BABUŞKA FIRÇASI

Dilimize 'nine' diye çevirebileceğimiz babuşkalardan, yani Slav kültüründeki yaşlı teyzelerden yenilen fırça, eski sosyalist ülkelerde sıkça rastlanan, günümüzde de halen geçerliliğini koruyan çok eski bir gelenektir. Ben şahsen, yıllar önce post-Sovyet ülkelerini ziyaretimde ilk fırçalarımı yemeye başlar başlamaz olaya uyandım ve akabinde bu sıkıntılı durumdan korunma yollarını aramaya başladım. Ne var ki, yine kısa sürede idrak ettim ki, bundan korunmak imkansıza yakın. O fırça öyle veya böyle yenilecek; din, dil, ırk ayrıt etmeden hem de. Zira, önceleri biz yabancıyız, dil bilmiyoruz, iz bilmiyoruz diye fırça yiyor sanıyorduk. Ama zamanla öğrendik ki babuşka denen tür berbatmış, psikopatmış, manyakmış... Önüne gelen herkesi fırçalarmış...

 

babushka

İlk Fırçalar

 

Bu ülkelerde yenilen ilk fırça, büyük ihtimalle büfeden alınmak istenen su veya meşrubat yüzündendir. Ülkemizdeki alışkanlıktan mütevellit orada da aynını yapmaya koşullanmışsındır. Yani, önce büfenin dışında duran dolaptan suyunu neyini alır, sonra da parasını ödersin değil mi? Değil işte! Buralarda önce parayı bastırıp ne alacağını söylersin, babuşka da büfenin içinden düğmeye basar ve dolabın kapağını pıt diye açar. Elbette babuşkaya sormadan gidip hayvan gibi dolabın kapağını zorlarsan fırçayı da yersin akabinde. Budur.

 

Baktım fırça fırça nereye kadar, derhal bağışıklık sistemimi güçlendirmeye karar verdim. Tamam, dayak filan yersin, onda sıkıntı yok da fırça yemek nedir arkadaş? Seyahate mi çıktık, ortaokul gezisine mi? Paramızla rezil olmanın ne gereği var?

 

Öyle böyle derken zaman içerisinde olaya şerbetlendim ama bunları burada paylaşmayacağım. Herkes insan gibi fırçasını yiyecek ve kendi çözümünü bulacak! Neticede, yıllarca arkadaşlarımla, dostlarımla, dost bilip de arkamdan hançerlendiğim tiplerle de bu ülkeleri ziyarete gittim. Pislik birisi olduğumdan su almaya olsun, tren bileti almaya olsun arkadaşlarımı yolladım. Hayır, ben öğrendim, bunlar da öğrensinler hayatın zorluklarını babında. Yani bir penguenin ilk kez yüzecek olan yavrusunu suya ittirmesi gibi. Boğulan cortlar, yüzebilen hayatta kalır.

 

babuşka1

 

Gerçi bu defa ben demiyorum ama Ufuk abimiz, Sibirya'nın ücra bir garında, sabahın dokuzunda su almak istiyor. 'Rusça su ne demek?' diye soruyor bana, 'abi yapma etme' diyorum, 'emin misin?' 'Evet, eminim' diye kararlılıkla yanıtlıyor. Kurumuş adam, belli. Zira dün gece feci şekilde votka yüklenmiştik, hayal meyal anımsıyorum, susuz tabii. Eh, bu isteği doğal karşılamak gerek ama...

 

'Vada' diyorum. Ufuk (bana aktardığına göre), 'vada, vada' diye, unutmamak için tekrarlayarak büfeye doğru gidiyor. Ama gel gör ki büfedeki babuşka buna öyle pis bakmış ki, o bakışın akabinde 'vada' kelimesi Ufuk'un aklından puf diye uçmuş ve akabinde gelen heyecanla karışık stresle babuşkaya 'vino' deyivermiş. Kadın bunu duyunca daha da hiddetlenmiş ve Ufuk'un anladığı kadarıyla 'sabah sabah ne şarabı, alkolik misin sen...?' tarzı bir araba fırça kaymış. Bizimki bakmış olmuyor, baş parmağını dudağına götürüp içme anlamına gelen o hareketi yapmış son çare olarak. Ama ne var ki babuşka daha da hiddetlenip buna 's.ktir git' deyince Ufuk da tıpış tıpış gelmek durumunda kamış.

 

Babuşka dediğin suya götürür susuz getirir.

 

ba

 

Dünyanın En Hızlı Fırçası ve Devamı

 

Yine Sibirya'nın ücra yerlerinden birindeyiz, eski tarz, Sovyetik bir otel bulup yerleşiyoruz. Eski tarz olduğu için de bazı odaların tuvaletleri ortak kullanım alanında. Neyse, ben tuvalette işimi icra ederken kadim dostum Tuğrul da geberiyormuş gibi boruton sesiyle koridordan bana laf yetiştiriyor, hayır zaten alkollüyüz, sen niye odadan dışarı çıktın geldin de muhabbete beş dakika ara vermiyorsun. Tam bu, hararetle bir şeyler anlatırken arkadaki kapılardan biri açılıyor ve odadan dışarı kafasını uzatan bir babuşka on beş saniye fırçasını kayıp kapıyı dan diye kapıyor.

 

'Dünyanın en hızlı fırça yiyen kişisi sensin' diyorum fermuarımı çekerken.

 

***

Even

 

Yine ücra yerlerin ücra müzelerinden birindeyiz. Müzedeki babuşkaların SSCB'nin yıkıldığından filan haberi yok belli ki. Müze girişinde kitapları vitrinlere kilitlemişler, zinhar birisi bakmasın, aman almasın, bize de iş çıkmasın babında. Sosyalizm böyle bir şey ya zaten. Ama Ufuk abimiz yılmıyor. 'Ben bu kitaplara bakacağım' diyor. 'Yapma abi, etme abi', yok! Benden daha inat adam. Daha ileride, müzenin girişinde masada oturan babuşkadan rica ediyoruz; kitaplara bakabilir miyiz diye, bildiğimiz üç beş Rusça yardımıyla. Babuşka bizden ve hayattan, ama daha çok bizden tiksinircesine ayağa kalkıp yavaş yavaş vitrine doğru ilerlerken elinde bir çuval anahtar beliriyor. Kadın yürüyen Alfred Hiçkork yeminle, gerilimi verdikçe veriyor... Ve nereden bakarsan bak en az 250 yaşında var. Çar Büyük Petro'dan VII. Lenin'e kadar herkesi görmüş belli ki.

 

babuşka3

 

Vitrini açıp gösterdiğimiz kitabı alıp Ufuk'un eline tutuşturup daha gak dememize fırsat vermeden vitrini kilitleyip yine yavaş ama bir o kadar da sinirli adımlarla yerine gidiyor. Kitap Ufuk'un elinde birbirimize bakakalıyoruz. Ben ellerimi kaldırıp olay benden çıktı artık bakışı atıyorum, Ufuk da çaresiz, gidip kitabı satın almak durumunda kalıyor. Kitabı beğenmedim, geri koy deme lüksüne sahip değiliz, zira o zaman fırçanın büyüğü gelir, kallavisi gelir. Tırım tırım tırsıyoruz babuşkadan. Ne yapalım? Böylece çuvalla kitap alıyoruz, Rusça kitap yahu, Rusça.

 

Geçen Yıl

 

Orhan abiyle Lviv'den gece trenine biniyoruz. Eskiden restoranlar olurdu trende diyorum, Orhan 'artık yok' diyor ama ben yine de emin olmak için vagon görevlisi babuşkanın oraya seğirtiyorum. Kadın, odasının kapısını aralık bırakmış bir şeylerle uğraşıyor sinirli sinirli. Ben de kendi kendime sırıtıp, 'işi bitsin de öyle sorarım canım, acelesi ne?' diye beklemeye başlıyorum hazır ola geçip. Yalakalığımın haddi hesabı yok, saygı maksimum düzeyde. O sırada gençten bir kız gelip yanımdaki çeşmeden bardağına sıcak su dolduruyor. Babuşka da o anda bana dönüp 'ne var lan?!' bakışı atınca, kıza dönüp 'İngilizce biliyor musun?' diye yalvarıyorum. Kız, neyse ki biliyormuş, 'ee hanımefendiye sorar mısın trende restoran var mı?' Kızcağız 'bildiğim kadarıyla yok ama' diyerek yine de babuşkaya soruyor. Babuşka sertçe 'yok!' kesin yanıtını verip işine devam ediyor. Ne işiyse artık...

 

babuşka5

 

Bana da malzeme çıktı diyerek 'ya bu teyzeler de amma sinirli oluyor' diye geyik açıp kızla yakınlaşma yoluna gidiyorum. Sonra sohbet, muhabbet, kakara kikiri derken tam ilerleme kaydetmişiz ki babuşka kapıdan kafayı uzatıp, anladığım kadarıyla, 'ne kikirdeşip duruyorsunuz, saat kaç oldu? S.ktrin gidin zıbarın yatın!' diye emir veriyor. Biz de çaresiz, tıpış tıpış yerlerimize gidip yatıyoruz. Ayrı ayrı tabii ki!

