir başka sosyalist devlet geleneği de çayı şekerli içmek midir yahu? Özellikle SSCB’de yaygın olan, kahveyi çayı size sunmadan önce içine hayvan gibi şeker atıp, gözünüzün önünde karıştırıp vermek burada bir nebze olsun daha iyi. En azından gözünüzün önünde karıştırmıyorlar şekeri. Es kaza ‘cafe cubana’ istediniz mi, içine şeker kamışı sıkıldığından şüphelendiğim şerbet gibi kahve gelir, aman dikkat!

***

Beterin beteri hep beni mi buluyor, kendimden şüphelenmeye başladım. Coppelia diye bunların ünlü bir dondurmacısı varmış, ben de sonradan öğrendim, orada kazık da değil daha beterine denk geldim. Eve en yakın yerde internete girmek için gittiğim parkın yakınında burası dikkatimi çekmişti. Şurada bir dondurma yiyeyim diyerek parkın içindeki mekana doğru yöneliyorum ama girişteki görevli beni durduruyor ve Kübalı olup olmadığımı soruyor. ‘Değilim’ diyorum, zaten aksandan kabak gibi çıkıyoruz ortaya. ‘Burası yalnızca Kübalılar’ için demesin mi!

Eskiden CUC-CUP ayrımı filan daha belirginmiş artık o ayrım pek kalmamış tamam, sadece parası olanlar dışarıda yemek yiyebiliyor, Varadero’ya veya daha başka yerlere seyahat edebiliyor onu da anladık, Kübalılar karne ile istihkaklarını temin ediyor eyvallah da, ulan sikik dondurmacıya bir yabancıyı almamak ne demektir onu kafam almadı işte! Ancak İtalya’nın, Fransa’nın güneyindeki kaba, ırkçı ve faşist yerlerde görebileceğiniz bu ayrımcılığı sosyalist bir ülkede görmek hakikaten insana koyuyor. E o zaman hiç alma ülkeye yabancıyı kardeşim. “Yabancıdır, tabii ki daha fazla ödemek zorunda” kafasına hiç girmiyorum bile, buna onay verenleri de anlamıyorum. Zaten daha önce dediğim gibi hiç bir şeyin ayarı yok Küba’da. Madem inek gibi sağıyorsun yabancıyı o zaman ayrımcılık yapma, yapıyorsan da alenen yapma, ne bileyim. Kızdım yahu.

Kısaca eğer romantik bir sosyalist değilseniz, puro-dans-alkol-parti ortamını sevmiyorsanız, illa Karaip denizine Küba’da gireceğim demiyorsanız, sağlığınız da yerindeyse Küba size şiddetle tavsiye edebileceğim bir ülke değil. Yok efendim son kalan sosyalist ülkelerden birini göreyim gibi bir düşünceniz varsa (ki bu iyice ayıp çünkü burası sirk veya hayvanat bahçesi değil!) sosyalizmden çok, hissedeceğiniz şey kazık yeme potansiyelinizin sınanacağıdır.

Bu da size kalmış.

 

 

Film/Belgesel Önerileri:

Fidel, 1971 Yön. Saul Landau, Nina Serrano

Cuba and the Cameraman, 2017 Yön. Jon Alpert

Che!, 1969 Yön. Richard Fleischer

Soy Cuba, 1964 Yön. Mikhail Kalatozov

 

Kitap Önerileri:

Jean Paul Sartre Küba’yı Anlatıyor

KÜBA’DAN ÇATIRDAMA SESLERİ

 

Dakka bir gol bir. Jose Marti Havalimanı’nda pasaport kontrolünde yine beni kenara ayırıyorlar. Bu seferki hikaye de pasaportumun yepyeni olmasından mütevellittir herhalde diye düşünüyorum beklerken. Halbuki Ankara’daki elçilikte vizeyi verirlerken  eski pasaportunuzu da götürün diye bir uyarıda bulunmamışlardı,. Nitekim genç polis komiseri eski pasaportumun yanımda olup olmadığını soruyor. ‘Yahu neden taşıyayım ki?’ diye yanıtlıyorum basitçe. Sonra ne iş yaptığımı soruyor, yanıtıma müteakip ‘Küba’ya hoşgeldin’ diyor.

Havalimanından kente belediye otobüsü ile ulaşımın çok ama çok zor olduğunu okumuştum, bütün forumlarda ‘seve seve taksi tutmalısınız’ yazıyordu. Oradaki görevlilere: ‘taksi için para değiştirmem gerekir mi?’ diye soruyorum, gerek olmadığını söylüyorlar. ‘Kentte değiştir böylece komisyon da ödemezsin. Taksiye de avro olarak ödeme yap.’ Taksi fiyatı sabit: 25 avro! 12 km yol için sert meblağ ama bu daha bir başlangıçmış meğerse.

 
gettyimages-99646616-640x640

2011’de koyulmuş

Kente doğru yol alırken taksici ile laflıyoruz. Kalacağım yer Devrim Meydanına (Plaza de la Revolucion) oldukça yakın. Gözüme ışıklı Che Guevara ve Camilo Cienfuegos siluetleri çarpıyor. Kimse fotoğrafını çekmediğinden midir nedir, Cienfuegos’u göreceğimi beklemiyordum, şoföre soruyorum ‘Burada Cienfuegos var mıydı önceden?’ Şaşırıyor: ‘Sen nereden biliyorsun Cienfuegos’u?!! Bütün yabancılar Che’yi bilir ama kimse onu tanımaz!’

Cienfuegos, kısaca söyleyecek olursak, Batista güçlerine karşı çarpışan Fidel’in ordusundaki en önemli komutandı. Ama Küba’nın tam bağımsızlığını istemesi dışında kendini belli eden herhangi bir politik çizgisi yoktu. Keza gerillalar iktidarı aldıktan sonra muhaliflerin şiddet yoluyla cezalandırılmalarına karşı çıkmıştı. Raul daha çok arka planda kalmayı sevdiğinden ve Che de Arjantinli olduğundan Küba halkı en çok bu neşeli, gece hayatını ve eğlenmeyi seven genç komutana sempati duymuştu. Öyle ki popülaritesi Fidel’le kıyaslanıyordu. 

 

Castro-huber-matos-camilo-cienfuegos

Üçü bir arada: Cienfuegos, Fidel ve Matos

Havana’yı aldıklarından sonra Camaguey Başkomutanı Huber Matos Fidel’e karşı muhalefet yapmaya başlamıştı. Fidel, Matos’un bir isyan çıkartacağından korkuyordu, dolayısıyla Cienfuegos’u Matos’u tutuklaması için görevlendirdi. Cienfuegos da Camaguey’e giderek Matos’u tutukladı (Matos 1979’a kadar 20 yıl boyunca hapis yatmıştır), ancak dönerken yolculuk yaptığı uçak Florida boğazı açıklarında kayboluyor ve bir daha Cienfuegos’tan haber alınamıyordu. Tüm hummalı aramalara rağmen uçağın parçası bile bulunamamıştı.

 
castro-matos_moderates_03.jpg__2000x1384_q85_crop_subsampling-2_upscale

Matos ve Fidel

Konuyla ilgili birçok spekülasyon mevcut. Hatta bir çok kişi tarafından Cienfuegos’un, Fidel tarafından düzenlenen bir komploya kurban gittiği bile söyleniyor. O sıralar Fidel Castro, kardeşi Raul veya Che’nin aksine komünist değil bilakis sol Kemalist çizgide CeHaPe’ye yakın bir görüşte gibiydi. Şaka bir yana Fidel, sanıyorum 1960’a kadar Küba’nın tam bağımsızlığını istemesi dışında sosyalizm/komünizm lafını ağzına almamıştı. Hatta Sierra Maestra dağlarından yaptıkları radyo yayınlarındaki propaganda konuşmalarında asla ABD karşıtı bir söylemde bulunmamış, iktidarı aldıktan sonra Eisenhower’le bile görüşmeye gitmiştir. Bu görüşme isteği Eisenhower kendisini kabul etmediği için gerçekleşmemiştir ama zamanın Başkan Yardımcısı Nixon, Fidel’i ağırlamıştır. Fidel ABD ziyareti boyunca verdiği demeçlerde ABD karşıtı olmadığını İngilizce olarak dile getirmişti ve bu ziyareti ABD ile iyi ilişkiler kurmak için yaptığını belirtmişti.

 

 

Ama fazla bir zaman geçmeden işler tersine döndü. Sosyalizmin ilanı, Füze Krizi, Domuzlar Körfezi ve elbette ki SSCB ile yakınlaşma oldukça hızlı bir biçimde ilerlemişti.

 

 

Bildiğimiz gibi birkaç istisna dışında sosyalist örgütlerde/devletlerde asıl belirleyici olan hep arka plandakiler olmuştu vitrindekiler değil. Arka plandaki en kızıl unsur da Raul Castro’dur.

 
Fidel Castro, Raul Castro

Ben demiyorum fotoğraf diyor!

Benim şahsi fikrim Küba Sosyalist Devrimi’nin 1959 yılında değil de (çoğunluğu sosyalist olmayan gerillaların Havana’ya girdiklerinde ilk yaptıkları parlamento binasına Küba bayrağı ve Jose Marti’nin portresini asmak olmuştu, Küba’nın Komünist Parti tarafından idaresi 1965’te başladı) uzun yıllara yayılan bir süreçte gerçekleştiği yönünde. Fidel’in gerilla savaşı verdiği sırada gazetelerde çıkan yazıları veya radyo konuşmaları (o zamana dek medya araçlarını bu kadar verimli kullanan bir lider görülmemişti) Küba halkını etkilese bile kentlerde toplu bir ayaklanmaya neden olmamıştı. ABD uzun zamandır rahatsız olduğu Batista’dan desteğini çekince toplam sayıları bini geçmeyen gerillaların sadece altı yüzü Havana’ya girmişti. Havana’da o sırada on beş binden fazla silahlı asker ve polis bulunmaktaydı. Ancak öyle ciddi bir çatışma bile olmamıştı çünkü onları idare eden kişi bir hafta kadar önce milyonlarca doları alıp ülkeden tüymüştü. Ülkedeki zenginler de o sırada bir tepki vermemiş, sonra onlar da birer birer kaçmıştı. 

march-2019-fidel-workers

Oraktır, çekiçtir, en olmadı bir çark filan olaydı ortamda.

İlginçtir, Batista kaçtığı zamana kadar sanki yüz yıldır Küba’yı diktatörlükle yönetiyordu gibi bir düşünce vardır ortalıkta. Aslında fakir bir çiftçi ailesinden gelen bu kara kuru adam, 1933’te gerçekleşen ve bir çavuşken başını çektiği ‘Çavuşlar Darbesi’nden Küba’nın en güçlü politik figürü olarak çıkmıştı. İlk kez 1940 yılında Küba’nın başkanı seçildiğinde içinde Komünist Parti’nin de olduğu Demokratik Sosyalist Koalisyon’un tam desteğini almıştı. 1944 yılına kadar Küba’da kadın haklarının iyileştirilmesi, iş gününün sekiz saate indirilmesi, sağlık reformu ve tıp eğitimi konusunda sayısız reformu gerçekleştirmiş ve sosyal bir devlet kurma yolunda büyük aşamalar kaydetmiştir. O yıllarda Küba ordusunda ve polis kuvvetlerinde ilk kez zenci ve melezler yüksek rütbeler almaya başlamıştı.  En önemli hamlesi ise 19. yüzyıl sonundaki ABD işgalinden bu yana Küba Anayasası’nda yer alan, ABD’nin Küba’ya doğrudan müdahale hakkını kaldırmasıydı. 

young-batista-1
bat2

Batista’nın kötü şöhreti iktidara ikinci kez, ancak bu kez askeri-diktatör olarak gelmesi ile başlıyor ve bu kötü şöhret ilk döneminde yaptığı iyi işleri bile unutturuyor. JFK bunu alenen dile getirmiş: “Fidel Castro’nun Sierra Maestra’da haklı bir şekilde adalet çağrısı yaptığı ve özellikle Küba’yı yolsuzluktan kurtarmak için yanıp tutuştuğunu ifade ettiği beyannameyi onaylıyorum. Hatta daha da ileri giderek şunu söylemek isterim: Batista, bir ölçüde Birleşik Devletler’in bazı günahlarının vücut bulmuş halidir. Şimdi bu günahların bedelini ödemeliyiz. Batista rejimi konusunda ilk Kübalı devrimcilerle aynı fikirdeyim. Bu son derece açık.”

Yani derin devlet Kennedy’yi boşuna öldürmemiş! Diyeceksiniz ki ‘Domuzlar Körfezi rezaleti JFK döneminde olmamış mıydı?’ Doğru ama bu Nixon’un Başkan Yardımcılığı yaparken planladığı bir harekattı. Nixon Başkanlık seçimini kaybedeceğini asla ve asla düşünmediğinden harekatı Pentagon’a kabul ettirmişti. Yani Miami’deki Kübalıların çıkartma yapmak için CIA tarafından eğitilmeleri ta Nixon döneminde başlamıştı. Beklenmedik bir şekilde Başkan seçilen JFK de Pentagon tarafından harekata onay vermesi için zorlanmıştı.

cropped_John_F_Kennedy_cigar

Rahmetlinin 1962 ambargosunu imzalamadan hemen önce 1200 tane Küba purosunu sakladığı söylenir.

