AZ BİLİNEN KİMİ FUTBOL FİLMLERİ

Két Félidö a Pokolban / Cehennemde İki Devre, 1961

Zoltan Fabri'nin yönettiği film, konusunu 'Ölüm Maçı' olarak adlandırılan ve Kiev'de işgalci Nazilerle Sovyet vatandaşları arasında yapılan maçın hikayesinden alıyor. 1942 yılında yapıldığı söylenen bu maçla ilgili çeşitli teoriler vardır. Kimisi bunun bir Sovyet propagandası olduğunu söylerken kimisi de ateş olmayan yerden duman çıkmaz mantığıyla bu maçın yapıldığını iddia eder. Maçı 5-3 Kiev karması olan FC Start kazanır. Filmde ise Hitler'in doğum gününde Naziler esir tuttukları futbolcularla bir maç ayarlar. Bunu kaçmak için bir fırsat olarak kullanmak isteyen futbolcular yakalanır ve maçı yapmaya zorlanırlar.

220px-Death_match_bill

 

Bu filmin bir sonraki versiyonu da bizde Zafere Kaçış adıyla gösterilen 1981 yapımı Victory filmidir. Bu filmde Michael Caine, Sylvester Stallone ve Max von Sydow gibi ünlü aktörlerin yanı sıra Pelé, Osvaldo Ardiles, Bobby Moore gibi eski futbol yıldızları da yer almıştır. Ancak Fabri’nin filminin aksine bu Holivud filminde mutlu son vardır.

Kardeşi askeri cunta tarafından katledilen Ardiles'in hareketi

Coup de Tete, 1979

François Perrin, Trincamp adlı ufak bir kentin takımında futbol oynamaktadır. Geçimsiz biri olan Perrin takımın yıldızı ile kavga edince kentte persona non grata ilan edilir. Ancak yıldız sakatlanınca ona ihtiyaç duyulur ve çıktığı kritik maçta yıldızlaşınca bir anda kentin gözdesi olur. Ama atalarımızın dediği gibi atın intikamı da pis olur.



Birbirinden çok farklı türden filmlere imza atan Annoud bu filminde, özellikle zamanın Fransa'sının politika-sermaye ve şaibe birlikteliğinin en büyük simgelerinden olan Saint Etienne takımının çıkışına da gönderme yapıyor (konuyla ilgili Belmondo'nun oynadığı Le Corps de Mon Enemy adlı bir film daha var). Futbol sahası çekimlerinin zorluğundan dolayı futbol hastaları genelde futbolla ilgili filmlere pek sıcak bakmaz ama kısa saha görüntüleri tatmin edici bir tat yakalıyor gibi.


Al Doilea Joc / İkinci Maç, 2014

Romanya yeni dalga yönetmenlerinden Corneliu Porumboi, bu şahane deneysel filmiyle bizleri Hagi'nin de formasını giydiği Steau Bükreş'le Lucescu yönetimindeki Dinamo Bükreş arasında 3 Aralık 1988 tarihinde oynanan derbiye götürüyor. Sabit kamera ile bizlere kar altında (ısrarla) oynatılan bütün maçı eski bir TV ekranından (video kaydı) izletirken, maçın hakemi olan babası Adrian Porumboi'ya sorduğu sorularla Çavuşesku yönetimindeki Romanya'nın sosyalist rejimini ve birisi asker diğeri ise (gizli) polis örgütünün olan iki takımın futbol maçı görüntüsündeki politik çekişmelerini sorgulamaya davet ediyor. Futbol ve politikayı takip edenlerin hiç sıkılmadan izleyebileceği, onlarca detayı barındıran bir başyapıttır.


 

Gmar Gavi'a / Kupa Finali, 1991

1982'de işgal altındaki Filistin'de geçen filmde FKÖ'lü gerillalar İsrailli bir çavuşu kaçırırlar. Çavuş 1982'de İspanya'da yapılacak olan Dünya Kupasına gitmek için gün sayıyordur ve biletleri de önceden almıştır. Birbirlerine çok yakın dilleri olmasına karşın anlaşamayan düşmanların anlaşma zemini futbol olacaktır.

Yönetmenliğini Eran Riklis'in yaptığı ve 2001 yılında Ankara'da İsrail Film Günlerinde gösterilen filmin başrol oyuncusu Moşe İvgi gösterimden sonra söyleşiye kalmıştı. Dangoz kimi seyircilerin: 'ülkemizi beğendiniz mi, yemekler nasıl' gibi saçma sapan sorularına sinirlenip kendi kendime: 'Burası Ankara lan!' diyerek, Ankara seyircisinin 'ününü' kurtarmak için İvgi'ye 1982'de hangi takımı tuttuğunu sormuştum.


cupf
i

 

O anda kırılma gerçekleşmişti ve sanal ile gerçeklik arasındaki ilişki kurulmuştu: Zira kararan beyaz perdenin önündeki spotta İvgi, utana sıkıla futbolla hiç alakası olmadığını samimi bir şekilde itiraf etmişti. Film boyunca o futbol aşığı çavuşun aslında bir kandırıkçı, yani oyuncu olduğu ortaya çıktı.

