MİDİLLİ’DE TÜRK DÖVMEK

 

Daha önce bıraktığımız, kalbimizin yarısı ve karaciğerimizin tamamını geri almak üzere, Metin’le Ayvalık’tan Midilli’ye doğru yola çıkıyoruz. İlk kez 2009 yılında ‘No Border’ kampına katılma amacıyla gittiğimiz adada pis bir klasik yaşayarak, alkol-gezi-sohbet konulu şeytan üçgeninde eylemlere pek iştirak edememiştik (kofti anarşizm). Nerede akşam orada sabah, yok efendim şu köyde panayır varmış, öbür kıyıda çıplaklar kampı varmış, ver uzoyu-çipuroyu derken serkeş bir hayat, sefil bir varoluş sergilemiş; ancak güzel dostluklar kazanmıştık.

Vardığımızda çantaları bu güzel dostların evine atıp, geberiyormuş gibi, derhal alkol alımına başlıyoruz. Elemanlar da rembetikocu, bizi akşama çalacakları tavernaya davet ediyorlar, belirtilen saatte davete icap ediyoruz ama kafalar hafiften güzel olmuş.

 

Bizim bebeler

 

Bir yandan içerken bir yandan masamız kalabalıklaşıyor, yeni insanlarla tanışıyoruz. Muhabbet şahane. Bizim çalgıcılar da Yunanca-Türkçe ortak olan şarkıları çalmaya başlıyor. Nedeni ise Türkiye’den gelen turist sayısında patlama yaşanması. Tavernada bir masa dolusu pasaporttaşımız var. Bunlar sanki daha önce hiç Türkçe müzik duymamış gibi şarkılara anırarak eşlik ediyor, abuk subuk danslar sergiliyorlar. La havle diyerek bakmamaya çalışıyorum. Ta ki yaşlı bir dilenci amca içeri girene kadar.

Kendi ülkende yapamayacağın şeyi başka ülkede yapmayacaksın, seyahat ahlakı bunu gerektirir.

Dilenci olsun olmasın herhangi birine, hele de yaşlı bir kişiye, terbiyesizlik yapamazsın. Adamın önüne raks ederek geçip yolunu kesemezsin. Metin Midilli’ye daha çok geldiği için öncelik onun. Yunanlı arkadaşlarımız önemli değil filan diye bizi yatıştırmaya çalışıyorlar ama ayıp denen bir şey var. Metin adamları kibarca uyarıyor ama idrak yoksunu bu şahıslar hörleyince hışımla yanlarına gidiyorum, hala yanıt vermeye çalışıyorlar, eğleniyoruz diye bir şeyler geveliyorlar. “Eğlenecekseniz adam gibi eğlenin!” diye bağırıyorum. Artık normal yol bittiği için bundan sonra yola yumruklarla devam edeceğiz; ama yanıt vermiyorlar.

Bu sırada yaşlı amca usulca yanıma gelip bir anda kolumu öpüyor ve mekanı terk ediyor. Şaşkınca oturup Metin’e olayı anlatıyorum, aynını bana da yaptı diyor.

***

 

P1060846

 

Tanrının sevdiği kulları olmalıyız ki ertesi gün ‘Uzo Festivali’ başlıyor. Şansa bak! Akşam olunca arkadaşlarla damlıyoruz. Onlar yine çalgı çengi işinde olacak, bize de içmek düşecek. Böyle iş bölümüne can kurban.

“Metin bizim en sevdiğimiz uzo X değil miydi?” diye soruyorum, zira yirmiye yakın uzo markası stant açmış ama bizim marka yok ortalıkta. “Onların götü kalkmış” diye yanıtlıyor, en pahalı uzo markası olmuş. O yüzden beleşe uzo dağıtmaca yok demek ki, kapitalizmin gözü kör olsun.

Biz de madem öyle, yeni keşiflere yelken açalım diyerek bütün uzo markalarından içiyoruz en güzelini bulmak için. Gerçi dördüncü kadehten sonra nasıl ayırt ettik, nasıl özellikle iki tane marka üzerine karar kıldık oraları tam hatırlamıyorum ama tanrı ağız tadı vermiş demek ki bize.