Halkın içinden gelen fakir ve solcu bir askerin klişe bir hikaye gibi zengin ve faşist bir diktatöre dönüşmesi pek ilgi çekici gelmiyor tabii. Asıl ilginç olan, sonradan zengin olmuş bir şeker kamışı tüccarının kendi soyadını yıllarca vermediği gayri meşru oğlunun Cizvit okulunda yetiştirildikten sonra avukat çıkması, sonra maceracı bir gerilla mücadelesi verip yıllar içinde dünyanın en önemli komünist liderlerinden birisine dönüşmesidir sanırım. Demeçleri, aşkları, gelgitleri ile Fidel Castro 1976 yılına kadar Küba’da başbakanlık yapmış (gerillalar iktidarı ele geçirdikten sonraki ilk başbakan Jose Miro Cardona’ydı) daha sonra 2008 yılına kadar başkan koltuğunda oturmuştur (1959’dan sonraki ilk başkan çok kısa bir süreliğine Manuel Urrutia Lleo, ikincisi ise Fidel Castro yerini alana dek Osvaldo Dorticós Torrado idi). Yani, adamın aşığına: ‘Yo soy Cuba / ben Küba’yım’ demesi boşuna değilmiş.

marita lorenz

Marita Lorenz'in hayat hikayesini okumanız şiddetle tavsiye edilir.

 

Küba tarihi o kadar kaotik ve iç içe geçmiş ki kısaca değinelim derken derinlere doğru ilerlemeye başladık bile. Aman!

Günümüze dönecek olursak, Havana’nın genelinde çok acayip bir yoksulluk hakim. Tuttuğum odanın bulunduğu ev Vedado’da. Zamanında varlıklı ailelerin mekanıymış bu bölge. Evler çok odalı ve büyük. Demek ki burada oturanlar eski varlıklı ailelerden geliyor ya da devrim sonrasında buralara konuşlandırılmışlar. Ne olursa olsun son yıllarda bu büyük evlerdeki odalarını kiraya verebilenler aldıkları bir veya iki günlük kira ücreti ile bir aylık maaşlarının üzerinde bir kazanç elde edebiliyor. Yani kısacası evini kiralayanlar bir çeşit zengin sınıfını oluşturmaya başlamış bile. Diğer bir durumu iyi olan tayfa ise, zamanında Florida’ya kapağı atmış olanların akrabaları.

061617mariel_960x540

1970’lerin sonuna doğru ABD’nin Küba’yı kapalı bir diktatörlük olarak sürekli suçlaması ve 1980’de 10.000 Kübalının Havana’daki Peru Elçiliği üzerinden iltica talebinde bulunmasına tepki olarak Fidel Castro 15 Nisan’dan 31 Ekim’e kadar sınırlarını açacağını duyurmuştu: Bizi istemeyeni biz hiç istemeyiz! Bu süre zarfında Mariel Boatlift Krizi adı verilen ve deniz yolu ile gerçekleşen göçte 125.000 Kübalı ABD’ye kaçmıştır. Bir yandan Fidel’in de ülkede ne kadar katil, psikopat ve akıl hastası varsa teknelere doldurarak ABD’ye postalaması ABD Başkanı Jimmy Carter’ın başını oldukça ağrıtmıştı.

Küba'dan gelip Miami'ye çöken çakalların hikayesi Scarface filmine konu olmuştu.

Küba’da uzun zamandır Florida’daki akrabalardan gelen aylık 200-300 dolarla resmen ihya olan insanlar var, çünkü memur/işçi/doktor maaşının 30-40 ABD doları olduğu bir yerden bahsediyoruz. Bunun yanı sıra Küba’da yıllardır kullanılan iki para biriminin ayrımı durumu iyice belirsizleşmiş durumda. CUP, halkın kullandığı para birimi olan peso iken CUC değiştirilebilir para birimi olarak sadece yabancıların kullanımına sokulmuştu. Yani eskiden yerli halk peso (CUP) yabancılar ise convertible peso / chavito (CUC) olarak ödeme yapıyordu. 

CUC

Ernesto'yu paranın üzerine basmak pek hoş olmamış gibi.

Bu iki para biriminin arasında 1/25 oranında bir fark var; 1 CUC şu anda 1 avro civarında, daha önce 1 ABD dolarından işlem görüyormuş. Şimdiyse herkes hem CUP hem de CUC olarak ödeme yapabiliyor. Eskiden yerli halkın CUC’la çok da işi olmuyormuş. Şimdiyse hem yerli hem de yabancılar iki para birimini de kullanmak durumundalar. Eskiden sadece yabancıların kabul edildiği Varadero’daki ‘lüks’ otellere artık yerliler de girebiliyor (parası olanlar tabii ki). İyi bir restoranda yemek yemenin maliyeti ise 10 CUC’tan başlıyor.

İşin daha ilginci ulaşım. Havana’da belediye otobüsü fiyatı 1 peso yani 25 kuruş gibi bir şey, ama yabancıların çok tercih ettiği bir ulaşım aracı değil nedense. Bir başka yaygın ulaşım aracı taksi dolmuş olan ‘taxi collectiva’. Bunun ücreti yerliler için 5 CUP iken yabancılar için 3 veya 5 CUC civarı olabiliyor (artık ne denk getirirlerse, şoför tipine filan bakıp karar veriyor galiba). 

IMG_8187

Önde mafyatik 50'lerden kalma benzin canavarı Chevrolet, arkada Sovyetik günlerden Moskoviç. Bunların her ikisi de şehirlerarasında taksi-dolmuş olarak kullanılıyor.

Şehirlerarası seyahatler herkes için CUC üzerinden hesaplanıyor. Mesela Havana-Trinidad arası 350 km olan ve yedi ila sekiz saat süren otobüs yolculuğunun ücreti 25 CUC, bunu taksi dolmuşla yaparsanız dört saat kadar sürüyor ve 35 CUC. Ama daha kısa bir mesafe olan Varadero-Havana arasında taksi tutarsanız 90 CUC, taksi dolmuş bulabilirseniz 30 CUC. Niye bu kadar pahalı? Çünkü Varadero turistik yer! Buraya gelebilenin balyası vardır, onu da harcamaya gelmiştir, nokta.

Küba’da kör tuttuğunu öpüyor, hiçbir şeyin ayarı yok: Varadero’da tuk-tuk çeviriyorum kadın 10 CUC istiyor yürüyerek geldiğim 3 km yere. Taksi çeviriyorum 4 CUC diyor klimalı araç şoförü. Bütün yabancıları embesil filan sanmak köylü kurnazlığı mıdır, çakallık mıdır yoksa mallık mıdır bilemiyorum. Gerçek sosyalizm bu olmamalı.

IMG_8086

Liberta önünde bekleyenler.

Zenginleşen tayfa dışarıda yiyebiliyor demiştik, ayda 30 CUC maaş alan vatandaş ise liberta denilen dükkanlardan karne ile aylık tayın istihkakını alabiliyor. Bebeğin/çocuğun günlük süt ihtiyacından gencin/yaşlısının etine kadar her türlü besin ihtiyacı detaylı olarak hesaplanıyor ve halka eşit ve adil bir biçimde temin ediliyor. Yani devlet vatandaşını zinhar aç bırakmıyor ki gerçek sosyalizm buna benzer bir şey olmalı zaten. 

Ama fakir halk bakıyor zengin dışarıdaki restoranlarda karne ile temin edilemeyen karidesi, ahtapotu götürüyor; e canı çekiyor bunun da tabii. Neden, çünkü insan dediğin azla yetinmez, hep daha fazlasını ister. Bir yandan da televizyonda ABD propagandasına maruz kalıyor, bunların (tıpkı bizimki gibi) ABD’lilerin bokunu pisliğini temizleyen gurbetçi akrabaları ABD’deki hayatlarını övünce bunların da kafası karışıyor zaar. Bilmiyor ki dünyanın en iyi sağlık sistemlerinden birine sahip olan ülkesinde bedavaya bu hizmeti alabildiğini. Ulan paran yoksa ABD’de seni morga bile koymuyorlar ne hastanesi! ABD’deki ırkçılığa/ayrımcılığa değinmeye gerek bile yok.

Çok kafanız karışmasın ‘ne diyor lan bu övüyor mu dövüyor mu?’ diye. Ben ne gördüysem onu yazıyorum ve dürüst olmaya çalışıyorum. Anarşistiz dediysek… 

Micheal Moore'un Sicko belgeselinden Küba ile ilgili bölüm.

Ve o kocaman ABD, dünyanın süper gücü ABD, dünyanın en büyük silah üreticisi olan ABD bu küçücük ülkeye yıllardır ambargo uyguluyor hiç utanmadan. Çünkü biliyorlar ki bu küçük ülke diğer ülkelere örnek olabilir, hatta tanrı korusun komünizm belası bulaşıcı bir hastalık olarak kendi topraklarına bile sıçrayabilir. Aman aman! Obama’nın herkese sağlık güvencesi sağlayacağını duyan sağcıların ‘ülkeye komünizm geliyor, ben neden fakirin sağlık ücretini ödeyeyim’ diyerek ayaklanmalarını, Beyaz Saray’ı taşlamalarını hatırlayın. O sağlık güvence sistemi parlementodan tam olarak geçmedi sonuçta, geçirtmediler! Bir yandan o rezil sistemiyle ABD’de bulunan obez sayısı dünyadaki aç insan sayısı ile kıyaslanabilecek kadar çok.

Küba ise Bloomberg’in 2019 sıralamasında en sağlıklı 30. ülke olarak gösteriliyor ki bir sürü Avrupa ülkesinin bile önündeler. Akciğer kanserine karşı 2011 yılında buldukları aşıyı (Küba’da ücretsiz) yurtdışında bir dolardan satmak istemeleri büyük ilaç şirketleri tarafından protesto edilmişti (çünkü kendileri binlerce dolardan satabilecekken Küba haksız rekabet yapıyormuş, yuh!). Kırktan fazla ülkeye doktor veya hemşire gönderebilecek kadar çok sayıda doktor-hemşire yetiştirebiliyorlar. Anneden bebeğine AIDS ve frenginin bulaşmasını önleyen ilk ülke olmasının yanı sıra Çernobil’de 1986 faciasında radyasyona maruz kalan 24.000 çocuğun bakım ve tedavilerini de üstlenmiş, SSCB çöktükten sonra girdikleri büyük ekonomik darboğazda bile çocukların tedavilerini yarım bırakmamışlardı. Çocukları karşılarken koca Fidel’in göz yaşlarını gizlemek için kameraya arkasını dönmesi beni bile duygulandırdı.

 

Lan bu dünya nasıl bir dünyadır...

 

 

I. BÖLÜM'ün sonu. Devamı II. BÖLÜM'de AYARSIZ KÜBA

 

İlgilenenler İçin:

Granma Fidel liderliğindeki gerillaların Meksika’dan Küba’ya geçmek için bindikleri teknenin adı, Küba devletinin sesi olarak internet sitesine de adını vermiş: http://www.granma.cu/

Camilo ile ilgili belgesel: https://www.youtube.com/watch?v=5O8jRWHt_fc

Fidel’in fırtınalı aşkı: https://www.youtube.com/watch?v=7zYS2Ipsvm0&pbjreload=10

JFK'nin demeci: “I approved the proclamation which Fidel Castro made in the Sierra Maestra, when he justifiably called for justice and especially yearned to rid Cuba of corruption. I will even go further: to some extent it is as though Batista was the incarnation of a number of sins on the part of the United States. Now we shall have to pay for those sins. In the matter of the Batista regime, I am in agreement with the first Cuban revolutionaries. That is perfectly clear.” (24 Ekim 1963)

 

İRAN (OVERRATED) BÖLÜM II

Ulaşım

2015’te ara verilen tren seferleri TCDD ile yapılan karşılıklı anlaşma neticesinde 2018 yılında Van-Tebriz olarak İran Tren Yolları tarafından tekrar başlatıldı. Tren Van’dan 21:30’da kalkıyor ve sabaha karşı 04:00 sularında Tebriz’e varıyor. Bilet ise yalnızca TCDD’nin yurtdışı satışı yapan gişelerinden alınabiliyor. Hava yolunun bir başka alternatifi ise Doğu Beyazıt’tan Tebriz’e kalkan otobüsler. İran içinde ise uzun mesafeleri uçakla almak mantıklı gibi. Otobüsler genelde konforlu ve trenler de hiç fena değil. 

 

İletişim

Ülkemizde kimilerinin iddia ettiğinin aksine, İran’da Türkçe yaygın olarak konuşulmuyor. Türkçe konuşulan yerler Azerbaycan (nüfusun %16’sı, ama Azeriler Farsça da konuşmakla yükümlü) ve Erdebil Bölgesi. Şiraz-İsfahan taraflarında Türkçe konuşan Kaşkay (Qashqai) halkına rastlamak mümkün. Tahran’da ise özellikle esnaf arasında Azeri ve Türkmene denk gelmek olası. Bunların dışında İran’da konuşulan hakim dil Hint-Avrupa kökenli olan ve Kürtçeye (Kürtler İran nüfusunun %10’unu oluşturuyor) yakın bir dil olan Farsça’dır (nüfusun %61’inin ana dili) ve bu dilin, Ural Dil Ailesi grubundan olan dilimizle, kullandığımız ortak kelimeler haricinde alakası yoktur. Bu ortak kelimelerin dilimize girmesi özellikle günümüz İran topraklarında hakimiyet kuran Selçuklu İmparatorluğu’nun Farsçayı devletin resmi yazışma dili olarak kullanılması ile başlamıştır. 

Azerbaycanlılar veya özellikle Erdebilli Türkmenler konuştukları dile Türkçe, bizimkine ise İstanboli diyorlar, yani İstanbulca. Eh, doğru söze ne denir.

Kaşkay dili ise Azeri Türkçesine benziyor ama halkın kılık kıyafeti nedense Kürtleri anımsattı bana (çakal turizm şirketlerinin nomad turları diye düzenlediği turlar var Kaşkaylara ama fiyatları fecii). Bu arada İran nüfusunun %6’sını oluşturan Lurlar ve %2’sini oluşturan Beluşlar da ülkenin diğer etnik zenginliklerindendir. Gerçi anadili artık Farsça olmuş bir sürü etnik grup hala mevcut ama asimilasyon bir ulus-devlet geleneği olarak halkları feci biçimde baskılıyor, kimlikleri yok ediyor.