 

Ofsayt, 2006

Cafer Panahi'nin filminde, 2006 Dünya Kupası elemelerinde İran-Bahreyn maçına girmek isterken yakalanan futbol hastası genç kızların hikayesi anlatılıyor. Panahi, futbolu bir metafor olarak kullanarak kadınların İran İslam Cumhuriyetinde gördüğü ayrımcılığa dikkat çekmek için çektiği filmde, bir yandan sahte bir senaryo ile İslami otoriteden izin alırken, diğer yandan ufak bir dijital video kamera yardımıyla kimi sahneleri gerçekten de eleme maçında olmak üzere filmi 39 gün içerisinde çekiyor. Filmden sonra feminist bir grup maçlarda 'Ofsaytta kalmak istemiyoruz!' pankartı ile stadyumlara gitmeye başlıyor ve elbette ki film İran'da yasaklanıyor.

 

Offside-2006

 

Filmin konusuna gelirsek: stadyumlara girmesi zinhar yasak olan genç kızlar girişte veya stadın içinde polis ve askerler tarafından yakalanır. Akabinde stadın içinde, tribün arkasındaki bir polis bariyerinde tutulurlar. Bu sırada kızlar onları tutan askerlerle girdikleri diyaloglarda kadın erkek ayrımcılığını sorgular ve askerlerin kafasını karıştırırlar. Hatta bunlardan birisi kadın futbol takımında oynamaktadır. Yer yer gerilen ilişkilerinin sonunda maçın bitmesine yakın Ahlak Zaptiye'sine gönderilmek üzere bir minibüse doldurulurlar. İçeride ise minibüsün radyosundan heyecanla bu ölüm-kalım müsabakasını takip etmektedirler.

Yönetmen Cafar Panahi'nin İran'dan çıkış yasağı vardır ve kendisine film yapma yasağı konmuştur. Tanıdık geliyor mu?

Paylaşım için

SALT LAKE KENTİ FUTBOL DURUMLARI

 

2000’lerin ortaları, Utah Eyaleti, ABD

Şubat ayında bu kadar güzel bir hava, iklimiyle Ankara’ya benzeyen bu kentte bir lütuftu benim için. Zira günlerden cumartesiydi ve yoğun kar yağışından dolayı aylardır oynayamadığım futbol oyunu, bana tutkulara gem vurulamayacağını tekrarlıyordu sık sık.

Kendimi dışarıya attığımda önümdeki tek engel, kimin-nerede-ne zaman futbol için toplandığını bilememekti; zira bu lanetli ülkede futbol, geri zekalı tosuncukların elleriyle oynadığı oyuna verilen addı ve futbol oynayanı, gerçekten ayak topu dediğimiz oyunu oynayanı bulmak zaman alabilirdi. Ama bir şekilde içgüdülerime güvenmek zorundaydım.

 

NFL Draft Underclassmen Football

Ayaktopuna gel hele!

 

Nitekim içimdeki ses "oğlum yürü merkezdeki Liberty parka, orada kesinlikle Meksikalıyı, Japonu bulursun" diyordu. Eve de yakın olması itibariyle parka doğru yürümeye başladım. Mamafih parka vardığımda ortalıkta bırak top oynayan tek bir insan evladını, ne in ne de bir tek cin bulabilmiştim. Hay böyle içgüdüye derken yine içimdeki ses beynime beynime peyda olmasın mı? “Evladım, ben sana park mı dedim, haydi üniversiteye, burada bu saatte Meksikalı mı olurmuş, hayret bir şey?” İçimdeki sesin daha önce böyle söylemediğine bahse girerdim ama haklı da olabilirdi diye şizofren-paranoyak tadında düşünerek troleybüs durağına doğru yönelmiştim ki, kendi ellerimle hazırladığım troleybüs kartımı evde bıraktığım aklıma geldi. Yeni rotam tabanvay yolu ile doğruca Utah Üniversitesi’ydi.