Bir yandan içip bir yandan dolanırken usta bir tavlacı olan Metin hemen dikkat kesiliyor. Zira ortalığa dört beş tane masa koymuşlar, üzerlerine de tavla. Oradaki hostes kızlara olayın ne olduğunu soruyoruz. Tam anlatamıyorlar, dolayısıyla patronlarını çağırıyorlar. Yunan nüfusunun yüzde yirmisinin sahip olduğu gibi Nikos ismine sahip patronları “burada tavla oynarsanız size birer tane hediye ve çekiliş için bilet vereceğiz” diyor. Nasıl yani? Yalnızca oynamak yetiyor mu? “Yenmek yenilmek önemli değil, önemli olan katılmak” diyor. Çekilişte büyük ödül bu tavlalardan biri ve en iyi uzolarımızdan oluşan bir koli.

Metin’le karşılıklı oturuyoruz. Hemen birer tane küçük hediyeyi ve piyangolarımızı takdim ediyorlar. Tavla oynamayalı yıllar olmuştu, hiç sevmediğim bir oyundur, asabımı bozar. Demek ki o gün bilmeden aşkta kaybedecekmişim. Tek oyunda Metin’i mars ediyorum, kalkıyoruz.

 

P1060827

 

Biraz da müzik dinleyelim diye oradaki amfiye oturuyoruz. Bir Metin gidiyor uzo almaya bir ben. Sıra bana gelince artık ahbap olduğumuz uzocu ablaların yanına gidiyorum. Birazdan kapatacağız diyerek bir tane peti boşaltıp içine uzo doldurup elime tutuşturuyorlar. Artık nasıl bir itibarımız varsa ortamda?

Bu rezilliğe tanık olan, ablaların arkadaşı olduğunu düşündüğüm biri laf atıyor. Konuşmaya başlıyoruz. Sonra bir kaç kişi daha katılıyor sohbetimize. Özellikle bir tanesi bildiğin Halit Ergenci. Sakal makal aynı. ‘Suleyman’ diyerek dalga geçiyorlar elemanla. Bu sırada konu konuyu açıyor, ahbaplık seviyemiz ileri düzeye yükseliyor derken asıl adı Thedoros sahne adı Lampsas (meğer soyadıymış) olan elemen bana aniden hiç beşten fazla kişi tarafından dövülüp dövülmediğimi soruyor. İnsan şaşırınca daha bir dürüst olurmuş ya, "valla güzel dayak yedim ama beş kişiden sonrasını saymaya fırsat bulamadım işin açığı" diyorum içtenlikle, "hem de birden fazla olmak üzere..." O kadar şaşırmışım ki, nasıl bildiğini sormayı geçtim "sen de mi?" diye soramıyorum bile... Neyse ki sırtıma pat pat vururken o da içten bir itirafta bulunuyor da göt gibi kalmıyorum ortada: "üzülme dostum" diyor "ben de çok yedim." Böylece adı konmayan derin dostluğumuzun da başlangıcı oluyor bu küçük hikaye. Hatta o derece ki, bizi evlerinde misafir ediyorlar bir kaç gün. Biz de keriz değiliz, anında çöküyoruz.

***

Tavla yarışması (?) çekilişi sonucu gece yarısı açıklanacaktı. İki bileti de alıp gidiyorum, Metin nedense olaydan çok emin, “kesin bana çıktı, ödülü al gel” diyor, ‘ruhunu iki dakkada şeytana mı sattı da bu kadar emin bu herif’ diye düşünerek stanta yaklaşıyorum. Tahtaya bir takım numaralar yazmışlar. Elbette ki en alttaki numaralara bakıyorum eski bir amortici olarak. "Tabii ki amorti bile" yok diye hayıflanıp geri dönüyorum. Hostes kız o anda yanımda beliriyor, güzellik karşısındaki her şuursuz erkek gibi ben de salak salak sırıtıyorum. “Numaranıza bakabilir miyim?” diye soruyor. Ne diyeceğimi bilemediğimden, "ya, pek bir şey çıkmamış sanırım" diye gevelerken “Nasıl çıkmamış? En büyük ödülü kazanmışsınız işte!”diyerek elimdeki numarayı işaret ediyor!

