YUNAN MACERALARI II

ATİNA ELEFTERİOS VENİZELOS HAVAALANI

 

I.

 

Midilli’ye gidecek olan uçağın kalkmasına daha dört saat var ve saat gece iki. Havaalanında bir saatlik bedava internet kullanımı hizmeti verdiklerinden bilgisayarların ve rahat koltukların olduğu yere oturup ayağımı uzatıyorum, belki uykum da gelir, bir kaç saat kestiririm diye umutlanıyorum internete girerken. Ne var ki kısa bir süre sonra yakınlarıma Amerikan İngilizcesi konuşan bir lavuğun gelmesi ile umutlarım suya düşüyor; zira adam telefonda bir çok vatandaşı gibi umarsızca ve höykürerek konuşuyor. Herife pis pis bakmam da fayda etmeyince oradaki yegane barımsı yere doğru seyirtiyorum, gerçi bir yandan da hiç uykum yok.

 

‘Çipuro’ diyorum adama. İki tane marka gösteriyor bana. ‘Sen seç’ diyorum, ‘tatlı veya anasonlu’ olmasın ama. ‘Çantali’ markalı olanı veriyor. Bardağa doldurup demlenmeye başlıyorum...

 

Emektar iphone, 2007'de ilk çıkan modeli

 

Yanımdaki koltuklarda insanlar uyuyor, etrafta kimseler yok. Düşüncelere dalıyorum. Bir saat sonra ortamdaki insan sayısı artmaya başlıyor. Yakınlarımda uzanmış olan bir çift uyanıyor. O sırada gençten üç erkek bir de kız etrafımızda dolanmaya başlıyor. Tipleri aşırı itici. Pis pis bakıyorum bunlara ne ayaksınız gibilerinden, bir yandan da bıyıklarımla oynuyorum. Bana bakıp yanımdaki yeni uyanmış çifte yaklaşıyorlar.

 

‘Polis’ diyor uzun saçlı uzun boylu olan. ‘Kimlik.’ Çift şaşırıyor, ‘Ne kimliği, burası AB değil mi?’ Küçük bir tartışma çıkıyor aralarında, yok ‘önce sen göster kimliğini’, yok ‘buna ne hakkınız var’ vs... Neticede polis görevini yapıp, insanları huzursuz ederek uzaklaşıyor. Pasaportumdan dolayı müdahale edecek bir durumum olmadığından çifte doğru polislerden ne kadar iğrendiğimi gösteren bir hareket yapıyorum. Bu dört zibidi bir kaç kişiyi daha rahatsız edip ortadan yok oluyor.

 

Bana dokunmamalarının tek nedeni ise büyük bir ihtimalle, gece 3:00’te uyumak yerine psikopatça bıyık burarak çipuro içen tek kişi olmam. Yani yüzde yüz Yunan olduğuma kanaat getiren bu faşist zihniyetten alkolün koruyucu etkisinin yardımıyla kurtulduğumu anlayıp Dionysos’un şerefine kadehimi kaldırıyorum.

 

P1070906

 

Sonra çiftin yanına gidiyorum.

 

‘Ne istiyor bu lavuklar?’

 

Adam anlatıyor. Yüzlerinden düşen bin parça, belki hayatlarında ilk kez polis tarafından kimlik tacizine uğramış, hem de kız arkadaşının yanında. Aksanından elemanların Fransız olduğunu anlıyorum. Biraz sohbet edip ‘Yunanlılar iyi insanlardır, fazla takılmayın bu tiplere’ diyorum. ‘Polis her yerde böyledir, huzur kaçırırlar’ diye ekliyorum. Kos’a gideceklermiş, dolayısıyla bunlara Kos’la ilgili bir kaç tüyo veriyorum. Özellikle Kos’un insanını daha bir övüyorum.

 

Benim nereli olduğumu soruyorlar ve şok oluyorlar. Yunanlıları koruyan bir Türk, aynı zamanda Fransız’a da iyi davranıyor! 

 

Huyum kurusun, her zaman ezilenin yanındayımdır.

 

II. 

 

Paris havaalanı duty freesinde güzel bir Martinik romu bulup almıştım (alkolle ilgili son yazımda rom maddesi de vardı https://gezenti.biz/index.php/2019/09/22/nerede-ne-icilir-orta-amerika/). Zira Martinik’de romun kralını yaparlar. Kasadaki kadın paketi yaparken mühürlemeye gerek yok demişti. Ama Atina havaalanında otururken sürekli anons yapıyorlar sıvı taşıma kuralları ile ilgili. Dolayısıyla bir bokluk çıkacağı çok netti.

 

Kafam da hafiften iyi olmuş. Güvenlik geçişinde görevliler ‘ama bu rom açık poşette’ diye itiraz ediyor. Faturayı çıkarıp ‘bakın Paris’ten daha yeni indim, halbuki denyo Fransızlar Atina üzerinden Midilli’ye gittiğimi de biliyorlardı’ diye açıklama yapıyorum kibarca. Romu kaptırmak istemiyorum elbette ki. Adam anlayışlı davranıyor, faturayı inceleyip beni kapıya yolluyor, oradaki görevli kadın kabul ederse size romu iade ederim diyor. Teşekkür edip kapıya gidiyorum. Kimse yok. Yandaki bankoya durumu anlatıyorum oradaki kadın, ‘görevli ile içkiyi alıp getirin yardımcı oluruz’ diyor. ‘Eyvallah’ deyip geri dönüyorum. Deminki elemana diyorum ‘bizim kapıda kimse yoktu yandakine sordum o da sizi çağırıyor.’ Adam da ‘ama sen öbürüne soracaktın’ diye oyalamaya çalışıyor. Diyorum ‘ne fark eder kardeşim, öbür kadın da aynı şeyi söyleyecekti zaten.’

 

Bir tane kağıt çıkarıp bir form dolduruyor, bu arada başka bir çift de benimle aynı durumda, onların alkolünü de ekliyorlar forma, başka bir görevli formları alıp bizi kapıya doğru götürüyor. Yolda yürürken forma bakıp bana ‘Türk müsün?’ diye soruyor, ‘soyadın Aslan’. Meğerse bir arkadaşı varmış, ‘Aslanidis’ diye. Derhal ‘arkadaşın Pontuslu mu?’ diye soruyorum. Şaşırıyor ve bana ‘siz de mi Pontus diyorsunuz? Oralı olduğunu nerden anladın?’ diye soruyor. ‘Pontus lafını kimse kullanmaz aslında’ diyorum. 'Bu arada -idis/-itis bildiğim kadarıyla ‘oğlu’ demek, yani Aslanoğlu. Gerçi Pontus Rumcasında -itis eki aidiyet anlamı da verdiyor galiba...' Adam verdiğim  bu bilgilere sevinip çabucak işimizi görüyor, içkilerimizi teslim edip gidiyor.

 

Bütün gün zerre uyumadan Midilli semalarına doğru uçuşa geçiyorum, kanımda alkol, çantamda rom ve kafamda türlü anılarla...

 

MİDİLLİ’DE TÜRK DÖVMEK

 

Daha önce bıraktığımız, kalbimizin yarısı ve karaciğerimizin tamamını geri almak üzere, Metin’le Ayvalık’tan Midilli’ye doğru yola çıkıyoruz. İlk kez 2009 yılında ‘No Border’ kampına katılma amacıyla gittiğimiz adada pis bir klasik yaşayarak, alkol-gezi-sohbet konulu şeytan üçgeninde eylemlere pek iştirak edememiştik (kofti anarşizm). Nerede akşam orada sabah, yok efendim şu köyde panayır varmış, öbür kıyıda çıplaklar kampı varmış, ver uzoyu-çipuroyu derken serkeş bir hayat, sefil bir varoluş sergilemiş; ancak güzel dostluklar kazanmıştık.

Vardığımızda çantaları bu güzel dostların evine atıp, geberiyormuş gibi, derhal alkol alımına başlıyoruz. Elemanlar da rembetikocu, bizi akşama çalacakları tavernaya davet ediyorlar, belirtilen saatte davete icap ediyoruz ama kafalar hafiften güzel olmuş.

 

Bizim bebeler

 

Bir yandan içerken bir yandan masamız kalabalıklaşıyor, yeni insanlarla tanışıyoruz. Muhabbet şahane. Bizim çalgıcılar da Yunanca-Türkçe ortak olan şarkıları çalmaya başlıyor. Nedeni ise Türkiye’den gelen turist sayısında patlama yaşanması. Tavernada bir masa dolusu pasaporttaşımız var. Bunlar sanki daha önce hiç Türkçe müzik duymamış gibi şarkılara anırarak eşlik ediyor, abuk subuk danslar sergiliyorlar. La havle diyerek bakmamaya çalışıyorum. Ta ki yaşlı bir dilenci amca içeri girene kadar.

Kendi ülkende yapamayacağın şeyi başka ülkede yapmayacaksın, seyahat ahlakı bunu gerektirir.

Dilenci olsun olmasın herhangi birine, hele de yaşlı bir kişiye, terbiyesizlik yapamazsın. Adamın önüne raks ederek geçip yolunu kesemezsin. Metin Midilli’ye daha çok geldiği için öncelik onun. Yunanlı arkadaşlarımız önemli değil filan diye bizi yatıştırmaya çalışıyorlar ama ayıp denen bir şey var. Metin adamları kibarca uyarıyor ama idrak yoksunu bu şahıslar hörleyince hışımla yanlarına gidiyorum, hala yanıt vermeye çalışıyorlar, eğleniyoruz diye bir şeyler geveliyorlar. “Eğlenecekseniz adam gibi eğlenin!” diye bağırıyorum. Artık normal yol bittiği için bundan sonra yola yumruklarla devam edeceğiz; ama yanıt vermiyorlar.

Bu sırada yaşlı amca usulca yanıma gelip bir anda kolumu öpüyor ve mekanı terk ediyor. Şaşkınca oturup Metin’e olayı anlatıyorum, aynını bana da yaptı diyor.

***

 

P1060846

 

Tanrının sevdiği kulları olmalıyız ki ertesi gün ‘Uzo Festivali’ başlıyor. Şansa bak! Akşam olunca arkadaşlarla damlıyoruz. Onlar yine çalgı çengi işinde olacak, bize de içmek düşecek. Böyle iş bölümüne can kurban.

“Metin bizim en sevdiğimiz uzo X değil miydi?” diye soruyorum, zira yirmiye yakın uzo markası stant açmış ama bizim marka yok ortalıkta. “Onların götü kalkmış” diye yanıtlıyor, en pahalı uzo markası olmuş. O yüzden beleşe uzo dağıtmaca yok demek ki, kapitalizmin gözü kör olsun.

Biz de madem öyle, yeni keşiflere yelken açalım diyerek bütün uzo markalarından içiyoruz en güzelini bulmak için. Gerçi dördüncü kadehten sonra nasıl ayırt ettik, nasıl özellikle iki tane marka üzerine karar kıldık oraları tam hatırlamıyorum ama tanrı ağız tadı vermiş demek ki bize.

Bir yandan içip bir yandan dolanırken usta bir tavlacı olan Metin hemen dikkat kesiliyor. Zira ortalığa dört beş tane masa koymuşlar, üzerlerine de tavla. Oradaki hostes kızlara olayın ne olduğunu soruyoruz. Tam anlatamıyorlar, dolayısıyla patronlarını çağırıyorlar. Yunan nüfusunun yüzde yirmisinin sahip olduğu gibi Nikos ismine sahip patronları “burada tavla oynarsanız size birer tane hediye ve çekiliş için bilet vereceğiz” diyor. Nasıl yani? Yalnızca oynamak yetiyor mu? “Yenmek yenilmek önemli değil, önemli olan katılmak” diyor. Çekilişte büyük ödül bu tavlalardan biri ve en iyi uzolarımızdan oluşan bir koli.

Metin’le karşılıklı oturuyoruz. Hemen birer tane küçük hediyeyi ve piyangolarımızı takdim ediyorlar. Tavla oynamayalı yıllar olmuştu, hiç sevmediğim bir oyundur, asabımı bozar. Demek ki o gün bilmeden aşkta kaybedecekmişim. Tek oyunda Metin’i mars ediyorum, kalkıyoruz.

 

P1060827

 

Biraz da müzik dinleyelim diye oradaki amfiye oturuyoruz. Bir Metin gidiyor uzo almaya bir ben. Sıra bana gelince artık ahbap olduğumuz uzocu ablaların yanına gidiyorum. Birazdan kapatacağız diyerek bir tane peti boşaltıp içine uzo doldurup elime tutuşturuyorlar. Artık nasıl bir itibarımız varsa ortamda?

