NEREDE NE İÇİLİR? ORTA AMERİKA

MEKSİKA

 

"Para todo mal, mezcal, y para todo bien, también.

“Her şey kötü, mezcal, ve sonra da her şey güzel.”

 

Meksika denince akla derhal tekila gelir. Peki, tekilanın bir mezcal (mescal) çeşidi olduğunu biliyor muydunuz?

 

Mescal agave bitkisinin fermantasyonuna müteakiben damıtılmasından elde edilen bir içkidir. Bu kelime etimolojik olarak Aztekçe, ‘çok pişmiş agave’ anlamına gelen mexcali (okunuşu mezkali) kelimesinden geliyor. Mezcal üretiminin en önemli yeri Oaxaca bölgesidir. Bölgede bulunan bir çok üretim yerinde farklı tatlarda 30 ile 70 arasındaki alkol derecelerine sahip mezcaller üretilmektedir. Bunların en popüler olanları da içinde kurt ihtiva edenleri olsa gerek. Sanılanın aksine bütün mezcal çeşitlerinde kurtun olması şart değil. Kurtların konulma nedeni ise müphem: mezcale tat verdiği için koyuluyor diyenler de var, buna bir tür pazarlama taktiği diyenler de.

 

IMG_8508

Oaxaca pazarında (mercado) mezcal dükkanı

 

Mescal genelde düz bir biçimde içilir veya kokteyllerde kullanılır. Mezcal tadımları buse alma biçiminde küçük bardaklardan yapılır.

 

Tekila ise Guadalajara’nın 65 km uzağındaki Tequila kentinde üretilir. Tıpkı, bir brendi çeşidi olan konyağın isim hakkını alan Cognac yöresi gibi tekila da kentin ismiyle anılmaktadır ve popülaritesi konyakla yarışacak düzeydedir. Kaliteli tekilaların düz bir biçimde içilmesi tavsiye edilirken, daha ucuz yollu kafa bulmak isteyenler için limon-tuz ve fondip seçeneği sunulmaktadır.

 

IMG_8499

Mezcal üretim yeri. Solda agaveler.

 

Çeşitleri:

 

  • Blanco: Genelde taze yani en fazla iki aylık. Renksiz olurlar.

  • Reposado: 2-12 aylıktır.

  • Añejo: Yaşlı demektir. 1-3 yıllıktır.

  • Extra Añejo: 3 yıldan fazla dinlendirilmiştir.

Kahlua Meksika’da üretilen kahve likörüdür. Bir çok kokteylin yapımında kullanılır.

 

IMG_8723

Poş dükkanı, Merida

 

Pox (poş diye okunuyor), genelde Chiapas yöresinde üretilen Maya döneminden günümüze gelmiş mısır, şeker kamışı ve buğday karışımının damıtılmasından yapılan bir içkidir. Meksika’da da çok bilinen bir içki değildir.

 

Charanda, rom benzeri pek de yaygın olmayan bir içki. 

 

Pulque, bir çeşit agave türü olan maguey bitkisinden üretilen süt renkli bir içki. Turizmle beraber tüketimi de artan pulque üretimi bir Aztek geleneğidir.

 

ROM

 

"The chief fuddling they make in the island is Rumbullion, alias Kill-Divil, and this is made of sugar canes distilled, a hot, hellish, and terrible liquor." 

 

Barbados’ta 1651 yılına tarihlenen bir dokümanda ‘Rumbillion’u yani ‘Rom’u, Şeytan Öldüren (kill-devil) berbat bir içki olarak tanımlıyor. Şeker kamışı ve/ya melas suyunun damıtılmasından elde edilen içki korsanlar, daha geniş bir bakış açısıyla denizcilerle özdeşleşerek popülaritesini kazanmıştır (1655 yılında İngiliz Donanması denizcilere Fransız brendisi yerine rom vermeye başlıyor. 1704 yılında ise İngiliz Amirali Vernon içindeki şeker kamışı özünün denizcilere enerji verdiği düşüncesi ile günde iki kez rom verilmesi kuralını getirmiş, ‘tot’ denilen bu uygulama 1970 yılına kadar devam etmiş).

 

IMG_9237

 

Bütün Karayipleri etkisi altına aldığı için Rom ana başlığı ile ülkeleri ara başlık olarak vermekte yarar gördüm. Zira birazdan bahsedeceğim bütün Orta Amerika ülkelerinde rom kültürü hakim.

 

Rumbillion adının Karayip yerlilerinin kullandığı bir kelimeden türediğini söyleyenler olsa da bu oldukça tartışmalı ve muallak bir konu. Tartışma yalnızca etimoloji ile kalmıyor. Köken olarak bu içkinin ilk kez Hindistan’da üretildiği de söyleniyor. Hatta daha da ilginci, zamanın büyük şeker üreticisi olan Kıbrıs adasının o zamanki kralı I. Peter (Pierre I de Lusignan)’ın 1364’te yapılan Krakow Kongresindeki soylulara sunmak üzere yanında götürdüğü içkinin rom olduğu ileri sürülüyor. Keza Malayların ürettiği ‘Brum’ adlı şeker bazlı içkinin oldukça eski tarihli olduğu da biliniyor. Ancak bu içkinin fermente mi yoksa distile mi olduğu belirsiz. 

 

Genelde en az bir yıl dinlendirilen romun çeşitlerine geçelim:

 

  • Açık ya da renksiz olanlar: light, silver veya white olarak da bilinirler.

  • Altın rengi rom: amber rom olarak da bilinirler, burbon fıçılarda bekletilirler.

  • Koyu rom: genelde karamelize şeker veya molastan üretildikleri için renkleri koyu olur. Uzun sürelerde fıçılarda dinlendirilirler.

  • Çeşnili (flavoured) rom: genelde 40 derecenin altında olan bu tür içinde çeşitli meyvelerin özüyle harmanlarırlar.

  • Baharatlı rom: baharat, karamel, tarçın, karanfil ve hatta anasonlu olabilirler.

  • Yüksek alkollü romlar: 40-80 derece alkol oranına sahiptirler.

  • Değerli olanlar: Premium diye adlandırılan bu tür genelde butik üreticilerin özenle üretip yıllandırdıkları, çeşitli karakterlere sahip romlardır.

İspanyolcada ise bu içkiye ron deniliyor.

 

IMG_9059
IMG_8584

Meksika dışında üretimi olmadığından bütün Orta Amerika'da şarap fiyatları yüksek, sağda Chiapas'ta bir restoran

 

KÜBA

Romla ilgili öykümü Küba yazısında anlatmıştım (hatırlamak için tıklayınız).

 

BELİZE:

 

Daha çok Karayip kültürü etkisinde kalmış olan Belize’nin de en çok tüketilen içeceklerinin başında elbette ki rom geliyor. Ülkede üretimi yapılan çeşnili romlar daha popüler, sonrasında beyaz ve altın rom tüketimi geliyor. Belize’nin pahalı bir yer olduğunu belirtmekte yarar var.

 

IMG_8776
IMG_8816

 

GUETAMALA

 

Dünyanın en pahalı romlarından olan Zacapa hali hazırda pahalı bir ülke olan Guetamala’da da el yakıyor. Özellikle 23 yıllık Zacapa dünyadaki popülaritesinin artmasından mıdır, sert fiyatlarla satılıyor. Ama şirketin rom severlere Botran adında daha ucuz bir alternatifi var. Botranların da 8, 12, 15, 18 vs yıllıkları mevcut. Aguardiente de sevilerek tüketilen diğer bir içki.

 

IMG_8844
IMG_8900

 

Adını İspanyolcada su anlamına gelen agua ve yanan anlamına gelen ardiente kısaca ateş-suyu demek. Alkol derecesi 29 ile 60 arasında değişen bu içki, meyve, sebze, şeker kamışı posasının fermantasyonunun distilasyonu sonrasında elde ediliyor.

 

EL SALVADOR

 

Ülkede üretilen aguardiente daha yaygın olarak tüketiliyor gibi. Rom üretimi de mevcut.

 

IMG_9065
IMG_9064

 

HONDURAS

 

Burada da aguardiente üretimi var. Ama kendi üretimi olan rom yok. Bir de büyük ihtimalle yerli geleneği olarak ottan yapılan veya içinde ot olan yerel bir içkileri var ama bu pek yaygın değil. 

 

 

NİKARAGUA

 

Aguardiente üretiminin yanı sıra 2017 yılında uluslararası bir yarışmada ödülü alınca iyice ünlenen ve yaygınlaşan Flor de Caña şirketi romda ülkenin bütün pazarını ele geçirmiş gibi.

 

KOSTA RİKA

 

Ülkede aguardiente ve rom üretimi mevcut. Kosta Rika pahalılığı ile ün yapmış diye belirtmekte yarar var.

 

IMG_9164
IMG_9194
IMG_9495

Gifiti, Honduras. Flor de Caña, Nikaragua. Casique, Kosta Rika

 

PANAMA

 

Bocas del Toro adasında bisiklet kiralayıp kıyıdaki yoldan adayı keşfe çıkmıştım. Bir süre sonra ıssız gibi görünen plajda bir tane plaj barına denk geliyorum. Ortamda dum-tıs boktan bir müzik, yine de barmene soruyorum “Panama yapımı hangi romunuz var?” diye. “Yok” diyor. “Hiç mi yok?” aşamasına gelmeden hemen uzuyorum. Şansıma ilerde bir yer daha buluyorum. Burada bina, seviçe ve sessizlik var.

 

IMG_9510
IMG_9515

 

Yine aynı soruyu soruyorum. “Var” abi diyor eleman, “Bacardimiz var.” “Oğlum” diyorum “Bacardi Panama üretimi mi?” O şişeyi çevirirken ben de hikayeyi anlatmaya başlıyorum:

 

İlk kez 1862 yılında Küba’da Barselona doğumlu bir şarap üreticisi olan Don Facundo Bacardi Masso adlı şahıs tarafından üretilmiştir. Küba devrimi sonrasında ise Fidel’le zıtlaşıp ABD’ye kapağı atan şirket merkezini de Bermuda’ya taşımış. Ne var ki Küba aynı adı kullanarak rom üretimine devam edince mahkemelik oluyorlar ve neticede Küba ürettiği romun ismini değiştirmek zorunda kalıyor. 

 

“Kısaca” diyorum, “bunlar yavşak karşı-devrimcilerden başka da birşey değil. Sen bana Panama romu ver.”

 

IMG_9511

 

Küba Libre (Özgür Küba) denilen berbat kokteyl ise hikayeye göre ABD’nin Küba’yı güya İspanya’dan kurtarması (yani Küba’ya çökmesi) sırasında ABD’li denizciler tarafından bulunmuş. 

 

Madem Bacardi dedik, bir atasözü ile yazımızı sonlandıralım: “Biri içer biri Bacardi, kıyamet ondan kopardi.”

 

AZ BİLİNEN KİMİ FUTBOL FİLMLERİ

Két Félidö a Pokolban / Cehennemde İki Devre, 1961 Zoltan Fabri'nin yönettiği film, konusunu 'Ölüm Maçı' olarak adlandırılan ve Kiev'de işgalci Nazilerle Sovyet vatandaşları arasında yapılan maçın hikayesinden alıyor. 1942 yılında yapıldığı söylenen bu maçla ilgili çeşitli teoriler vardır. Kimisi bunun bir Sovyet propagandası olduğunu söylerken kimisi de ateş olmayan yerden duman çıkmaz mantığıyla bu maçın yapıldığını iddia eder. Maçı 5-3 Kiev karması olan FC Start kazanır. Filmde ise Hitler'in doğum gününde Naziler esir tuttukları futbolcularla bir maç ayarlar. Bunu kaçmak için bir fırsat olarak kullanmak isteyen futbolcular yakalanır ve maçı yapmaya zorlanırlar.

220px-Death_match_bill
  Bu filmin bir sonraki versiyonu da bizde Zafere Kaçış adıyla gösterilen 1981 yapımı Victory filmidir. Bu filmde Michael Caine, Sylvester Stallone ve Max von Sydow gibi ünlü aktörlerin yanı sıra Pelé, Osvaldo Ardiles, Bobby Moore gibi eski futbol yıldızları da yer almıştır. Ancak Fabri’nin filminin aksine bu Holivud filminde mutlu son vardır.

Kardeşi askeri cunta tarafından katledilen Ardiles'in hareketi

Coup de Tete, 1979 François Perrin, Trincamp adlı ufak bir kentin takımında futbol oynamaktadır. Geçimsiz biri olan Perrin takımın yıldızı ile kavga edince kentte persona non grata ilan edilir. Ancak yıldız sakatlanınca ona ihtiyaç duyulur ve çıktığı kritik maçta yıldızlaşınca bir anda kentin gözdesi olur. Ama atalarımızın dediği gibi atın intikamı da pis olur.

Birbirinden çok farklı türden filmlere imza atan Annoud bu filminde, özellikle zamanın Fransa'sının politika-sermaye ve şaibe birlikteliğinin en büyük simgelerinden olan Saint Etienne takımının çıkışına da gönderme yapıyor (konuyla ilgili Belmondo'nun oynadığı Le Corps de Mon Enemy adlı bir film daha var). Futbol sahası çekimlerinin zorluğundan dolayı futbol hastaları genelde futbolla ilgili filmlere pek sıcak bakmaz ama kısa saha görüntüleri tatmin edici bir tat yakalıyor gibi.

Al Doilea Joc / İkinci Maç, 2014 Romanya yeni dalga yönetmenlerinden Corneliu Porumboi, bu şahane deneysel filmiyle bizleri Hagi'nin de formasını giydiği Steau Bükreş'le Lucescu yönetimindeki Dinamo Bükreş arasında 3 Aralık 1988 tarihinde oynanan derbiye götürüyor. Sabit kamera ile bizlere kar altında (ısrarla) oynatılan bütün maçı eski bir TV ekranından (video kaydı) izletirken, maçın hakemi olan babası Adrian Porumboi'ya sorduğu sorularla Çavuşesku yönetimindeki Romanya'nın sosyalist rejimini ve birisi asker diğeri ise (gizli) polis örgütünün olan iki takımın futbol maçı görüntüsündeki politik çekişmelerini sorgulamaya davet ediyor. Futbol ve politikayı takip edenlerin hiç sıkılmadan izleyebileceği, onlarca detayı barındıran bir başyapıttır.

  Gmar Gavi'a / Kupa Finali, 1991 1982'de işgal altındaki Filistin'de geçen filmde FKÖ'lü gerillalar İsrailli bir çavuşu kaçırırlar. Çavuş 1982'de İspanya'da yapılacak olan Dünya Kupasına gitmek için gün sayıyordur ve biletleri de önceden almıştır. Birbirlerine çok yakın dilleri olmasına karşın anlaşamayan düşmanların anlaşma zemini futbol olacaktır. Yönetmenliğini Eran Riklis'in yaptığı ve 2001 yılında Ankara'da İsrail Film Günlerinde gösterilen filmin başrol oyuncusu Moşe İvgi gösterimden sonra söyleşiye kalmıştı. Dangoz kimi seyircilerin: 'ülkemizi beğendiniz mi, yemekler nasıl' gibi saçma sapan sorularına sinirlenip kendi kendime: 'Burası Ankara lan!' diyerek, Ankara seyircisinin 'ününü' kurtarmak için İvgi'ye 1982'de hangi takımı tuttuğunu sormuştum.

cupf
i
  O anda kırılma gerçekleşmişti ve sanal ile gerçeklik arasındaki ilişki kurulmuştu: Zira kararan beyaz perdenin önündeki spotta İvgi, utana sıkıla futbolla hiç alakası olmadığını samimi bir şekilde itiraf etmişti. Film boyunca o futbol aşığı çavuşun aslında bir kandırıkçı, yani oyuncu olduğu ortaya çıktı.   Ofsayt, 2006 Cafer Panahi'nin filminde, 2006 Dünya Kupası elemelerinde İran-Bahreyn maçına girmek isterken yakalanan futbol hastası genç kızların hikayesi anlatılıyor. Panahi, futbolu bir metafor olarak kullanarak kadınların İran İslam Cumhuriyetinde gördüğü ayrımcılığa dikkat çekmek için çektiği filmde, bir yandan sahte bir senaryo ile İslami otoriteden izin alırken, diğer yandan ufak bir dijital video kamera yardımıyla kimi sahneleri gerçekten de eleme maçında olmak üzere filmi 39 gün içerisinde çekiyor. Filmden sonra feminist bir grup maçlarda 'Ofsaytta kalmak istemiyoruz!' pankartı ile stadyumlara gitmeye başlıyor ve elbette ki film İran'da yasaklanıyor.  
Offside-2006
  Filmin konusuna gelirsek: stadyumlara girmesi zinhar yasak olan genç kızlar girişte veya stadın içinde polis ve askerler tarafından yakalanır. Akabinde stadın içinde, tribün arkasındaki bir polis bariyerinde tutulurlar. Bu sırada kızlar onları tutan askerlerle girdikleri diyaloglarda kadın erkek ayrımcılığını sorgular ve askerlerin kafasını karıştırırlar. Hatta bunlardan birisi kadın futbol takımında oynamaktadır. Yer yer gerilen ilişkilerinin sonunda maçın bitmesine yakın Ahlak Zaptiye'sine gönderilmek üzere bir minibüse doldurulurlar. İçeride ise minibüsün radyosundan heyecanla bu ölüm-kalım müsabakasını takip etmektedirler. Yönetmen Cafar Panahi'nin İran'dan çıkış yasağı vardır ve kendisine film yapma yasağı konmuştur. Tanıdık geliyor mu?

