BABUŞKA FIRÇASI

Dilimize 'nine' diye çevirebileceğimiz babuşkalardan, yani Slav kültüründeki yaşlı teyzelerden yenilen fırça, eski sosyalist ülkelerde sıkça rastlanan, günümüzde de halen geçerliliğini koruyan çok eski bir gelenektir. Ben şahsen, yıllar önce post-Sovyet ülkelerini ziyaretimde ilk fırçalarımı yemeye başlar başlamaz olaya uyandım ve akabinde bu sıkıntılı durumdan korunma yollarını aramaya başladım. Ne var ki, yine kısa sürede idrak ettim ki, bundan korunmak imkansıza yakın. O fırça öyle veya böyle yenilecek; din, dil, ırk ayrıt etmeden hem de. Zira, önceleri biz yabancıyız, dil bilmiyoruz, iz bilmiyoruz diye fırça yiyor sanıyorduk. Ama zamanla öğrendik ki babuşka denen tür berbatmış, psikopatmış, manyakmış... Önüne gelen herkesi fırçalarmış...

 

babushka

İlk Fırçalar

 

Bu ülkelerde yenilen ilk fırça, büyük ihtimalle büfeden alınmak istenen su veya meşrubat yüzündendir. Ülkemizdeki alışkanlıktan mütevellit orada da aynını yapmaya koşullanmışsındır. Yani, önce büfenin dışında duran dolaptan suyunu neyini alır, sonra da parasını ödersin değil mi? Değil işte! Buralarda önce parayı bastırıp ne alacağını söylersin, babuşka da büfenin içinden düğmeye basar ve dolabın kapağını pıt diye açar. Elbette babuşkaya sormadan gidip hayvan gibi dolabın kapağını zorlarsan fırçayı da yersin akabinde. Budur.

 

Baktım fırça fırça nereye kadar, derhal bağışıklık sistemimi güçlendirmeye karar verdim. Tamam, dayak filan yersin, onda sıkıntı yok da fırça yemek nedir arkadaş? Seyahate mi çıktık, ortaokul gezisine mi? Paramızla rezil olmanın ne gereği var?

 

Öyle böyle derken zaman içerisinde olaya şerbetlendim ama bunları burada paylaşmayacağım. Herkes insan gibi fırçasını yiyecek ve kendi çözümünü bulacak! Neticede, yıllarca arkadaşlarımla, dostlarımla, dost bilip de arkamdan hançerlendiğim tiplerle de bu ülkeleri ziyarete gittim. Pislik birisi olduğumdan su almaya olsun, tren bileti almaya olsun arkadaşlarımı yolladım. Hayır, ben öğrendim, bunlar da öğrensinler hayatın zorluklarını babında. Yani bir penguenin ilk kez yüzecek olan yavrusunu suya ittirmesi gibi. Boğulan cortlar, yüzebilen hayatta kalır.

 

babuşka1

 

Gerçi bu defa ben demiyorum ama Ufuk abimiz, Sibirya'nın ücra bir garında, sabahın dokuzunda su almak istiyor. 'Rusça su ne demek?' diye soruyor bana, 'abi yapma etme' diyorum, 'emin misin?' 'Evet, eminim' diye kararlılıkla yanıtlıyor. Kurumuş adam, belli. Zira dün gece feci şekilde votka yüklenmiştik, hayal meyal anımsıyorum, susuz tabii. Eh, bu isteği doğal karşılamak gerek ama...

 

'Vada' diyorum. Ufuk (bana aktardığına göre), 'vada, vada' diye, unutmamak için tekrarlayarak büfeye doğru gidiyor. Ama gel gör ki büfedeki babuşka buna öyle pis bakmış ki, o bakışın akabinde 'vada' kelimesi Ufuk'un aklından puf diye uçmuş ve akabinde gelen heyecanla karışık stresle babuşkaya 'vino' deyivermiş. Kadın bunu duyunca daha da hiddetlenmiş ve Ufuk'un anladığı kadarıyla 'sabah sabah ne şarabı, alkolik misin sen...?' tarzı bir araba fırça kaymış. Bizimki bakmış olmuyor, baş parmağını dudağına götürüp içme anlamına gelen o hareketi yapmış son çare olarak. Ama ne var ki babuşka daha da hiddetlenip buna 's.ktir git' deyince Ufuk da tıpış tıpış gelmek durumunda kamış.