Bu rezilliğe tanık olan, ablaların arkadaşı olduğunu düşündüğüm biri laf atıyor. Konuşmaya başlıyoruz. Sonra bir kaç kişi daha katılıyor sohbetimize. Özellikle bir tanesi bildiğin Halit Ergenci. Sakal makal aynı. ‘Suleyman’ diyerek dalga geçiyorlar elemanla. Bu sırada konu konuyu açıyor, ahbaplık seviyemiz ileri düzeye yükseliyor derken asıl adı Thedoros sahne adı Lampsas (meğer soyadıymış) olan elemen bana aniden hiç beşten fazla kişi tarafından dövülüp dövülmediğimi soruyor. İnsan şaşırınca daha bir dürüst olurmuş ya, "valla güzel dayak yedim ama beş kişiden sonrasını saymaya fırsat bulamadım işin açığı" diyorum içtenlikle, "hem de birden fazla olmak üzere..." O kadar şaşırmışım ki, nasıl bildiğini sormayı geçtim "sen de mi?" diye soramıyorum bile... Neyse ki sırtıma pat pat vururken o da içten bir itirafta bulunuyor da göt gibi kalmıyorum ortada: "üzülme dostum" diyor "ben de çok yedim." Böylece adı konmayan derin dostluğumuzun da başlangıcı oluyor bu küçük hikaye. Hatta o derece ki, bizi evlerinde misafir ediyorlar bir kaç gün. Biz de keriz değiliz, anında çöküyoruz.

***

Tavla yarışması (?) çekilişi sonucu gece yarısı açıklanacaktı. İki bileti de alıp gidiyorum, Metin nedense olaydan çok emin, “kesin bana çıktı, ödülü al gel” diyor, ‘ruhunu iki dakkada şeytana mı sattı da bu kadar emin bu herif’ diye düşünerek stanta yaklaşıyorum. Tahtaya bir takım numaralar yazmışlar. Elbette ki en alttaki numaralara bakıyorum eski bir amortici olarak. "Tabii ki amorti bile" yok diye hayıflanıp geri dönüyorum. Hostes kız o anda yanımda beliriyor, güzellik karşısındaki her şuursuz erkek gibi ben de salak salak sırıtıyorum. “Numaranıza bakabilir miyim?” diye soruyor. Ne diyeceğimi bilemediğimden, "ya, pek bir şey çıkmamış sanırım" diye gevelerken “Nasıl çıkmamış? En büyük ödülü kazanmışsınız işte!”diyerek elimdeki numarayı işaret ediyor!

Hayatımda herhangi bir çekilişte, kurada, şans oyununda hiç bir şey kazanamamış biri olarak şok oluyorum: gerçekten benim bilette yazan sayı en üstte, bakmadığım yerde kocaman yazıyor. İnanamıyorum! Sonra toparlanıp arkadaşları filan topluyorum, törenle hediyelerimizi takdim ediyorlar. Woody Allen’ın Sleeper filminde güzellik kraliçesi seçildiği anda yaşadığı duyguya benzer bir şey yaşıyorum sanki...

 

f3fb31b79e10c374afeb6524ab73c0fa

 

Uzo Midilli’de içilir...

İkisi hariç verdikleri bir kasa uzoyu orada eşe dosta dağıtıyorum. Aylar sonra, evimde demlenirken, rakı bitince bunlar aklıma geliyor. Birini açıp bardağa dolduruyorum ve bir yudum alıyorum: Bu ne lan??? Bir yudum daha, olmuyor, tükürüyorum. Berbat bir şey bu. Hemen netten Metin’i arıyorum: “Oğlum biz galonlarca uzoyu nasıl içmişiz lan?” “Abi ben de bir iki denedim gurbet ellerde ama içilecek gibi değilmiş” diye yanıtlıyor. Moğol ayragından sonra içtiğim en kötü içkilerden biriymiş de haberimiz yokmuş. Büyük konuşmayayım ama çok zorda kalmazsam bir daha ağzıma sürmeyi düşünmüyorum. Belki Midilli’de, zira başka yerde o tadı yakalayamıyoruz.

***

Midilli kentinden zar zor bir araba kiralayıp Selanik’ten iki ahbabımın işlettiği Kafeneio Leonidas’ı bulmak üzere yollara düşüyoruz. Herkes herkesi tanıdığı için arkadaşlar yolu tarif ediyor, anladığımız kadarıyla resmen tanırının unuttuğu bir yerde olmalı. Gerçi dolanarak, yolun keyfine vararak, köylere girip çıkarak ilerliyoruz, o yüzden ne kadar ücra olursa bizim için o kadar iyi.

Yunanlıların genelde telefon açmama, e-postaya iki ay sonra yanıt verme gibi güzel alışkanlıkları olduğu için çat kapı gitmemiz yadırganmıyor elbette. Hemen çipurolar, mezeler çıkıyor ve akabinde öğlen rakısına oturuluyor. Sonra diğer elemanlar da damlamaya başlıyor. Bunlardan biri yine ilk geldiğimde tanıştığımız ahşap ustası ve heykeltıraş deli Yorgo, özlemişiz keratayı. Şimdi de buzukiler, utlar, curalar beliriyor ve cümbüş başlıyor.

Akşama doğru müsaade isteyip kalkıyoruz, çünkü uğramamız gereken bir yer daha var.

İkinci durağımıza ilk kez 2009’da gittiğimde “işte” demiştim arkadaşlara “dünyada gerçekten huzur bulduğum tek yer! Çünkü Söğütdalı 2003’te restore edildiğinden beri yersiz yurtsuz kalmıştım.”

 

P1060873

 

Bu mekana yalnızca orayı bilenler gidiyor, yani bizler gibi anarşistler veya solcu, çer-çapulcu tayfası filan. Oturuyorsun ve önüne direk harikulade mezeler gelmeye başlıyor alkol eşliğinde. Hiç bir şey söylemene gerek yok! Çıkarken de gönlünden ne koparsa onu ödüyorsun. Olay yalnızca bununla kalmıyor, muhabbetin kralı da orada!

İçeri giriyoruz, eşi önce beni hatırlamıyor ama gelin diye işaret ediyor. İçeride eski dostum uzandığı yerden doğruluyor ve beni görünce yüzünde güller açıyor, tabii benim de. Sarılıyoruz. Gece yarısına kadar sohbet ediyoruz. Nerede kalıyorsunuz diye soruyorlar, biz kem küm edince de oradaki minderlere yatırıp üzerimizi örtüyorlar. Bir yandan dalgaların sesi, bir yandan rüzgarın soluğu, uykuya dalıyoruz...

***

Midilli kentine döndüğümüzde Metin’in Türkiye’den arkadaşları ile buluşup kafede laflamaya başlıyoruz. İkindi vakti Yunanlılar uykuda olduğundan kafede bizden başka bir Türk çift daha var. (Sevişmek gibi) yapacak daha iyi bir işleri olmadığı için bizi dinlemeye başlıyorlar ve büyük ihtimalle beyin mıncıklaması geçiriyorlar çünkü o saatte yine içtiğimiz için sohbetimiz ağır politik ve saykodelik bir hal almaya başlıyor.

Bu sırada bir başka Türk çift bizi görüp “Aa, burda da Türkler varmış” diyerek bir anda fotoğrafımızı çekiyor.

Sigortalarım atıyor: “Ne yaptığınızı sanıyorsunuz siz?” diye çıkışıyorum. İzinsiz bir biçimde birinin, hele de benim fotoğrafımın çekilmesi saygısızlığın dik alasıdır. Diğerleri araya girip ortamı sakinleştirmeye çalışıyor. Fotoğrafımızı çeken salak da özür dileyip derhal fotoğrafı siliyor ve hızlıca yoluna gidiyor.

*** 

Dönüşte feribotta Metin’e “Başardık” diyorum, “Midilli’de Türk dövmemeyi başardık.”

Haydi bunu kutlayalım.

 

GRANADA NOTLARI

Kısa Bir Tarih Okuması

Granada İspanya'nın ünlü Endülüs bölgesinde yer alır. Emeviler, Emevi Halifeliğinin Abbasiler tarafından yıkılmasından sonra bizde Endülüs Emevi Devleti, resmi olarak Cordoba Halifeliği adıyla 11. yüzyıla kadar bölgede İslamiyet'in altın çağını devam ettirmişti. Daha sonra Granada'da Berberi Zawi ben Ziri tarafından Ta'ifat Gharnata adıyla Granada Emirliği kurulmuş, bu krallık ise 1091 yılına kadar ayakta kalmıştı. Tam da bu devirde Emirlik, Sefarad Yahudilerinin hem kültürel hem de politik anlamda kendilerini belli etmeleriyle adeta bir Yahudi Krallığı görünümüne bürünmüştü.

Bundan sonra bir çok kez el değiştiren Granda 1492 yılında nihai olarak Katolik Krallığının idaresi altına girer. Müslümanlar zorla Hıristiyanlaştırılır, ki bunlara Moriscosadı verilmiştir, Sefarad Yahudileri ise Osmanlı İmparatorluğu tarafından kıyımdan kurtarılır.

 

krizdeki-ispanyadan-sefarad-yahudilerine-vatandaslik-enson_4173

Aşırı bağnaz olan İsabel (Ferdinand daha çok yancı gibi) tahminlere göre Granada meydanında iki milyon Arapça kitabı, şeytanın işi olduğu gerekçesiyle yaktırtır. Bu tarihte en büyük kütüphanesi olduğu iddiasıyla övünen Fransa Kralında sadece elli adet kitap bulunmaktadır (rakamla 50!). 

Hayatında yalnızca iki kez yıkandığı söylenen İsabel'in bir başka işi de içinden şırıl şırıl sular, çeşmeler akan Al-Hambra Sarayı'nın sularını kestirmek olmalıdır. İlk banyosunu büyük olasılıkla bebekken yapmış olan İsabel ikinci banyosunu da doktorunun, 'yıkanmazsan öleceksin' uyarısıyla yapmıştır. Bu da büyük ihtimalle Kristof Kolomb'un kendisine ithal ettiği frengi hastalığından olabilir. Frengi Amerika kıtası çıkışlı bir hastalıktır. Bu arada Kolomb'a da helal olsun, içim kalktı yemin ediyorum.

 

1200px-Ferdinand_of_Aragon,_Isabella_of_Castile
 

Kentin bize göre yetiştirdiği en önemli insanı şair Federico Garcia Lorca'dır. 1936 İspanya Anarşist Devrimi sırasında faşistler tarafından genç yaşta katledilmiştir.

 
federicogarcialorca
 

Ev Halleri

Yıllar önce İspanyolca öğrenmek maksadı ile gitmiştim kente. Granada imar planına göre kentteki apartmanların önemli bir bölümünün iki katı geçmemesi gerekiyor. Ne var ki kentte iki katlı bina bulmak zor, zira kaçak kat çıkma olayı bizdekini bile geçmiş, minareyi çalan kılıfını da uydurmuş. Şöyle ki: bina girişine Zemin kat yazmış müteahhit efendi. SonrakineGirişkatı, birinci, sonra arakat, ikinciderken, çatı katıek çatıkatı gibi kelime oyunlarıyla iki katlı bina diyerek beş-altı katı çakıvermişler.

Evlerde, genelde Akdeniz kıyılarında gördüğümüz, tembel insanın hayat felsefesi olan siestacılığından dolayı yapılmış, kapatıldığında içeri zerre ışık sızdırmayan panjurlar var. Panjur kapatıldı mı sahte bir gece ortamı oluşturuluyor içeride.

 

261872150
 

Evlere ayakkabı ile giriliyor. Bu da, bizim ülkede saçma sapan bir kompleksle yıllardır sandığımızın aksine, sokakların çok temiz olmasından filan değil, gavurların bize göre çok daha pis olmalarından dolayı (İsabella'nın memleketinden bahsediyoruz).

Kış ayları olmasına karşın kalorifer pek yakılmıyor. Ne var ki fayansla, porselenle döşenmiş evler her zaman dışarıdan daha soğuk. Bunun sonucunda da insanlar evlerin içinde 'bata' denilen kalın roblarla dolaşıyor. Hatta sık sık gördüğüm komşu ziyaretleri bile çocuğundan yaşlısına, batalarla gerçekleştiriliyor.

Komşu ziyaretleri dedik de, bazen evleri karıştırıyordum. Zira genelde, evde bizim ahaliden daha çok komşuları gördüğüm oluyordu. Ayrıca komşu dediğimiz türün ne gecesi var ne gündüzü, saat sabahın körü evde komşu, gecenin üçü evde komşu! İki kat aşağıdaki evine inmek yerine bizim evdeki kanepede uyuyanına bile rastlayınca ‘oha!’ demekten kendimi alamıyordum. Bizim komşuluk ilişkilerinin bitmesine sevinir hale geldim orada komşu terörüne maruz kaldıktan sonra.