Paylaşım için

FUTBOL VE ÜTOPYALARIN ÖLÜMÜ II

III. BÖLÜM - YAŞIN ve MODERN KALECİLİĞİN DOĞUŞU

İnek Şaban filminde Fenerbahçe’nin kalecisi Bülent, Pelé’nin de oynadığı zamanın ünlü Cosmos takımına transfer olacağı vaadiyle kandırılır ve New York’a kaçar. Bu sırada başlık parası biriktirmek için Almanya’ya gurbete gitmekte olan manav Şaban’ın Bülent’le olan benzerliğinden dolayı Bülent zannedilerek zorla Fenerbahçe’nin kalesine geçirtilmesi konu edilir. Mafya tarafından korunan ve kontrol edilen futbol takımının, sakarlıklarıyla başarılı olan kalecisi Şaban zamanla bıçkın bir gangstere dönüşecektir. Ne var ki gerçek kaleci Bülent’in dönmesiyle işler karışır.

 

 

Mafya-politika-futbol üçgeninin ele alındığı bu şahane film aslında konusunu Semyon Timoşenko’nun yönettiği, 1936 SSCB yapımı Vratar (Kaleci) filminden almıştır. Havada yakaladığı karpuzların insanlar tarafından hayranlıkla seyredildiği bir sırada tesadüfen keşfedilen Anton Kandidov’un Torpedo adlı futbol takımının kalecisi yapılması ve başarısıyla ulusal takıma çağrılması konu edilir. Dünyada ilk defa kalecinin öneminin vurgulandığı bu filmin sonunda Kandidov son dakikada rakipleri olan Bufalo adlı, İskoç etekli, İtalyan görünümlü bir ülkenin milli takımının kazandığı penaltıyı kurtarmasına müteakip, topla bütün sahayı kat eder ve golü atarak kahraman olur!

Keza filmin sonunda çalan şarkıda: “Hey kaleci, savaşa hazırlan. Sen kalenin bekçisisin. Arkandakileri düşün, cephe hattı pusuda bekliyor.” sözleri geçmektedir.

 

 

Film çekildiği sırada 7 yaşında olan Yaşın’ın bu filmi izleyip izlemediğini ve kaleci olmasında bu  filmin onu etkileyip etkilemediğini bilemiyoruz. Modern anlamda kaleciliğin babası olan ve 20. yüzyılın tartışmasız en iyi kalecisi olan Lev Yaşın’ın resminin Rusya 2018 Dünya Kupası posterinde kullanılmasını saygıyla karşıladık.

Bizde sanki ‘I’ harfi yokmuş gibi ismi yanlış telaffuz edilen Lev Yaşın, adından ve soyadından de anlaşılacağı gibi Yahudi kökenli bir Sovyet yurttaşıydı. Dönemin savaş koşullarından dolayı çocukluğunu yaşayamamış, Sovyet halkının, deri kemerlerini kaynatıp suyunu içtiği Nazi kuşatması sırasında henüz 13 yaşındayken silah fabrikasında mermi üretimi bölümünde çalışmaya başlamıştır. 18 yaşına geldiğinde sağlığı kötüye gidince Moskova’daki askeri bir fabrikaya nakledilmesi O’nun hayatında bir dönüm noktası olmuştur. Fabrikanın futbol takımında kalecilik yaparken tesadüfen Dinamo Moskovalı otoriteler tarafından görülür ve Dinamo’nun genç takımına alınır.

 
world-cup-poster (3)
Òðóäíûé ìÿ÷

 

Genel olarak yedektedir ve ne var ki çıktığı iki lig maçında başarısız olunca özgüveni sarsılır. Bir yandan da Dinamo’nun buz hokeyi takımında kalecilik yapmaktadır. Bu takımla 1953 yılında SSCB kupasını kazanınca özgüveni yerine gelir ve hokey milli takımını reddederek tekrar futbola döner.

Ve dünya yepyeni bir kaleci anlayışı ile karşı karşıyadır artık. O zamana kadar kaleciler kale çizgisinden ayrılmıyor, üzerine gelen forvetin şut çekmesini bekliyordu. Yaşın forvetin üzerine doğru koşarak açı daraltmayı ilk uygulayan kaleci idi. Bunun yanı sıra takım arkadaşlarını sürekli bağırarak motive ederdi, adam kaçırmamaları konusunda uyarırdı. Falsolu gelen, tutmak için riskli olabilecek topları yumruklamak, bir defans oyuncusu gibi, ceza alanı dışına çıkarak topu ayakla uzaklaştırmak, ceza sahası çizgisine kadar çıkarak havadan gelen topları yakalamak ve yakaladığı topu çabuk biçimde kullanarak takımını kontratağa çıkartmak gibi günümüzde kalecilerin yaptığı rutin uygulamaları ilk kez yaparak modern kaleciliğe kişiliğini vermiş büyük bir futbol devrimcisidir.

 

 

1956 Melbourne Olimpiyatlarında milli takımla altın madalyayı aldığında kalesinde sadece iki gol görmüştür, 1958’deki Dünya Kupasında ise bütün dünya artık O’nu tanımaktadır. 1962 Şili Dünya Kupasında yediği talihsiz goller sonucu Fransız gazeteleri artık O’nun kariyerinin bittiğini yazmıştır. Gerçekten de SSCB Kolombiya karşısında 4-1 öndeyken, birisi Dünya Kupalarında atılan tek korner golü olmak üzere 3 gol birden yemişti. Yine çıktığı çeyrek finalde bu kez Şili’ye 2-1 yenilirler. Ev sahibinin galibiyet golünü atan Rojas büyük bir centilmenlik örneği göstererek gol sevinci yaşamaz, gider bu büyük kaleciye sarılır.

Yaşın ise “Bir kaleci yediği golden sonra nasıl üzüntü duymaz, acı çekmez! Eğer sakin kalıyorsa bu onun sonu demektir. Geçmişte ne yapmış olursa olsun, onun bir geleceği yoktur.” diyerek kısa zamanda toparlanır ve 1963 yılında Baloon d’Or (yılın en iyi futbolcusu ödülü olan Altın Top) ödülünü almaya layık görülür. Bu ödül tarihi boyunca sadece bir kez bir kaleciye verilmiştir.

 
Lev-Yashin-ballon-dor

 

Siyah forma giydiği ve rakip forvetler tarafından sekiz kollu gibi göründüğünden ‘Kara Örümcek‘ lakabını almıştır ama çoğu seveni O’na ‘Kara Panter’ der. Taktığı kepini ise tılsımı olarak tanımlamaktadır. Günde yarım paket sigara içtiğini asla saklamaz hatta başarısının sırrı sorulduğunda ‘maçtan önce içtiğim bir dal sigara ile sinirlerimi gevşetirim, sert bir alkolle de kaslarımı güçlendiririm.’ diye yanıtlamıştır.

SSCB 1960 yılında ilk kez düzenlenen Avrupa Şampiyonasını kazandıktan sonra Real Madrid’in o dönemki başkanı Santiago Barnabeu: “Ona istediği parayı ödemeye hazırım. Ailemin tüm mücevherlerini satıp borca girmem gerekse bile onu almak isterdim. Ancak Bay Yashın için biçilebilecek bir değer yok, tıpkı Prado Müzesi’nde duran ünlü ressamların tabloları gibi…” Asla paragöz birisi olmayan Yaşın 20 yıl boyunca Dinamo Moskova’da oynamıştır ve o kadar başarısına rağmen prim istemeye bile utanan bir karakterdedir. Puşkaş’la birlikte yedikleri yemek sonrasında hesabı ödemek isteyen Puşkaş’ın cüzdanındaki meblağı gördüğünde ‘hayatımda bu kadar çok parayı bir arada görmedim’ demiştir bütün naifliğiyle. SSCB devleti 1964’te Yaşın ailesine küçük bir ev tahsis eder ki eşi halen o küçük dairede oturmaktadır. Son kez oynadığı 1966 Dünya Kupasında takımının yarı finale çıkmasında büyük rol oynar.

270’ten fazla maçta kalesini gole kapatmış, 150’den fazla penaltı kurtararak imkansız bir rekora imza atmıştır. 1967’de kendisine Lenin Nişanı verilir.

 
yashin

 

Sağlığı 1980’lerde yine kötüleşmeye başlar. 1984’te bir ayağı kesilir. Yaşın’ın 60. yaş gününde 22 Ekim 1989’da Dinamo Moskova’nın O’nun onuruna düzenlediği karma maçta, tıpkı yüz bin kişinin izlediği 1971’deki jübilesinde olduğu gibi Eusebio, Beckenbauer, Bobby Charlton Dünya Karmasında yerini alır. O ise maçı eşi Valentina ile kenardan izler. Maçtan sonra üstü açık bir araba onu alır ve sevgi gösterileri eşliğinde pistte dolaştırır. 1990’da, Nazilerin kuşatma günlerinin kötü beslenme koşullarından kalan mide rahatsızlığının kansere dönüşmesi sonucu hayata veda eder. Ölmeden bir kaç gün önce Sosyalist İşçi Altın Madalyası‘na layık görülmüştür.

Verilen madalya, o sıralarda uzatmaları oynayan ve bir yıl sonra tarihe karışacak olan Sovyetler Birliği’nin bu sadık ve çok değerli futbol emekçisine, futbol devrimcisine verebileceği en anlamlı madalyaydı.

 

(Высоцкий)Vısotsky’nin O’na hitaben yaptığı şarkı


 

SON BÖLÜM

"Hiçbir zaman nostalji edebiyatı yapıp eskiden her şey daha güzeldi diye iç geçirmiyorum. Hem ben böyle olamayacak kadar futbol bağımlısı birisiyim, bir futbol tutkunuyum. Ama bu, benim futbol gerçekliğini görmeme engel değil ki; futbolun ne kadar ticari bir şeye dönüştüğünü ve onu fakirleştiren bir şirket halini aldığını görüyorum. Hayal gücü ve sevinç becerisi de fakirleşti. Futbol gittikçe bir eğlence olmaktan çıkıp bir zorunluluk halini aldı... ben futbolun bir sanat olduğuna inanıyorum, bir çeşit topla dans, güzelliğin mucizesini yaratan bir beceri."

E. Galeano

 
eduardo-galeano-uruguay

 

Futbol mistik, metafizik ve henüz açıklanamayan olayların döndüğü bir oyun olduğu için bu kadar büyük bir hayran kitlesine sahiptir. Top kaleye bir adım öteyken kaleye girmek istemeyebilir, veya penaltı vuruşunda direğe çarpan bir top bütün fizik kuralları ile dalga geçercesine dönüp dolaşıp kaleye girebilir. Bazı takımlar bazı takımları, aralarındaki güç dengesi ne kadar lehlerine de olsa asla yenemez. Bunu açıklayabilmek adına ‘bu takım bize ters geliyor’ diye kısaca geçiştirilir.

Belli bir kalıba ve sisteme sığmaz, formüle edilemez, sürekli değişir, devinir ve evrilir. Bence en çok, bireylerin oluşturduğu toplumsal bir yapı olan anarşizme benzer. Yani farklı bireylerin farklı karakterlerinin, toplum yapısını bozmadan özgür bir biçimde beraberce yaşadıkları toplumun karakterini belirlemesi gibidir.

 

 

Her ırktan, her cinsiyetten, her boydan ve engelli olan insanlara bile açıktır, herhangi bir kısıtlaması, kıstası yoktur. Genelde iyi oyunculuk tanımı Pelé, Maradona veya Messi gibi kısa veya orta boylu oyuncuların hakimiyetinde görülse bile 1,90'lık forvet Van Basten gibi efsanevi oyuncular da futbola damgalarını vurmuştur. Veya bir kaleci için oldukça kısa boylu sayılabilecek 1,73 metre boyundaki Meksikalı Campos gibi kaleciler de başarılı olabilmiş, milli takıma kadar yükselebilmiştir.

 

Milan'ın efsanevi defansı Tasotti, Costacurta, Baresi, Maldini ve ofsayt taktikleri

 

Futbol oyun biçimleri alanın nasıl değerlendirebileceği tartışmaları ile kendilerini bulmuştur. Küçük ve her zaman su baskınları tehlikesi altında olan Hollanda belki de yaşadığı alanın kısıtlılığından dolayı total futbolun çıktığı iki ülkeden birisi olmuştur. SSCB ise sosyalizm düşüncesi ile kollektif futbol anlayışını öne çıkarmış ve total futbolu eş zamanlı olarak geliştirmiştir. İngiltere ise içinde var olduğu geniş arazilerde mesafeleri kısa zamanda kat etmek için uzun pası ve driplingi kendi oyun tarzına yansıtmıştır. Buna karşın dağlık İskoçya ilk olarak kısa paslarla oynanan bir futbol anlayışını benimsemişti. Tango kültürü ile kendilerini tanımlayan Arjantin topla slalom yapmayı bulmuş, daha kıvrak figürlere sahip Brezilyalı zenciler ise çalım atmayı. Tarih boyunca sürekli işgal edilen veya bunun tehlikesi ile yaşayan İtalya defans futbolunun mucidi olmuş, Avusturya-Macaristan’ın kahve müdavimi aydın Yahudileri ise daha derin bir futbol anlayışını geliştirmişti. Disipliniyle ünlü endüstri devi Almanya’nın makine gibi futbolu ve kendilerine panzer denmesi tesadüf müdür?

 

Başka bir futbol devrimcisi olan 'Çılgın' lakaplı Higuita, kalecilerin de golcü olabileceğini kanıtlamıştır

 

1-2-7 ile başlayan diziliş 4-6-0’a doğru evrilirken, kalesine hapsolmuş kaleciden golcü kaleciye (Higuita), kafası pek çalışmayan kazma ve çakılı defanstan zeki (Baresi), teknik (Maldini), oyun kuran (Backenbauer) ve gol atan defansa, beleşçi yerine golcünün sadece golcü olmadığını gösteren forvete (Van Basten) kadar bütün pozisyonlarda büyük aşamalar gerçekleşti.

İlk zamanlarında ikinci plandayken futbol oyun kurgusundaki en belirleyici kişinin Teknik Direktör olduğu anlaşıldı. 

Şimdilerde en çok tartışılan ise artık devasa bir endüstri haline gelmiş futbolda dönen milyarlarca lira. Başarılı olmak için sadece iyi oyunculara, iyi bir teknik direktöre sahip olmanın bile yetmeyeceği bir alana doğru giden bir oyun bu. Yalnızca en zengin kulüplerin başarılı olabildiği bu platformda Avrupa futbolu diğer kıtalarla arasındaki farkı açmaya çalışıyor. Hatta Avrupa liglerinde bile örneğin İngiltere Ligi ile Polonya Ligi arasında büyük bir uçurum olduğu aşikar.

Acaba zengin olmayan kulüpler veya ülkeler bu uçurumların aşılması için neler yapılabilir diye derin düşüncelere dalıp birlikte çözüm üretmeye mi çalışacaklar yoksa kendimizi kurtarsak yeter gibi, yeni dünyanın popüler yaklaşımı içerisinde devam mı edecekler, göreceğiz.