 

Babuşka dediğin suya götürür susuz getirir.

 

ba

 

Dünyanın En Hızlı Fırçası ve Devamı

 

Yine Sibirya'nın ücra yerlerinden birindeyiz, eski tarz, Sovyetik bir otel bulup yerleşiyoruz. Eski tarz olduğu için de bazı odaların tuvaletleri ortak kullanım alanında. Neyse, ben tuvalette işimi icra ederken kadim dostum Tuğrul da geberiyormuş gibi boruton sesiyle koridordan bana laf yetiştiriyor, hayır zaten alkollüyüz, sen niye odadan dışarı çıktın geldin de muhabbete beş dakika ara vermiyorsun. Tam bu, hararetle bir şeyler anlatırken arkadaki kapılardan biri açılıyor ve odadan dışarı kafasını uzatan bir babuşka on beş saniye fırçasını kayıp kapıyı dan diye kapıyor.

 

'Dünyanın en hızlı fırça yiyen kişisi sensin' diyorum fermuarımı çekerken.

 

***

Even

 

Yine ücra yerlerin ücra müzelerinden birindeyiz. Müzedeki babuşkaların SSCB'nin yıkıldığından filan haberi yok belli ki. Müze girişinde kitapları vitrinlere kilitlemişler, zinhar birisi bakmasın, aman almasın, bize de iş çıkmasın babında. Sosyalizm böyle bir şey ya zaten. Ama Ufuk abimiz yılmıyor. 'Ben bu kitaplara bakacağım' diyor. 'Yapma abi, etme abi', yok! Benden daha inat adam. Daha ileride, müzenin girişinde masada oturan babuşkadan rica ediyoruz; kitaplara bakabilir miyiz diye, bildiğimiz üç beş Rusça yardımıyla. Babuşka bizden ve hayattan, ama daha çok bizden tiksinircesine ayağa kalkıp yavaş yavaş vitrine doğru ilerlerken elinde bir çuval anahtar beliriyor. Kadın yürüyen Alfred Hiçkork yeminle, gerilimi verdikçe veriyor... Ve nereden bakarsan bak en az 250 yaşında var. Çar Büyük Petro'dan VII. Lenin'e kadar herkesi görmüş belli ki.

 

babuşka3

 

Vitrini açıp gösterdiğimiz kitabı alıp Ufuk'un eline tutuşturup daha gak dememize fırsat vermeden vitrini kilitleyip yine yavaş ama bir o kadar da sinirli adımlarla yerine gidiyor. Kitap Ufuk'un elinde birbirimize bakakalıyoruz. Ben ellerimi kaldırıp olay benden çıktı artık bakışı atıyorum, Ufuk da çaresiz, gidip kitabı satın almak durumunda kalıyor. Kitabı beğenmedim, geri koy deme lüksüne sahip değiliz, zira o zaman fırçanın büyüğü gelir, kallavisi gelir. Tırım tırım tırsıyoruz babuşkadan. Ne yapalım? Böylece çuvalla kitap alıyoruz, Rusça kitap yahu, Rusça.

 

Geçen Yıl

 

Orhan abiyle Lviv'den gece trenine biniyoruz. Eskiden restoranlar olurdu trende diyorum, Orhan 'artık yok' diyor ama ben yine de emin olmak için vagon görevlisi babuşkanın oraya seğirtiyorum. Kadın, odasının kapısını aralık bırakmış bir şeylerle uğraşıyor sinirli sinirli. Ben de kendi kendime sırıtıp, 'işi bitsin de öyle sorarım canım, acelesi ne?' diye beklemeye başlıyorum hazır ola geçip. Yalakalığımın haddi hesabı yok, saygı maksimum düzeyde. O sırada gençten bir kız gelip yanımdaki çeşmeden bardağına sıcak su dolduruyor. Babuşka da o anda bana dönüp 'ne var lan?!' bakışı atınca, kıza dönüp 'İngilizce biliyor musun?' diye yalvarıyorum. Kız, neyse ki biliyormuş, 'ee hanımefendiye sorar mısın trende restoran var mı?' Kızcağız 'bildiğim kadarıyla yok ama' diyerek yine de babuşkaya soruyor. Babuşka sertçe 'yok!' kesin yanıtını verip işine devam ediyor. Ne işiyse artık...