 

desayuno
 

Yeme içme düzeni de berbat. Kahvaltıdan kasıt, ekmeğe sürülen margarin yanına da kahve. Hazırladığım kahvaltıyı görünce ufak çaplı bir şok geçiriyorlar. Hele kahvaltıda zeytin yemem ikinci bir şok dalgası. Akşam yemeği hafif oluyor bazen, o da geceye hazırlık. Gece 11'den sonra kaç kez yağlı yağlı kızartmalar yapıldığına şahit oldum, içim kalktı resmen. Hayır bünyeleri de alışmış, obez de olmuyor keratalar. Gerçi siesta yaptıkları için sabaha kadar muhabbet, eğlence, yakıyorlar galiba.

 

masa1
masa2

Masa genel görünüm ve gizlenmiş alttan gelen sıcak ölüm

 

Enteresan bir durum da her evin salonunda sehpa yerine büyükçe bir masa var. Yemek yerken, kitap okurken kullanılan bu masanın altında ise küçük bir ısıtıcı mevcut. Yani her daim ayakları ısıtmak mümkün. Ayrıca oldukça kalın olan masa örtüsünü de üzerine çekerek, yemeği yedikten hemen sonra sıcaklığın da etkisiyle uyuyakalarak olası bir kalp krizi geçirme riski söz konusu. Bizler için fevkalade sakıncalı bir durum.

Alışık olmayan götte don durmayacağı için bu hayat tarzına hiç bir zaman uymadım, uyamadım. Siesta alışkanlığım olmadığı için uyuyamadım ama herkes öğle saatlerinde horul horul uyurken göz kapaklarım ağırlaşmadı desem yalan söylemiş olurum.

 

Real Madrid Gerçeği

Evimiz ahalisi mama (anne), tita (teyze) ve konyo (kız) olarak tertiplenmiş, kızlarına 'konyo' diye hitap ettikleri için öyle söyledim ama sanırım pis manası var bu deyişin[1]. Mama, bitirmekte olduğu şarabı ile ideal anne tipine oldukça yakın bir profil çiziyor. Ara ara balkondaki güvercin tayfasına feci şekilde saydırıyor. Koyu bir Barça taraftarı olmasından dolayı da Maurinho ve Ronaldo’yu her gördüğünde, ettiği ağza alınmayacak küfürleri duyduğunuzda kadının hayal gücüne şapka çıkartmamak elde değil.

İspanya’da aynı gün olan maçların birisini normal, diğerini ise şifreli yayınla veriyorlar. O yüzden çocukluğumdan beri tuttuğum Barça maçlarını izlemek için iki haftada bir bara gitmek durumunda kalıyoruz.

 

Barca-2011
 

Bir şişe şarap söylüyorum ivedi, hemen itiraz ediyor: - Çok içiyorsun! - Asla içmem, diyorum. Tereddüt ettiğini görünce de ‘su içmem’[2]diye ekliyorum, gülmeye başlıyor. - Yalnız başına içiyorsun odanda, diye kızıyor. ‘Sağlıklı değil bu.’ Alkolik misin diyecek ama demiyor. - Hiç olur mu mama? diye yanıtlıyorum, ‘internet ortamındaki arkadaşlarla karşılıklı kadeh tokuşturuyoruz bilakis.’ Her şeye bir cevabım var elbette. - Burada bir sıkıntın, sorunun var mı? sorusunda evi kastettiğini anlamama rağmen: - Psikolojik problemlerim var, der demez paparayı yiyiveriyorum, - Ben onu mu sordum dalgacı herif, ne halin varsa gör!

Bu sırada şarabın çoğunu o içince ikinci bir şişe daha söylüyorum. Şişe gelince de bir anlık dalgınlığımdan yararlanıp 'dur-mur' demeye kalmadan araya milyon tane tapas sokuşturuveriyor şerefsizler. 'Şişe açtırıyorsunuz, usuldendir' deyip göz kırparak uzaklaşıyor utanmadan barmen efendi.

 

 

İyi Aile Çocuğu, söz konusu replik 36'24"te

Maça Real iyi başlayınca biraz geriliyoruz, aslında gerginliğin nedeni Maurinho’nun bir haftadır verdiği iğrenç demeçler. Bir önceki maçta bir araba dayak yememize rağmen Pepe, Marcello gibi çirkef oyuncuların karttan yoksun kalmaları, buna karşın Maurinho’nun yaptığı mağdur edebiyatı sonucunda sinirlerimiz gergin. Nitekim maçın henüz 15. dakikasında gerginliği alsın diyerek boşalattığımız şişe neticesinde kafası güzelleşen Mama, Maurinho’nun aslında bir kertenkele dönmesi, validesinin ise Portekiz’in en ünlü sahne ve ses sanatçısı (fado değil ama), zavallı Ronaldo’nunsa ameliyatla sonradan erkek olduğu gibi ilginç detaylar vermeye başlıyor.

Yan masalardakiler bu tür iltifatları daha önceden duymamış olacaklar ki, maçı değil de şaşkınlıkla bizi izlemeye başlıyorlar. Neyse ki mahalledeyiz de herkes Mamayı tanıyor diye düşünüyorum, zira kenttekilerin çoğunluğu, yaşadıkları Endülüs ezikliğinden midir bilinmez, Real’i destekliyor. Ben yine de ne olur ne olmaz diye şarap şişesini kendime doğru yaklaştırıyorum, neticede deplasmandayız. Sandalyeyi de şöyle bir tartıyorum, sağlam.

Real’e golleri çakınca keyfimiz iyice yerine geliyor. Şişenin ise gözlerimin önünde büyük bir hızla eriyip bitmesine hayret ediyorum bir yandan da.

Bana çok içiyorsun diyene de bakın!

Hem ben içime çekmiyorum ki, dudak tiryakisiyim.

 

Dipnotlar:

[1] coño, daha sonra öğrendiğim üzere küfürlü bir hitap şekli. Kadına kullanıldığında onun  cinsel organı, diğer kullanım şekli bizdeki sinkafa benziyor.

[2] İyi Aile Çocuğu, yön. Osman F. Seden 1978

Paylaşım için

14 ŞUBAT’IN PAVYON VE ÖNEMİ

Ankara

Sittin sene önce bir arkadaş toplaşmasında yüklüce alkol alımına müteakiben, ev sahiplerinin 'bu kafayla eve gitmeyiniz' teklifine sıcak bakıp, evlerinde uyumaya hazırlanıyorduk. Eski ahbaplarımdan biri milletin sızmasından istifade edip: 'Hani beni pavyona götürecektin?' diye soruyor. Ahlaksız, ancak bir o kadar da cazip bir teklif. 'Hesabı ödersen götürürüm' diye yanıtlayarak olaya sıcak baktığımı ima ediyorum. Sonra pazarlığa girişiyoruz, 50'ye 50, yok 20'ye 80 derken güya hesabı 40'a 60 oranında paylaşma konusunda anlaşmaya varıyoruz. Ama elbette ki hesabı ona ödeteceğim. Racon öğrenmek, racon gereği beleşe olmaz!

Zamanında müdavimi olduğum Başkent Gazinosu'na varıyoruz. Mekanın çalışanlarıyla aramdaki sıkı fıkı ilişkimden dolayı, adet olduğu üzere yapılan tokalaşma faslını hızlıca geçip sahnenin yakınlarına konuşlanıyoruz. Soğuk hava beni biraz ayılttığından bir ufak rakı söylemekte beis görmüyorum. Rakıdan ilk yudumu alırken sahneye assolist çıkıyor. Kadın oldukça şakacı bir mizaca sahip gibi, zira mikrofonu eline alır almaz: "Hepinizin sevgililer günü kutlu olsun!" diye giriş yapıyor.

 

 

Bir karşımdaki at kılı gibi duran herife, bir de etrafımızdaki sürü halinde bulunan müteahhit tipli, muhtemelen çoğu evli olan bıyıklı kelli felli adamlara bakıyorum ve akabinde kahkahayı patlatıveriyorum. Tabii ki benden başka olayın ironisine gülen yok, yan masalardan pis pis bakıyorlar ama umursamıyorum. Bu arada eleman 'abi karşı masadan hatun beni kesiyor' diye bir gözlemde bulunuyor. Bir kahkaha daha!

'Lan oğlum' diyorum, 'onlar konsomatris, tabii bakacaklar. İstersen çağıralım.' Kızı masaya davet ediyoruz ve o an anlıyorum ki kız hafif şehla. Yani büyük bir olasılıkla bizim elemana baktığı filan da yok.

Durumumuz gerçekten de içler acısı. Rezillik diz boyu. Müptezelliğin en dibi.

 

Salt Lake City (Tuz Gölü Kenti)

Bir önceki olayın üzerinden iki yıl geçmiş, evlenmişim (sarhoştum hatırlamıyorum). Bizim hatun 'Bugün 14 Şubat' diyor. 'Eee?' diyorum. Evlenmeden önce de, aslen benim öküz olduğumu bildiği için 'Sevgililer günü yani' diye açıklama yapıyor tıpkı bir geri zekalıya anlatır gibi. Daha önce kapitalizm, tüketim toplumu vb iblisliklerle ilgili çok fazla kafasını ütülediğim için neyse ki hediye filan istemiyor ama?..

Hala altından ne çıkacağını bilmediğim için aptal aptal suratına bakarken 'Yahu dışarıya çıkalım işte. Mesela gel seni strip klübe götüreyim' diyor. 'Ne işimiz var strip mitrip, evde oturalım güzel güzel' diye itiraz etsem de tıpış tıpış gidiyorum. Bazen, ne kadar saçma isteklerde bulunsalar da, kadınlarla tartışmak boş ve anlamsız gelebiliyor.

 

hqdefault

 

ABD'de, bildiğim kadarıyla iki tür striptiz klüp var, alkollü ve alkolsüz olmak üzere. Eğer alkollüye gidiyorsanız kadın cinsel organını görme olasılığınız olmuyor, zaten çok da elzemdi ya! Millet içip içip saldırıyor diye midir nedir, artık orasını anlamadım. Diğerinde ise olay anadan üryan bir şekilde gerçekleşiyor. Kadınlar genelde direk dansı (pole dance) denilen akrobatik ve de kendilerine göre seksi buldukları dansları müzik eşliğinde sergiliyorlar (gerçi ABD menşeili filmlerde de görmüşsünüzdür). Birbirine benzeyen kadınlar, birbirine benzeyen mekanik hareketler. Eğer sahnenin önünde oturuyorsanız önünüze bir kaç dolar koyarsınız. Kadın da mangırları indirmeden önce bir süreliğine sizin için dans eder, önünüzde kıvrılır filan. Daha sonra dansı bitince de yanınıza gelip kucak dansı (lap dance) isteyip istemediğinizi sorar, sizi her türlü sağmaya çalışır. Açıkçası bütün bunlar bana pek de cazip gelmiyordu, ortamdaki her şey o kadar yapay ve manasızdı ki.

Zaten belli bir süre sonra ilgimi kaybedip televizyondaki basket maçını izlemeye başlıyorum. Bizim hatun olayla daha çok alakalı, zaten bana söylemişti 'kadın kadına aslında erkeğin kadına baktığından daha çok bakar' diye de, umursamamıştım pek.

Sıkılıp sıkılmadığımı soruyor. 'Yurda dönünce seni pavyona götüreyim, o zaman neden sıkıldığımı anlarsın' diye dürüstçe yanıtlıyorum. Karaciğerim rakı, yüreğim muhabbet isteğiyle dolu olarak. Kısacası buna gurbet hasreti diyebilirmişiz o an.

 

 

Benden sonra oldukça ilerlemişler

Ankara (yıllar sonra)

'Eee?' diyor. 'Ne eesi?' diyorum. '14 Şubat' diyor. Bir filinki kadar olmasa da hafızam iyi olduğundan derhal olaya uyanıyorum. Bir söz verdim ve sözümü tutma zamanı gelmiş de geçiyor. Yıllar olmuş Başkent Gazinosu'na gitmeyeli ama raconumuzdan bir şey kaybetmemiş olsa gereğiz (ne saçma bir cümle) diye kendi kendime sayıklıyorum. Oraya daha önce bir kaç kez de bazı anarka-feminist, yani kadın arkadaşlarımı götürmüştüm, kadınların rahatça girebileceği de bir ortamdır.

Girişte beton gibi suratlı baş garsona 'Turistik gazino yazıyordu, ben de turist getirdim sakıncası yoksa' diye şakalı bir girizgah yapıyorum, sesimi bas-baritonda tutarak. Elemandaki ciddiyet anında kayboluyor. Cebine biraz para sıkıp kulağına fısıldıyorum: 'Benim hanım bu, yıllardır yurt dışındaydık, ona her zaman göstermek istediğim yerlerden biri de burasıydı, eski mekanımdır.'