 

FUTBOL VE ÜTOPYALARIN ÖLÜMÜ I

 

I. BÖLÜM - BREZİLYA

"Ütopyaların dünyası öldü. Bir çıkar toplumunda yaşıyoruz ve futbol da büyük pazarların dünyasına mahkum edilmiş durumda."

Yazımıza sol futbolun mucidi ve sağ futbolun tanımlayıcısı, (tartışmalı) komünist futbol adamı Menotti'nin veciziyle başlamak istedim. Zira kendisi sol futboldan söz ederken; uyguladığı katı disiplin, komando tarzı antrenmanları ve tek adam yönetimi ile faşist cuntanın idaresindeki Arjantin milli takımını, biraz da şike vasıtasıyla şampiyon yapmıştı. 1978 yılında Arjantin’de düzenlenen Dünya Kupası’nda, Peru, averaj hesabı yapan Arjantin’den 6 gol yemiş (şike daha sonra ayyuka çıktı), Brezilya’nin son dakikada attığı gol, hakemin korner atışında top havadayken (!) maçı bitirdiğini söylemesiyle iptal edilmiş ve Brezilya saf dışı bırakılmıştı (Brezilya bütün maçlarını kış aylarının en sert yaşandığı güney kentlerinde yapmıştı).

 

 

Lanet bir faşist olduğundan şüphelendiğimiz Tanrının olası müdahalesi ile, total futboluyla herkesin gönlünü kazanan Hollanda'nın final maçında topunun direkten dönmesi sonucu Arjantin kupayı almıştı. Ama yine Menotti'nin: "Biz ordunun şeref tribünü için değil, insanlar için futbol oynuyoruz. Askeri diktatörlüğü değil, özgürlüğü savunuyoruz... Benim yetenekli futbolcularım diktatörlüğün taktiğini ve sistemin terörünü alt ettiler..." sözleri ile bir başka tartışma platformu açılmıştı.

Dünya kupasının politika ile ilk kirletilmesi değildi bu tabii. 1973 yılındaki SSCB-Şili dünya kupası eleme maçlarını hatırlarsak, Moskova'daki ilk maç 0-0 bitmişti. Şili'de gerçekleşen faşist askeri darbe sonrasında devrimcilerin stadyumlarda toplanıp orada işkence edilmesi ayyuka çıkınca, bu durumu protesto eden SSCB, işkencehaneye dönüşen statlarda rövanş maçına çıkmama kararı almıştı.

 

 

O zamanlar kurallar farklıydı. Diğer takım maça çıkmayacağını duyurmasına karşın Şili takımı stadyumda hazır bulunuyordu. Burası da 7000 mahpusun Atacama Çölünde bir yere nakil edilmesinden sonra futbol için hazırlanan Şili Ulusal Stadyumuydu.  Şili takım kaptanı Valdez aşağılık bir şekilde, sembolik olarak topu olmayan rakibinin boş kalesine göndermiş ve FİFA maçın sonucunu 2-0 olarak tescil etmişti.

Bu maçta Şili takımında bir tek kıpırdamayan futbolcu vardı: Carlos Cazsely! Dünya kupalarında ilk kez uygulanmaya başlayan kırmızı kartı da tarihte ilk gören futbolcu olan Cazsely (kartı gösteren de Doğan Babacan’dı) pasif direniş yöntemleriyle diktatör Pinochet’ye her daim karşı durmasıyla da gönüllere taht kurmuştu.

 

Cazsely bir de klip yapmış zamanında "El Hincha" yani 'Taraftar'

 

Solcu futbolcu demişken, 1978 Dünya Kupasına gitmeyi reddeden iki futbolcu vardı. Efsanevi futbolcu (ve sonrasında teknik adam olan) Cruyff ailesi tehdit edildiği için Arjantin’e gitmekten vazgeçmiş (bu konuda başka söylentiler de var ama asıl neden bu gibi görünüyor), o zamanlarda Maocu olan Breitner ise  daha sert bir tavırla, insanların işkence gördüğü statlarda futbol oynamayı reddettiği için kupaya gitmeyeceğini deklare etmişti (Breitner daha sonra dönmüştür).

Ne Şili’deki işkencelere, ne de 1978 Arjantin'indeki benzer cunta uygulamalarına ses çıkartan batılı ülkeler, SSCB'nin ABD destekli Taliban ordusuna karşı başlattığı Afganistan işgalini bahane ederek 1980 Moskova Olimpiyat Oyunlarını protesto etmişti. Bildiğiniz üzere radikal İslamcı terörizmin doğmasının ve güçlenmesinin müsebbibi ABD’dir.

Sanırım Eduardo Galeano yıllar sonra oradaki savaş suçlarını inceleyen bir mahkeme heyetindeki anılarında aktarmıştı, Afgan bir yobaz mahkemede haykırmış: 'komünistler bizi mahvetti, kızlarımıza okuma yazma öğrettiler!'

 

Dönemin ABD Başkanı Reagan ile öve öve bitiremediği 'Özgürlük Savaşçıları', şimdiki adıyla İŞİD eski adıyla Taliban

Bir başka kepazelik de Uruguay faşist cuntasından çıkan fikirle, Mundalito adıyla düzenledikleri mini dünya kupasına Brezilya, Arjantin, İtalya, Federal Almanya ve Hollanda dahil olmuş, Uruguay 1981'deki finalde Brezilya'yı yenmişti. Buraya kadar futbolu kendi çıkarı için güzel bir biçimde kullandığını düşünen cunta beklemediği bir darbe almış, tribünler maçtan sonra hep birlikte: "diktatörlük bitecek!" diye tezahürat yapmaya başlamıştı.

***

Futbolun ticarileşmesi FİFA'nın başına 1974'te Brezilyalı Havelange'ın gelmesiyle başlar (gerçi bunun iyi yanlarından biri kupaya katılımın artmasıdır, zira 1978'e kadar Afrika, Asya, Kuzey/Orta Amerika sadece birer takımla dünya kupasına katılabiliyordu). Ancak bu en az Brezilya'ya yaramıştır nedense. 1994'e kadar dünya şampiyonu olmayı başaramamışlardı. Ama şampiyon olamasa da Brezilya bütün dünyada sevilen bir takımdı, hep gönüllerin şampiyonuydu. Neden acaba?

 

copa-de-1982-Seleção

 

Röveşata, akrep vuruşu gibi çalım sanatının da nerede ve nasıl çıktığı tartışma konusudur. Kimileri, İngilizcede bisiklet vuruşu, makas vuruşu diye adlandırılan röveşatanın ilk kez Pedro Calomino tarafından 19. yüzyıl sonlarında Peru’da atıldığını iddia ederken, İspanyolcada Chilleno yani Şilili adı verilen hareketin ilk kez 1914 yılında Şili’de bir Bask göçmeni olan Ramon Unzaga Asla tarafından yapıldığını söyler...

Büyük bir ihtimalle futbol İngiltere’de yeniden doğduğu yıllarda topu alanın düz bir şekilde ilerlemesi (dripling) veya pas vermesi biçiminde oynanıyordu, tıpkı ayrıştığı rugby oyunu gibi. Yani uzun yıllar futbolda çalım atma filan yokmuş. Çalımın ise ilk kez Latin Amerikalılar tarafından 20. yüzyılın başlarında atıldığı söylenir. Hatta, Brezilya'da siyah futbolcular beyaz futbolcuları madara etmek için çalım atmayı bulmuştur gibi bir iddia da vardır. 1920'lere kadar Brezilya'da futbol elit bir spordu ve zencilerin bu oyunu oynamaları yasaktı. O yüzden ilk zenci futbolcular kıvırcık saçlarını düzleştirip, yüzlerine pudra sürerek oyunda yer almaya çalışırlarmış. Ta ki, çoğu zenci olan Vasco de Gama takımı Rio kupasını alana dek bu böyle sürmüş.

(Şu an melez ve güzel insanları ile karışık insan toplumunun hoş bir ahengi gibi görünse de, Brezilya'daki ırkçılık sorunu kökleşmiştir. Köleliği en son kaldıran ülkedir Brezilya. Melezleşme de geri zekalı ırkçıların ‘siyahlarla evlenin, çocuk yapın ki siyahların kökünü kurutalım’ tezi ile olmuş ve de iyi olmuştur. E tabii bunun söylendiği yıllarda genetik bilimi hak getire. Bu arada Pelé, 1960'larda Brezilya'da Mercedes marka araba kullanan belki de ilk zenci olduğundan çoğu zaman aracın şoförü sanılmıştır. 'Bir beyaz, sporcu gibi koşar; bir siyah ise hırsız gibi' Brezilya'da hala yaygın bir sözdür.)

 

pele-jairzinho

 

Konumuza dönersek, Brezilya'daki ‘sanat gibi futbol’ anlayışı olan 'futebol arte' ilk kez Brezilya’nın 1950 yılında kendi evinde oynadığı ve finale kadar çıktığı dünya kupasında sahne aldı. Ne var ki Uruguay’a kaybedilen maç sonrası yaşanan trajik ve travmatik durum on yıllar boyunca Brezilya'da hayatın acı bir parçasına dönüşmüştü.

Brezilya bu maçla beraber beyaz formasını bırakıp efsanevi sarı formayı giymeye başlamıştır. Çünkü Brezilya'daki dinsel inanç aslında bir tür fetişizm olarak tanımlanır. Futbolcuların veya idarecilerin hepsi Katolik gibi görünseler de içlerinde Umbanda veya Candomble ritlerinden çıkan dualar veya fetişleri görmek mümkün. Ama bir başka ilginçlik 1958 dünya kupası finalinde ev sahibi İsveç'le oynayacakları maç öncesinde yaşanır. Sarı forma ile oynadıkları müthiş futbolla (mesela o turnuvada SSCB ile yaptıkları maçtaki üç dakikalık bir kesit futbol tarihinin en iyi üç dakikası olarak anılır hala) finale çıkan Brezilya, karşılarında bir başka sarı formalı takımı buluyor ve deplasman takımı olarak başka bir forma giymek zorunda kalıyorlar. O zamanlar futbolun nasıl amatör bir durumda olduğuna dikkatinizi çekerim. Alelacele alışverişe çıkan heyet bir tane mağazada mavi formalar bulur ve alır. Geriye futbolcuları ikna etmek kalmıştı. Bu görev de kafile başkanı Machado de Carvalho’ya düşüyordu. Maç öncesinde futbolcularına hitaben: "Tanrı bizim yanımızda! Bugün tanrının annesi Meryem'in, yani Brezilya'nın sahibinin kuşandığı örtünün rengi olan mavi formayla oynayacağız." diye başlayan bir konuşma yapıyor ve Brezilya, İsveç’i 5-2 mağlup ediyordu.

 

garrincha

Garrincha

 

Takımda yıllarca Pelé ile kıyaslanan Garrincha faktörünü unutmamak gerek. “Brezilyalılar futbol oynamıyor dans ediyor” deyimi de sanırım o yıllarda çıkmış olmalı. "Garrincha futbola bugüne kadar görülmemiş bir sevinç getirdi. Topu her ayağına alıp dansını yapmaya başladığında herkes gülmeye başlıyordu, sadece gülüyordu, içten ve mutlu bir ruh haliyle gülüyordu... Bu, seyircinin salt estetik olana duyulan hayranlığının bir ifadesiydi." diye aktarıyor Nelson Rodrigues.

1955'te oynadıkları hücum futboluyla Real Madrid ile beraber en iyi iki Avrupa takımından biri olarak lanse edilen Stade Reims, kendi evinde Botafogo ile yaptığı dostluk maçını 5-1 kaybetmişti. Maçın son beş dakikasında Botafago antrenörü Moreira oyuncularından sadece topu çevirmelerini, şut atmamalarını istemiş, çünkü büyük ihtimalle adamların evinde beş golden fazla atmak ayıp olur düşüncesi içerisindeymiş. Bir tane futbolcu bu isteği oldukça iyi anlamış olacak ki topu 5 dakika boyunca ayağında tutmayı başarmış! Tam beş dakika topu ondan kimse alamamış. Bu futbolcu da Garrincha Manoel Francisco dos Santos, yani kısaca Mané diye tanınan kişiden başkası değil. Çarpık bacaklı ve sol bacağı 6cm kısa doğmuş bu futbol sanatçısının çok ilginç ve trajik bir hayat hikayesi vardır. Bu arada o zamanlar, bir çok kişi Garrincha’nın Pelé’den çok daha iyi olduğunu düşünüyormuş. Ne var ki Pelé’nin reklam sektörü ile arası her daim iyi olduğundan Pelé daha popüler olmuş diyenlerin sayısı azımsanmayacak kadar çok.

 

 

Brezilya 1962'de ve 1970'de de şampiyon olur. Hele 1970'deki finalde İtalya'yı ezdikleri maçta attıkları o efsanevi paslaşma golü hala hatıralardadır. 1982'ye kadar geçen sıkıntılı süreç ise Tele Santana'nın takımın başına gelmesiyle geçmiş gibidir. Santana tek otorite olacağı konusunda tam yetki almıştır ve Brezilya takımı Zico, Sokrates, Falcao, Eder, Sergio, Carlos ile gelmiş geçmiş en iyi kadrolardan birine sahiptir. Takımdaki hemen herkes gol atabilme becerisine sahiptir. Dansın yanı sıra alamet-i farikaları olan topuk paslarıyla bütün dünyayı büyülemişlerdir. Maradona'nın ilk kez dünya sahnesinde görüldüğü kupada bir önceki şampiyon Arjantin'i 3-1 yenerken Maradona rakibine attığı kasti tekme ile kırımızı kart görmüştür (Menotti ilginç bir biçimde Maradona'yı 78'de oynatmamıştı, onun yerine yaptığı Kempes ısrarı haklı olduğunu göstermişti gerçi). Ne var ki bu muhteşem takım tek kale oynadıkları ve sayısız gol kaçırdıkları maçta catanaccio denen o iğrenç defans futbolunu bulan İtalya'ya mağlup olmuştu. Bu maçtan sonra BBC yorumcusu Bobby Charlton'ın 'bu kadar iyi bir takım bu kadar kötü bir takıma nasıl yenilir' diyerek ağladığı rivayet edilir.

 

Brezilya'nın şiirsel bir futbol oynadığı 82 Dünya Kupasında attığı goller

 

Güzel futbolun ölümüdür bu maç. Zira 2-1 öndeyken Tele Santana çok ilginç bir hareket yapmış ve defans oyuncusunu çıkartıp forvet oyuncusu almıştır. Gerekçesi ise savunmayı ilerde kurarak topu ileride tutmaktı: ‘en iyi savunma hücumdur’. Ama ne yazık ki atılan uzun toplarda adam kaçırıp kalelerinde iki gol birden görmüşler ve kupaya veda etmişlerdi. 1986'da da yine aynı hastalık nüksedip, yani defans oyununu oynayamama, kolay gol yeme ve çok gol kaçırma sonucu Fransa'ya penaltılarla elenince Brezilya'da ‘futebol arte’ yerini 'futebol de resultados' tartışmalarına bıraktı: yani 'sonuç futbolu' daha mı iyi? Bu deneme, Lazaroni'nin başlattığı Dunga dönemi 1990'da Arjantin'in yaptığı catanaccioya takılınca son bulur gibi oldu. Herkes Lazaroni'den nefret etti ama daha sonra gelen Parraeira bu anlayışı biraz daha geliştirerek Dunga'nın yanına eklediği ve futbolculuğundan şüphe duyduğumuz Mazinho ile devam ettirdi. Yani defansa önem ver, kontrollü oyna, gol atamıyorsan yeme. Ve bu sayede 94 dünya kupasını aldıklarında o herkesin hayranlıkla seyrettiği Brezilya takımı artık nostaljik bir görüntünün buğulu bir imgesi olarak hafızalarda yer etmeye mi başlamıştı?

 

II. BÖLÜM - RİO PLATA BÖLGESİ

 

Futbolun, FİFA'nın da resmen kabul etmesiyle ilk kez Çin'de oynandığı, keza orada III.-IV. yy'larda yazılmış futbolun anlatıldığı bir de ansiklopedi olduğu ortaya çıkmıştı. Ancak, yüz yıllar boyunca unutulmuş bu sporun Britanya Orta Çağında tekrardan oynanmaya başlaması, sonra yasaklanması, ama inatla oynanmaya devam edilmesi, yasaklara aldırmaması ve nihayetinde 19. yy'da yaygınlaşması, belirlenen kurallarla bir sisteme oturtulması ile kendisini kabul ettirebilmiştir. Britanya İmparatorluğu'nun hemen her yerde gerek sömürü, gerek politik, gerekse ticari ilişkileri neticesinde de futbolun dünyaya yayılması İngilizler sayesinde olmuştur.