 

Baş parmağımı eme eme bebek huzuruyla uyuyorum.

 

***

 

Odesa'da Orhan'la eksi on üç derecede dolanırken, kısmi hipodermi geçirmeye başladığımızı fark edip güzel sanatlar müzesine gidelim bari diyoruz. Gişeden biletlerimizi aldıktan sonra yukarı kattaki girişe çıkıp biletlerimizi oradaki babuşkaya veriyoruz. Kadın bize bir buçuk dakika boyunca fırça atıyor. Orhan'la birbirimize bakıyoruz, hani 'ulan yine ne yaptık?' der gibilerinden. İşin içinden çıkamıyoruz. Fırçadan sonra neyse ki bizi içeri buyur ediyor. Babuşka tam Nasrettin Hoca, sanırım bizi potansiyel testi kırıcısı olarak görüp önceden vermiş fırçayı, sanırım, galiba, olabilir de...

 

babuşka4

 

Bu Yıl, Lviv

 

Kaldığım evin yakınlarında devasa bir park var. Daha önce oralarda salak salak dolanırken Sovyetlerden kalma gibi görünen bir restoran ve müzikli eğlence yapan bir yerler keşfetmiştim. Bir kaç gün önce oraları ziyaret etmeye karar veriyorum. Dışarıdan Sovyetik gibi görünen restoranın içi yeni, şık döşenmiş, yemekleri de şahane. Garsondan horilka, yani Ukrayna votkası isteyince adam öyle bir seviniyor ki yüz gram votka istemiştim, iki yüz gram getiriyor. Gelmeden önce de zaten evde yüklenmiştim votkaya konyağa, kafam iyice oluyor. Oradan çıkıp müzikli ortama akayım bari diyorum, yürürken buzun üzerinde kaymamaya çalışarak.

 

Parkın içinde olduğundan kimse rahatsız olmaz diyerek müziği dışarı vermiş adamlar gümbür gümbür. İçeriye giriyorum, hemen solda müzisyenler var, başımla onlara selam verip ilerliyorum. Karşımdaki dans pistinin sol tarafında, gençten kızlı erkekli bir grup kutlama gibi bir şey yapıyorlar, sağ tarafında ise yirmi tane babuşka gün gibi bir şey yapıyor sanırım, alkollü filan ama. Bu iki grubun tam arasında da boş bir masa var dört kişilik, oraya çöküyorum. Garson kızdan horilka istiyorum ve içerken dans edenleri izliyorum, eski müzikler çalıyor ve ortam acayip şenlikli. Bayılırım böyle nostaljik ortamlara.

 

babushka

 

Ancak bir kaç dakika sonra gençlerden birinin sarhoş olduğunu ve bir saate kalmadan büyük arıza çıkartacağını seziyorum. Dolayısıyla elemanla göz göze gelmemeye çalışıyorum. Olayın müsebbibi olmak istemiyorum elbette ki. Nitekim bir süre sonra eleman dans ederken, birine dalıveriyor kendi masasından. Zaten babuşkaya dalacak değil ya. Hemen araya giriyorlar vs. Müzik duruyor.

 

Elemanı zapt etmek ne mümkün. Dört kişi filan sarılıyor buna, yere yatırmaya çalışıyorlar, olmuyor. Bu şekilde, aslanların camıza saldırması gibi bir mücadele içinde beş dakika geçiyor. Sonra yan masadaki babuşkalardan birisi artık yeter deyip bunun yanına gidiyor. Veriyor fırçayı veriyor fırçayı. Elaman o anda muma dönüyor, sonra bunu paketleyip dışarı çıkartıyorlar.

 

Ortamın tadı kaçmış, millet dağınık, olayla ilgili yorum yapıyorlar... Bir süre bu olayın kötü etkisinin azalmasını bekliyorum. Sonra müzisyenlerin yanına gidip biraz para sıkıyor ve onlardan 'Ah, Odesa'yı çalmalarını istiyorum. Adam kötü İngilizcesiyle 'çalarım canım, paraya gerek yok' diyor. Sanırım az verdim diye düşünüp biraz daha ateşliyorum ve parayı almasında ısrar ediyorum. Akabinde: 'Bu şarkı yan masamdaki hanımlara gelsin' diye ricada bulunuyorum. Sonra yerime oturuyorum, eleman parayı indirirken.

 

Eleman önce bir giriş yapıp sonra beni anons ediyor: '... bu centilmen sizler için çalmamı istedi..!' Akabinde yan masadaki bütün kadehler benim için kalkıyor, ben de onlara doğru kaldırıyorum kadehimi saygıyla ve müzik geliyor.

 

 

Müzikle beraber de herkes piste tabii! Kimse dayanamaz bu şarkıya. Teyzeler hemen beni de kaldırıyorlar dansa.

 

'Ukrayna'da bar kapattım, yirmi tane hatunla dans ettim' desem, sanki bu gerçeğin bir yüzüdür...

 

Sahi, gerçek alkolün bittiği yerde mi başlar?

 

 

Paylaşım için

SAÇMA SAPAN GEMİ YOLCULUKLARI-III

UKRAYNA YOLLARI SUDAN

Ayıldığım zaman 2003 Ekotopya[1]’sı için yol hazırlıklarına başlamayı planlıyordum. Tabii genelde sarhoşken bu tür planlamaları yaptığım için bir türlü yaptığım planı hatırlayamıyordum. Zira işten yeni ayrılmıştım; o ülkede eylem, şu kentte bir aktivite, Ankara’da pavyon[2] ortamı filan derken yuvarlanıp gidiyordum (literally). Eh, gençtim, işsizdim, cebimde para da vardı ve ben, ‘alkolik doğulur mu, olunur mu?’ gibi bir tezin ispatının peşinde ve de eşiğindeydim.

Nihayet ayıldığım bir ara, yoldaşlarım Can Başkent ve Metin K.’dan hayır gelmeyeceğini anlamıştım (çünkü biri yurtdışında sürtüyordu, diğer bünye ise o sıralar tecrübesizlikten mustaripti). Ulaşım aracını seçmem gerekiyordu ve fazla düşünmeden en ucuz ve direk olan tek ulaşım aracında karar kılmıştım: Gemi!

 

 

Bu minvalde, bilet almak için zamanında halk arasında Doğu Roma İmparatorluğu olarak bilinmeyen Bizans İmparatorluğu’na da başkentlik yapmış İstanbul kentine gidiyorum. Metin’le orada buluşuyoruz. O zamanlar haftada iki tane gemi seferi vardı. Birisi direk Odesa’ya giden Ukrferry, diğeri de Odesa yakınlarındaki Reni adlı küçük kente giden, fiyat ve tarih açısından bize daha çok uyan ama artık var olmayan diğer firma. Otuz altı saat sürecek olan yolculuğumuz için biletleri alıyoruz. Süreyi duyunca irkilip, kamara durumunu soruyorum. “Kamara yok, yerler müsait, rahat rahat uyursunuz” diyor geminin sahibi olduğunu sonradan öğrendiğimiz eleman.

Alkolü yüklenip gemiye biniyoruz, Can da o gün damlıyor çakal. Bu arada gemi bildiğin ada vapuru çıkmasın mı? Koltuklar filan da aynı, böyle uzun uzun oturacak yerler ki daha sonra bunlar bizim yataklarımız oluyor. Gece malak gibi serilip uyuyoruz orada. Neyse ki gerçekten, gemi kalabalık değil de yatacak yer konusunda sıkıntı olmuyor.

 

IMG_6135

Kaptan (temsili)

 

Bu arada geminin sahipleri ve kaptanla ahbap oluyoruz. Buna vesile de, bir iki yıl önce vejetaryenliğe geçiş yapmış olan Can'ın, gemide hazırlanan ve genelde içinde et olan yemekleri yiyemediği için ajlık çekiyor olması. Biz de gemi taifesini ayağa kaldırıp, o sıralarda ülkemizde yeni olan bu politik durumu açıklamak yerine, “arkadaş hasta da et yiyemiyor”, “çocuk ac, ac!” gibi duygu sömürüleriyle olayı gündeme getiriyoruz. Şans eseri kaptan yardımcısı da etyemez çıkmasın mı? Bu şekilde Can olaydan az hasarla yırtıyor. Yoksa acından ölecekti çocuk.

İşin gerçeği, hayvan severliğimden ve de politik duruşumdan mütevellit bu işi ben de bir kaç kez denemiş ve akabinde sıçmıştım tabii; hayatımdaki kara lekelerden biridir bu başarısızlığım... Madem konuyu açtık, benim de bizzat ve de şahsen başıma gelen ve her etyemezin yaşamış olduğu şu diyalogları paylaşmak isterim (olay doğal olarak lokantada filan geçiyor):

“Etsiz bir şeyler var mı?”