Hayatımda herhangi bir çekilişte, kurada, şans oyununda hiç bir şey kazanamamış biri olarak şok oluyorum: gerçekten benim bilette yazan sayı en üstte, bakmadığım yerde kocaman yazıyor. İnanamıyorum! Sonra toparlanıp arkadaşları filan topluyorum, törenle hediyelerimizi takdim ediyorlar. Woody Allen’ın Sleeper filminde güzellik kraliçesi seçildiği anda yaşadığı duyguya benzer bir şey yaşıyorum sanki...

 

f3fb31b79e10c374afeb6524ab73c0fa

 

Uzo Midilli’de içilir...

İkisi hariç verdikleri bir kasa uzoyu orada eşe dosta dağıtıyorum. Aylar sonra, evimde demlenirken, rakı bitince bunlar aklıma geliyor. Birini açıp bardağa dolduruyorum ve bir yudum alıyorum: Bu ne lan??? Bir yudum daha, olmuyor, tükürüyorum. Berbat bir şey bu. Hemen netten Metin’i arıyorum: “Oğlum biz galonlarca uzoyu nasıl içmişiz lan?” “Abi ben de bir iki denedim gurbet ellerde ama içilecek gibi değilmiş” diye yanıtlıyor. Moğol ayragından sonra içtiğim en kötü içkilerden biriymiş de haberimiz yokmuş. Büyük konuşmayayım ama çok zorda kalmazsam bir daha ağzıma sürmeyi düşünmüyorum. Belki Midilli’de, zira başka yerde o tadı yakalayamıyoruz.

***

Midilli kentinden zar zor bir araba kiralayıp Selanik’ten iki ahbabımın işlettiği Kafeneio Leonidas’ı bulmak üzere yollara düşüyoruz. Herkes herkesi tanıdığı için arkadaşlar yolu tarif ediyor, anladığımız kadarıyla resmen tanırının unuttuğu bir yerde olmalı. Gerçi dolanarak, yolun keyfine vararak, köylere girip çıkarak ilerliyoruz, o yüzden ne kadar ücra olursa bizim için o kadar iyi.

Yunanlıların genelde telefon açmama, e-postaya iki ay sonra yanıt verme gibi güzel alışkanlıkları olduğu için çat kapı gitmemiz yadırganmıyor elbette. Hemen çipurolar, mezeler çıkıyor ve akabinde öğlen rakısına oturuluyor. Sonra diğer elemanlar da damlamaya başlıyor. Bunlardan biri yine ilk geldiğimde tanıştığımız ahşap ustası ve heykeltıraş deli Yorgo, özlemişiz keratayı. Şimdi de buzukiler, utlar, curalar beliriyor ve cümbüş başlıyor.

Akşama doğru müsaade isteyip kalkıyoruz, çünkü uğramamız gereken bir yer daha var.

İkinci durağımıza ilk kez 2009’da gittiğimde “işte” demiştim arkadaşlara “dünyada gerçekten huzur bulduğum tek yer! Çünkü Söğütdalı 2003’te restore edildiğinden beri yersiz yurtsuz kalmıştım.”

 

P1060873

 

Bu mekana yalnızca orayı bilenler gidiyor, yani bizler gibi anarşistler veya solcu, çer-çapulcu tayfası filan. Oturuyorsun ve önüne direk harikulade mezeler gelmeye başlıyor alkol eşliğinde. Hiç bir şey söylemene gerek yok! Çıkarken de gönlünden ne koparsa onu ödüyorsun. Olay yalnızca bununla kalmıyor, muhabbetin kralı da orada!

