AZ BİLİNEN KİMİ FUTBOL FİLMLERİ

Két Félidö a Pokolban / Cehennemde İki Devre, 1961 Zoltan Fabri'nin yönettiği film, konusunu 'Ölüm Maçı' olarak adlandırılan ve Kiev'de işgalci Nazilerle Sovyet vatandaşları arasında yapılan maçın hikayesinden alıyor. 1942 yılında yapıldığı söylenen bu maçla ilgili çeşitli teoriler vardır. Kimisi bunun bir Sovyet propagandası olduğunu söylerken kimisi de ateş olmayan yerden duman çıkmaz mantığıyla bu maçın yapıldığını iddia eder. Maçı 5-3 Kiev karması olan FC Start kazanır. Filmde ise Hitler'in doğum gününde Naziler esir tuttukları futbolcularla bir maç ayarlar. Bunu kaçmak için bir fırsat olarak kullanmak isteyen futbolcular yakalanır ve maçı yapmaya zorlanırlar.

220px-Death_match_bill
  Bu filmin bir sonraki versiyonu da bizde Zafere Kaçış adıyla gösterilen 1981 yapımı Victory filmidir. Bu filmde Michael Caine, Sylvester Stallone ve Max von Sydow gibi ünlü aktörlerin yanı sıra Pelé, Osvaldo Ardiles, Bobby Moore gibi eski futbol yıldızları da yer almıştır. Ancak Fabri’nin filminin aksine bu Holivud filminde mutlu son vardır.

Kardeşi askeri cunta tarafından katledilen Ardiles'in hareketi

Coup de Tete, 1979 François Perrin, Trincamp adlı ufak bir kentin takımında futbol oynamaktadır. Geçimsiz biri olan Perrin takımın yıldızı ile kavga edince kentte persona non grata ilan edilir. Ancak yıldız sakatlanınca ona ihtiyaç duyulur ve çıktığı kritik maçta yıldızlaşınca bir anda kentin gözdesi olur. Ama atalarımızın dediği gibi atın intikamı da pis olur.

Birbirinden çok farklı türden filmlere imza atan Annoud bu filminde, özellikle zamanın Fransa'sının politika-sermaye ve şaibe birlikteliğinin en büyük simgelerinden olan Saint Etienne takımının çıkışına da gönderme yapıyor (konuyla ilgili Belmondo'nun oynadığı Le Corps de Mon Enemy adlı bir film daha var). Futbol sahası çekimlerinin zorluğundan dolayı futbol hastaları genelde futbolla ilgili filmlere pek sıcak bakmaz ama kısa saha görüntüleri tatmin edici bir tat yakalıyor gibi.

Al Doilea Joc / İkinci Maç, 2014 Romanya yeni dalga yönetmenlerinden Corneliu Porumboi, bu şahane deneysel filmiyle bizleri Hagi'nin de formasını giydiği Steau Bükreş'le Lucescu yönetimindeki Dinamo Bükreş arasında 3 Aralık 1988 tarihinde oynanan derbiye götürüyor. Sabit kamera ile bizlere kar altında (ısrarla) oynatılan bütün maçı eski bir TV ekranından (video kaydı) izletirken, maçın hakemi olan babası Adrian Porumboi'ya sorduğu sorularla Çavuşesku yönetimindeki Romanya'nın sosyalist rejimini ve birisi asker diğeri ise (gizli) polis örgütünün olan iki takımın futbol maçı görüntüsündeki politik çekişmelerini sorgulamaya davet ediyor. Futbol ve politikayı takip edenlerin hiç sıkılmadan izleyebileceği, onlarca detayı barındıran bir başyapıttır.

  Gmar Gavi'a / Kupa Finali, 1991 1982'de işgal altındaki Filistin'de geçen filmde FKÖ'lü gerillalar İsrailli bir çavuşu kaçırırlar. Çavuş 1982'de İspanya'da yapılacak olan Dünya Kupasına gitmek için gün sayıyordur ve biletleri de önceden almıştır. Birbirlerine çok yakın dilleri olmasına karşın anlaşamayan düşmanların anlaşma zemini futbol olacaktır. Yönetmenliğini Eran Riklis'in yaptığı ve 2001 yılında Ankara'da İsrail Film Günlerinde gösterilen filmin başrol oyuncusu Moşe İvgi gösterimden sonra söyleşiye kalmıştı. Dangoz kimi seyircilerin: 'ülkemizi beğendiniz mi, yemekler nasıl' gibi saçma sapan sorularına sinirlenip kendi kendime: 'Burası Ankara lan!' diyerek, Ankara seyircisinin 'ününü' kurtarmak için İvgi'ye 1982'de hangi takımı tuttuğunu sormuştum.

cupf
i
  O anda kırılma gerçekleşmişti ve sanal ile gerçeklik arasındaki ilişki kurulmuştu: Zira kararan beyaz perdenin önündeki spotta İvgi, utana sıkıla futbolla hiç alakası olmadığını samimi bir şekilde itiraf etmişti. Film boyunca o futbol aşığı çavuşun aslında bir kandırıkçı, yani oyuncu olduğu ortaya çıktı.   Ofsayt, 2006 Cafer Panahi'nin filminde, 2006 Dünya Kupası elemelerinde İran-Bahreyn maçına girmek isterken yakalanan futbol hastası genç kızların hikayesi anlatılıyor. Panahi, futbolu bir metafor olarak kullanarak kadınların İran İslam Cumhuriyetinde gördüğü ayrımcılığa dikkat çekmek için çektiği filmde, bir yandan sahte bir senaryo ile İslami otoriteden izin alırken, diğer yandan ufak bir dijital video kamera yardımıyla kimi sahneleri gerçekten de eleme maçında olmak üzere filmi 39 gün içerisinde çekiyor. Filmden sonra feminist bir grup maçlarda 'Ofsaytta kalmak istemiyoruz!' pankartı ile stadyumlara gitmeye başlıyor ve elbette ki film İran'da yasaklanıyor.  
Offside-2006
  Filmin konusuna gelirsek: stadyumlara girmesi zinhar yasak olan genç kızlar girişte veya stadın içinde polis ve askerler tarafından yakalanır. Akabinde stadın içinde, tribün arkasındaki bir polis bariyerinde tutulurlar. Bu sırada kızlar onları tutan askerlerle girdikleri diyaloglarda kadın erkek ayrımcılığını sorgular ve askerlerin kafasını karıştırırlar. Hatta bunlardan birisi kadın futbol takımında oynamaktadır. Yer yer gerilen ilişkilerinin sonunda maçın bitmesine yakın Ahlak Zaptiye'sine gönderilmek üzere bir minibüse doldurulurlar. İçeride ise minibüsün radyosundan heyecanla bu ölüm-kalım müsabakasını takip etmektedirler. Yönetmen Cafar Panahi'nin İran'dan çıkış yasağı vardır ve kendisine film yapma yasağı konmuştur. Tanıdık geliyor mu?

Paylaşım için

FUTBOL VE ÜTOPYALARIN ÖLÜMÜ II

III. BÖLÜM - YAŞIN ve MODERN KALECİLİĞİN DOĞUŞU

İnek Şaban filminde Fenerbahçe’nin kalecisi Bülent, Pelé’nin de oynadığı zamanın ünlü Cosmos takımına transfer olacağı vaadiyle kandırılır ve New York’a kaçar. Bu sırada başlık parası biriktirmek için Almanya’ya gurbete gitmekte olan manav Şaban’ın Bülent’le olan benzerliğinden dolayı Bülent zannedilerek zorla Fenerbahçe’nin kalesine geçirtilmesi konu edilir. Mafya tarafından korunan ve kontrol edilen futbol takımının, sakarlıklarıyla başarılı olan kalecisi Şaban zamanla bıçkın bir gangstere dönüşecektir. Ne var ki gerçek kaleci Bülent’in dönmesiyle işler karışır.

 

 

Mafya-politika-futbol üçgeninin ele alındığı bu şahane film aslında konusunu Semyon Timoşenko’nun yönettiği, 1936 SSCB yapımı Vratar (Kaleci) filminden almıştır. Havada yakaladığı karpuzların insanlar tarafından hayranlıkla seyredildiği bir sırada tesadüfen keşfedilen Anton Kandidov’un Torpedo adlı futbol takımının kalecisi yapılması ve başarısıyla ulusal takıma çağrılması konu edilir. Dünyada ilk defa kalecinin öneminin vurgulandığı bu filmin sonunda Kandidov son dakikada rakipleri olan Bufalo adlı, İskoç etekli, İtalyan görünümlü bir ülkenin milli takımının kazandığı penaltıyı kurtarmasına müteakip, topla bütün sahayı kat eder ve golü atarak kahraman olur!

Keza filmin sonunda çalan şarkıda: “Hey kaleci, savaşa hazırlan. Sen kalenin bekçisisin. Arkandakileri düşün, cephe hattı pusuda bekliyor.” sözleri geçmektedir.

 

 

Film çekildiği sırada 7 yaşında olan Yaşın’ın bu filmi izleyip izlemediğini ve kaleci olmasında bu  filmin onu etkileyip etkilemediğini bilemiyoruz. Modern anlamda kaleciliğin babası olan ve 20. yüzyılın tartışmasız en iyi kalecisi olan Lev Yaşın’ın resminin Rusya 2018 Dünya Kupası posterinde kullanılmasını saygıyla karşıladık.

Bizde sanki ‘I’ harfi yokmuş gibi ismi yanlış telaffuz edilen Lev Yaşın, adından ve soyadından de anlaşılacağı gibi Yahudi kökenli bir Sovyet yurttaşıydı. Dönemin savaş koşullarından dolayı çocukluğunu yaşayamamış, Sovyet halkının, deri kemerlerini kaynatıp suyunu içtiği Nazi kuşatması sırasında henüz 13 yaşındayken silah fabrikasında mermi üretimi bölümünde çalışmaya başlamıştır. 18 yaşına geldiğinde sağlığı kötüye gidince Moskova’daki askeri bir fabrikaya nakledilmesi O’nun hayatında bir dönüm noktası olmuştur. Fabrikanın futbol takımında kalecilik yaparken tesadüfen Dinamo Moskovalı otoriteler tarafından görülür ve Dinamo’nun genç takımına alınır.

 
world-cup-poster (3)
Òðóäíûé ìÿ÷

 

Genel olarak yedektedir ve ne var ki çıktığı iki lig maçında başarısız olunca özgüveni sarsılır. Bir yandan da Dinamo’nun buz hokeyi takımında kalecilik yapmaktadır. Bu takımla 1953 yılında SSCB kupasını kazanınca özgüveni yerine gelir ve hokey milli takımını reddederek tekrar futbola döner.