 

220px-Emperor_Taizu_play_Cuju

 

Futbol ilk zamanlarında tıpkı zıt ikizi rugby gibi topu ileriye sürmek mantığıyla oynanan oldukça basit bir oyundu. Rugby ile yollarını ayıran, kaleci dışında elle oynamama kuralı ile birlikte beleşçiliği önleyen, keza ofsaytın da atası olan 6. kuralla beraber biraz daha eli yüzü düzgünleşen futbol, ilk yıllarda 1-2-7 ve 2-2-6 gibi sistemlerle oynanıyordu. Hatta İngiltere'de kitlesel olarak izlenen ilk maçın on üçer forvetle oynandığına dair rivayetler mevcuttur.

Daha sonra ortaya çıkan 2-3-5 sistemi uzun yıllar futbolda uygulanmıştı. İngilizler, daha çok, topu uzun pasla oynama, düz dripling ve sert biçimde oynanan bir 'erkek' sporu gibi görüyordu. Buna karşın İskoçların kısa pası tercih eden oyun sistemleri İngilizlerin oyununu defalarca bozmuştu.

 

127-formation
235-football-formation

 

Avrupa, İngiliz ekolü ile ilerlerken, İngilizler tarafından yeni kıtada tanıtılan ve özellikle Plata Nehri etrafında büyük ilgi ile benimsenen futbol başka bir teknik ve taktiği yaratıyordu. Gambeta adı verilen topla slalom yapma sanatı, kısa paslaşmalar ve hızlı driplinglerden oluşuyordu. Eduardo Galeano'nun işaret ettiği üzere futbol tıpkı tango gibi varoşların dar, düzensiz ve kısıtlı alanlarından doğduğu için, kısıtlı imkanlarla daracık yerlerde oynanırken başka tekniklerin gelişmesine yol açmıştı. Uruguay ve Arjantin bu yeni anlayışla Avrupa hakimiyetine son veriyordu. 1924 Paris Olimpiyat Oyunları finalinde Uruguay Yugoslavya'yı 7-0 yeniyor, 1930'da düzenlenen ilk Dünya Kupası'nı da kazanıyordu.

Fransız yazar Henry de Montherlant: "Karşımızda gerçek futbol var. Bununla kıyaslandığında bizim daha önce bildiğimiz, oynadığımız şey sadece bir öğrenci hobisi." yazmıştı Uruguay'ın o yıl oynadığı futbol ile ilgili.

 

last-of-the-Charruas
andrade

Uruguay'da soyları tükenen Charrùalar ve Andrade gibi zenci futbolcular

 

Uruguay'ın oynadığı bu oyuna La Garra Charrùa deniyordu, yani Charrùa'ların savaş ruhu veya pençesi. Gerçi Uruguay'ın yerli halkı olan Charrùa'lar soykırıma uğrayıp yok edilmişti ama komşularının büyük ihtimalle onları aşağılamak için taktıkları bu isim Uruguaylılar tarafından benimsenmişti. Bu arada Uruguay takımının en iyi oyuncusu Jose Leandro Andrade aynı zamanda futbol tarihinin bilinen ilk siyah futbolcusudur. O zamanlar Uruguay takımı bir çok ülkenin aksine, zencilere takımında yer veriyordu ve bu yüzden kazandıkları bir maç sonrasında Şili Futbol Federasyonu tarafından, 'Afrikalıları oynatıyorlar' denerek FİFA'ya şikayet edilmişlerdi.

Güney Amerika'nın en 'beyaz' iki ülkesinden biri olan Uruguay'da şu an zenci nüfusu %4'tür. Eskiden bu oran %7 idi. Uruguay'ın milli dansı ise ilginç bir biçimde Afrika kökenli candombe'dir (tangoyu kendilerinin bulduğunu iddia ederler ama bu pek itibar görmeyen bir görüştür. Dolayısıyla herhangi bir dansı olmayan Uruguaylıların düğünlerinde Erik Dalı oyununu oynamasının, ülkemizde özellikle okumuş kesim tarafından şaşkınlıkla karşılanmasını şaşkınlıkla karşıladığımı belirteyim. Ne oynayacaktı ki adamlar? Eh bizim okumuşlarımızın Ankara pavyonlarına gitmediği de ayrı bir gerçek, dans nedir ne bilsinler!). Bu arada uzun yıllardır ne Uruguay'da ne de Arjantin'de 'beyaz' olmayan bir futbolcu görebilirsiniz, neden acaba?

 

arguru1930

Çocukken sırf topu var diye takıma aldığımız bebeleri hatırlıyorum da...

 

Bu iki ülke ilk dünya kupası olan 1930 finalinde karşılaştığında kendi toplarıyla oynamak istemiştir. Genelde İtalyan kökenli olan bu varoş bebelerinin inadı karşısında hakem çaresizce maçın ilk yarısının Arjantin, ikinci yarısının ise  Uruguay'ın topuyla oynanmasına karar vermiştir. İlk yarı 2-1 Arjantin üstünlüğündeyken top ikinci yarı değiştirilince Uruguay maçı 4-2 almış, bunun sonucunda Arjantin Uruguay ile bütün ilişkilerini kesmiştir.

Gittikçe beyazlaşan Uruguay futbolu da yıllar içinde İtalyan genlerine kaymış, 1974'te ilk kez gördükleri Hollanda'nın total futbolu karşısında maymuna dönünce tekmelere başvurmuşlar, 1986 ile de isimleri ‘kaval kemiği tekmecileri'ne çıkmıştı. Hem de müthiş oyuncuları Enzo Francescoli'nin varlığına rağmen.

 

 

Uruguaylılar futbollarının gerileme nedenlerinden en büyüğünü sokak futbolunun çökmesi olarak gösteriyorlar. Orta-üst sınıf aileleri çocukları ünlü futbolcular olsun diye büyük paralar döküp altyapıya yazdırıyorlar ama sonuç üç beş kişi dışında pek de iç açıcı olmuyor. Bunun en ilginç örneğini de 2006'da Avustralya'ya elendikleri maçta görüyoruz: Avustralya'nın kilit golünü atan Marco Bresciano oraya göçmüş Uruguaylı fakir bir ailenin çocuğuydu.

Plata nehrinin karşı tarafındakilerin de onlardan pek farkları yok gibi. II. Dünya Savaşına müteakiben Peron'un ülkeyi izole etmesi ile Arjantin'de futbol altın çağını yaşamış ve o tarihten itibaren hayatın merkezine oturmuştu. Ama bu fakir ve kocaman ülke, Güney Amerika'nın İsviçre'si olan Uruguay'la kıyaslandığında çelişkilere daha çok gebe. Ve ne yazık ki fakirlerin kurtuluş yollarından birisi tıpkı Brezilya’da olduğu gibi ünlü bir futbolcu olmaktan geçiyor.

Dolayısıyla Maradona gibi bir tanrının bu fetiş toplumunda tapılmasına şaşacak bir şey yok. Buenos Aires'in en fakir kenar mahallelerinin birinden çıkmış bu ilginç insana Rosario kentindeki 25.000 üyeli kilisede gerçekten de tapıyorlar. Tarihleri Maradona'nın doğum yılı 1960'da başlıyor ve sembolleri D10S (DİOS: tanrı, 10 numara da Maradona). Kilisenin kurucusu Hernan Amez "Pelé futbolun tartışmasız kralı, Maradona ise futbolun tanrısı" diyor ve iyi bir Katolik olduğunu da vurguluyor.

 

Maradona-5
mara

 

Diego Armando'nun neden bu kadar sevildiğini en iyi Eduardo Galeano yazmıştı: "Çünkü O kutsal bir günahkar da ondan. O karanlık bir hayatın azizi, her şeyi ters yapan, hayatta her şeyi kötü yapan, iyi bir yaşamın davranış kurallarını bozan ve asla iyileştirilemeyecek bir hayat süren biriydi, üstelik de ardı ardına gelen facialarla beraber. İnsanlar onun şahsında kendilerini buluyorlar. Bu yüzden de onunla gurur duyuyorlar. Bu da iktidar sahiplerinin zoruna gidiyor; çünkü o da bir güç ama öteki tarafta. Onun gücü halkın onu onurlandırmasından geliyor. O gücünü bir meselenin uğruna koyuyor, hem de para ve silah üzerine kurulu diğer iktidarın en ufak biçimde hoşuna gitmeyen bir meselenin uğruna."

Maradona, Pelé'nin aksine her zaman FİFA karşıtı olmuştur. Futboldaki maçoluğu de sorgulamış ve kimi takım arkadaşları ile dudaktan öpüşmüştü. Uyuşturucu tedavisi olurken kaldığı Küba'dan büyük bir değişimle ayrılmış: "Fidel benim hayatımın en büyük golü" demişti. Fidel de bunun üzerine O'nu "Futbolun Che'si" sözleriyle onurlandırmıştı. 2003'te Bush dahil, Amerikan eyalet ve hükümet başkanlarının da katıldığı Mar del Plata zirvesine alternatif olarak yapılan Halkların Zirvesi'nde Maradona Bush'un bir pislik olduğunu söyleyerek ABD'nin politikalarını eleştirmişti. "Meksika devlet başkanı Vicente Fox bu çıkışa çok kızıp: 'Bu adam ayak tekmesinden iyi anlıyor fakat siyasetten hiçbir bir şey anlamıyor.' Yani herkes bildiği işi yapsın. Bu lafları BA'in en fakir kenar mahallelerinin birinden gelen insana söyleyen güllük gülistanlık bir hayatın içinden çıkıp gelmiş Coca Cola patronu. Ama ister Fox'un hoşuna gitsin, ister gitmesin insanlar onun sözlerinden çok Maradona'nın sözlerine kulak asıyor..." diye aktarıyor Galeano.

 

maradon

 

Çünkü "Biz futbolcular, sürekli üzerimizde çok baskı olduğundan yakınırız. Baskı, günün sonunda ancak evlerine beş peso getirip çocuklarını geçindiremeyen insanların üzerinde olur. Binlerce dolar alıp, sahaya çıkıp oynuyoruz ve ağzımızı açınca stresten bahsediyoruz... Stres bu ülkede, sabahın altısında kalkanlar içindir, lanet olsun ki!" diyor Diego Armando.

Yıllar önce Cantona ve Weah ile birlikte futbolcu sendikası kurma girişiminde bulundu. 1986'daki Meksika Dünya Kupasında Avrupalılar daha rahat izlesin diye öğlen sıcağında 35 derecede yapılan maçların saatlerini sadece O protesto etti. Bir yandan da sıcağa karşın 3-5-2 düzeninde oynayan takımı ile kupayı almasını bildi.

Ancak tüm bunların karşında onun berbat bir antrenör olduğu da su götürmez bir gerçek. 2018 Dünya Kupasında, tribünlerde yaptığı saçma sapan hareketlerle oyunun dışında da olsa kupaya damga vuran isimlerden biri oldu. Bence Arjantin futbolunun Maradona sonrası en büyük sorunu Maradona’sız olamamasıdır. Messi ortaya çıktığında hemen O'nu veliahtı ilan etmiş ve Messi'yi her daim, Dünya Kupası alamazsan en büyük olamazsın gibi bir baskı altında bırakmış ve hem Messi hem de Arjantin futbolu Maradona'nın gölgesinden güneşe çıkamamıştır.

 

marado

Diago Bey n'apıyorsunuz?

 

Antrenörlüğü zamanında da Messi için ‘kensini milli takıma vermiyor’ suçlamasında bulunmuştu. Dolayısıyla 2018’deki turnuvada özellikle ilk maçta bütün kurgu Messi'nin üzerinde olduğundan takım fena halde çuvallamıştı. Sonraki maçlarda antrenör bunu anladığında iş işten geçmişti tabii. Kısa süreli bir turnuvada bu kadar çok futbolcu ve sistem değiştirirsen olacağı buydu. Sampaoli'nin attığı voltalar ve takıma verdiği gerilimi ise hepiniz görmüşsünüzdür.

Messi Barselona'da oynarken genelde rakibin ikili veya üçlü baskısına maruz kalmıyor, zira onu rahatlatan, adam eksilten bir orta saha ve ileri uç var. Arjantin geçmiş örneklerde gördüğümüz gibi (mesela bir kaç yıl önce Brezilya'yı 4-3 yendiklerinde Messi hat-trick yapmıştı) Messi'ye geniş oynama alanı yarattığında başarılı oluyor. Ayrıca Arjantin'in dikine oynayan pozitif futbolunu özlüyorum. Almanya'ya karşı bir önceki finalde oynadıkları gibi oynasalar hep, ne güzel olur. Bunun yolu da ancak gölgede durmayacak, kişilikli bir antrenör yoluyla olur gibime geliyor.

Yoksa, özellikle hayattaki tek mutlulukları uluslararası bir futbol başarısı olan fakir Arjantinliler için bu trajedi devam edecek ve bir tangolarında dediği gibi onlar için:

 

"Hayat hep pislikten ibaretti ve öyle de kalacak."

 

BABUŞKA FIRÇASI

Dilimize 'nine' diye çevirebileceğimiz babuşkalardan, yani Slav kültüründeki yaşlı teyzelerden yenilen fırça, eski sosyalist ülkelerde sıkça rastlanan, günümüzde de halen geçerliliğini koruyan çok eski bir gelenektir. Ben şahsen, yıllar önce post-Sovyet ülkelerini ziyaretimde ilk fırçalarımı yemeye başlar başlamaz olaya uyandım ve akabinde bu sıkıntılı durumdan korunma yollarını aramaya başladım. Ne var ki, yine kısa sürede idrak ettim ki, bundan korunmak imkansıza yakın. O fırça öyle veya böyle yenilecek; din, dil, ırk ayrıt etmeden hem de. Zira, önceleri biz yabancıyız, dil bilmiyoruz, iz bilmiyoruz diye fırça yiyor sanıyorduk. Ama zamanla öğrendik ki babuşka denen tür berbatmış, psikopatmış, manyakmış... Önüne gelen herkesi fırçalarmış...

 

babushka

İlk Fırçalar

 

Bu ülkelerde yenilen ilk fırça, büyük ihtimalle büfeden alınmak istenen su veya meşrubat yüzündendir. Ülkemizdeki alışkanlıktan mütevellit orada da aynını yapmaya koşullanmışsındır. Yani, önce büfenin dışında duran dolaptan suyunu neyini alır, sonra da parasını ödersin değil mi? Değil işte! Buralarda önce parayı bastırıp ne alacağını söylersin, babuşka da büfenin içinden düğmeye basar ve dolabın kapağını pıt diye açar. Elbette babuşkaya sormadan gidip hayvan gibi dolabın kapağını zorlarsan fırçayı da yersin akabinde. Budur.

 

Baktım fırça fırça nereye kadar, derhal bağışıklık sistemimi güçlendirmeye karar verdim. Tamam, dayak filan yersin, onda sıkıntı yok da fırça yemek nedir arkadaş? Seyahate mi çıktık, ortaokul gezisine mi? Paramızla rezil olmanın ne gereği var?

 

Öyle böyle derken zaman içerisinde olaya şerbetlendim ama bunları burada paylaşmayacağım. Herkes insan gibi fırçasını yiyecek ve kendi çözümünü bulacak! Neticede, yıllarca arkadaşlarımla, dostlarımla, dost bilip de arkamdan hançerlendiğim tiplerle de bu ülkeleri ziyarete gittim. Pislik birisi olduğumdan su almaya olsun, tren bileti almaya olsun arkadaşlarımı yolladım. Hayır, ben öğrendim, bunlar da öğrensinler hayatın zorluklarını babında. Yani bir penguenin ilk kez yüzecek olan yavrusunu suya ittirmesi gibi. Boğulan cortlar, yüzebilen hayatta kalır.