 

Kaşkaylar

Görülmesi Gereken Yerler: Qeshm / Keşm Adası

Biraz önce bahsettiğim farklı etnik gruplardan bir kısmı İran’ın güney bölgesinde yaşayan Hindistan kökenli halklar. Derileri oldukça koyu olan bu insanlar sanıyorum Orta Çağ’da bölgeyi iskan edinmişler. Farsçayı kendilerine has bir şive ile konuşuyorlar ve giyim kuşamları oldukça renkli.

 

IMG_6039 2

 

Adanın ana geçim kaynağı Laft adlı yerleşimde döndürülen kaçakçılık. İran’da bulunması zor veya pahalı olan bir şeyi istediğinizde buraya sipariş geçiyorsunuz (bir takım karanlık yollardan tabii). Adada sıkça rastlayabileceğiniz plakaları silik veya hiç olmayan pikaplar benzin istasyonundan doldurdukları benzini balıkçı teknelerine yüklüyor ve karşıdaki Umman toprağı olan Khasab’taki kaçakçılarla değiş tokuş etmek sureti ile ekmeğine bakıyor. Söylentiye göre işin başında Devrim Muhafızları bulunuyormuş. Diğer önemli geçim kaynağı ise balıkçılık.

 
IMG_5878 2

Beyaz İranlılara 'sizin orada deveye biniyormuşsunuz' deyip kafayı yedirmek ister misiniz? (aynı biz ama tek fark, güneyinde gerçekten de develer var)

 

Keşm adası UNESCO'nun tescillenmiş Global Geoparklarından birisi. Adada sadece dört çekerli araç ile gidilebilen Namakdan adlı tuz mağarası var. Onun dışında Chahkouh/Çaku Kanyonu, Hara mangrov ormanı, Yıldız Vadisi görülmeye değer yerler. Bütün bu yerleri araba kiralayarak bir gün içinde ziyaret edebilirsiniz. Tabii bir de yunus izlemek için yakınlardaki Hengam adasına yapılan tekne turları var. Yunuslar saat 11:00’e kadar mesai yaptığından daha erken gitmekte yarar var. (Sürücülü araç kiralamak için tavsiyem Türkçe ve İngilizce de konuşan Meyhan'dır +989039132474, selamımı iletin yardımcı olur.)

 
IMG_5797 2
 

Adaya Bander Abbas kentinden tekne ile geçebiliyorsunuz. Ama kentte kalmasanız da olur hatta kalmayın derim, zira pek bir şey yok.

 
IMG_5930 2
 

Güney kıyı bölgesinde ve adalarında Portekizlilere ait Ortaçağdan kalma kale kalıntıları görme imkanınız var.

 

Hurmooz / Hürmüz Adası 

Yine Bander Abbas’tan veya Keşm Adasından tekne ile direk geçebileceğiniz bu ada, zamanında hippiler tarafından keşfedilmiş ve şimdi ise popülerite patlaması yapmaya aday. Adada eskiden sadece kamp yapmak veya yerel halkın kiraladığı odalarında kalmak mümkünken son yıllarda bir kaç hostel ve kısa bir süre önce de adanın ilk oteli açılmış. Sanıyorum yakında yeni oteller açılmaya başlayacak veya ada bir eko-turizm merkezi olacak. Yani adaya bir an önce gitmekte fayda var; zira burası hayatımda gördüğüm en değişik, en tuhaf adalardan birisi.

 
IMG_6016

 

Kırmızı ada diye bilinse de adanın jeolojik yapısı çok renkli. Kendinizi direk başka bir gezegende gibi hissetmeniz olası. Hatta farklı yerlerde farklı gezegenlerdeymişsiniz gibi izlenimlere kapılmanız kaçınılmaz. Ada halkı gerçekten misafirperver ve taruf denilen geleneği halen uygulamaktadır.

 

IMG_6035 2
IMG_6008

 

Adayı gezmek için eğer profesyonel dağ bisikletçisi değilseniz kesinlikle bisiklet kiralamayın. Çok fazla yokuş var ve bunun yanı sıra ziyaret edilecek yerler iyi işaretlenmemiş, kaçırabilirsiniz. En iyisi tuk-tuk kiralamak. Tuk-tukçular genelde adanın sağ tarafından gidiyor ve adayı turlamadan dönüyor. Anlaşma yapmadan önce sol tarafı görmek istediğinizi de belirtin, bu şekilde adada yaşayan ve soyu oldukça azalmış olan geyikleri görme şansınız artar. Adanın yemekleri ise bence İran’da yiyebileceğiniz en leziz yemeklerdir. Özellikle karides konusunda uzmanlar. Eklemeden geçmeyeyim, yemeklerde baharat olarak adanın kumundan da kullanıyorlar, dünyada yenilebilir kumun olduğu yerlerden biriymiş burası.

 
IMG_5936 2
IMG_6064 2

 

ŞİRAZ

Bence İran’ın açık ara en overrated yeri Şiraz kentidir. Kentte ilgimi çeken pek bir şey yok, bilakis müzedir, camidir, bahçedir nereye girmek isterseniz fiyat hep aynı ve yabancıya çok daha pahalı tabii ki. Eğer tipiniz İranlıyı andırıyorsa ‘yek nefer’ diyip İranlı fiyatından yararlanabilirsiniz. Ama yabancı olduğunuzu çakozlarsa girmeyin hiç bir yere, değmez. Çekmişler güzel filtrelerle, instagram filan derken yok pembe camii, yok morlu bahçe, geçiniz efendim. Hiç mi bahçe görmedik. Ayrıca camiye para verilip mi girilirmiş!

 
IMG_6173 2
IMG_6313 2

Persepolis ve Nekrepolisi

Persepolis

Şiraz kötü dedik ama sanıyorum Persepolis’i görmek için Şiraz’a uğramak şart. Antik alana en kolay ulaşım ise Şiraz’dan bir taksi ayarlayıp uygun bir fiyata anlaşmakla alakalı. Sadece Persepolis’i değil Necropolis’i de ziyaret ediniz.

 

IMG_6210 2
IMG_6196 2
IMG_6184 2

İlk resimde Ahameniş İmparatorluğunun içindeki halklardan biri olan Lidyalıların Krala getirdiği hediyeler. Diğer rölyeflerde bizim topraklardan Karya, Kapadokya ve Ermeni halkları da mevcut. İkinci resim o zamanlar perspektif bulunmadığından askerlerin önlü arkalı çizimi. Son resimde ise simgesel anlamı olan erkek aslanın ceylana arkadan saldırması. Normalde erkek aslanlar avlanmaz, avlandıkları takdirde ise avına arkadan değil direk gırtlaktan saldırır. Bu rölyeften sanıyorum bütün Persepolis'te on iki tane var.

 

Galat / Qalat Köyü

Sanırım eski bir Ermeni yerleşimi olan köy şu aralar İran cigaratörlüğünün başkenti olarak ün yapmış. Henüz köy girişinde ortalığı sis almış gibi bir görüntü hasıl oluyor ama bu ortamdaki fosurdatmanın bir sonucu, başka da bir şey değil. Burası mollaların da pek uğradığı bir yer olmasa gerek; zira kızlı erkekli, genç yaşlı bir sürü grup burada piknik yapıyor. Ortamda yeni trend olan şekilli kafe ve restoranlar mevcut.

Buraya kentten kalkan belediye otobüsü ile kolayca ulaşmak mümkün. Taksi filan tutmaya hiç gerek yok zira ne kadar kalacağınızı bilemezsiniz. Çünkü köyün hemen dışında güzel bir patika ile ulaşabileceğiniz bir kaç tane şelale de mevcut.

 

IMG_6347 2
 

YEZD

Dünya’daki en ilginç yerleşimlerden birisi olan Yezd’in eski kent yapısı tamamen kerpiçten oluşuyor. Aynı zamanda kent dünyanın en kadim tek tanrılı dini olan Zerdüştlüğün de merkezi. Kutsal yerleri olan Ateşkadeh (ismi aynen bu) içindeki ateşin dört yüz yıldır sönmediği söyleniyor. Kentte Zerdüştlüğü tanıtan bir müze bunun yanı sıra kent dışında ise sadece bir kaç tanesi ziyaret edilebilen Zerdüştlerin mezarlığı diyebileceğimiz Dakhme’ler var. Ahmak batılılar bunlara sessizlik kuleleri adını takmışlar ama dahkme yargı yeri anlamına geliyor. Normalde ulaşımı çok zor olan bu yerlere ölüler konuyla ilgili din adamlarınca çıkarılıp bırakılıyormuş. Bu teknik devletçe 1950’lerde yasaklanmış.

 
IMG_6475
IMG_6521

Foto 1: Ateşkadeh                                                                                    Foto 2: Dahkme

IMG_6435

Yezd genel görünüm

 

Yezd’den bir günlük araba turu ile ziyaret edebileceğiniz Kharanak, Meybod gibi yerleşimlerin yanı sıra, asıl çoğunluğu Hindistan’da olan Zerdüştlerin hacı olmak için geldikleri Chak Chak da görülmeye değer yerlerden. Çöl turu veya kampı yapmak isterseniz Yezd doğru seçim olacaktır. (Sürücü için Mohzen'le irtibata geçilebilir: +989133522985, Mohzen'le bayağı bir dolandık. Bir gün buna 'ya burada dini malzeme satan yerler varmış' diye soruyorum hemen 'abi kamçı mı alacaksın? diye atlıyor. Arkadaş alnımızda BDSM'ci diye mi yazıyor anlamadım. Evet, orada Kerbela anmaları esnasında kendini -başkasını değil- dövmek için kamçı zincir filan satılıyor ama mevsiminde gitmek gerekiyormuş.)

 
IMG_6591 2
IMG_6604 2
IMG_6473

İlk foto Kharanak'taki döner kuleli camii, ikinci foto Çak Çak'taki Ateşkadeh, son fotoda ünlü badgir (becir) yani sıcak bölgelerde bina içini soğutmaya yarayan rüzgar yakalayan kuleler, antik klima aracı.

 

Verzene / Varzanah Köyü

Sanıyorum wikitravel yazarı ya bunlardan rüşvet almış ya da kendisi bizzat şahsen buralı. Aman kaçırmayın, kesin uğrayın gibi cümlelerin gazına gelip köye gidiyorum ve fakat o da ne?! Köyde bir bok yok, güvercin kulesi filan var tamamen tırt. Etrafını gezeyim diyorum, etrafta da bir bok yok. Bir iki tane tepe, yıkılmış bir Selçuklu Kervansarayı, tuz gölü/çölü (bu fena değil ama uzak), çöl (Yezd’de mevcut). ‘E hani burada İran zebrası varmış?’ diye soruyorum, ‘abi kırk yıl kadar önce vardı, evet’ diye yanıtlıyorlar. 

Kısacası gitmeyin!

IMG_5788 2
IMG_6722

İlk fotodaki sıcak bölgelerde her otuz kilometrede bir bulunan su depoları. İkincisi Varzaneh'teki tuz gölü.

IMG_6745
 

İSFAHAN

İran’ın en turistik ve en şekilli kenti İsfahan galiba. Yalnız kentin ortasından geçen koca nehri kurutmasalar iyi olacakmış. Şimdiye kadar yattığım İranlı ayağı burada tutmuyor, çakal esnaf anında uyanıyor benim yabancı olduğuma. Burada da birisi kentin içinde ve hala faal olan Ateşkadeh ve Ateşgah var. Kentin en şık ve en modern bölgesi Ermeni mahallesi. Buradaki kilise kompleksi oldukça ilginç. İran’ın ortasındaki bir ortodox kilisesinde Katolik fresklerine benzeyen çizimler görmek gerçekten şaşırtıcı.

 
IMG_6813
IMG_6824
 

Kentin Yahudi mahallesinde bulunan bir sürü Sinagog ise kapalı, Yahudilerin çoğu özellikle Ahmedinejat hükümeti sırasındaki ayrımcı dilden korkarak ülkeyi terk etmiş.

Kentin dışındaki tepelere doğru çıkan bir de teleferik var. Müzelere kesin uğrayın. Trajik Çaldıran Muhaberesi'nin betimlendiği nefis bir duvar resmini de göreceksiniz.

 
IMG_6859
IMG_6898

Yahudi Mahallesi oldukça fakir kalmış. İkinci fotodaki mekan ise İsfahan'ın en popüler doogh (ayran) içip baklava yenilen yeri. İçki olmayınca yönelimler de tuhaflaşıyor mu ne?

 

KAŞAN 

Çakma Yezd gibi kent olan Kaşan’da mimariye özel bir ilginiz yoksa pek de görebileceğiniz bir şey yok. Kukla müzesi ilginç olabilir ama sadece bunu görmek için de gitmeye değer mi bilemedim.

 
IMG_6942

İran'da köklü bir kukla kültürü var. Ancak çocuklara izlettiği devasa kuklalardan ben bile tırstım çocuk ne yapsın? Yetkilileri göreve çağıracağım da vazgeçiyorum.

 

Abyane

Ancak Kaşan’a bir şekilde gittiyseniz bu köyü görmekte yarar olabilir. Kaşan’dan buraya giden bir otobüs yok, ancak taksi ile gidebilirsiniz. Snapp uygulaması ise İran’ın olmazsa olmazı, bir çeşit über. Bununla direkman en az yarı fiyatına seyahat edebiliyorsunuz. 

Abyane’de halen antik Pehleviceye benzeyen bir dil konuşuluyor, yani modern Farsça değil, oranın yerel dili. Köy ise tamamen kırmızı evlerden oluşuyor. Köyün dışında yürüyüş parkurları mevcut.