 

babuşka5

 

Bana da malzeme çıktı diyerek 'ya bu teyzeler de amma sinirli oluyor' diye geyik açıp kızla yakınlaşma yoluna gidiyorum. Sonra sohbet, muhabbet, kakara kikiri derken tam ilerleme kaydetmişiz ki babuşka kapıdan kafayı uzatıp, anladığım kadarıyla, 'ne kikirdeşip duruyorsunuz, saat kaç oldu? S.ktrin gidin zıbarın yatın!' diye emir veriyor. Biz de çaresiz, tıpış tıpış yerlerimize gidip yatıyoruz. Ayrı ayrı tabii ki!

 

Baş parmağımı eme eme bebek huzuruyla uyuyorum.

 

***

 

Odesa'da Orhan'la eksi on üç derecede dolanırken, kısmi hipodermi geçirmeye başladığımızı fark edip güzel sanatlar müzesine gidelim bari diyoruz. Gişeden biletlerimizi aldıktan sonra yukarı kattaki girişe çıkıp biletlerimizi oradaki babuşkaya veriyoruz. Kadın bize bir buçuk dakika boyunca fırça atıyor. Orhan'la birbirimize bakıyoruz, hani 'ulan yine ne yaptık?' der gibilerinden. İşin içinden çıkamıyoruz. Fırçadan sonra neyse ki bizi içeri buyur ediyor. Babuşka tam Nasrettin Hoca, sanırım bizi potansiyel testi kırıcısı olarak görüp önceden vermiş fırçayı, sanırım, galiba, olabilir de...

 

babuşka4

 

Bu Yıl, Lviv

 

Kaldığım evin yakınlarında devasa bir park var. Daha önce oralarda salak salak dolanırken Sovyetlerden kalma gibi görünen bir restoran ve müzikli eğlence yapan bir yerler keşfetmiştim. Bir kaç gün önce oraları ziyaret etmeye karar veriyorum. Dışarıdan Sovyetik gibi görünen restoranın içi yeni, şık döşenmiş, yemekleri de şahane. Garsondan horilka, yani Ukrayna votkası isteyince adam öyle bir seviniyor ki yüz gram votka istemiştim, iki yüz gram getiriyor. Gelmeden önce de zaten evde yüklenmiştim votkaya konyağa, kafam iyice oluyor. Oradan çıkıp müzikli ortama akayım bari diyorum, yürürken buzun üzerinde kaymamaya çalışarak.

 

Parkın içinde olduğundan kimse rahatsız olmaz diyerek müziği dışarı vermiş adamlar gümbür gümbür. İçeriye giriyorum, hemen solda müzisyenler var, başımla onlara selam verip ilerliyorum. Karşımdaki dans pistinin sol tarafında, gençten kızlı erkekli bir grup kutlama gibi bir şey yapıyorlar, sağ tarafında ise yirmi tane babuşka gün gibi bir şey yapıyor sanırım, alkollü filan ama. Bu iki grubun tam arasında da boş bir masa var dört kişilik, oraya çöküyorum. Garson kızdan horilka istiyorum ve içerken dans edenleri izliyorum, eski müzikler çalıyor ve ortam acayip şenlikli. Bayılırım böyle nostaljik ortamlara.

 

babushka

 

Ancak bir kaç dakika sonra gençlerden birinin sarhoş olduğunu ve bir saate kalmadan büyük arıza çıkartacağını seziyorum. Dolayısıyla elemanla göz göze gelmemeye çalışıyorum. Olayın müsebbibi olmak istemiyorum elbette ki. Nitekim bir süre sonra eleman dans ederken, birine dalıveriyor kendi masasından. Zaten babuşkaya dalacak değil ya. Hemen araya giriyorlar vs. Müzik duruyor.

 

Elemanı zapt etmek ne mümkün. Dört kişi filan sarılıyor buna, yere yatırmaya çalışıyorlar, olmuyor. Bu şekilde, aslanların camıza saldırması gibi bir mücadele içinde beş dakika geçiyor. Sonra yan masadaki babuşkalardan birisi artık yeter deyip bunun yanına gidiyor. Veriyor fırçayı veriyor fırçayı. Elaman o anda muma dönüyor, sonra bunu paketleyip dışarı çıkartıyorlar.