İçeri giriyoruz, eşi önce beni hatırlamıyor ama gelin diye işaret ediyor. İçeride eski dostum uzandığı yerden doğruluyor ve beni görünce yüzünde güller açıyor, tabii benim de. Sarılıyoruz. Gece yarısına kadar sohbet ediyoruz. Nerede kalıyorsunuz diye soruyorlar, biz kem küm edince de oradaki minderlere yatırıp üzerimizi örtüyorlar. Bir yandan dalgaların sesi, bir yandan rüzgarın soluğu, uykuya dalıyoruz...

***

Midilli kentine döndüğümüzde Metin’in Türkiye’den arkadaşları ile buluşup kafede laflamaya başlıyoruz. İkindi vakti Yunanlılar uykuda olduğundan kafede bizden başka bir Türk çift daha var. (Sevişmek gibi) yapacak daha iyi bir işleri olmadığı için bizi dinlemeye başlıyorlar ve büyük ihtimalle beyin mıncıklaması geçiriyorlar çünkü o saatte yine içtiğimiz için sohbetimiz ağır politik ve saykodelik bir hal almaya başlıyor.

Bu sırada bir başka Türk çift bizi görüp “Aa, burda da Türkler varmış” diyerek bir anda fotoğrafımızı çekiyor.

Sigortalarım atıyor: “Ne yaptığınızı sanıyorsunuz siz?” diye çıkışıyorum. İzinsiz bir biçimde birinin, hele de benim fotoğrafımın çekilmesi saygısızlığın dik alasıdır. Diğerleri araya girip ortamı sakinleştirmeye çalışıyor. Fotoğrafımızı çeken salak da özür dileyip derhal fotoğrafı siliyor ve hızlıca yoluna gidiyor.

*** 

Dönüşte feribotta Metin’e “Başardık” diyorum, “Midilli’de Türk dövmemeyi başardık.”

Haydi bunu kutlayalım.

 

ISE ve BOOKCHIN’LE TANIŞMA

Uzun, çok uzun yıllar önce

Gençliğimde komün kurmak, doğal tarım yapmak, doğayla iç içe yaşamak gibi soylu amaçlarım vardı. İşte bu yıllarda amaç aracı haklı kılar diyerek, eski Stalinci, eski anarşist, sonradan çevreci ve daha sonra garip bir şeyci ve şu an rahmetli olan Muray Bookchin’in kurduğu Institute for Social Ecology’ye bir e-posta gönderiyorum. Mesajımda kısaca diyorum ki “kardeşim ben anarşistim, dolaysıyla çulsuzum. Ama beni yaz okulunuza kabul ederseniz bir iki bir şey öğrenir, böylece boş beleş gezen anarşist olmak yerine, vatana millete olmasa da en azından kendine hayrı olan biri haline gelirim.”

Yanlış hatırlamıyorsam ben umudu kestikten bir ay kadar sonra şu içerikli bir yanıt gelmişti mesajıma: Ne kadar iyi yapmışım da yazmışım. Zaten onlar da her yıl uluslararası öğrenci kontenjanlarından yabancılara burslu eğitim imkanı tanıyorlarmış. Ve ben de başvuru yapan ender bir kaç kişiden olduğumdan beni değerlendirmeye almışlar, en kısa zamanda haber vereceklermiş.

Olayın üzerinden bir ay kadar daha geçiyor, ne ses ne soluk, ama yanıt geldi ya bana, heyecan içerisindeyim. Dayanamayıp bir posta daha sallıyorum bunlara: “Abiciğim bizim iş ne oldu? Hayır bir ay geçti ve önümüz yaz, ona göre ayarlama yapmam lazım, bilet vize işleri malumunuz...” 

Bu kez yanıt derhal geliyor: “Sizin iş tamam, şu tarihte bekleniyorsunuz. Ancak uçak biletini karşılayamıyoruz. Yatacak yer ve okul masrafları bizden, yemeği karşılama durumunuz nedir?”

Hemen sarılıyorum klavyeye: “Uçak biletini hallederiz de (o kadar da değil), yemek işi kalın gelmesin? Hayır, durumum yok da.”

Yanıt ivedi geliyor: “Gel allah cezanı vermesin gel. Yemek de bizden lanet olsun!”