IMG_6953
IMG_6961
IMG_6967

 

TAHRAN

Kent bana İstanbul’u anımsattı. İstanbul derken Bebek, Nişantaşı’nı değil de Mecidiyeköy, Esenler, Güngören gibi yani İstanbul’un yüzde 80’ini oluşturan çarpık ve şuursuz kentleşme örneğini demek istiyorum. Tahran’da ulaşım için kesinlikle metroyu tercih edin, trafikten de uzak durmaya bakın. Kentin belli bir merkezi olmadığı için yürümekten de kaçının zira mesafeler uzun ve yürüyüş tatsız. Arkeoloji, İslam Eserleri Müzesi, Ateşkadeh, Sinema Müzesi, Müzik Enstrümanları Müzesi ve kentin dışındaki Elbruz dağları görülmeye değer yerlerden. Kentin sanat yaşamı da bir hayli renkli eğer ilgiliyseniz. 

 

IMG_5645
IMG_5656
IMG_5681 2

Tahran'daki sokak heykelleri şahane. Film müzesinden çakma Kemal Sunal'lı film. Müzik müzesinden saz örnekleri.

 

TEBRİZ

Soydaşlarımızın yaşadığı kente yukarıda bahsettiğim İran über’i snapp gelir gelmez Tebrizli taksicilerin yaptığı ilk iş bunları dövmek olmuş. Yazının birinci bölümünde bahsettiğim gibi resmi İran politikası Azerilerin Türkleşmiş İranlılar olduğunu söylüyor. Yahu öyle olsa bile şu davranış biçimi bile elemanların ne kadar Türk olduğunu göstermiyor mu?

IMG_5354
IMG_5379

Müze bahçesindeki balballar. Özellikle bir tanesi Hakkari'de bulunan ve menşei bilinmeyen stelleri andırıyor. Foto 2: Kedici teyzeler olduğu sürece umut var demektir. Ne yazık ki İran'ın sokak kedileri genelde insanlardan korkuyor bizdeki durumun aksine.

Tebriz’de en görülmeye değer yerler Arkeoloji müzesi, Amir Nizam Evi (bu aynı zamanda Kaçar Müzesi), pazar, Behnam Evi ve Gök Camii. Kentin biraz dışında (yeni açılan metro ile gidilebiliyor) Şah Goli parkı eskiden solcuların takıldığı restoranıyla da meşhurmuş. Kentin modern kısmındaysa yeni açılan kafeler var. Burada da kentin Ermeni mahallesi daha şık bir görüntü sergiliyor.

IMG_6140
IMG_6788
IMG_6499

İran'daki camiler çift minareli ise Şii, tek minareli ise Sunni olduğunu gösteriyor. Eğer minaresiz ise bir kadın tarafından yaptırılmıştır. İkinci foto Kaçar dönemini yansıtan bir yapıt. İranlı milliyetçiler, bütün o çekik gözlere rağmen Kaçarların Türk olduğunu kabul etmez. Son foto ise müslüman bir hoca filan değil, dünyanın en eski dualarından birisini eden Zerdüşt din adamı (İslamiyetten en az 2000 yıl önceki bir dönemden kalan).

 

SONUÇ

En nihayetinde İran da, halkın çoğunun misafirperverliği, yardımseverliği, turist kazıklamaya kalkmaması, güvenli bir ülke olması, ulaşımın kolaylığı, doğal güzellikleri, tarihi ve kültürü ile  görülmesi gereken ülkelerden biri. Ancak şunları da gözden kaçırmamak gerek: yıllardır islami otokratik yönetim biçimi ile insanlarını baskı altında tutmuş, muhalifleri en sert biçimde cezalandırmış, idam etmiş veya hapislerde yargısız infaza tabii tutmuştur. Bunun yanı sıra hiç de adil olmayan bu düzende, mollalar ve devrim muhafızları zenginleştikçe zenginleşmiş, kendi çocuklarını sürekli şeytan olarak lanse ettikleri ABD’nin üniversitelerinde okutmuş, çocuklarının oradaki kokolu partilerden geri kalmamalarını sağlamıştır (tanıdık geliyor mu?). Bunun yanı sıra Irak’la yaptıkları ve gereksiz yere uzayan saçma savaşta fakir çocuklarını cepheye sürmekten imtina etmemiştir. 

Kadını değersizleştirip ahlak zaptiyesi adı altında namus bekçiliği yaparken kendi ahlakını asla sorgulamayan bu düzen, sokaklarda dilenen bir sürü çocuğun da taciz edilmesini engellememiştir. Zaten islami zihinlerdeki en büyük sorunlardan birisi olan sübyancılık hastalıklı bir unsur olarak buradaki devlet yönetiminde de görülmektedir.

Bu baskıcı düzen içinden sıyrılan ve büyük işler yapan yönetmenlerinin film yapmasını yasaklamış, ev hapislerinde sosyal olarak ölüme mahkum etmiştir. Feminist mücadeledeki kadınların ise hapishanelerde başlarına ne geldiğini duyan bile olmamıştır.

Muhalefet o kadar bastırılmıştır ki şu anda bu düzene alternatif olabilecek hiçbir hareket bulunmamaktadır.

İran’a tabii ki gitmeli ama coşup övmeden önce de üç kez düşünmekte yarar var.

 

İRAN’I TERSTEN OKUMAK

I. BÖLÜM

İran'a giden gezgininden yazarına, goygoycusundan kolpacısına öve öve bitiremediği, gitmeyenlerin ise korku ve şüpheyle yaklaştığı, yıllardır içimde ukte olmuş bu gizemli ülkeye en sonunda gidebilmenin haklı gururu ile bu satırları kaleme alıyorum. Yazıyı yazarken elimden geldiğince nesnel olmaya çalıştım, aşırı hezeyan ve nefrete kapılmaksızın gözlemlerimi, öğrendiklerimi paylaşmaya çalıştım; bir hatamız olursa şimdiden af ola...

Çok değerli karikatürist Umut Sarıkaya'nın bir karikatürü
(bu arada Naber'in yeni sayısını almayanı dövüyorlar)

TARİH

Eğer bir seyyahsanız gideceğiniz ülkenin kültürünü, tarihini biraz bilmekte fayda vardır. Gerçi ben olayı biraz abarttım ama olsun.

İran'ın bir ülke olarak resmi adı oldukça yeni sayılır. İlk kez Partlar[1] döneminde kullanılan Eran ya da Aryan (Nazilerin saf ırk saçmalığını aldıkları isim) adının biraz dönüştürülüp İran olarak kullanılması 1935 yılında Şah Rıza Pehlevi döneminde gerçekleşiyor. Şah Rıza o zamanlar fena şekilde moda olan ulus devlet düşüncesini uygulayarak ülkedeki herkes Farstır/İranlıdır görüşünü benimsemiş, benimsetmeye çalışmıştır. Şimdiki İslam Cumhuriyeti de bunu aynen devam ettirmektedir. Bu zihniyete örnek verecek olursak kuzeyde yaşayan Azeriler aslında Fars olup sonradan Türkçe konuşmaya başlamışlardır gibi, bize aslında çok da uzak olmayan bir model karşımıza çıkmaktadır (bkz. Dağ Türkü=Kürt, TC resmi görüşü gibi).

 

IMG_5594
turk

Türkçe Farsçanın bir diyalektiğidir değil mi?

 

Mustafa Kemal'in de kankası olan Şah Rıza ülkesinde de bizimkine benzer reformlar yapmıştır. Kimsenin soyunu sopunu bilmediği İran'da soyadı kanunu bizimkinden 10 yıl önce çıkmıştır. Tarım toplumu olan ülkede tarımı öldürmeye yemin etmiş, bizde 50'lerde coşan sağcı kafası misali ülkeyi endüstrileştirmeye çabalamıştır. Bütün bu benzerliklere rağmen benim tek anlayamadığım olay Şah Rıza'nın neden bir harf devrimi yapmadığıdır. Zira Farsça Hint-Avrupa dil ailesi grubunda olduğundan, bizimki kadar olmasa da (ünlü uyumlarından dolayı[2]), Arap harfleriyle yazılması ve okunması sıkıntılı olan bir dildir[3]. Bir de İranlıların Araplara karşı olan derin nefreti düşünüldüğünde Arap alfabesi kullanmalarının getirdiği tiksintiye ayrıca dikkatinizi çekerim.

Bunları söylerken Arapçayı kötülemeye çalıştığım filan yok elbette ki. Keşke Arapça konuşabilsem, okuyup yazabilseydim. Burada kısaca belirtmek istediğim alışık olmayan göte, donun pek de yakışmadığıdır. Yani insan biraz da kendine yakışanı giymeli diye düşünüyorum.

İran topraklarında yaşayan Ahamenidlerin ve Sasanilerin zamanında yaşamış kadim halkların veya Tacikistan'da yaşayan günümüz Farsi halkının ataları olan Soğdların kendine özgü alfabeleri vardı. Hatta Göktürklerin kullandığı Rün alfabesi (ki bu alfabe ne yazık ki Alman topraklarındaki adıyla anılıyor) Soğdlardan alınmadır. Selçuklular da nasıl olduysa artık kadim alfabelerini unutmuş, günümüz İran topraklarını da içine alan imparatorluklarını kurduklarında orada, kendi alfabelerinin yerine dayak yoluyla kabul ettikleri Arap alfabesini kullanan insanların alfabesini benimsemiştir. Sonuçta o zamanın popüler dili gibi bir şeyden bahsediyoruz, bugünkü İngilizce misali.

 

buyukselcuklu-harita

Büyük Selçuklu Devleti

Günümüz İranlıları pek kabul etmek istemese de topraklarının yöneticileri yüzyıllar boyunca Türkler olmuştur: Selçuklular, Safeviler ve en son Kaçarlar. Gerçi arada, yine yönetici sınıfı Türkçe konuşan köle (memluk) askerlerden oluşan Gazneliler de bu toprakları yönetmişti ama çok takılmayalım biz yine de her şeye...

Kendi aralarında ve orduda Türkçe konuşan Selçuklu, Sefevi ve Kaçar yönetici sınıfı resmi dil olarak Farsçayı[4] kullandıkları için Farslaşmış sayılmıştır. Bunda haklılık payı olsa da özellikle Selçukluların o kadar da Farslaşmadıklarının en büyük kanıtı, Anadolu topraklarına geldiklerinde bütün tebaaya Türkçe konuşma zorunluluğu getirmiş olmalarıdır. Bunu ya İran'da başaramadılar ya da İran'daki halklar bu tuhaf Doğu dilini bir türlü öğrenemedi, bilemiyorum.

Osmanlılarla Safevilerin arasında geçen Çaldıran Muharebesinin neticesinde Anadolu'da Alevi-Sünni çatışması alevlenmiş ve Anadolu'nun sünnileşmesinin yolu açılmıştır. Türkçe konuşan, Türkçe şiir yazan Şah İsmail ile Farsça şiir yazan Osmanlı padişahı I. Selim'in liderliklerinde gerçekleşen muharebe Osmanlıların, ateşli silahları kullanabilme becerisinin yardımıyla, zaferi ile sonuçlanmıştı[5].

IMG_6782

İsfahan Çehel Sütun Sarayındaki Çaldıran Muharebesi Freski

Pehlevilerden önceki son yönetici sınıf ise (Türkçe Wikipedianın iddia ettiğinin aksine, Yozgat kökenli olmayan) Türkçe konuşan Kaçarlardı. Tarihin ilginçliklerinden biri olarak Kaçarların, savaştıkları Rus Ordusuna özenerek, onların yardımı ile kurdukları Kozak/Kazak askeri süvari grubu içerisinde zamanla yükselen Rıza Pehlevi, İngilizlerin desteği ile Kaçar hanedanlığına son vererek Şah oldu.

Gelelim olayın ilginçliğine: Ukraynaca okunuşu Kozak, Rusça okunuşu Kazak olan bu tayfa, adını eski Türkçede 'başıboş, avare, serseri' anlamına gelen kazak sözcüğünden almaktadır. Ukraynalılara göreyse bu Türkçede özgür insan demekmiş. Bu çer çapulcu tayfası ilk zamanlarında Ukrayna steplerinin Slavlarının yoz yobaz tayfasından olup gerçekten başıboş gezen serserilerdi. Tabii o zamanlar Ukrayna diye bir yer yoktu, toprakların büyük bir kısmının raconunu Türkçe konuşan pagan Kumanlar[6] kesiyordu, diğer kısmını da Türkleşmiş Moğollar olan Tatarlar[7]. Çapulcu elemanlar da bu iki savaşçı milletten esinlenip psikopat[8] bir askeri topluluk olarak yüz yıllarca Rus Çarlığına hizmet etmişlerdir. 19. yüzyıla gelindiğinde ise çarlığın denetiminde düzenli süvari birliklere dönüşmüşler ve ata binmenin kitabını yazmış olan Türk kavmini bile etkilemişlerdi. Nereden nereye...

kozak2

Eski Kozak Tiplemesi [9]                                       

kozak

Son Dönem Kozakı

Ruslarla yaşanan savaşlara bağlı kültürel iletişimlerden dolayı İran'da arabaya maşina (Rusça) diyorlar. Keza Rusya'da söylendiği üzere bizde Rus Salatası olarak bilinen yemeğin orijinal adı olan olivye[10]yi kullanıyorlar, ki Slavlar dışında bu kelimeyi kullanan pek yoktur. Semaver de aynen bizdeki gibi onlara da Rusçadan geçmiş (kendi kendine yanan demek). O zaman diğer başlığa geçelim hazır yeri gelmişken.