Baş garson başı ve gözleriyle anladım diyerek sessizce bizi sahnenin yanına buyur ediyor. Bütün masalar da kadınıyla erkeğiyle bize bakmaya başlıyor elbette ki. Zira bizimki benden uzun ve gayet Amerikalıya benziyor.

 

Bu arada sahnede şovlar devam ediyor. Revüsünden akrobatına, assolistinden cambazına her türlü şaklabanlık ve eğlence gırla gidiyor. Bizimkisi gerçekten olaya hayranlıkla bakıyor ve 'haklıymışsın' diyor. Ben de 'ne sandın ...' edasıyla rakımı ezmeye devam ediyorum hafif hafif.

 

 

 

Ankara’mın havasından mıdır pavyonun rakısından mıdır ne zaman ve nasıl bu racona hasıl oldu bilemiyorum ama birden 'buradaki kadınlarla tanışmak istiyorum' diyor. (Kadına kadın çağırmak mı?)

'Bunu ben de istiyorum ama...' diyip kahkahayı koyuveriyorum, sonra derhal ciddileşip: 'kadın içkisi ne kadar haberin yok tabii.' diye ufak bir açıklama yapıyorum. Ama masum bakışlar karşısında buzdan yüreğim eriyor ve garsona 'bir tane İngilizce bilen arkadaş yolla' diye istekte bulunuyorum, 'bizimkinin Türkçe biraz kötü de.' 'Abi' diyor 'bütün kızlarımız İngilizce biliyor.' 'Siktir lan' diyeceğim de, terbiyemi bozmuyorum. O işler eskidendi (ikisi de).

İngilizceyi geçtim Türkçeyi bile zar zor konuşan bir tane kız yolluyorlar. İki tane boktan Türkçe konuşan güzel kadın dinlemek ne kadar ilginçmiş. Kendi kendime içip içip gülüyorum bir kenarda. Bunlar da aralarında anlaşmaya çalışıyorlar yarı tarzanca yarı kadınca...

Hayat bazen ne kadar saçma, bazen ne kadar sürreal geliyor insana diye düşünüyorum şişenin dibine inerken.

Şişenin dibi hayat kadar güzel.

 

Paylaşım için

KEOPS’TA AT KAHİRE’DE PAVYON

2006 Ortaları

İş için bulunduğum Kahire'de, akşam otelde arkadaşlarla sohbet ederken yanımızdan geçen bir ABD vatandaşı Türk olduğumuzu anlayıp bize laf atıyor: "Maraba!" Biz de selama icap ediyoruz, biraz laflıyoruz ama pis gringo giderken: "Şampiyon Gasaray!" diye bağırınca tepem atıyor: "Bu ülkede ABD'li öldürmenin cezası yok, bilmiyor muydun?" diye, sakince ama bir o kadar da sertçe uyarıyorum. Gülerek uzaklaşıyor. O sırada telefon çalıyor, bizi piramitlere götürecek olan elemanın arabası cortlamış. Dolayısıyla bütün planlarımız alt üst oluyor zira bir sonraki son günümüz ve bu ülkeden piramitleri görmeden ayrılmak istemiyorum.

Ertesi gün sabahtan resepsiyona gidip, akşam için şoförlü bir araba ayarlamalarını istiyorum. Dünyanın en berbat ikinci trafiğine ve de en yüksek kaza oranına sahip bu lanetli kentte değil araba kullanmak, arabaya binmeye tırsıyordum işin açığı. Neredeyse bütün arabaların vuruk kırık olduğu, dikiz aynalarınınsa olmadığı (iyi sürücü dikiz aynası kullanmaz diyerek söküyorlar aynaları) Kahire trafiği ölümle yaşam arasındaki o ince çizgide konuşlanmış gibiydi. İşin en matrak yanı da kimi arabalardaki yabancı olan asıl plakalarının sökülmeyip, üzerine montelenen Mısır plakalarıydı. Yani aracı Almanya'dan getirttim, duyduk duymadık kalmasın!

 

 

Lobide beklerken bir kaç dakika sonra tosun gibi bir eleman gelip elimi sıkıyor: "Mustafa". Anlaşıyoruz. Akşam iş çıkışı da arabaya doluşup doğru piramitlere gideceğiz.

Ne var ki aksilikler birbirini izliyor ve elemanlardan birinin işi çıkıyor, onu beklerken de zaman daralıyor. Piramitlerin kapanma saatine yaklaşıyoruz her geçen dakikada. Neyse, en sonunda takım tamamlanıyor ve hepimiz arabadayız, Mustafa "merak etmeyin abi, ben sizi yetiştiririm" diyerek gazı köklüyor.

Hatalı sağlama mı dersin, dönülmeyen yerde el freni ile U çekmek mi dersin, trafik kurallarını baştan yorumluyor sürücümüz. "Mustafa" diyorum bembeyaz bir suratla ama bütün sükûnetimi koruyarak, "efendim?" "Kenara çeker misin? Zira arkadaşların bazıları altına sıçtı." Arkadaşların gülecek hali hiç yok ve evet, içeride kesif bir koku var. Mustafa "ha ha ha" diye neşeli kahkahalarla yola sağdan son sürat devam ediyor. Dua bilsem okuyacağım yeminle...

Bütün iç organlarımız yer değiştirmiş olduğu halde piramitlerin girişindeki gişeye varıyoruz. O gün de şansımıza içeride ışıklı sesli sikko bir gösteri varmış, piramitlerin kapanmasına da yarım saat. Gişedeki eleman orada yazan fiyatın üç ya da beş katını söylüyor, zira içerideki şovdan dolayı bugün giriş kazıkspormuş. "Kardeşim" diyorum, "bize ne gösteriden, zaten saat olmuş dokuz buçuk, ayrıca uzun yoldan geliyoruz, bir bakıp çıkacağız."

 

y0f74pbgOyFPllEjzhdr

 

Adam bir bakıp çıkacağız olayını tam idrak edemediğinden Nuh diyor peygamber demiyor, benim de inadım inat tabii ki, herifle hırlaşmaya başlıyoruz. En son benim sigortalar iyice atıp üzerine bir de ‘piramidinizin ta ...’ diyerek kavga çıkartınca bizi oradan derhal siktir ediyorlar.

Arkadaşların renkleri yerine gelmiş, kararımı saygıyla karşılıyorlar. Mustafa da kavgaya şahit olduğundan ve sanırım bıçkın da bir karakter olduğundan kavgayı-dövüşü ve dövüşeni seviyor belli ki. Usulca koluma girip kulağıma fısıldıyor: "abi bırak şu yavşakları, sana başka bir önerim var. İsterseniz ben size at ayarlayayım, arka kapıdan süzülürsünüz, tanıdıklar var her türlü yardımcı olurlar."

 

h800-74912tB1g1rp0

 

"Yıllardır bu kadar mantıklı bir fikir duymamıştım Mustafa" diyorum. Bizimkilere de derhal sürprizli haberi veriyorum. Bir iki hık mık ve tırsma efekti olsa da makus kaderlerini kabulleniyorlar. Mustafa at ayarlamaya gidiyor biz de piramitlerin arkasındaki karanlık sokaklara dalıyor ve bir yere çöküp çay içiyoruz. Mustafa yanında bir kaç kişiyle bir saat kadar sonra gelip bizi alıyor. Daracık ara sokaklardan atların olduğu yere götürüyor. Adamlara daha önceden bize bildirilen parayı toka edip atlara biniyoruz. Bize rehberlik edecek olanlarla beraber yine aradan dereden geçerek bir tane bekçinin olduğu arka girişe ulaşıyoruz. Rehberler sinyali çakınca kapılar açılıyor ve içerideyiz.

Tepede neyse ki dolunay var da yolumuzu ve etraftaki piramitleri rahatça görebiliyoruz. Ben böyle adeta büyülenmiş gibi ilerlerken bizim elemanların birinden titrek bir ses geliyor: "abi bunlar bizi kesmesinler burada?"

 

horses at night with pyramids

İhihiiiii!

 

Güzel bir rüyadan osuruk gürlemesi ile uyanmak gibi bir şey yaşıyorum o anda. "La olum, kesecek olsalar zaten şimdiye kadar keserlerdi. Hem bizi kesip ne yapacaklar, cebimizdeki bütün parayı da verdik?" Bunları söylerken yanımda bize refakat ederken, ‘aman abi attan düşmeyin, aman başımızı derde sokmayın’ diye üzerimizde titreyen Mısırlı gençlere bakıyorum. "Bütün bunlara ek olarak da korkunun ecele faydası yok, zevk almaya bak!"

Bu küçük olay tadımızı kaçırmıyor neyse ki. Bir iki saat dolandıktan sonra geri dönüyoruz. Mustafa'ya teşekkür edip "pavyona çek canım" diyorum. Madem son gecemiz, eğlenceden eksik kalmayalım. Mustafa ‘hay hay abi’ diyerek direksiyonun başına geçiyor ve yine makas ata ata bizleri pavyona güvenle ulaştırıyor.

Tabi ki arak sipariş ediyorum, yanına bir iki de meze. Sahnede bir tane kadın Ümmü Gülsüm'den yanık yanık şarkılar okuyor. Ortam ağır. Yan masalarda kalantor tipli geviş getiren amcalar mevcut. Birazdan sahneyi dansöz alıyor ve milletin neşesi yerine geliyor. Kalantorlardan birisi garsonu çağırıyor, cebinden bir tomar para çıkartıp garsona veriyor.

 

Bizdeki sahne adı Ümmü Gülsüm olan değerli sanatçı Umm Kulthum

 

Ama bahşiş olarak değil, dansöze atması için. O da paraları alıp 'bas bas paraları Leyla'ya' şeklinde, alkış tutar gibi dansöze doğru bir bir fırlatıyor.

Zenginlik böyle bir şey sanırım. Paranı bile başkasına saçtırıyorsun.

Ulan işin asıl zevki o değil miydi?

'Param olsa ne sevişeceğim, birini tutar ona seviştiririm' diye bir abimiz geliyor aklıma.

Bambaşka kafalar, bambaşka hayatlar var şu dünyada. Sıkı bir yudum daha arak çekiyorum ve garsona biraz para sıkıp soruyorum:

"Sanatçı masaya geliyor mu?"

 

 

 

 

 

YUNAN MACERALARI

Yunanistan, özellikle bir anarşist için cennet gibi bir yerdi(r). Herhalde nüfusa oranlarsak dünyada bu kadar çok anarşistin olduğu başka bir ülke yoktur. Sayısız grubun olduğu ülkede anarşistlerin düzenlediği festivaller, eylemler birbirini izler. Bunun yanı sıra ülkemize bu kadar çok benzeyen bir yer olması da onu çekici kılıyor elbette.

 

İlk hikayemiz Selanik'te başlıyor...

 

I. YURÇA

 

Atıl olduğu için işgal edilen İfanet adlı fabrikada takılıyordum. Sağdan soldan gelmiş bir sürü anarşist vardı ortamda. Onunla sohbet bununla muhabbet derken annesi Finli, mesleği ise arıcılık olan rastalı piercingli Andreas’la tanışıyorum. ‘Yahu, yok mu buralarda komün olayları filan? Bu kadar anarşist insan var, bunların hiç biri mi Kroptokin’den etkilenmemiş?’ ‘Olmaz olur mu abi’ diye yanıtlıyor, ‘tam senin aradığın bir yer var: Yurça!’ Sonra orayı öve öve bitiremiyor, ben de o gazla ilk trene atladığım gibi Larisa üzerinden öğlen saat 15:00 sularında Volos’a varıyorum.

 

 

Ancak Yurça’ya ulaşmak için önce gitmem gereken yer olan Nehoiri köyünün otobüsü 16:30’da kalkıyormuş ve akşamın olmasına az bir süre olduğundan hemen bir taksiye atlayıp köye varıyorum. Zaten Yurça denen yere araba gitmiyormuş. Taksici beni köy meydanında indiriyor. Oradaki tavernacıya yol soruyorum. Adam suratıma pis pis bakıp ormanın örttüğü dağı işaret ediyor ve eliyle yedi işareti yapıyor. Yedi kilometre! En az bir saat yürümek demek. Hava da kararmak üzere ama yapacak bir şey yok. Tarif üzerine dalıyorum patikaya. Yarım saat yürüyüşten sonra üstüne üstlük hafif bir yağmur eşliğinde hava da kapanmaya başlıyor ve Andreas’ın tarifinin aksine önümdeki patikalar çatallanmaya başlıyor. Hislerime güvenip birini seçe seçe gidiyorum.

 

2

İfanet iç

 

Nihayet genişçe bir alana geliyorum, aşağıda kocaman bir çiftlik var ama bu sefer hislerim yanlış yerde olduğumu söylüyor. Arıyorum Andreas’ı, anlatıyorum, doğru yoldasın diyor. Pek inandırıcı gelmese de yürümeye devam ediyorum ta ki bir anayola çıkana kadar. Tarifte anayol filan yoktu tabii.