 

babuşka1

 

Gerçi bu defa ben demiyorum ama Ufuk abimiz, Sibirya'nın ücra bir garında, sabahın dokuzunda su almak istiyor. 'Rusça su ne demek?' diye soruyor bana, 'abi yapma etme' diyorum, 'emin misin?' 'Evet, eminim' diye kararlılıkla yanıtlıyor. Kurumuş adam, belli. Zira dün gece feci şekilde votka yüklenmiştik, hayal meyal anımsıyorum, susuz tabii. Eh, bu isteği doğal karşılamak gerek ama...

 

'Vada' diyorum. Ufuk (bana aktardığına göre), 'vada, vada' diye, unutmamak için tekrarlayarak büfeye doğru gidiyor. Ama gel gör ki büfedeki babuşka buna öyle pis bakmış ki, o bakışın akabinde 'vada' kelimesi Ufuk'un aklından puf diye uçmuş ve akabinde gelen heyecanla karışık stresle babuşkaya 'vino' deyivermiş. Kadın bunu duyunca daha da hiddetlenmiş ve Ufuk'un anladığı kadarıyla 'sabah sabah ne şarabı, alkolik misin sen...?' tarzı bir araba fırça kaymış. Bizimki bakmış olmuyor, baş parmağını dudağına götürüp içme anlamına gelen o hareketi yapmış son çare olarak. Ama ne var ki babuşka daha da hiddetlenip buna 's.ktir git' deyince Ufuk da tıpış tıpış gelmek durumunda kamış.

 

Babuşka dediğin suya götürür susuz getirir.

 

ba

 

Dünyanın En Hızlı Fırçası ve Devamı

 

Yine Sibirya'nın ücra yerlerinden birindeyiz, eski tarz, Sovyetik bir otel bulup yerleşiyoruz. Eski tarz olduğu için de bazı odaların tuvaletleri ortak kullanım alanında. Neyse, ben tuvalette işimi icra ederken kadim dostum Tuğrul da geberiyormuş gibi boruton sesiyle koridordan bana laf yetiştiriyor, hayır zaten alkollüyüz, sen niye odadan dışarı çıktın geldin de muhabbete beş dakika ara vermiyorsun. Tam bu, hararetle bir şeyler anlatırken arkadaki kapılardan biri açılıyor ve odadan dışarı kafasını uzatan bir babuşka on beş saniye fırçasını kayıp kapıyı dan diye kapıyor.

 

'Dünyanın en hızlı fırça yiyen kişisi sensin' diyorum fermuarımı çekerken.

 

***

Even

 

Yine ücra yerlerin ücra müzelerinden birindeyiz. Müzedeki babuşkaların SSCB'nin yıkıldığından filan haberi yok belli ki. Müze girişinde kitapları vitrinlere kilitlemişler, zinhar birisi bakmasın, aman almasın, bize de iş çıkmasın babında. Sosyalizm böyle bir şey ya zaten. Ama Ufuk abimiz yılmıyor. 'Ben bu kitaplara bakacağım' diyor. 'Yapma abi, etme abi', yok! Benden daha inat adam. Daha ileride, müzenin girişinde masada oturan babuşkadan rica ediyoruz; kitaplara bakabilir miyiz diye, bildiğimiz üç beş Rusça yardımıyla. Babuşka bizden ve hayattan, ama daha çok bizden tiksinircesine ayağa kalkıp yavaş yavaş vitrine doğru ilerlerken elinde bir çuval anahtar beliriyor. Kadın yürüyen Alfred Hiçkork yeminle, gerilimi verdikçe veriyor... Ve nereden bakarsan bak en az 250 yaşında var. Çar Büyük Petro'dan VII. Lenin'e kadar herkesi görmüş belli ki.

 

babuşka3

 

Vitrini açıp gösterdiğimiz kitabı alıp Ufuk'un eline tutuşturup daha gak dememize fırsat vermeden vitrini kilitleyip yine yavaş ama bir o kadar da sinirli adımlarla yerine gidiyor. Kitap Ufuk'un elinde birbirimize bakakalıyoruz. Ben ellerimi kaldırıp olay benden çıktı artık bakışı atıyorum, Ufuk da çaresiz, gidip kitabı satın almak durumunda kalıyor. Kitabı beğenmedim, geri koy deme lüksüne sahip değiliz, zira o zaman fırçanın büyüğü gelir, kallavisi gelir. Tırım tırım tırsıyoruz babuşkadan. Ne yapalım? Böylece çuvalla kitap alıyoruz, Rusça kitap yahu, Rusça.

 

Geçen Yıl

 

Orhan abiyle Lviv'den gece trenine biniyoruz. Eskiden restoranlar olurdu trende diyorum, Orhan 'artık yok' diyor ama ben yine de emin olmak için vagon görevlisi babuşkanın oraya seğirtiyorum. Kadın, odasının kapısını aralık bırakmış bir şeylerle uğraşıyor sinirli sinirli. Ben de kendi kendime sırıtıp, 'işi bitsin de öyle sorarım canım, acelesi ne?' diye beklemeye başlıyorum hazır ola geçip. Yalakalığımın haddi hesabı yok, saygı maksimum düzeyde. O sırada gençten bir kız gelip yanımdaki çeşmeden bardağına sıcak su dolduruyor. Babuşka da o anda bana dönüp 'ne var lan?!' bakışı atınca, kıza dönüp 'İngilizce biliyor musun?' diye yalvarıyorum. Kız, neyse ki biliyormuş, 'ee hanımefendiye sorar mısın trende restoran var mı?' Kızcağız 'bildiğim kadarıyla yok ama' diyerek yine de babuşkaya soruyor. Babuşka sertçe 'yok!' kesin yanıtını verip işine devam ediyor. Ne işiyse artık...

 

babuşka5

 

Bana da malzeme çıktı diyerek 'ya bu teyzeler de amma sinirli oluyor' diye geyik açıp kızla yakınlaşma yoluna gidiyorum. Sonra sohbet, muhabbet, kakara kikiri derken tam ilerleme kaydetmişiz ki babuşka kapıdan kafayı uzatıp, anladığım kadarıyla, 'ne kikirdeşip duruyorsunuz, saat kaç oldu? S.ktrin gidin zıbarın yatın!' diye emir veriyor. Biz de çaresiz, tıpış tıpış yerlerimize gidip yatıyoruz. Ayrı ayrı tabii ki!

 

Baş parmağımı eme eme bebek huzuruyla uyuyorum.

 

***

 

Odesa'da Orhan'la eksi on üç derecede dolanırken, kısmi hipodermi geçirmeye başladığımızı fark edip güzel sanatlar müzesine gidelim bari diyoruz. Gişeden biletlerimizi aldıktan sonra yukarı kattaki girişe çıkıp biletlerimizi oradaki babuşkaya veriyoruz. Kadın bize bir buçuk dakika boyunca fırça atıyor. Orhan'la birbirimize bakıyoruz, hani 'ulan yine ne yaptık?' der gibilerinden. İşin içinden çıkamıyoruz. Fırçadan sonra neyse ki bizi içeri buyur ediyor. Babuşka tam Nasrettin Hoca, sanırım bizi potansiyel testi kırıcısı olarak görüp önceden vermiş fırçayı, sanırım, galiba, olabilir de...

 

babuşka4

 

Bu Yıl, Lviv

 

Kaldığım evin yakınlarında devasa bir park var. Daha önce oralarda salak salak dolanırken Sovyetlerden kalma gibi görünen bir restoran ve müzikli eğlence yapan bir yerler keşfetmiştim. Bir kaç gün önce oraları ziyaret etmeye karar veriyorum. Dışarıdan Sovyetik gibi görünen restoranın içi yeni, şık döşenmiş, yemekleri de şahane. Garsondan horilka, yani Ukrayna votkası isteyince adam öyle bir seviniyor ki yüz gram votka istemiştim, iki yüz gram getiriyor. Gelmeden önce de zaten evde yüklenmiştim votkaya konyağa, kafam iyice oluyor. Oradan çıkıp müzikli ortama akayım bari diyorum, yürürken buzun üzerinde kaymamaya çalışarak.

 

Parkın içinde olduğundan kimse rahatsız olmaz diyerek müziği dışarı vermiş adamlar gümbür gümbür. İçeriye giriyorum, hemen solda müzisyenler var, başımla onlara selam verip ilerliyorum. Karşımdaki dans pistinin sol tarafında, gençten kızlı erkekli bir grup kutlama gibi bir şey yapıyorlar, sağ tarafında ise yirmi tane babuşka gün gibi bir şey yapıyor sanırım, alkollü filan ama. Bu iki grubun tam arasında da boş bir masa var dört kişilik, oraya çöküyorum. Garson kızdan horilka istiyorum ve içerken dans edenleri izliyorum, eski müzikler çalıyor ve ortam acayip şenlikli. Bayılırım böyle nostaljik ortamlara.

 

babushka

 

Ancak bir kaç dakika sonra gençlerden birinin sarhoş olduğunu ve bir saate kalmadan büyük arıza çıkartacağını seziyorum. Dolayısıyla elemanla göz göze gelmemeye çalışıyorum. Olayın müsebbibi olmak istemiyorum elbette ki. Nitekim bir süre sonra eleman dans ederken, birine dalıveriyor kendi masasından. Zaten babuşkaya dalacak değil ya. Hemen araya giriyorlar vs. Müzik duruyor.

 

Elemanı zapt etmek ne mümkün. Dört kişi filan sarılıyor buna, yere yatırmaya çalışıyorlar, olmuyor. Bu şekilde, aslanların camıza saldırması gibi bir mücadele içinde beş dakika geçiyor. Sonra yan masadaki babuşkalardan birisi artık yeter deyip bunun yanına gidiyor. Veriyor fırçayı veriyor fırçayı. Elaman o anda muma dönüyor, sonra bunu paketleyip dışarı çıkartıyorlar.

 

Ortamın tadı kaçmış, millet dağınık, olayla ilgili yorum yapıyorlar... Bir süre bu olayın kötü etkisinin azalmasını bekliyorum. Sonra müzisyenlerin yanına gidip biraz para sıkıyor ve onlardan 'Ah, Odesa'yı çalmalarını istiyorum. Adam kötü İngilizcesiyle 'çalarım canım, paraya gerek yok' diyor. Sanırım az verdim diye düşünüp biraz daha ateşliyorum ve parayı almasında ısrar ediyorum. Akabinde: 'Bu şarkı yan masamdaki hanımlara gelsin' diye ricada bulunuyorum. Sonra yerime oturuyorum, eleman parayı indirirken.

 

Eleman önce bir giriş yapıp sonra beni anons ediyor: '... bu centilmen sizler için çalmamı istedi..!' Akabinde yan masadaki bütün kadehler benim için kalkıyor, ben de onlara doğru kaldırıyorum kadehimi saygıyla ve müzik geliyor.

 

 

Müzikle beraber de herkes piste tabii! Kimse dayanamaz bu şarkıya. Teyzeler hemen beni de kaldırıyorlar dansa.

 

'Ukrayna'da bar kapattım, yirmi tane hatunla dans ettim' desem, sanki bu gerçeğin bir yüzüdür...

 

Sahi, gerçek alkolün bittiği yerde mi başlar?

 

 

Paylaşım için

SAÇMA SAPAN GEMİ YOLCULUKLARI-III

UKRAYNA YOLLARI SUDAN

Ayıldığım zaman 2003 Ekotopya[1]’sı için yol hazırlıklarına başlamayı planlıyordum. Tabii genelde sarhoşken bu tür planlamaları yaptığım için bir türlü yaptığım planı hatırlayamıyordum. Zira işten yeni ayrılmıştım; o ülkede eylem, şu kentte bir aktivite, Ankara’da pavyon[2] ortamı filan derken yuvarlanıp gidiyordum (literally). Eh, gençtim, işsizdim, cebimde para da vardı ve ben, ‘alkolik doğulur mu, olunur mu?’ gibi bir tezin ispatının peşinde ve de eşiğindeydim.

Nihayet ayıldığım bir ara, yoldaşlarım Can Başkent ve Metin K.’dan hayır gelmeyeceğini anlamıştım (çünkü biri yurtdışında sürtüyordu, diğer bünye ise o sıralar tecrübesizlikten mustaripti). Ulaşım aracını seçmem gerekiyordu ve fazla düşünmeden en ucuz ve direk olan tek ulaşım aracında karar kılmıştım: Gemi!

 

 

Bu minvalde, bilet almak için zamanında halk arasında Doğu Roma İmparatorluğu olarak bilinmeyen Bizans İmparatorluğu’na da başkentlik yapmış İstanbul kentine gidiyorum. Metin’le orada buluşuyoruz. O zamanlar haftada iki tane gemi seferi vardı. Birisi direk Odesa’ya giden Ukrferry, diğeri de Odesa yakınlarındaki Reni adlı küçük kente giden, fiyat ve tarih açısından bize daha çok uyan ama artık var olmayan diğer firma. Otuz altı saat sürecek olan yolculuğumuz için biletleri alıyoruz. Süreyi duyunca irkilip, kamara durumunu soruyorum. “Kamara yok, yerler müsait, rahat rahat uyursunuz” diyor geminin sahibi olduğunu sonradan öğrendiğimiz eleman.

Alkolü yüklenip gemiye biniyoruz, Can da o gün damlıyor çakal. Bu arada gemi bildiğin ada vapuru çıkmasın mı? Koltuklar filan da aynı, böyle uzun uzun oturacak yerler ki daha sonra bunlar bizim yataklarımız oluyor. Gece malak gibi serilip uyuyoruz orada. Neyse ki gerçekten, gemi kalabalık değil de yatacak yer konusunda sıkıntı olmuyor.

 

IMG_6135

Kaptan (temsili)

 

Bu arada geminin sahipleri ve kaptanla ahbap oluyoruz. Buna vesile de, bir iki yıl önce vejetaryenliğe geçiş yapmış olan Can'ın, gemide hazırlanan ve genelde içinde et olan yemekleri yiyemediği için ajlık çekiyor olması. Biz de gemi taifesini ayağa kaldırıp, o sıralarda ülkemizde yeni olan bu politik durumu açıklamak yerine, “arkadaş hasta da et yiyemiyor”, “çocuk ac, ac!” gibi duygu sömürüleriyle olayı gündeme getiriyoruz. Şans eseri kaptan yardımcısı da etyemez çıkmasın mı? Bu şekilde Can olaydan az hasarla yırtıyor. Yoksa acından ölecekti çocuk.

İşin gerçeği, hayvan severliğimden ve de politik duruşumdan mütevellit bu işi ben de bir kaç kez denemiş ve akabinde sıçmıştım tabii; hayatımdaki kara lekelerden biridir bu başarısızlığım... Madem konuyu açtık, benim de bizzat ve de şahsen başıma gelen ve her etyemezin yaşamış olduğu şu diyalogları paylaşmak isterim (olay doğal olarak lokantada filan geçiyor):

“Etsiz bir şeyler var mı?”

“Var abi, tavuk var.”

Bu önermede tavuk adlı mahlukatın eti et değil. Veya,

“Abi istersen etleri ayıklayıp öyle servis edelim.”

“Olum bi siktir git!” dememek için kendimi zor tutuyordum. Milletle gereksiz yere papaz da olmamak lazım, o yüzden çoğu kez açıklama yapmak yerine işin kolayına kaçıp bende garip bir hastalık olduğunu, o yüzden et yiyemediğimi söylüyordum. Acıyan bakışlar, kimi zaman da “yazık”, “vah vah” gibi arkamdan mırıldanmalar... Hayatımız rezillik dolu yemin ediyorum.

 

dans

 

Neyse akşam oluyor, aşağıda parti ortamı, dum-tıs şeklindeki müzik sesleri yukarıya kadar geliyor. Derhal akıyoruz ortama tabii. Kaptan barda oturmuş piizleniyor. Yanına çöküyoruz, anlatıyor. Yılların kaptanı olarak çok ilginç hatlarda çalışmış. Afrika, Uzak Asya... Alkol seviyesi yükselince “Karıyı boşadım” diyor, “Gittim Filipinlerden evlendim.” “Ee, hanım nerede şimdi?” diye soruyorum, “Gemide” diyor, “yanımdan ayırmıyorum.”

“Zor olmuyor mu, gemi hayatı?” diye muhabbeti harlayınca, “Yok canım. Çok uyumlu, kapris yok, akar yok, kokar yok.”

“En iyisini yapmışsın valla kaptan” diyorum, niyeyse?

