AZ BİLİNEN KİMİ FUTBOL FİLMLERİ

Két Félidö a Pokolban / Cehennemde İki Devre, 1961 Zoltan Fabri'nin yönettiği film, konusunu 'Ölüm Maçı' olarak adlandırılan ve Kiev'de işgalci Nazilerle Sovyet vatandaşları arasında yapılan maçın hikayesinden alıyor. 1942 yılında yapıldığı söylenen bu maçla ilgili çeşitli teoriler vardır. Kimisi bunun bir Sovyet propagandası olduğunu söylerken kimisi de ateş olmayan yerden duman çıkmaz mantığıyla bu maçın yapıldığını iddia eder. Maçı 5-3 Kiev karması olan FC Start kazanır. Filmde ise Hitler'in doğum gününde Naziler esir tuttukları futbolcularla bir maç ayarlar. Bunu kaçmak için bir fırsat olarak kullanmak isteyen futbolcular yakalanır ve maçı yapmaya zorlanırlar.

220px-Death_match_bill
  Bu filmin bir sonraki versiyonu da bizde Zafere Kaçış adıyla gösterilen 1981 yapımı Victory filmidir. Bu filmde Michael Caine, Sylvester Stallone ve Max von Sydow gibi ünlü aktörlerin yanı sıra Pelé, Osvaldo Ardiles, Bobby Moore gibi eski futbol yıldızları da yer almıştır. Ancak Fabri’nin filminin aksine bu Holivud filminde mutlu son vardır.

Kardeşi askeri cunta tarafından katledilen Ardiles'in hareketi

Coup de Tete, 1979 François Perrin, Trincamp adlı ufak bir kentin takımında futbol oynamaktadır. Geçimsiz biri olan Perrin takımın yıldızı ile kavga edince kentte persona non grata ilan edilir. Ancak yıldız sakatlanınca ona ihtiyaç duyulur ve çıktığı kritik maçta yıldızlaşınca bir anda kentin gözdesi olur. Ama atalarımızın dediği gibi atın intikamı da pis olur.

Birbirinden çok farklı türden filmlere imza atan Annoud bu filminde, özellikle zamanın Fransa'sının politika-sermaye ve şaibe birlikteliğinin en büyük simgelerinden olan Saint Etienne takımının çıkışına da gönderme yapıyor (konuyla ilgili Belmondo'nun oynadığı Le Corps de Mon Enemy adlı bir film daha var). Futbol sahası çekimlerinin zorluğundan dolayı futbol hastaları genelde futbolla ilgili filmlere pek sıcak bakmaz ama kısa saha görüntüleri tatmin edici bir tat yakalıyor gibi.

Al Doilea Joc / İkinci Maç, 2014 Romanya yeni dalga yönetmenlerinden Corneliu Porumboi, bu şahane deneysel filmiyle bizleri Hagi'nin de formasını giydiği Steau Bükreş'le Lucescu yönetimindeki Dinamo Bükreş arasında 3 Aralık 1988 tarihinde oynanan derbiye götürüyor. Sabit kamera ile bizlere kar altında (ısrarla) oynatılan bütün maçı eski bir TV ekranından (video kaydı) izletirken, maçın hakemi olan babası Adrian Porumboi'ya sorduğu sorularla Çavuşesku yönetimindeki Romanya'nın sosyalist rejimini ve birisi asker diğeri ise (gizli) polis örgütünün olan iki takımın futbol maçı görüntüsündeki politik çekişmelerini sorgulamaya davet ediyor. Futbol ve politikayı takip edenlerin hiç sıkılmadan izleyebileceği, onlarca detayı barındıran bir başyapıttır.

  Gmar Gavi'a / Kupa Finali, 1991 1982'de işgal altındaki Filistin'de geçen filmde FKÖ'lü gerillalar İsrailli bir çavuşu kaçırırlar. Çavuş 1982'de İspanya'da yapılacak olan Dünya Kupasına gitmek için gün sayıyordur ve biletleri de önceden almıştır. Birbirlerine çok yakın dilleri olmasına karşın anlaşamayan düşmanların anlaşma zemini futbol olacaktır. Yönetmenliğini Eran Riklis'in yaptığı ve 2001 yılında Ankara'da İsrail Film Günlerinde gösterilen filmin başrol oyuncusu Moşe İvgi gösterimden sonra söyleşiye kalmıştı. Dangoz kimi seyircilerin: 'ülkemizi beğendiniz mi, yemekler nasıl' gibi saçma sapan sorularına sinirlenip kendi kendime: 'Burası Ankara lan!' diyerek, Ankara seyircisinin 'ününü' kurtarmak için İvgi'ye 1982'de hangi takımı tuttuğunu sormuştum.

cupf
i
  O anda kırılma gerçekleşmişti ve sanal ile gerçeklik arasındaki ilişki kurulmuştu: Zira kararan beyaz perdenin önündeki spotta İvgi, utana sıkıla futbolla hiç alakası olmadığını samimi bir şekilde itiraf etmişti. Film boyunca o futbol aşığı çavuşun aslında bir kandırıkçı, yani oyuncu olduğu ortaya çıktı.   Ofsayt, 2006 Cafer Panahi'nin filminde, 2006 Dünya Kupası elemelerinde İran-Bahreyn maçına girmek isterken yakalanan futbol hastası genç kızların hikayesi anlatılıyor. Panahi, futbolu bir metafor olarak kullanarak kadınların İran İslam Cumhuriyetinde gördüğü ayrımcılığa dikkat çekmek için çektiği filmde, bir yandan sahte bir senaryo ile İslami otoriteden izin alırken, diğer yandan ufak bir dijital video kamera yardımıyla kimi sahneleri gerçekten de eleme maçında olmak üzere filmi 39 gün içerisinde çekiyor. Filmden sonra feminist bir grup maçlarda 'Ofsaytta kalmak istemiyoruz!' pankartı ile stadyumlara gitmeye başlıyor ve elbette ki film İran'da yasaklanıyor.  
Offside-2006
  Filmin konusuna gelirsek: stadyumlara girmesi zinhar yasak olan genç kızlar girişte veya stadın içinde polis ve askerler tarafından yakalanır. Akabinde stadın içinde, tribün arkasındaki bir polis bariyerinde tutulurlar. Bu sırada kızlar onları tutan askerlerle girdikleri diyaloglarda kadın erkek ayrımcılığını sorgular ve askerlerin kafasını karıştırırlar. Hatta bunlardan birisi kadın futbol takımında oynamaktadır. Yer yer gerilen ilişkilerinin sonunda maçın bitmesine yakın Ahlak Zaptiye'sine gönderilmek üzere bir minibüse doldurulurlar. İçeride ise minibüsün radyosundan heyecanla bu ölüm-kalım müsabakasını takip etmektedirler. Yönetmen Cafar Panahi'nin İran'dan çıkış yasağı vardır ve kendisine film yapma yasağı konmuştur. Tanıdık geliyor mu?

Paylaşım için

FUTBOL VE ÜTOPYALARIN ÖLÜMÜ II

III. BÖLÜM - YAŞIN ve MODERN KALECİLİĞİN DOĞUŞU

İnek Şaban filminde Fenerbahçe’nin kalecisi Bülent, Pelé’nin de oynadığı zamanın ünlü Cosmos takımına transfer olacağı vaadiyle kandırılır ve New York’a kaçar. Bu sırada başlık parası biriktirmek için Almanya’ya gurbete gitmekte olan manav Şaban’ın Bülent’le olan benzerliğinden dolayı Bülent zannedilerek zorla Fenerbahçe’nin kalesine geçirtilmesi konu edilir. Mafya tarafından korunan ve kontrol edilen futbol takımının, sakarlıklarıyla başarılı olan kalecisi Şaban zamanla bıçkın bir gangstere dönüşecektir. Ne var ki gerçek kaleci Bülent’in dönmesiyle işler karışır.

 

 

Mafya-politika-futbol üçgeninin ele alındığı bu şahane film aslında konusunu Semyon Timoşenko’nun yönettiği, 1936 SSCB yapımı Vratar (Kaleci) filminden almıştır. Havada yakaladığı karpuzların insanlar tarafından hayranlıkla seyredildiği bir sırada tesadüfen keşfedilen Anton Kandidov’un Torpedo adlı futbol takımının kalecisi yapılması ve başarısıyla ulusal takıma çağrılması konu edilir. Dünyada ilk defa kalecinin öneminin vurgulandığı bu filmin sonunda Kandidov son dakikada rakipleri olan Bufalo adlı, İskoç etekli, İtalyan görünümlü bir ülkenin milli takımının kazandığı penaltıyı kurtarmasına müteakip, topla bütün sahayı kat eder ve golü atarak kahraman olur!

Keza filmin sonunda çalan şarkıda: “Hey kaleci, savaşa hazırlan. Sen kalenin bekçisisin. Arkandakileri düşün, cephe hattı pusuda bekliyor.” sözleri geçmektedir.

 

 

Film çekildiği sırada 7 yaşında olan Yaşın’ın bu filmi izleyip izlemediğini ve kaleci olmasında bu  filmin onu etkileyip etkilemediğini bilemiyoruz. Modern anlamda kaleciliğin babası olan ve 20. yüzyılın tartışmasız en iyi kalecisi olan Lev Yaşın’ın resminin Rusya 2018 Dünya Kupası posterinde kullanılmasını saygıyla karşıladık.

Bizde sanki ‘I’ harfi yokmuş gibi ismi yanlış telaffuz edilen Lev Yaşın, adından ve soyadından de anlaşılacağı gibi Yahudi kökenli bir Sovyet yurttaşıydı. Dönemin savaş koşullarından dolayı çocukluğunu yaşayamamış, Sovyet halkının, deri kemerlerini kaynatıp suyunu içtiği Nazi kuşatması sırasında henüz 13 yaşındayken silah fabrikasında mermi üretimi bölümünde çalışmaya başlamıştır. 18 yaşına geldiğinde sağlığı kötüye gidince Moskova’daki askeri bir fabrikaya nakledilmesi O’nun hayatında bir dönüm noktası olmuştur. Fabrikanın futbol takımında kalecilik yaparken tesadüfen Dinamo Moskovalı otoriteler tarafından görülür ve Dinamo’nun genç takımına alınır.

 
world-cup-poster (3)
Òðóäíûé ìÿ÷

 

Genel olarak yedektedir ve ne var ki çıktığı iki lig maçında başarısız olunca özgüveni sarsılır. Bir yandan da Dinamo’nun buz hokeyi takımında kalecilik yapmaktadır. Bu takımla 1953 yılında SSCB kupasını kazanınca özgüveni yerine gelir ve hokey milli takımını reddederek tekrar futbola döner.

Ve dünya yepyeni bir kaleci anlayışı ile karşı karşıyadır artık. O zamana kadar kaleciler kale çizgisinden ayrılmıyor, üzerine gelen forvetin şut çekmesini bekliyordu. Yaşın forvetin üzerine doğru koşarak açı daraltmayı ilk uygulayan kaleci idi. Bunun yanı sıra takım arkadaşlarını sürekli bağırarak motive ederdi, adam kaçırmamaları konusunda uyarırdı. Falsolu gelen, tutmak için riskli olabilecek topları yumruklamak, bir defans oyuncusu gibi, ceza alanı dışına çıkarak topu ayakla uzaklaştırmak, ceza sahası çizgisine kadar çıkarak havadan gelen topları yakalamak ve yakaladığı topu çabuk biçimde kullanarak takımını kontratağa çıkartmak gibi günümüzde kalecilerin yaptığı rutin uygulamaları ilk kez yaparak modern kaleciliğe kişiliğini vermiş büyük bir futbol devrimcisidir.

 

 

1956 Melbourne Olimpiyatlarında milli takımla altın madalyayı aldığında kalesinde sadece iki gol görmüştür, 1958’deki Dünya Kupasında ise bütün dünya artık O’nu tanımaktadır. 1962 Şili Dünya Kupasında yediği talihsiz goller sonucu Fransız gazeteleri artık O’nun kariyerinin bittiğini yazmıştır. Gerçekten de SSCB Kolombiya karşısında 4-1 öndeyken, birisi Dünya Kupalarında atılan tek korner golü olmak üzere 3 gol birden yemişti. Yine çıktığı çeyrek finalde bu kez Şili’ye 2-1 yenilirler. Ev sahibinin galibiyet golünü atan Rojas büyük bir centilmenlik örneği göstererek gol sevinci yaşamaz, gider bu büyük kaleciye sarılır.