 

utah

Üniversite Kampüsü

 

Ne bitmezmiş bu üniversite yokuşu diye kendi kendime küfrede küfrede tırmanırken yokuş da bitti nihayetinde. İşte önümde koca üniversite, koca yerleşke! Derhal iç-sesime danışayım dedim. Zira koca okulda nerden bulacağız adamları? Böyle dememle ayaklarım beni bir yere doğru sürüklemeye başladı. Yürüdüm yürüdüm ve akabinde pat diye top oynayanların içine düşmeyeyim mi? Elin gavuru, Japonu, Latini toplanmış böyle şık formalar filan, top sektirmeler, ısınmalar... İçimdeki sese de kıllanmadım değil. Ya kafayı yiyorsam? Ya yeni bir Jan Dark oluyorsam?

 

2017-folk-machine-jeanne-darc

Deli la bu!

 

Neyse, imanımın ağır basması ile her işte bir hayır vardır diyerek destur istedim oradaki kitleden. Kızlı erkekli bu grup beni sevinerek kabul ettiler. Ne de olsa ABD’de futbol oynayan birini bulmak, Kızılderililer'i bulmak kadar zordu. Ortam fazla kalabalık değildi ama oyun yine de büyük sahada oynanıyordu. Eh, ben de beş aydır ayağıma top değdirmiş değildim, üstüne üstlük alkol (su içmeyi bırakmıştım), kadın (henüz evlenmiştim), kumar (evde monopoli oynama); kısaca yaşadığım sefil hayattan dolayı maçın 15. dakikasında soluk soluğa kalmıştım işin doğrusu. Ama sonradan biri karambolden, bir de takipçilikten olmak üzere iki gol çakınca keyfim yerine geldi. Üç beş de asist yaptım işte naçizane, günüm aydınlandı. Maçtan sonra bir kaç Latino'yla muhabbet kurdum; meğer bunlar her hafta cumartesileri ama sadece cumartesileri top oynuyorlarmış ki bendeki de ne şans! Hem de tam oyun saatinde gittim ki oraya, hayret edilecek vaka. İçimdeki sesi acaba daha çok mu dinlesem diye düşünmeye başlarken bir dış ses beni haftaya oynanacak oyuna davet etti. Fenerbahçe kazanmış gibi sevindim o an.

 

8dd59a6c7358b4b2e44b49e2ad2dec6f

 

Bir hafta geçmek bilmedi. Bu sırada daha iyi koşayım diye alkolü ve kumarı azalttım, iki üç kez de kolpadan idman yaptım kendi kendime.

Aksilik bu ya, hava daha güzel olduğundan mıdır nedir, it sürüsü gibi insan vardı ortamda. Elemanlarla on birerden tam saha ve gerçek boyutlu kalelerde maç yapacaktık. ‘Dur bakayım sen hele bir’ dedim kendi kendime, ‘bakalım bunun altından ne çapanoğlu çıkacak?’ Bunlar, 'kıyafeti açık renklilerle koyu renkliler ayrı takım olsun' dedi, 'iyi' dedim. Sonra Hollandalı dana gibi bir herif vardı bizim takımda, başladı sorguya: 'sen hangi mevkide oynuyorsun, senin yerin neresi?' Bu neyin muhabbeti, bu herif kimdir diye adama pis pis bakarken arka planda hazır bulunan Kolombiya menşeili iki arkadaşla göz göze geldik, onlar da herife bir Hijo de Puta tadında bakıyordu. Hep beraber neresi boşsa orada oynarız birader, sıkıntı yok dedik, geçtik herifin ırkçı bakışları arasından boş olan mevkilere.

 

c9ce9bedbceb67e735d7cabf4db4ea1b-497x261

Hollandalının 'iyisi de iyi olur'

 

Neyse maç başladı. Saha eşek gibi, koş koş iflahım kesildi, hayır o değil bir de Avrupalısı Amerikalısı takmış dizliği-tozluğu acımadan basıyorlar tekmeyi. Öyle kolay kolay faul de demiyoruz ama biz ses çıkarmadıkça adamlar daha bir hırslı girişiyor. Neticede bizim Kolombiyalılardan biri sakatlandı çıktı. Neyse oyun ısındı, bir depar attım ara topuna zart ofsayt, lan ne ofsaytı? Nerede hakem? Meğer hepimiz birer hakem değil miymişiz (herkes kendinin polisi gibi bir şey)? Bu arada yanda bekleyen kekolar da oynasın diye çıkıp çıkıp giriyoruz,  ısı-soğu derken sonuçta baldır çekmeye başladı tabi ki. Oyunda bir-iki de salak var, İngilizce bar bar bağırıyor, yok oraya at, yok şunu yap, yok bunu yap, hadi yeneceğiz filan, zaten tiksinmişim Anglosundan-Saksonundan iyice...