“Var abi, tavuk var.”

Bu önermede tavuk adlı mahlukatın eti et değil. Veya,

“Abi istersen etleri ayıklayıp öyle servis edelim.”

“Olum bi siktir git!” dememek için kendimi zor tutuyordum. Milletle gereksiz yere papaz da olmamak lazım, o yüzden çoğu kez açıklama yapmak yerine işin kolayına kaçıp bende garip bir hastalık olduğunu, o yüzden et yiyemediğimi söylüyordum. Acıyan bakışlar, kimi zaman da “yazık”, “vah vah” gibi arkamdan mırıldanmalar... Hayatımız rezillik dolu yemin ediyorum.

 

dans

 

Neyse akşam oluyor, aşağıda parti ortamı, dum-tıs şeklindeki müzik sesleri yukarıya kadar geliyor. Derhal akıyoruz ortama tabii. Kaptan barda oturmuş piizleniyor. Yanına çöküyoruz, anlatıyor. Yılların kaptanı olarak çok ilginç hatlarda çalışmış. Afrika, Uzak Asya... Alkol seviyesi yükselince “Karıyı boşadım” diyor, “Gittim Filipinlerden evlendim.” “Ee, hanım nerede şimdi?” diye soruyorum, “Gemide” diyor, “yanımdan ayırmıyorum.”

“Zor olmuyor mu, gemi hayatı?” diye muhabbeti harlayınca, “Yok canım. Çok uyumlu, kapris yok, akar yok, kokar yok.”

“En iyisini yapmışsın valla kaptan” diyorum, niyeyse?

Bir yandan piste bakıyoruz, insanlar raks eyliyor. Bunlardan bir tanesi tam bombastik, tıpkı Gemide[3] filmindeki gibi dans eden bir amca! Kaptan benim adamı süzdüğümü fark edip: “Bu adam öğretmenmiş” diyor, “bir kez Ukrayna’ya gittikten sonra döner dönmez karısını boşamış. Şimdi sürekli gidip geliyor” diyor ve bunu der demez, orada bir şey görmüş olacak ki, bir anda ayağa fırlayıp piste dalıyor.

Bir kaç saniye sonra mürettebattan birini kulağından yakalamış, elemanı pistten çıkartırken bir yandan da ona kalayı basıyor: “Osman! Bu geminin tek akıllısı sen misin ulan?”

Dayanamayıp kahkahayı salıyoruz.

 

battleship-potemkin-2-copy

Potemkin Zırhlısı filminin ünlü Odesa merdivenleri sahnesi

 

YURDA DÖNÜŞ (veya NE GEREK VARDI?)

Yolculuğumuzun sonunda Odesa’ya varıp bileti alıyoruz, bu kez diğer firmayla gideceğiz. Bu gemi bayağı kocaman gemi, arabalı filan. Biz de kamaralarda gerçek yataklarda yatacağız. Bu sefer daha kalabalığız, yanımızda bir takım yabancı arkadaşlar da var.

Gemi kalktıktan bir süre sonra yemek anonsu geliyor, benim dışımdaki bütün elemanlar benden önce yiyecek olan ilk grupta. Metin, benim açlık durumundaki hassasiyetimi bildiğinden, benimle dalga geçecek gibi oluyor ama onu ivedilikle savuşturuyorum: “Her türlü dezavantajlı durumu avantaja çevirmeyi biliriz canım, bir kaç saatin lafı mı olur?” diyerek. Gerçekten de, bunların masasında abuk subuk bir sürü pasaporttaşımız varmış ve elbette ki, tahmin edeceğiniz üzere rezil bir muhabbet dönüyormuş ortamlarında. Aynı masalarda yiyeceğimiz için, masalar temizleniyor filan derken benim sıram bir saat kadar sonra geliyor. Neyse ki ortamda bu sefer daha az insan var.

Masa numaramı bulup oturuyor, yemekten önce de aperatif almaya başlıyorum eşyanın tabiatı gereği. Kısa bir süre sonra, üç tane kadın masaya gelip bana garip garip bakmaya başlıyorlar. Onlara gülümsüyorum ama bana karşılık vermeyip, biraz da sinirle garson kadını çağırıyorlar. Sanırım “bu hıyarın burada ne işi var?” diye soruyor olmalılar. Cool[4]luğumu bozmuyorum elbet, garson da bunlara kızıp: “masa numaranız bu, oturun işte” deyince lök diye oturmak durumunda kalıyorlar.

“Rahatsız olduysanız başka masaya geçeyim” diyorum İngilizce. Gavurca konuşmam onları şaşırtmış olmalı, “ya yok ondan değil” filan diye kem küm ediyorlar. Sonra da “sen İtalyan mısın?” diye soruyorlar.

Hayatta en sevmediğim şeylerden biri İtalyan, İspanyol gibi, yavşaklık konusunda çoğu kez bizden daha ileri olan milletlere benzetilmektir. “Ne alakası var!” diye çıkışıp: “Bilakis Ankaralıyım, racon da bilirim” diyorum. “Rahat olun.”

Bu çıkışım onlara güven vermiş olacak ki şaşkınlıklarını hızlıca atıp benimle Türkçe konuşmaya başlıyorlar. Tabii ki hepsi de pavyon çalışanı, hatta seks işçisi. İlk oturdukları andan itibaren zaten bunu biliyordum ama konuşmamızın sonuna kadar asla ve de asla bu muhabbeti açmadım, açmam da. Zaten insanlar anlatmak istediği şeyi anlatır. Merak veya  öğrenme isteği ile hakaret çizgisini koruyabilmek insani ilişkilerde çok değer verdiğim konulardandır. Belki de o yüzden insanlar bana rahatça açılır, bilemiyorum...

Bu arada Metin, o klasik hareketiyle, restoranın kapısında bir görünüp bir kayboluyor. Büyük ihtimalle kıskançlık krizi geçiriyordur. Zira etrafımızdaki bütün masalar temizlenmiş, etrafta da kimse kalmamıştı ama biz hala masamızda oturuyor, hem sohbet edip hem de içiyorduk.

Kızlar bana hayat hikayelerini anlatıyor. Hepsini sükunetle dinliyorum. Bu hikayeler, basit gibi görünseler de, her zaman herkese anlatılacak hikayeler değildir. Bana sırlarını verdikleri için bunları asla kimseyle paylaşmam.

Ama yüreğiyle düşünebilen herkes bu hikayeleri bilir.

Ve insanlığın acısını da, derinlerinde bir yerlerde hisseder.

 

Önerilen Filmler:

Gemide, 1998 Yön. Serdar Akar

Laleli’de Bir Azize, 1998 Yön. Kudret Sabancı

Potemkin Zırhlısı, 1925. Yön. Sergei Eisenstein

 

Dipnotlar:

[3] Serdar Akar’ın 1998 yapımı filmi. 13. dakikadaki sahneden söz ediyorum.

[4] İngilizce argoda artist gibi bir şey demek.

Paylaşım için

GÜNEY AMERİKA’DA ALKOLİZM II. BÖLÜM

 

PARAGUY-KUZEY ARJANTİN ve CAÑA

 

Asunsiyon’da hostel çalışanlarına milli içkilerini sormuştum, hemen bir şişe çıkartıp tattırmışlardı. Kanya diye okunup caña diye yazılan bu içki, şeker kamışı fermantasyonun damıtılmasıyla elde ediliyormuş. Nedense, içer içmez bunun hastası oluyorum ve cañamı her daim yanımda taşıdığım metal mataramdan hiç eksik etmiyorum. Bu arada her gün farklı bir markayı deneyerek nihayetinde en kral lezzeti yakaladığım sonucuna varıyorum: Aristokrata adlı marka! Hosteldekiler: “Sana da bu yakışırdı zaten abi” diyor, alkışlayarak. Sahte bir alçakgönüllülük ve pis bir sırıtışla eyvallah ediyorum gençlere.

 

Zaten hayatta her şeyi denememek lazım diye boşuna söylememiş atalar. Ya da böyle demedilerse bile ben öyle diyorum ve olayı noktalıyorum.