Yaşın ise “Bir kaleci yediği golden sonra nasıl üzüntü duymaz, acı çekmez! Eğer sakin kalıyorsa bu onun sonu demektir. Geçmişte ne yapmış olursa olsun, onun bir geleceği yoktur.” diyerek kısa zamanda toparlanır ve 1963 yılında Baloon d’Or (yılın en iyi futbolcusu ödülü olan Altın Top) ödülünü almaya layık görülür. Bu ödül tarihi boyunca sadece bir kez bir kaleciye verilmiştir.

 
Lev-Yashin-ballon-dor

 

Siyah forma giydiği ve rakip forvetler tarafından sekiz kollu gibi göründüğünden ‘Kara Örümcek‘ lakabını almıştır ama çoğu seveni O’na ‘Kara Panter’ der. Taktığı kepini ise tılsımı olarak tanımlamaktadır. Günde yarım paket sigara içtiğini asla saklamaz hatta başarısının sırrı sorulduğunda ‘maçtan önce içtiğim bir dal sigara ile sinirlerimi gevşetirim, sert bir alkolle de kaslarımı güçlendiririm.’ diye yanıtlamıştır.

SSCB 1960 yılında ilk kez düzenlenen Avrupa Şampiyonasını kazandıktan sonra Real Madrid’in o dönemki başkanı Santiago Barnabeu: “Ona istediği parayı ödemeye hazırım. Ailemin tüm mücevherlerini satıp borca girmem gerekse bile onu almak isterdim. Ancak Bay Yashın için biçilebilecek bir değer yok, tıpkı Prado Müzesi’nde duran ünlü ressamların tabloları gibi…” Asla paragöz birisi olmayan Yaşın 20 yıl boyunca Dinamo Moskova’da oynamıştır ve o kadar başarısına rağmen prim istemeye bile utanan bir karakterdedir. Puşkaş’la birlikte yedikleri yemek sonrasında hesabı ödemek isteyen Puşkaş’ın cüzdanındaki meblağı gördüğünde ‘hayatımda bu kadar çok parayı bir arada görmedim’ demiştir bütün naifliğiyle. SSCB devleti 1964’te Yaşın ailesine küçük bir ev tahsis eder ki eşi halen o küçük dairede oturmaktadır. Son kez oynadığı 1966 Dünya Kupasında takımının yarı finale çıkmasında büyük rol oynar.

270’ten fazla maçta kalesini gole kapatmış, 150’den fazla penaltı kurtararak imkansız bir rekora imza atmıştır. 1967’de kendisine Lenin Nişanı verilir.

 
yashin

 

Sağlığı 1980’lerde yine kötüleşmeye başlar. 1984’te bir ayağı kesilir. Yaşın’ın 60. yaş gününde 22 Ekim 1989’da Dinamo Moskova’nın O’nun onuruna düzenlediği karma maçta, tıpkı yüz bin kişinin izlediği 1971’deki jübilesinde olduğu gibi Eusebio, Beckenbauer, Bobby Charlton Dünya Karmasında yerini alır. O ise maçı eşi Valentina ile kenardan izler. Maçtan sonra üstü açık bir araba onu alır ve sevgi gösterileri eşliğinde pistte dolaştırır. 1990’da, Nazilerin kuşatma günlerinin kötü beslenme koşullarından kalan mide rahatsızlığının kansere dönüşmesi sonucu hayata veda eder. Ölmeden bir kaç gün önce Sosyalist İşçi Altın Madalyası‘na layık görülmüştür.

Verilen madalya, o sıralarda uzatmaları oynayan ve bir yıl sonra tarihe karışacak olan Sovyetler Birliği’nin bu sadık ve çok değerli futbol emekçisine, futbol devrimcisine verebileceği en anlamlı madalyaydı.

 

(Высоцкий)Vısotsky’nin O’na hitaben yaptığı şarkı


 

SON BÖLÜM

"Hiçbir zaman nostalji edebiyatı yapıp eskiden her şey daha güzeldi diye iç geçirmiyorum. Hem ben böyle olamayacak kadar futbol bağımlısı birisiyim, bir futbol tutkunuyum. Ama bu, benim futbol gerçekliğini görmeme engel değil ki; futbolun ne kadar ticari bir şeye dönüştüğünü ve onu fakirleştiren bir şirket halini aldığını görüyorum. Hayal gücü ve sevinç becerisi de fakirleşti. Futbol gittikçe bir eğlence olmaktan çıkıp bir zorunluluk halini aldı... ben futbolun bir sanat olduğuna inanıyorum, bir çeşit topla dans, güzelliğin mucizesini yaratan bir beceri."

E. Galeano

 
eduardo-galeano-uruguay

 

Futbol mistik, metafizik ve henüz açıklanamayan olayların döndüğü bir oyun olduğu için bu kadar büyük bir hayran kitlesine sahiptir. Top kaleye bir adım öteyken kaleye girmek istemeyebilir, veya penaltı vuruşunda direğe çarpan bir top bütün fizik kuralları ile dalga geçercesine dönüp dolaşıp kaleye girebilir. Bazı takımlar bazı takımları, aralarındaki güç dengesi ne kadar lehlerine de olsa asla yenemez. Bunu açıklayabilmek adına ‘bu takım bize ters geliyor’ diye kısaca geçiştirilir.

Belli bir kalıba ve sisteme sığmaz, formüle edilemez, sürekli değişir, devinir ve evrilir. Bence en çok, bireylerin oluşturduğu toplumsal bir yapı olan anarşizme benzer. Yani farklı bireylerin farklı karakterlerinin, toplum yapısını bozmadan özgür bir biçimde beraberce yaşadıkları toplumun karakterini belirlemesi gibidir.

 

 

Her ırktan, her cinsiyetten, her boydan ve engelli olan insanlara bile açıktır, herhangi bir kısıtlaması, kıstası yoktur. Genelde iyi oyunculuk tanımı Pelé, Maradona veya Messi gibi kısa veya orta boylu oyuncuların hakimiyetinde görülse bile 1,90'lık forvet Van Basten gibi efsanevi oyuncular da futbola damgalarını vurmuştur. Veya bir kaleci için oldukça kısa boylu sayılabilecek 1,73 metre boyundaki Meksikalı Campos gibi kaleciler de başarılı olabilmiş, milli takıma kadar yükselebilmiştir.

 

Milan'ın efsanevi defansı Tasotti, Costacurta, Baresi, Maldini ve ofsayt taktikleri

 

Futbol oyun biçimleri alanın nasıl değerlendirebileceği tartışmaları ile kendilerini bulmuştur. Küçük ve her zaman su baskınları tehlikesi altında olan Hollanda belki de yaşadığı alanın kısıtlılığından dolayı total futbolun çıktığı iki ülkeden birisi olmuştur. SSCB ise sosyalizm düşüncesi ile kollektif futbol anlayışını öne çıkarmış ve total futbolu eş zamanlı olarak geliştirmiştir. İngiltere ise içinde var olduğu geniş arazilerde mesafeleri kısa zamanda kat etmek için uzun pası ve driplingi kendi oyun tarzına yansıtmıştır. Buna karşın dağlık İskoçya ilk olarak kısa paslarla oynanan bir futbol anlayışını benimsemişti. Tango kültürü ile kendilerini tanımlayan Arjantin topla slalom yapmayı bulmuş, daha kıvrak figürlere sahip Brezilyalı zenciler ise çalım atmayı. Tarih boyunca sürekli işgal edilen veya bunun tehlikesi ile yaşayan İtalya defans futbolunun mucidi olmuş, Avusturya-Macaristan’ın kahve müdavimi aydın Yahudileri ise daha derin bir futbol anlayışını geliştirmişti. Disipliniyle ünlü endüstri devi Almanya’nın makine gibi futbolu ve kendilerine panzer denmesi tesadüf müdür?

 

Başka bir futbol devrimcisi olan 'Çılgın' lakaplı Higuita, kalecilerin de golcü olabileceğini kanıtlamıştır

 

1-2-7 ile başlayan diziliş 4-6-0’a doğru evrilirken, kalesine hapsolmuş kaleciden golcü kaleciye (Higuita), kafası pek çalışmayan kazma ve çakılı defanstan zeki (Baresi), teknik (Maldini), oyun kuran (Backenbauer) ve gol atan defansa, beleşçi yerine golcünün sadece golcü olmadığını gösteren forvete (Van Basten) kadar bütün pozisyonlarda büyük aşamalar gerçekleşti.

İlk zamanlarında ikinci plandayken futbol oyun kurgusundaki en belirleyici kişinin Teknik Direktör olduğu anlaşıldı. 

Şimdilerde en çok tartışılan ise artık devasa bir endüstri haline gelmiş futbolda dönen milyarlarca lira. Başarılı olmak için sadece iyi oyunculara, iyi bir teknik direktöre sahip olmanın bile yetmeyeceği bir alana doğru giden bir oyun bu. Yalnızca en zengin kulüplerin başarılı olabildiği bu platformda Avrupa futbolu diğer kıtalarla arasındaki farkı açmaya çalışıyor. Hatta Avrupa liglerinde bile örneğin İngiltere Ligi ile Polonya Ligi arasında büyük bir uçurum olduğu aşikar.

Acaba zengin olmayan kulüpler veya ülkeler bu uçurumların aşılması için neler yapılabilir diye derin düşüncelere dalıp birlikte çözüm üretmeye mi çalışacaklar yoksa kendimizi kurtarsak yeter gibi, yeni dünyanın popüler yaklaşımı içerisinde devam mı edecekler, göreceğiz.

 

FUTBOL VE ÜTOPYALARIN ÖLÜMÜ I

 

I. BÖLÜM - BREZİLYA

"Ütopyaların dünyası öldü. Bir çıkar toplumunda yaşıyoruz ve futbol da büyük pazarların dünyasına mahkum edilmiş durumda."

Yazımıza sol futbolun mucidi ve sağ futbolun tanımlayıcısı, (tartışmalı) komünist futbol adamı Menotti'nin veciziyle başlamak istedim. Zira kendisi sol futboldan söz ederken; uyguladığı katı disiplin, komando tarzı antrenmanları ve tek adam yönetimi ile faşist cuntanın idaresindeki Arjantin milli takımını, biraz da şike vasıtasıyla şampiyon yapmıştı. 1978 yılında Arjantin’de düzenlenen Dünya Kupası’nda, Peru, averaj hesabı yapan Arjantin’den 6 gol yemiş (şike daha sonra ayyuka çıktı), Brezilya’nin son dakikada attığı gol, hakemin korner atışında top havadayken (!) maçı bitirdiğini söylemesiyle iptal edilmiş ve Brezilya saf dışı bırakılmıştı (Brezilya bütün maçlarını kış aylarının en sert yaşandığı güney kentlerinde yapmıştı).

 

 

Lanet bir faşist olduğundan şüphelendiğimiz Tanrının olası müdahalesi ile, total futboluyla herkesin gönlünü kazanan Hollanda'nın final maçında topunun direkten dönmesi sonucu Arjantin kupayı almıştı. Ama yine Menotti'nin: "Biz ordunun şeref tribünü için değil, insanlar için futbol oynuyoruz. Askeri diktatörlüğü değil, özgürlüğü savunuyoruz... Benim yetenekli futbolcularım diktatörlüğün taktiğini ve sistemin terörünü alt ettiler..." sözleri ile bir başka tartışma platformu açılmıştı.

Dünya kupasının politika ile ilk kirletilmesi değildi bu tabii. 1973 yılındaki SSCB-Şili dünya kupası eleme maçlarını hatırlarsak, Moskova'daki ilk maç 0-0 bitmişti. Şili'de gerçekleşen faşist askeri darbe sonrasında devrimcilerin stadyumlarda toplanıp orada işkence edilmesi ayyuka çıkınca, bu durumu protesto eden SSCB, işkencehaneye dönüşen statlarda rövanş maçına çıkmama kararı almıştı.

 

 

O zamanlar kurallar farklıydı. Diğer takım maça çıkmayacağını duyurmasına karşın Şili takımı stadyumda hazır bulunuyordu. Burası da 7000 mahpusun Atacama Çölünde bir yere nakil edilmesinden sonra futbol için hazırlanan Şili Ulusal Stadyumuydu.  Şili takım kaptanı Valdez aşağılık bir şekilde, sembolik olarak topu olmayan rakibinin boş kalesine göndermiş ve FİFA maçın sonucunu 2-0 olarak tescil etmişti.