Maçtan sonra bizim Kolombiyalıları buldum, ‘Bu ne arkadaş?’ dedim. Herifler de başladı sövüp saymaya, salak bunlar diye. Sonra Javier isimli arkadaş, ‘Amigo’ dedi (gringo dememesi gururlandırdı beni), ‘topun kralı 11. caddede oynanıyor, saat 3’te, seni anca o keser’. ‘Valla mı?’ dedim, ‘valla abi’ dedi. ‘Süpermiş lan’ dedim. Sonra muhabbetin ilerlemesini fırsat bilip klasik sorumu araya tıkıştırıverdim: ‘Sizin orda Japon kale var mı birader?’ diye (bkz. Bir önceki futbol yazım), Elbette ki haberleri bile yok. Gerçi Higuita gibi bir kaleci çıkartmış ülkeden bahsediyoruz, varsın olmayıversin. Biz çocukken kaleci-oyuncu diye bir zırvalık türetmiştik sokak futbolunda (80'lerin başı) ki kalecinin de aslında oyuncu olduğunu yıllar sonra idrak etmiştik.

 

 

Futbola, tutkunun da ötesinde psikopatlık derecesinde bağlı olduğum için çeken baldırımı dinlemeden 11. caddeye saat 3’te damladım. Gerçekten de topun, topçunun kralı oradaymış. Boktan oynayan bir iki kişi de vardı ama elemanlar yağmur demeden kar demeden dört yıldır sürekli giderlermiş oraya: Avusturyalısı, Ekvatorlusu, Brezilyalısı, Japonu, Vietnamlısı, Farsı ve tabii Amerikalısı. Kimsede ne tekmelik ne tozluk (yalnızca kötü oynayanlar takıyor) var, kimse kimseye mevki sormuyor, herkes görevini biliyor, şahane maçlar dönüyor (saha bildiğin bostan tarlasından bozma ama futbol tanrısına şükretmesini bilmek gerek).

 

saha

 

Saha, Salt Lake zenginlerinin yaşadığı bölgeye yakın bi mevkide, tepede. Maçlar az insan olduğunda küçük sahada, tıpkı çocukken mahallede kurduğumuz taştan kalelerle oynanıyor, eleman sayısı çoğaldıkça da normal futbol sahası ölçülerinde olan alanda. Büyük ve nizami kaleler var ama file yok ne yazık ki. Top bazen bayırdan aşağı kaçabiliyor. Ve evet, ofsayta düşmeyeceksin, ona dikkat etmek gerek. Buna elbette ki itiraz etmedim zira kanımca ofsayt futbolun en güzel kuralıdır, beleşçiliğin ve geri zekalıların yükselmesinin önüne geçer (iddia ediyorum ki Türk futbol tarihinde en çok ofsayta düşen oyuncu Hakan Şükür’dür). İşin en güzel yanı da genç kızların/kadınların da oyuna katılmalarıydı. ABD kadın futbolu dünya çapında iddialı olduğundan, gelen kızlarımız da gayet ayağına hakim, hatta benim tanıdığım bir çok arkadaşımdan daha iyi olduklarını da açık yüreklilikle söyleyebilirim, ayrıca iki ayaklarını da kullanabiliyorlar ki bizde iki ayağını kullanabilen çok az kişi vardır.

 

2003-women-s-world-cup-usa-1-0-norway-dvd-soccer-match-7e53

 

Bir defasında bizim hanım bırakmak istedi beni, yağmurluydu hava. Sahaya gittiğimizde iki kişi dışında kimse yoktu, uzunca boylu erkek olanı gözüm bir yerden ısırıyor gibiydi. Merhaba dedim anadilimde, ‘Merhaba’ dediler. Elimi uzattım ‘Alp’ dedim, ‘Mehmet’ dedi uzun boylu adam elimi sıkarken, sonra eşini takdim etti. Ben de onu bizim hanımla tanıştırırken: ‘Mehmet Okur, Utah Jazz’da oynuyor’ dedim, eşim de ‘tabi tabi’ dedi. Ben de ‘la oğlum, gerçekten’ diye sırıttım mahcupça, ‘o da he canım he’ dedi anadilinde. Mehmet Okur düzgün biriymiş neyse ki olayı gülerek geçiştirdi. Yaz dönemine geçildiği için maç saati ileri alınmış bilgisini verdi bana. Ne de olsa oralarda oturuyordu, ara sıra gelip eşiyle şut çekişiyorlarmış, yani bizim topçulardan haberdarlar. Eh, madem daha vakit var, beraber şut çekişelim o zaman diyorum, kabul ediyor. Kadınları da sohbete bırakıyoruz.