 

Hava kararmak üzere, risk almanın anlamı yok, geri dönüyorum. Bu arada yağmur şiddetini artırıyor, eski bir dağcı olarak bende yağmurluk filan yok tabii ki. Ama çok hızlı yürürüm, bir de üstüne (ileride bir hayvan silüeti görmeme müteakip) göt korkusu eklenince bir saatte geldiğim yolu kırk dakikada alıyorum. 

 

Sıçana dönmüş bir şekilde yol sorduğum tavernaya dalıyorum, sıcak bir çorba, sıcacık bir soba umuduyla. Mamafih ne çorba var ne de soba. Kuru fasulye, yanıda da boğma rakıyı dayıyor adam. Andreas’ı arayıp küfrediyorum: ‘Haklısın abi, orayı bulmak çok zor aslında’ demesin mi? Yunan rahatlığı gerçekten bazen kabak tadı veriyor. 

 

Tavernacı rakıyı tazelerken nereli olduğumu soruyor. Meğer bunun dede bizim oralardan göçmüş. Böyle bir empati kurulunca bana ‘Köyün aşağısında iki tane taverna var, onların birisi senin aradığın elemanları tanıyor, belki seni oraya götürürler bile’ diyor. Kalkıp gidiyorum, iki taverna var ikisinin de ismi neredeyse aynı, birisi kapalı. Küçük Yunan harflerini okumak daha zordur, acaba hangisiydi lan diye gözlerimi kısıp isimleri çözmeye çalışırken açık olan tavernadan bir tane teyze çıkıyor. Zinhar anlaşamıyoruz. Tam o sırada kurtarıcı gibi diğer tavernanın önüne bir araba geliyor. 

 

Metaxa-5-438x293

7 değil 5 yıldızlısı makbuldür

 

‘Hemen koşup adamlara durumumu izah etmeye çalışıyorum. Adam elleriyle ‘sakin ol ahbap’ der gibi bir işaret yapıyor ve akabinde beni içeri alıp masaya oturtuyor. Önüme bir şişe metaxa iki de bardak koyuyor. İçmeye başlıyoruz.

 

‘İngilizceyi unuttum ben ama sen anlat. Hatırladıkça da konuşurum’ diyor, çat pat. Anlatıyorum hikayemi, şurayı arıyorum filan diye. Adam şaşırıyor. Açıklamaya çalışıyor, anlamıyorum. Sonra beni iyi İngilizce bilen biriyle konuşturuyor telefonda. Telefondaki eleman açıklıyor: Meğerse orada ne komün varmış ne bir şey. Bir takım aileler gelip Yurça’dan evler ve araziler almışlar, belli bir dayanışma içerisinde tarım yapıp takılıyorlarmış ama anladığım kadarıyla benim aradığım tarzda komünal bir yaşam deneyimi yokmuş. Göt gibi kalıyorum. Ulan Andreas! 

 

Eleman telefonu kapatmadan soruyor: ‘Kalacak yerin var mı?’ O ana kadar hiç düşünmemiştim. ‘Yok’ diyorum. ‘Benim bir iki saatlik işim var, gelip alırım seni bizde kalırsın’ diyor, ‘olur’ diyorum ‘yalnız orası kapanmış olur, yukarıdaki tavernaya geç orada buluşuruz’ kapatıyor.

 

Sonra ben konuştukça (ve içtikçe) tavernacının dili çözülüyor, konu konuyu açıyor. Bir süre sonra ahbaplığın dozajı iyice artıyor onlar karı koca bana rebetiko söylüyor, ben onlara Zeki Müren. Saat neşeli ve alkollü bir biçimde ilerliyor. Sonra benim jeton düşüyor: ‘Kapatmayacak mısınız, geç oldu?’ diyorum, ‘yok illa bir metexa daha iç’ filan derken zar zor ayrılıyoruz. Yukarıdaki tavernaya yollanıyorum.

 

20160613184511_mehmet-agar-galatasaray

 

Tavernacı bana ‘yine mi sen lan’ bakışı atıyor, içerisi bu kez kalabalık, amcalar filan oturmuş komboloi çekip rakı içiyorlar; zira TV’de Panatinaikos-Galatasaray maçı var. Hoppala! Tavernacı da bunlara hemen yetiştiriyor tabii benim nereli olduğumu. Akabinde herkes bana dönüp pis pis bakıyor ve TV’yi gösteriyorlar. ‘Fenerliyim kardeşim ben!’ diyorum, ‘Galatasarayı skhim.’

 

Lan öyle diyince de sanki tırsmış gibi oluyoruz iyi mi? Hayır, hasta bir GeSe’li olan pederle bu Avrupa maçları yüzünden kaç kez gırtlak gırtlağa geldiğimizi bir ben bilirim. Neymiş efenim, Herta Berlin’i destekliyormuşum Faşo Terim’e karşı… Ama gel de bu heriflere bunu açıkla. Kendimi ezdirmemem lazım bir yandan da...

 

kom

Deve kemiğinden komboloi

 

Daha önce yazmıştım, Yunan tespih çekme kültürü sallama ve şakırdatma üzerine kuruludur, maçist tarzda külhanbeyi gibi çekerler. Yanlarına gidip ‘kamboloilerinize bakabilir miyim?’ diyorum. Veriyorlar, zaten çok iyi bildiğim tespihlerini yalandan inceliyor gibi yapıyorum. ‘Bu kadar aralık varken bunu sallamak kolay tabii’ diyerek cebimden şekilli oltu tespihimi çıkartıp masaya koyuyorum. Hayranlıkla inceliyorlar. Gümüş kamçının yanı sıra tanelerin üzerinde de gümüş işlemeler var. ‘Ama bu çok dar, nasıl sallıyorsunuz?’ diye soruyorlar, ‘aslında bizde sallamak ayıptır’ filan olayına hiç girmeden, taa lisede öğrendiğim tek elimle tespih çevirme hareketini yapıyorum, şıkır şıkır… Ağızları açık izliyorlar.

 

WhatsApp Image 2020-05-04 at 11.08.14

Tırt bir komboloi

 

Yerime gururla oturduğumda tavernacı hemen içkimi tazeliyor, kafam bir milyon olduğundan ‘ama istemedim ki’ diyecektim, göz kırparak ‘bu benden’ diyor.

 

İçki biterken telefonda konuştuğum eleman Akhileas gelip beni alıyor. Dağda bir tane kulübeye gidiyoruz. Meğerse büyük kentte kafayı kıran bu taraflarda ev, tarla alıp yerleşip kendini tarıma veriyormuş. Benim bulmak istediğim elemanlar yirmi yıl önce, Akhileas ise on beş yıl önce buraya yerleşmiş. Dağınık halde ama kollektif birliktelik ve yardımlaşma içinde yaşayan bir sürü insan varmış buralarda. Ama öyle komünal bir hayat yokmuş işin özeti. Akhileas anarşist olmamasına karşın çok kral bir eleman çıkıyor. Müzikten anlayan, belli bir kültür seviyesinin üzerinde olan her Yunan gibi o da Alevi türkülerinin hayranı çıkıyor iyi mi? Bir sürü de CDsi var.

 

3

***

 

Yıllar sonra daha iyi anlıyorum ki topluca yaşamak yerine bu şekilde ayrı evlerde ama kollektif bir bilinçle haraket etmek çok daha sağlıklı. Anarşist komünlerde genelde asalakların türemesine veya beraber yaşamadan kaynaklanan bir çok sorunun aşılmasında halen kayda değer bir ilerleme kaydedemedik gibime geliyor. Bu da ayrı bir hikayenin konusu.

ISE ve BOOKCHIN’LE TANIŞMA

Uzun, çok uzun yıllar önce

Gençliğimde komün kurmak, doğal tarım yapmak, doğayla iç içe yaşamak gibi soylu amaçlarım vardı. İşte bu yıllarda amaç aracı haklı kılar diyerek, eski Stalinci, eski anarşist, sonradan çevreci ve daha sonra garip bir şeyci ve şu an rahmetli olan Muray Bookchin’in kurduğu Institute for Social Ecology’ye bir e-posta gönderiyorum. Mesajımda kısaca diyorum ki “kardeşim ben anarşistim, dolaysıyla çulsuzum. Ama beni yaz okulunuza kabul ederseniz bir iki bir şey öğrenir, böylece boş beleş gezen anarşist olmak yerine, vatana millete olmasa da en azından kendine hayrı olan biri haline gelirim.”

Yanlış hatırlamıyorsam ben umudu kestikten bir ay kadar sonra şu içerikli bir yanıt gelmişti mesajıma: Ne kadar iyi yapmışım da yazmışım. Zaten onlar da her yıl uluslararası öğrenci kontenjanlarından yabancılara burslu eğitim imkanı tanıyorlarmış. Ve ben de başvuru yapan ender bir kaç kişiden olduğumdan beni değerlendirmeye almışlar, en kısa zamanda haber vereceklermiş.

Olayın üzerinden bir ay kadar daha geçiyor, ne ses ne soluk, ama yanıt geldi ya bana, heyecan içerisindeyim. Dayanamayıp bir posta daha sallıyorum bunlara: “Abiciğim bizim iş ne oldu? Hayır bir ay geçti ve önümüz yaz, ona göre ayarlama yapmam lazım, bilet vize işleri malumunuz...” 

Bu kez yanıt derhal geliyor: “Sizin iş tamam, şu tarihte bekleniyorsunuz. Ancak uçak biletini karşılayamıyoruz. Yatacak yer ve okul masrafları bizden, yemeği karşılama durumunuz nedir?”

Hemen sarılıyorum klavyeye: “Uçak biletini hallederiz de (o kadar da değil), yemek işi kalın gelmesin? Hayır, durumum yok da.”

Yanıt ivedi geliyor: “Gel allah cezanı vermesin gel. Yemek de bizden lanet olsun!”

 

ise

 

Arkadaşlar sağolsun beni ta New York'tan alıp araba ile Vermont'taki Enstitüye atıyorlar. Kerizler zannetmişler ki yol kısa sürecek. Dokuz saat sonra mahvolmuş bir şekilde beni atıp kaçıyorlar resmen. Sanki biz dedik, hayret bir şey...

Dağın başında iki tane ahşap ev var. Ortada in cin top atıyor. İlk evin kapısına yönleniyorum, o sırada içeriden bir şey çıkıyor. Donakalıyorum.

Artık ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama sanırım “Hi” gibi bir şey duyunca gerçek hayata dönüyorum. “Ben yeni öğrenciyim de” diyorum, “görevliler nerededir?” “Bugün Pazar” diye yanıtlıyor, “kimse yok.” Yine de yardımcı oluyor, beni birilerine götürüyor, onlar birilerini arıyor filan derken, nihayetinde beni tepede, on dakika kadar yürüme mesafesinde olan başka bir ahşap binaya yerleştiriyorlar.

 

cevre

 

Ottü’lü olduğumdan mütevellit bende İngilizce filan berbat tabii. 'Do you beer?' 'Do you sex?' gibi temel kalıplar dışında beynimdeki yabancı dil bölümü koca bir boşluk. Zaten sanılanın aksine, bu lanetli Amerikan okulunda iyi İngilizce konuşabilen birileri varsa büyük ihtimalle kolejden gelme zengin bebelerdir. Gerisi zinhar konuşamaz. Gerçi benim daha önce Avrupa görmüşlüğüm ve en az kendim kadar kötü konuşanlarla anlaşabilmişliğim vardı. Ama gel gör ki burası anadili İngilizce olan bir ülke ve aksandır, şivedir gırla gidiyor. Ve eski kıtadan çok farklı bir dil dönmesi var ortamda. Su anlamına gelen (okunuş itibariyle) votır yerine vada diyorlar filan. Vada Rusça değil miydi yahu?

Ben de ‘yes’, ‘no’ ve ‘may be’den oluşan yeni bir tür iletişim geliştiriyorum. Soruların gidişatına göre yanıtı seçiyorum. Neyse ki soruların çoğu da yesli-nolu sorular. Dil açılması ve aydınlanmayı ise beni götürdükleri bir partide yaşıyorum doğal olarak. Tanrı parti ve alkol verenden razı olsun.