 

BOLİVYA-PERU-ŞİLİ ve PİSCO

Bolivya’nın meşhur trenine binip, büyük bir keyifle elimde kalan son viskiyi boğduktan sonra, Güney Amerika standardında oldukça şık görünümlü olan yemekli vagona yollanıyorum. Yemek siparişi verip milli içkinizi getirin diye ricada bulunuyorum, ama lütfen bir şeyle karıştırmayın. Garson ‘ama bu imkansız, sek içemezsiniz çok serttir’ diye yanıtlıyor nazikçe. Bu gibi durumlara da alışkın olduğumdan ‘meyve suyu mu ne haltsa yanında getirin, önce küçük bir yudum alıp sonra karıştırırım, merak etmeyin’ diyorum kibarlığımı bozmadan. Adam pek ikna olmasa da ayrı ayrı getiriyor içecekleri. Tabi ki sek bir biçimde götürüyorum içkiyi, meyve suyuna dokunmadan. Bir tür brendi olan singaniden hoşlanmadığımı kısa sürede idrak edip, kara kara bu ülkelerde ne içeceğimi düşünmeye başlıyorum. Zira Peru ve Şili’nin milli içkisi olan pisco, singaniyle hemen hemen aynıdır. Haydi, bir şarap ülkesi olan Şili’de gerçekten çok kaliteli olan kırmızı şarapları içer yırtarım ama özellikle Peru’da ne halt edeceğimi bilemiyorum, zira büyük ihtimalle Bolivya’da belki ama Peru’da ucuz viski veya benzeri türde damıtılmış alkol bulmanın zor olduğunu hissediyorum.

 

pisco

 

Neyse ki Peru’da, İspanya’dan aşina olduğum anisado adlı anasonlu içkiyi görünce yanıldığımı anlıyorum. Bu içki özellikle Güney İspanya’da yaşlılar arasında yaygındır. Güney Fransa’da pastis olarak bilinir ve rakının kardeşidir. Aslında Fransa’da bunun bir başka adı da eau da vie, yani hayat suyudur, ilginç değil mi?

Bolivya’nın Tarija eyaletinde üzümden elde edilen singaninin yanı sıra şarap üretimi de mevcuttur ve bu ülkede, kimsenin bilmediği üzere, çok ucuza çok kral şaraplar içmek mümkündür.

Potosi’deki madenleri gezmeye gittiğimizde süpersonik bir şahıs olan rehberimiz Antonio, bu çok da turistik olmayan gezi öncesinde bizi bir dükkana götürüyor. Buradan, ziyaret edeceğimiz madenci arkadaşlarına bir takım hediyeler alacağız: koka yaprağı, sigara, benim tercihim olan dinamit ve alkol.

 

antonyo
IMG_0665

Potosi madenci dükkanı ve madendeki El Diablo

 

Antonio alkolün derecesini gösterip kim denemek ister diye soruyor, elbette ki bütün gözler, sabah akşam elinde matara ile gezen bendenize dönüyor. Tiyatroyu bozmadan ‘Kara Murat Benim!’ diye atlıyorum: ‘Doldur Antonio, doldur içelim...’ Yıllar önce Ukrayna’da 90 derece alkol içmişliğim ve akabinde bütün iç organlarımı yakmışlığım vardı. Ama sen yanmasan, ben yanmasam... Neyse, bardağı alıp dikiyorum ve hayret! Yanma filan olmuyor, bilakis yağ gibi gidiyor meret. ‘Bir tane daha koysana’ Antonio’ dediğim anda, milletin gülecek malzemesini elinden almış bulunuyorum. Herkes ‘allah cezanı versin pis alkolik’ der gibilerinden bakıyor bana. Ben de utancımdan kendime, bir şişecik olsun bu şahane içkiden alamıyorum.

Şahane içki dediğime bakmayın, 96 derece alkolden başka bir şey değil bu.

 

90

 

EKVATOR-KOLOMBİYA ve AGUARDİENTE

 

Aguardiente, tıpkı Kuzey Amerika yerlilerinin damıtılmış içkileri adlandırdığı şekliyle ateş suyu demek. İspanyolca su anlamına gelen agua ve yanan anlamına gelen ardiente kelimelerinin birleşmesi ile oluşuyor. Aslında bir tür brendi olan aguardientenin tadı Yunan boğma rakısı çipuroya o kadar benziyor ki anlatamam. Bunu ilk, Puerto Lopez’e gittiğimde tatmıştım. Eski bir balıkçı köyü olan yerleşim, şimdilerde balina izlemek veya minik Galapagos dedikleri La Plata adasındaki türlü türlü mahlukatı görmek isteyenlerin ziyaret mekanı. Balina sezonu oldu mu bütün köy turistle dolup taşıyor.

IMG_1217

 La Plata adasından bir 'mavi ayaklı bobo'

 

Akşam yemeği için biraz dolanıp, en az turist, en çok yerlinin uğrak mekanı olan bir restoran buluyorum. Fiyatlar da diğerlerine nazaran oldukça makul. Yemeğin yanına ‘tatlı olmayan, en sert içkiniz ne varsa onu getirin’ diyorum, ‘sek tabii’ (mazallah bir şeyle karıştırıp bok etmesinler diye). ‘Ev yapımı aguardientem var’ diyor oranın işletmecisi olan eleman. ‘Çok serttir, istersen önce buyur bir tadına bak’ diyerek bir su bardağı dolusu içkiyi önüme koyuyor. ‘Tattırmak buysa, gerçekten sipariş etsem kovayla mı getirecekti acaba?’ diye düşünmeden alamıyorum kendimi. Ne var ki bu durumdan şikayet edecek de değilim. Büyük bir zevkle yemeğimin yanındaki içkiyi boğuyorum. Hesabı öderken de ‘kediyi yolluk olarak bir ufak pet şişeye doldurtmak mümkün mü?’ diye sormadan edemiyorum. Bu hareketim adamların o kadar hoşuna gidiyor ki pet şişede verdikleri içkiye karşın cüz-i bir meblağ istiyorlar, hatta neredeyse yemekten de para almayacaklar. O derece.

 

agua
kol

 

Ekvator ev yapımı aguardientesiyle Yunan boğma rakısını andırıyor, Kolombiya ise Midilli adası gibi tam bir üretim merkezi. Kolombiya’da bir sürü marka aguardiente bulmak mümkün. Barda pavyonda şişe açtırmak para değil yeminle. Bu arada Kolombiya’da bunun çok sayıda anasonlu türü var ve biraz kasarsanız kimisinden rakı tadı almamak neredeyse olanaksız.

 

KOLOMBİYA-VENEZUELA-KUZEY BREZİLYA-GUYANA ve ROM

Güney Amerika’nın kuzeyine gittikçe hakim olmaya başlayan Karayip kültürüyle beraber, Ekvator’dan itibaren içimi yaygınlaşan rom, Güney Amerika hakimiyetini özellikle Kuzey Kolombiya, Venezuela, Kuzey Brezilya ve Guyana’da kurmuş gibi. Burada üç otuz paraya alabileceğiniz köpek öldüren romların mevcudiyetinin yanı sıra, gerçekten kalın fiyatlara da romlar bulmak mümkün. Tabii kalın dediysek bile bu fiyatlar, alkolistlerin sırtından geçinen TC devletinin zulmüne uğrayan bizler için devede kulak kalıyor.

 

ven

 

Mesela, o zaman (ve şimdi daha beter) ekonomik krizde olan Venezuela’nın en pahalı romunu alıyorum ama ne var ki rom tatlı çıkıyor. Döksem yazık günah (çok büyük günahı olduğu söyleniyor Katolik dünyasında), içsem midem kalkıyor. Ne çelişkiler yaşıyor insan evladı seyahatlerde belli değil. Zira benim için iyi rom demek içinde tatlı hiç bir öğe bulundurmaması demek. Bu tabii bütün içkiler için geçerli, çünkü tatlı olayına sıcak bakan biri değilimdir. Şekeri çayımdan kahvemden çıkartalı yıllar oldu.

Ancak bu yörede tatlıya karşı aşırı bir bağımlılık söz konusu gibi; zira burada tıpkı Sovyet veya post-Sovyet ülkelerindeki gibi bir durum söz konusu: yani bir yerlerde ısmarladığınız çay veya kahvenin önünüze şekerli olarak gelmesi. Hem de boru değil üç silme tatlı kaşığı şekeri, bazen gözünüzün önünde bardağa atıp bir de utanmadan karıştırırlardı. Ulan ağda mı yapacağız, çay mı içeceğiz, belli değil.

 

kapak

 

Bu olayın aynını bu yörede görünce hem hoş bir nostalji yaşıyorum, hem de hayattan tiksiniyorum. Manaus gemisinde külli miktarda içkim olmasaydı ne yapardım bilmem, çaysız kahvesiz dört gün boyunca...

Kıssadan hisse: en ucuz içkileri alırsanız, günahı boynunuza olarak, içmeme lüksüne de sahip olursunuz. Ama çuvalla parayı gömdüğünüz bir içki artık evladınız gibidir.

Kötü de olsa, müptezel de olsa, evlat evlattır.

 

GÜNEY AMERİKA’DA ALKOLİZM I. BÖLÜM

ARJANTİN

Geldiğimin ilk haftasında buradaki şarapların fasonluğunu derhal idrak edip yıllardır kahrımı çeken damıtma alkole dönme isteği ile dolup taşıyorum. Kuzey Amerika menşeili viskiyi ite köpeğe bile sunmaktan kaçındığım için ilk seçeneğim, burada pahalı olan Skoch yerine tabii ki her daim ucuz ama leziz olan İrlanda viskisi yönünde. Bu arayış içerisinde girdiğim dükkanın vitrininde gözüme güzel bir şişe çarpıyor: San Juan konyağı!