Dönüşte bizim hatun olayı çakozlamış, biraz mahcup da olmuş. Hadi diyorum, kocana güvenmiyorsun ki hayatta kimseyi kandırmayı sevmem, 2.10’luk boyuyla kaç tane Türk olabilir ki bu kentte? Kenti eyaleti de geçtim, bu ülkede diye düzelteyim. O da “ben nereden bileyim, her gün profesyonel basketbolcularla tanışmıyorum ki” dedi.

Haklı olduğuna sevinmedim desem yalan olur.

 

 

Paylaşım için

MONTREAL LA FONTAINE PARKI FUTBOL RACONLARI

2000'lerin ortası

 

Montreal’e yaz mevsimi pek uğramazmış gerçekten de. Mayıs ayı olmasına rağmen, evden burnunu dışarı çıkartırken bile insan evladı en az iki kez düşünmek zorundaydı. Aylardır doğru dürüst futbol oynayamamıştım ve göçmenleriyle ünlü bu ülkede futbol oynayabilmek için havanın en azından 20 derecenin üzerine çıkmasını bekliyordum, tabii yağmur yağmaması için de dua ederek.

 

Nihayet hava biraz ısınır gibi oldu. Bunun üzerine, amaçsız bir şekilde koşmaktan haz etmesem de oradaki bir kaç elemanın koşma teklifini tereddütsüz kabul etmiştim, zira yağ bağlayan bünyeye biraz hareket iyi gelirdi. Sherbrooke Caddesi üzerinden La Fontaine Parkı’na kadar koşacaktık.

 

Parka vardığımızda artık futbol tanrıları yakarışlarıma kulak vererek yardım mı etti bilemiyorum ama tel örgülerle çevrili yeşil bir alanda bir sürü insanın futbol oynadığını görünce yanımdakileri direk satmıştım bile. Sahaya vardığımda ise oynama isteğime olumlu yanıt vermeleri derhal oyuna kanalize olmamla sonuçlanmıştı. Oyuncuların çoğu Latin Amerika kökenliydi. Arada Afrikalı gençler ve yabancı dil konuşan başkaları da vardı. Bu gibi karışık durumlarda, bilmediğin insanların futbol tarzını çözmek için en iyi pozisyon savunmada kalmaktır. Saha çok da geniş olmadığından stoper veya sürekli açık veren sağ bek mevkiine derhal yerleşivermiştim.

 

the-park-across-the-street

 

Bu minvalden yola çıkarak risksiz bir oyunu tercih edip, diğer Meksikalı arkadaşların aksine, savunmada üç kişiyi çalımlamak yerine tereddütsüz bir şekilde topları taca veya kornere atmam herkesi şaşırtmışa benziyordu. Ben de elemanların savunmada neden üç kişiyi çalımlama çabasına girdikleri konusunda şaşkınlığımı gizleyemiyordum. Nihayetinde basit veya hatalı gol yemek bütün takımın emeğine saygısızlıktır. Güzel gol ye, ciğerimi ye. Bu arada elemanın biri gelip kırık bir İngilizceyle “yahu seninle on beş dakikadır İspanyolca konuşmaya çalışıyorum, sen nerelisin?” diye sorunca o günden sonra  onlara göre telaffuzu zor olan ismim yerine Turko'yu tercih eder oldular. Oyunda ise hızlı ileri çıkışlarla iki adet de gol çakınca rakip kaleye, basit ama etkili oyunumla, kitlenin haklı takdirini kazanıvermiştim.

 

Bundan sonra (hava güzel olduğu takdirde) saat beşten sonra orada buluşacaktık.

 

panorama 23

 

Ertesi günü iple çektim, ikindi vakti hemen sahaya damladım. Çalım ağırlıklı ama yine de çok zevkli bir maç dönüyordu. Bu kez orta saha ağırlıklı oynuyordum. Verkaçlar, şutlar derken maçın en heyecanlı yerinde tayta benzer çizgili pijama, şapka filan giymiş bir takım göbekli amcalar ellerindeki tahta sopalarla gelip Fransızca bir şeyler gevelemeye başladı. Buna karşılık benim takımdaki Latin kankalar çoktan “puta, puta de madre” diyerek yere tükürmeye başlamışlardı. Acı gerçeği o an idrak etmiştim. Ben klasik bir Türkiye vatandaşı olarak, “vay be Kanadalarda ne imkan var” diye düşünüp oynadığımız çim sahanın futbol sahası olduğu konusunda kendimi kandırıyormuşum meğersem. Böylece hayatımda ilk kez beyzbol denen oyunla tanıştım ve o an tiksindim desem yeridir. Asla haz etmediğim çelik çomak oyunun biraz hallicesi olan bu sporu sevmek için bir neden göremiyordum, zaten kurallarını da bu yaşıma gelmeme rağmen anlayabilmiş değilim... Bize lütfedilen ise, beyzbolcu amcaların bizlere parmakla gösterdiği biraz ötedeki toprak sahaydı.