BİZE BAKIŞLARI, BENZERLİKLER, FARKLILIKLAR, KÜLTÜR-SANAT VS

1980'lerde Küçük Emrahlı filmlerimizi izleyen İranlılar, TC vatandaşı amcalara (Nuri Alço tarzı) şüpheyle yaklaşıp, arabesk hayatlarımız olduğunu sanıyormuş. Şimdiyse bizim berbat TV dizilerimizi izleyip hepimizin zengin ve çeşit çeşit ... varlıklar olduğunu düşünüyorlar. Neyse işte öyle, bizimki gibi tam bir klişespor. Bu arada neden bizim dizilere dadanmışlar? Eh sen şeriat diye her şeyi yasaklarsan kültür üretemezsin. Kitap okuma oranların bizdeki gibi yerlerde sürünür (okuyan kesim ise Orhan Pamuk seviyor, Elif Şafak'a bayılıyorsa durumun vahametini siz değerlendirin).

Kültürsüzlüğün sonu da Türk dizilerine mahkum olmaktır, Araplar gibi şatafata merak salmaktır, israfı bir bok sanmaktır. Bir başka etkilendikleri kültür ise ABD'ninki. Onun da çoğunluğu bizden ithal sanıyorum. Zira dünyada en çok ABD dizisi ve filmi izleyen toplum olmamızın yanı sıra (iddia ediyorum bu oran ABD'dekinden bile fazladır!) Starbucksın şube sayısının bu kadar yüksek olduğu başka bir coğrafya görmedim. Lan milletimiz kahveye ne kadar açmış da bilememişiz yıllarca. Hem de kahveye şu anki tadını veren ilk pişirme usulünün Osmanlı topraklarında bulunduğu gerçeği ve bundan dolayı da en kadim kahve kültürüne sahip olmamıza rağmen[11]. İtalyanların, ülkelerinde Starbucks açılmasın diye miting düzenlemelerini derin bir saygıyla karşıladım.

İran'da da Amerikan tarzı pizzacılar[12] ve fast-foodcular pırtlak gibi türemiş. Bizimki mandacılıktan, bunlarınki ise 'bir şeyi ne kadar kötülersen halk o kadar sarılırcılıktan' kaynaklanıyor gibi[13].

IMG_5452
IMG_5451
IMG_5636

İran'daki sokak heykelleri

Bir başka komik unsur acemi diye nitelendirdiğimiz, beceriksiz insan modeli onlarda türki! Atara atar yapmış İran'ın bebesi!

Bizde son yıllarda popülerleştiği, onlarda ise son 40 yıl boyunca olduğu üzere hapishaneler üniversiteye dönmüş durumda. Ne kadar muhalif gazeteci, kafası çalışan profesör (bu türün kafası çalışmayanı da çoktur), aydın, bilim insanı varsa tıkmışlar acımadan.

Genelde Tahran merkezli sanat ise özellikle son yıllardaki gelişimiyle yüzleri güldürüyor. Şiilikte heykel yasak olmadığından özellikle heykel sanatı oldukça gelişmiş (tabii ki erotizme kayan eserler vermeksizin). Sinemalarının dünyanın sayılı sinema ekolleri arasında olduğunu söylemeye gerek bile yok. Her totaliter rejimde olduğu gibi bunlar da sinemaya önem vermişler ama öne çıkan yönetmenler tabii ki entelektüel, solcu ve muhalif kesimden olduğundan onlara da ver odunu/dayağı, yasak üzerine yasak getir[14]. Ne var ki artık bir canavar yarattıklarından olayı bitiremiyorlar da artık.

berlinale-jury-getty-108961604

Yasaklı yönetmen Cafar Panahi'nin bir çok festivalde 'boş' bir koltuğu bulunuyor

Tıpkı bizimki gibi, kadim müzik gelenekleri ve çok güzel müzikleri var ama halk genelde kötü müzik dinliyor. Kötü derken, sadece kendilerininkileri değil bizimkini de! İran seyahatim sırasınca hayatımda dinlemediğim kadar İbo, Mahzun ve Emrah'a da maruz kaldım. Yahu tabii ki ara ara ben de bunları dinlerim ama beş yıldızlı otelin spasında İbo'dan ayağında kundura çalıyor ya arkadaş, daha ne diyeyim. İyi müzik yapan Mohsen Namjoo gibileri de çareyi kaçmakta buluyor. İran'dan kaçma çok yaygın olduğundan İran, sanırım vize uygulamalarına en çok takılan ülkelerinden başında geliyor.

 

 

Kadınların ulu orta şarkı söylemeleri ve dans etmeleri yasak. Ama neyse ki şeraiti düzen can çekişiyor da, kadınlar artık başlarını yarıya kadar örtüyor (itiraf edeyim böyle daha bir albenili gibiler) ve kara çarşaf kullanımı oldukça azalmış. Bunun nedeni ise bir kaç yıl önce ahlak zaptiyelerinin halk tarafından bir güzel sopalanmaya başlaması, artık milletin burasına gelmiş tabii.

Kim ne giyinirse giyinir sana ne, SANA NE?! İster içki içer ister, ister götünü başını açar. Bütün bunların cezası öbür tarafta verilmiyor mu kardeşim? Sen kim oluyorsun da bunları bu dünyada cezalandırmaya kalkışıyorsun? Ya tanrına inanmıyorsun, ya dinine, ya da ikisine birden! Günah benim, sana ne ulan! SANA NE!!!

Hayır demek yerine 'cık' yapan dört milletten birisi (diğer ikisi Ermeniler ve Yunanlılar). Ayrıca tıpkı bizler gibi 'çay may, kalem malem' gibi şakalı kelime oyunu yapıyorlar.

Bizden en büyük farklarından birisi ise toplum olarak agresif değiller. Özellikle erkekleri oldukça naif. Bunda düzenin ve sert kanunların da etkisi var tabii. Asıl atarlı olan ise kadınlar. 30 yıllık şeriat düzeninin sonunda yeter lan demişler ve toplumda baskın hale gelmişler, yani almışlar ellerine sazı. Eh böyle olunca da Slav sistemine geçilmiş bir çeşit. Ne var ki kadının baskın olduğu bölgelerde erkekler Türk kadını gibi davranıyor ve kendini naza çekiyor, dolayısı ile eşyanın tabiatı bozulduğundan olsa gerek ülkede üreme azalmış, vatandaşın cinsel hayatı boka sarmış durumda. Bunu da belirteyim ki belli bir beklenti içinde gidilmesin.

Cinsel hayatın sekteye uğraması elbette ki eğlence kültürünün de yok edilmiş olması ile alakalı bir durum. Gece hayatı olmayan bir yerden söz ediyoruz. Akşam çay bahçesine git, yeni trend kafeye git, orada saatlerce çay-kahve iç nereye kadar? Müzik yok, dans yok, nasıl sosyalleşeceksin kardeşim? Maklube ye çay iç derken kafan açılıyor; atom teorisi mi geliştiriyorsun, o da yok!

Bu arada İran'a gitmiş herkes parti ortamı diyordu hani, nerede bu devlet?!

 

MXMR2127

Ev partisinden insansız bir kare

Evet! Şu ünlü mü ünlü, herkesin diline pelesenk olmuş İran'ın ev partileri olayına gelecek olursak, 'ulan babasının oğlu musun da ev partisine çağrılıyorsun?' diye sormazlar mı insana? Sanki İran'daki ev partileri herkese açıkmış gibi bir hava estiriliyor, çal kapıyı buyur gir. Yok öyle! Bizden bir iki salak es kaza çılgın sandıkları bir partiye çağrılmış (Köyden İndim Şehire[15]), onlar da bire bin katarak anlatınca, olay bizde efsanevi bir hale gelmiş sanıyorum.

Cem Uzan da çılgın ev partisi veriyor da bana mı veriyor, sana mı veriyor? Neticede zengin dediğin her yerde ayrıcalıklıdır. Adam kokolu parti de verir BDSMli olaya da girer de sen olayın neredesin? Dolayısı ile abartılı anlatımlara fazla kulak vermeyin derim. Tanıdıklarınız varsa resmi tatilden bir önceki gün olan perşembe akşamı bir ev partisine davet edilebilirsiniz ama davetkarın statüsüne bakarak beklentiyi ona göre ayarlayınız. Sonuçta kendinizi on dört tane erkek ve iki kızla (onlar da saplı olur genelde), gitarlı bir Ankara partisi gibi ortamda bulmanız da mümkün. Erkek sayısının bu rahatsız edici sayıda olması kadınları bile rahatsız etmez mi ama?

IMG_5775

Tahran'da bir sergi açılışı

Yıllarca dünyanın en kötü trafiği ünvanını elinden düşürmeyen Tahran trafiğine değinmeden geçemeyeceğim: Elinize bir paket çekirdek alıp büyükçe bir kavşakta saatlerce izleseniz asla sıkılmayacağınız bir doğa olayı ile karşı karşıyasınız! Kaosun içerisinde öyle bir düzen var ki ters yönden gelen motosikletli, yeşil ışıkta araçların arasından seke seke geçen bir yayaya çarpmaksızın bisikletlinin yanından süzülürken, üzerine gelen koca bir kamyonu ekarte edebiliyor. Resmen delireceğim, ortalık savaş alanı gibi ama kimse kimseye çarpmıyor! Bu arada yaya tam kaldırıma ulaşacağı sırada geri vitese abanarak gelen otomobilden son anda kurtulabiliyor. Kaldırım dediysem, bu anca büyük kentlerin büyük caddelerinde görebildiğimiz bir yapılanmadır. Bizden bir üst seviyeye çıkmış ve ara sokaklarda kaldırımı tamamen kaldırmışlar, yaşasın arabacılık! Tabii yürüme alışkanlıkları filan kalmamış, en kısa mesafede bile trafik filan da dinlemeden taksi tutuyorlar ki o trafikte tıkılıp kalırsan yarım saatlik mesafe oluyor sana dört-beş saat!

Taksiciler ise sinirleri aldırmış sadece uyarı maksatlı korna çalıyor, dikiz aynalarına gerek durmaksızın birbirlerine sürtünerek yollarını buluyor. Bu arada cep telefonlarında mesaj yazma mı dersiniz, yanındakine saçma sapan fotolar göstermeye mi çalışmak dersiniz, veyahut sizi anlamasa bile boş beleş muhabbet açmak mı, gırla gidiyor. Bu sırada güzel bir tüyo vereyim: Eğer İran'da taksicilere düdüklenmek istemiyorsanız snapp denilen programı yükleyin ve kullanmasını öğreniniz. Yoksa taksici dediğin İstanbul'daki kadar .. olmasa da geri kalmış ülkelerin hepsinde benzerdir, fena küsküleyebilir.

 

IMG_6663

Amanın taksi taksi... Dikiz aynalarına dikiz derken benimkinde de yokmuş meğer

İranlıların aşırı kibarlığı ise sizleri yanıltmasın, özellikle erkekler arkadan konuşmaya ve dedikodu yapmaya bayılırlar (kendilerinin yalancısıyım). Bu kibarlık ise size hesap ödetmeme, en sonunda hesap istememeye kadar varabiliyor. Taruf denen bu gelenek, büyük ihtimalle eskiden gerçekten de var olan bir durumken, yapılan suistimal ve olayın bokunu çıkarmadan dolayı artık lafta kalmış. Taruf en basit anlatımıyla hemen her yerde karşılaşabileceğiniz 'bu seferlik bizden olsun' söylemidir. Eskiden bizde, özellikle taşrada olan ancak kültürümüzde artık oldukça azalan bu durum karşısında bizler nasıl davranacağımızı biliriz, neticede 'öyle şey mi olur kardeşim?!' der parasını veririz. Ama elin yavşak gavuru, 'ha iyi o zaman' diyerek bir sürü kişinin ekmeği ile oynamış, yetim hakkı yemiştir. Dolayısı ile de haklı olarak İranlılar bu taruf olayını halen sözel olarak devam ettirmekle beraber artık yarım ağızla söylemek durumunda kalmışlardır.

Yararlı bir anekdot olarak 'çakerim' tıpkı bizdeki 'eyvallah' gibi her yerde kullanılabilen bir sözcük. Birbirlerine ise canım anlamına gelen 'can' diye hitap ediyorlar ki aslında can bizim '-cığım' ekimizden başka bir şey değil. Bu yüzden 'canam' diye de bir şey uydurmuşlar. Neticede dil sistemimiz farklı, anca bu kadar olmuş.

Tavla oynarken kullandığımız sayı sistemine daha önceki Erivan yazımda değinmiştim. Hatırlatayım, tavla oynarken yarı Farsça yarı Türkçe sayı sistemi kullanığımızdan, tavla bilenlerimiz otomatikman altıya kadar Farsça sayabiliyor.

İran'da iki metrede bir karşınıza çıkan türlü türlü bankalara kanmamak gerek zira İran bankacılık sistemi dünyada kullanılan sistemin dışında olduğundan orada hiçbir banka kartınız çalışmıyor. Dolayısı ile yanınızda nakit götürmek durumundasınız ama kasmaya gerek yok. Çünkü ülkede kapkaç olaylarına nadiren rastlanmakla, gasp olayı ise görülmemektedir, terör saldırısı gibi bir olay ise asla yaşanmamıştır; kısaca İran bizimkinden kat be kat güvenli bir ülkedir diyebiliriz.

 

IMG_6319

Şiraz metrosunda dostça bir uyarı

YEMEME İÇMEME

Övüle övüle bitirilemeyen İran mutfağı ile ilgili tek bir şey söyleyebilirim, aç gezdim orada aç! Şaka filan yapmıyorum, eğer İranlıların misafirperverlik zaafından yararlanıp kendinizi birilerinin evine yamamadıysanız (ev yemeklerinde de çeşit az ama iyidir ona bir şey demem) restoranlarda yapılan üç beş çeşit yemeğe razı olursunuz ve bunların da çoğu kötüdür!