 

ise

 

Arkadaşlar sağolsun beni ta New York'tan alıp araba ile Vermont'taki Enstitüye atıyorlar. Kerizler zannetmişler ki yol kısa sürecek. Dokuz saat sonra mahvolmuş bir şekilde beni atıp kaçıyorlar resmen. Sanki biz dedik, hayret bir şey...

Dağın başında iki tane ahşap ev var. Ortada in cin top atıyor. İlk evin kapısına yönleniyorum, o sırada içeriden bir şey çıkıyor. Donakalıyorum.

Artık ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama sanırım “Hi” gibi bir şey duyunca gerçek hayata dönüyorum. “Ben yeni öğrenciyim de” diyorum, “görevliler nerededir?” “Bugün Pazar” diye yanıtlıyor, “kimse yok.” Yine de yardımcı oluyor, beni birilerine götürüyor, onlar birilerini arıyor filan derken, nihayetinde beni tepede, on dakika kadar yürüme mesafesinde olan başka bir ahşap binaya yerleştiriyorlar.

 

cevre

 

Ottü’lü olduğumdan mütevellit bende İngilizce filan berbat tabii. 'Do you beer?' 'Do you sex?' gibi temel kalıplar dışında beynimdeki yabancı dil bölümü koca bir boşluk. Zaten sanılanın aksine, bu lanetli Amerikan okulunda iyi İngilizce konuşabilen birileri varsa büyük ihtimalle kolejden gelme zengin bebelerdir. Gerisi zinhar konuşamaz. Gerçi benim daha önce Avrupa görmüşlüğüm ve en az kendim kadar kötü konuşanlarla anlaşabilmişliğim vardı. Ama gel gör ki burası anadili İngilizce olan bir ülke ve aksandır, şivedir gırla gidiyor. Ve eski kıtadan çok farklı bir dil dönmesi var ortamda. Su anlamına gelen (okunuş itibariyle) votır yerine vada diyorlar filan. Vada Rusça değil miydi yahu?

Ben de ‘yes’, ‘no’ ve ‘may be’den oluşan yeni bir tür iletişim geliştiriyorum. Soruların gidişatına göre yanıtı seçiyorum. Neyse ki soruların çoğu da yesli-nolu sorular. Dil açılması ve aydınlanmayı ise beni götürdükleri bir partide yaşıyorum doğal olarak. Tanrı parti ve alkol verenden razı olsun.

Bir bira ülkesi olan ABD'de o zamanlar bira sudan ucuzdu ve ben de külli miktarda bira içerdim. Okul alanında bir kenarda böyle piizlenirken biri Niyorklu iki kız gelip akşam ne yapacağımı soruyor. Bir planım yok diyorum. Ulan dağın başında ne planı zaten? En yakın kasaba bilmem kaç mil, yürümeye kalksak ayı kapar mazallah. Neyse akşamleyin bunlar beni, ‘köyümüze egzotik gibi değişik bir herif geldi’ mantığıyla tutup bir ev partisine götürüyorlar. Ortam neşeli, ABD’liler de sıcakkanlı. Ben de bir party-boy olmasam da anında kaynaşıveriyorum vatandaşla. Türkiye'nin neresindensin sorusuna itlik olsun diye başkent diye yanıt veriyorum. ABD’lilerin coğrafyası (ki bu tayfa entelektüel olmasına karşın) berbattır, hemen atlayıp 'İstanbul' diye sırıtınca, 'O Osmanlı başkentiydi bebeğim' yanıtını tokat gibi yapıştırıyorum yüzlerine! Bunlar özür dilemeye de bayılır, ama bende pislik çok: 'önemli değil' diyorum, 'üçüncü dünya ülkelerinde de sizin başkentinizi New York zannederler.'

 

circus

 

Bu itsel yaklaşımım ortamdaki hayvansevener bir hanımefendi tarafından sempatik bulunmuş olacak ki kendisiyle koyu bir sohbete dalıyoruz. İşte Amerikan İngilizcesindeki ilk ilerlemem kendisi sayesindedir.