 

top1

 

İspanyolca, bir takım yabancı dillerin ve Türkçe küfürlerin eşliğinde kös kös oradaki sahaya yollandık. Atıl durumdaki kaleleri (neyse ki kale vardı) yerleştirip sahadaki su birikintilerinden sakınmaya çalışarak maça kaldığımız yerden devam ettik. Bu şekilde günler geçiyor, havalar ısındıkça da sayımız artmaya başlıyordu. Önceleri genellikle Meksika, Peru, Guetamala, Salvador ve Şilililerle oynarken; Gine, Gine-Bissau, Nijerya, Çad, Kamerun, Gana, Senegal, Komoros, Bangladeş, Fransa, İtalya, Fas, Cezayir, Tunus, Sırbistan ve elbette ki Montreallilerin katılımıyla olay iyice renkli bir hal almaya başlamıştı.

 

top2

 

Göçmenleriyle ünlü demiştim başlarda. Dünyadaki Kanada pasaportuna sahip insan sayısı 70 milyon olarak tahmin edilirken, ülkede yaşayan nüfus ise 30 milyon civarında ve bunların çoğu Avrupa kökenli olan orjinal Kanadalılar. Bunun nedeni ise zamanında siyasi ve ekonomik nedenlerle göçmen olup vatandaşlığı aldıktan sonra, o “çok değerli” Kanada pasaportuyla ülkelerinde veya dünyanın başka bir yerinde daha iyi koşullarda yaşama imkanı bulmaları ve elbette ki Kanada’nın gerçekte öyle pek de yaşanası bir yer olmadığını anlayıp, orayı terk etmeleri. Ucuz iş gücünü göçmenlerden sağlayan Kanada için de bir sorun yok gibi, nasıl olsa yeni göçmenler gelecek. Tek yapacakları genç, sağlıklı ve çalışmaya elverişli olanları ülkeye kabul etmek, sanılanın aksine gerçekten ülkelerinde hayati tehlikesi olup da iltica etmeleri zaruri olan insanları değil.

 

Kaldığım süre içerisinde Kanada’nın bir çeşit reklam politikasıyla kendi vatandaşlarını ve oraya göçmen olarak gelmek isteyen insanları uyuttuğunu idrak etmiştim. Biraz daha açarsak, British Columbia eyaletini bilemeyeceğim ama özellikle doğuda kalan Quebec eyaletinde yaşam gerçekten çok zor. Tamam, sağlık bedava ama hastanelerde beklenen sıra hiç de Türkiye’yi aratmıyor. Tamam, işsizlik maaşı var ama acaba o paraya orada yaşamaya değer mi? Zira yalnızca soğuk değil ama insanların soğukluğu, paylaşım eksikliği orada bir insanın ömrünü geçirmeyi göze alabilmesi için ciddi ciddi sorgulaması gereken hususlar.

 

Bu reklam veya olduğundan farklı gösterme olayı insanların içine o kadar işlemiş ki, oranın halkının “ülkemizi nasıl buldun?” sorusuna dudak bükmem bir dostumun beni uyarmasına neden olmuştu. Şakayla karışık “aman kötü filan deme yoksa kafalarındaki imajı zedeleyebilirsin, bunun sonu da intihar oluyor” yorumu üzerine bu tür soruları otomatikman “güzel, harika, fevkalade” diye geçiştirmek durumunda kalmıştım. Zira üçüncü dünya ülkesinden gelen birileri bu gelişmiş ülkeyi beğenmedikleri zaman ve kafalarına yıllar yılı örülen “yalan” ortaya çıkıyor ve olay travmatik bir durum alıyor. Yalnızca onlar değil, Birleşik Devletler’dekiler için bile Kanada herkesin “rahat rahat” yaşadığı bir ülke.

 

5734728997_b01f3d5417

1973 Şili Askeri Darbesi

 

(Bir parantez daha açıyorum: Birleşik Devletler’den coğrafi bilgisizlik konusunda hiç de geri kalmayan Kanada’da tanıştığım Afrikalılar, ülkelerini söyledikten sonra hemen yerini bilip bilmediğimi soruyorlardı. Benim sağlam tariflerim sonrasında ise arkadaşlığımız pekişiyordu. Bir tek Komoros’ta çuvalladığımı itiraf ediyorum. Ama onu da, “Türkçede başka bir isimle anıyoruzdur, yoksa bilmez miyim?” diyerek geçiştirmiştim. Tabi ki, aslında dilimizde bir çok ülke veya kent isminin olmadığı detayına girmeden.)