Kubideh denilen bizim adana kebaba tip olarak benzeyen ama tat olarak alakası bile olmayan bir kebapları var. Bunun yanında yarım kilo haşlanmış ve ortasına bir kaşık safran yanına da 30 gram tereyağı eklenmiş yasmin pirinci (pilav değil!) takdim edilince oluyor sana çelo kebabı. Tavuğa bayılıyorlar ki asla yemem. Arada denk getirebilirseniz şiş yapan ufak salaş dükkanlar var ama etleri ne yazık ki fazla pişirip kurutuyorlar. İşin bir başka ilginç yanı da yemeklerinin iyi olduğunu düşünmeleri. Haydi başka ülkeye gitmemiş olanları anlarım da bizim buralara gelip de hala yemeklerine iyi diyorlar, o sıkıntı işte. Görece en iyi ve en çok çeşit yemekler İran'ın kuzeyinde yapılıyor, orada da Türkçe konuşan halkların olması tesadüf olmamalı diye düşünüyorum.

 

IMG_5603

Yanık et, pirincin bir tarafına atılmış safran ve diğer tarafına atılmış tereyağ, ekstra kavrulmuş pilav

Zannediyorum ki dünyada yoğurdu bizden sonra en çok tüketen İranlılardır (ilk sırada Suriyeliler olabilir, bilemedim şu an). Dugh denilen duru ve naneli ayranın yanı sıra torş denen gazlı ayranı her yerde bulabilirsiniz. Yemeklerin yanına yoğurt verilmesi ise asla es geçmeyeceğim bir durumdur. Mast o hıyar ise biraz nüansla Yunanlılarda caciki bizde ise cacık denen mezenin ta kendisi olarak kendisini bu üç coğrafyada kabul ettirebilmiş, kendisini alkışlıyoruz.

Kahvaltıda omlet dedikleri domatesli yumurta tüketiyorlar. Bunun içine bazen soğan ekledikleri de oluyor. 'Bu sizde var mı?' diye sorduklarında, 'içine biber de atınca menemen denen berbat köylü yemeği oluyor' demiştim de bozulmuşlardı. Bozulacak ne var, benim köyümde hiç bir özelliği olmayan, atıştırmalık öğlen yemeğidir bu. İstanbul'da buna 50TL veren kerizler düşünsün, ne diyeyim? Ha, bir de menemen soğanlı mı yapılır tartışması var ki ona hiç girmiyorum bile. Kimi et, kimi ... neyse. Keşke tek derdimiz bu olsaydı.

 

IMG_6717

Bademcan(dır)

 

Benim en beğendiğim yemekleri bademcan dedikleri patlıcan ile yapılanlar. Güney ve Doğu Asya çıkışlı olan patlıcan, zannımca nikotin bağımlılıkları dillere destan Türk kavimleri tarafından dünyaya yayılmıştır. Tarihçiler yok efendim şu tarihte Avrupa'da patlıcanlı şu yemek vardı, yok Araplarda bu vardı dese de mutfağımızdaki iki yüze yakın patlıcanlı yemek çeşidi tokat gibi suratlarına çarpacaktır. Bence de kahrolsun faşizm.

Dünya'da her yerde olduğu gibi İran'da da alkollü içecekler bulabilirsiniz (ama dikkat edin araştırma neticesinde g.tü kestirmeyin, alkol kullanımının cezası kırbaç). Zira gerçek İslam gayrimüslim halka, kültürleri olan içki yapımını yasaklamadığından, özellikle İranlı Ermeniler şarap yapımını sürdürebilmişlerdir. Keza şarabın posasından yapılan arak dediğimiz boğma rakı İran'ın da milli içkisidir diyebiliriz. Dolayısı ile İranlıların arak işinde uzman olduklarını açık yüreklilikle söyleyebilirim. Bu arada üzüm posasından arak yapımını İranlı Ermenilerin bulduğu gibi bir iddia da mevcut orada. Şiraz üzümünün anavatanı olan Şiraz'da içtiğim kırmızı şarap dışında iyi bir şaraba denk gelmedim, dürüst olmak gerekirse.

 

IMG_5634

Yufka ekmek olayı

Bizim köylerde yaptığımız yufka ekmek orada günlük olarak tüketiliyor. Fırınlar sürekli faaliyet halinde. Çok gelişkin bir meyve kokteyli kültürleri var. Bunun yanı sıra çay tüketimi de yüksek. İlginç bir çaydanlık tasarımları var, eh tabii doğalgaz neredeyse bedava olunca bu mereti akşama kadar yakılı tutabiliyorlar. Ne var ki bizimkilerin aksine at sidiği diye tabir ettiğimiz hafif çay içiyorlar. Kahve ise bizdeki gibi yeni yeni popüler olmaya başlamış ve lüks gıdalar arasında sayılıyor; Osmanlı ile alakaları olmadığından Türk kahvesi yapmasını da bilmiyorlar, kah şekeri yanında veriyor, kah Araplar gibi içine kaküle atıp servis ediyorlar.

IMG_6902

Semaverle bizim çaydanlık arasındaki bir geçiş formu adeta

 

Tatlı ile aram olmadığından çok fazla deneme olanağım olmadı ama tatlılarının çok da tatlı olmadığından dolayı iyi olduğunu söyleyebilirim. Kuruyemiş ve bilimum abur cubur ve az da olsa meze kültürleri de var ama birasız, rakısız bunların tadı çıkar mı?

Çıkmaz tabii!

 

Devamı İran Overrated adlı yazımızda.

 

 

Dipnotlar:

[1] Atın üzerinde geri dönerek ok atabilen ilk medeniyet olduklarından bu stil Part tarzı olarak savaş literatürüne geçmiştir.

[2] Göktürk yazısı Arapça gibi sağdan sola yazılırdı ve büyük harf kullanımı ya yoktu ya da kısıtlıydı. Ancak o zamanlar küçük ünlü uyumu olmadığından dolayı okuma zorluğu çekilmiyordu sanırım, zira okuma yazma bilen de pek yoktu.

[3] Arapça, İbranice gibi Hami-Sami dillerinin yazımında ünlü harfler kullanılmaz. Kelimeler ya cümlenin gidişine göre ya da vurgulardan tahmin edilir.

[4] Selçuklulardan Osmanlılara geçen Arap alfabesi Farsçadan geldiği için Arapçada bulunmayan p, j, ş gibi harfleri içermektedir.

[5] Bu savaştan sonra Sefeviler ateşli silah kullanmaya başlamıştı.

[6] İlgilenenler için Codex Cumanicus'u tavsiye ederim. XV. yy'a kadar Ukrayna'nın konuşma dili olan Kumanca'yı ticaret yapmak isteyen İtalyan ve Almanlara öğretmek isteyen rahiplerce kaleme alınmış muhteşem bir eserdir. (Okunmuyor amk o kitap)

[7] Yazıyı düzelten Kırım Tatar'ı soyuna sahip değerli dostum Ülke Uysal'ın notu: "İddialı ve hatalı, Tatarların Türkleşmiş Moğollar olduğu teorisini İlber’e söylersen kafana da odunu kor." 

[8] Hatta sen kalk ta oradan dandik kayıklarla gel Sarıyer'i bas, yağmala, kadınları kaçır. Sonra topraklarına ulaşamadan Osmanlı donanması gelsin hepinizi öldürsün. Votkayı bilinçli tüketelim, götüyle içenleri uyaralım.

[9] Saç kesimleri, yakın tarihe kadar Anadolu Tahtacılarında görülen perçem tarzıdır. Bu tarzı aldıkları eski Türkler kemiklerinden herhangi bir parçanın düşmanın eline geçtiği takdirde öldükten sonra onun kuklası olacağını düşündüğünden, savaşta kafası kesilirse arkadaşlarının atla giderken kafayı rahatça almaları için bu perçemi bırakırlardı. Kozaklarınki bildiğin özentilik.

[10] http://gezenti.biz/2014/12/noel-hikayeleri/

[11] Kahve Kültürü/Kültürsüzlüğümüz konulu yazımız pek yakında geliyor.

[12] Pizzanın Ninja Tospağalar çizgi filmi sayesinde ülkemize nasıl girdiğini duymuşsunuzdur.

[13] Post-Sovyet fıkrası: İki tane mühendis SSCB yıkıldıktan sonra ABD'ye gider, ne var ki orada oldukça boktan işlerde çalışmaya başlar. Bir gün öğle arasında mühendisin biri diğerine: Biliyor musun? der, Komünist Parti'nin bize sosyalizm hakkında söylediği her şey yalanmış. Öbürü onaylar. Acıyla devam eder konuşmaya: Ama kapitalizm hakkında anlattığı her şey doğruymuş!

[14] Film yapması ve ülke dışına çıkması yasak olan Cafar Panahi tam bir sosyal ölü durumunda. İran Kürdü yönetmen Bahman Ghodabi kendine uygulanan izolasyon sürecini Hiç Kimse İran Kedileri Hakkında Bir Şey Bilmiyor filminde dile getirmeye çalışmıştı.

[15] Yön. Ertem Eğilmez 1974

Paylaşım için

GÜNEY AMERİKA’DA NE İZLEMELİ

Gittiğim yerlerde iki şeyi yapmaya özellikle dikkat ederim: varsa orada çekilmiş/orayla alakalı veya oralı bir yönetmenin filmini izlemek, bir de orada yazılmış veya orayla ilgili bir roman okumak.

Bu minvalde Güney Amerika'ya seyahat etmek isteyenler için bir film inceleme listesi gibi bir şey yaptım. Tabii bunlardan bazılarını izlemek biraz güç gelebilir, baştan uyarayım. Sonra demedi demeyiniz.

İyi seyirler!

 

 

URUGUAY

El Viaje Hacia el Mar (Uruguay genelinde izlemek için ideal bir film)

http://www.imdb.com/title/tt0326357/?ref_=fn_al_tt_1 

Denize Yolculuk diye çevirebileceğimiz bu film, bir grup Ankaralı gibi adamın hayatlarında ilk kez denizi görmek için yaptığı yolculuğu anlatıyor. İşin komiği elemanların yaşadığı köyün okyanusa olan mesafesi. İçinizi ısıtacak filmlerdendir.

 

viaje
tupamaros

 

Başkent Montevideo'da ise Costa Gavras'ın Sıkıyönetim filmini izlemek elzemdir. Gerçek bir olaydan yola çıkan film, Latin Amerika'nın en kayda değer kent gerilla örgütü Tupamarolar'ın, ABD tarafından kalkınma danışmanı adı altında arka bahçesine yolladığı CIA'in işkence uzmanlarından Mitrione'yi (filmdeki adı Santore) kaçırmasını anlatır. 2010-2015 yılları arasında Uruguay başkanlığı yapmış Jose Mujica, Tupamaroların eski liderlerindendi.

 

 

BREZİLYA

O Homem que Copiava

http://www.imdb.com/title/tt0367859/?ref_=fn_al_tt_1

Ülkenin bence en şahane ve köklü kültürüne sahip kenti Porto Alegre'ye yolunuz düşerse izlemek için Fotokopici Adam filmi idealdir. Brezilya sinemasına özgü örgüsel anlatım ve kentte gezinen kamera ile nostaljik anlar da yaşamak mümkün.

 

o-homem-que-copiava-cartaz

 

Cinema, Aspirinas e Urubus

http://www.imdb.com/title/tt0373760/?ref_=fn_al_tt_1

Amazonlara doğru yolculukta Bonelli'nin ünlü çizgi roman karakteri Mister No'nun sıkı dostu olan Otto Kruger tipli bir Alman'ın mecarasını anlatan Sinema, Aspirin ve Akbabalar II. Dünya Savaşı sırasında geçer. Nazi askeri olmak istemeyen bir Alman'ın, savaşa çok uzak bu ülkede bile, Alman olmasından dolayı karşısına çıkan zorluklar ve verdiği hayatta kalma mücadelesi.

 

 

O Som ao Redor

http://www.imdb.com/title/tt2190367/?ref_=fn_al_tt_1

Recife'de Komşudan Sesler olmasaydı Recife'yi boş beleş bir turist gibi gezebilirdiniz. Yüksek güvenlikli elit mahallesinin yanındaki favela, zenginlik ve sefalet. Komşunun sesini duyuyor musunuz?

 

51t4jBBnlTL._SX342_
recif

 

Tropa de Elite

http://www.imdb.com/title/tt0861739/?ref_=fn_al_tt_1

Cidade de Deus

http://www.imdb.com/title/tt0317248/?ref_=nv_sr_1

Rio'da (ki bence pek ala Sao'ya da uyuyor), Özel Tim ve bizde nedense Tanrı Kent diye gösterilen ama doğru tercümesi Tanrının Kenti olan filmleri izlemek iyi olur. Eduardo Galeano'nun aktarımı ile 1993'te Candeleria Kilisesi önünde yatan elli sokak çocuğunun sivil milislerle otomatik tüfeklerle taranması ya da başkenti ziyarete gelen bir yerli şefinin, kimi zengin ailelerin çocukları tarafından canlı canlı yakılması ki savunmalarında şefin, 'dilenci olduğunu sandıklarını' söylemişlerdir ve sonuç beraat. Ki sadece bu iki kısa örnek bile Brezilya kanunları ve polisi ile ilgili biraz fikir vermiştir.

 

tanrıkent

 

O Palhaço

http://www.imdb.com/title/tt1921043/?ref_=fn_al_nm_1a

Selton Melo'nun Palyaço filmi 1970'lerde geçiyor. Yeri yurdu ve kimlik kartı olmayan Benjamin'in iki hayali vardır, bir ev ve ideal bir kadın.

 

palhaço

 

***

Elbette ki Brezilyalı kült yönetmen Glauber Rocha'nın filmlerine de dikkat çekmek isterim. Özellikle son cangaçoları anlatan filmleri favorilerimdendir.