Bu maçta Şili takımında bir tek kıpırdamayan futbolcu vardı: Carlos Cazsely! Dünya kupalarında ilk kez uygulanmaya başlayan kırmızı kartı da tarihte ilk gören futbolcu olan Cazsely (kartı gösteren de Doğan Babacan’dı) pasif direniş yöntemleriyle diktatör Pinochet’ye her daim karşı durmasıyla da gönüllere taht kurmuştu.

 

Cazsely bir de klip yapmış zamanında "El Hincha" yani 'Taraftar'

 

Solcu futbolcu demişken, 1978 Dünya Kupasına gitmeyi reddeden iki futbolcu vardı. Efsanevi futbolcu (ve sonrasında teknik adam olan) Cruyff ailesi tehdit edildiği için Arjantin’e gitmekten vazgeçmiş (bu konuda başka söylentiler de var ama asıl neden bu gibi görünüyor), o zamanlarda Maocu olan Breitner ise  daha sert bir tavırla, insanların işkence gördüğü statlarda futbol oynamayı reddettiği için kupaya gitmeyeceğini deklare etmişti (Breitner daha sonra dönmüştür).

Ne Şili’deki işkencelere, ne de 1978 Arjantin'indeki benzer cunta uygulamalarına ses çıkartan batılı ülkeler, SSCB'nin ABD destekli Taliban ordusuna karşı başlattığı Afganistan işgalini bahane ederek 1980 Moskova Olimpiyat Oyunlarını protesto etmişti. Bildiğiniz üzere radikal İslamcı terörizmin doğmasının ve güçlenmesinin müsebbibi ABD’dir.

Sanırım Eduardo Galeano yıllar sonra oradaki savaş suçlarını inceleyen bir mahkeme heyetindeki anılarında aktarmıştı, Afgan bir yobaz mahkemede haykırmış: 'komünistler bizi mahvetti, kızlarımıza okuma yazma öğrettiler!'

 

Dönemin ABD Başkanı Reagan ile öve öve bitiremediği 'Özgürlük Savaşçıları', şimdiki adıyla İŞİD eski adıyla Taliban

Bir başka kepazelik de Uruguay faşist cuntasından çıkan fikirle, Mundalito adıyla düzenledikleri mini dünya kupasına Brezilya, Arjantin, İtalya, Federal Almanya ve Hollanda dahil olmuş, Uruguay 1981'deki finalde Brezilya'yı yenmişti. Buraya kadar futbolu kendi çıkarı için güzel bir biçimde kullandığını düşünen cunta beklemediği bir darbe almış, tribünler maçtan sonra hep birlikte: "diktatörlük bitecek!" diye tezahürat yapmaya başlamıştı.

***

Futbolun ticarileşmesi FİFA'nın başına 1974'te Brezilyalı Havelange'ın gelmesiyle başlar (gerçi bunun iyi yanlarından biri kupaya katılımın artmasıdır, zira 1978'e kadar Afrika, Asya, Kuzey/Orta Amerika sadece birer takımla dünya kupasına katılabiliyordu). Ancak bu en az Brezilya'ya yaramıştır nedense. 1994'e kadar dünya şampiyonu olmayı başaramamışlardı. Ama şampiyon olamasa da Brezilya bütün dünyada sevilen bir takımdı, hep gönüllerin şampiyonuydu. Neden acaba?

 

copa-de-1982-Seleção

 

Röveşata, akrep vuruşu gibi çalım sanatının da nerede ve nasıl çıktığı tartışma konusudur. Kimileri, İngilizcede bisiklet vuruşu, makas vuruşu diye adlandırılan röveşatanın ilk kez Pedro Calomino tarafından 19. yüzyıl sonlarında Peru’da atıldığını iddia ederken, İspanyolcada Chilleno yani Şilili adı verilen hareketin ilk kez 1914 yılında Şili’de bir Bask göçmeni olan Ramon Unzaga Asla tarafından yapıldığını söyler...

Büyük bir ihtimalle futbol İngiltere’de yeniden doğduğu yıllarda topu alanın düz bir şekilde ilerlemesi (dripling) veya pas vermesi biçiminde oynanıyordu, tıpkı ayrıştığı rugby oyunu gibi. Yani uzun yıllar futbolda çalım atma filan yokmuş. Çalımın ise ilk kez Latin Amerikalılar tarafından 20. yüzyılın başlarında atıldığı söylenir. Hatta, Brezilya'da siyah futbolcular beyaz futbolcuları madara etmek için çalım atmayı bulmuştur gibi bir iddia da vardır. 1920'lere kadar Brezilya'da futbol elit bir spordu ve zencilerin bu oyunu oynamaları yasaktı. O yüzden ilk zenci futbolcular kıvırcık saçlarını düzleştirip, yüzlerine pudra sürerek oyunda yer almaya çalışırlarmış. Ta ki, çoğu zenci olan Vasco de Gama takımı Rio kupasını alana dek bu böyle sürmüş.

(Şu an melez ve güzel insanları ile karışık insan toplumunun hoş bir ahengi gibi görünse de, Brezilya'daki ırkçılık sorunu kökleşmiştir. Köleliği en son kaldıran ülkedir Brezilya. Melezleşme de geri zekalı ırkçıların ‘siyahlarla evlenin, çocuk yapın ki siyahların kökünü kurutalım’ tezi ile olmuş ve de iyi olmuştur. E tabii bunun söylendiği yıllarda genetik bilimi hak getire. Bu arada Pelé, 1960'larda Brezilya'da Mercedes marka araba kullanan belki de ilk zenci olduğundan çoğu zaman aracın şoförü sanılmıştır. 'Bir beyaz, sporcu gibi koşar; bir siyah ise hırsız gibi' Brezilya'da hala yaygın bir sözdür.)

 

pele-jairzinho

 

Konumuza dönersek, Brezilya'daki ‘sanat gibi futbol’ anlayışı olan 'futebol arte' ilk kez Brezilya’nın 1950 yılında kendi evinde oynadığı ve finale kadar çıktığı dünya kupasında sahne aldı. Ne var ki Uruguay’a kaybedilen maç sonrası yaşanan trajik ve travmatik durum on yıllar boyunca Brezilya'da hayatın acı bir parçasına dönüşmüştü.

Brezilya bu maçla beraber beyaz formasını bırakıp efsanevi sarı formayı giymeye başlamıştır. Çünkü Brezilya'daki dinsel inanç aslında bir tür fetişizm olarak tanımlanır. Futbolcuların veya idarecilerin hepsi Katolik gibi görünseler de içlerinde Umbanda veya Candomble ritlerinden çıkan dualar veya fetişleri görmek mümkün. Ama bir başka ilginçlik 1958 dünya kupası finalinde ev sahibi İsveç'le oynayacakları maç öncesinde yaşanır. Sarı forma ile oynadıkları müthiş futbolla (mesela o turnuvada SSCB ile yaptıkları maçtaki üç dakikalık bir kesit futbol tarihinin en iyi üç dakikası olarak anılır hala) finale çıkan Brezilya, karşılarında bir başka sarı formalı takımı buluyor ve deplasman takımı olarak başka bir forma giymek zorunda kalıyorlar. O zamanlar futbolun nasıl amatör bir durumda olduğuna dikkatinizi çekerim. Alelacele alışverişe çıkan heyet bir tane mağazada mavi formalar bulur ve alır. Geriye futbolcuları ikna etmek kalmıştı. Bu görev de kafile başkanı Machado de Carvalho’ya düşüyordu. Maç öncesinde futbolcularına hitaben: "Tanrı bizim yanımızda! Bugün tanrının annesi Meryem'in, yani Brezilya'nın sahibinin kuşandığı örtünün rengi olan mavi formayla oynayacağız." diye başlayan bir konuşma yapıyor ve Brezilya, İsveç’i 5-2 mağlup ediyordu.

 

garrincha

Garrincha

 

Takımda yıllarca Pelé ile kıyaslanan Garrincha faktörünü unutmamak gerek. “Brezilyalılar futbol oynamıyor dans ediyor” deyimi de sanırım o yıllarda çıkmış olmalı. "Garrincha futbola bugüne kadar görülmemiş bir sevinç getirdi. Topu her ayağına alıp dansını yapmaya başladığında herkes gülmeye başlıyordu, sadece gülüyordu, içten ve mutlu bir ruh haliyle gülüyordu... Bu, seyircinin salt estetik olana duyulan hayranlığının bir ifadesiydi." diye aktarıyor Nelson Rodrigues.

1955'te oynadıkları hücum futboluyla Real Madrid ile beraber en iyi iki Avrupa takımından biri olarak lanse edilen Stade Reims, kendi evinde Botafogo ile yaptığı dostluk maçını 5-1 kaybetmişti. Maçın son beş dakikasında Botafago antrenörü Moreira oyuncularından sadece topu çevirmelerini, şut atmamalarını istemiş, çünkü büyük ihtimalle adamların evinde beş golden fazla atmak ayıp olur düşüncesi içerisindeymiş. Bir tane futbolcu bu isteği oldukça iyi anlamış olacak ki topu 5 dakika boyunca ayağında tutmayı başarmış! Tam beş dakika topu ondan kimse alamamış. Bu futbolcu da Garrincha Manoel Francisco dos Santos, yani kısaca Mané diye tanınan kişiden başkası değil. Çarpık bacaklı ve sol bacağı 6cm kısa doğmuş bu futbol sanatçısının çok ilginç ve trajik bir hayat hikayesi vardır. Bu arada o zamanlar, bir çok kişi Garrincha’nın Pelé’den çok daha iyi olduğunu düşünüyormuş. Ne var ki Pelé’nin reklam sektörü ile arası her daim iyi olduğundan Pelé daha popüler olmuş diyenlerin sayısı azımsanmayacak kadar çok.

 

 

Brezilya 1962'de ve 1970'de de şampiyon olur. Hele 1970'deki finalde İtalya'yı ezdikleri maçta attıkları o efsanevi paslaşma golü hala hatıralardadır. 1982'ye kadar geçen sıkıntılı süreç ise Tele Santana'nın takımın başına gelmesiyle geçmiş gibidir. Santana tek otorite olacağı konusunda tam yetki almıştır ve Brezilya takımı Zico, Sokrates, Falcao, Eder, Sergio, Carlos ile gelmiş geçmiş en iyi kadrolardan birine sahiptir. Takımdaki hemen herkes gol atabilme becerisine sahiptir. Dansın yanı sıra alamet-i farikaları olan topuk paslarıyla bütün dünyayı büyülemişlerdir. Maradona'nın ilk kez dünya sahnesinde görüldüğü kupada bir önceki şampiyon Arjantin'i 3-1 yenerken Maradona rakibine attığı kasti tekme ile kırımızı kart görmüştür (Menotti ilginç bir biçimde Maradona'yı 78'de oynatmamıştı, onun yerine yaptığı Kempes ısrarı haklı olduğunu göstermişti gerçi). Ne var ki bu muhteşem takım tek kale oynadıkları ve sayısız gol kaçırdıkları maçta catanaccio denen o iğrenç defans futbolunu bulan İtalya'ya mağlup olmuştu. Bu maçtan sonra BBC yorumcusu Bobby Charlton'ın 'bu kadar iyi bir takım bu kadar kötü bir takıma nasıl yenilir' diyerek ağladığı rivayet edilir.

 

Brezilya'nın şiirsel bir futbol oynadığı 82 Dünya Kupasında attığı goller

 

Güzel futbolun ölümüdür bu maç. Zira 2-1 öndeyken Tele Santana çok ilginç bir hareket yapmış ve defans oyuncusunu çıkartıp forvet oyuncusu almıştır. Gerekçesi ise savunmayı ilerde kurarak topu ileride tutmaktı: ‘en iyi savunma hücumdur’. Ama ne yazık ki atılan uzun toplarda adam kaçırıp kalelerinde iki gol birden görmüşler ve kupaya veda etmişlerdi. 1986'da da yine aynı hastalık nüksedip, yani defans oyununu oynayamama, kolay gol yeme ve çok gol kaçırma sonucu Fransa'ya penaltılarla elenince Brezilya'da ‘futebol arte’ yerini 'futebol de resultados' tartışmalarına bıraktı: yani 'sonuç futbolu' daha mı iyi? Bu deneme, Lazaroni'nin başlattığı Dunga dönemi 1990'da Arjantin'in yaptığı catanaccioya takılınca son bulur gibi oldu. Herkes Lazaroni'den nefret etti ama daha sonra gelen Parraeira bu anlayışı biraz daha geliştirerek Dunga'nın yanına eklediği ve futbolculuğundan şüphe duyduğumuz Mazinho ile devam ettirdi. Yani defansa önem ver, kontrollü oyna, gol atamıyorsan yeme. Ve bu sayede 94 dünya kupasını aldıklarında o herkesin hayranlıkla seyrettiği Brezilya takımı artık nostaljik bir görüntünün buğulu bir imgesi olarak hafızalarda yer etmeye mi başlamıştı?