 

Neyse, iki tane takım oynamaya başlıyor ve ilk golü yani altın golü atan takım sahada kalmak suretiyle sıradaki diğer takımla karşılaşıyordu. Kaybeden ise en son sıraya geçiyordu. İlk on dakikada gol olmaz ise bir önceki maçta kazanan takım dışarıya çıkıyordu bu kez. Bunun avantajı herkesin oynuyor olmasıydı, dezavantajı ise ısındıktan sonra bir anda soğumaktı ki bu durum sakatlıklara yol açan en önemli etkendi.

 

Futbolun dili ortak ama tarzı oldukça farklı. Latinler genelde çok çalım atıyor, az pas yapıyor, savunmaları berbat, kalecileri ise çok iyi. Afrikalılar genelde çok konuşuyor, çok koşuyor, savunmaları çok iyi, pas da veriyorlar ama hücumda dağlara taşlara vuran, “Şabanşükür” tarzı forvetleri ile saç baş yoldurtuyorlar. Arapların oyun tarzı ise  Avrupalılarınkine benziyor, ama biraz daha sert futbol, az çalım çok pas. Tabii burada genelleme yapıyorum, yoksa futbol tarzı kişiden kişiye değişir, futbolu sokakta öğrenmek de çok farklı bir şey. Örneğin buralıların sokak futbolu diye bir şeyleri olmadığından, bilen oynamasını gerçekten biliyor, ama bu işin okuluna gitmemiş adam da bilakis çok sakat oynuyor. Gerçi bilen bilmeyen ayrımı yok, herkes oynuyor, bazen ufaklıklar geliyor, kimi zaman onları da alıyoruz ama katılım çok fazla olduğu zamanlarda kenardan bizi izlemekle yetiniyorlar.

 

 

Altın gol kuralı geçerli olsa da genelde rakibe çok sert girmek yok. Nihayetinde bu iş bir eğlence, zevk. Arada gaza gelenler de oluyor elbette ki ama gerginlik çıkmadan iş tatlıya bağlanıyor. Kanada’nın kibarlığı herkesi etkilemiş de olabilir, bilemiyorum. Faul olunca itiraz da edilmiyor ama el konusundaki tartışmalar asla bitmiyor. Ele çarpsa da çarpmasa da (topun vücuttaki o bölgenin yakınına gelmesi yeterli) rakip oyuncular ulumaya başlıyor: “mano! mano!” yani "el var!" diye. Çarpma olabilir, hiç ele dokunulmamış da olabilir, ama yok! İlla el, illa endirek serbest atış.

 

japon-kale-mini-2

 

Bu kadar farklı ülkeden adamı bir arada bulmuşken kafamı yıllardır meşgul eden soruyu sorayım diyorum: Yani, çocukken oynadığımız tek vuruşlu Japon kale dünyada mevcut mudur (bunu nasıl sorduğumu sormayınız)? Hani şu, havada istediğiniz kadar vurabildiğiniz ama top yerdeyken sadece bir kez dokunup, ikiden fazla kişinin oynadığı ve herkesin bir kalesinin olduğu, en fazla gol yiyenin çıktığı oyun. Yalnızca İtalya’da ama o da çok vuruşlu Japon kalenin olduğu bilgisini aldım, diğerleri suratıma boş boş bakmakla yetindi.

 

Çok zevkli oyundu Japon kale. Bizim mahallede oyunu güzelleştirmek için röveşatayla atılan gole beş, kafayla ve topukla atılana iki, uçan kafayla atılan gole ise üç puan verirdik (80'li yılların ortalarında uçan kafa atılmıyordu, hoş şimdi de atılmıyor pek). Kime ne zaman atak yapacağını, dostunu düşmanını iyi bellemeliydin bu oyunda. Son derece teknik ve de futbol zekasını geliştiren bir oyundu.

 

***

 

Bir gün Faslı bir arkadaş geldi biz maç yaparken, kenarda notlar almaya başladı. Sonra da yanıma gelip ertesi gün halı saha turnuvası olacağını, geçen yıl şampiyon olduklarını ve takımlarına katılmak isteyip istemediğimi sordu. Sorması bile hataydı, yarın gel demesi yeterliydi, ertesi sabahın köründe buluşup bir günlük turnuvaya başladık.