İlginç bir rastlantı, hayırlara vesile olur inşallah diyerek 70’lik şişeyi 16-17 TL’sına karşılık gelen bir değere alıyorum. Ve bom! Bu fiyata bu lezzet, inanılmaz.

 

P1080507

 

Arjantinliler sıcakkanlı ve klişe muhabbet konusunda bizimle yarışabilecek kapasiteye sahip bir millet. ‘Aaa... Ne kadardır buradasın, ne kadar kalacaksın? Asado yedin mi? Şaraplarımızı beğeniyor musun?..’ ve daha bir sürü benzer soru.

Kabalık etmek istemesem de otomatik yanıtlarım belli bir süre sonra bozuluyor ve başta şarapla ilgili olmak üzere eleştirel düşüncelerimi direkt söylemeye başlıyorum. Bir kısmı kaba dürüstlüğüm karşısında feci şekilde bozuluyor ama sert göründüğümden midir nedir pek de itiraz edemiyorlar. Çok da üstlerine gitmeyeyim, neticede misafiriz diyerek ‘ama konyağınız çok güzel’ diye sıcak bir biçimde yaklaşayım istiyorum, yanıt: ‘Ne konyağı? Arjantin’de konyak mı var!?

Hay sizin Fransız özentiliğinizi ve İtalyan genetiğinizi s...” diye söveceğim ama İspanyolcam yetmiyor. Yetse de yetmiyor.

İlerleyen günlerde ayrı bir keşfe nail oluyorum. Bir bar-parti ortamında Blender’s Pride diye bir viski görüyorum, bar fiyatı 10 TL. Bilmediğim boktan bir blended İskoç viskisidir herhalde diye düşünüp, neden olmasın diyerek tatmak istiyorum. Tadı hiç de fena değil. Barmene soruyorum, Arjantin üretimi demesin mi?

Peki bundan kimin haberi var, çok az kişinin. Kim beğeniyor Arjantin viskisini? Hiç kimse!

Eder-değer hesabına vuracak olursak, en kötü İskoç viskileri olan J&B veya Red Label’dan çok ama çok daha ucuz olup da hiç de fena bir tat yakalamayan bu viskiler bence yalnızca kötü reklam değil aynı zamanda aşağılık kompleksinin de kurbanı. Muhtemelen viskiden anlamayan gavurların gelip bunları beğenmemeleri, ağız tadı çok da güçlü olmayan Arjantin vatandaşlarının kafasına bir şekilde kötü bir biçimde yansımış. Yazıktır, günahtır.

 

P1080618

 

Bu ruh hastası zırva milliyetçi ortamda neyse ki imdadıma Anarşizm yetişiyor. Köklü bir anarşist geçmişe sahip olan ülkede 1901 yılında kurulmuş olan FORA sendikasını ziyaret ediyorum. Sıcakkanlı yoldaşlarımızla sıra dışı bir biçimde yaptığımız sohbet ‘Burada ne içiyorsun genelde?’ sorusuna gelince “Elbette ki viski ve konyak” diyorum, ayakta alkışlıyorlar! Gözlerim doluyor. ‘Burada şaraplar kötüdür zaten, çok doğru bir seçim’ diyorlar. ‘Anca pahalı şarap iyidir, ona da ne gerek!’ Sarılıp öpüyorum hepsini bir bir. “Yaşasın Anarşi!” demeyeceğiz de ne diyeceğiz ki zaten?

 

URUGUAY

Arjantin’dekine benzer bir durum Uruguay için de geçerli. Dünyada viskinin ciddi biçimde tüketildiği yerlerden birisi olan bu ufak ülkede önemli sayılabilecek de bir üretim ve viski çeşitliliği mevcut. Ve oldukça pahalı sayılabilecek Uruguay’da en kral barda bile çok komik fiyatlara yerel viski içmek mümkün. Tavsiyemdir. Ama elbette ki buzsuz ve susuz.

Uruguaylı barmen ‘yanına su vereyim bari’ diyor, ‘istemez’ diyorum. Neyse ki racon bilen insanlar bütün dünyada aynı güzelliğe sahiptir. Derhal cips mips bir şeyler ikram ediyor, sonra ‘viskiyi ben hayatta içemem abi’ diyor. ‘Yalnızca bira.’

 

P1080686

 

‘Ben de bira içmeyi bıraktım’ diye yanıtlıyorum. ‘Sadece sert alkol alıyorum.’ Sonra duvarda çok güzel bir yazı var, gözüme ilişiyor: ‘Galeano’nun sözü mü bu?’ diye soruyorum. ‘Sen nereden biliyorsun O’nu?’ diye şaşırarak soruyor. ‘Bilmez miyim hiç? Bizim oralarda O’nu çok sever ve sayarız’ derken sohbet boyut atlıyor. Kadehimi Galeano’nun şerefine kaldırıyorum, zira zihnimizi açan Sevgili Eduardo Galeano bu olaydan bir ay önce vefat etmişti ki insanlık olarak en büyük kayıplarımızdandır. Yetişmemizde çok önemli katkıları olan bir büyüğümüzdür. Toprağı bol olsun.

 

BREZİLYA

Gece geç saatlerde Porto Alegre’ye ulaşıyorum. Sabahtan beri kursağıma pek bir şey girmediğinden koşarak en yakındaki restorana gidip oturuyorum. İspanyolca sökmeyince İngilizceye bağlanıyorum. Garson yine anlamıyor ve izin istiyor. Biraz sonra da sakallı bir amca ile geliyor. Amca bu şekilli mekanın sahibi olsa gerek, kötü İngilizcesine rağmen  elbette ki anlaşıyoruz ve yemeği sipariş edip: ‘Bana’ diyorum ‘en sert (okunuşu kaşasa) cachaçanızdan verin lütfen.’

‘Şahsen ben şunu içiyorum, hem sert hem leziz’ diye gösteriyor menüden, eyvallah ediyorum. İki dakika sonra garson üç bardak cachaça ile geliyor. ‘Bu’ diyor ‘siparişiniz. Diğer ikisi ikramımızdır.’

 

P1080819

 

Raconizmin gözünü seveyim. Bunu kasıtlı yapmadım ama bundan sonra yürüyeceğim yol belli oldu. Adamların hoşuna giden, bir yabancının gelip de kola-bira gibi saçma sapan şeyler yerine yerel ürünü içmesi!

Alex’iyle ünlü Curutiba kentinde yine yemek arayışı içerisinde gözüme sıcak gelen bir mekana giriyorum. Salaşla entel arası bir yer burası. İspanyolca anlaşıyoruz çat pat. Yemeği sipariş edip en sert cachaça söylüyorum yine. Sonra da havanın güzel olmasından dolayı dışarı oturuyorum. Birazdan eleman iki tane cachaça ile damlıyor, biri yine elbette ki ikram. Teşekkür ediyorum. ‘Abi seni içeriden çağırıyorlar izninle’ diyor. Hayda! Brezilya’da bir konsa çıkmadığım eksik kalmıştı, o da oluyor ya daha ne diyeyim?

Kahve ten renkli orta yaşlı bir kadınla, buğday rengimsi yaşlıca bir amcanın masasına oturuyorum. İkisi de İspanyolca biliyor. Kadın oralı, adamsa on sekiz yıldır orada yaşayan bir Fransız. Güzel sohbet dönüyor aramızda. İlerleyen saatlerde bilmediğim kulüp ortamlarına gitmemi salık veriyorlar ‘Ama taksi ile git, yol uzun, sakat olabilir.’

 

36947

 

Tabii ki yürüyerek gidiyorum. Beklediğimin aksine bir şey olmuyor. Bir tane şekilli bara gidip oturuyorum, aynı bizim zengin ortamları. Aynı bayıklık, aynı sıkıcılık, tipler bile neredeyse aynı. Bir iki tek atıp çıkıyorum. Biraz dolanıp daha ilginç bir ortam bulamayınca kentin karanlık sokaklarına dalıyorum. Bir tane leş ortam buluyorum ama içerisi çok kalabalık. Kalabalığı sevmediğim için ilerliyorum. Daha sonra tenha bir yer buluyorum. Burası bakkal kırması, yemek de yapan tek-tekçi yeri. Selam verip giriyorum, selamımı alıyorlar. Tezgaha konuşlanıp cachaça istiyorum. İçkimi yudumlarken gözlem yapmaya başlıyorum. Zira burası sikindirik zengin mekanından daha ilginç benim için. Özellikle mekan sahibi bir aile. Kadın ve oğlu çalışıyor. Tek dal sigara almaya gelen evsizlere veya bir tek atmak isteyen yoksullara hizmet ediyorlar. Ama bunu yaparken belli bir sertlik, belli bir saygı ve büyük bir racon içerisindeler. Gerekirse üç kuruşun da hesabını yapıyorlar ama kimseyi kırmıyorlar. Yıllar içerisinde kurdukları bir denge olduğunu hissediyorum bunun.