 

Ortamın tadı kaçmış, millet dağınık, olayla ilgili yorum yapıyorlar... Bir süre bu olayın kötü etkisinin azalmasını bekliyorum. Sonra müzisyenlerin yanına gidip biraz para sıkıyor ve onlardan 'Ah, Odesa'yı çalmalarını istiyorum. Adam kötü İngilizcesiyle 'çalarım canım, paraya gerek yok' diyor. Sanırım az verdim diye düşünüp biraz daha ateşliyorum ve parayı almasında ısrar ediyorum. Akabinde: 'Bu şarkı yan masamdaki hanımlara gelsin' diye ricada bulunuyorum. Sonra yerime oturuyorum, eleman parayı indirirken.

 

Eleman önce bir giriş yapıp sonra beni anons ediyor: '... bu centilmen sizler için çalmamı istedi..!' Akabinde yan masadaki bütün kadehler benim için kalkıyor, ben de onlara doğru kaldırıyorum kadehimi saygıyla ve müzik geliyor.

 

 

Müzikle beraber de herkes piste tabii! Kimse dayanamaz bu şarkıya. Teyzeler hemen beni de kaldırıyorlar dansa.

 

'Ukrayna'da bar kapattım, yirmi tane hatunla dans ettim' desem, sanki bu gerçeğin bir yüzüdür...

 

Sahi, gerçek alkolün bittiği yerde mi başlar?

 

 

Paylaşım için

GRANADA NOTLARI

Kısa Bir Tarih Okuması

Granada İspanya'nın ünlü Endülüs bölgesinde yer alır. Emeviler, Emevi Halifeliğinin Abbasiler tarafından yıkılmasından sonra bizde Endülüs Emevi Devleti, resmi olarak Cordoba Halifeliği adıyla 11. yüzyıla kadar bölgede İslamiyet'in altın çağını devam ettirmişti. Daha sonra Granada'da Berberi Zawi ben Ziri tarafından Ta'ifat Gharnata adıyla Granada Emirliği kurulmuş, bu krallık ise 1091 yılına kadar ayakta kalmıştı. Tam da bu devirde Emirlik, Sefarad Yahudilerinin hem kültürel hem de politik anlamda kendilerini belli etmeleriyle adeta bir Yahudi Krallığı görünümüne bürünmüştü.

Bundan sonra bir çok kez el değiştiren Granda 1492 yılında nihai olarak Katolik Krallığının idaresi altına girer. Müslümanlar zorla Hıristiyanlaştırılır, ki bunlara Moriscosadı verilmiştir, Sefarad Yahudileri ise Osmanlı İmparatorluğu tarafından kıyımdan kurtarılır.

 

krizdeki-ispanyadan-sefarad-yahudilerine-vatandaslik-enson_4173

Aşırı bağnaz olan İsabel (Ferdinand daha çok yancı gibi) tahminlere göre Granada meydanında iki milyon Arapça kitabı, şeytanın işi olduğu gerekçesiyle yaktırtır. Bu tarihte en büyük kütüphanesi olduğu iddiasıyla övünen Fransa Kralında sadece elli adet kitap bulunmaktadır (rakamla 50!). 

Hayatında yalnızca iki kez yıkandığı söylenen İsabel'in bir başka işi de içinden şırıl şırıl sular, çeşmeler akan Al-Hambra Sarayı'nın sularını kestirmek olmalıdır. İlk banyosunu büyük olasılıkla bebekken yapmış olan İsabel ikinci banyosunu da doktorunun, 'yıkanmazsan öleceksin' uyarısıyla yapmıştır. Bu da büyük ihtimalle Kristof Kolomb'un kendisine ithal ettiği frengi hastalığından olabilir. Frengi Amerika kıtası çıkışlı bir hastalıktır. Bu arada Kolomb'a da helal olsun, içim kalktı yemin ediyorum.

 

1200px-Ferdinand_of_Aragon,_Isabella_of_Castile

 

Kentin bize göre yetiştirdiği en önemli insanı şair Federico Garcia Lorca'dır. 1936 İspanya Anarşist Devrimi sırasında faşistler tarafından genç yaşta katledilmiştir.