Ve dünya yepyeni bir kaleci anlayışı ile karşı karşıyadır artık. O zamana kadar kaleciler kale çizgisinden ayrılmıyor, üzerine gelen forvetin şut çekmesini bekliyordu. Yaşın forvetin üzerine doğru koşarak açı daraltmayı ilk uygulayan kaleci idi. Bunun yanı sıra takım arkadaşlarını sürekli bağırarak motive ederdi, adam kaçırmamaları konusunda uyarırdı. Falsolu gelen, tutmak için riskli olabilecek topları yumruklamak, bir defans oyuncusu gibi, ceza alanı dışına çıkarak topu ayakla uzaklaştırmak, ceza sahası çizgisine kadar çıkarak havadan gelen topları yakalamak ve yakaladığı topu çabuk biçimde kullanarak takımını kontratağa çıkartmak gibi günümüzde kalecilerin yaptığı rutin uygulamaları ilk kez yaparak modern kaleciliğe kişiliğini vermiş büyük bir futbol devrimcisidir.

 

 

1956 Melbourne Olimpiyatlarında milli takımla altın madalyayı aldığında kalesinde sadece iki gol görmüştür, 1958’deki Dünya Kupasında ise bütün dünya artık O’nu tanımaktadır. 1962 Şili Dünya Kupasında yediği talihsiz goller sonucu Fransız gazeteleri artık O’nun kariyerinin bittiğini yazmıştır. Gerçekten de SSCB Kolombiya karşısında 4-1 öndeyken, birisi Dünya Kupalarında atılan tek korner golü olmak üzere 3 gol birden yemişti. Yine çıktığı çeyrek finalde bu kez Şili’ye 2-1 yenilirler. Ev sahibinin galibiyet golünü atan Rojas büyük bir centilmenlik örneği göstererek gol sevinci yaşamaz, gider bu büyük kaleciye sarılır.

Yaşın ise “Bir kaleci yediği golden sonra nasıl üzüntü duymaz, acı çekmez! Eğer sakin kalıyorsa bu onun sonu demektir. Geçmişte ne yapmış olursa olsun, onun bir geleceği yoktur.” diyerek kısa zamanda toparlanır ve 1963 yılında Baloon d’Or (yılın en iyi futbolcusu ödülü olan Altın Top) ödülünü almaya layık görülür. Bu ödül tarihi boyunca sadece bir kez bir kaleciye verilmiştir.

 
Lev-Yashin-ballon-dor

 

Siyah forma giydiği ve rakip forvetler tarafından sekiz kollu gibi göründüğünden ‘Kara Örümcek‘ lakabını almıştır ama çoğu seveni O’na ‘Kara Panter’ der. Taktığı kepini ise tılsımı olarak tanımlamaktadır. Günde yarım paket sigara içtiğini asla saklamaz hatta başarısının sırrı sorulduğunda ‘maçtan önce içtiğim bir dal sigara ile sinirlerimi gevşetirim, sert bir alkolle de kaslarımı güçlendiririm.’ diye yanıtlamıştır.

SSCB 1960 yılında ilk kez düzenlenen Avrupa Şampiyonasını kazandıktan sonra Real Madrid’in o dönemki başkanı Santiago Barnabeu: “Ona istediği parayı ödemeye hazırım. Ailemin tüm mücevherlerini satıp borca girmem gerekse bile onu almak isterdim. Ancak Bay Yashın için biçilebilecek bir değer yok, tıpkı Prado Müzesi’nde duran ünlü ressamların tabloları gibi…” Asla paragöz birisi olmayan Yaşın 20 yıl boyunca Dinamo Moskova’da oynamıştır ve o kadar başarısına rağmen prim istemeye bile utanan bir karakterdedir. Puşkaş’la birlikte yedikleri yemek sonrasında hesabı ödemek isteyen Puşkaş’ın cüzdanındaki meblağı gördüğünde ‘hayatımda bu kadar çok parayı bir arada görmedim’ demiştir bütün naifliğiyle. SSCB devleti 1964’te Yaşın ailesine küçük bir ev tahsis eder ki eşi halen o küçük dairede oturmaktadır. Son kez oynadığı 1966 Dünya Kupasında takımının yarı finale çıkmasında büyük rol oynar.

270’ten fazla maçta kalesini gole kapatmış, 150’den fazla penaltı kurtararak imkansız bir rekora imza atmıştır. 1967’de kendisine Lenin Nişanı verilir.

 
yashin

 

Sağlığı 1980’lerde yine kötüleşmeye başlar. 1984’te bir ayağı kesilir. Yaşın’ın 60. yaş gününde 22 Ekim 1989’da Dinamo Moskova’nın O’nun onuruna düzenlediği karma maçta, tıpkı yüz bin kişinin izlediği 1971’deki jübilesinde olduğu gibi Eusebio, Beckenbauer, Bobby Charlton Dünya Karmasında yerini alır. O ise maçı eşi Valentina ile kenardan izler. Maçtan sonra üstü açık bir araba onu alır ve sevgi gösterileri eşliğinde pistte dolaştırır. 1990’da, Nazilerin kuşatma günlerinin kötü beslenme koşullarından kalan mide rahatsızlığının kansere dönüşmesi sonucu hayata veda eder. Ölmeden bir kaç gün önce Sosyalist İşçi Altın Madalyası‘na layık görülmüştür.

Verilen madalya, o sıralarda uzatmaları oynayan ve bir yıl sonra tarihe karışacak olan Sovyetler Birliği’nin bu sadık ve çok değerli futbol emekçisine, futbol devrimcisine verebileceği en anlamlı madalyaydı.

 

(Высоцкий)Vısotsky’nin O’na hitaben yaptığı şarkı


 

SON BÖLÜM

"Hiçbir zaman nostalji edebiyatı yapıp eskiden her şey daha güzeldi diye iç geçirmiyorum. Hem ben böyle olamayacak kadar futbol bağımlısı birisiyim, bir futbol tutkunuyum. Ama bu, benim futbol gerçekliğini görmeme engel değil ki; futbolun ne kadar ticari bir şeye dönüştüğünü ve onu fakirleştiren bir şirket halini aldığını görüyorum. Hayal gücü ve sevinç becerisi de fakirleşti. Futbol gittikçe bir eğlence olmaktan çıkıp bir zorunluluk halini aldı... ben futbolun bir sanat olduğuna inanıyorum, bir çeşit topla dans, güzelliğin mucizesini yaratan bir beceri."

E. Galeano

 
eduardo-galeano-uruguay

 

Futbol mistik, metafizik ve henüz açıklanamayan olayların döndüğü bir oyun olduğu için bu kadar büyük bir hayran kitlesine sahiptir. Top kaleye bir adım öteyken kaleye girmek istemeyebilir, veya penaltı vuruşunda direğe çarpan bir top bütün fizik kuralları ile dalga geçercesine dönüp dolaşıp kaleye girebilir. Bazı takımlar bazı takımları, aralarındaki güç dengesi ne kadar lehlerine de olsa asla yenemez. Bunu açıklayabilmek adına ‘bu takım bize ters geliyor’ diye kısaca geçiştirilir.

Belli bir kalıba ve sisteme sığmaz, formüle edilemez, sürekli değişir, devinir ve evrilir. Bence en çok, bireylerin oluşturduğu toplumsal bir yapı olan anarşizme benzer. Yani farklı bireylerin farklı karakterlerinin, toplum yapısını bozmadan özgür bir biçimde beraberce yaşadıkları toplumun karakterini belirlemesi gibidir.

 

 

Her ırktan, her cinsiyetten, her boydan ve engelli olan insanlara bile açıktır, herhangi bir kısıtlaması, kıstası yoktur. Genelde iyi oyunculuk tanımı Pelé, Maradona veya Messi gibi kısa veya orta boylu oyuncuların hakimiyetinde görülse bile 1,90'lık forvet Van Basten gibi efsanevi oyuncular da futbola damgalarını vurmuştur. Veya bir kaleci için oldukça kısa boylu sayılabilecek 1,73 metre boyundaki Meksikalı Campos gibi kaleciler de başarılı olabilmiş, milli takıma kadar yükselebilmiştir.

 

Milan'ın efsanevi defansı Tasotti, Costacurta, Baresi, Maldini ve ofsayt taktikleri

 

Futbol oyun biçimleri alanın nasıl değerlendirebileceği tartışmaları ile kendilerini bulmuştur. Küçük ve her zaman su baskınları tehlikesi altında olan Hollanda belki de yaşadığı alanın kısıtlılığından dolayı total futbolun çıktığı iki ülkeden birisi olmuştur. SSCB ise sosyalizm düşüncesi ile kollektif futbol anlayışını öne çıkarmış ve total futbolu eş zamanlı olarak geliştirmiştir. İngiltere ise içinde var olduğu geniş arazilerde mesafeleri kısa zamanda kat etmek için uzun pası ve driplingi kendi oyun tarzına yansıtmıştır. Buna karşın dağlık İskoçya ilk olarak kısa paslarla oynanan bir futbol anlayışını benimsemişti. Tango kültürü ile kendilerini tanımlayan Arjantin topla slalom yapmayı bulmuş, daha kıvrak figürlere sahip Brezilyalı zenciler ise çalım atmayı. Tarih boyunca sürekli işgal edilen veya bunun tehlikesi ile yaşayan İtalya defans futbolunun mucidi olmuş, Avusturya-Macaristan’ın kahve müdavimi aydın Yahudileri ise daha derin bir futbol anlayışını geliştirmişti. Disipliniyle ünlü endüstri devi Almanya’nın makine gibi futbolu ve kendilerine panzer denmesi tesadüf müdür?