 

Takımımız tam bir enternasyonalizm örneğiydi. Afrika’dan savunma oyuncuları, Zidan’a hem tip hem de futbol tarzıyla benzettiğimiz Cezayirli bir arkadaş, beni çağıran orta sahanın beyni Faslı eleman, ilk ön-libero Desailly gibi yıldırıcı futbol oynayan Tunuslu dost, gole dönük orta sahada Arnavut, Cezayir-Fransız karışımı “La Haine”den fırlamış gibi tiple bir forvet, genç ama zehir gibi Meksikalı orta saha oyunucumuz... Nihayetinde finali 2-0 alıp şampiyon olduk. Ancak verdiğimiz katılım payına rağmen beklediğimiz hediyeler gelmedi, onun yerine saçma sapan Kebek ligi maç biletleri tutuşturdular elimize. Diğer arkadaşlarım buna çok kızdı ve açıkça hayal kırıklığına uğradılar, biletleri yırtıp attılar ama benim için ne hediyenin önemi vardı ne de şampiyonluğun. Çok güzel maçlar oynamıştık, benim için önemli olan buydu.

 

***

 

Orada yaşarken bir akşam, maç yayını yapan bir bara gitmiştim, Uruguay Arjantin’le karşı karşıya gelecekti. Tek başıma olduğumdan bara ilişmiştim, yanımda kısa rasta saçlı siyahi bir eleman oturuyordu. Hemen bana “Uruguaylı mısın?” diye sordu. Menşeimi söyleyip ben de aynı soruyu ona sordum: “Ayti!” gibi bir karşılık alınca, “bak dostum” dedim, “o kadar yer gezdim, iyi kötü ülke isimlerini de bilirim ama bu dediğin yer de nerede yahu?” diye şaşkınlığımı ifade etmeden geçemedim. Meğerse Fransızcada Haiti’nin okunuşuymuş bu! (Daha önce de başıma benzer bir Mehiko olayı gelmişti, Meksika’ymış meğersem ama o an insan şaşırıyor.)

 

hqdefault

 

Sonra maçı izlerken muhabbetimiz arttı, elemanla bire bir aynı dili konuştuğumuzu fark edip hem şaşırdık hem de sevindik. 1990’ların Milan’ı, Van Basten, Cruyff, Barcelona ve neler neler. Ama özellikle Haiti’den birisinin Avrupa futbolunu yakından tanıması beni daha çok şaşırtmıştı.

 

Fransızca dedim de, acayip ilginç, bir garipmiş Fransızca futbol olayı. Benim dışımda herkes Fransızcayı gayet güzel konuşuyordu, İngilizce ise çat pat. Bense, başka seçeneğim olmadığından bazen topun havası inik veya bizim balon diye tabir ettiğimiz kabak futbol topu getirdiklerinde başka da bir tanım bulamadığımdan “this ball is balloon” diyordum, bunu duyunca yüzüme ilginç bir şekilde bakıyorlardı. Meğersem balloon, Fransızca balon olarak okunup top demekmiş. Yani yarı İngilizce yarı Fransızca topun top olduğunu söyleyip topu da göstermem, iyi ki manyak olduğum gibi bir söylentiye yol açmamış. Gerçi biraz manyağımdır, ama o ayrı bir husus.

 

Bazen kaleye de geçiyordum, elemanlar “gardiyan, gardiyan” diye bağırıyorlardı, ben de “acaba” diyordum kendi kendime, “nöbetçiler yakalayın gibi bir şey midir bu? Sanırım savunma oyuncularını adam kaçırmamaları konusunda uyarıyorlar.” Akabinde öğrendiğime göre gardiyan, kaleci demekmiş, herifler bana bağırıyormuş nedense?

 

Bir de ben kaledeyken degaj yapmam için “degaj” diye bağırıyorlardı, haydi onu anladık da oyuna geçince de “degaj” diye bağırmaya devam etmelerine ne demeli? Anladığım kadarıyla degaj dedikleri topu dikmek veya abanmak gibi bir şey ama henüz onu çözmüş değilim.

 

Eh tabii, Latinlerle de oynaya oynaya, ‘presente’ (duruma göre ön veya arka direk, yani burdayım, atsana lan!), ‘avanti’ (oğlum topu ileri yolla), ‘puta maria’, 'puta madre' (allah cezanı verecek! -tam olarak o demek değilse de biz öyle söyleyelim geçelim) gibi futbol terimlerini de çabucak öğrendim.

 

O kadar maç yaptık, zamanı geldi Avrupalıya, Amerikalıya, tabiri caizse futbol dersi verdik ama bu Meksikalı elemanlara savunmada çalım atılmaması gereğini bir türlü anlatamadım. Gol yiyince sahadan çıkıyorsun hala neyi ispatlamaya çalışıyorsun cabron?

 

MIERDA!

 

Paylaşım için

Terms & Conditions  |  Privacy Policy

Gezenti 2018 © All Rights Reserved