 

II. BÖLÜM - RİO PLATA BÖLGESİ

 

Futbolun, FİFA'nın da resmen kabul etmesiyle ilk kez Çin'de oynandığı, keza orada III.-IV. yy'larda yazılmış futbolun anlatıldığı bir de ansiklopedi olduğu ortaya çıkmıştı. Ancak, yüz yıllar boyunca unutulmuş bu sporun Britanya Orta Çağında tekrardan oynanmaya başlaması, sonra yasaklanması, ama inatla oynanmaya devam edilmesi, yasaklara aldırmaması ve nihayetinde 19. yy'da yaygınlaşması, belirlenen kurallarla bir sisteme oturtulması ile kendisini kabul ettirebilmiştir. Britanya İmparatorluğu'nun hemen her yerde gerek sömürü, gerek politik, gerekse ticari ilişkileri neticesinde de futbolun dünyaya yayılması İngilizler sayesinde olmuştur.

 

220px-Emperor_Taizu_play_Cuju

 

Futbol ilk zamanlarında tıpkı zıt ikizi rugby gibi topu ileriye sürmek mantığıyla oynanan oldukça basit bir oyundu. Rugby ile yollarını ayıran, kaleci dışında elle oynamama kuralı ile birlikte beleşçiliği önleyen, keza ofsaytın da atası olan 6. kuralla beraber biraz daha eli yüzü düzgünleşen futbol, ilk yıllarda 1-2-7 ve 2-2-6 gibi sistemlerle oynanıyordu. Hatta İngiltere'de kitlesel olarak izlenen ilk maçın on üçer forvetle oynandığına dair rivayetler mevcuttur.

Daha sonra ortaya çıkan 2-3-5 sistemi uzun yıllar futbolda uygulanmıştı. İngilizler, daha çok, topu uzun pasla oynama, düz dripling ve sert biçimde oynanan bir 'erkek' sporu gibi görüyordu. Buna karşın İskoçların kısa pası tercih eden oyun sistemleri İngilizlerin oyununu defalarca bozmuştu.

 

127-formation
235-football-formation

 

Avrupa, İngiliz ekolü ile ilerlerken, İngilizler tarafından yeni kıtada tanıtılan ve özellikle Plata Nehri etrafında büyük ilgi ile benimsenen futbol başka bir teknik ve taktiği yaratıyordu. Gambeta adı verilen topla slalom yapma sanatı, kısa paslaşmalar ve hızlı driplinglerden oluşuyordu. Eduardo Galeano'nun işaret ettiği üzere futbol tıpkı tango gibi varoşların dar, düzensiz ve kısıtlı alanlarından doğduğu için, kısıtlı imkanlarla daracık yerlerde oynanırken başka tekniklerin gelişmesine yol açmıştı. Uruguay ve Arjantin bu yeni anlayışla Avrupa hakimiyetine son veriyordu. 1924 Paris Olimpiyat Oyunları finalinde Uruguay Yugoslavya'yı 7-0 yeniyor, 1930'da düzenlenen ilk Dünya Kupası'nı da kazanıyordu.

Fransız yazar Henry de Montherlant: "Karşımızda gerçek futbol var. Bununla kıyaslandığında bizim daha önce bildiğimiz, oynadığımız şey sadece bir öğrenci hobisi." yazmıştı Uruguay'ın o yıl oynadığı futbol ile ilgili.

 

last-of-the-Charruas
andrade

Uruguay'da soyları tükenen Charrùalar ve Andrade gibi zenci futbolcular

 

Uruguay'ın oynadığı bu oyuna La Garra Charrùa deniyordu, yani Charrùa'ların savaş ruhu veya pençesi. Gerçi Uruguay'ın yerli halkı olan Charrùa'lar soykırıma uğrayıp yok edilmişti ama komşularının büyük ihtimalle onları aşağılamak için taktıkları bu isim Uruguaylılar tarafından benimsenmişti. Bu arada Uruguay takımının en iyi oyuncusu Jose Leandro Andrade aynı zamanda futbol tarihinin bilinen ilk siyah futbolcusudur. O zamanlar Uruguay takımı bir çok ülkenin aksine, zencilere takımında yer veriyordu ve bu yüzden kazandıkları bir maç sonrasında Şili Futbol Federasyonu tarafından, 'Afrikalıları oynatıyorlar' denerek FİFA'ya şikayet edilmişlerdi.

Güney Amerika'nın en 'beyaz' iki ülkesinden biri olan Uruguay'da şu an zenci nüfusu %4'tür. Eskiden bu oran %7 idi. Uruguay'ın milli dansı ise ilginç bir biçimde Afrika kökenli candombe'dir (tangoyu kendilerinin bulduğunu iddia ederler ama bu pek itibar görmeyen bir görüştür. Dolayısıyla herhangi bir dansı olmayan Uruguaylıların düğünlerinde Erik Dalı oyununu oynamasının, ülkemizde özellikle okumuş kesim tarafından şaşkınlıkla karşılanmasını şaşkınlıkla karşıladığımı belirteyim. Ne oynayacaktı ki adamlar? Eh bizim okumuşlarımızın Ankara pavyonlarına gitmediği de ayrı bir gerçek, dans nedir ne bilsinler!). Bu arada uzun yıllardır ne Uruguay'da ne de Arjantin'de 'beyaz' olmayan bir futbolcu görebilirsiniz, neden acaba?

 

arguru1930

Çocukken sırf topu var diye takıma aldığımız bebeleri hatırlıyorum da...

 

Bu iki ülke ilk dünya kupası olan 1930 finalinde karşılaştığında kendi toplarıyla oynamak istemiştir. Genelde İtalyan kökenli olan bu varoş bebelerinin inadı karşısında hakem çaresizce maçın ilk yarısının Arjantin, ikinci yarısının ise  Uruguay'ın topuyla oynanmasına karar vermiştir. İlk yarı 2-1 Arjantin üstünlüğündeyken top ikinci yarı değiştirilince Uruguay maçı 4-2 almış, bunun sonucunda Arjantin Uruguay ile bütün ilişkilerini kesmiştir.

Gittikçe beyazlaşan Uruguay futbolu da yıllar içinde İtalyan genlerine kaymış, 1974'te ilk kez gördükleri Hollanda'nın total futbolu karşısında maymuna dönünce tekmelere başvurmuşlar, 1986 ile de isimleri ‘kaval kemiği tekmecileri'ne çıkmıştı. Hem de müthiş oyuncuları Enzo Francescoli'nin varlığına rağmen.

 

 

Uruguaylılar futbollarının gerileme nedenlerinden en büyüğünü sokak futbolunun çökmesi olarak gösteriyorlar. Orta-üst sınıf aileleri çocukları ünlü futbolcular olsun diye büyük paralar döküp altyapıya yazdırıyorlar ama sonuç üç beş kişi dışında pek de iç açıcı olmuyor. Bunun en ilginç örneğini de 2006'da Avustralya'ya elendikleri maçta görüyoruz: Avustralya'nın kilit golünü atan Marco Bresciano oraya göçmüş Uruguaylı fakir bir ailenin çocuğuydu.

Plata nehrinin karşı tarafındakilerin de onlardan pek farkları yok gibi. II. Dünya Savaşına müteakiben Peron'un ülkeyi izole etmesi ile Arjantin'de futbol altın çağını yaşamış ve o tarihten itibaren hayatın merkezine oturmuştu. Ama bu fakir ve kocaman ülke, Güney Amerika'nın İsviçre'si olan Uruguay'la kıyaslandığında çelişkilere daha çok gebe. Ve ne yazık ki fakirlerin kurtuluş yollarından birisi tıpkı Brezilya’da olduğu gibi ünlü bir futbolcu olmaktan geçiyor.

Dolayısıyla Maradona gibi bir tanrının bu fetiş toplumunda tapılmasına şaşacak bir şey yok. Buenos Aires'in en fakir kenar mahallelerinin birinden çıkmış bu ilginç insana Rosario kentindeki 25.000 üyeli kilisede gerçekten de tapıyorlar. Tarihleri Maradona'nın doğum yılı 1960'da başlıyor ve sembolleri D10S (DİOS: tanrı, 10 numara da Maradona). Kilisenin kurucusu Hernan Amez "Pelé futbolun tartışmasız kralı, Maradona ise futbolun tanrısı" diyor ve iyi bir Katolik olduğunu da vurguluyor.

 

Maradona-5
mara

 

Diego Armando'nun neden bu kadar sevildiğini en iyi Eduardo Galeano yazmıştı: "Çünkü O kutsal bir günahkar da ondan. O karanlık bir hayatın azizi, her şeyi ters yapan, hayatta her şeyi kötü yapan, iyi bir yaşamın davranış kurallarını bozan ve asla iyileştirilemeyecek bir hayat süren biriydi, üstelik de ardı ardına gelen facialarla beraber. İnsanlar onun şahsında kendilerini buluyorlar. Bu yüzden de onunla gurur duyuyorlar. Bu da iktidar sahiplerinin zoruna gidiyor; çünkü o da bir güç ama öteki tarafta. Onun gücü halkın onu onurlandırmasından geliyor. O gücünü bir meselenin uğruna koyuyor, hem de para ve silah üzerine kurulu diğer iktidarın en ufak biçimde hoşuna gitmeyen bir meselenin uğruna."

Maradona, Pelé'nin aksine her zaman FİFA karşıtı olmuştur. Futboldaki maçoluğu de sorgulamış ve kimi takım arkadaşları ile dudaktan öpüşmüştü. Uyuşturucu tedavisi olurken kaldığı Küba'dan büyük bir değişimle ayrılmış: "Fidel benim hayatımın en büyük golü" demişti. Fidel de bunun üzerine O'nu "Futbolun Che'si" sözleriyle onurlandırmıştı. 2003'te Bush dahil, Amerikan eyalet ve hükümet başkanlarının da katıldığı Mar del Plata zirvesine alternatif olarak yapılan Halkların Zirvesi'nde Maradona Bush'un bir pislik olduğunu söyleyerek ABD'nin politikalarını eleştirmişti. "Meksika devlet başkanı Vicente Fox bu çıkışa çok kızıp: 'Bu adam ayak tekmesinden iyi anlıyor fakat siyasetten hiçbir bir şey anlamıyor.' Yani herkes bildiği işi yapsın. Bu lafları BA'in en fakir kenar mahallelerinin birinden gelen insana söyleyen güllük gülistanlık bir hayatın içinden çıkıp gelmiş Coca Cola patronu. Ama ister Fox'un hoşuna gitsin, ister gitmesin insanlar onun sözlerinden çok Maradona'nın sözlerine kulak asıyor..." diye aktarıyor Galeano.

 

maradon

 

Çünkü "Biz futbolcular, sürekli üzerimizde çok baskı olduğundan yakınırız. Baskı, günün sonunda ancak evlerine beş peso getirip çocuklarını geçindiremeyen insanların üzerinde olur. Binlerce dolar alıp, sahaya çıkıp oynuyoruz ve ağzımızı açınca stresten bahsediyoruz... Stres bu ülkede, sabahın altısında kalkanlar içindir, lanet olsun ki!" diyor Diego Armando.

Yıllar önce Cantona ve Weah ile birlikte futbolcu sendikası kurma girişiminde bulundu. 1986'daki Meksika Dünya Kupasında Avrupalılar daha rahat izlesin diye öğlen sıcağında 35 derecede yapılan maçların saatlerini sadece O protesto etti. Bir yandan da sıcağa karşın 3-5-2 düzeninde oynayan takımı ile kupayı almasını bildi.