Bir yandan piste bakıyoruz, insanlar raks eyliyor. Bunlardan bir tanesi tam bombastik, tıpkı Gemide[3] filmindeki gibi dans eden bir amca! Kaptan benim adamı süzdüğümü fark edip: “Bu adam öğretmenmiş” diyor, “bir kez Ukrayna’ya gittikten sonra döner dönmez karısını boşamış. Şimdi sürekli gidip geliyor” diyor ve bunu der demez, orada bir şey görmüş olacak ki, bir anda ayağa fırlayıp piste dalıyor.

Bir kaç saniye sonra mürettebattan birini kulağından yakalamış, elemanı pistten çıkartırken bir yandan da ona kalayı basıyor: “Osman! Bu geminin tek akıllısı sen misin ulan?”

Dayanamayıp kahkahayı salıyoruz.

 

battleship-potemkin-2-copy

Potemkin Zırhlısı filminin ünlü Odesa merdivenleri sahnesi

 

YURDA DÖNÜŞ (veya NE GEREK VARDI?)

Yolculuğumuzun sonunda Odesa’ya varıp bileti alıyoruz, bu kez diğer firmayla gideceğiz. Bu gemi bayağı kocaman gemi, arabalı filan. Biz de kamaralarda gerçek yataklarda yatacağız. Bu sefer daha kalabalığız, yanımızda bir takım yabancı arkadaşlar da var.

Gemi kalktıktan bir süre sonra yemek anonsu geliyor, benim dışımdaki bütün elemanlar benden önce yiyecek olan ilk grupta. Metin, benim açlık durumundaki hassasiyetimi bildiğinden, benimle dalga geçecek gibi oluyor ama onu ivedilikle savuşturuyorum: “Her türlü dezavantajlı durumu avantaja çevirmeyi biliriz canım, bir kaç saatin lafı mı olur?” diyerek. Gerçekten de, bunların masasında abuk subuk bir sürü pasaporttaşımız varmış ve elbette ki, tahmin edeceğiniz üzere rezil bir muhabbet dönüyormuş ortamlarında. Aynı masalarda yiyeceğimiz için, masalar temizleniyor filan derken benim sıram bir saat kadar sonra geliyor. Neyse ki ortamda bu sefer daha az insan var.

Masa numaramı bulup oturuyor, yemekten önce de aperatif almaya başlıyorum eşyanın tabiatı gereği. Kısa bir süre sonra, üç tane kadın masaya gelip bana garip garip bakmaya başlıyorlar. Onlara gülümsüyorum ama bana karşılık vermeyip, biraz da sinirle garson kadını çağırıyorlar. Sanırım “bu hıyarın burada ne işi var?” diye soruyor olmalılar. Cool[4]luğumu bozmuyorum elbet, garson da bunlara kızıp: “masa numaranız bu, oturun işte” deyince lök diye oturmak durumunda kalıyorlar.

“Rahatsız olduysanız başka masaya geçeyim” diyorum İngilizce. Gavurca konuşmam onları şaşırtmış olmalı, “ya yok ondan değil” filan diye kem küm ediyorlar. Sonra da “sen İtalyan mısın?” diye soruyorlar.

Hayatta en sevmediğim şeylerden biri İtalyan, İspanyol gibi, yavşaklık konusunda çoğu kez bizden daha ileri olan milletlere benzetilmektir. “Ne alakası var!” diye çıkışıp: “Bilakis Ankaralıyım, racon da bilirim” diyorum. “Rahat olun.”

Bu çıkışım onlara güven vermiş olacak ki şaşkınlıklarını hızlıca atıp benimle Türkçe konuşmaya başlıyorlar. Tabii ki hepsi de pavyon çalışanı, hatta seks işçisi. İlk oturdukları andan itibaren zaten bunu biliyordum ama konuşmamızın sonuna kadar asla ve de asla bu muhabbeti açmadım, açmam da. Zaten insanlar anlatmak istediği şeyi anlatır. Merak veya  öğrenme isteği ile hakaret çizgisini koruyabilmek insani ilişkilerde çok değer verdiğim konulardandır. Belki de o yüzden insanlar bana rahatça açılır, bilemiyorum...

Bu arada Metin, o klasik hareketiyle, restoranın kapısında bir görünüp bir kayboluyor. Büyük ihtimalle kıskançlık krizi geçiriyordur. Zira etrafımızdaki bütün masalar temizlenmiş, etrafta da kimse kalmamıştı ama biz hala masamızda oturuyor, hem sohbet edip hem de içiyorduk.

Kızlar bana hayat hikayelerini anlatıyor. Hepsini sükunetle dinliyorum. Bu hikayeler, basit gibi görünseler de, her zaman herkese anlatılacak hikayeler değildir. Bana sırlarını verdikleri için bunları asla kimseyle paylaşmam.

Ama yüreğiyle düşünebilen herkes bu hikayeleri bilir.

Ve insanlığın acısını da, derinlerinde bir yerlerde hisseder.

 

Önerilen Filmler:

Gemide, 1998 Yön. Serdar Akar

Laleli’de Bir Azize, 1998 Yön. Kudret Sabancı

Potemkin Zırhlısı, 1925. Yön. Sergei Eisenstein

 

Dipnotlar:

[3] Serdar Akar’ın 1998 yapımı filmi. 13. dakikadaki sahneden söz ediyorum.

[4] İngilizce argoda artist gibi bir şey demek.

Paylaşım için

GÜNEY AMERİKA’DA ALKOLİZM II. BÖLÜM

 

PARAGUY-KUZEY ARJANTİN ve CAÑA

 

Asunsiyon’da hostel çalışanlarına milli içkilerini sormuştum, hemen bir şişe çıkartıp tattırmışlardı. Kanya diye okunup caña diye yazılan bu içki, şeker kamışı fermantasyonun damıtılmasıyla elde ediliyormuş. Nedense, içer içmez bunun hastası oluyorum ve cañamı her daim yanımda taşıdığım metal mataramdan hiç eksik etmiyorum. Bu arada her gün farklı bir markayı deneyerek nihayetinde en kral lezzeti yakaladığım sonucuna varıyorum: Aristokrata adlı marka! Hosteldekiler: “Sana da bu yakışırdı zaten abi” diyor, alkışlayarak. Sahte bir alçakgönüllülük ve pis bir sırıtışla eyvallah ediyorum gençlere.

 

Zaten hayatta her şeyi denememek lazım diye boşuna söylememiş atalar. Ya da böyle demedilerse bile ben öyle diyorum ve olayı noktalıyorum.

 

BOLİVYA-PERU-ŞİLİ ve PİSCO

Bolivya’nın meşhur trenine binip, büyük bir keyifle elimde kalan son viskiyi boğduktan sonra, Güney Amerika standardında oldukça şık görünümlü olan yemekli vagona yollanıyorum. Yemek siparişi verip milli içkinizi getirin diye ricada bulunuyorum, ama lütfen bir şeyle karıştırmayın. Garson ‘ama bu imkansız, sek içemezsiniz çok serttir’ diye yanıtlıyor nazikçe. Bu gibi durumlara da alışkın olduğumdan ‘meyve suyu mu ne haltsa yanında getirin, önce küçük bir yudum alıp sonra karıştırırım, merak etmeyin’ diyorum kibarlığımı bozmadan. Adam pek ikna olmasa da ayrı ayrı getiriyor içecekleri. Tabi ki sek bir biçimde götürüyorum içkiyi, meyve suyuna dokunmadan. Bir tür brendi olan singaniden hoşlanmadığımı kısa sürede idrak edip, kara kara bu ülkelerde ne içeceğimi düşünmeye başlıyorum. Zira Peru ve Şili’nin milli içkisi olan pisco, singaniyle hemen hemen aynıdır. Haydi, bir şarap ülkesi olan Şili’de gerçekten çok kaliteli olan kırmızı şarapları içer yırtarım ama özellikle Peru’da ne halt edeceğimi bilemiyorum, zira büyük ihtimalle Bolivya’da belki ama Peru’da ucuz viski veya benzeri türde damıtılmış alkol bulmanın zor olduğunu hissediyorum.

 

pisco

 

Neyse ki Peru’da, İspanya’dan aşina olduğum anisado adlı anasonlu içkiyi görünce yanıldığımı anlıyorum. Bu içki özellikle Güney İspanya’da yaşlılar arasında yaygındır. Güney Fransa’da pastis olarak bilinir ve rakının kardeşidir. Aslında Fransa’da bunun bir başka adı da eau da vie, yani hayat suyudur, ilginç değil mi?

Bolivya’nın Tarija eyaletinde üzümden elde edilen singaninin yanı sıra şarap üretimi de mevcuttur ve bu ülkede, kimsenin bilmediği üzere, çok ucuza çok kral şaraplar içmek mümkündür.

Potosi’deki madenleri gezmeye gittiğimizde süpersonik bir şahıs olan rehberimiz Antonio, bu çok da turistik olmayan gezi öncesinde bizi bir dükkana götürüyor. Buradan, ziyaret edeceğimiz madenci arkadaşlarına bir takım hediyeler alacağız: koka yaprağı, sigara, benim tercihim olan dinamit ve alkol.

 

antonyo
IMG_0665

Potosi madenci dükkanı ve madendeki El Diablo

 

Antonio alkolün derecesini gösterip kim denemek ister diye soruyor, elbette ki bütün gözler, sabah akşam elinde matara ile gezen bendenize dönüyor. Tiyatroyu bozmadan ‘Kara Murat Benim!’ diye atlıyorum: ‘Doldur Antonio, doldur içelim...’ Yıllar önce Ukrayna’da 90 derece alkol içmişliğim ve akabinde bütün iç organlarımı yakmışlığım vardı. Ama sen yanmasan, ben yanmasam... Neyse, bardağı alıp dikiyorum ve hayret! Yanma filan olmuyor, bilakis yağ gibi gidiyor meret. ‘Bir tane daha koysana’ Antonio’ dediğim anda, milletin gülecek malzemesini elinden almış bulunuyorum. Herkes ‘allah cezanı versin pis alkolik’ der gibilerinden bakıyor bana. Ben de utancımdan kendime, bir şişecik olsun bu şahane içkiden alamıyorum.

Şahane içki dediğime bakmayın, 96 derece alkolden başka bir şey değil bu.

 

90

 

EKVATOR-KOLOMBİYA ve AGUARDİENTE

 

Aguardiente, tıpkı Kuzey Amerika yerlilerinin damıtılmış içkileri adlandırdığı şekliyle ateş suyu demek. İspanyolca su anlamına gelen agua ve yanan anlamına gelen ardiente kelimelerinin birleşmesi ile oluşuyor. Aslında bir tür brendi olan aguardientenin tadı Yunan boğma rakısı çipuroya o kadar benziyor ki anlatamam. Bunu ilk, Puerto Lopez’e gittiğimde tatmıştım. Eski bir balıkçı köyü olan yerleşim, şimdilerde balina izlemek veya minik Galapagos dedikleri La Plata adasındaki türlü türlü mahlukatı görmek isteyenlerin ziyaret mekanı. Balina sezonu oldu mu bütün köy turistle dolup taşıyor.

IMG_1217

 La Plata adasından bir 'mavi ayaklı bobo'

 

Akşam yemeği için biraz dolanıp, en az turist, en çok yerlinin uğrak mekanı olan bir restoran buluyorum. Fiyatlar da diğerlerine nazaran oldukça makul. Yemeğin yanına ‘tatlı olmayan, en sert içkiniz ne varsa onu getirin’ diyorum, ‘sek tabii’ (mazallah bir şeyle karıştırıp bok etmesinler diye). ‘Ev yapımı aguardientem var’ diyor oranın işletmecisi olan eleman. ‘Çok serttir, istersen önce buyur bir tadına bak’ diyerek bir su bardağı dolusu içkiyi önüme koyuyor. ‘Tattırmak buysa, gerçekten sipariş etsem kovayla mı getirecekti acaba?’ diye düşünmeden alamıyorum kendimi. Ne var ki bu durumdan şikayet edecek de değilim. Büyük bir zevkle yemeğimin yanındaki içkiyi boğuyorum. Hesabı öderken de ‘kediyi yolluk olarak bir ufak pet şişeye doldurtmak mümkün mü?’ diye sormadan edemiyorum. Bu hareketim adamların o kadar hoşuna gidiyor ki pet şişede verdikleri içkiye karşın cüz-i bir meblağ istiyorlar, hatta neredeyse yemekten de para almayacaklar. O derece.

 

agua
kol

 

Ekvator ev yapımı aguardientesiyle Yunan boğma rakısını andırıyor, Kolombiya ise Midilli adası gibi tam bir üretim merkezi. Kolombiya’da bir sürü marka aguardiente bulmak mümkün. Barda pavyonda şişe açtırmak para değil yeminle. Bu arada Kolombiya’da bunun çok sayıda anasonlu türü var ve biraz kasarsanız kimisinden rakı tadı almamak neredeyse olanaksız.

 

KOLOMBİYA-VENEZUELA-KUZEY BREZİLYA-GUYANA ve ROM

Güney Amerika’nın kuzeyine gittikçe hakim olmaya başlayan Karayip kültürüyle beraber, Ekvator’dan itibaren içimi yaygınlaşan rom, Güney Amerika hakimiyetini özellikle Kuzey Kolombiya, Venezuela, Kuzey Brezilya ve Guyana’da kurmuş gibi. Burada üç otuz paraya alabileceğiniz köpek öldüren romların mevcudiyetinin yanı sıra, gerçekten kalın fiyatlara da romlar bulmak mümkün. Tabii kalın dediysek bile bu fiyatlar, alkolistlerin sırtından geçinen TC devletinin zulmüne uğrayan bizler için devede kulak kalıyor.

 

ven

 

Mesela, o zaman (ve şimdi daha beter) ekonomik krizde olan Venezuela’nın en pahalı romunu alıyorum ama ne var ki rom tatlı çıkıyor. Döksem yazık günah (çok büyük günahı olduğu söyleniyor Katolik dünyasında), içsem midem kalkıyor. Ne çelişkiler yaşıyor insan evladı seyahatlerde belli değil. Zira benim için iyi rom demek içinde tatlı hiç bir öğe bulundurmaması demek. Bu tabii bütün içkiler için geçerli, çünkü tatlı olayına sıcak bakan biri değilimdir. Şekeri çayımdan kahvemden çıkartalı yıllar oldu.

Ancak bu yörede tatlıya karşı aşırı bir bağımlılık söz konusu gibi; zira burada tıpkı Sovyet veya post-Sovyet ülkelerindeki gibi bir durum söz konusu: yani bir yerlerde ısmarladığınız çay veya kahvenin önünüze şekerli olarak gelmesi. Hem de boru değil üç silme tatlı kaşığı şekeri, bazen gözünüzün önünde bardağa atıp bir de utanmadan karıştırırlardı. Ulan ağda mı yapacağız, çay mı içeceğiz, belli değil.

 

kapak

 

Bu olayın aynını bu yörede görünce hem hoş bir nostalji yaşıyorum, hem de hayattan tiksiniyorum. Manaus gemisinde külli miktarda içkim olmasaydı ne yapardım bilmem, çaysız kahvesiz dört gün boyunca...

Kıssadan hisse: en ucuz içkileri alırsanız, günahı boynunuza olarak, içmeme lüksüne de sahip olursunuz. Ama çuvalla parayı gömdüğünüz bir içki artık evladınız gibidir.

Kötü de olsa, müptezel de olsa, evlat evlattır.

 

GÜNEY AMERİKA’DA ALKOLİZM I. BÖLÜM

ARJANTİN

Geldiğimin ilk haftasında buradaki şarapların fasonluğunu derhal idrak edip yıllardır kahrımı çeken damıtma alkole dönme isteği ile dolup taşıyorum. Kuzey Amerika menşeili viskiyi ite köpeğe bile sunmaktan kaçındığım için ilk seçeneğim, burada pahalı olan Skoch yerine tabii ki her daim ucuz ama leziz olan İrlanda viskisi yönünde. Bu arayış içerisinde girdiğim dükkanın vitrininde gözüme güzel bir şişe çarpıyor: San Juan konyağı!

İlginç bir rastlantı, hayırlara vesile olur inşallah diyerek 70’lik şişeyi 16-17 TL’sına karşılık gelen bir değere alıyorum. Ve bom! Bu fiyata bu lezzet, inanılmaz.