 

Başka bir futbol devrimcisi olan 'Çılgın' lakaplı Higuita, kalecilerin de golcü olabileceğini kanıtlamıştır

 

1-2-7 ile başlayan diziliş 4-6-0’a doğru evrilirken, kalesine hapsolmuş kaleciden golcü kaleciye (Higuita), kafası pek çalışmayan kazma ve çakılı defanstan zeki (Baresi), teknik (Maldini), oyun kuran (Backenbauer) ve gol atan defansa, beleşçi yerine golcünün sadece golcü olmadığını gösteren forvete (Van Basten) kadar bütün pozisyonlarda büyük aşamalar gerçekleşti.

İlk zamanlarında ikinci plandayken futbol oyun kurgusundaki en belirleyici kişinin Teknik Direktör olduğu anlaşıldı. 

Şimdilerde en çok tartışılan ise artık devasa bir endüstri haline gelmiş futbolda dönen milyarlarca lira. Başarılı olmak için sadece iyi oyunculara, iyi bir teknik direktöre sahip olmanın bile yetmeyeceği bir alana doğru giden bir oyun bu. Yalnızca en zengin kulüplerin başarılı olabildiği bu platformda Avrupa futbolu diğer kıtalarla arasındaki farkı açmaya çalışıyor. Hatta Avrupa liglerinde bile örneğin İngiltere Ligi ile Polonya Ligi arasında büyük bir uçurum olduğu aşikar.

Acaba zengin olmayan kulüpler veya ülkeler bu uçurumların aşılması için neler yapılabilir diye derin düşüncelere dalıp birlikte çözüm üretmeye mi çalışacaklar yoksa kendimizi kurtarsak yeter gibi, yeni dünyanın popüler yaklaşımı içerisinde devam mı edecekler, göreceğiz.

 

FUTBOL VE ÜTOPYALARIN ÖLÜMÜ I

 

I. BÖLÜM - BREZİLYA

"Ütopyaların dünyası öldü. Bir çıkar toplumunda yaşıyoruz ve futbol da büyük pazarların dünyasına mahkum edilmiş durumda."

Yazımıza sol futbolun mucidi ve sağ futbolun tanımlayıcısı, (tartışmalı) komünist futbol adamı Menotti'nin veciziyle başlamak istedim. Zira kendisi sol futboldan söz ederken; uyguladığı katı disiplin, komando tarzı antrenmanları ve tek adam yönetimi ile faşist cuntanın idaresindeki Arjantin milli takımını, biraz da şike vasıtasıyla şampiyon yapmıştı. 1978 yılında Arjantin’de düzenlenen Dünya Kupası’nda, Peru, averaj hesabı yapan Arjantin’den 6 gol yemiş (şike daha sonra ayyuka çıktı), Brezilya’nin son dakikada attığı gol, hakemin korner atışında top havadayken (!) maçı bitirdiğini söylemesiyle iptal edilmiş ve Brezilya saf dışı bırakılmıştı (Brezilya bütün maçlarını kış aylarının en sert yaşandığı güney kentlerinde yapmıştı).

 

 

Lanet bir faşist olduğundan şüphelendiğimiz Tanrının olası müdahalesi ile, total futboluyla herkesin gönlünü kazanan Hollanda'nın final maçında topunun direkten dönmesi sonucu Arjantin kupayı almıştı. Ama yine Menotti'nin: "Biz ordunun şeref tribünü için değil, insanlar için futbol oynuyoruz. Askeri diktatörlüğü değil, özgürlüğü savunuyoruz... Benim yetenekli futbolcularım diktatörlüğün taktiğini ve sistemin terörünü alt ettiler..." sözleri ile bir başka tartışma platformu açılmıştı.

Dünya kupasının politika ile ilk kirletilmesi değildi bu tabii. 1973 yılındaki SSCB-Şili dünya kupası eleme maçlarını hatırlarsak, Moskova'daki ilk maç 0-0 bitmişti. Şili'de gerçekleşen faşist askeri darbe sonrasında devrimcilerin stadyumlarda toplanıp orada işkence edilmesi ayyuka çıkınca, bu durumu protesto eden SSCB, işkencehaneye dönüşen statlarda rövanş maçına çıkmama kararı almıştı.

 

 

O zamanlar kurallar farklıydı. Diğer takım maça çıkmayacağını duyurmasına karşın Şili takımı stadyumda hazır bulunuyordu. Burası da 7000 mahpusun Atacama Çölünde bir yere nakil edilmesinden sonra futbol için hazırlanan Şili Ulusal Stadyumuydu.  Şili takım kaptanı Valdez aşağılık bir şekilde, sembolik olarak topu olmayan rakibinin boş kalesine göndermiş ve FİFA maçın sonucunu 2-0 olarak tescil etmişti.

Bu maçta Şili takımında bir tek kıpırdamayan futbolcu vardı: Carlos Cazsely! Dünya kupalarında ilk kez uygulanmaya başlayan kırmızı kartı da tarihte ilk gören futbolcu olan Cazsely (kartı gösteren de Doğan Babacan’dı) pasif direniş yöntemleriyle diktatör Pinochet’ye her daim karşı durmasıyla da gönüllere taht kurmuştu.

 

Cazsely bir de klip yapmış zamanında "El Hincha" yani 'Taraftar'

 

Solcu futbolcu demişken, 1978 Dünya Kupasına gitmeyi reddeden iki futbolcu vardı. Efsanevi futbolcu (ve sonrasında teknik adam olan) Cruyff ailesi tehdit edildiği için Arjantin’e gitmekten vazgeçmiş (bu konuda başka söylentiler de var ama asıl neden bu gibi görünüyor), o zamanlarda Maocu olan Breitner ise  daha sert bir tavırla, insanların işkence gördüğü statlarda futbol oynamayı reddettiği için kupaya gitmeyeceğini deklare etmişti (Breitner daha sonra dönmüştür).

Ne Şili’deki işkencelere, ne de 1978 Arjantin'indeki benzer cunta uygulamalarına ses çıkartan batılı ülkeler, SSCB'nin ABD destekli Taliban ordusuna karşı başlattığı Afganistan işgalini bahane ederek 1980 Moskova Olimpiyat Oyunlarını protesto etmişti. Bildiğiniz üzere radikal İslamcı terörizmin doğmasının ve güçlenmesinin müsebbibi ABD’dir.

Sanırım Eduardo Galeano yıllar sonra oradaki savaş suçlarını inceleyen bir mahkeme heyetindeki anılarında aktarmıştı, Afgan bir yobaz mahkemede haykırmış: 'komünistler bizi mahvetti, kızlarımıza okuma yazma öğrettiler!'

 

Dönemin ABD Başkanı Reagan ile öve öve bitiremediği 'Özgürlük Savaşçıları', şimdiki adıyla İŞİD eski adıyla Taliban

Bir başka kepazelik de Uruguay faşist cuntasından çıkan fikirle, Mundalito adıyla düzenledikleri mini dünya kupasına Brezilya, Arjantin, İtalya, Federal Almanya ve Hollanda dahil olmuş, Uruguay 1981'deki finalde Brezilya'yı yenmişti. Buraya kadar futbolu kendi çıkarı için güzel bir biçimde kullandığını düşünen cunta beklemediği bir darbe almış, tribünler maçtan sonra hep birlikte: "diktatörlük bitecek!" diye tezahürat yapmaya başlamıştı.

***

Futbolun ticarileşmesi FİFA'nın başına 1974'te Brezilyalı Havelange'ın gelmesiyle başlar (gerçi bunun iyi yanlarından biri kupaya katılımın artmasıdır, zira 1978'e kadar Afrika, Asya, Kuzey/Orta Amerika sadece birer takımla dünya kupasına katılabiliyordu). Ancak bu en az Brezilya'ya yaramıştır nedense. 1994'e kadar dünya şampiyonu olmayı başaramamışlardı. Ama şampiyon olamasa da Brezilya bütün dünyada sevilen bir takımdı, hep gönüllerin şampiyonuydu. Neden acaba?

 

copa-de-1982-Seleção

 

Röveşata, akrep vuruşu gibi çalım sanatının da nerede ve nasıl çıktığı tartışma konusudur. Kimileri, İngilizcede bisiklet vuruşu, makas vuruşu diye adlandırılan röveşatanın ilk kez Pedro Calomino tarafından 19. yüzyıl sonlarında Peru’da atıldığını iddia ederken, İspanyolcada Chilleno yani Şilili adı verilen hareketin ilk kez 1914 yılında Şili’de bir Bask göçmeni olan Ramon Unzaga Asla tarafından yapıldığını söyler...

Büyük bir ihtimalle futbol İngiltere’de yeniden doğduğu yıllarda topu alanın düz bir şekilde ilerlemesi (dripling) veya pas vermesi biçiminde oynanıyordu, tıpkı ayrıştığı rugby oyunu gibi. Yani uzun yıllar futbolda çalım atma filan yokmuş. Çalımın ise ilk kez Latin Amerikalılar tarafından 20. yüzyılın başlarında atıldığı söylenir. Hatta, Brezilya'da siyah futbolcular beyaz futbolcuları madara etmek için çalım atmayı bulmuştur gibi bir iddia da vardır. 1920'lere kadar Brezilya'da futbol elit bir spordu ve zencilerin bu oyunu oynamaları yasaktı. O yüzden ilk zenci futbolcular kıvırcık saçlarını düzleştirip, yüzlerine pudra sürerek oyunda yer almaya çalışırlarmış. Ta ki, çoğu zenci olan Vasco de Gama takımı Rio kupasını alana dek bu böyle sürmüş.

(Şu an melez ve güzel insanları ile karışık insan toplumunun hoş bir ahengi gibi görünse de, Brezilya'daki ırkçılık sorunu kökleşmiştir. Köleliği en son kaldıran ülkedir Brezilya. Melezleşme de geri zekalı ırkçıların ‘siyahlarla evlenin, çocuk yapın ki siyahların kökünü kurutalım’ tezi ile olmuş ve de iyi olmuştur. E tabii bunun söylendiği yıllarda genetik bilimi hak getire. Bu arada Pelé, 1960'larda Brezilya'da Mercedes marka araba kullanan belki de ilk zenci olduğundan çoğu zaman aracın şoförü sanılmıştır. 'Bir beyaz, sporcu gibi koşar; bir siyah ise hırsız gibi' Brezilya'da hala yaygın bir sözdür.)