Bu arada dersler İngilizce olduğundan mı ne bana acayip sıkıcı geliyor: kapitlizm, globalizm, anarşizm zart zurt. Bilmediğimiz konular değil. Ben de derste sıkılınca ilk geldiğimde gördüğüm şahısla kesişiyorum ki O da bana karşı boş değil gibi sanki. Teneffüste denk gelip tanışıyoruz. Hoş beşten sonra ‘dansçıyım ben’ diyor. Ne tür danslar ediyorsun diye soruyorum. ‘Striptiz’ diyor. Beş saniye kadar boşluğa bel bel bakıyorum. Sonra kendimi toparlayıp biraz anlatsana diye teşvik edici bir tona geçiyorum. Yine geldik bulduk diye düşünmekten de kendimi alamıyorum. Anlatıyor...

Dersler bitince millet sağda solda takılıyor, akşamları da ateş yakılıyor vs. Ama ilginç bir durum gözlüyorum, millet birbirine yazmıyor. Kızlar erkenden uyumaya gidiyor. Geride kalanlara bira ikram ediyorum kimse kabul etmiyor, herkes kendi içkisini içiyor, paylaşım sıfır. Bu nasıl anarşizm, çözemiyorum.

Ortam üç dört Kanadalı ve komple ABD'li dolu. Benden başka yabancı ise iki tane Afrikalı eleman. Bir hafta sonu millet gezmeye gidince ortamda yalnızca Afrikalılarla ben kalmıştık. Beraberce havadan sudan sohbet ederken okulda görevli Thomas geliyor yanımıza. 'Meşgul müsünüz?' diye soruyor, 'yoo' diyorum kendi adıma. 'Komuşların heyleri taşınacakmış, yardım eder misiniz?' diye soruyor. 'Tabii' diyerek hep beraber yollanıyoruz. Hey dedikleri de saman balyalarıymış. Akşama kadar bütün heyleri traktörlere yükleyip taşımayı bitiriyoruz. Komşular da bizi akşam yemeğine davet ediyor: şarap, tavuk ve bir takım garip şeyler yiyoruz ama maksat muhabbet olsun... Bu konuya tekrar döneceğim.

 

kukla1

 

Okul alanında katıldığım sosyal aktiviteler dışında benim sabit bir yerim var ve Demirbaş Şarl hesabı daima orada oturuyorum. Ben orada otururken de millet bir yerlere giderken beni oradan kaldırıp götürüyor. Ama gruplar farklı farklı olduğundan her seferinde farklı bir grupla takılıyorum. Bir gün sirke gidiyoruz, bir gün çıplak yüzmeye, bir gün dansa götürüyorlar derken günler günleri kovalıyor...

Bir akşam ise Bookchin'in evine davetliyiz. Hemen beni tanıştırıyorlar, el sıkışırken ne diyeceğimi bilemediğimden 'yoldaşlardan sana selam getirdim' diye havalı bir giriş yapayım diyorum, sıçıyorum. 'Artık anarşist değilim ki, ne alakası var' diyor Bookchin. 'Komünalist oldum ben!' Aklımdan ‘geçmiş olsun abi’ demek geliyor ama hemen toparlanıp ‘mantıklı olan da zaten buydu’ diyorum. Dolayısıyla anında karşılıklı gıcıklaşıveriyoruz. Konuyu dağıtmak için bana Türkçe basılmış kitaplarını gösteriyor, ben de keriz değilim, dolu geldim tabii, hemen bunlardan birini çantamdan çıkartıp imzalatıyorum ve gerginlik bir nebze olsun dağılıyor.

Sonra rahmetli bize, Felsefenin Temel İlkeleri'nin giriş bölümünü anlatmaya başlıyor. Aklına gelemeyen isimleri filan hep ben söylüyorum millet ağzı açık dinlerken. Yine gıcıklaşıyoruz. Bir ara boşluktan faydalanıp benim dansçıya 'herifin milyon tane kitabı var, zaten bunun bir ayağı çukurda, şuradan gözüne kestirdiğin bir iki tanesini söyle de indirek' diyorum, gülüyor ama oralı olmuyor. Suç ortağım olmadan da bu riske girmem açıkçası. Eli boş dönüyoruz oradan.