Ancak tüm bunların karşında onun berbat bir antrenör olduğu da su götürmez bir gerçek. 2018 Dünya Kupasında, tribünlerde yaptığı saçma sapan hareketlerle oyunun dışında da olsa kupaya damga vuran isimlerden biri oldu. Bence Arjantin futbolunun Maradona sonrası en büyük sorunu Maradona’sız olamamasıdır. Messi ortaya çıktığında hemen O'nu veliahtı ilan etmiş ve Messi'yi her daim, Dünya Kupası alamazsan en büyük olamazsın gibi bir baskı altında bırakmış ve hem Messi hem de Arjantin futbolu Maradona'nın gölgesinden güneşe çıkamamıştır.

 

marado

Diago Bey n'apıyorsunuz?

 

Antrenörlüğü zamanında da Messi için ‘kensini milli takıma vermiyor’ suçlamasında bulunmuştu. Dolayısıyla 2018’deki turnuvada özellikle ilk maçta bütün kurgu Messi'nin üzerinde olduğundan takım fena halde çuvallamıştı. Sonraki maçlarda antrenör bunu anladığında iş işten geçmişti tabii. Kısa süreli bir turnuvada bu kadar çok futbolcu ve sistem değiştirirsen olacağı buydu. Sampaoli'nin attığı voltalar ve takıma verdiği gerilimi ise hepiniz görmüşsünüzdür.

Messi Barselona'da oynarken genelde rakibin ikili veya üçlü baskısına maruz kalmıyor, zira onu rahatlatan, adam eksilten bir orta saha ve ileri uç var. Arjantin geçmiş örneklerde gördüğümüz gibi (mesela bir kaç yıl önce Brezilya'yı 4-3 yendiklerinde Messi hat-trick yapmıştı) Messi'ye geniş oynama alanı yarattığında başarılı oluyor. Ayrıca Arjantin'in dikine oynayan pozitif futbolunu özlüyorum. Almanya'ya karşı bir önceki finalde oynadıkları gibi oynasalar hep, ne güzel olur. Bunun yolu da ancak gölgede durmayacak, kişilikli bir antrenör yoluyla olur gibime geliyor.

Yoksa, özellikle hayattaki tek mutlulukları uluslararası bir futbol başarısı olan fakir Arjantinliler için bu trajedi devam edecek ve bir tangolarında dediği gibi onlar için:

 

"Hayat hep pislikten ibaretti ve öyle de kalacak."

 

BABUŞKA FIRÇASI

Dilimize 'nine' diye çevirebileceğimiz babuşkalardan, yani Slav kültüründeki yaşlı teyzelerden yenilen fırça, eski sosyalist ülkelerde sıkça rastlanan, günümüzde de halen geçerliliğini koruyan çok eski bir gelenektir. Ben şahsen, yıllar önce post-Sovyet ülkelerini ziyaretimde ilk fırçalarımı yemeye başlar başlamaz olaya uyandım ve akabinde bu sıkıntılı durumdan korunma yollarını aramaya başladım. Ne var ki, yine kısa sürede idrak ettim ki, bundan korunmak imkansıza yakın. O fırça öyle veya böyle yenilecek; din, dil, ırk ayrıt etmeden hem de. Zira, önceleri biz yabancıyız, dil bilmiyoruz, iz bilmiyoruz diye fırça yiyor sanıyorduk. Ama zamanla öğrendik ki babuşka denen tür berbatmış, psikopatmış, manyakmış... Önüne gelen herkesi fırçalarmış...

 

babushka

İlk Fırçalar

 

Bu ülkelerde yenilen ilk fırça, büyük ihtimalle büfeden alınmak istenen su veya meşrubat yüzündendir. Ülkemizdeki alışkanlıktan mütevellit orada da aynını yapmaya koşullanmışsındır. Yani, önce büfenin dışında duran dolaptan suyunu neyini alır, sonra da parasını ödersin değil mi? Değil işte! Buralarda önce parayı bastırıp ne alacağını söylersin, babuşka da büfenin içinden düğmeye basar ve dolabın kapağını pıt diye açar. Elbette babuşkaya sormadan gidip hayvan gibi dolabın kapağını zorlarsan fırçayı da yersin akabinde. Budur.

 

Baktım fırça fırça nereye kadar, derhal bağışıklık sistemimi güçlendirmeye karar verdim. Tamam, dayak filan yersin, onda sıkıntı yok da fırça yemek nedir arkadaş? Seyahate mi çıktık, ortaokul gezisine mi? Paramızla rezil olmanın ne gereği var?

 

Öyle böyle derken zaman içerisinde olaya şerbetlendim ama bunları burada paylaşmayacağım. Herkes insan gibi fırçasını yiyecek ve kendi çözümünü bulacak! Neticede, yıllarca arkadaşlarımla, dostlarımla, dost bilip de arkamdan hançerlendiğim tiplerle de bu ülkeleri ziyarete gittim. Pislik birisi olduğumdan su almaya olsun, tren bileti almaya olsun arkadaşlarımı yolladım. Hayır, ben öğrendim, bunlar da öğrensinler hayatın zorluklarını babında. Yani bir penguenin ilk kez yüzecek olan yavrusunu suya ittirmesi gibi. Boğulan cortlar, yüzebilen hayatta kalır.

 

babuşka1

 

Gerçi bu defa ben demiyorum ama Ufuk abimiz, Sibirya'nın ücra bir garında, sabahın dokuzunda su almak istiyor. 'Rusça su ne demek?' diye soruyor bana, 'abi yapma etme' diyorum, 'emin misin?' 'Evet, eminim' diye kararlılıkla yanıtlıyor. Kurumuş adam, belli. Zira dün gece feci şekilde votka yüklenmiştik, hayal meyal anımsıyorum, susuz tabii. Eh, bu isteği doğal karşılamak gerek ama...

 

'Vada' diyorum. Ufuk (bana aktardığına göre), 'vada, vada' diye, unutmamak için tekrarlayarak büfeye doğru gidiyor. Ama gel gör ki büfedeki babuşka buna öyle pis bakmış ki, o bakışın akabinde 'vada' kelimesi Ufuk'un aklından puf diye uçmuş ve akabinde gelen heyecanla karışık stresle babuşkaya 'vino' deyivermiş. Kadın bunu duyunca daha da hiddetlenmiş ve Ufuk'un anladığı kadarıyla 'sabah sabah ne şarabı, alkolik misin sen...?' tarzı bir araba fırça kaymış. Bizimki bakmış olmuyor, baş parmağını dudağına götürüp içme anlamına gelen o hareketi yapmış son çare olarak. Ama ne var ki babuşka daha da hiddetlenip buna 's.ktir git' deyince Ufuk da tıpış tıpış gelmek durumunda kamış.

 

Babuşka dediğin suya götürür susuz getirir.

 

ba

 

Dünyanın En Hızlı Fırçası ve Devamı

 

Yine Sibirya'nın ücra yerlerinden birindeyiz, eski tarz, Sovyetik bir otel bulup yerleşiyoruz. Eski tarz olduğu için de bazı odaların tuvaletleri ortak kullanım alanında. Neyse, ben tuvalette işimi icra ederken kadim dostum Tuğrul da geberiyormuş gibi boruton sesiyle koridordan bana laf yetiştiriyor, hayır zaten alkollüyüz, sen niye odadan dışarı çıktın geldin de muhabbete beş dakika ara vermiyorsun. Tam bu, hararetle bir şeyler anlatırken arkadaki kapılardan biri açılıyor ve odadan dışarı kafasını uzatan bir babuşka on beş saniye fırçasını kayıp kapıyı dan diye kapıyor.

 

'Dünyanın en hızlı fırça yiyen kişisi sensin' diyorum fermuarımı çekerken.

 

***

Even

 

Yine ücra yerlerin ücra müzelerinden birindeyiz. Müzedeki babuşkaların SSCB'nin yıkıldığından filan haberi yok belli ki. Müze girişinde kitapları vitrinlere kilitlemişler, zinhar birisi bakmasın, aman almasın, bize de iş çıkmasın babında. Sosyalizm böyle bir şey ya zaten. Ama Ufuk abimiz yılmıyor. 'Ben bu kitaplara bakacağım' diyor. 'Yapma abi, etme abi', yok! Benden daha inat adam. Daha ileride, müzenin girişinde masada oturan babuşkadan rica ediyoruz; kitaplara bakabilir miyiz diye, bildiğimiz üç beş Rusça yardımıyla. Babuşka bizden ve hayattan, ama daha çok bizden tiksinircesine ayağa kalkıp yavaş yavaş vitrine doğru ilerlerken elinde bir çuval anahtar beliriyor. Kadın yürüyen Alfred Hiçkork yeminle, gerilimi verdikçe veriyor... Ve nereden bakarsan bak en az 250 yaşında var. Çar Büyük Petro'dan VII. Lenin'e kadar herkesi görmüş belli ki.

 

babuşka3

 

Vitrini açıp gösterdiğimiz kitabı alıp Ufuk'un eline tutuşturup daha gak dememize fırsat vermeden vitrini kilitleyip yine yavaş ama bir o kadar da sinirli adımlarla yerine gidiyor. Kitap Ufuk'un elinde birbirimize bakakalıyoruz. Ben ellerimi kaldırıp olay benden çıktı artık bakışı atıyorum, Ufuk da çaresiz, gidip kitabı satın almak durumunda kalıyor. Kitabı beğenmedim, geri koy deme lüksüne sahip değiliz, zira o zaman fırçanın büyüğü gelir, kallavisi gelir. Tırım tırım tırsıyoruz babuşkadan. Ne yapalım? Böylece çuvalla kitap alıyoruz, Rusça kitap yahu, Rusça.

 

Geçen Yıl

 

Orhan abiyle Lviv'den gece trenine biniyoruz. Eskiden restoranlar olurdu trende diyorum, Orhan 'artık yok' diyor ama ben yine de emin olmak için vagon görevlisi babuşkanın oraya seğirtiyorum. Kadın, odasının kapısını aralık bırakmış bir şeylerle uğraşıyor sinirli sinirli. Ben de kendi kendime sırıtıp, 'işi bitsin de öyle sorarım canım, acelesi ne?' diye beklemeye başlıyorum hazır ola geçip. Yalakalığımın haddi hesabı yok, saygı maksimum düzeyde. O sırada gençten bir kız gelip yanımdaki çeşmeden bardağına sıcak su dolduruyor. Babuşka da o anda bana dönüp 'ne var lan?!' bakışı atınca, kıza dönüp 'İngilizce biliyor musun?' diye yalvarıyorum. Kız, neyse ki biliyormuş, 'ee hanımefendiye sorar mısın trende restoran var mı?' Kızcağız 'bildiğim kadarıyla yok ama' diyerek yine de babuşkaya soruyor. Babuşka sertçe 'yok!' kesin yanıtını verip işine devam ediyor. Ne işiyse artık...

 

babuşka5

 

Bana da malzeme çıktı diyerek 'ya bu teyzeler de amma sinirli oluyor' diye geyik açıp kızla yakınlaşma yoluna gidiyorum. Sonra sohbet, muhabbet, kakara kikiri derken tam ilerleme kaydetmişiz ki babuşka kapıdan kafayı uzatıp, anladığım kadarıyla, 'ne kikirdeşip duruyorsunuz, saat kaç oldu? S.ktrin gidin zıbarın yatın!' diye emir veriyor. Biz de çaresiz, tıpış tıpış yerlerimize gidip yatıyoruz. Ayrı ayrı tabii ki!

 

Baş parmağımı eme eme bebek huzuruyla uyuyorum.

 

***

 

Odesa'da Orhan'la eksi on üç derecede dolanırken, kısmi hipodermi geçirmeye başladığımızı fark edip güzel sanatlar müzesine gidelim bari diyoruz. Gişeden biletlerimizi aldıktan sonra yukarı kattaki girişe çıkıp biletlerimizi oradaki babuşkaya veriyoruz. Kadın bize bir buçuk dakika boyunca fırça atıyor. Orhan'la birbirimize bakıyoruz, hani 'ulan yine ne yaptık?' der gibilerinden. İşin içinden çıkamıyoruz. Fırçadan sonra neyse ki bizi içeri buyur ediyor. Babuşka tam Nasrettin Hoca, sanırım bizi potansiyel testi kırıcısı olarak görüp önceden vermiş fırçayı, sanırım, galiba, olabilir de...