 

pele-jairzinho

 

Konumuza dönersek, Brezilya'daki ‘sanat gibi futbol’ anlayışı olan 'futebol arte' ilk kez Brezilya’nın 1950 yılında kendi evinde oynadığı ve finale kadar çıktığı dünya kupasında sahne aldı. Ne var ki Uruguay’a kaybedilen maç sonrası yaşanan trajik ve travmatik durum on yıllar boyunca Brezilya'da hayatın acı bir parçasına dönüşmüştü.

Brezilya bu maçla beraber beyaz formasını bırakıp efsanevi sarı formayı giymeye başlamıştır. Çünkü Brezilya'daki dinsel inanç aslında bir tür fetişizm olarak tanımlanır. Futbolcuların veya idarecilerin hepsi Katolik gibi görünseler de içlerinde Umbanda veya Candomble ritlerinden çıkan dualar veya fetişleri görmek mümkün. Ama bir başka ilginçlik 1958 dünya kupası finalinde ev sahibi İsveç'le oynayacakları maç öncesinde yaşanır. Sarı forma ile oynadıkları müthiş futbolla (mesela o turnuvada SSCB ile yaptıkları maçtaki üç dakikalık bir kesit futbol tarihinin en iyi üç dakikası olarak anılır hala) finale çıkan Brezilya, karşılarında bir başka sarı formalı takımı buluyor ve deplasman takımı olarak başka bir forma giymek zorunda kalıyorlar. O zamanlar futbolun nasıl amatör bir durumda olduğuna dikkatinizi çekerim. Alelacele alışverişe çıkan heyet bir tane mağazada mavi formalar bulur ve alır. Geriye futbolcuları ikna etmek kalmıştı. Bu görev de kafile başkanı Machado de Carvalho’ya düşüyordu. Maç öncesinde futbolcularına hitaben: "Tanrı bizim yanımızda! Bugün tanrının annesi Meryem'in, yani Brezilya'nın sahibinin kuşandığı örtünün rengi olan mavi formayla oynayacağız." diye başlayan bir konuşma yapıyor ve Brezilya, İsveç’i 5-2 mağlup ediyordu.

 

garrincha

Garrincha

 

Takımda yıllarca Pelé ile kıyaslanan Garrincha faktörünü unutmamak gerek. “Brezilyalılar futbol oynamıyor dans ediyor” deyimi de sanırım o yıllarda çıkmış olmalı. "Garrincha futbola bugüne kadar görülmemiş bir sevinç getirdi. Topu her ayağına alıp dansını yapmaya başladığında herkes gülmeye başlıyordu, sadece gülüyordu, içten ve mutlu bir ruh haliyle gülüyordu... Bu, seyircinin salt estetik olana duyulan hayranlığının bir ifadesiydi." diye aktarıyor Nelson Rodrigues.

1955'te oynadıkları hücum futboluyla Real Madrid ile beraber en iyi iki Avrupa takımından biri olarak lanse edilen Stade Reims, kendi evinde Botafogo ile yaptığı dostluk maçını 5-1 kaybetmişti. Maçın son beş dakikasında Botafago antrenörü Moreira oyuncularından sadece topu çevirmelerini, şut atmamalarını istemiş, çünkü büyük ihtimalle adamların evinde beş golden fazla atmak ayıp olur düşüncesi içerisindeymiş. Bir tane futbolcu bu isteği oldukça iyi anlamış olacak ki topu 5 dakika boyunca ayağında tutmayı başarmış! Tam beş dakika topu ondan kimse alamamış. Bu futbolcu da Garrincha Manoel Francisco dos Santos, yani kısaca Mané diye tanınan kişiden başkası değil. Çarpık bacaklı ve sol bacağı 6cm kısa doğmuş bu futbol sanatçısının çok ilginç ve trajik bir hayat hikayesi vardır. Bu arada o zamanlar, bir çok kişi Garrincha’nın Pelé’den çok daha iyi olduğunu düşünüyormuş. Ne var ki Pelé’nin reklam sektörü ile arası her daim iyi olduğundan Pelé daha popüler olmuş diyenlerin sayısı azımsanmayacak kadar çok.

 

 

Brezilya 1962'de ve 1970'de de şampiyon olur. Hele 1970'deki finalde İtalya'yı ezdikleri maçta attıkları o efsanevi paslaşma golü hala hatıralardadır. 1982'ye kadar geçen sıkıntılı süreç ise Tele Santana'nın takımın başına gelmesiyle geçmiş gibidir. Santana tek otorite olacağı konusunda tam yetki almıştır ve Brezilya takımı Zico, Sokrates, Falcao, Eder, Sergio, Carlos ile gelmiş geçmiş en iyi kadrolardan birine sahiptir. Takımdaki hemen herkes gol atabilme becerisine sahiptir. Dansın yanı sıra alamet-i farikaları olan topuk paslarıyla bütün dünyayı büyülemişlerdir. Maradona'nın ilk kez dünya sahnesinde görüldüğü kupada bir önceki şampiyon Arjantin'i 3-1 yenerken Maradona rakibine attığı kasti tekme ile kırımızı kart görmüştür (Menotti ilginç bir biçimde Maradona'yı 78'de oynatmamıştı, onun yerine yaptığı Kempes ısrarı haklı olduğunu göstermişti gerçi). Ne var ki bu muhteşem takım tek kale oynadıkları ve sayısız gol kaçırdıkları maçta catanaccio denen o iğrenç defans futbolunu bulan İtalya'ya mağlup olmuştu. Bu maçtan sonra BBC yorumcusu Bobby Charlton'ın 'bu kadar iyi bir takım bu kadar kötü bir takıma nasıl yenilir' diyerek ağladığı rivayet edilir.

 

Brezilya'nın şiirsel bir futbol oynadığı 82 Dünya Kupasında attığı goller

 

Güzel futbolun ölümüdür bu maç. Zira 2-1 öndeyken Tele Santana çok ilginç bir hareket yapmış ve defans oyuncusunu çıkartıp forvet oyuncusu almıştır. Gerekçesi ise savunmayı ilerde kurarak topu ileride tutmaktı: ‘en iyi savunma hücumdur’. Ama ne yazık ki atılan uzun toplarda adam kaçırıp kalelerinde iki gol birden görmüşler ve kupaya veda etmişlerdi. 1986'da da yine aynı hastalık nüksedip, yani defans oyununu oynayamama, kolay gol yeme ve çok gol kaçırma sonucu Fransa'ya penaltılarla elenince Brezilya'da ‘futebol arte’ yerini 'futebol de resultados' tartışmalarına bıraktı: yani 'sonuç futbolu' daha mı iyi? Bu deneme, Lazaroni'nin başlattığı Dunga dönemi 1990'da Arjantin'in yaptığı catanaccioya takılınca son bulur gibi oldu. Herkes Lazaroni'den nefret etti ama daha sonra gelen Parraeira bu anlayışı biraz daha geliştirerek Dunga'nın yanına eklediği ve futbolculuğundan şüphe duyduğumuz Mazinho ile devam ettirdi. Yani defansa önem ver, kontrollü oyna, gol atamıyorsan yeme. Ve bu sayede 94 dünya kupasını aldıklarında o herkesin hayranlıkla seyrettiği Brezilya takımı artık nostaljik bir görüntünün buğulu bir imgesi olarak hafızalarda yer etmeye mi başlamıştı?

 

II. BÖLÜM - RİO PLATA BÖLGESİ

 

Futbolun, FİFA'nın da resmen kabul etmesiyle ilk kez Çin'de oynandığı, keza orada III.-IV. yy'larda yazılmış futbolun anlatıldığı bir de ansiklopedi olduğu ortaya çıkmıştı. Ancak, yüz yıllar boyunca unutulmuş bu sporun Britanya Orta Çağında tekrardan oynanmaya başlaması, sonra yasaklanması, ama inatla oynanmaya devam edilmesi, yasaklara aldırmaması ve nihayetinde 19. yy'da yaygınlaşması, belirlenen kurallarla bir sisteme oturtulması ile kendisini kabul ettirebilmiştir. Britanya İmparatorluğu'nun hemen her yerde gerek sömürü, gerek politik, gerekse ticari ilişkileri neticesinde de futbolun dünyaya yayılması İngilizler sayesinde olmuştur.

 

220px-Emperor_Taizu_play_Cuju

 

Futbol ilk zamanlarında tıpkı zıt ikizi rugby gibi topu ileriye sürmek mantığıyla oynanan oldukça basit bir oyundu. Rugby ile yollarını ayıran, kaleci dışında elle oynamama kuralı ile birlikte beleşçiliği önleyen, keza ofsaytın da atası olan 6. kuralla beraber biraz daha eli yüzü düzgünleşen futbol, ilk yıllarda 1-2-7 ve 2-2-6 gibi sistemlerle oynanıyordu. Hatta İngiltere'de kitlesel olarak izlenen ilk maçın on üçer forvetle oynandığına dair rivayetler mevcuttur.

Daha sonra ortaya çıkan 2-3-5 sistemi uzun yıllar futbolda uygulanmıştı. İngilizler, daha çok, topu uzun pasla oynama, düz dripling ve sert biçimde oynanan bir 'erkek' sporu gibi görüyordu. Buna karşın İskoçların kısa pası tercih eden oyun sistemleri İngilizlerin oyununu defalarca bozmuştu.

 

127-formation
235-football-formation

 

Avrupa, İngiliz ekolü ile ilerlerken, İngilizler tarafından yeni kıtada tanıtılan ve özellikle Plata Nehri etrafında büyük ilgi ile benimsenen futbol başka bir teknik ve taktiği yaratıyordu. Gambeta adı verilen topla slalom yapma sanatı, kısa paslaşmalar ve hızlı driplinglerden oluşuyordu. Eduardo Galeano'nun işaret ettiği üzere futbol tıpkı tango gibi varoşların dar, düzensiz ve kısıtlı alanlarından doğduğu için, kısıtlı imkanlarla daracık yerlerde oynanırken başka tekniklerin gelişmesine yol açmıştı. Uruguay ve Arjantin bu yeni anlayışla Avrupa hakimiyetine son veriyordu. 1924 Paris Olimpiyat Oyunları finalinde Uruguay Yugoslavya'yı 7-0 yeniyor, 1930'da düzenlenen ilk Dünya Kupası'nı da kazanıyordu.