 

limpiao

Eric Hobsbawm'a göre sosyal haydutlar olan Cangaçoların en ünlüsü Limpiao

 

PERU

Pantaleon y Las Visitadoras

http://www.imdb.com/title/tt0190611/

Amazonya tarafında İquitos'a yolunuz düşerse bir şekilde, Maria Vargas Llosa'nın aynı adlı eserinden uyarlanan Pantalon ve Ziyaretçileri filmini yerinde izlemenizi öneririm. Sanıyorum romanın sinemaya aktarılmış yedi farklı versiyonu mevcut ama Lombardi'nin yönetmenliğini yaptığı 2000 yapımı olan bu eğlenceli ve ağır yergi içeren filmi oralara gitmeseniz de izlemenizde fayda var.

 

pantalon

 

Gerçi 1975 yılında Dominik Cumhuriyeti'nde çekilen filmi de önermek isterdim. Zira bunun yönetmenlerinden biri de bizzat Lllosa'nın kendisiydi. Film içeriğinden dolayı diktatörlük altındaki Peru'da ivedi olarak yasaklanmakla kalmamış, civardaki diktatörlüklerde de gösterimi engellenmiştir. Bu filmi bulmak neredeyse imkansız.

 

Mariposa Negra

http://www.imdb.com/title/tt0496799/?ref_=fn_al_tt_1

Başkent Lima'da, yine Lombardi'nin yönetmenliğini yaptığı Siyah Kelebek filmi favorilerimden değil ama kentin dokusunu daha iyi anlayabilmek için izlenir.

 

KOLOMBİYA

Maria Full of Grace

http://www.imdb.com/title/tt0390221/

Yükselmekte olan Kolombiya sinemasının çıkış filmi olarak adlandırabileceğimiz 2004 yapımı Zerafet Dolu Maria uluslararası kokain dağıtımı işinin pisliklerine odaklanırken filmin bir kısmı Bogota ve yarısından fazlası yanlış hatırlamıyorsam New York'ta geçiyordu.

 

maria

 

ŞİLİ

Machuca

http://www.imdb.com/title/tt0378284/?ref_=fn_al_tt_1

Santiago'da Machuca, Şili'deki 1973 faşist askeri darbesini iki oğlanın gözünden anlatıyor. Açıkçası ben çocuklu filmleri pek sevmem ama filmi de boş geçmek istemedim.

 

machuca

 

Historias de Futbol

http://www.imdb.com/title/tt0119297/?ref_=tt_rec_tt

Futbol Hikayeleri, gerçekten de dört farklı senaryo ile dört kısa futbol hikayesini sunuyor. Yazarlardan birisi bizde pek bilinmeyen ama Latin Amerika edebiyatının en güçlü kalemlerinden Mario Benedetti.

 

 

Bunun dışında kafamı pırıl pırıl yapayım, Şili de neymiş 'en güzeli=sürreali' yaşamak diyorsanız Jodorowsky'nin filmlerine dalın derim. Eleman manyaksı filmler yapmanın yanı sıra Tarot konusunda da uzmandır, keza yazdığı kütük gibi bir tarot kitabı da İspanyolcada mevcut.

holy-mountain-2

Jodorowsky'nin Kutsal Dağ filminden bir sahne

 

ŞİLİ-ARJANTİN

Ya da bu ikisinin arasında kalan devasa Patagonya pampalarına mı gitmek istediniz?

Mi Mejor Enemigo

http://www.imdb.com/title/tt0410316/

İki faşist cuntanın saçma sidik yarışmasını hicveden En İyi Düşmanım (yani bizdeki ‘en kötü günümüz böyle olsun’ hesabı), hem savaş, hem milliyetçilik, hem de faşizm  karşıtı. Gerçi bu üçü birbirine yakın ama olsun. 1978'de neredeyse savaşa tutuşacak olan iki ülkenin, tanrının unuttuğu pampalardaki hak iddiasının saçmalığını en güzel anlatan sahne ise bir tane gauchonun yanlarından geçtiği sahne olsa gerek.

 

 

ARJANTİN

La Patagonia Rebelde

http://www.imdb.com/title/tt0071976/?ref_=tt_rec_tt

Bu kez Arjantin tarafındayız. Patagonya İsyanda anarşistlerin başını çektiği 1921 gaucho isyanını anlatıyor. Dünya sinema tarihinin ender anarşizm yanlısı yapıtlarından olan film aynı zamanda anarşizmin pek bilinmeyen Güney Amerika tarihine de göz atmamızı sağlıyor.

 

Proudhon, Kropotkin ve Bakunin'le Hijos del Pueblo

 

Buenos Aires

Garage Olimpio

Olimpo Garajı ülkemizde de gösterilmişti. Kirli Savaş olarak bilinen diktatörlük yıllarında, işkence ettiği genç kıza aşık olan işkenceci polis ve bir anlamda o yıllar boyunca kaybedilen kırk bin desaparecidosun öyküsü. Kayıp yakınları Plaza de Mayo Anneleri olarak bizdeki Cumartesi Anneleri'ne ilham vermiştir.

 

madre2

 

La Histoira Oficial

http://www.imdb.com/title/tt0089276/

Resmi Tarih, 1986'da En İyi Yabacı Film Akademi (oscar) ödülü almasına karşın değinilmeden geçilmemesi gereken bir film. Faşist cuntanın 1983'te sona ermesine müteakip çekimlerine başlanan ama filmin bittiği 85 yılına kadar yönetmen ve oyuncuların sürekli tehdit alması film sürecinin ne kadar zorlu geçtiğini gösteriyor. Zira filmin konusu, Dersim Kayıp Kızları veya 1915 sonrasında evlat edinilen Ermeni çocukları örneğindeki gibi bizim de çok uzağında olmadığımız bir öykü. Evlat edindiği çocuğun bir önceki filmde sözünü ettiğimiz desaparecidos yani kayıplardan birinin olduğunu ve kocasının da bu katliamların faillerinden biri olduğunu öğrenen bir kadın hakkındadır.

 

Imagining Argentina

https://www.imdb.com/title/tt0314197/?ref_=fn_al_tt_1

Bizde Kayıp Hayatlar diye gösterilen filmde ise Antonio Banderas kayıp yakınlarına dokunarak kayıp bedenin nerede olduğunu gören bir medyum. Film Arjantin yapımı olmasa da izlemekte yarar var.

 

GÜNEY AMERİKA’DA ALKOLİZM II. BÖLÜM

 

PARAGUY-KUZEY ARJANTİN ve CAÑA

 

Asunsiyon’da hostel çalışanlarına milli içkilerini sormuştum, hemen bir şişe çıkartıp tattırmışlardı. Kanya diye okunup caña diye yazılan bu içki, şeker kamışı fermantasyonun damıtılmasıyla elde ediliyormuş. Nedense, içer içmez bunun hastası oluyorum ve cañamı her daim yanımda taşıdığım metal mataramdan hiç eksik etmiyorum. Bu arada her gün farklı bir markayı deneyerek nihayetinde en kral lezzeti yakaladığım sonucuna varıyorum: Aristokrata adlı marka! Hosteldekiler: “Sana da bu yakışırdı zaten abi” diyor, alkışlayarak. Sahte bir alçakgönüllülük ve pis bir sırıtışla eyvallah ediyorum gençlere.

 

Zaten hayatta her şeyi denememek lazım diye boşuna söylememiş atalar. Ya da böyle demedilerse bile ben öyle diyorum ve olayı noktalıyorum.

 

BOLİVYA-PERU-ŞİLİ ve PİSCO

Bolivya’nın meşhur trenine binip, büyük bir keyifle elimde kalan son viskiyi boğduktan sonra, Güney Amerika standardında oldukça şık görünümlü olan yemekli vagona yollanıyorum. Yemek siparişi verip milli içkinizi getirin diye ricada bulunuyorum, ama lütfen bir şeyle karıştırmayın. Garson ‘ama bu imkansız, sek içemezsiniz çok serttir’ diye yanıtlıyor nazikçe. Bu gibi durumlara da alışkın olduğumdan ‘meyve suyu mu ne haltsa yanında getirin, önce küçük bir yudum alıp sonra karıştırırım, merak etmeyin’ diyorum kibarlığımı bozmadan. Adam pek ikna olmasa da ayrı ayrı getiriyor içecekleri. Tabi ki sek bir biçimde götürüyorum içkiyi, meyve suyuna dokunmadan. Bir tür brendi olan singaniden hoşlanmadığımı kısa sürede idrak edip, kara kara bu ülkelerde ne içeceğimi düşünmeye başlıyorum. Zira Peru ve Şili’nin milli içkisi olan pisco, singaniyle hemen hemen aynıdır. Haydi, bir şarap ülkesi olan Şili’de gerçekten çok kaliteli olan kırmızı şarapları içer yırtarım ama özellikle Peru’da ne halt edeceğimi bilemiyorum, zira büyük ihtimalle Bolivya’da belki ama Peru’da ucuz viski veya benzeri türde damıtılmış alkol bulmanın zor olduğunu hissediyorum.

 

pisco

 

Neyse ki Peru’da, İspanya’dan aşina olduğum anisado adlı anasonlu içkiyi görünce yanıldığımı anlıyorum. Bu içki özellikle Güney İspanya’da yaşlılar arasında yaygındır. Güney Fransa’da pastis olarak bilinir ve rakının kardeşidir. Aslında Fransa’da bunun bir başka adı da eau da vie, yani hayat suyudur, ilginç değil mi?

Bolivya’nın Tarija eyaletinde üzümden elde edilen singaninin yanı sıra şarap üretimi de mevcuttur ve bu ülkede, kimsenin bilmediği üzere, çok ucuza çok kral şaraplar içmek mümkündür.

Potosi’deki madenleri gezmeye gittiğimizde süpersonik bir şahıs olan rehberimiz Antonio, bu çok da turistik olmayan gezi öncesinde bizi bir dükkana götürüyor. Buradan, ziyaret edeceğimiz madenci arkadaşlarına bir takım hediyeler alacağız: koka yaprağı, sigara, benim tercihim olan dinamit ve alkol.

 

antonyo
IMG_0665

Potosi madenci dükkanı ve madendeki El Diablo

 

Antonio alkolün derecesini gösterip kim denemek ister diye soruyor, elbette ki bütün gözler, sabah akşam elinde matara ile gezen bendenize dönüyor. Tiyatroyu bozmadan ‘Kara Murat Benim!’ diye atlıyorum: ‘Doldur Antonio, doldur içelim...’ Yıllar önce Ukrayna’da 90 derece alkol içmişliğim ve akabinde bütün iç organlarımı yakmışlığım vardı. Ama sen yanmasan, ben yanmasam... Neyse, bardağı alıp dikiyorum ve hayret! Yanma filan olmuyor, bilakis yağ gibi gidiyor meret. ‘Bir tane daha koysana’ Antonio’ dediğim anda, milletin gülecek malzemesini elinden almış bulunuyorum. Herkes ‘allah cezanı versin pis alkolik’ der gibilerinden bakıyor bana. Ben de utancımdan kendime, bir şişecik olsun bu şahane içkiden alamıyorum.

Şahane içki dediğime bakmayın, 96 derece alkolden başka bir şey değil bu.

 

90

 

EKVATOR-KOLOMBİYA ve AGUARDİENTE

 

Aguardiente, tıpkı Kuzey Amerika yerlilerinin damıtılmış içkileri adlandırdığı şekliyle ateş suyu demek. İspanyolca su anlamına gelen agua ve yanan anlamına gelen ardiente kelimelerinin birleşmesi ile oluşuyor. Aslında bir tür brendi olan aguardientenin tadı Yunan boğma rakısı çipuroya o kadar benziyor ki anlatamam. Bunu ilk, Puerto Lopez’e gittiğimde tatmıştım. Eski bir balıkçı köyü olan yerleşim, şimdilerde balina izlemek veya minik Galapagos dedikleri La Plata adasındaki türlü türlü mahlukatı görmek isteyenlerin ziyaret mekanı. Balina sezonu oldu mu bütün köy turistle dolup taşıyor.

IMG_1217

 La Plata adasından bir 'mavi ayaklı bobo'

 

Akşam yemeği için biraz dolanıp, en az turist, en çok yerlinin uğrak mekanı olan bir restoran buluyorum. Fiyatlar da diğerlerine nazaran oldukça makul. Yemeğin yanına ‘tatlı olmayan, en sert içkiniz ne varsa onu getirin’ diyorum, ‘sek tabii’ (mazallah bir şeyle karıştırıp bok etmesinler diye). ‘Ev yapımı aguardientem var’ diyor oranın işletmecisi olan eleman. ‘Çok serttir, istersen önce buyur bir tadına bak’ diyerek bir su bardağı dolusu içkiyi önüme koyuyor. ‘Tattırmak buysa, gerçekten sipariş etsem kovayla mı getirecekti acaba?’ diye düşünmeden alamıyorum kendimi. Ne var ki bu durumdan şikayet edecek de değilim. Büyük bir zevkle yemeğimin yanındaki içkiyi boğuyorum. Hesabı öderken de ‘kediyi yolluk olarak bir ufak pet şişeye doldurtmak mümkün mü?’ diye sormadan edemiyorum. Bu hareketim adamların o kadar hoşuna gidiyor ki pet şişede verdikleri içkiye karşın cüz-i bir meblağ istiyorlar, hatta neredeyse yemekten de para almayacaklar. O derece.

 

agua
kol

 

Ekvator ev yapımı aguardientesiyle Yunan boğma rakısını andırıyor, Kolombiya ise Midilli adası gibi tam bir üretim merkezi. Kolombiya’da bir sürü marka aguardiente bulmak mümkün. Barda pavyonda şişe açtırmak para değil yeminle. Bu arada Kolombiya’da bunun çok sayıda anasonlu türü var ve biraz kasarsanız kimisinden rakı tadı almamak neredeyse olanaksız.