Bir tane evsiz geliyor, parası 10 sent eksik. Telaşla benden istiyor, çıkarıp veriyorum. Teşekkür edip tekini atıyor ve uzuyor. Asla kadınla pazarlığa girmek istemediğini görüyorum.

Derken karşımdaki tezgahta duran içlerinde çeşit çeşit otlar bulunan şişeleri fark ediyorum. ‘Bunlar ne?’ diye soruyorum, kadının kendi yaptığı cachaçalarmış. ‘Bağlayın’ diyorum, kafa bir milyon oluyor onlar bağladıkça. Ama yemin ediyorum içtiğim en leziz cachaçalar bunlar. Hesabı istiyorum, şaka gibi bir para ödüyorum, resmen şaka gibi.

Ertesi gün Sao Paolo’ya otobüs biletim var ama akşam buraya bir kez daha gitmeden olmaz. Bu sefer Cuma diye ortamdaki makineden müzik de vermişler ve mekan biraz daha kalabalık. Müdavimlere selam verip kaldığım yerden devam etmek istiyorum diyerek yine otlu cachaçalardan devam ediyorum. İki, üç derken gitme vakti geliyor. Kadına ‘gerçekten çok leziz yapmışsınız’ diyorum. ‘Bir şişe satın alabilir miyim?’ Bunu sorarken ‘kaç para ister ki, istese istese...’ diye iğrenç bir düşünce var aklımda. Ama yanıt tokat gibi geliyor:

‘Dışarıya şişe vermem! Onlar benim kendi el emeğim.’

İnsanlık dersimi alıp çıkıyorum. Asla unutmamalı: Paranla değil, insanlığınla değer kazanırsın!

Ve bana bunu hatırlattıkları için onlara minnet duyuyorum.

 

MİDİLLİ’DE TÜRK DÖVMEK

 

Daha önce bıraktığımız, kalbimizin yarısı ve karaciğerimizin tamamını geri almak üzere, Metin’le Ayvalık’tan Midilli’ye doğru yola çıkıyoruz. İlk kez 2009 yılında ‘No Border’ kampına katılma amacıyla gittiğimiz adada pis bir klasik yaşayarak, alkol-gezi-sohbet konulu şeytan üçgeninde eylemlere pek iştirak edememiştik (kofti anarşizm). Nerede akşam orada sabah, yok efendim şu köyde panayır varmış, öbür kıyıda çıplaklar kampı varmış, ver uzoyu-çipuroyu derken serkeş bir hayat, sefil bir varoluş sergilemiş; ancak güzel dostluklar kazanmıştık.

Vardığımızda çantaları bu güzel dostların evine atıp, geberiyormuş gibi, derhal alkol alımına başlıyoruz. Elemanlar da rembetikocu, bizi akşama çalacakları tavernaya davet ediyorlar, belirtilen saatte davete icap ediyoruz ama kafalar hafiften güzel olmuş.

 

Bizim bebeler

 

Bir yandan içerken bir yandan masamız kalabalıklaşıyor, yeni insanlarla tanışıyoruz. Muhabbet şahane. Bizim çalgıcılar da Yunanca-Türkçe ortak olan şarkıları çalmaya başlıyor. Nedeni ise Türkiye’den gelen turist sayısında patlama yaşanması. Tavernada bir masa dolusu pasaporttaşımız var. Bunlar sanki daha önce hiç Türkçe müzik duymamış gibi şarkılara anırarak eşlik ediyor, abuk subuk danslar sergiliyorlar. La havle diyerek bakmamaya çalışıyorum. Ta ki yaşlı bir dilenci amca içeri girene kadar.

Kendi ülkende yapamayacağın şeyi başka ülkede yapmayacaksın, seyahat ahlakı bunu gerektirir.

Dilenci olsun olmasın herhangi birine, hele de yaşlı bir kişiye, terbiyesizlik yapamazsın. Adamın önüne raks ederek geçip yolunu kesemezsin. Metin Midilli’ye daha çok geldiği için öncelik onun. Yunanlı arkadaşlarımız önemli değil filan diye bizi yatıştırmaya çalışıyorlar ama ayıp denen bir şey var. Metin adamları kibarca uyarıyor ama idrak yoksunu bu şahıslar hörleyince hışımla yanlarına gidiyorum, hala yanıt vermeye çalışıyorlar, eğleniyoruz diye bir şeyler geveliyorlar. “Eğlenecekseniz adam gibi eğlenin!” diye bağırıyorum. Artık normal yol bittiği için bundan sonra yola yumruklarla devam edeceğiz; ama yanıt vermiyorlar.

Bu sırada yaşlı amca usulca yanıma gelip bir anda kolumu öpüyor ve mekanı terk ediyor. Şaşkınca oturup Metin’e olayı anlatıyorum, aynını bana da yaptı diyor.

***

 

P1060846

 

Tanrının sevdiği kulları olmalıyız ki ertesi gün ‘Uzo Festivali’ başlıyor. Şansa bak! Akşam olunca arkadaşlarla damlıyoruz. Onlar yine çalgı çengi işinde olacak, bize de içmek düşecek. Böyle iş bölümüne can kurban.

“Metin bizim en sevdiğimiz uzo X değil miydi?” diye soruyorum, zira yirmiye yakın uzo markası stant açmış ama bizim marka yok ortalıkta. “Onların götü kalkmış” diye yanıtlıyor, en pahalı uzo markası olmuş. O yüzden beleşe uzo dağıtmaca yok demek ki, kapitalizmin gözü kör olsun.

Biz de madem öyle, yeni keşiflere yelken açalım diyerek bütün uzo markalarından içiyoruz en güzelini bulmak için. Gerçi dördüncü kadehten sonra nasıl ayırt ettik, nasıl özellikle iki tane marka üzerine karar kıldık oraları tam hatırlamıyorum ama tanrı ağız tadı vermiş demek ki bize.

Bir yandan içip bir yandan dolanırken usta bir tavlacı olan Metin hemen dikkat kesiliyor. Zira ortalığa dört beş tane masa koymuşlar, üzerlerine de tavla. Oradaki hostes kızlara olayın ne olduğunu soruyoruz. Tam anlatamıyorlar, dolayısıyla patronlarını çağırıyorlar. Yunan nüfusunun yüzde yirmisinin sahip olduğu gibi Nikos ismine sahip patronları “burada tavla oynarsanız size birer tane hediye ve çekiliş için bilet vereceğiz” diyor. Nasıl yani? Yalnızca oynamak yetiyor mu? “Yenmek yenilmek önemli değil, önemli olan katılmak” diyor. Çekilişte büyük ödül bu tavlalardan biri ve en iyi uzolarımızdan oluşan bir koli.

Metin’le karşılıklı oturuyoruz. Hemen birer tane küçük hediyeyi ve piyangolarımızı takdim ediyorlar. Tavla oynamayalı yıllar olmuştu, hiç sevmediğim bir oyundur, asabımı bozar. Demek ki o gün bilmeden aşkta kaybedecekmişim. Tek oyunda Metin’i mars ediyorum, kalkıyoruz.

 

P1060827

 

Biraz da müzik dinleyelim diye oradaki amfiye oturuyoruz. Bir Metin gidiyor uzo almaya bir ben. Sıra bana gelince artık ahbap olduğumuz uzocu ablaların yanına gidiyorum. Birazdan kapatacağız diyerek bir tane peti boşaltıp içine uzo doldurup elime tutuşturuyorlar. Artık nasıl bir itibarımız varsa ortamda?

Bu rezilliğe tanık olan, ablaların arkadaşı olduğunu düşündüğüm biri laf atıyor. Konuşmaya başlıyoruz. Sonra bir kaç kişi daha katılıyor sohbetimize. Özellikle bir tanesi bildiğin Halit Ergenci. Sakal makal aynı. ‘Suleyman’ diyerek dalga geçiyorlar elemanla. Bu sırada konu konuyu açıyor, ahbaplık seviyemiz ileri düzeye yükseliyor derken asıl adı Thedoros sahne adı Lampsas (meğer soyadıymış) olan elemen bana aniden hiç beşten fazla kişi tarafından dövülüp dövülmediğimi soruyor. İnsan şaşırınca daha bir dürüst olurmuş ya, "valla güzel dayak yedim ama beş kişiden sonrasını saymaya fırsat bulamadım işin açığı" diyorum içtenlikle, "hem de birden fazla olmak üzere..." O kadar şaşırmışım ki, nasıl bildiğini sormayı geçtim "sen de mi?" diye soramıyorum bile... Neyse ki sırtıma pat pat vururken o da içten bir itirafta bulunuyor da göt gibi kalmıyorum ortada: "üzülme dostum" diyor "ben de çok yedim." Böylece adı konmayan derin dostluğumuzun da başlangıcı oluyor bu küçük hikaye. Hatta o derece ki, bizi evlerinde misafir ediyorlar bir kaç gün. Biz de keriz değiliz, anında çöküyoruz.