Fransız yazar Henry de Montherlant: "Karşımızda gerçek futbol var. Bununla kıyaslandığında bizim daha önce bildiğimiz, oynadığımız şey sadece bir öğrenci hobisi." yazmıştı Uruguay'ın o yıl oynadığı futbol ile ilgili.

 

last-of-the-Charruas
andrade

Uruguay'da soyları tükenen Charrùalar ve Andrade gibi zenci futbolcular

 

Uruguay'ın oynadığı bu oyuna La Garra Charrùa deniyordu, yani Charrùa'ların savaş ruhu veya pençesi. Gerçi Uruguay'ın yerli halkı olan Charrùa'lar soykırıma uğrayıp yok edilmişti ama komşularının büyük ihtimalle onları aşağılamak için taktıkları bu isim Uruguaylılar tarafından benimsenmişti. Bu arada Uruguay takımının en iyi oyuncusu Jose Leandro Andrade aynı zamanda futbol tarihinin bilinen ilk siyah futbolcusudur. O zamanlar Uruguay takımı bir çok ülkenin aksine, zencilere takımında yer veriyordu ve bu yüzden kazandıkları bir maç sonrasında Şili Futbol Federasyonu tarafından, 'Afrikalıları oynatıyorlar' denerek FİFA'ya şikayet edilmişlerdi.

Güney Amerika'nın en 'beyaz' iki ülkesinden biri olan Uruguay'da şu an zenci nüfusu %4'tür. Eskiden bu oran %7 idi. Uruguay'ın milli dansı ise ilginç bir biçimde Afrika kökenli candombe'dir (tangoyu kendilerinin bulduğunu iddia ederler ama bu pek itibar görmeyen bir görüştür. Dolayısıyla herhangi bir dansı olmayan Uruguaylıların düğünlerinde Erik Dalı oyununu oynamasının, ülkemizde özellikle okumuş kesim tarafından şaşkınlıkla karşılanmasını şaşkınlıkla karşıladığımı belirteyim. Ne oynayacaktı ki adamlar? Eh bizim okumuşlarımızın Ankara pavyonlarına gitmediği de ayrı bir gerçek, dans nedir ne bilsinler!). Bu arada uzun yıllardır ne Uruguay'da ne de Arjantin'de 'beyaz' olmayan bir futbolcu görebilirsiniz, neden acaba?

 

arguru1930

Çocukken sırf topu var diye takıma aldığımız bebeleri hatırlıyorum da...

 

Bu iki ülke ilk dünya kupası olan 1930 finalinde karşılaştığında kendi toplarıyla oynamak istemiştir. Genelde İtalyan kökenli olan bu varoş bebelerinin inadı karşısında hakem çaresizce maçın ilk yarısının Arjantin, ikinci yarısının ise  Uruguay'ın topuyla oynanmasına karar vermiştir. İlk yarı 2-1 Arjantin üstünlüğündeyken top ikinci yarı değiştirilince Uruguay maçı 4-2 almış, bunun sonucunda Arjantin Uruguay ile bütün ilişkilerini kesmiştir.

Gittikçe beyazlaşan Uruguay futbolu da yıllar içinde İtalyan genlerine kaymış, 1974'te ilk kez gördükleri Hollanda'nın total futbolu karşısında maymuna dönünce tekmelere başvurmuşlar, 1986 ile de isimleri ‘kaval kemiği tekmecileri'ne çıkmıştı. Hem de müthiş oyuncuları Enzo Francescoli'nin varlığına rağmen.

 

 

Uruguaylılar futbollarının gerileme nedenlerinden en büyüğünü sokak futbolunun çökmesi olarak gösteriyorlar. Orta-üst sınıf aileleri çocukları ünlü futbolcular olsun diye büyük paralar döküp altyapıya yazdırıyorlar ama sonuç üç beş kişi dışında pek de iç açıcı olmuyor. Bunun en ilginç örneğini de 2006'da Avustralya'ya elendikleri maçta görüyoruz: Avustralya'nın kilit golünü atan Marco Bresciano oraya göçmüş Uruguaylı fakir bir ailenin çocuğuydu.

Plata nehrinin karşı tarafındakilerin de onlardan pek farkları yok gibi. II. Dünya Savaşına müteakiben Peron'un ülkeyi izole etmesi ile Arjantin'de futbol altın çağını yaşamış ve o tarihten itibaren hayatın merkezine oturmuştu. Ama bu fakir ve kocaman ülke, Güney Amerika'nın İsviçre'si olan Uruguay'la kıyaslandığında çelişkilere daha çok gebe. Ve ne yazık ki fakirlerin kurtuluş yollarından birisi tıpkı Brezilya’da olduğu gibi ünlü bir futbolcu olmaktan geçiyor.

Dolayısıyla Maradona gibi bir tanrının bu fetiş toplumunda tapılmasına şaşacak bir şey yok. Buenos Aires'in en fakir kenar mahallelerinin birinden çıkmış bu ilginç insana Rosario kentindeki 25.000 üyeli kilisede gerçekten de tapıyorlar. Tarihleri Maradona'nın doğum yılı 1960'da başlıyor ve sembolleri D10S (DİOS: tanrı, 10 numara da Maradona). Kilisenin kurucusu Hernan Amez "Pelé futbolun tartışmasız kralı, Maradona ise futbolun tanrısı" diyor ve iyi bir Katolik olduğunu da vurguluyor.

 

Maradona-5
mara

 

Diego Armando'nun neden bu kadar sevildiğini en iyi Eduardo Galeano yazmıştı: "Çünkü O kutsal bir günahkar da ondan. O karanlık bir hayatın azizi, her şeyi ters yapan, hayatta her şeyi kötü yapan, iyi bir yaşamın davranış kurallarını bozan ve asla iyileştirilemeyecek bir hayat süren biriydi, üstelik de ardı ardına gelen facialarla beraber. İnsanlar onun şahsında kendilerini buluyorlar. Bu yüzden de onunla gurur duyuyorlar. Bu da iktidar sahiplerinin zoruna gidiyor; çünkü o da bir güç ama öteki tarafta. Onun gücü halkın onu onurlandırmasından geliyor. O gücünü bir meselenin uğruna koyuyor, hem de para ve silah üzerine kurulu diğer iktidarın en ufak biçimde hoşuna gitmeyen bir meselenin uğruna."

Maradona, Pelé'nin aksine her zaman FİFA karşıtı olmuştur. Futboldaki maçoluğu de sorgulamış ve kimi takım arkadaşları ile dudaktan öpüşmüştü. Uyuşturucu tedavisi olurken kaldığı Küba'dan büyük bir değişimle ayrılmış: "Fidel benim hayatımın en büyük golü" demişti. Fidel de bunun üzerine O'nu "Futbolun Che'si" sözleriyle onurlandırmıştı. 2003'te Bush dahil, Amerikan eyalet ve hükümet başkanlarının da katıldığı Mar del Plata zirvesine alternatif olarak yapılan Halkların Zirvesi'nde Maradona Bush'un bir pislik olduğunu söyleyerek ABD'nin politikalarını eleştirmişti. "Meksika devlet başkanı Vicente Fox bu çıkışa çok kızıp: 'Bu adam ayak tekmesinden iyi anlıyor fakat siyasetten hiçbir bir şey anlamıyor.' Yani herkes bildiği işi yapsın. Bu lafları BA'in en fakir kenar mahallelerinin birinden gelen insana söyleyen güllük gülistanlık bir hayatın içinden çıkıp gelmiş Coca Cola patronu. Ama ister Fox'un hoşuna gitsin, ister gitmesin insanlar onun sözlerinden çok Maradona'nın sözlerine kulak asıyor..." diye aktarıyor Galeano.

 

maradon

 

Çünkü "Biz futbolcular, sürekli üzerimizde çok baskı olduğundan yakınırız. Baskı, günün sonunda ancak evlerine beş peso getirip çocuklarını geçindiremeyen insanların üzerinde olur. Binlerce dolar alıp, sahaya çıkıp oynuyoruz ve ağzımızı açınca stresten bahsediyoruz... Stres bu ülkede, sabahın altısında kalkanlar içindir, lanet olsun ki!" diyor Diego Armando.

Yıllar önce Cantona ve Weah ile birlikte futbolcu sendikası kurma girişiminde bulundu. 1986'daki Meksika Dünya Kupasında Avrupalılar daha rahat izlesin diye öğlen sıcağında 35 derecede yapılan maçların saatlerini sadece O protesto etti. Bir yandan da sıcağa karşın 3-5-2 düzeninde oynayan takımı ile kupayı almasını bildi.

Ancak tüm bunların karşında onun berbat bir antrenör olduğu da su götürmez bir gerçek. 2018 Dünya Kupasında, tribünlerde yaptığı saçma sapan hareketlerle oyunun dışında da olsa kupaya damga vuran isimlerden biri oldu. Bence Arjantin futbolunun Maradona sonrası en büyük sorunu Maradona’sız olamamasıdır. Messi ortaya çıktığında hemen O'nu veliahtı ilan etmiş ve Messi'yi her daim, Dünya Kupası alamazsan en büyük olamazsın gibi bir baskı altında bırakmış ve hem Messi hem de Arjantin futbolu Maradona'nın gölgesinden güneşe çıkamamıştır.

 

marado

Diago Bey n'apıyorsunuz?

 

Antrenörlüğü zamanında da Messi için ‘kensini milli takıma vermiyor’ suçlamasında bulunmuştu. Dolayısıyla 2018’deki turnuvada özellikle ilk maçta bütün kurgu Messi'nin üzerinde olduğundan takım fena halde çuvallamıştı. Sonraki maçlarda antrenör bunu anladığında iş işten geçmişti tabii. Kısa süreli bir turnuvada bu kadar çok futbolcu ve sistem değiştirirsen olacağı buydu. Sampaoli'nin attığı voltalar ve takıma verdiği gerilimi ise hepiniz görmüşsünüzdür.