Bir bira ülkesi olan ABD'de o zamanlar bira sudan ucuzdu ve ben de külli miktarda bira içerdim. Okul alanında bir kenarda böyle piizlenirken biri Niyorklu iki kız gelip akşam ne yapacağımı soruyor. Bir planım yok diyorum. Ulan dağın başında ne planı zaten? En yakın kasaba bilmem kaç mil, yürümeye kalksak ayı kapar mazallah. Neyse akşamleyin bunlar beni, ‘köyümüze egzotik gibi değişik bir herif geldi’ mantığıyla tutup bir ev partisine götürüyorlar. Ortam neşeli, ABD’liler de sıcakkanlı. Ben de bir party-boy olmasam da anında kaynaşıveriyorum vatandaşla. Türkiye'nin neresindensin sorusuna itlik olsun diye başkent diye yanıt veriyorum. ABD’lilerin coğrafyası (ki bu tayfa entelektüel olmasına karşın) berbattır, hemen atlayıp 'İstanbul' diye sırıtınca, 'O Osmanlı başkentiydi bebeğim' yanıtını tokat gibi yapıştırıyorum yüzlerine! Bunlar özür dilemeye de bayılır, ama bende pislik çok: 'önemli değil' diyorum, 'üçüncü dünya ülkelerinde de sizin başkentinizi New York zannederler.'

 

circus

 

Bu itsel yaklaşımım ortamdaki hayvansevener bir hanımefendi tarafından sempatik bulunmuş olacak ki kendisiyle koyu bir sohbete dalıyoruz. İşte Amerikan İngilizcesindeki ilk ilerlemem kendisi sayesindedir.

Bu arada dersler İngilizce olduğundan mı ne bana acayip sıkıcı geliyor: kapitlizm, globalizm, anarşizm zart zurt. Bilmediğimiz konular değil. Ben de derste sıkılınca ilk geldiğimde gördüğüm şahısla kesişiyorum ki O da bana karşı boş değil gibi sanki. Teneffüste denk gelip tanışıyoruz. Hoş beşten sonra ‘dansçıyım ben’ diyor. Ne tür danslar ediyorsun diye soruyorum. ‘Striptiz’ diyor. Beş saniye kadar boşluğa bel bel bakıyorum. Sonra kendimi toparlayıp biraz anlatsana diye teşvik edici bir tona geçiyorum. Yine geldik bulduk diye düşünmekten de kendimi alamıyorum. Anlatıyor...

Dersler bitince millet sağda solda takılıyor, akşamları da ateş yakılıyor vs. Ama ilginç bir durum gözlüyorum, millet birbirine yazmıyor. Kızlar erkenden uyumaya gidiyor. Geride kalanlara bira ikram ediyorum kimse kabul etmiyor, herkes kendi içkisini içiyor, paylaşım sıfır. Bu nasıl anarşizm, çözemiyorum.

Ortam üç dört Kanadalı ve komple ABD'li dolu. Benden başka yabancı ise iki tane Afrikalı eleman. Bir hafta sonu millet gezmeye gidince ortamda yalnızca Afrikalılarla ben kalmıştık. Beraberce havadan sudan sohbet ederken okulda görevli Thomas geliyor yanımıza. 'Meşgul müsünüz?' diye soruyor, 'yoo' diyorum kendi adıma. 'Komuşların heyleri taşınacakmış, yardım eder misiniz?' diye soruyor. 'Tabii' diyerek hep beraber yollanıyoruz. Hey dedikleri de saman balyalarıymış. Akşama kadar bütün heyleri traktörlere yükleyip taşımayı bitiriyoruz. Komşular da bizi akşam yemeğine davet ediyor: şarap, tavuk ve bir takım garip şeyler yiyoruz ama maksat muhabbet olsun... Bu konuya tekrar döneceğim.

 

kukla1

 

Okul alanında katıldığım sosyal aktiviteler dışında benim sabit bir yerim var ve Demirbaş Şarl hesabı daima orada oturuyorum. Ben orada otururken de millet bir yerlere giderken beni oradan kaldırıp götürüyor. Ama gruplar farklı farklı olduğundan her seferinde farklı bir grupla takılıyorum. Bir gün sirke gidiyoruz, bir gün çıplak yüzmeye, bir gün dansa götürüyorlar derken günler günleri kovalıyor...

Bir akşam ise Bookchin'in evine davetliyiz. Hemen beni tanıştırıyorlar, el sıkışırken ne diyeceğimi bilemediğimden 'yoldaşlardan sana selam getirdim' diye havalı bir giriş yapayım diyorum, sıçıyorum. 'Artık anarşist değilim ki, ne alakası var' diyor Bookchin. 'Komünalist oldum ben!' Aklımdan ‘geçmiş olsun abi’ demek geliyor ama hemen toparlanıp ‘mantıklı olan da zaten buydu’ diyorum. Dolayısıyla anında karşılıklı gıcıklaşıveriyoruz. Konuyu dağıtmak için bana Türkçe basılmış kitaplarını gösteriyor, ben de keriz değilim, dolu geldim tabii, hemen bunlardan birini çantamdan çıkartıp imzalatıyorum ve gerginlik bir nebze olsun dağılıyor.

Sonra rahmetli bize, Felsefenin Temel İlkeleri'nin giriş bölümünü anlatmaya başlıyor. Aklına gelemeyen isimleri filan hep ben söylüyorum millet ağzı açık dinlerken. Yine gıcıklaşıyoruz. Bir ara boşluktan faydalanıp benim dansçıya 'herifin milyon tane kitabı var, zaten bunun bir ayağı çukurda, şuradan gözüne kestirdiğin bir iki tanesini söyle de indirek' diyorum, gülüyor ama oralı olmuyor. Suç ortağım olmadan da bu riske girmem açıkçası. Eli boş dönüyoruz oradan.

 

4007624._SY475_

 

Neyse günler kah sakin, kah huzurlu, kah maceralı devam ederken bir gün yine bira yüklenip dansçı arkadaşımla sohbet ederken Thomas yine damlıyor. 'Alp sana bir mektup var.' Ne mektubu lan? Üzerinde Alp'e dışında bir şey yazmayan beyaz bir zarf, garipseyerek içini açıyorum. İçinden 25 dolarlık bir çek çıkıyor. Anlamsız gözlerle Thomas'a bakıyorum. Thomas da bu mallığım karşısında 'abi geçen gün komşuya yardım etmiştiniz ya, onun karşılığı olarak...' diyor, bende sigortalar atıyor. Yanımdakiyse 'Ooo 25 kaat, hemen yiyelim' diye tepki veriyor. Bunu kolundan tutup beraberce komşuya gidiyoruz. Hayır, derdimi anlatamazsam yardımcı olsun bana diye. Zira beni en çok anlayan bu ortamda O.

Komşuya gidip diyorum ki, 'bakın ben size komşuluk hatırından dolayı yardım ettim, para için yapmadım. Siz de benimle yemeğinizi paylaştınız, eh bu da bana yetti. Lütfen çeki geri alın' diyerek çeki geri veriyorum.' Yanımdaki dahil komşular filan şaşkınca bakakalıyorlar.

Ertesi günün akşamı da genel toplantı var. Yuvarlak yapıp oturuluyor ve herkes bir sıkıntısı, bir önerisi varsa onu dile getiriyor. Neyse, millet öyledir, böyledir diye boş beleş konuşurken sıra bana geliyor. Konuşmaya başlıyorum:

"Berbat İngilizcemden dolayı kusura bakmayın. Her şey için minnettarım, herkese teşekkür ediyorum. Ama bir kaç hususu da paylaşmak isterim. Burası anarşist bir yer ama paylaşım hiç yok. Buranın asıl sahibi olan Yerlilerin dediği almayı biliyorsunuz ama vermeyi bilmiyorsunuz. Verdim demeden verebilmek çok önemlidir. Ayrıca buradaki herkes aşırı derecede içine kapanık, benden başka hemen herkesle iletişimde olan kimse yok." diye giriş yaparak geçen gün komşularla başımdan geçen hikayeyi, yardım karşılığı kabul etmediğim çeki filan anlatıyorum ve ekliyorum: "beni daha iyi anlamanız için ülkemde anlatılan bir hikayeyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Dünyanın en eski medeniyetleri bizde olduğundan her yerde arkeolojik kazılar yapılır. Bunları yapanların başında da çoğunlukla yabancı arkeologlar vardır. Bir gün yine yabancı bir arkeolog, şoförü ve cipiyle arazide dolanırken yaşlı bir köylüye rastlar. Köylünün sırtında bir eşek yükü odun vardır. Bu odunları ne yapacağını şoföre sordurur, köylü de pazara satmaya götürdüğünü söyler.

Arkeolog adama acır ve odunların tamamını ücreti mukabil alacağını söyler. Adam şu kadar der, parasını alır ve odunları yere yıkar. Ve bekler. Arkeolog adama neden beklediğini sorar. Yaşlı adam odunları araca yüklemeyecek misiniz diye sorar.

Arkeolog hayır diye yanıtlar, ben bunu sana yardım etmek için almıştım. Yaşlı adam parasını arkeoloğa geri verir, odunları sırtına geri yükler:

'Ben bu odunları para için değil, insanların ihtiyacı olduğu için satıyorum' der ve pazara doğru yoluna devam eder."

Sessizlik.

Derin bir sessizlik.

Yanımda oturan hocalardan birisisi eğilip kulağıma 'teşekkür ederim' diye fısıldıyor.

"Teşekkür ederiz!"

 

SALT LAKE KENTİ FUTBOL DURUMLARI

 

2000’lerin ortaları, Utah Eyaleti, ABD

Şubat ayında bu kadar güzel bir hava, iklimiyle Ankara’ya benzeyen bu kentte bir lütuftu benim için. Zira günlerden cumartesiydi ve yoğun kar yağışından dolayı aylardır oynayamadığım futbol oyunu, bana tutkulara gem vurulamayacağını tekrarlıyordu sık sık.

Kendimi dışarıya attığımda önümdeki tek engel, kimin-nerede-ne zaman futbol için toplandığını bilememekti; zira bu lanetli ülkede futbol, geri zekalı tosuncukların elleriyle oynadığı oyuna verilen addı ve futbol oynayanı, gerçekten ayak topu dediğimiz oyunu oynayanı bulmak zaman alabilirdi. Ama bir şekilde içgüdülerime güvenmek zorundaydım.

 

NFL Draft Underclassmen Football

Ayaktopuna gel hele!

 

Nitekim içimdeki ses "oğlum yürü merkezdeki Liberty parka, orada kesinlikle Meksikalıyı, Japonu bulursun" diyordu. Eve de yakın olması itibariyle parka doğru yürümeye başladım. Mamafih parka vardığımda ortalıkta bırak top oynayan tek bir insan evladını, ne in ne de bir tek cin bulabilmiştim. Hay böyle içgüdüye derken yine içimdeki ses beynime beynime peyda olmasın mı? “Evladım, ben sana park mı dedim, haydi üniversiteye, burada bu saatte Meksikalı mı olurmuş, hayret bir şey?” İçimdeki sesin daha önce böyle söylemediğine bahse girerdim ama haklı da olabilirdi diye şizofren-paranoyak tadında düşünerek troleybüs durağına doğru yönelmiştim ki, kendi ellerimle hazırladığım troleybüs kartımı evde bıraktığım aklıma geldi. Yeni rotam tabanvay yolu ile doğruca Utah Üniversitesi’ydi.

 

utah

Üniversite Kampüsü

 

Ne bitmezmiş bu üniversite yokuşu diye kendi kendime küfrede küfrede tırmanırken yokuş da bitti nihayetinde. İşte önümde koca üniversite, koca yerleşke! Derhal iç-sesime danışayım dedim. Zira koca okulda nerden bulacağız adamları? Böyle dememle ayaklarım beni bir yere doğru sürüklemeye başladı. Yürüdüm yürüdüm ve akabinde pat diye top oynayanların içine düşmeyeyim mi? Elin gavuru, Japonu, Latini toplanmış böyle şık formalar filan, top sektirmeler, ısınmalar... İçimdeki sese de kıllanmadım değil. Ya kafayı yiyorsam? Ya yeni bir Jan Dark oluyorsam?

 

2017-folk-machine-jeanne-darc

Deli la bu!

 

Neyse, imanımın ağır basması ile her işte bir hayır vardır diyerek destur istedim oradaki kitleden. Kızlı erkekli bu grup beni sevinerek kabul ettiler. Ne de olsa ABD’de futbol oynayan birini bulmak, Kızılderililer'i bulmak kadar zordu. Ortam fazla kalabalık değildi ama oyun yine de büyük sahada oynanıyordu. Eh, ben de beş aydır ayağıma top değdirmiş değildim, üstüne üstlük alkol (su içmeyi bırakmıştım), kadın (henüz evlenmiştim), kumar (evde monopoli oynama); kısaca yaşadığım sefil hayattan dolayı maçın 15. dakikasında soluk soluğa kalmıştım işin doğrusu. Ama sonradan biri karambolden, bir de takipçilikten olmak üzere iki gol çakınca keyfim yerine geldi. Üç beş de asist yaptım işte naçizane, günüm aydınlandı. Maçtan sonra bir kaç Latino'yla muhabbet kurdum; meğer bunlar her hafta cumartesileri ama sadece cumartesileri top oynuyorlarmış ki bendeki de ne şans! Hem de tam oyun saatinde gittim ki oraya, hayret edilecek vaka. İçimdeki sesi acaba daha çok mu dinlesem diye düşünmeye başlarken bir dış ses beni haftaya oynanacak oyuna davet etti. Fenerbahçe kazanmış gibi sevindim o an.