***

Tavla yarışması (?) çekilişi sonucu gece yarısı açıklanacaktı. İki bileti de alıp gidiyorum, Metin nedense olaydan çok emin, “kesin bana çıktı, ödülü al gel” diyor, ‘ruhunu iki dakkada şeytana mı sattı da bu kadar emin bu herif’ diye düşünerek stanta yaklaşıyorum. Tahtaya bir takım numaralar yazmışlar. Elbette ki en alttaki numaralara bakıyorum eski bir amortici olarak. "Tabii ki amorti bile" yok diye hayıflanıp geri dönüyorum. Hostes kız o anda yanımda beliriyor, güzellik karşısındaki her şuursuz erkek gibi ben de salak salak sırıtıyorum. “Numaranıza bakabilir miyim?” diye soruyor. Ne diyeceğimi bilemediğimden, "ya, pek bir şey çıkmamış sanırım" diye gevelerken “Nasıl çıkmamış? En büyük ödülü kazanmışsınız işte!”diyerek elimdeki numarayı işaret ediyor!

Hayatımda herhangi bir çekilişte, kurada, şans oyununda hiç bir şey kazanamamış biri olarak şok oluyorum: gerçekten benim bilette yazan sayı en üstte, bakmadığım yerde kocaman yazıyor. İnanamıyorum! Sonra toparlanıp arkadaşları filan topluyorum, törenle hediyelerimizi takdim ediyorlar. Woody Allen’ın Sleeper filminde güzellik kraliçesi seçildiği anda yaşadığı duyguya benzer bir şey yaşıyorum sanki...

 

f3fb31b79e10c374afeb6524ab73c0fa

 

Uzo Midilli’de içilir...

İkisi hariç verdikleri bir kasa uzoyu orada eşe dosta dağıtıyorum. Aylar sonra, evimde demlenirken, rakı bitince bunlar aklıma geliyor. Birini açıp bardağa dolduruyorum ve bir yudum alıyorum: Bu ne lan??? Bir yudum daha, olmuyor, tükürüyorum. Berbat bir şey bu. Hemen netten Metin’i arıyorum: “Oğlum biz galonlarca uzoyu nasıl içmişiz lan?” “Abi ben de bir iki denedim gurbet ellerde ama içilecek gibi değilmiş” diye yanıtlıyor. Moğol ayragından sonra içtiğim en kötü içkilerden biriymiş de haberimiz yokmuş. Büyük konuşmayayım ama çok zorda kalmazsam bir daha ağzıma sürmeyi düşünmüyorum. Belki Midilli’de, zira başka yerde o tadı yakalayamıyoruz.

***

Midilli kentinden zar zor bir araba kiralayıp Selanik’ten iki ahbabımın işlettiği Kafeneio Leonidas’ı bulmak üzere yollara düşüyoruz. Herkes herkesi tanıdığı için arkadaşlar yolu tarif ediyor, anladığımız kadarıyla resmen tanırının unuttuğu bir yerde olmalı. Gerçi dolanarak, yolun keyfine vararak, köylere girip çıkarak ilerliyoruz, o yüzden ne kadar ücra olursa bizim için o kadar iyi.

Yunanlıların genelde telefon açmama, e-postaya iki ay sonra yanıt verme gibi güzel alışkanlıkları olduğu için çat kapı gitmemiz yadırganmıyor elbette. Hemen çipurolar, mezeler çıkıyor ve akabinde öğlen rakısına oturuluyor. Sonra diğer elemanlar da damlamaya başlıyor. Bunlardan biri yine ilk geldiğimde tanıştığımız ahşap ustası ve heykeltıraş deli Yorgo, özlemişiz keratayı. Şimdi de buzukiler, utlar, curalar beliriyor ve cümbüş başlıyor.

Akşama doğru müsaade isteyip kalkıyoruz, çünkü uğramamız gereken bir yer daha var.

İkinci durağımıza ilk kez 2009’da gittiğimde “işte” demiştim arkadaşlara “dünyada gerçekten huzur bulduğum tek yer! Çünkü Söğütdalı 2003’te restore edildiğinden beri yersiz yurtsuz kalmıştım.”

 

P1060873

 

Bu mekana yalnızca orayı bilenler gidiyor, yani bizler gibi anarşistler veya solcu, çer-çapulcu tayfası filan. Oturuyorsun ve önüne direk harikulade mezeler gelmeye başlıyor alkol eşliğinde. Hiç bir şey söylemene gerek yok! Çıkarken de gönlünden ne koparsa onu ödüyorsun. Olay yalnızca bununla kalmıyor, muhabbetin kralı da orada!

İçeri giriyoruz, eşi önce beni hatırlamıyor ama gelin diye işaret ediyor. İçeride eski dostum uzandığı yerden doğruluyor ve beni görünce yüzünde güller açıyor, tabii benim de. Sarılıyoruz. Gece yarısına kadar sohbet ediyoruz. Nerede kalıyorsunuz diye soruyorlar, biz kem küm edince de oradaki minderlere yatırıp üzerimizi örtüyorlar. Bir yandan dalgaların sesi, bir yandan rüzgarın soluğu, uykuya dalıyoruz...

***

Midilli kentine döndüğümüzde Metin’in Türkiye’den arkadaşları ile buluşup kafede laflamaya başlıyoruz. İkindi vakti Yunanlılar uykuda olduğundan kafede bizden başka bir Türk çift daha var. (Sevişmek gibi) yapacak daha iyi bir işleri olmadığı için bizi dinlemeye başlıyorlar ve büyük ihtimalle beyin mıncıklaması geçiriyorlar çünkü o saatte yine içtiğimiz için sohbetimiz ağır politik ve saykodelik bir hal almaya başlıyor.

Bu sırada bir başka Türk çift bizi görüp “Aa, burda da Türkler varmış” diyerek bir anda fotoğrafımızı çekiyor.

Sigortalarım atıyor: “Ne yaptığınızı sanıyorsunuz siz?” diye çıkışıyorum. İzinsiz bir biçimde birinin, hele de benim fotoğrafımın çekilmesi saygısızlığın dik alasıdır. Diğerleri araya girip ortamı sakinleştirmeye çalışıyor. Fotoğrafımızı çeken salak da özür dileyip derhal fotoğrafı siliyor ve hızlıca yoluna gidiyor.

*** 

Dönüşte feribotta Metin’e “Başardık” diyorum, “Midilli’de Türk dövmemeyi başardık.”

Haydi bunu kutlayalım.

 

GRANADA NOTLARI

Kısa Bir Tarih Okuması

Granada İspanya'nın ünlü Endülüs bölgesinde yer alır. Emeviler, Emevi Halifeliğinin Abbasiler tarafından yıkılmasından sonra bizde Endülüs Emevi Devleti, resmi olarak Cordoba Halifeliği adıyla 11. yüzyıla kadar bölgede İslamiyet'in altın çağını devam ettirmişti. Daha sonra Granada'da Berberi Zawi ben Ziri tarafından Ta'ifat Gharnata adıyla Granada Emirliği kurulmuş, bu krallık ise 1091 yılına kadar ayakta kalmıştı. Tam da bu devirde Emirlik, Sefarad Yahudilerinin hem kültürel hem de politik anlamda kendilerini belli etmeleriyle adeta bir Yahudi Krallığı görünümüne bürünmüştü.

Bundan sonra bir çok kez el değiştiren Granda 1492 yılında nihai olarak Katolik Krallığının idaresi altına girer. Müslümanlar zorla Hıristiyanlaştırılır, ki bunlara Moriscosadı verilmiştir, Sefarad Yahudileri ise Osmanlı İmparatorluğu tarafından kıyımdan kurtarılır.

 

krizdeki-ispanyadan-sefarad-yahudilerine-vatandaslik-enson_4173

Aşırı bağnaz olan İsabel (Ferdinand daha çok yancı gibi) tahminlere göre Granada meydanında iki milyon Arapça kitabı, şeytanın işi olduğu gerekçesiyle yaktırtır. Bu tarihte en büyük kütüphanesi olduğu iddiasıyla övünen Fransa Kralında sadece elli adet kitap bulunmaktadır (rakamla 50!). 

Hayatında yalnızca iki kez yıkandığı söylenen İsabel'in bir başka işi de içinden şırıl şırıl sular, çeşmeler akan Al-Hambra Sarayı'nın sularını kestirmek olmalıdır. İlk banyosunu büyük olasılıkla bebekken yapmış olan İsabel ikinci banyosunu da doktorunun, 'yıkanmazsan öleceksin' uyarısıyla yapmıştır. Bu da büyük ihtimalle Kristof Kolomb'un kendisine ithal ettiği frengi hastalığından olabilir. Frengi Amerika kıtası çıkışlı bir hastalıktır. Bu arada Kolomb'a da helal olsun, içim kalktı yemin ediyorum.