 

babuşka4

 

Bu Yıl, Lviv

 

Kaldığım evin yakınlarında devasa bir park var. Daha önce oralarda salak salak dolanırken Sovyetlerden kalma gibi görünen bir restoran ve müzikli eğlence yapan bir yerler keşfetmiştim. Bir kaç gün önce oraları ziyaret etmeye karar veriyorum. Dışarıdan Sovyetik gibi görünen restoranın içi yeni, şık döşenmiş, yemekleri de şahane. Garsondan horilka, yani Ukrayna votkası isteyince adam öyle bir seviniyor ki yüz gram votka istemiştim, iki yüz gram getiriyor. Gelmeden önce de zaten evde yüklenmiştim votkaya konyağa, kafam iyice oluyor. Oradan çıkıp müzikli ortama akayım bari diyorum, yürürken buzun üzerinde kaymamaya çalışarak.

 

Parkın içinde olduğundan kimse rahatsız olmaz diyerek müziği dışarı vermiş adamlar gümbür gümbür. İçeriye giriyorum, hemen solda müzisyenler var, başımla onlara selam verip ilerliyorum. Karşımdaki dans pistinin sol tarafında, gençten kızlı erkekli bir grup kutlama gibi bir şey yapıyorlar, sağ tarafında ise yirmi tane babuşka gün gibi bir şey yapıyor sanırım, alkollü filan ama. Bu iki grubun tam arasında da boş bir masa var dört kişilik, oraya çöküyorum. Garson kızdan horilka istiyorum ve içerken dans edenleri izliyorum, eski müzikler çalıyor ve ortam acayip şenlikli. Bayılırım böyle nostaljik ortamlara.

 

babushka

 

Ancak bir kaç dakika sonra gençlerden birinin sarhoş olduğunu ve bir saate kalmadan büyük arıza çıkartacağını seziyorum. Dolayısıyla elemanla göz göze gelmemeye çalışıyorum. Olayın müsebbibi olmak istemiyorum elbette ki. Nitekim bir süre sonra eleman dans ederken, birine dalıveriyor kendi masasından. Zaten babuşkaya dalacak değil ya. Hemen araya giriyorlar vs. Müzik duruyor.

 

Elemanı zapt etmek ne mümkün. Dört kişi filan sarılıyor buna, yere yatırmaya çalışıyorlar, olmuyor. Bu şekilde, aslanların camıza saldırması gibi bir mücadele içinde beş dakika geçiyor. Sonra yan masadaki babuşkalardan birisi artık yeter deyip bunun yanına gidiyor. Veriyor fırçayı veriyor fırçayı. Elaman o anda muma dönüyor, sonra bunu paketleyip dışarı çıkartıyorlar.

 

Ortamın tadı kaçmış, millet dağınık, olayla ilgili yorum yapıyorlar... Bir süre bu olayın kötü etkisinin azalmasını bekliyorum. Sonra müzisyenlerin yanına gidip biraz para sıkıyor ve onlardan 'Ah, Odesa'yı çalmalarını istiyorum. Adam kötü İngilizcesiyle 'çalarım canım, paraya gerek yok' diyor. Sanırım az verdim diye düşünüp biraz daha ateşliyorum ve parayı almasında ısrar ediyorum. Akabinde: 'Bu şarkı yan masamdaki hanımlara gelsin' diye ricada bulunuyorum. Sonra yerime oturuyorum, eleman parayı indirirken.

 

Eleman önce bir giriş yapıp sonra beni anons ediyor: '... bu centilmen sizler için çalmamı istedi..!' Akabinde yan masadaki bütün kadehler benim için kalkıyor, ben de onlara doğru kaldırıyorum kadehimi saygıyla ve müzik geliyor.

 

 

Müzikle beraber de herkes piste tabii! Kimse dayanamaz bu şarkıya. Teyzeler hemen beni de kaldırıyorlar dansa.

 

'Ukrayna'da bar kapattım, yirmi tane hatunla dans ettim' desem, sanki bu gerçeğin bir yüzüdür...

 

Sahi, gerçek alkolün bittiği yerde mi başlar?

 

 

Paylaşım için

SAÇMA SAPAN GEMİ YOLCULUKLARI-III

UKRAYNA YOLLARI SUDAN

Ayıldığım zaman 2003 Ekotopya[1]’sı için yol hazırlıklarına başlamayı planlıyordum. Tabii genelde sarhoşken bu tür planlamaları yaptığım için bir türlü yaptığım planı hatırlayamıyordum. Zira işten yeni ayrılmıştım; o ülkede eylem, şu kentte bir aktivite, Ankara’da pavyon[2] ortamı filan derken yuvarlanıp gidiyordum (literally). Eh, gençtim, işsizdim, cebimde para da vardı ve ben, ‘alkolik doğulur mu, olunur mu?’ gibi bir tezin ispatının peşinde ve de eşiğindeydim.

Nihayet ayıldığım bir ara, yoldaşlarım Can Başkent ve Metin K.’dan hayır gelmeyeceğini anlamıştım (çünkü biri yurtdışında sürtüyordu, diğer bünye ise o sıralar tecrübesizlikten mustaripti). Ulaşım aracını seçmem gerekiyordu ve fazla düşünmeden en ucuz ve direk olan tek ulaşım aracında karar kılmıştım: Gemi!

 

 

Bu minvalde, bilet almak için zamanında halk arasında Doğu Roma İmparatorluğu olarak bilinmeyen Bizans İmparatorluğu’na da başkentlik yapmış İstanbul kentine gidiyorum. Metin’le orada buluşuyoruz. O zamanlar haftada iki tane gemi seferi vardı. Birisi direk Odesa’ya giden Ukrferry, diğeri de Odesa yakınlarındaki Reni adlı küçük kente giden, fiyat ve tarih açısından bize daha çok uyan ama artık var olmayan diğer firma. Otuz altı saat sürecek olan yolculuğumuz için biletleri alıyoruz. Süreyi duyunca irkilip, kamara durumunu soruyorum. “Kamara yok, yerler müsait, rahat rahat uyursunuz” diyor geminin sahibi olduğunu sonradan öğrendiğimiz eleman.

Alkolü yüklenip gemiye biniyoruz, Can da o gün damlıyor çakal. Bu arada gemi bildiğin ada vapuru çıkmasın mı? Koltuklar filan da aynı, böyle uzun uzun oturacak yerler ki daha sonra bunlar bizim yataklarımız oluyor. Gece malak gibi serilip uyuyoruz orada. Neyse ki gerçekten, gemi kalabalık değil de yatacak yer konusunda sıkıntı olmuyor.

 

IMG_6135

Kaptan (temsili)

 

Bu arada geminin sahipleri ve kaptanla ahbap oluyoruz. Buna vesile de, bir iki yıl önce vejetaryenliğe geçiş yapmış olan Can'ın, gemide hazırlanan ve genelde içinde et olan yemekleri yiyemediği için ajlık çekiyor olması. Biz de gemi taifesini ayağa kaldırıp, o sıralarda ülkemizde yeni olan bu politik durumu açıklamak yerine, “arkadaş hasta da et yiyemiyor”, “çocuk ac, ac!” gibi duygu sömürüleriyle olayı gündeme getiriyoruz. Şans eseri kaptan yardımcısı da etyemez çıkmasın mı? Bu şekilde Can olaydan az hasarla yırtıyor. Yoksa acından ölecekti çocuk.

İşin gerçeği, hayvan severliğimden ve de politik duruşumdan mütevellit bu işi ben de bir kaç kez denemiş ve akabinde sıçmıştım tabii; hayatımdaki kara lekelerden biridir bu başarısızlığım... Madem konuyu açtık, benim de bizzat ve de şahsen başıma gelen ve her etyemezin yaşamış olduğu şu diyalogları paylaşmak isterim (olay doğal olarak lokantada filan geçiyor):

“Etsiz bir şeyler var mı?”

“Var abi, tavuk var.”

Bu önermede tavuk adlı mahlukatın eti et değil. Veya,

“Abi istersen etleri ayıklayıp öyle servis edelim.”

“Olum bi siktir git!” dememek için kendimi zor tutuyordum. Milletle gereksiz yere papaz da olmamak lazım, o yüzden çoğu kez açıklama yapmak yerine işin kolayına kaçıp bende garip bir hastalık olduğunu, o yüzden et yiyemediğimi söylüyordum. Acıyan bakışlar, kimi zaman da “yazık”, “vah vah” gibi arkamdan mırıldanmalar... Hayatımız rezillik dolu yemin ediyorum.

 

dans

 

Neyse akşam oluyor, aşağıda parti ortamı, dum-tıs şeklindeki müzik sesleri yukarıya kadar geliyor. Derhal akıyoruz ortama tabii. Kaptan barda oturmuş piizleniyor. Yanına çöküyoruz, anlatıyor. Yılların kaptanı olarak çok ilginç hatlarda çalışmış. Afrika, Uzak Asya... Alkol seviyesi yükselince “Karıyı boşadım” diyor, “Gittim Filipinlerden evlendim.” “Ee, hanım nerede şimdi?” diye soruyorum, “Gemide” diyor, “yanımdan ayırmıyorum.”

“Zor olmuyor mu, gemi hayatı?” diye muhabbeti harlayınca, “Yok canım. Çok uyumlu, kapris yok, akar yok, kokar yok.”

“En iyisini yapmışsın valla kaptan” diyorum, niyeyse?

Bir yandan piste bakıyoruz, insanlar raks eyliyor. Bunlardan bir tanesi tam bombastik, tıpkı Gemide[3] filmindeki gibi dans eden bir amca! Kaptan benim adamı süzdüğümü fark edip: “Bu adam öğretmenmiş” diyor, “bir kez Ukrayna’ya gittikten sonra döner dönmez karısını boşamış. Şimdi sürekli gidip geliyor” diyor ve bunu der demez, orada bir şey görmüş olacak ki, bir anda ayağa fırlayıp piste dalıyor.

Bir kaç saniye sonra mürettebattan birini kulağından yakalamış, elemanı pistten çıkartırken bir yandan da ona kalayı basıyor: “Osman! Bu geminin tek akıllısı sen misin ulan?”

Dayanamayıp kahkahayı salıyoruz.

 

battleship-potemkin-2-copy

Potemkin Zırhlısı filminin ünlü Odesa merdivenleri sahnesi

 

YURDA DÖNÜŞ (veya NE GEREK VARDI?)

Yolculuğumuzun sonunda Odesa’ya varıp bileti alıyoruz, bu kez diğer firmayla gideceğiz. Bu gemi bayağı kocaman gemi, arabalı filan. Biz de kamaralarda gerçek yataklarda yatacağız. Bu sefer daha kalabalığız, yanımızda bir takım yabancı arkadaşlar da var.

Gemi kalktıktan bir süre sonra yemek anonsu geliyor, benim dışımdaki bütün elemanlar benden önce yiyecek olan ilk grupta. Metin, benim açlık durumundaki hassasiyetimi bildiğinden, benimle dalga geçecek gibi oluyor ama onu ivedilikle savuşturuyorum: “Her türlü dezavantajlı durumu avantaja çevirmeyi biliriz canım, bir kaç saatin lafı mı olur?” diyerek. Gerçekten de, bunların masasında abuk subuk bir sürü pasaporttaşımız varmış ve elbette ki, tahmin edeceğiniz üzere rezil bir muhabbet dönüyormuş ortamlarında. Aynı masalarda yiyeceğimiz için, masalar temizleniyor filan derken benim sıram bir saat kadar sonra geliyor. Neyse ki ortamda bu sefer daha az insan var.

Masa numaramı bulup oturuyor, yemekten önce de aperatif almaya başlıyorum eşyanın tabiatı gereği. Kısa bir süre sonra, üç tane kadın masaya gelip bana garip garip bakmaya başlıyorlar. Onlara gülümsüyorum ama bana karşılık vermeyip, biraz da sinirle garson kadını çağırıyorlar. Sanırım “bu hıyarın burada ne işi var?” diye soruyor olmalılar. Cool[4]luğumu bozmuyorum elbet, garson da bunlara kızıp: “masa numaranız bu, oturun işte” deyince lök diye oturmak durumunda kalıyorlar.

“Rahatsız olduysanız başka masaya geçeyim” diyorum İngilizce. Gavurca konuşmam onları şaşırtmış olmalı, “ya yok ondan değil” filan diye kem küm ediyorlar. Sonra da “sen İtalyan mısın?” diye soruyorlar.