 

KOLOMBİYA-VENEZUELA-KUZEY BREZİLYA-GUYANA ve ROM

Güney Amerika’nın kuzeyine gittikçe hakim olmaya başlayan Karayip kültürüyle beraber, Ekvator’dan itibaren içimi yaygınlaşan rom, Güney Amerika hakimiyetini özellikle Kuzey Kolombiya, Venezuela, Kuzey Brezilya ve Guyana’da kurmuş gibi. Burada üç otuz paraya alabileceğiniz köpek öldüren romların mevcudiyetinin yanı sıra, gerçekten kalın fiyatlara da romlar bulmak mümkün. Tabii kalın dediysek bile bu fiyatlar, alkolistlerin sırtından geçinen TC devletinin zulmüne uğrayan bizler için devede kulak kalıyor.

 

ven

 

Mesela, o zaman (ve şimdi daha beter) ekonomik krizde olan Venezuela’nın en pahalı romunu alıyorum ama ne var ki rom tatlı çıkıyor. Döksem yazık günah (çok büyük günahı olduğu söyleniyor Katolik dünyasında), içsem midem kalkıyor. Ne çelişkiler yaşıyor insan evladı seyahatlerde belli değil. Zira benim için iyi rom demek içinde tatlı hiç bir öğe bulundurmaması demek. Bu tabii bütün içkiler için geçerli, çünkü tatlı olayına sıcak bakan biri değilimdir. Şekeri çayımdan kahvemden çıkartalı yıllar oldu.

Ancak bu yörede tatlıya karşı aşırı bir bağımlılık söz konusu gibi; zira burada tıpkı Sovyet veya post-Sovyet ülkelerindeki gibi bir durum söz konusu: yani bir yerlerde ısmarladığınız çay veya kahvenin önünüze şekerli olarak gelmesi. Hem de boru değil üç silme tatlı kaşığı şekeri, bazen gözünüzün önünde bardağa atıp bir de utanmadan karıştırırlardı. Ulan ağda mı yapacağız, çay mı içeceğiz, belli değil.

 

kapak

 

Bu olayın aynını bu yörede görünce hem hoş bir nostalji yaşıyorum, hem de hayattan tiksiniyorum. Manaus gemisinde külli miktarda içkim olmasaydı ne yapardım bilmem, çaysız kahvesiz dört gün boyunca...

Kıssadan hisse: en ucuz içkileri alırsanız, günahı boynunuza olarak, içmeme lüksüne de sahip olursunuz. Ama çuvalla parayı gömdüğünüz bir içki artık evladınız gibidir.

Kötü de olsa, müptezel de olsa, evlat evlattır.

 

GÜNEY AMERİKA’DA ALKOLİZM I. BÖLÜM

ARJANTİN

Geldiğimin ilk haftasında buradaki şarapların fasonluğunu derhal idrak edip yıllardır kahrımı çeken damıtma alkole dönme isteği ile dolup taşıyorum. Kuzey Amerika menşeili viskiyi ite köpeğe bile sunmaktan kaçındığım için ilk seçeneğim, burada pahalı olan Skoch yerine tabii ki her daim ucuz ama leziz olan İrlanda viskisi yönünde. Bu arayış içerisinde girdiğim dükkanın vitrininde gözüme güzel bir şişe çarpıyor: San Juan konyağı!

İlginç bir rastlantı, hayırlara vesile olur inşallah diyerek 70’lik şişeyi 16-17 TL’sına karşılık gelen bir değere alıyorum. Ve bom! Bu fiyata bu lezzet, inanılmaz.

 

P1080507

 

Arjantinliler sıcakkanlı ve klişe muhabbet konusunda bizimle yarışabilecek kapasiteye sahip bir millet. ‘Aaa... Ne kadardır buradasın, ne kadar kalacaksın? Asado yedin mi? Şaraplarımızı beğeniyor musun?..’ ve daha bir sürü benzer soru.

Kabalık etmek istemesem de otomatik yanıtlarım belli bir süre sonra bozuluyor ve başta şarapla ilgili olmak üzere eleştirel düşüncelerimi direkt söylemeye başlıyorum. Bir kısmı kaba dürüstlüğüm karşısında feci şekilde bozuluyor ama sert göründüğümden midir nedir pek de itiraz edemiyorlar. Çok da üstlerine gitmeyeyim, neticede misafiriz diyerek ‘ama konyağınız çok güzel’ diye sıcak bir biçimde yaklaşayım istiyorum, yanıt: ‘Ne konyağı? Arjantin’de konyak mı var!?

Hay sizin Fransız özentiliğinizi ve İtalyan genetiğinizi s...” diye söveceğim ama İspanyolcam yetmiyor. Yetse de yetmiyor.

İlerleyen günlerde ayrı bir keşfe nail oluyorum. Bir bar-parti ortamında Blender’s Pride diye bir viski görüyorum, bar fiyatı 10 TL. Bilmediğim boktan bir blended İskoç viskisidir herhalde diye düşünüp, neden olmasın diyerek tatmak istiyorum. Tadı hiç de fena değil. Barmene soruyorum, Arjantin üretimi demesin mi?

Peki bundan kimin haberi var, çok az kişinin. Kim beğeniyor Arjantin viskisini? Hiç kimse!

Eder-değer hesabına vuracak olursak, en kötü İskoç viskileri olan J&B veya Red Label’dan çok ama çok daha ucuz olup da hiç de fena bir tat yakalamayan bu viskiler bence yalnızca kötü reklam değil aynı zamanda aşağılık kompleksinin de kurbanı. Muhtemelen viskiden anlamayan gavurların gelip bunları beğenmemeleri, ağız tadı çok da güçlü olmayan Arjantin vatandaşlarının kafasına bir şekilde kötü bir biçimde yansımış. Yazıktır, günahtır.

 

P1080618

 

Bu ruh hastası zırva milliyetçi ortamda neyse ki imdadıma Anarşizm yetişiyor. Köklü bir anarşist geçmişe sahip olan ülkede 1901 yılında kurulmuş olan FORA sendikasını ziyaret ediyorum. Sıcakkanlı yoldaşlarımızla sıra dışı bir biçimde yaptığımız sohbet ‘Burada ne içiyorsun genelde?’ sorusuna gelince “Elbette ki viski ve konyak” diyorum, ayakta alkışlıyorlar! Gözlerim doluyor. ‘Burada şaraplar kötüdür zaten, çok doğru bir seçim’ diyorlar. ‘Anca pahalı şarap iyidir, ona da ne gerek!’ Sarılıp öpüyorum hepsini bir bir. “Yaşasın Anarşi!” demeyeceğiz de ne diyeceğiz ki zaten?

 

URUGUAY

Arjantin’dekine benzer bir durum Uruguay için de geçerli. Dünyada viskinin ciddi biçimde tüketildiği yerlerden birisi olan bu ufak ülkede önemli sayılabilecek de bir üretim ve viski çeşitliliği mevcut. Ve oldukça pahalı sayılabilecek Uruguay’da en kral barda bile çok komik fiyatlara yerel viski içmek mümkün. Tavsiyemdir. Ama elbette ki buzsuz ve susuz.

Uruguaylı barmen ‘yanına su vereyim bari’ diyor, ‘istemez’ diyorum. Neyse ki racon bilen insanlar bütün dünyada aynı güzelliğe sahiptir. Derhal cips mips bir şeyler ikram ediyor, sonra ‘viskiyi ben hayatta içemem abi’ diyor. ‘Yalnızca bira.’

 

P1080686

 

‘Ben de bira içmeyi bıraktım’ diye yanıtlıyorum. ‘Sadece sert alkol alıyorum.’ Sonra duvarda çok güzel bir yazı var, gözüme ilişiyor: ‘Galeano’nun sözü mü bu?’ diye soruyorum. ‘Sen nereden biliyorsun O’nu?’ diye şaşırarak soruyor. ‘Bilmez miyim hiç? Bizim oralarda O’nu çok sever ve sayarız’ derken sohbet boyut atlıyor. Kadehimi Galeano’nun şerefine kaldırıyorum, zira zihnimizi açan Sevgili Eduardo Galeano bu olaydan bir ay önce vefat etmişti ki insanlık olarak en büyük kayıplarımızdandır. Yetişmemizde çok önemli katkıları olan bir büyüğümüzdür. Toprağı bol olsun.

 

BREZİLYA

Gece geç saatlerde Porto Alegre’ye ulaşıyorum. Sabahtan beri kursağıma pek bir şey girmediğinden koşarak en yakındaki restorana gidip oturuyorum. İspanyolca sökmeyince İngilizceye bağlanıyorum. Garson yine anlamıyor ve izin istiyor. Biraz sonra da sakallı bir amca ile geliyor. Amca bu şekilli mekanın sahibi olsa gerek, kötü İngilizcesine rağmen  elbette ki anlaşıyoruz ve yemeği sipariş edip: ‘Bana’ diyorum ‘en sert (okunuşu kaşasa) cachaçanızdan verin lütfen.’

‘Şahsen ben şunu içiyorum, hem sert hem leziz’ diye gösteriyor menüden, eyvallah ediyorum. İki dakika sonra garson üç bardak cachaça ile geliyor. ‘Bu’ diyor ‘siparişiniz. Diğer ikisi ikramımızdır.’

 

P1080819

 

Raconizmin gözünü seveyim. Bunu kasıtlı yapmadım ama bundan sonra yürüyeceğim yol belli oldu. Adamların hoşuna giden, bir yabancının gelip de kola-bira gibi saçma sapan şeyler yerine yerel ürünü içmesi!

Alex’iyle ünlü Curutiba kentinde yine yemek arayışı içerisinde gözüme sıcak gelen bir mekana giriyorum. Salaşla entel arası bir yer burası. İspanyolca anlaşıyoruz çat pat. Yemeği sipariş edip en sert cachaça söylüyorum yine. Sonra da havanın güzel olmasından dolayı dışarı oturuyorum. Birazdan eleman iki tane cachaça ile damlıyor, biri yine elbette ki ikram. Teşekkür ediyorum. ‘Abi seni içeriden çağırıyorlar izninle’ diyor. Hayda! Brezilya’da bir konsa çıkmadığım eksik kalmıştı, o da oluyor ya daha ne diyeyim?

Kahve ten renkli orta yaşlı bir kadınla, buğday rengimsi yaşlıca bir amcanın masasına oturuyorum. İkisi de İspanyolca biliyor. Kadın oralı, adamsa on sekiz yıldır orada yaşayan bir Fransız. Güzel sohbet dönüyor aramızda. İlerleyen saatlerde bilmediğim kulüp ortamlarına gitmemi salık veriyorlar ‘Ama taksi ile git, yol uzun, sakat olabilir.’

 

36947

 

Tabii ki yürüyerek gidiyorum. Beklediğimin aksine bir şey olmuyor. Bir tane şekilli bara gidip oturuyorum, aynı bizim zengin ortamları. Aynı bayıklık, aynı sıkıcılık, tipler bile neredeyse aynı. Bir iki tek atıp çıkıyorum. Biraz dolanıp daha ilginç bir ortam bulamayınca kentin karanlık sokaklarına dalıyorum. Bir tane leş ortam buluyorum ama içerisi çok kalabalık. Kalabalığı sevmediğim için ilerliyorum. Daha sonra tenha bir yer buluyorum. Burası bakkal kırması, yemek de yapan tek-tekçi yeri. Selam verip giriyorum, selamımı alıyorlar. Tezgaha konuşlanıp cachaça istiyorum. İçkimi yudumlarken gözlem yapmaya başlıyorum. Zira burası sikindirik zengin mekanından daha ilginç benim için. Özellikle mekan sahibi bir aile. Kadın ve oğlu çalışıyor. Tek dal sigara almaya gelen evsizlere veya bir tek atmak isteyen yoksullara hizmet ediyorlar. Ama bunu yaparken belli bir sertlik, belli bir saygı ve büyük bir racon içerisindeler. Gerekirse üç kuruşun da hesabını yapıyorlar ama kimseyi kırmıyorlar. Yıllar içerisinde kurdukları bir denge olduğunu hissediyorum bunun.

Bir tane evsiz geliyor, parası 10 sent eksik. Telaşla benden istiyor, çıkarıp veriyorum. Teşekkür edip tekini atıyor ve uzuyor. Asla kadınla pazarlığa girmek istemediğini görüyorum.

Derken karşımdaki tezgahta duran içlerinde çeşit çeşit otlar bulunan şişeleri fark ediyorum. ‘Bunlar ne?’ diye soruyorum, kadının kendi yaptığı cachaçalarmış. ‘Bağlayın’ diyorum, kafa bir milyon oluyor onlar bağladıkça. Ama yemin ediyorum içtiğim en leziz cachaçalar bunlar. Hesabı istiyorum, şaka gibi bir para ödüyorum, resmen şaka gibi.

Ertesi gün Sao Paolo’ya otobüs biletim var ama akşam buraya bir kez daha gitmeden olmaz. Bu sefer Cuma diye ortamdaki makineden müzik de vermişler ve mekan biraz daha kalabalık. Müdavimlere selam verip kaldığım yerden devam etmek istiyorum diyerek yine otlu cachaçalardan devam ediyorum. İki, üç derken gitme vakti geliyor. Kadına ‘gerçekten çok leziz yapmışsınız’ diyorum. ‘Bir şişe satın alabilir miyim?’ Bunu sorarken ‘kaç para ister ki, istese istese...’ diye iğrenç bir düşünce var aklımda. Ama yanıt tokat gibi geliyor:

‘Dışarıya şişe vermem! Onlar benim kendi el emeğim.’

İnsanlık dersimi alıp çıkıyorum. Asla unutmamalı: Paranla değil, insanlığınla değer kazanırsın!

Ve bana bunu hatırlattıkları için onlara minnet duyuyorum.

 

Terms & Conditions  |  Privacy Policy

Gezenti 2018 © All Rights Reserved