Messi Barselona'da oynarken genelde rakibin ikili veya üçlü baskısına maruz kalmıyor, zira onu rahatlatan, adam eksilten bir orta saha ve ileri uç var. Arjantin geçmiş örneklerde gördüğümüz gibi (mesela bir kaç yıl önce Brezilya'yı 4-3 yendiklerinde Messi hat-trick yapmıştı) Messi'ye geniş oynama alanı yarattığında başarılı oluyor. Ayrıca Arjantin'in dikine oynayan pozitif futbolunu özlüyorum. Almanya'ya karşı bir önceki finalde oynadıkları gibi oynasalar hep, ne güzel olur. Bunun yolu da ancak gölgede durmayacak, kişilikli bir antrenör yoluyla olur gibime geliyor.

Yoksa, özellikle hayattaki tek mutlulukları uluslararası bir futbol başarısı olan fakir Arjantinliler için bu trajedi devam edecek ve bir tangolarında dediği gibi onlar için:

 

"Hayat hep pislikten ibaretti ve öyle de kalacak."

 

SALT LAKE KENTİ FUTBOL DURUMLARI

 

2000’lerin ortaları, Utah Eyaleti, ABD

Şubat ayında bu kadar güzel bir hava, iklimiyle Ankara’ya benzeyen bu kentte bir lütuftu benim için. Zira günlerden cumartesiydi ve yoğun kar yağışından dolayı aylardır oynayamadığım futbol oyunu, bana tutkulara gem vurulamayacağını tekrarlıyordu sık sık.

Kendimi dışarıya attığımda önümdeki tek engel, kimin-nerede-ne zaman futbol için toplandığını bilememekti; zira bu lanetli ülkede futbol, geri zekalı tosuncukların elleriyle oynadığı oyuna verilen addı ve futbol oynayanı, gerçekten ayak topu dediğimiz oyunu oynayanı bulmak zaman alabilirdi. Ama bir şekilde içgüdülerime güvenmek zorundaydım.

 

NFL Draft Underclassmen Football

Ayaktopuna gel hele!

 

Nitekim içimdeki ses "oğlum yürü merkezdeki Liberty parka, orada kesinlikle Meksikalıyı, Japonu bulursun" diyordu. Eve de yakın olması itibariyle parka doğru yürümeye başladım. Mamafih parka vardığımda ortalıkta bırak top oynayan tek bir insan evladını, ne in ne de bir tek cin bulabilmiştim. Hay böyle içgüdüye derken yine içimdeki ses beynime beynime peyda olmasın mı? “Evladım, ben sana park mı dedim, haydi üniversiteye, burada bu saatte Meksikalı mı olurmuş, hayret bir şey?” İçimdeki sesin daha önce böyle söylemediğine bahse girerdim ama haklı da olabilirdi diye şizofren-paranoyak tadında düşünerek troleybüs durağına doğru yönelmiştim ki, kendi ellerimle hazırladığım troleybüs kartımı evde bıraktığım aklıma geldi. Yeni rotam tabanvay yolu ile doğruca Utah Üniversitesi’ydi.

 

utah

Üniversite Kampüsü

 

Ne bitmezmiş bu üniversite yokuşu diye kendi kendime küfrede küfrede tırmanırken yokuş da bitti nihayetinde. İşte önümde koca üniversite, koca yerleşke! Derhal iç-sesime danışayım dedim. Zira koca okulda nerden bulacağız adamları? Böyle dememle ayaklarım beni bir yere doğru sürüklemeye başladı. Yürüdüm yürüdüm ve akabinde pat diye top oynayanların içine düşmeyeyim mi? Elin gavuru, Japonu, Latini toplanmış böyle şık formalar filan, top sektirmeler, ısınmalar... İçimdeki sese de kıllanmadım değil. Ya kafayı yiyorsam? Ya yeni bir Jan Dark oluyorsam?

 

2017-folk-machine-jeanne-darc

Deli la bu!

 

Neyse, imanımın ağır basması ile her işte bir hayır vardır diyerek destur istedim oradaki kitleden. Kızlı erkekli bu grup beni sevinerek kabul ettiler. Ne de olsa ABD’de futbol oynayan birini bulmak, Kızılderililer'i bulmak kadar zordu. Ortam fazla kalabalık değildi ama oyun yine de büyük sahada oynanıyordu. Eh, ben de beş aydır ayağıma top değdirmiş değildim, üstüne üstlük alkol (su içmeyi bırakmıştım), kadın (henüz evlenmiştim), kumar (evde monopoli oynama); kısaca yaşadığım sefil hayattan dolayı maçın 15. dakikasında soluk soluğa kalmıştım işin doğrusu. Ama sonradan biri karambolden, bir de takipçilikten olmak üzere iki gol çakınca keyfim yerine geldi. Üç beş de asist yaptım işte naçizane, günüm aydınlandı. Maçtan sonra bir kaç Latino'yla muhabbet kurdum; meğer bunlar her hafta cumartesileri ama sadece cumartesileri top oynuyorlarmış ki bendeki de ne şans! Hem de tam oyun saatinde gittim ki oraya, hayret edilecek vaka. İçimdeki sesi acaba daha çok mu dinlesem diye düşünmeye başlarken bir dış ses beni haftaya oynanacak oyuna davet etti. Fenerbahçe kazanmış gibi sevindim o an.

 

8dd59a6c7358b4b2e44b49e2ad2dec6f

 

Bir hafta geçmek bilmedi. Bu sırada daha iyi koşayım diye alkolü ve kumarı azalttım, iki üç kez de kolpadan idman yaptım kendi kendime.

Aksilik bu ya, hava daha güzel olduğundan mıdır nedir, it sürüsü gibi insan vardı ortamda. Elemanlarla on birerden tam saha ve gerçek boyutlu kalelerde maç yapacaktık. ‘Dur bakayım sen hele bir’ dedim kendi kendime, ‘bakalım bunun altından ne çapanoğlu çıkacak?’ Bunlar, 'kıyafeti açık renklilerle koyu renkliler ayrı takım olsun' dedi, 'iyi' dedim. Sonra Hollandalı dana gibi bir herif vardı bizim takımda, başladı sorguya: 'sen hangi mevkide oynuyorsun, senin yerin neresi?' Bu neyin muhabbeti, bu herif kimdir diye adama pis pis bakarken arka planda hazır bulunan Kolombiya menşeili iki arkadaşla göz göze geldik, onlar da herife bir Hijo de Puta tadında bakıyordu. Hep beraber neresi boşsa orada oynarız birader, sıkıntı yok dedik, geçtik herifin ırkçı bakışları arasından boş olan mevkilere.

 

c9ce9bedbceb67e735d7cabf4db4ea1b-497x261

Hollandalının 'iyisi de iyi olur'

 

Neyse maç başladı. Saha eşek gibi, koş koş iflahım kesildi, hayır o değil bir de Avrupalısı Amerikalısı takmış dizliği-tozluğu acımadan basıyorlar tekmeyi. Öyle kolay kolay faul de demiyoruz ama biz ses çıkarmadıkça adamlar daha bir hırslı girişiyor. Neticede bizim Kolombiyalılardan biri sakatlandı çıktı. Neyse oyun ısındı, bir depar attım ara topuna zart ofsayt, lan ne ofsaytı? Nerede hakem? Meğer hepimiz birer hakem değil miymişiz (herkes kendinin polisi gibi bir şey)? Bu arada yanda bekleyen kekolar da oynasın diye çıkıp çıkıp giriyoruz,  ısı-soğu derken sonuçta baldır çekmeye başladı tabi ki. Oyunda bir-iki de salak var, İngilizce bar bar bağırıyor, yok oraya at, yok şunu yap, yok bunu yap, hadi yeneceğiz filan, zaten tiksinmişim Anglosundan-Saksonundan iyice...

Maçtan sonra bizim Kolombiyalıları buldum, ‘Bu ne arkadaş?’ dedim. Herifler de başladı sövüp saymaya, salak bunlar diye. Sonra Javier isimli arkadaş, ‘Amigo’ dedi (gringo dememesi gururlandırdı beni), ‘topun kralı 11. caddede oynanıyor, saat 3’te, seni anca o keser’. ‘Valla mı?’ dedim, ‘valla abi’ dedi. ‘Süpermiş lan’ dedim. Sonra muhabbetin ilerlemesini fırsat bilip klasik sorumu araya tıkıştırıverdim: ‘Sizin orda Japon kale var mı birader?’ diye (bkz. Bir önceki futbol yazım), Elbette ki haberleri bile yok. Gerçi Higuita gibi bir kaleci çıkartmış ülkeden bahsediyoruz, varsın olmayıversin. Biz çocukken kaleci-oyuncu diye bir zırvalık türetmiştik sokak futbolunda (80'lerin başı) ki kalecinin de aslında oyuncu olduğunu yıllar sonra idrak etmiştik.

 

 

Futbola, tutkunun da ötesinde psikopatlık derecesinde bağlı olduğum için çeken baldırımı dinlemeden 11. caddeye saat 3’te damladım. Gerçekten de topun, topçunun kralı oradaymış. Boktan oynayan bir iki kişi de vardı ama elemanlar yağmur demeden kar demeden dört yıldır sürekli giderlermiş oraya: Avusturyalısı, Ekvatorlusu, Brezilyalısı, Japonu, Vietnamlısı, Farsı ve tabii Amerikalısı. Kimsede ne tekmelik ne tozluk (yalnızca kötü oynayanlar takıyor) var, kimse kimseye mevki sormuyor, herkes görevini biliyor, şahane maçlar dönüyor (saha bildiğin bostan tarlasından bozma ama futbol tanrısına şükretmesini bilmek gerek).