Hayatta en sevmediğim şeylerden biri İtalyan, İspanyol gibi, yavşaklık konusunda çoğu kez bizden daha ileri olan milletlere benzetilmektir. “Ne alakası var!” diye çıkışıp: “Bilakis Ankaralıyım, racon da bilirim” diyorum. “Rahat olun.”

Bu çıkışım onlara güven vermiş olacak ki şaşkınlıklarını hızlıca atıp benimle Türkçe konuşmaya başlıyorlar. Tabii ki hepsi de pavyon çalışanı, hatta seks işçisi. İlk oturdukları andan itibaren zaten bunu biliyordum ama konuşmamızın sonuna kadar asla ve de asla bu muhabbeti açmadım, açmam da. Zaten insanlar anlatmak istediği şeyi anlatır. Merak veya  öğrenme isteği ile hakaret çizgisini koruyabilmek insani ilişkilerde çok değer verdiğim konulardandır. Belki de o yüzden insanlar bana rahatça açılır, bilemiyorum...

Bu arada Metin, o klasik hareketiyle, restoranın kapısında bir görünüp bir kayboluyor. Büyük ihtimalle kıskançlık krizi geçiriyordur. Zira etrafımızdaki bütün masalar temizlenmiş, etrafta da kimse kalmamıştı ama biz hala masamızda oturuyor, hem sohbet edip hem de içiyorduk.

Kızlar bana hayat hikayelerini anlatıyor. Hepsini sükunetle dinliyorum. Bu hikayeler, basit gibi görünseler de, her zaman herkese anlatılacak hikayeler değildir. Bana sırlarını verdikleri için bunları asla kimseyle paylaşmam.

Ama yüreğiyle düşünebilen herkes bu hikayeleri bilir.

Ve insanlığın acısını da, derinlerinde bir yerlerde hisseder.

 

Önerilen Filmler:

Gemide, 1998 Yön. Serdar Akar

Laleli’de Bir Azize, 1998 Yön. Kudret Sabancı

Potemkin Zırhlısı, 1925. Yön. Sergei Eisenstein

 

Dipnotlar:

[3] Serdar Akar’ın 1998 yapımı filmi. 13. dakikadaki sahneden söz ediyorum.

[4] İngilizce argoda artist gibi bir şey demek.

Paylaşım için

GRANADA NOTLARI

Kısa Bir Tarih Okuması

Granada İspanya'nın ünlü Endülüs bölgesinde yer alır. Emeviler, Emevi Halifeliğinin Abbasiler tarafından yıkılmasından sonra bizde Endülüs Emevi Devleti, resmi olarak Cordoba Halifeliği adıyla 11. yüzyıla kadar bölgede İslamiyet'in altın çağını devam ettirmişti. Daha sonra Granada'da Berberi Zawi ben Ziri tarafından Ta'ifat Gharnata adıyla Granada Emirliği kurulmuş, bu krallık ise 1091 yılına kadar ayakta kalmıştı. Tam da bu devirde Emirlik, Sefarad Yahudilerinin hem kültürel hem de politik anlamda kendilerini belli etmeleriyle adeta bir Yahudi Krallığı görünümüne bürünmüştü.

Bundan sonra bir çok kez el değiştiren Granda 1492 yılında nihai olarak Katolik Krallığının idaresi altına girer. Müslümanlar zorla Hıristiyanlaştırılır, ki bunlara Moriscosadı verilmiştir, Sefarad Yahudileri ise Osmanlı İmparatorluğu tarafından kıyımdan kurtarılır.

 

krizdeki-ispanyadan-sefarad-yahudilerine-vatandaslik-enson_4173

Aşırı bağnaz olan İsabel (Ferdinand daha çok yancı gibi) tahminlere göre Granada meydanında iki milyon Arapça kitabı, şeytanın işi olduğu gerekçesiyle yaktırtır. Bu tarihte en büyük kütüphanesi olduğu iddiasıyla övünen Fransa Kralında sadece elli adet kitap bulunmaktadır (rakamla 50!). 

Hayatında yalnızca iki kez yıkandığı söylenen İsabel'in bir başka işi de içinden şırıl şırıl sular, çeşmeler akan Al-Hambra Sarayı'nın sularını kestirmek olmalıdır. İlk banyosunu büyük olasılıkla bebekken yapmış olan İsabel ikinci banyosunu da doktorunun, 'yıkanmazsan öleceksin' uyarısıyla yapmıştır. Bu da büyük ihtimalle Kristof Kolomb'un kendisine ithal ettiği frengi hastalığından olabilir. Frengi Amerika kıtası çıkışlı bir hastalıktır. Bu arada Kolomb'a da helal olsun, içim kalktı yemin ediyorum.

 

1200px-Ferdinand_of_Aragon,_Isabella_of_Castile
 

Kentin bize göre yetiştirdiği en önemli insanı şair Federico Garcia Lorca'dır. 1936 İspanya Anarşist Devrimi sırasında faşistler tarafından genç yaşta katledilmiştir.

 
federicogarcialorca
 

Ev Halleri

Yıllar önce İspanyolca öğrenmek maksadı ile gitmiştim kente. Granada imar planına göre kentteki apartmanların önemli bir bölümünün iki katı geçmemesi gerekiyor. Ne var ki kentte iki katlı bina bulmak zor, zira kaçak kat çıkma olayı bizdekini bile geçmiş, minareyi çalan kılıfını da uydurmuş. Şöyle ki: bina girişine Zemin kat yazmış müteahhit efendi. SonrakineGirişkatı, birinci, sonra arakat, ikinciderken, çatı katıek çatıkatı gibi kelime oyunlarıyla iki katlı bina diyerek beş-altı katı çakıvermişler.

Evlerde, genelde Akdeniz kıyılarında gördüğümüz, tembel insanın hayat felsefesi olan siestacılığından dolayı yapılmış, kapatıldığında içeri zerre ışık sızdırmayan panjurlar var. Panjur kapatıldı mı sahte bir gece ortamı oluşturuluyor içeride.

 

261872150
 

Evlere ayakkabı ile giriliyor. Bu da, bizim ülkede saçma sapan bir kompleksle yıllardır sandığımızın aksine, sokakların çok temiz olmasından filan değil, gavurların bize göre çok daha pis olmalarından dolayı (İsabella'nın memleketinden bahsediyoruz).

Kış ayları olmasına karşın kalorifer pek yakılmıyor. Ne var ki fayansla, porselenle döşenmiş evler her zaman dışarıdan daha soğuk. Bunun sonucunda da insanlar evlerin içinde 'bata' denilen kalın roblarla dolaşıyor. Hatta sık sık gördüğüm komşu ziyaretleri bile çocuğundan yaşlısına, batalarla gerçekleştiriliyor.

Komşu ziyaretleri dedik de, bazen evleri karıştırıyordum. Zira genelde, evde bizim ahaliden daha çok komşuları gördüğüm oluyordu. Ayrıca komşu dediğimiz türün ne gecesi var ne gündüzü, saat sabahın körü evde komşu, gecenin üçü evde komşu! İki kat aşağıdaki evine inmek yerine bizim evdeki kanepede uyuyanına bile rastlayınca ‘oha!’ demekten kendimi alamıyordum. Bizim komşuluk ilişkilerinin bitmesine sevinir hale geldim orada komşu terörüne maruz kaldıktan sonra.

 

desayuno
 

Yeme içme düzeni de berbat. Kahvaltıdan kasıt, ekmeğe sürülen margarin yanına da kahve. Hazırladığım kahvaltıyı görünce ufak çaplı bir şok geçiriyorlar. Hele kahvaltıda zeytin yemem ikinci bir şok dalgası. Akşam yemeği hafif oluyor bazen, o da geceye hazırlık. Gece 11'den sonra kaç kez yağlı yağlı kızartmalar yapıldığına şahit oldum, içim kalktı resmen. Hayır bünyeleri de alışmış, obez de olmuyor keratalar. Gerçi siesta yaptıkları için sabaha kadar muhabbet, eğlence, yakıyorlar galiba.

 

masa1
masa2

Masa genel görünüm ve gizlenmiş alttan gelen sıcak ölüm

 

Enteresan bir durum da her evin salonunda sehpa yerine büyükçe bir masa var. Yemek yerken, kitap okurken kullanılan bu masanın altında ise küçük bir ısıtıcı mevcut. Yani her daim ayakları ısıtmak mümkün. Ayrıca oldukça kalın olan masa örtüsünü de üzerine çekerek, yemeği yedikten hemen sonra sıcaklığın da etkisiyle uyuyakalarak olası bir kalp krizi geçirme riski söz konusu. Bizler için fevkalade sakıncalı bir durum.

Alışık olmayan götte don durmayacağı için bu hayat tarzına hiç bir zaman uymadım, uyamadım. Siesta alışkanlığım olmadığı için uyuyamadım ama herkes öğle saatlerinde horul horul uyurken göz kapaklarım ağırlaşmadı desem yalan söylemiş olurum.

 

Real Madrid Gerçeği

Evimiz ahalisi mama (anne), tita (teyze) ve konyo (kız) olarak tertiplenmiş, kızlarına 'konyo' diye hitap ettikleri için öyle söyledim ama sanırım pis manası var bu deyişin[1]. Mama, bitirmekte olduğu şarabı ile ideal anne tipine oldukça yakın bir profil çiziyor. Ara ara balkondaki güvercin tayfasına feci şekilde saydırıyor. Koyu bir Barça taraftarı olmasından dolayı da Maurinho ve Ronaldo’yu her gördüğünde, ettiği ağza alınmayacak küfürleri duyduğunuzda kadının hayal gücüne şapka çıkartmamak elde değil.

İspanya’da aynı gün olan maçların birisini normal, diğerini ise şifreli yayınla veriyorlar. O yüzden çocukluğumdan beri tuttuğum Barça maçlarını izlemek için iki haftada bir bara gitmek durumunda kalıyoruz.

 

Barca-2011
 

Bir şişe şarap söylüyorum ivedi, hemen itiraz ediyor: - Çok içiyorsun! - Asla içmem, diyorum. Tereddüt ettiğini görünce de ‘su içmem’[2]diye ekliyorum, gülmeye başlıyor. - Yalnız başına içiyorsun odanda, diye kızıyor. ‘Sağlıklı değil bu.’ Alkolik misin diyecek ama demiyor. - Hiç olur mu mama? diye yanıtlıyorum, ‘internet ortamındaki arkadaşlarla karşılıklı kadeh tokuşturuyoruz bilakis.’ Her şeye bir cevabım var elbette. - Burada bir sıkıntın, sorunun var mı? sorusunda evi kastettiğini anlamama rağmen: - Psikolojik problemlerim var, der demez paparayı yiyiveriyorum, - Ben onu mu sordum dalgacı herif, ne halin varsa gör!

Bu sırada şarabın çoğunu o içince ikinci bir şişe daha söylüyorum. Şişe gelince de bir anlık dalgınlığımdan yararlanıp 'dur-mur' demeye kalmadan araya milyon tane tapas sokuşturuveriyor şerefsizler. 'Şişe açtırıyorsunuz, usuldendir' deyip göz kırparak uzaklaşıyor utanmadan barmen efendi.

 

 

İyi Aile Çocuğu, söz konusu replik 36'24"te

Maça Real iyi başlayınca biraz geriliyoruz, aslında gerginliğin nedeni Maurinho’nun bir haftadır verdiği iğrenç demeçler. Bir önceki maçta bir araba dayak yememize rağmen Pepe, Marcello gibi çirkef oyuncuların karttan yoksun kalmaları, buna karşın Maurinho’nun yaptığı mağdur edebiyatı sonucunda sinirlerimiz gergin. Nitekim maçın henüz 15. dakikasında gerginliği alsın diyerek boşalattığımız şişe neticesinde kafası güzelleşen Mama, Maurinho’nun aslında bir kertenkele dönmesi, validesinin ise Portekiz’in en ünlü sahne ve ses sanatçısı (fado değil ama), zavallı Ronaldo’nunsa ameliyatla sonradan erkek olduğu gibi ilginç detaylar vermeye başlıyor.