 

1200px-Ferdinand_of_Aragon,_Isabella_of_Castile
 

Kentin bize göre yetiştirdiği en önemli insanı şair Federico Garcia Lorca'dır. 1936 İspanya Anarşist Devrimi sırasında faşistler tarafından genç yaşta katledilmiştir.

 
federicogarcialorca
 

Ev Halleri

Yıllar önce İspanyolca öğrenmek maksadı ile gitmiştim kente. Granada imar planına göre kentteki apartmanların önemli bir bölümünün iki katı geçmemesi gerekiyor. Ne var ki kentte iki katlı bina bulmak zor, zira kaçak kat çıkma olayı bizdekini bile geçmiş, minareyi çalan kılıfını da uydurmuş. Şöyle ki: bina girişine Zemin kat yazmış müteahhit efendi. SonrakineGirişkatı, birinci, sonra arakat, ikinciderken, çatı katıek çatıkatı gibi kelime oyunlarıyla iki katlı bina diyerek beş-altı katı çakıvermişler.

Evlerde, genelde Akdeniz kıyılarında gördüğümüz, tembel insanın hayat felsefesi olan siestacılığından dolayı yapılmış, kapatıldığında içeri zerre ışık sızdırmayan panjurlar var. Panjur kapatıldı mı sahte bir gece ortamı oluşturuluyor içeride.

 

261872150
 

Evlere ayakkabı ile giriliyor. Bu da, bizim ülkede saçma sapan bir kompleksle yıllardır sandığımızın aksine, sokakların çok temiz olmasından filan değil, gavurların bize göre çok daha pis olmalarından dolayı (İsabella'nın memleketinden bahsediyoruz).

Kış ayları olmasına karşın kalorifer pek yakılmıyor. Ne var ki fayansla, porselenle döşenmiş evler her zaman dışarıdan daha soğuk. Bunun sonucunda da insanlar evlerin içinde 'bata' denilen kalın roblarla dolaşıyor. Hatta sık sık gördüğüm komşu ziyaretleri bile çocuğundan yaşlısına, batalarla gerçekleştiriliyor.

Komşu ziyaretleri dedik de, bazen evleri karıştırıyordum. Zira genelde, evde bizim ahaliden daha çok komşuları gördüğüm oluyordu. Ayrıca komşu dediğimiz türün ne gecesi var ne gündüzü, saat sabahın körü evde komşu, gecenin üçü evde komşu! İki kat aşağıdaki evine inmek yerine bizim evdeki kanepede uyuyanına bile rastlayınca ‘oha!’ demekten kendimi alamıyordum. Bizim komşuluk ilişkilerinin bitmesine sevinir hale geldim orada komşu terörüne maruz kaldıktan sonra.

 

desayuno
 

Yeme içme düzeni de berbat. Kahvaltıdan kasıt, ekmeğe sürülen margarin yanına da kahve. Hazırladığım kahvaltıyı görünce ufak çaplı bir şok geçiriyorlar. Hele kahvaltıda zeytin yemem ikinci bir şok dalgası. Akşam yemeği hafif oluyor bazen, o da geceye hazırlık. Gece 11'den sonra kaç kez yağlı yağlı kızartmalar yapıldığına şahit oldum, içim kalktı resmen. Hayır bünyeleri de alışmış, obez de olmuyor keratalar. Gerçi siesta yaptıkları için sabaha kadar muhabbet, eğlence, yakıyorlar galiba.

 

masa1
masa2

Masa genel görünüm ve gizlenmiş alttan gelen sıcak ölüm

 

Enteresan bir durum da her evin salonunda sehpa yerine büyükçe bir masa var. Yemek yerken, kitap okurken kullanılan bu masanın altında ise küçük bir ısıtıcı mevcut. Yani her daim ayakları ısıtmak mümkün. Ayrıca oldukça kalın olan masa örtüsünü de üzerine çekerek, yemeği yedikten hemen sonra sıcaklığın da etkisiyle uyuyakalarak olası bir kalp krizi geçirme riski söz konusu. Bizler için fevkalade sakıncalı bir durum.

Alışık olmayan götte don durmayacağı için bu hayat tarzına hiç bir zaman uymadım, uyamadım. Siesta alışkanlığım olmadığı için uyuyamadım ama herkes öğle saatlerinde horul horul uyurken göz kapaklarım ağırlaşmadı desem yalan söylemiş olurum.

 

Real Madrid Gerçeği

Evimiz ahalisi mama (anne), tita (teyze) ve konyo (kız) olarak tertiplenmiş, kızlarına 'konyo' diye hitap ettikleri için öyle söyledim ama sanırım pis manası var bu deyişin[1]. Mama, bitirmekte olduğu şarabı ile ideal anne tipine oldukça yakın bir profil çiziyor. Ara ara balkondaki güvercin tayfasına feci şekilde saydırıyor. Koyu bir Barça taraftarı olmasından dolayı da Maurinho ve Ronaldo’yu her gördüğünde, ettiği ağza alınmayacak küfürleri duyduğunuzda kadının hayal gücüne şapka çıkartmamak elde değil.

İspanya’da aynı gün olan maçların birisini normal, diğerini ise şifreli yayınla veriyorlar. O yüzden çocukluğumdan beri tuttuğum Barça maçlarını izlemek için iki haftada bir bara gitmek durumunda kalıyoruz.

 

Barca-2011
 

Bir şişe şarap söylüyorum ivedi, hemen itiraz ediyor: - Çok içiyorsun! - Asla içmem, diyorum. Tereddüt ettiğini görünce de ‘su içmem’[2]diye ekliyorum, gülmeye başlıyor. - Yalnız başına içiyorsun odanda, diye kızıyor. ‘Sağlıklı değil bu.’ Alkolik misin diyecek ama demiyor. - Hiç olur mu mama? diye yanıtlıyorum, ‘internet ortamındaki arkadaşlarla karşılıklı kadeh tokuşturuyoruz bilakis.’ Her şeye bir cevabım var elbette. - Burada bir sıkıntın, sorunun var mı? sorusunda evi kastettiğini anlamama rağmen: - Psikolojik problemlerim var, der demez paparayı yiyiveriyorum, - Ben onu mu sordum dalgacı herif, ne halin varsa gör!

Bu sırada şarabın çoğunu o içince ikinci bir şişe daha söylüyorum. Şişe gelince de bir anlık dalgınlığımdan yararlanıp 'dur-mur' demeye kalmadan araya milyon tane tapas sokuşturuveriyor şerefsizler. 'Şişe açtırıyorsunuz, usuldendir' deyip göz kırparak uzaklaşıyor utanmadan barmen efendi.

 

 

İyi Aile Çocuğu, söz konusu replik 36'24"te

Maça Real iyi başlayınca biraz geriliyoruz, aslında gerginliğin nedeni Maurinho’nun bir haftadır verdiği iğrenç demeçler. Bir önceki maçta bir araba dayak yememize rağmen Pepe, Marcello gibi çirkef oyuncuların karttan yoksun kalmaları, buna karşın Maurinho’nun yaptığı mağdur edebiyatı sonucunda sinirlerimiz gergin. Nitekim maçın henüz 15. dakikasında gerginliği alsın diyerek boşalattığımız şişe neticesinde kafası güzelleşen Mama, Maurinho’nun aslında bir kertenkele dönmesi, validesinin ise Portekiz’in en ünlü sahne ve ses sanatçısı (fado değil ama), zavallı Ronaldo’nunsa ameliyatla sonradan erkek olduğu gibi ilginç detaylar vermeye başlıyor.

Yan masalardakiler bu tür iltifatları daha önceden duymamış olacaklar ki, maçı değil de şaşkınlıkla bizi izlemeye başlıyorlar. Neyse ki mahalledeyiz de herkes Mamayı tanıyor diye düşünüyorum, zira kenttekilerin çoğunluğu, yaşadıkları Endülüs ezikliğinden midir bilinmez, Real’i destekliyor. Ben yine de ne olur ne olmaz diye şarap şişesini kendime doğru yaklaştırıyorum, neticede deplasmandayız. Sandalyeyi de şöyle bir tartıyorum, sağlam.

Real’e golleri çakınca keyfimiz iyice yerine geliyor. Şişenin ise gözlerimin önünde büyük bir hızla eriyip bitmesine hayret ediyorum bir yandan da.

Bana çok içiyorsun diyene de bakın!

Hem ben içime çekmiyorum ki, dudak tiryakisiyim.

 

Dipnotlar:

[1] coño, daha sonra öğrendiğim üzere küfürlü bir hitap şekli. Kadına kullanıldığında onun  cinsel organı, diğer kullanım şekli bizdeki sinkafa benziyor.

[2] İyi Aile Çocuğu, yön. Osman F. Seden 1978

Paylaşım için

Terms & Conditions  |  Privacy Policy

Gezenti 2018 © All Rights Reserved