 

saha

 

Saha, Salt Lake zenginlerinin yaşadığı bölgeye yakın bi mevkide, tepede. Maçlar az insan olduğunda küçük sahada, tıpkı çocukken mahallede kurduğumuz taştan kalelerle oynanıyor, eleman sayısı çoğaldıkça da normal futbol sahası ölçülerinde olan alanda. Büyük ve nizami kaleler var ama file yok ne yazık ki. Top bazen bayırdan aşağı kaçabiliyor. Ve evet, ofsayta düşmeyeceksin, ona dikkat etmek gerek. Buna elbette ki itiraz etmedim zira kanımca ofsayt futbolun en güzel kuralıdır, beleşçiliğin ve geri zekalıların yükselmesinin önüne geçer (iddia ediyorum ki Türk futbol tarihinde en çok ofsayta düşen oyuncu Hakan Şükür’dür). İşin en güzel yanı da genç kızların/kadınların da oyuna katılmalarıydı. ABD kadın futbolu dünya çapında iddialı olduğundan, gelen kızlarımız da gayet ayağına hakim, hatta benim tanıdığım bir çok arkadaşımdan daha iyi olduklarını da açık yüreklilikle söyleyebilirim, ayrıca iki ayaklarını da kullanabiliyorlar ki bizde iki ayağını kullanabilen çok az kişi vardır.

 

2003-women-s-world-cup-usa-1-0-norway-dvd-soccer-match-7e53

 

Bir defasında bizim hanım bırakmak istedi beni, yağmurluydu hava. Sahaya gittiğimizde iki kişi dışında kimse yoktu, uzunca boylu erkek olanı gözüm bir yerden ısırıyor gibiydi. Merhaba dedim anadilimde, ‘Merhaba’ dediler. Elimi uzattım ‘Alp’ dedim, ‘Mehmet’ dedi uzun boylu adam elimi sıkarken, sonra eşini takdim etti. Ben de onu bizim hanımla tanıştırırken: ‘Mehmet Okur, Utah Jazz’da oynuyor’ dedim, eşim de ‘tabi tabi’ dedi. Ben de ‘la oğlum, gerçekten’ diye sırıttım mahcupça, ‘o da he canım he’ dedi anadilinde. Mehmet Okur düzgün biriymiş neyse ki olayı gülerek geçiştirdi. Yaz dönemine geçildiği için maç saati ileri alınmış bilgisini verdi bana. Ne de olsa oralarda oturuyordu, ara sıra gelip eşiyle şut çekişiyorlarmış, yani bizim topçulardan haberdarlar. Eh, madem daha vakit var, beraber şut çekişelim o zaman diyorum, kabul ediyor. Kadınları da sohbete bırakıyoruz.

Dönüşte bizim hatun olayı çakozlamış, biraz mahcup da olmuş. Hadi diyorum, kocana güvenmiyorsun ki hayatta kimseyi kandırmayı sevmem, 2.10’luk boyuyla kaç tane Türk olabilir ki bu kentte? Kenti eyaleti de geçtim, bu ülkede diye düzelteyim. O da “ben nereden bileyim, her gün profesyonel basketbolcularla tanışmıyorum ki” dedi.

Haklı olduğuna sevinmedim desem yalan olur.

 

 

Paylaşım için

MONTREAL LA FONTAINE PARKI FUTBOL RACONLARI

2000'lerin ortası

 

Montreal’e yaz mevsimi pek uğramazmış gerçekten de. Mayıs ayı olmasına rağmen, evden burnunu dışarı çıkartırken bile insan evladı en az iki kez düşünmek zorundaydı. Aylardır doğru dürüst futbol oynayamamıştım ve göçmenleriyle ünlü bu ülkede futbol oynayabilmek için havanın en azından 20 derecenin üzerine çıkmasını bekliyordum, tabii yağmur yağmaması için de dua ederek.

 

Nihayet hava biraz ısınır gibi oldu. Bunun üzerine, amaçsız bir şekilde koşmaktan haz etmesem de oradaki bir kaç elemanın koşma teklifini tereddütsüz kabul etmiştim, zira yağ bağlayan bünyeye biraz hareket iyi gelirdi. Sherbrooke Caddesi üzerinden La Fontaine Parkı’na kadar koşacaktık.

 

Parka vardığımızda artık futbol tanrıları yakarışlarıma kulak vererek yardım mı etti bilemiyorum ama tel örgülerle çevrili yeşil bir alanda bir sürü insanın futbol oynadığını görünce yanımdakileri direk satmıştım bile. Sahaya vardığımda ise oynama isteğime olumlu yanıt vermeleri derhal oyuna kanalize olmamla sonuçlanmıştı. Oyuncuların çoğu Latin Amerika kökenliydi. Arada Afrikalı gençler ve yabancı dil konuşan başkaları da vardı. Bu gibi karışık durumlarda, bilmediğin insanların futbol tarzını çözmek için en iyi pozisyon savunmada kalmaktır. Saha çok da geniş olmadığından stoper veya sürekli açık veren sağ bek mevkiine derhal yerleşivermiştim.

 

the-park-across-the-street

 

Bu minvalden yola çıkarak risksiz bir oyunu tercih edip, diğer Meksikalı arkadaşların aksine, savunmada üç kişiyi çalımlamak yerine tereddütsüz bir şekilde topları taca veya kornere atmam herkesi şaşırtmışa benziyordu. Ben de elemanların savunmada neden üç kişiyi çalımlama çabasına girdikleri konusunda şaşkınlığımı gizleyemiyordum. Nihayetinde basit veya hatalı gol yemek bütün takımın emeğine saygısızlıktır. Güzel gol ye, ciğerimi ye. Bu arada elemanın biri gelip kırık bir İngilizceyle “yahu seninle on beş dakikadır İspanyolca konuşmaya çalışıyorum, sen nerelisin?” diye sorunca o günden sonra  onlara göre telaffuzu zor olan ismim yerine Turko'yu tercih eder oldular. Oyunda ise hızlı ileri çıkışlarla iki adet de gol çakınca rakip kaleye, basit ama etkili oyunumla, kitlenin haklı takdirini kazanıvermiştim.

 

Bundan sonra (hava güzel olduğu takdirde) saat beşten sonra orada buluşacaktık.

 

panorama 23

 

Ertesi günü iple çektim, ikindi vakti hemen sahaya damladım. Çalım ağırlıklı ama yine de çok zevkli bir maç dönüyordu. Bu kez orta saha ağırlıklı oynuyordum. Verkaçlar, şutlar derken maçın en heyecanlı yerinde tayta benzer çizgili pijama, şapka filan giymiş bir takım göbekli amcalar ellerindeki tahta sopalarla gelip Fransızca bir şeyler gevelemeye başladı. Buna karşılık benim takımdaki Latin kankalar çoktan “puta, puta de madre” diyerek yere tükürmeye başlamışlardı. Acı gerçeği o an idrak etmiştim. Ben klasik bir Türkiye vatandaşı olarak, “vay be Kanadalarda ne imkan var” diye düşünüp oynadığımız çim sahanın futbol sahası olduğu konusunda kendimi kandırıyormuşum meğersem. Böylece hayatımda ilk kez beyzbol denen oyunla tanıştım ve o an tiksindim desem yeridir. Asla haz etmediğim çelik çomak oyunun biraz hallicesi olan bu sporu sevmek için bir neden göremiyordum, zaten kurallarını da bu yaşıma gelmeme rağmen anlayabilmiş değilim... Bize lütfedilen ise, beyzbolcu amcaların bizlere parmakla gösterdiği biraz ötedeki toprak sahaydı.

 

top1

 

İspanyolca, bir takım yabancı dillerin ve Türkçe küfürlerin eşliğinde kös kös oradaki sahaya yollandık. Atıl durumdaki kaleleri (neyse ki kale vardı) yerleştirip sahadaki su birikintilerinden sakınmaya çalışarak maça kaldığımız yerden devam ettik. Bu şekilde günler geçiyor, havalar ısındıkça da sayımız artmaya başlıyordu. Önceleri genellikle Meksika, Peru, Guetamala, Salvador ve Şilililerle oynarken; Gine, Gine-Bissau, Nijerya, Çad, Kamerun, Gana, Senegal, Komoros, Bangladeş, Fransa, İtalya, Fas, Cezayir, Tunus, Sırbistan ve elbette ki Montreallilerin katılımıyla olay iyice renkli bir hal almaya başlamıştı.

 

top2

 

Göçmenleriyle ünlü demiştim başlarda. Dünyadaki Kanada pasaportuna sahip insan sayısı 70 milyon olarak tahmin edilirken, ülkede yaşayan nüfus ise 30 milyon civarında ve bunların çoğu Avrupa kökenli olan orjinal Kanadalılar. Bunun nedeni ise zamanında siyasi ve ekonomik nedenlerle göçmen olup vatandaşlığı aldıktan sonra, o “çok değerli” Kanada pasaportuyla ülkelerinde veya dünyanın başka bir yerinde daha iyi koşullarda yaşama imkanı bulmaları ve elbette ki Kanada’nın gerçekte öyle pek de yaşanası bir yer olmadığını anlayıp, orayı terk etmeleri. Ucuz iş gücünü göçmenlerden sağlayan Kanada için de bir sorun yok gibi, nasıl olsa yeni göçmenler gelecek. Tek yapacakları genç, sağlıklı ve çalışmaya elverişli olanları ülkeye kabul etmek, sanılanın aksine gerçekten ülkelerinde hayati tehlikesi olup da iltica etmeleri zaruri olan insanları değil.

 

Kaldığım süre içerisinde Kanada’nın bir çeşit reklam politikasıyla kendi vatandaşlarını ve oraya göçmen olarak gelmek isteyen insanları uyuttuğunu idrak etmiştim. Biraz daha açarsak, British Columbia eyaletini bilemeyeceğim ama özellikle doğuda kalan Quebec eyaletinde yaşam gerçekten çok zor. Tamam, sağlık bedava ama hastanelerde beklenen sıra hiç de Türkiye’yi aratmıyor. Tamam, işsizlik maaşı var ama acaba o paraya orada yaşamaya değer mi? Zira yalnızca soğuk değil ama insanların soğukluğu, paylaşım eksikliği orada bir insanın ömrünü geçirmeyi göze alabilmesi için ciddi ciddi sorgulaması gereken hususlar.

 

Bu reklam veya olduğundan farklı gösterme olayı insanların içine o kadar işlemiş ki, oranın halkının “ülkemizi nasıl buldun?” sorusuna dudak bükmem bir dostumun beni uyarmasına neden olmuştu. Şakayla karışık “aman kötü filan deme yoksa kafalarındaki imajı zedeleyebilirsin, bunun sonu da intihar oluyor” yorumu üzerine bu tür soruları otomatikman “güzel, harika, fevkalade” diye geçiştirmek durumunda kalmıştım. Zira üçüncü dünya ülkesinden gelen birileri bu gelişmiş ülkeyi beğenmedikleri zaman ve kafalarına yıllar yılı örülen “yalan” ortaya çıkıyor ve olay travmatik bir durum alıyor. Yalnızca onlar değil, Birleşik Devletler’dekiler için bile Kanada herkesin “rahat rahat” yaşadığı bir ülke.