 

federicogarcialorca

 

Ev Halleri

Yıllar önce İspanyolca öğrenmek maksadı ile gitmiştim kente. Granada imar planına göre kentteki apartmanların önemli bir bölümünün iki katı geçmemesi gerekiyor. Ne var ki kentte iki katlı bina bulmak zor, zira kaçak kat çıkma olayı bizdekini bile geçmiş, minareyi çalan kılıfını da uydurmuş. Şöyle ki: bina girişine Zemin kat yazmış müteahhit efendi. SonrakineGirişkatı, birinci, sonra arakat, ikinciderken, çatı katıek çatıkatı gibi kelime oyunlarıyla iki katlı bina diyerek beş-altı katı çakıvermişler.

Evlerde, genelde Akdeniz kıyılarında gördüğümüz, tembel insanın hayat felsefesi olan siestacılığından dolayı yapılmış, kapatıldığında içeri zerre ışık sızdırmayan panjurlar var. Panjur kapatıldı mı sahte bir gece ortamı oluşturuluyor içeride.

 

261872150

 

Evlere ayakkabı ile giriliyor. Bu da, bizim ülkede saçma sapan bir kompleksle yıllardır sandığımızın aksine, sokakların çok temiz olmasından filan değil, gavurların bize göre çok daha pis olmalarından dolayı (İsabella'nın memleketinden bahsediyoruz).

Kış ayları olmasına karşın kalorifer pek yakılmıyor. Ne var ki fayansla, porselenle döşenmiş evler her zaman dışarıdan daha soğuk. Bunun sonucunda da insanlar evlerin içinde 'bata' denilen kalın roblarla dolaşıyor. Hatta sık sık gördüğüm komşu ziyaretleri bile çocuğundan yaşlısına, batalarla gerçekleştiriliyor.

Komşu ziyaretleri dedik de, bazen evleri karıştırıyordum. Zira genelde, evde bizim ahaliden daha çok komşuları gördüğüm oluyordu. Ayrıca komşu dediğimiz türün ne gecesi var ne gündüzü, saat sabahın körü evde komşu, gecenin üçü evde komşu! İki kat aşağıdaki evine inmek yerine bizim evdeki kanepede uyuyanına bile rastlayınca ‘oha!’ demekten kendimi alamıyordum. Bizim komşuluk ilişkilerinin bitmesine sevinir hale geldim orada komşu terörüne maruz kaldıktan sonra.

 

desayuno

 

Yeme içme düzeni de berbat. Kahvaltıdan kasıt, ekmeğe sürülen margarin yanına da kahve. Hazırladığım kahvaltıyı görünce ufak çaplı bir şok geçiriyorlar. Hele kahvaltıda zeytin yemem ikinci bir şok dalgası. Akşam yemeği hafif oluyor bazen, o da geceye hazırlık. Gece 11'den sonra kaç kez yağlı yağlı kızartmalar yapıldığına şahit oldum, içim kalktı resmen. Hayır bünyeleri de alışmış, obez de olmuyor keratalar. Gerçi siesta yaptıkları için sabaha kadar muhabbet, eğlence, yakıyorlar galiba.

 

masa1
masa2

Masa genel görünüm ve gizlenmiş alttan gelen sıcak ölüm

 

Enteresan bir durum da her evin salonunda sehpa yerine büyükçe bir masa var. Yemek yerken, kitap okurken kullanılan bu masanın altında ise küçük bir ısıtıcı mevcut. Yani her daim ayakları ısıtmak mümkün. Ayrıca oldukça kalın olan masa örtüsünü de üzerine çekerek, yemeği yedikten hemen sonra sıcaklığın da etkisiyle uyuyakalarak olası bir kalp krizi geçirme riski söz konusu. Bizler için fevkalade sakıncalı bir durum.

Alışık olmayan götte don durmayacağı için bu hayat tarzına hiç bir zaman uymadım, uyamadım. Siesta alışkanlığım olmadığı için uyuyamadım ama herkes öğle saatlerinde horul horul uyurken göz kapaklarım ağırlaşmadı desem yalan söylemiş olurum.