 

P1080507

 

Arjantinliler sıcakkanlı ve klişe muhabbet konusunda bizimle yarışabilecek kapasiteye sahip bir millet. ‘Aaa... Ne kadardır buradasın, ne kadar kalacaksın? Asado yedin mi? Şaraplarımızı beğeniyor musun?..’ ve daha bir sürü benzer soru.

Kabalık etmek istemesem de otomatik yanıtlarım belli bir süre sonra bozuluyor ve başta şarapla ilgili olmak üzere eleştirel düşüncelerimi direkt söylemeye başlıyorum. Bir kısmı kaba dürüstlüğüm karşısında feci şekilde bozuluyor ama sert göründüğümden midir nedir pek de itiraz edemiyorlar. Çok da üstlerine gitmeyeyim, neticede misafiriz diyerek ‘ama konyağınız çok güzel’ diye sıcak bir biçimde yaklaşayım istiyorum, yanıt: ‘Ne konyağı? Arjantin’de konyak mı var!?

Hay sizin Fransız özentiliğinizi ve İtalyan genetiğinizi s...” diye söveceğim ama İspanyolcam yetmiyor. Yetse de yetmiyor.

İlerleyen günlerde ayrı bir keşfe nail oluyorum. Bir bar-parti ortamında Blender’s Pride diye bir viski görüyorum, bar fiyatı 10 TL. Bilmediğim boktan bir blended İskoç viskisidir herhalde diye düşünüp, neden olmasın diyerek tatmak istiyorum. Tadı hiç de fena değil. Barmene soruyorum, Arjantin üretimi demesin mi?

Peki bundan kimin haberi var, çok az kişinin. Kim beğeniyor Arjantin viskisini? Hiç kimse!

Eder-değer hesabına vuracak olursak, en kötü İskoç viskileri olan J&B veya Red Label’dan çok ama çok daha ucuz olup da hiç de fena bir tat yakalamayan bu viskiler bence yalnızca kötü reklam değil aynı zamanda aşağılık kompleksinin de kurbanı. Muhtemelen viskiden anlamayan gavurların gelip bunları beğenmemeleri, ağız tadı çok da güçlü olmayan Arjantin vatandaşlarının kafasına bir şekilde kötü bir biçimde yansımış. Yazıktır, günahtır.

 

P1080618

 

Bu ruh hastası zırva milliyetçi ortamda neyse ki imdadıma Anarşizm yetişiyor. Köklü bir anarşist geçmişe sahip olan ülkede 1901 yılında kurulmuş olan FORA sendikasını ziyaret ediyorum. Sıcakkanlı yoldaşlarımızla sıra dışı bir biçimde yaptığımız sohbet ‘Burada ne içiyorsun genelde?’ sorusuna gelince “Elbette ki viski ve konyak” diyorum, ayakta alkışlıyorlar! Gözlerim doluyor. ‘Burada şaraplar kötüdür zaten, çok doğru bir seçim’ diyorlar. ‘Anca pahalı şarap iyidir, ona da ne gerek!’ Sarılıp öpüyorum hepsini bir bir. “Yaşasın Anarşi!” demeyeceğiz de ne diyeceğiz ki zaten?

 

URUGUAY

Arjantin’dekine benzer bir durum Uruguay için de geçerli. Dünyada viskinin ciddi biçimde tüketildiği yerlerden birisi olan bu ufak ülkede önemli sayılabilecek de bir üretim ve viski çeşitliliği mevcut. Ve oldukça pahalı sayılabilecek Uruguay’da en kral barda bile çok komik fiyatlara yerel viski içmek mümkün. Tavsiyemdir. Ama elbette ki buzsuz ve susuz.

Uruguaylı barmen ‘yanına su vereyim bari’ diyor, ‘istemez’ diyorum. Neyse ki racon bilen insanlar bütün dünyada aynı güzelliğe sahiptir. Derhal cips mips bir şeyler ikram ediyor, sonra ‘viskiyi ben hayatta içemem abi’ diyor. ‘Yalnızca bira.’

 

P1080686

 

‘Ben de bira içmeyi bıraktım’ diye yanıtlıyorum. ‘Sadece sert alkol alıyorum.’ Sonra duvarda çok güzel bir yazı var, gözüme ilişiyor: ‘Galeano’nun sözü mü bu?’ diye soruyorum. ‘Sen nereden biliyorsun O’nu?’ diye şaşırarak soruyor. ‘Bilmez miyim hiç? Bizim oralarda O’nu çok sever ve sayarız’ derken sohbet boyut atlıyor. Kadehimi Galeano’nun şerefine kaldırıyorum, zira zihnimizi açan Sevgili Eduardo Galeano bu olaydan bir ay önce vefat etmişti ki insanlık olarak en büyük kayıplarımızdandır. Yetişmemizde çok önemli katkıları olan bir büyüğümüzdür. Toprağı bol olsun.

 

BREZİLYA

Gece geç saatlerde Porto Alegre’ye ulaşıyorum. Sabahtan beri kursağıma pek bir şey girmediğinden koşarak en yakındaki restorana gidip oturuyorum. İspanyolca sökmeyince İngilizceye bağlanıyorum. Garson yine anlamıyor ve izin istiyor. Biraz sonra da sakallı bir amca ile geliyor. Amca bu şekilli mekanın sahibi olsa gerek, kötü İngilizcesine rağmen  elbette ki anlaşıyoruz ve yemeği sipariş edip: ‘Bana’ diyorum ‘en sert (okunuşu kaşasa) cachaçanızdan verin lütfen.’

‘Şahsen ben şunu içiyorum, hem sert hem leziz’ diye gösteriyor menüden, eyvallah ediyorum. İki dakika sonra garson üç bardak cachaça ile geliyor. ‘Bu’ diyor ‘siparişiniz. Diğer ikisi ikramımızdır.’

 

P1080819

 

Raconizmin gözünü seveyim. Bunu kasıtlı yapmadım ama bundan sonra yürüyeceğim yol belli oldu. Adamların hoşuna giden, bir yabancının gelip de kola-bira gibi saçma sapan şeyler yerine yerel ürünü içmesi!

Alex’iyle ünlü Curutiba kentinde yine yemek arayışı içerisinde gözüme sıcak gelen bir mekana giriyorum. Salaşla entel arası bir yer burası. İspanyolca anlaşıyoruz çat pat. Yemeği sipariş edip en sert cachaça söylüyorum yine. Sonra da havanın güzel olmasından dolayı dışarı oturuyorum. Birazdan eleman iki tane cachaça ile damlıyor, biri yine elbette ki ikram. Teşekkür ediyorum. ‘Abi seni içeriden çağırıyorlar izninle’ diyor. Hayda! Brezilya’da bir konsa çıkmadığım eksik kalmıştı, o da oluyor ya daha ne diyeyim?

Kahve ten renkli orta yaşlı bir kadınla, buğday rengimsi yaşlıca bir amcanın masasına oturuyorum. İkisi de İspanyolca biliyor. Kadın oralı, adamsa on sekiz yıldır orada yaşayan bir Fransız. Güzel sohbet dönüyor aramızda. İlerleyen saatlerde bilmediğim kulüp ortamlarına gitmemi salık veriyorlar ‘Ama taksi ile git, yol uzun, sakat olabilir.’

 

36947

 

Tabii ki yürüyerek gidiyorum. Beklediğimin aksine bir şey olmuyor. Bir tane şekilli bara gidip oturuyorum, aynı bizim zengin ortamları. Aynı bayıklık, aynı sıkıcılık, tipler bile neredeyse aynı. Bir iki tek atıp çıkıyorum. Biraz dolanıp daha ilginç bir ortam bulamayınca kentin karanlık sokaklarına dalıyorum. Bir tane leş ortam buluyorum ama içerisi çok kalabalık. Kalabalığı sevmediğim için ilerliyorum. Daha sonra tenha bir yer buluyorum. Burası bakkal kırması, yemek de yapan tek-tekçi yeri. Selam verip giriyorum, selamımı alıyorlar. Tezgaha konuşlanıp cachaça istiyorum. İçkimi yudumlarken gözlem yapmaya başlıyorum. Zira burası sikindirik zengin mekanından daha ilginç benim için. Özellikle mekan sahibi bir aile. Kadın ve oğlu çalışıyor. Tek dal sigara almaya gelen evsizlere veya bir tek atmak isteyen yoksullara hizmet ediyorlar. Ama bunu yaparken belli bir sertlik, belli bir saygı ve büyük bir racon içerisindeler. Gerekirse üç kuruşun da hesabını yapıyorlar ama kimseyi kırmıyorlar. Yıllar içerisinde kurdukları bir denge olduğunu hissediyorum bunun.

Bir tane evsiz geliyor, parası 10 sent eksik. Telaşla benden istiyor, çıkarıp veriyorum. Teşekkür edip tekini atıyor ve uzuyor. Asla kadınla pazarlığa girmek istemediğini görüyorum.

Derken karşımdaki tezgahta duran içlerinde çeşit çeşit otlar bulunan şişeleri fark ediyorum. ‘Bunlar ne?’ diye soruyorum, kadının kendi yaptığı cachaçalarmış. ‘Bağlayın’ diyorum, kafa bir milyon oluyor onlar bağladıkça. Ama yemin ediyorum içtiğim en leziz cachaçalar bunlar. Hesabı istiyorum, şaka gibi bir para ödüyorum, resmen şaka gibi.

Ertesi gün Sao Paolo’ya otobüs biletim var ama akşam buraya bir kez daha gitmeden olmaz. Bu sefer Cuma diye ortamdaki makineden müzik de vermişler ve mekan biraz daha kalabalık. Müdavimlere selam verip kaldığım yerden devam etmek istiyorum diyerek yine otlu cachaçalardan devam ediyorum. İki, üç derken gitme vakti geliyor. Kadına ‘gerçekten çok leziz yapmışsınız’ diyorum. ‘Bir şişe satın alabilir miyim?’ Bunu sorarken ‘kaç para ister ki, istese istese...’ diye iğrenç bir düşünce var aklımda. Ama yanıt tokat gibi geliyor:

‘Dışarıya şişe vermem! Onlar benim kendi el emeğim.’

İnsanlık dersimi alıp çıkıyorum. Asla unutmamalı: Paranla değil, insanlığınla değer kazanırsın!

Ve bana bunu hatırlattıkları için onlara minnet duyuyorum.

 

KOLADİKO YA DA YUNANİSTAN’DA PAVYONİZM

 

Dakika bir gol bir. Geldiğim günün akşamında sokağa adımımızı atar atmaz kendimizi bir anda eylemin içinde buluyoruz. Geçen yıl bugün, repçi Pavlos Fyssas, faşist Altın Şafak sempatizanlarınca katledilmişti. Eylem onun anısına düzenleniyordu. Önde anarşistler, arkada solcular ve kimi duyarlı vatandaşlar olmak üzere hep beraber yürüyoruz. Aramızda tabii ki Yunanistan’ın ünlü anarşist sokak köpekleri de var.

 

Yoldaşlardan biri olan Loukanikos yakın zamanda vefat etmişti

 

Önce eski ahbapları görme, yeni insanlarla tanışma havasında geçen yürüyüş bir anda anarşistlerin molotofları ve taşları çekmesiyle eğlenceli bir hal almaya başlıyor. Elemanlar faşist partiye veriyorlar taşı. Sonra ‘isyan polisi astonomia’ gelince çatışma biraz daha şiddetleniyor. Ama polis hep geride duruyor, öyle ki bizim çocuklar polisin üzerine üzerine gidip ne bulursa fırlatıyorlar, polis de kaçıyor. Bizdekinin tam tersi.

Sonra yürüyüş biraz daha devam edip adeta kokteyl havasında sona eriyor. Biz de eski ve yeni ahbaplarımızla yine bizim tayfanın sahip olduğu bir kafenio(1)ya oturup çipuroları ve çikudyaları karaciğere indirmeye başlıyoruz.

Saatler ilerledikçe masamızda oturan kadınlardan bir tanesi kafeniodaki diğer masaları gezmeye başlıyor, kah oraya kah buraya. Bir ara yine bizim masaya uğrayınca, alkolün dozajını kaçırdığımızdan olsa gerek, kıza laf atmadan duramıyorum elbette: ‘Ne dolanıp duruyorsun sen? Konsomasyon mu yapıyorsun yoksa?’ Ama bunu İngilizce ve Türkçe ile karışık soruyorum, yani aslında Fransızcadan dilimize geçtiği okunuş şekliyle: direk ‘konsomasyon’ diyerek.

IMG_0186

 

Ortam kahkahalarla kopuyor, kız bozulup gidiyor. ‘Sıçtık’ diyorum kendi kendime, ‘hatta sanırım batırdık’. Çekine çekine ‘yoksa?’ diye soruyorum masadakilere, onlar da gülmeye devam ederek: ‘evet, sanıyoruz bu kelime de sizin dildekiyle aynı anlama geliyor.’

Tamam, Türkçe veya bizim bildiğimiz anlamıyla şu an konuşmakta olduğumuz yarı Osmanlı (İstanbul) Türkçesinde bulunan bir çok kelime Yunanca ile ortak, yalnızca Yunanistan’da sonuna ‘i’ getirmek gerekiyor ama Fransızca olan bir kelime Yunancada ne zaman nasıl aynı anlama bürünmüş olabilir tahmin etmek imkansıza yakın.

Sonra işi gırgıra vurup, yıllar önce izlediğim, sonu pavyonda biten bir Yunan filminden(2) bahsediyorum, ortamda filmi bilenler beni alkışlıyor, bilmeyenler utanıyor. Derken biraz anlatın bakalım şu pavyon mevzusunu diye konuyu açıyorum.

Anlatıyorlar...

***

 

hqdefault
hqdefault1

 

Bir kaç gün sonra gece yine bir yerlerde arkadaşlarla piizlenirken sokaktan geçen zenci kadınlara takılıyor gözüm. Gecenin bu vakti turist dolaşması mı olurmuş? ‘Onlar konsomatris’ diye yanıtlıyor arkadaşlar. ‘Muhtemelen ilerideki VİP denen yerde çalışıyorlardır’.

‘Bak sen’, diyerek bizimkiler gittikten sonra Bülent ile oraya doğru uzuyoruz.

İçerisi küçücük ama yaklaşık yirmi tane kadın var, siyahlı, beyazlı, sarılı... Derhal barda konuşlanıp iki tane Metexa sipariş ediyorum. Elbette ki tedbirli bir Ankaralı olarak fiyatını önceden sorarak. Fiyat oldukça makul, sadece beş avroymuş. Ama barmen kadının bardağı yarısına kadar doldurması ise takdire şayan bir davranış olarak okunmalı mıydı, yoksa bir pazarlama taktiği miydi onu çözemedim işte.

Tam ilk yudumu almıştım ki iki tane zenci kadın yanaşıyor. Benimle ilgilenen kırık bir İngilizce ile bir yandan ülkeye dün turist olarak geldiğini anlatırken bir yandan da her yerimi okşuyor. Normalde kimsenin bana dokunmasından hoşlanmam ama ses etmiyorum. Sadece nereli olduğunu sormakla yetiniyorum. Jamaika yanıtını alınca gülmemek için kendimi zor tutuyorum. Öncelikle Jamaika’nın resmi dili İngilizcedir, sonra kadın baya bir Afrikalı. Zaten dediklerimin de yüzde doksanını anlamıyordu. Neyse, ülkeye dün gelmiş, bugün yüzerken cüzdanını çaldırmış, ona bir içki alır mıymışım? Soruyu duymazdan gelip Bülent ile ilgilenen kadına soruyorum: ‘Yoksa sen de mi çaldırdın cüzdanı?’ Onun İngilizcesi ise daha berbat. Ne o benim söylediğimi anlıyor ne de ben onu söylediğini anlıyorum. ‘Bırakın goygoyu, Afrika’nın neresindensiniz?’ soruma ısrarla berbat bir İngilizce ile ‘Jamaika’ deyince artık dayanamayıp makaraları koyuveriyorum, kadınlar da içki ısmarlamayacağımızı anlayınca, üstelik işi laubaliliğe vurduğumuzu görünce uzaklaşıyor elbette ki.