 

8dd59a6c7358b4b2e44b49e2ad2dec6f

 

Bir hafta geçmek bilmedi. Bu sırada daha iyi koşayım diye alkolü ve kumarı azalttım, iki üç kez de kolpadan idman yaptım kendi kendime.

Aksilik bu ya, hava daha güzel olduğundan mıdır nedir, it sürüsü gibi insan vardı ortamda. Elemanlarla on birerden tam saha ve gerçek boyutlu kalelerde maç yapacaktık. ‘Dur bakayım sen hele bir’ dedim kendi kendime, ‘bakalım bunun altından ne çapanoğlu çıkacak?’ Bunlar, 'kıyafeti açık renklilerle koyu renkliler ayrı takım olsun' dedi, 'iyi' dedim. Sonra Hollandalı dana gibi bir herif vardı bizim takımda, başladı sorguya: 'sen hangi mevkide oynuyorsun, senin yerin neresi?' Bu neyin muhabbeti, bu herif kimdir diye adama pis pis bakarken arka planda hazır bulunan Kolombiya menşeili iki arkadaşla göz göze geldik, onlar da herife bir Hijo de Puta tadında bakıyordu. Hep beraber neresi boşsa orada oynarız birader, sıkıntı yok dedik, geçtik herifin ırkçı bakışları arasından boş olan mevkilere.

 

c9ce9bedbceb67e735d7cabf4db4ea1b-497x261

Hollandalının 'iyisi de iyi olur'

 

Neyse maç başladı. Saha eşek gibi, koş koş iflahım kesildi, hayır o değil bir de Avrupalısı Amerikalısı takmış dizliği-tozluğu acımadan basıyorlar tekmeyi. Öyle kolay kolay faul de demiyoruz ama biz ses çıkarmadıkça adamlar daha bir hırslı girişiyor. Neticede bizim Kolombiyalılardan biri sakatlandı çıktı. Neyse oyun ısındı, bir depar attım ara topuna zart ofsayt, lan ne ofsaytı? Nerede hakem? Meğer hepimiz birer hakem değil miymişiz (herkes kendinin polisi gibi bir şey)? Bu arada yanda bekleyen kekolar da oynasın diye çıkıp çıkıp giriyoruz,  ısı-soğu derken sonuçta baldır çekmeye başladı tabi ki. Oyunda bir-iki de salak var, İngilizce bar bar bağırıyor, yok oraya at, yok şunu yap, yok bunu yap, hadi yeneceğiz filan, zaten tiksinmişim Anglosundan-Saksonundan iyice...

Maçtan sonra bizim Kolombiyalıları buldum, ‘Bu ne arkadaş?’ dedim. Herifler de başladı sövüp saymaya, salak bunlar diye. Sonra Javier isimli arkadaş, ‘Amigo’ dedi (gringo dememesi gururlandırdı beni), ‘topun kralı 11. caddede oynanıyor, saat 3’te, seni anca o keser’. ‘Valla mı?’ dedim, ‘valla abi’ dedi. ‘Süpermiş lan’ dedim. Sonra muhabbetin ilerlemesini fırsat bilip klasik sorumu araya tıkıştırıverdim: ‘Sizin orda Japon kale var mı birader?’ diye (bkz. Bir önceki futbol yazım), Elbette ki haberleri bile yok. Gerçi Higuita gibi bir kaleci çıkartmış ülkeden bahsediyoruz, varsın olmayıversin. Biz çocukken kaleci-oyuncu diye bir zırvalık türetmiştik sokak futbolunda (80'lerin başı) ki kalecinin de aslında oyuncu olduğunu yıllar sonra idrak etmiştik.

 

 

Futbola, tutkunun da ötesinde psikopatlık derecesinde bağlı olduğum için çeken baldırımı dinlemeden 11. caddeye saat 3’te damladım. Gerçekten de topun, topçunun kralı oradaymış. Boktan oynayan bir iki kişi de vardı ama elemanlar yağmur demeden kar demeden dört yıldır sürekli giderlermiş oraya: Avusturyalısı, Ekvatorlusu, Brezilyalısı, Japonu, Vietnamlısı, Farsı ve tabii Amerikalısı. Kimsede ne tekmelik ne tozluk (yalnızca kötü oynayanlar takıyor) var, kimse kimseye mevki sormuyor, herkes görevini biliyor, şahane maçlar dönüyor (saha bildiğin bostan tarlasından bozma ama futbol tanrısına şükretmesini bilmek gerek).

 

saha

 

Saha, Salt Lake zenginlerinin yaşadığı bölgeye yakın bi mevkide, tepede. Maçlar az insan olduğunda küçük sahada, tıpkı çocukken mahallede kurduğumuz taştan kalelerle oynanıyor, eleman sayısı çoğaldıkça da normal futbol sahası ölçülerinde olan alanda. Büyük ve nizami kaleler var ama file yok ne yazık ki. Top bazen bayırdan aşağı kaçabiliyor. Ve evet, ofsayta düşmeyeceksin, ona dikkat etmek gerek. Buna elbette ki itiraz etmedim zira kanımca ofsayt futbolun en güzel kuralıdır, beleşçiliğin ve geri zekalıların yükselmesinin önüne geçer (iddia ediyorum ki Türk futbol tarihinde en çok ofsayta düşen oyuncu Hakan Şükür’dür). İşin en güzel yanı da genç kızların/kadınların da oyuna katılmalarıydı. ABD kadın futbolu dünya çapında iddialı olduğundan, gelen kızlarımız da gayet ayağına hakim, hatta benim tanıdığım bir çok arkadaşımdan daha iyi olduklarını da açık yüreklilikle söyleyebilirim, ayrıca iki ayaklarını da kullanabiliyorlar ki bizde iki ayağını kullanabilen çok az kişi vardır.

 

2003-women-s-world-cup-usa-1-0-norway-dvd-soccer-match-7e53

 

Bir defasında bizim hanım bırakmak istedi beni, yağmurluydu hava. Sahaya gittiğimizde iki kişi dışında kimse yoktu, uzunca boylu erkek olanı gözüm bir yerden ısırıyor gibiydi. Merhaba dedim anadilimde, ‘Merhaba’ dediler. Elimi uzattım ‘Alp’ dedim, ‘Mehmet’ dedi uzun boylu adam elimi sıkarken, sonra eşini takdim etti. Ben de onu bizim hanımla tanıştırırken: ‘Mehmet Okur, Utah Jazz’da oynuyor’ dedim, eşim de ‘tabi tabi’ dedi. Ben de ‘la oğlum, gerçekten’ diye sırıttım mahcupça, ‘o da he canım he’ dedi anadilinde. Mehmet Okur düzgün biriymiş neyse ki olayı gülerek geçiştirdi. Yaz dönemine geçildiği için maç saati ileri alınmış bilgisini verdi bana. Ne de olsa oralarda oturuyordu, ara sıra gelip eşiyle şut çekişiyorlarmış, yani bizim topçulardan haberdarlar. Eh, madem daha vakit var, beraber şut çekişelim o zaman diyorum, kabul ediyor. Kadınları da sohbete bırakıyoruz.

Dönüşte bizim hatun olayı çakozlamış, biraz mahcup da olmuş. Hadi diyorum, kocana güvenmiyorsun ki hayatta kimseyi kandırmayı sevmem, 2.10’luk boyuyla kaç tane Türk olabilir ki bu kentte? Kenti eyaleti de geçtim, bu ülkede diye düzelteyim. O da “ben nereden bileyim, her gün profesyonel basketbolcularla tanışmıyorum ki” dedi.

Haklı olduğuna sevinmedim desem yalan olur.

 

 

Paylaşım için

MONTREAL LA FONTAINE PARKI FUTBOL RACONLARI

2000'lerin ortası

 

Montreal’e yaz mevsimi pek uğramazmış gerçekten de. Mayıs ayı olmasına rağmen, evden burnunu dışarı çıkartırken bile insan evladı en az iki kez düşünmek zorundaydı. Aylardır doğru dürüst futbol oynayamamıştım ve göçmenleriyle ünlü bu ülkede futbol oynayabilmek için havanın en azından 20 derecenin üzerine çıkmasını bekliyordum, tabii yağmur yağmaması için de dua ederek.

 

Nihayet hava biraz ısınır gibi oldu. Bunun üzerine, amaçsız bir şekilde koşmaktan haz etmesem de oradaki bir kaç elemanın koşma teklifini tereddütsüz kabul etmiştim, zira yağ bağlayan bünyeye biraz hareket iyi gelirdi. Sherbrooke Caddesi üzerinden La Fontaine Parkı’na kadar koşacaktık.

 

Parka vardığımızda artık futbol tanrıları yakarışlarıma kulak vererek yardım mı etti bilemiyorum ama tel örgülerle çevrili yeşil bir alanda bir sürü insanın futbol oynadığını görünce yanımdakileri direk satmıştım bile. Sahaya vardığımda ise oynama isteğime olumlu yanıt vermeleri derhal oyuna kanalize olmamla sonuçlanmıştı. Oyuncuların çoğu Latin Amerika kökenliydi. Arada Afrikalı gençler ve yabancı dil konuşan başkaları da vardı. Bu gibi karışık durumlarda, bilmediğin insanların futbol tarzını çözmek için en iyi pozisyon savunmada kalmaktır. Saha çok da geniş olmadığından stoper veya sürekli açık veren sağ bek mevkiine derhal yerleşivermiştim.

 

the-park-across-the-street

 

Bu minvalden yola çıkarak risksiz bir oyunu tercih edip, diğer Meksikalı arkadaşların aksine, savunmada üç kişiyi çalımlamak yerine tereddütsüz bir şekilde topları taca veya kornere atmam herkesi şaşırtmışa benziyordu. Ben de elemanların savunmada neden üç kişiyi çalımlama çabasına girdikleri konusunda şaşkınlığımı gizleyemiyordum. Nihayetinde basit veya hatalı gol yemek bütün takımın emeğine saygısızlıktır. Güzel gol ye, ciğerimi ye. Bu arada elemanın biri gelip kırık bir İngilizceyle “yahu seninle on beş dakikadır İspanyolca konuşmaya çalışıyorum, sen nerelisin?” diye sorunca o günden sonra  onlara göre telaffuzu zor olan ismim yerine Turko'yu tercih eder oldular. Oyunda ise hızlı ileri çıkışlarla iki adet de gol çakınca rakip kaleye, basit ama etkili oyunumla, kitlenin haklı takdirini kazanıvermiştim.

 

Bundan sonra (hava güzel olduğu takdirde) saat beşten sonra orada buluşacaktık.

 

panorama 23

 

Ertesi günü iple çektim, ikindi vakti hemen sahaya damladım. Çalım ağırlıklı ama yine de çok zevkli bir maç dönüyordu. Bu kez orta saha ağırlıklı oynuyordum. Verkaçlar, şutlar derken maçın en heyecanlı yerinde tayta benzer çizgili pijama, şapka filan giymiş bir takım göbekli amcalar ellerindeki tahta sopalarla gelip Fransızca bir şeyler gevelemeye başladı. Buna karşılık benim takımdaki Latin kankalar çoktan “puta, puta de madre” diyerek yere tükürmeye başlamışlardı. Acı gerçeği o an idrak etmiştim. Ben klasik bir Türkiye vatandaşı olarak, “vay be Kanadalarda ne imkan var” diye düşünüp oynadığımız çim sahanın futbol sahası olduğu konusunda kendimi kandırıyormuşum meğersem. Böylece hayatımda ilk kez beyzbol denen oyunla tanıştım ve o an tiksindim desem yeridir. Asla haz etmediğim çelik çomak oyunun biraz hallicesi olan bu sporu sevmek için bir neden göremiyordum, zaten kurallarını da bu yaşıma gelmeme rağmen anlayabilmiş değilim... Bize lütfedilen ise, beyzbolcu amcaların bizlere parmakla gösterdiği biraz ötedeki toprak sahaydı.

 

top1

 

İspanyolca, bir takım yabancı dillerin ve Türkçe küfürlerin eşliğinde kös kös oradaki sahaya yollandık. Atıl durumdaki kaleleri (neyse ki kale vardı) yerleştirip sahadaki su birikintilerinden sakınmaya çalışarak maça kaldığımız yerden devam ettik. Bu şekilde günler geçiyor, havalar ısındıkça da sayımız artmaya başlıyordu. Önceleri genellikle Meksika, Peru, Guetamala, Salvador ve Şilililerle oynarken; Gine, Gine-Bissau, Nijerya, Çad, Kamerun, Gana, Senegal, Komoros, Bangladeş, Fransa, İtalya, Fas, Cezayir, Tunus, Sırbistan ve elbette ki Montreallilerin katılımıyla olay iyice renkli bir hal almaya başlamıştı.