 

Real Madrid Gerçeği

Evimiz ahalisi mama (anne), tita (teyze) ve konyo (kız) olarak tertiplenmiş, kızlarına 'konyo' diye hitap ettikleri için öyle söyledim ama sanırım pis manası var bu deyişin[1]. Mama, bitirmekte olduğu şarabı ile ideal anne tipine oldukça yakın bir profil çiziyor. Ara ara balkondaki güvercin tayfasına feci şekilde saydırıyor. Koyu bir Barça taraftarı olmasından dolayı da Maurinho ve Ronaldo’yu her gördüğünde, ettiği ağza alınmayacak küfürleri duyduğunuzda kadının hayal gücüne şapka çıkartmamak elde değil.

İspanya’da aynı gün olan maçların birisini normal, diğerini ise şifreli yayınla veriyorlar. O yüzden çocukluğumdan beri tuttuğum Barça maçlarını izlemek için iki haftada bir bara gitmek durumunda kalıyoruz.

 

Barca-2011

 

Bir şişe şarap söylüyorum ivedi, hemen itiraz ediyor:
- Çok içiyorsun!
- Asla içmem, diyorum. Tereddüt ettiğini görünce de ‘su içmem’[2]diye ekliyorum, gülmeye başlıyor.
- Yalnız başına içiyorsun odanda, diye kızıyor. ‘Sağlıklı değil bu.’ Alkolik misin diyecek ama demiyor.
- Hiç olur mu mama? diye yanıtlıyorum, ‘internet ortamındaki arkadaşlarla karşılıklı kadeh tokuşturuyoruz bilakis.’ Her şeye bir cevabım var elbette.
- Burada bir sıkıntın, sorunun var mı? sorusunda evi kastettiğini anlamama rağmen:
- Psikolojik problemlerim var, der demez paparayı yiyiveriyorum,
- Ben onu mu sordum dalgacı herif, ne halin varsa gör!

Bu sırada şarabın çoğunu o içince ikinci bir şişe daha söylüyorum. Şişe gelince de bir anlık dalgınlığımdan yararlanıp 'dur-mur' demeye kalmadan araya milyon tane tapas sokuşturuveriyor şerefsizler. 'Şişe açtırıyorsunuz, usuldendir' deyip göz kırparak uzaklaşıyor utanmadan barmen efendi.

 

 

İyi Aile Çocuğu, söz konusu replik 36'24"te

Maça Real iyi başlayınca biraz geriliyoruz, aslında gerginliğin nedeni Maurinho’nun bir haftadır verdiği iğrenç demeçler. Bir önceki maçta bir araba dayak yememize rağmen Pepe, Marcello gibi çirkef oyuncuların karttan yoksun kalmaları, buna karşın Maurinho’nun yaptığı mağdur edebiyatı sonucunda sinirlerimiz gergin. Nitekim maçın henüz 15. dakikasında gerginliği alsın diyerek boşalattığımız şişe neticesinde kafası güzelleşen Mama, Maurinho’nun aslında bir kertenkele dönmesi, validesinin ise Portekiz’in en ünlü sahne ve ses sanatçısı (fado değil ama), zavallı Ronaldo’nunsa ameliyatla sonradan erkek olduğu gibi ilginç detaylar vermeye başlıyor.

Yan masalardakiler bu tür iltifatları daha önceden duymamış olacaklar ki, maçı değil de şaşkınlıkla bizi izlemeye başlıyorlar. Neyse ki mahalledeyiz de herkes Mamayı tanıyor diye düşünüyorum, zira kenttekilerin çoğunluğu, yaşadıkları Endülüs ezikliğinden midir bilinmez, Real’i destekliyor. Ben yine de ne olur ne olmaz diye şarap şişesini kendime doğru yaklaştırıyorum, neticede deplasmandayız. Sandalyeyi de şöyle bir tartıyorum, sağlam.

Real’e golleri çakınca keyfimiz iyice yerine geliyor. Şişenin ise gözlerimin önünde büyük bir hızla eriyip bitmesine hayret ediyorum bir yandan da.

Bana çok içiyorsun diyene de bakın!

Hem ben içime çekmiyorum ki, dudak tiryakisiyim.

 

Dipnotlar:

[1] coño, daha sonra öğrendiğim üzere küfürlü bir hitap şekli. Kadına kullanıldığında onun  cinsel organı, diğer kullanım şekli bizdeki sinkafa benziyor.

[2] İyi Aile Çocuğu, yön. Osman F. Seden 1978

Paylaşım için

Terms & Conditions  |  Privacy Policy

Gezenti 2018 © All Rights Reserved