 

main1
15810

 

Aslında konsomasyon olayı hoşuma gider, insanları tanımak, onları dinlemek; ama ancak dürüst olunursa. Yalanla başlayan hikayeden dürüst bir şey çıkmayacağı için kıl kapıyorum. Halbuki bana Afrika’daki hayatlarını anlatsalar veya AB topraklarına geliş hikayelerini... yani gerçek hikayelerini, gerçek acılarını veya gerçek sevinçlerini, umutlarını. Ama Jamaika çok boktan bir girişti.

Boktan girişin ise ne gelişmesi olur ne sonucu.

Başka bir kadın geliyor, nereli olduğumu soruyor derhal. ‘Çok mu önemli?’ diye yanıtlıyorum. Boktan aksanımdan nereli olduğumu anlaması zor. Uzun uzun  gözlerimin içine bakıyor, ‘belki de değildir’ diyor. Sonra derhal konuya girip kendisine içki ısmarlamamı istiyor. ‘Ne kadarmış şu ünlü içki’ diye soruyorum. ‘On veya on beş’ diye yanıtlıyor. ‘Bunun belli bir tarifesi yok mu?’ diye söyleniyorum. O da kalkıyor. Pavyonda tutarsızlık olmaz, olmamalı!

En son barmen kadın şansını deniyor. Romanyalıymış. Biraz hoş beş yapıp aynı isteği yeniliyor. Şaka mı yapıyorsun diyorum, sen barmensin, istediğini iç, benden niye istiyorsun? Tiksintiyle bakıyor, hayatında ne benim gibi bir müşteri ne de turist görmüştür büyük ihtimalle. E ama biz Ankara pavyonlarından şerbetliyiz, öyle kolay yolunacak türden kazlar değiliz ki. Raconizm diye bir şey var sonuçta. Kazıklamanın bile bir adabı olmalı. Haydi bizimle aynı frekansı yakalayabilmelerini de geçtim, en ufak bir temas bile kuramadılar. Neticede bizimkilerle kıyaslayınca bunlarınki 3. Lig gibi kalıyor, hafif kaçıyor. Ankara Çankırı caddesindeki pavyonlara gittiğinizde en cahil görünen konsomatris bile sizinle konuşacak bir konu bulur, gerekirse size hayat dersi verir. Burada ise olay tamamen, içen dertli vatandaşı veya salak turisti iki okşayıp sonra da inek gibi sağmak.

 

Davaro, tam olarak 1:22:54'de diyor (Pavyon sahnesi)

 

Kemal Sunal’ın dediği gibi “Biz keriz miyiz?”

***

Yunanistan’da pavyona gitmek isteyenlere ise tavsiyem yine Yunanca bir özdeyişle olacaktır:

‘Tiho tiho / Mise petiho.’

Yani

‘Zaman kötü / Kolla götü.’

 


 

Dipnotlar:

[1] Kıraathane ile taverna arası mekanlar
[2] Uzun Yol, 1998 Yön. Pantelis Voulgaris https://www.imdb.com/title/tt0164063/?ref_=fn_al_tt_1

MİDİLLİ’DE TÜRK DÖVMEK

 

Daha önce bıraktığımız, kalbimizin yarısı ve karaciğerimizin tamamını geri almak üzere, Metin’le Ayvalık’tan Midilli’ye doğru yola çıkıyoruz. İlk kez 2009 yılında ‘No Border’ kampına katılma amacıyla gittiğimiz adada pis bir klasik yaşayarak, alkol-gezi-sohbet konulu şeytan üçgeninde eylemlere pek iştirak edememiştik (kofti anarşizm). Nerede akşam orada sabah, yok efendim şu köyde panayır varmış, öbür kıyıda çıplaklar kampı varmış, ver uzoyu-çipuroyu derken serkeş bir hayat, sefil bir varoluş sergilemiş; ancak güzel dostluklar kazanmıştık.

Vardığımızda çantaları bu güzel dostların evine atıp, geberiyormuş gibi, derhal alkol alımına başlıyoruz. Elemanlar da rembetikocu, bizi akşama çalacakları tavernaya davet ediyorlar, belirtilen saatte davete icap ediyoruz ama kafalar hafiften güzel olmuş.

 

Bizim bebeler

 

Bir yandan içerken bir yandan masamız kalabalıklaşıyor, yeni insanlarla tanışıyoruz. Muhabbet şahane. Bizim çalgıcılar da Yunanca-Türkçe ortak olan şarkıları çalmaya başlıyor. Nedeni ise Türkiye’den gelen turist sayısında patlama yaşanması. Tavernada bir masa dolusu pasaporttaşımız var. Bunlar sanki daha önce hiç Türkçe müzik duymamış gibi şarkılara anırarak eşlik ediyor, abuk subuk danslar sergiliyorlar. La havle diyerek bakmamaya çalışıyorum. Ta ki yaşlı bir dilenci amca içeri girene kadar.

Kendi ülkende yapamayacağın şeyi başka ülkede yapmayacaksın, seyahat ahlakı bunu gerektirir.

Dilenci olsun olmasın herhangi birine, hele de yaşlı bir kişiye, terbiyesizlik yapamazsın. Adamın önüne raks ederek geçip yolunu kesemezsin. Metin Midilli’ye daha çok geldiği için öncelik onun. Yunanlı arkadaşlarımız önemli değil filan diye bizi yatıştırmaya çalışıyorlar ama ayıp denen bir şey var. Metin adamları kibarca uyarıyor ama idrak yoksunu bu şahıslar hörleyince hışımla yanlarına gidiyorum, hala yanıt vermeye çalışıyorlar, eğleniyoruz diye bir şeyler geveliyorlar. “Eğlenecekseniz adam gibi eğlenin!” diye bağırıyorum. Artık normal yol bittiği için bundan sonra yola yumruklarla devam edeceğiz; ama yanıt vermiyorlar.

Bu sırada yaşlı amca usulca yanıma gelip bir anda kolumu öpüyor ve mekanı terk ediyor. Şaşkınca oturup Metin’e olayı anlatıyorum, aynını bana da yaptı diyor.

***

 

P1060846

 

Tanrının sevdiği kulları olmalıyız ki ertesi gün ‘Uzo Festivali’ başlıyor. Şansa bak! Akşam olunca arkadaşlarla damlıyoruz. Onlar yine çalgı çengi işinde olacak, bize de içmek düşecek. Böyle iş bölümüne can kurban.

“Metin bizim en sevdiğimiz uzo X değil miydi?” diye soruyorum, zira yirmiye yakın uzo markası stant açmış ama bizim marka yok ortalıkta. “Onların götü kalkmış” diye yanıtlıyor, en pahalı uzo markası olmuş. O yüzden beleşe uzo dağıtmaca yok demek ki, kapitalizmin gözü kör olsun.

Biz de madem öyle, yeni keşiflere yelken açalım diyerek bütün uzo markalarından içiyoruz en güzelini bulmak için. Gerçi dördüncü kadehten sonra nasıl ayırt ettik, nasıl özellikle iki tane marka üzerine karar kıldık oraları tam hatırlamıyorum ama tanrı ağız tadı vermiş demek ki bize.

Bir yandan içip bir yandan dolanırken usta bir tavlacı olan Metin hemen dikkat kesiliyor. Zira ortalığa dört beş tane masa koymuşlar, üzerlerine de tavla. Oradaki hostes kızlara olayın ne olduğunu soruyoruz. Tam anlatamıyorlar, dolayısıyla patronlarını çağırıyorlar. Yunan nüfusunun yüzde yirmisinin sahip olduğu gibi Nikos ismine sahip patronları “burada tavla oynarsanız size birer tane hediye ve çekiliş için bilet vereceğiz” diyor. Nasıl yani? Yalnızca oynamak yetiyor mu? “Yenmek yenilmek önemli değil, önemli olan katılmak” diyor. Çekilişte büyük ödül bu tavlalardan biri ve en iyi uzolarımızdan oluşan bir koli.

Metin’le karşılıklı oturuyoruz. Hemen birer tane küçük hediyeyi ve piyangolarımızı takdim ediyorlar. Tavla oynamayalı yıllar olmuştu, hiç sevmediğim bir oyundur, asabımı bozar. Demek ki o gün bilmeden aşkta kaybedecekmişim. Tek oyunda Metin’i mars ediyorum, kalkıyoruz.

 

P1060827

 

Biraz da müzik dinleyelim diye oradaki amfiye oturuyoruz. Bir Metin gidiyor uzo almaya bir ben. Sıra bana gelince artık ahbap olduğumuz uzocu ablaların yanına gidiyorum. Birazdan kapatacağız diyerek bir tane peti boşaltıp içine uzo doldurup elime tutuşturuyorlar. Artık nasıl bir itibarımız varsa ortamda?

Bu rezilliğe tanık olan, ablaların arkadaşı olduğunu düşündüğüm biri laf atıyor. Konuşmaya başlıyoruz. Sonra bir kaç kişi daha katılıyor sohbetimize. Özellikle bir tanesi bildiğin Halit Ergenci. Sakal makal aynı. ‘Suleyman’ diyerek dalga geçiyorlar elemanla. Bu sırada konu konuyu açıyor, ahbaplık seviyemiz ileri düzeye yükseliyor derken asıl adı Thedoros sahne adı Lampsas (meğer soyadıymış) olan elemen bana aniden hiç beşten fazla kişi tarafından dövülüp dövülmediğimi soruyor. İnsan şaşırınca daha bir dürüst olurmuş ya, "valla güzel dayak yedim ama beş kişiden sonrasını saymaya fırsat bulamadım işin açığı" diyorum içtenlikle, "hem de birden fazla olmak üzere..." O kadar şaşırmışım ki, nasıl bildiğini sormayı geçtim "sen de mi?" diye soramıyorum bile... Neyse ki sırtıma pat pat vururken o da içten bir itirafta bulunuyor da göt gibi kalmıyorum ortada: "üzülme dostum" diyor "ben de çok yedim." Böylece adı konmayan derin dostluğumuzun da başlangıcı oluyor bu küçük hikaye. Hatta o derece ki, bizi evlerinde misafir ediyorlar bir kaç gün. Biz de keriz değiliz, anında çöküyoruz.

***

Tavla yarışması (?) çekilişi sonucu gece yarısı açıklanacaktı. İki bileti de alıp gidiyorum, Metin nedense olaydan çok emin, “kesin bana çıktı, ödülü al gel” diyor, ‘ruhunu iki dakkada şeytana mı sattı da bu kadar emin bu herif’ diye düşünerek stanta yaklaşıyorum. Tahtaya bir takım numaralar yazmışlar. Elbette ki en alttaki numaralara bakıyorum eski bir amortici olarak. "Tabii ki amorti bile" yok diye hayıflanıp geri dönüyorum. Hostes kız o anda yanımda beliriyor, güzellik karşısındaki her şuursuz erkek gibi ben de salak salak sırıtıyorum. “Numaranıza bakabilir miyim?” diye soruyor. Ne diyeceğimi bilemediğimden, "ya, pek bir şey çıkmamış sanırım" diye gevelerken “Nasıl çıkmamış? En büyük ödülü kazanmışsınız işte!”diyerek elimdeki numarayı işaret ediyor!

Hayatımda herhangi bir çekilişte, kurada, şans oyununda hiç bir şey kazanamamış biri olarak şok oluyorum: gerçekten benim bilette yazan sayı en üstte, bakmadığım yerde kocaman yazıyor. İnanamıyorum! Sonra toparlanıp arkadaşları filan topluyorum, törenle hediyelerimizi takdim ediyorlar. Woody Allen’ın Sleeper filminde güzellik kraliçesi seçildiği anda yaşadığı duyguya benzer bir şey yaşıyorum sanki...

 

f3fb31b79e10c374afeb6524ab73c0fa

 

Uzo Midilli’de içilir...

İkisi hariç verdikleri bir kasa uzoyu orada eşe dosta dağıtıyorum. Aylar sonra, evimde demlenirken, rakı bitince bunlar aklıma geliyor. Birini açıp bardağa dolduruyorum ve bir yudum alıyorum: Bu ne lan??? Bir yudum daha, olmuyor, tükürüyorum. Berbat bir şey bu. Hemen netten Metin’i arıyorum: “Oğlum biz galonlarca uzoyu nasıl içmişiz lan?” “Abi ben de bir iki denedim gurbet ellerde ama içilecek gibi değilmiş” diye yanıtlıyor. Moğol ayragından sonra içtiğim en kötü içkilerden biriymiş de haberimiz yokmuş. Büyük konuşmayayım ama çok zorda kalmazsam bir daha ağzıma sürmeyi düşünmüyorum. Belki Midilli’de, zira başka yerde o tadı yakalayamıyoruz.

***

Midilli kentinden zar zor bir araba kiralayıp Selanik’ten iki ahbabımın işlettiği Kafeneio Leonidas’ı bulmak üzere yollara düşüyoruz. Herkes herkesi tanıdığı için arkadaşlar yolu tarif ediyor, anladığımız kadarıyla resmen tanırının unuttuğu bir yerde olmalı. Gerçi dolanarak, yolun keyfine vararak, köylere girip çıkarak ilerliyoruz, o yüzden ne kadar ücra olursa bizim için o kadar iyi.

Yunanlıların genelde telefon açmama, e-postaya iki ay sonra yanıt verme gibi güzel alışkanlıkları olduğu için çat kapı gitmemiz yadırganmıyor elbette. Hemen çipurolar, mezeler çıkıyor ve akabinde öğlen rakısına oturuluyor. Sonra diğer elemanlar da damlamaya başlıyor. Bunlardan biri yine ilk geldiğimde tanıştığımız ahşap ustası ve heykeltıraş deli Yorgo, özlemişiz keratayı. Şimdi de buzukiler, utlar, curalar beliriyor ve cümbüş başlıyor.

Akşama doğru müsaade isteyip kalkıyoruz, çünkü uğramamız gereken bir yer daha var.

İkinci durağımıza ilk kez 2009’da gittiğimde “işte” demiştim arkadaşlara “dünyada gerçekten huzur bulduğum tek yer! Çünkü Söğütdalı 2003’te restore edildiğinden beri yersiz yurtsuz kalmıştım.”

 

P1060873

 

Bu mekana yalnızca orayı bilenler gidiyor, yani bizler gibi anarşistler veya solcu, çer-çapulcu tayfası filan. Oturuyorsun ve önüne direk harikulade mezeler gelmeye başlıyor alkol eşliğinde. Hiç bir şey söylemene gerek yok! Çıkarken de gönlünden ne koparsa onu ödüyorsun. Olay yalnızca bununla kalmıyor, muhabbetin kralı da orada!

İçeri giriyoruz, eşi önce beni hatırlamıyor ama gelin diye işaret ediyor. İçeride eski dostum uzandığı yerden doğruluyor ve beni görünce yüzünde güller açıyor, tabii benim de. Sarılıyoruz. Gece yarısına kadar sohbet ediyoruz. Nerede kalıyorsunuz diye soruyorlar, biz kem küm edince de oradaki minderlere yatırıp üzerimizi örtüyorlar. Bir yandan dalgaların sesi, bir yandan rüzgarın soluğu, uykuya dalıyoruz...

***

Midilli kentine döndüğümüzde Metin’in Türkiye’den arkadaşları ile buluşup kafede laflamaya başlıyoruz. İkindi vakti Yunanlılar uykuda olduğundan kafede bizden başka bir Türk çift daha var. (Sevişmek gibi) yapacak daha iyi bir işleri olmadığı için bizi dinlemeye başlıyorlar ve büyük ihtimalle beyin mıncıklaması geçiriyorlar çünkü o saatte yine içtiğimiz için sohbetimiz ağır politik ve saykodelik bir hal almaya başlıyor.

Bu sırada bir başka Türk çift bizi görüp “Aa, burda da Türkler varmış” diyerek bir anda fotoğrafımızı çekiyor.

Sigortalarım atıyor: “Ne yaptığınızı sanıyorsunuz siz?” diye çıkışıyorum. İzinsiz bir biçimde birinin, hele de benim fotoğrafımın çekilmesi saygısızlığın dik alasıdır. Diğerleri araya girip ortamı sakinleştirmeye çalışıyor. Fotoğrafımızı çeken salak da özür dileyip derhal fotoğrafı siliyor ve hızlıca yoluna gidiyor.

*** 

Dönüşte feribotta Metin’e “Başardık” diyorum, “Midilli’de Türk dövmemeyi başardık.”

Haydi bunu kutlayalım.

 

Terms & Conditions  |  Privacy Policy

Gezenti 2018 © All Rights Reserved