 

4007624._SY475_

 

Neyse günler kah sakin, kah huzurlu, kah maceralı devam ederken bir gün yine bira yüklenip dansçı arkadaşımla sohbet ederken Thomas yine damlıyor. 'Alp sana bir mektup var.' Ne mektubu lan? Üzerinde Alp'e dışında bir şey yazmayan beyaz bir zarf, garipseyerek içini açıyorum. İçinden 25 dolarlık bir çek çıkıyor. Anlamsız gözlerle Thomas'a bakıyorum. Thomas da bu mallığım karşısında 'abi geçen gün komşuya yardım etmiştiniz ya, onun karşılığı olarak...' diyor, bende sigortalar atıyor. Yanımdakiyse 'Ooo 25 kaat, hemen yiyelim' diye tepki veriyor. Bunu kolundan tutup beraberce komşuya gidiyoruz. Hayır, derdimi anlatamazsam yardımcı olsun bana diye. Zira beni en çok anlayan bu ortamda O.

Komşuya gidip diyorum ki, 'bakın ben size komşuluk hatırından dolayı yardım ettim, para için yapmadım. Siz de benimle yemeğinizi paylaştınız, eh bu da bana yetti. Lütfen çeki geri alın' diyerek çeki geri veriyorum.' Yanımdaki dahil komşular filan şaşkınca bakakalıyorlar.

Ertesi günün akşamı da genel toplantı var. Yuvarlak yapıp oturuluyor ve herkes bir sıkıntısı, bir önerisi varsa onu dile getiriyor. Neyse, millet öyledir, böyledir diye boş beleş konuşurken sıra bana geliyor. Konuşmaya başlıyorum:

"Berbat İngilizcemden dolayı kusura bakmayın. Her şey için minnettarım, herkese teşekkür ediyorum. Ama bir kaç hususu da paylaşmak isterim. Burası anarşist bir yer ama paylaşım hiç yok. Buranın asıl sahibi olan Yerlilerin dediği almayı biliyorsunuz ama vermeyi bilmiyorsunuz. Verdim demeden verebilmek çok önemlidir. Ayrıca buradaki herkes aşırı derecede içine kapanık, benden başka hemen herkesle iletişimde olan kimse yok." diye giriş yaparak geçen gün komşularla başımdan geçen hikayeyi, yardım karşılığı kabul etmediğim çeki filan anlatıyorum ve ekliyorum: "beni daha iyi anlamanız için ülkemde anlatılan bir hikayeyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Dünyanın en eski medeniyetleri bizde olduğundan her yerde arkeolojik kazılar yapılır. Bunları yapanların başında da çoğunlukla yabancı arkeologlar vardır. Bir gün yine yabancı bir arkeolog, şoförü ve cipiyle arazide dolanırken yaşlı bir köylüye rastlar. Köylünün sırtında bir eşek yükü odun vardır. Bu odunları ne yapacağını şoföre sordurur, köylü de pazara satmaya götürdüğünü söyler.

Arkeolog adama acır ve odunların tamamını ücreti mukabil alacağını söyler. Adam şu kadar der, parasını alır ve odunları yere yıkar. Ve bekler. Arkeolog adama neden beklediğini sorar. Yaşlı adam odunları araca yüklemeyecek misiniz diye sorar.

Arkeolog hayır diye yanıtlar, ben bunu sana yardım etmek için almıştım. Yaşlı adam parasını arkeoloğa geri verir, odunları sırtına geri yükler:

'Ben bu odunları para için değil, insanların ihtiyacı olduğu için satıyorum' der ve pazara doğru yoluna devam eder."

Sessizlik.

Derin bir sessizlik.

Yanımda oturan hocalardan birisisi eğilip kulağıma 'teşekkür ederim' diye fısıldıyor.

"Teşekkür ederiz!"

 

Terms & Conditions  |  Privacy Policy

Gezenti 2018 © All Rights Reserved