 

top2

 

Göçmenleriyle ünlü demiştim başlarda. Dünyadaki Kanada pasaportuna sahip insan sayısı 70 milyon olarak tahmin edilirken, ülkede yaşayan nüfus ise 30 milyon civarında ve bunların çoğu Avrupa kökenli olan orjinal Kanadalılar. Bunun nedeni ise zamanında siyasi ve ekonomik nedenlerle göçmen olup vatandaşlığı aldıktan sonra, o “çok değerli” Kanada pasaportuyla ülkelerinde veya dünyanın başka bir yerinde daha iyi koşullarda yaşama imkanı bulmaları ve elbette ki Kanada’nın gerçekte öyle pek de yaşanası bir yer olmadığını anlayıp, orayı terk etmeleri. Ucuz iş gücünü göçmenlerden sağlayan Kanada için de bir sorun yok gibi, nasıl olsa yeni göçmenler gelecek. Tek yapacakları genç, sağlıklı ve çalışmaya elverişli olanları ülkeye kabul etmek, sanılanın aksine gerçekten ülkelerinde hayati tehlikesi olup da iltica etmeleri zaruri olan insanları değil.

 

Kaldığım süre içerisinde Kanada’nın bir çeşit reklam politikasıyla kendi vatandaşlarını ve oraya göçmen olarak gelmek isteyen insanları uyuttuğunu idrak etmiştim. Biraz daha açarsak, British Columbia eyaletini bilemeyeceğim ama özellikle doğuda kalan Quebec eyaletinde yaşam gerçekten çok zor. Tamam, sağlık bedava ama hastanelerde beklenen sıra hiç de Türkiye’yi aratmıyor. Tamam, işsizlik maaşı var ama acaba o paraya orada yaşamaya değer mi? Zira yalnızca soğuk değil ama insanların soğukluğu, paylaşım eksikliği orada bir insanın ömrünü geçirmeyi göze alabilmesi için ciddi ciddi sorgulaması gereken hususlar.

 

Bu reklam veya olduğundan farklı gösterme olayı insanların içine o kadar işlemiş ki, oranın halkının “ülkemizi nasıl buldun?” sorusuna dudak bükmem bir dostumun beni uyarmasına neden olmuştu. Şakayla karışık “aman kötü filan deme yoksa kafalarındaki imajı zedeleyebilirsin, bunun sonu da intihar oluyor” yorumu üzerine bu tür soruları otomatikman “güzel, harika, fevkalade” diye geçiştirmek durumunda kalmıştım. Zira üçüncü dünya ülkesinden gelen birileri bu gelişmiş ülkeyi beğenmedikleri zaman ve kafalarına yıllar yılı örülen “yalan” ortaya çıkıyor ve olay travmatik bir durum alıyor. Yalnızca onlar değil, Birleşik Devletler’dekiler için bile Kanada herkesin “rahat rahat” yaşadığı bir ülke.

 

5734728997_b01f3d5417

1973 Şili Askeri Darbesi

 

(Bir parantez daha açıyorum: Birleşik Devletler’den coğrafi bilgisizlik konusunda hiç de geri kalmayan Kanada’da tanıştığım Afrikalılar, ülkelerini söyledikten sonra hemen yerini bilip bilmediğimi soruyorlardı. Benim sağlam tariflerim sonrasında ise arkadaşlığımız pekişiyordu. Bir tek Komoros’ta çuvalladığımı itiraf ediyorum. Ama onu da, “Türkçede başka bir isimle anıyoruzdur, yoksa bilmez miyim?” diyerek geçiştirmiştim. Tabi ki, aslında dilimizde bir çok ülke veya kent isminin olmadığı detayına girmeden.)

 

Neyse, iki tane takım oynamaya başlıyor ve ilk golü yani altın golü atan takım sahada kalmak suretiyle sıradaki diğer takımla karşılaşıyordu. Kaybeden ise en son sıraya geçiyordu. İlk on dakikada gol olmaz ise bir önceki maçta kazanan takım dışarıya çıkıyordu bu kez. Bunun avantajı herkesin oynuyor olmasıydı, dezavantajı ise ısındıktan sonra bir anda soğumaktı ki bu durum sakatlıklara yol açan en önemli etkendi.

 

Futbolun dili ortak ama tarzı oldukça farklı. Latinler genelde çok çalım atıyor, az pas yapıyor, savunmaları berbat, kalecileri ise çok iyi. Afrikalılar genelde çok konuşuyor, çok koşuyor, savunmaları çok iyi, pas da veriyorlar ama hücumda dağlara taşlara vuran, “Şabanşükür” tarzı forvetleri ile saç baş yoldurtuyorlar. Arapların oyun tarzı ise  Avrupalılarınkine benziyor, ama biraz daha sert futbol, az çalım çok pas. Tabii burada genelleme yapıyorum, yoksa futbol tarzı kişiden kişiye değişir, futbolu sokakta öğrenmek de çok farklı bir şey. Örneğin buralıların sokak futbolu diye bir şeyleri olmadığından, bilen oynamasını gerçekten biliyor, ama bu işin okuluna gitmemiş adam da bilakis çok sakat oynuyor. Gerçi bilen bilmeyen ayrımı yok, herkes oynuyor, bazen ufaklıklar geliyor, kimi zaman onları da alıyoruz ama katılım çok fazla olduğu zamanlarda kenardan bizi izlemekle yetiniyorlar.

 

 

Altın gol kuralı geçerli olsa da genelde rakibe çok sert girmek yok. Nihayetinde bu iş bir eğlence, zevk. Arada gaza gelenler de oluyor elbette ki ama gerginlik çıkmadan iş tatlıya bağlanıyor. Kanada’nın kibarlığı herkesi etkilemiş de olabilir, bilemiyorum. Faul olunca itiraz da edilmiyor ama el konusundaki tartışmalar asla bitmiyor. Ele çarpsa da çarpmasa da (topun vücuttaki o bölgenin yakınına gelmesi yeterli) rakip oyuncular ulumaya başlıyor: “mano! mano!” yani "el var!" diye. Çarpma olabilir, hiç ele dokunulmamış da olabilir, ama yok! İlla el, illa endirek serbest atış.

 

japon-kale-mini-2

 

Bu kadar farklı ülkeden adamı bir arada bulmuşken kafamı yıllardır meşgul eden soruyu sorayım diyorum: Yani, çocukken oynadığımız tek vuruşlu Japon kale dünyada mevcut mudur (bunu nasıl sorduğumu sormayınız)? Hani şu, havada istediğiniz kadar vurabildiğiniz ama top yerdeyken sadece bir kez dokunup, ikiden fazla kişinin oynadığı ve herkesin bir kalesinin olduğu, en fazla gol yiyenin çıktığı oyun. Yalnızca İtalya’da ama o da çok vuruşlu Japon kalenin olduğu bilgisini aldım, diğerleri suratıma boş boş bakmakla yetindi.

 

Çok zevkli oyundu Japon kale. Bizim mahallede oyunu güzelleştirmek için röveşatayla atılan gole beş, kafayla ve topukla atılana iki, uçan kafayla atılan gole ise üç puan verirdik (80'li yılların ortalarında uçan kafa atılmıyordu, hoş şimdi de atılmıyor pek). Kime ne zaman atak yapacağını, dostunu düşmanını iyi bellemeliydin bu oyunda. Son derece teknik ve de futbol zekasını geliştiren bir oyundu.

 

***

 

Bir gün Faslı bir arkadaş geldi biz maç yaparken, kenarda notlar almaya başladı. Sonra da yanıma gelip ertesi gün halı saha turnuvası olacağını, geçen yıl şampiyon olduklarını ve takımlarına katılmak isteyip istemediğimi sordu. Sorması bile hataydı, yarın gel demesi yeterliydi, ertesi sabahın köründe buluşup bir günlük turnuvaya başladık.

 

Takımımız tam bir enternasyonalizm örneğiydi. Afrika’dan savunma oyuncuları, Zidan’a hem tip hem de futbol tarzıyla benzettiğimiz Cezayirli bir arkadaş, beni çağıran orta sahanın beyni Faslı eleman, ilk ön-libero Desailly gibi yıldırıcı futbol oynayan Tunuslu dost, gole dönük orta sahada Arnavut, Cezayir-Fransız karışımı “La Haine”den fırlamış gibi tiple bir forvet, genç ama zehir gibi Meksikalı orta saha oyunucumuz... Nihayetinde finali 2-0 alıp şampiyon olduk. Ancak verdiğimiz katılım payına rağmen beklediğimiz hediyeler gelmedi, onun yerine saçma sapan Kebek ligi maç biletleri tutuşturdular elimize. Diğer arkadaşlarım buna çok kızdı ve açıkça hayal kırıklığına uğradılar, biletleri yırtıp attılar ama benim için ne hediyenin önemi vardı ne de şampiyonluğun. Çok güzel maçlar oynamıştık, benim için önemli olan buydu.

 

***

 

Orada yaşarken bir akşam, maç yayını yapan bir bara gitmiştim, Uruguay Arjantin’le karşı karşıya gelecekti. Tek başıma olduğumdan bara ilişmiştim, yanımda kısa rasta saçlı siyahi bir eleman oturuyordu. Hemen bana “Uruguaylı mısın?” diye sordu. Menşeimi söyleyip ben de aynı soruyu ona sordum: “Ayti!” gibi bir karşılık alınca, “bak dostum” dedim, “o kadar yer gezdim, iyi kötü ülke isimlerini de bilirim ama bu dediğin yer de nerede yahu?” diye şaşkınlığımı ifade etmeden geçemedim. Meğerse Fransızcada Haiti’nin okunuşuymuş bu! (Daha önce de başıma benzer bir Mehiko olayı gelmişti, Meksika’ymış meğersem ama o an insan şaşırıyor.)

 

hqdefault

 

Sonra maçı izlerken muhabbetimiz arttı, elemanla bire bir aynı dili konuştuğumuzu fark edip hem şaşırdık hem de sevindik. 1990’ların Milan’ı, Van Basten, Cruyff, Barcelona ve neler neler. Ama özellikle Haiti’den birisinin Avrupa futbolunu yakından tanıması beni daha çok şaşırtmıştı.

 

Fransızca dedim de, acayip ilginç, bir garipmiş Fransızca futbol olayı. Benim dışımda herkes Fransızcayı gayet güzel konuşuyordu, İngilizce ise çat pat. Bense, başka seçeneğim olmadığından bazen topun havası inik veya bizim balon diye tabir ettiğimiz kabak futbol topu getirdiklerinde başka da bir tanım bulamadığımdan “this ball is balloon” diyordum, bunu duyunca yüzüme ilginç bir şekilde bakıyorlardı. Meğersem balloon, Fransızca balon olarak okunup top demekmiş. Yani yarı İngilizce yarı Fransızca topun top olduğunu söyleyip topu da göstermem, iyi ki manyak olduğum gibi bir söylentiye yol açmamış. Gerçi biraz manyağımdır, ama o ayrı bir husus.

 

Bazen kaleye de geçiyordum, elemanlar “gardiyan, gardiyan” diye bağırıyorlardı, ben de “acaba” diyordum kendi kendime, “nöbetçiler yakalayın gibi bir şey midir bu? Sanırım savunma oyuncularını adam kaçırmamaları konusunda uyarıyorlar.” Akabinde öğrendiğime göre gardiyan, kaleci demekmiş, herifler bana bağırıyormuş nedense?

 

Bir de ben kaledeyken degaj yapmam için “degaj” diye bağırıyorlardı, haydi onu anladık da oyuna geçince de “degaj” diye bağırmaya devam etmelerine ne demeli? Anladığım kadarıyla degaj dedikleri topu dikmek veya abanmak gibi bir şey ama henüz onu çözmüş değilim.

 

Eh tabii, Latinlerle de oynaya oynaya, ‘presente’ (duruma göre ön veya arka direk, yani burdayım, atsana lan!), ‘avanti’ (oğlum topu ileri yolla), ‘puta maria’, 'puta madre' (allah cezanı verecek! -tam olarak o demek değilse de biz öyle söyleyelim geçelim) gibi futbol terimlerini de çabucak öğrendim.

 

O kadar maç yaptık, zamanı geldi Avrupalıya, Amerikalıya, tabiri caizse futbol dersi verdik ama bu Meksikalı elemanlara savunmada çalım atılmaması gereğini bir türlü anlatamadım. Gol yiyince sahadan çıkıyorsun hala neyi ispatlamaya çalışıyorsun cabron?

 

MIERDA!

 

Paylaşım için

Terms & Conditions  |  Privacy Policy

Gezenti 2018 © All Rights Reserved