 

5734728997_b01f3d5417

1973 Şili Askeri Darbesi

 

(Bir parantez daha açıyorum: Birleşik Devletler’den coğrafi bilgisizlik konusunda hiç de geri kalmayan Kanada’da tanıştığım Afrikalılar, ülkelerini söyledikten sonra hemen yerini bilip bilmediğimi soruyorlardı. Benim sağlam tariflerim sonrasında ise arkadaşlığımız pekişiyordu. Bir tek Komoros’ta çuvalladığımı itiraf ediyorum. Ama onu da, “Türkçede başka bir isimle anıyoruzdur, yoksa bilmez miyim?” diyerek geçiştirmiştim. Tabi ki, aslında dilimizde bir çok ülke veya kent isminin olmadığı detayına girmeden.)

 

Neyse, iki tane takım oynamaya başlıyor ve ilk golü yani altın golü atan takım sahada kalmak suretiyle sıradaki diğer takımla karşılaşıyordu. Kaybeden ise en son sıraya geçiyordu. İlk on dakikada gol olmaz ise bir önceki maçta kazanan takım dışarıya çıkıyordu bu kez. Bunun avantajı herkesin oynuyor olmasıydı, dezavantajı ise ısındıktan sonra bir anda soğumaktı ki bu durum sakatlıklara yol açan en önemli etkendi.

 

Futbolun dili ortak ama tarzı oldukça farklı. Latinler genelde çok çalım atıyor, az pas yapıyor, savunmaları berbat, kalecileri ise çok iyi. Afrikalılar genelde çok konuşuyor, çok koşuyor, savunmaları çok iyi, pas da veriyorlar ama hücumda dağlara taşlara vuran, “Şabanşükür” tarzı forvetleri ile saç baş yoldurtuyorlar. Arapların oyun tarzı ise  Avrupalılarınkine benziyor, ama biraz daha sert futbol, az çalım çok pas. Tabii burada genelleme yapıyorum, yoksa futbol tarzı kişiden kişiye değişir, futbolu sokakta öğrenmek de çok farklı bir şey. Örneğin buralıların sokak futbolu diye bir şeyleri olmadığından, bilen oynamasını gerçekten biliyor, ama bu işin okuluna gitmemiş adam da bilakis çok sakat oynuyor. Gerçi bilen bilmeyen ayrımı yok, herkes oynuyor, bazen ufaklıklar geliyor, kimi zaman onları da alıyoruz ama katılım çok fazla olduğu zamanlarda kenardan bizi izlemekle yetiniyorlar.

 

 

Altın gol kuralı geçerli olsa da genelde rakibe çok sert girmek yok. Nihayetinde bu iş bir eğlence, zevk. Arada gaza gelenler de oluyor elbette ki ama gerginlik çıkmadan iş tatlıya bağlanıyor. Kanada’nın kibarlığı herkesi etkilemiş de olabilir, bilemiyorum. Faul olunca itiraz da edilmiyor ama el konusundaki tartışmalar asla bitmiyor. Ele çarpsa da çarpmasa da (topun vücuttaki o bölgenin yakınına gelmesi yeterli) rakip oyuncular ulumaya başlıyor: “mano! mano!” yani "el var!" diye. Çarpma olabilir, hiç ele dokunulmamış da olabilir, ama yok! İlla el, illa endirek serbest atış.

 

japon-kale-mini-2

 

Bu kadar farklı ülkeden adamı bir arada bulmuşken kafamı yıllardır meşgul eden soruyu sorayım diyorum: Yani, çocukken oynadığımız tek vuruşlu Japon kale dünyada mevcut mudur (bunu nasıl sorduğumu sormayınız)? Hani şu, havada istediğiniz kadar vurabildiğiniz ama top yerdeyken sadece bir kez dokunup, ikiden fazla kişinin oynadığı ve herkesin bir kalesinin olduğu, en fazla gol yiyenin çıktığı oyun. Yalnızca İtalya’da ama o da çok vuruşlu Japon kalenin olduğu bilgisini aldım, diğerleri suratıma boş boş bakmakla yetindi.

 

Çok zevkli oyundu Japon kale. Bizim mahallede oyunu güzelleştirmek için röveşatayla atılan gole beş, kafayla ve topukla atılana iki, uçan kafayla atılan gole ise üç puan verirdik (80'li yılların ortalarında uçan kafa atılmıyordu, hoş şimdi de atılmıyor pek). Kime ne zaman atak yapacağını, dostunu düşmanını iyi bellemeliydin bu oyunda. Son derece teknik ve de futbol zekasını geliştiren bir oyundu.

 

***

 

Bir gün Faslı bir arkadaş geldi biz maç yaparken, kenarda notlar almaya başladı. Sonra da yanıma gelip ertesi gün halı saha turnuvası olacağını, geçen yıl şampiyon olduklarını ve takımlarına katılmak isteyip istemediğimi sordu. Sorması bile hataydı, yarın gel demesi yeterliydi, ertesi sabahın köründe buluşup bir günlük turnuvaya başladık.

 

Takımımız tam bir enternasyonalizm örneğiydi. Afrika’dan savunma oyuncuları, Zidan’a hem tip hem de futbol tarzıyla benzettiğimiz Cezayirli bir arkadaş, beni çağıran orta sahanın beyni Faslı eleman, ilk ön-libero Desailly gibi yıldırıcı futbol oynayan Tunuslu dost, gole dönük orta sahada Arnavut, Cezayir-Fransız karışımı “La Haine”den fırlamış gibi tiple bir forvet, genç ama zehir gibi Meksikalı orta saha oyunucumuz... Nihayetinde finali 2-0 alıp şampiyon olduk. Ancak verdiğimiz katılım payına rağmen beklediğimiz hediyeler gelmedi, onun yerine saçma sapan Kebek ligi maç biletleri tutuşturdular elimize. Diğer arkadaşlarım buna çok kızdı ve açıkça hayal kırıklığına uğradılar, biletleri yırtıp attılar ama benim için ne hediyenin önemi vardı ne de şampiyonluğun. Çok güzel maçlar oynamıştık, benim için önemli olan buydu.

 

***

 

Orada yaşarken bir akşam, maç yayını yapan bir bara gitmiştim, Uruguay Arjantin’le karşı karşıya gelecekti. Tek başıma olduğumdan bara ilişmiştim, yanımda kısa rasta saçlı siyahi bir eleman oturuyordu. Hemen bana “Uruguaylı mısın?” diye sordu. Menşeimi söyleyip ben de aynı soruyu ona sordum: “Ayti!” gibi bir karşılık alınca, “bak dostum” dedim, “o kadar yer gezdim, iyi kötü ülke isimlerini de bilirim ama bu dediğin yer de nerede yahu?” diye şaşkınlığımı ifade etmeden geçemedim. Meğerse Fransızcada Haiti’nin okunuşuymuş bu! (Daha önce de başıma benzer bir Mehiko olayı gelmişti, Meksika’ymış meğersem ama o an insan şaşırıyor.)

 

hqdefault

 

Sonra maçı izlerken muhabbetimiz arttı, elemanla bire bir aynı dili konuştuğumuzu fark edip hem şaşırdık hem de sevindik. 1990’ların Milan’ı, Van Basten, Cruyff, Barcelona ve neler neler. Ama özellikle Haiti’den birisinin Avrupa futbolunu yakından tanıması beni daha çok şaşırtmıştı.

 

Fransızca dedim de, acayip ilginç, bir garipmiş Fransızca futbol olayı. Benim dışımda herkes Fransızcayı gayet güzel konuşuyordu, İngilizce ise çat pat. Bense, başka seçeneğim olmadığından bazen topun havası inik veya bizim balon diye tabir ettiğimiz kabak futbol topu getirdiklerinde başka da bir tanım bulamadığımdan “this ball is balloon” diyordum, bunu duyunca yüzüme ilginç bir şekilde bakıyorlardı. Meğersem balloon, Fransızca balon olarak okunup top demekmiş. Yani yarı İngilizce yarı Fransızca topun top olduğunu söyleyip topu da göstermem, iyi ki manyak olduğum gibi bir söylentiye yol açmamış. Gerçi biraz manyağımdır, ama o ayrı bir husus.

 

Bazen kaleye de geçiyordum, elemanlar “gardiyan, gardiyan” diye bağırıyorlardı, ben de “acaba” diyordum kendi kendime, “nöbetçiler yakalayın gibi bir şey midir bu? Sanırım savunma oyuncularını adam kaçırmamaları konusunda uyarıyorlar.” Akabinde öğrendiğime göre gardiyan, kaleci demekmiş, herifler bana bağırıyormuş nedense?

 

Bir de ben kaledeyken degaj yapmam için “degaj” diye bağırıyorlardı, haydi onu anladık da oyuna geçince de “degaj” diye bağırmaya devam etmelerine ne demeli? Anladığım kadarıyla degaj dedikleri topu dikmek veya abanmak gibi bir şey ama henüz onu çözmüş değilim.

 

Eh tabii, Latinlerle de oynaya oynaya, ‘presente’ (duruma göre ön veya arka direk, yani burdayım, atsana lan!), ‘avanti’ (oğlum topu ileri yolla), ‘puta maria’, 'puta madre' (allah cezanı verecek! -tam olarak o demek değilse de biz öyle söyleyelim geçelim) gibi futbol terimlerini de çabucak öğrendim.

 

O kadar maç yaptık, zamanı geldi Avrupalıya, Amerikalıya, tabiri caizse futbol dersi verdik ama bu Meksikalı elemanlara savunmada çalım atılmaması gereğini bir türlü anlatamadım. Gol yiyince sahadan çıkıyorsun hala neyi ispatlamaya çalışıyorsun cabron?

 

MIERDA!

 

Paylaşım için

Terms & Conditions  |  Privacy Policy

Gezenti 2018 © All Rights Reserved