Yan masalardakiler bu tür iltifatları daha önceden duymamış olacaklar ki, maçı değil de şaşkınlıkla bizi izlemeye başlıyorlar. Neyse ki mahalledeyiz de herkes Mamayı tanıyor diye düşünüyorum, zira kenttekilerin çoğunluğu, yaşadıkları Endülüs ezikliğinden midir bilinmez, Real’i destekliyor. Ben yine de ne olur ne olmaz diye şarap şişesini kendime doğru yaklaştırıyorum, neticede deplasmandayız. Sandalyeyi de şöyle bir tartıyorum, sağlam.

Real’e golleri çakınca keyfimiz iyice yerine geliyor. Şişenin ise gözlerimin önünde büyük bir hızla eriyip bitmesine hayret ediyorum bir yandan da.

Bana çok içiyorsun diyene de bakın!

Hem ben içime çekmiyorum ki, dudak tiryakisiyim.

 

Dipnotlar:

[1] coño, daha sonra öğrendiğim üzere küfürlü bir hitap şekli. Kadına kullanıldığında onun  cinsel organı, diğer kullanım şekli bizdeki sinkafa benziyor.

[2] İyi Aile Çocuğu, yön. Osman F. Seden 1978

Paylaşım için

14 ŞUBAT’IN PAVYON VE ÖNEMİ

Ankara

Sittin sene önce bir arkadaş toplaşmasında yüklüce alkol alımına müteakiben, ev sahiplerinin 'bu kafayla eve gitmeyiniz' teklifine sıcak bakıp, evlerinde uyumaya hazırlanıyorduk. Eski ahbaplarımdan biri milletin sızmasından istifade edip: 'Hani beni pavyona götürecektin?' diye soruyor. Ahlaksız, ancak bir o kadar da cazip bir teklif. 'Hesabı ödersen götürürüm' diye yanıtlayarak olaya sıcak baktığımı ima ediyorum. Sonra pazarlığa girişiyoruz, 50'ye 50, yok 20'ye 80 derken güya hesabı 40'a 60 oranında paylaşma konusunda anlaşmaya varıyoruz. Ama elbette ki hesabı ona ödeteceğim. Racon öğrenmek, racon gereği beleşe olmaz!

Zamanında müdavimi olduğum Başkent Gazinosu'na varıyoruz. Mekanın çalışanlarıyla aramdaki sıkı fıkı ilişkimden dolayı, adet olduğu üzere yapılan tokalaşma faslını hızlıca geçip sahnenin yakınlarına konuşlanıyoruz. Soğuk hava beni biraz ayılttığından bir ufak rakı söylemekte beis görmüyorum. Rakıdan ilk yudumu alırken sahneye assolist çıkıyor. Kadın oldukça şakacı bir mizaca sahip gibi, zira mikrofonu eline alır almaz: "Hepinizin sevgililer günü kutlu olsun!" diye giriş yapıyor.

 

 

Bir karşımdaki at kılı gibi duran herife, bir de etrafımızdaki sürü halinde bulunan müteahhit tipli, muhtemelen çoğu evli olan bıyıklı kelli felli adamlara bakıyorum ve akabinde kahkahayı patlatıveriyorum. Tabii ki benden başka olayın ironisine gülen yok, yan masalardan pis pis bakıyorlar ama umursamıyorum. Bu arada eleman 'abi karşı masadan hatun beni kesiyor' diye bir gözlemde bulunuyor. Bir kahkaha daha!

'Lan oğlum' diyorum, 'onlar konsomatris, tabii bakacaklar. İstersen çağıralım.' Kızı masaya davet ediyoruz ve o an anlıyorum ki kız hafif şehla. Yani büyük bir olasılıkla bizim elemana baktığı filan da yok.

Durumumuz gerçekten de içler acısı. Rezillik diz boyu. Müptezelliğin en dibi.

 

Salt Lake City (Tuz Gölü Kenti)

Bir önceki olayın üzerinden iki yıl geçmiş, evlenmişim (sarhoştum hatırlamıyorum). Bizim hatun 'Bugün 14 Şubat' diyor. 'Eee?' diyorum. Evlenmeden önce de, aslen benim öküz olduğumu bildiği için 'Sevgililer günü yani' diye açıklama yapıyor tıpkı bir geri zekalıya anlatır gibi. Daha önce kapitalizm, tüketim toplumu vb iblisliklerle ilgili çok fazla kafasını ütülediğim için neyse ki hediye filan istemiyor ama?..

Hala altından ne çıkacağını bilmediğim için aptal aptal suratına bakarken 'Yahu dışarıya çıkalım işte. Mesela gel seni strip klübe götüreyim' diyor. 'Ne işimiz var strip mitrip, evde oturalım güzel güzel' diye itiraz etsem de tıpış tıpış gidiyorum. Bazen, ne kadar saçma isteklerde bulunsalar da, kadınlarla tartışmak boş ve anlamsız gelebiliyor.

 

hqdefault

 

ABD'de, bildiğim kadarıyla iki tür striptiz klüp var, alkollü ve alkolsüz olmak üzere. Eğer alkollüye gidiyorsanız kadın cinsel organını görme olasılığınız olmuyor, zaten çok da elzemdi ya! Millet içip içip saldırıyor diye midir nedir, artık orasını anlamadım. Diğerinde ise olay anadan üryan bir şekilde gerçekleşiyor. Kadınlar genelde direk dansı (pole dance) denilen akrobatik ve de kendilerine göre seksi buldukları dansları müzik eşliğinde sergiliyorlar (gerçi ABD menşeili filmlerde de görmüşsünüzdür). Birbirine benzeyen kadınlar, birbirine benzeyen mekanik hareketler. Eğer sahnenin önünde oturuyorsanız önünüze bir kaç dolar koyarsınız. Kadın da mangırları indirmeden önce bir süreliğine sizin için dans eder, önünüzde kıvrılır filan. Daha sonra dansı bitince de yanınıza gelip kucak dansı (lap dance) isteyip istemediğinizi sorar, sizi her türlü sağmaya çalışır. Açıkçası bütün bunlar bana pek de cazip gelmiyordu, ortamdaki her şey o kadar yapay ve manasızdı ki.

Zaten belli bir süre sonra ilgimi kaybedip televizyondaki basket maçını izlemeye başlıyorum. Bizim hatun olayla daha çok alakalı, zaten bana söylemişti 'kadın kadına aslında erkeğin kadına baktığından daha çok bakar' diye de, umursamamıştım pek.

Sıkılıp sıkılmadığımı soruyor. 'Yurda dönünce seni pavyona götüreyim, o zaman neden sıkıldığımı anlarsın' diye dürüstçe yanıtlıyorum. Karaciğerim rakı, yüreğim muhabbet isteğiyle dolu olarak. Kısacası buna gurbet hasreti diyebilirmişiz o an.

 

 

Benden sonra oldukça ilerlemişler

Ankara (yıllar sonra)

'Eee?' diyor. 'Ne eesi?' diyorum. '14 Şubat' diyor. Bir filinki kadar olmasa da hafızam iyi olduğundan derhal olaya uyanıyorum. Bir söz verdim ve sözümü tutma zamanı gelmiş de geçiyor. Yıllar olmuş Başkent Gazinosu'na gitmeyeli ama raconumuzdan bir şey kaybetmemiş olsa gereğiz (ne saçma bir cümle) diye kendi kendime sayıklıyorum. Oraya daha önce bir kaç kez de bazı anarka-feminist, yani kadın arkadaşlarımı götürmüştüm, kadınların rahatça girebileceği de bir ortamdır.

Girişte beton gibi suratlı baş garsona 'Turistik gazino yazıyordu, ben de turist getirdim sakıncası yoksa' diye şakalı bir girizgah yapıyorum, sesimi bas-baritonda tutarak. Elemandaki ciddiyet anında kayboluyor. Cebine biraz para sıkıp kulağına fısıldıyorum: 'Benim hanım bu, yıllardır yurt dışındaydık, ona her zaman göstermek istediğim yerlerden biri de burasıydı, eski mekanımdır.'

Baş garson başı ve gözleriyle anladım diyerek sessizce bizi sahnenin yanına buyur ediyor. Bütün masalar da kadınıyla erkeğiyle bize bakmaya başlıyor elbette ki. Zira bizimki benden uzun ve gayet Amerikalıya benziyor.

 

Bu arada sahnede şovlar devam ediyor. Revüsünden akrobatına, assolistinden cambazına her türlü şaklabanlık ve eğlence gırla gidiyor. Bizimkisi gerçekten olaya hayranlıkla bakıyor ve 'haklıymışsın' diyor. Ben de 'ne sandın ...' edasıyla rakımı ezmeye devam ediyorum hafif hafif.

 

 

 

Ankara’mın havasından mıdır pavyonun rakısından mıdır ne zaman ve nasıl bu racona hasıl oldu bilemiyorum ama birden 'buradaki kadınlarla tanışmak istiyorum' diyor. (Kadına kadın çağırmak mı?)

'Bunu ben de istiyorum ama...' diyip kahkahayı koyuveriyorum, sonra derhal ciddileşip: 'kadın içkisi ne kadar haberin yok tabii.' diye ufak bir açıklama yapıyorum. Ama masum bakışlar karşısında buzdan yüreğim eriyor ve garsona 'bir tane İngilizce bilen arkadaş yolla' diye istekte bulunuyorum, 'bizimkinin Türkçe biraz kötü de.' 'Abi' diyor 'bütün kızlarımız İngilizce biliyor.' 'Siktir lan' diyeceğim de, terbiyemi bozmuyorum. O işler eskidendi (ikisi de).

İngilizceyi geçtim Türkçeyi bile zar zor konuşan bir tane kız yolluyorlar. İki tane boktan Türkçe konuşan güzel kadın dinlemek ne kadar ilginçmiş. Kendi kendime içip içip gülüyorum bir kenarda. Bunlar da aralarında anlaşmaya çalışıyorlar yarı tarzanca yarı kadınca...

Hayat bazen ne kadar saçma, bazen ne kadar sürreal geliyor insana diye düşünüyorum şişenin dibine inerken.

Şişenin dibi hayat kadar güzel.

 

Paylaşım için

ISE ve BOOKCHIN’LE TANIŞMA

Uzun, çok uzun yıllar önce

Gençliğimde komün kurmak, doğal tarım yapmak, doğayla iç içe yaşamak gibi soylu amaçlarım vardı. İşte bu yıllarda amaç aracı haklı kılar diyerek, eski Stalinci, eski anarşist, sonradan çevreci ve daha sonra garip bir şeyci ve şu an rahmetli olan Muray Bookchin’in kurduğu Institute for Social Ecology’ye bir e-posta gönderiyorum. Mesajımda kısaca diyorum ki “kardeşim ben anarşistim, dolaysıyla çulsuzum. Ama beni yaz okulunuza kabul ederseniz bir iki bir şey öğrenir, böylece boş beleş gezen anarşist olmak yerine, vatana millete olmasa da en azından kendine hayrı olan biri haline gelirim.”

Yanlış hatırlamıyorsam ben umudu kestikten bir ay kadar sonra şu içerikli bir yanıt gelmişti mesajıma: Ne kadar iyi yapmışım da yazmışım. Zaten onlar da her yıl uluslararası öğrenci kontenjanlarından yabancılara burslu eğitim imkanı tanıyorlarmış. Ve ben de başvuru yapan ender bir kaç kişiden olduğumdan beni değerlendirmeye almışlar, en kısa zamanda haber vereceklermiş.

Olayın üzerinden bir ay kadar daha geçiyor, ne ses ne soluk, ama yanıt geldi ya bana, heyecan içerisindeyim. Dayanamayıp bir posta daha sallıyorum bunlara: “Abiciğim bizim iş ne oldu? Hayır bir ay geçti ve önümüz yaz, ona göre ayarlama yapmam lazım, bilet vize işleri malumunuz...” 

Bu kez yanıt derhal geliyor: “Sizin iş tamam, şu tarihte bekleniyorsunuz. Ancak uçak biletini karşılayamıyoruz. Yatacak yer ve okul masrafları bizden, yemeği karşılama durumunuz nedir?”

Hemen sarılıyorum klavyeye: “Uçak biletini hallederiz de (o kadar da değil), yemek işi kalın gelmesin? Hayır, durumum yok da.”

Yanıt ivedi geliyor: “Gel allah cezanı vermesin gel. Yemek de bizden lanet olsun!”

 

ise

 

Arkadaşlar sağolsun beni ta New York'tan alıp araba ile Vermont'taki Enstitüye atıyorlar. Kerizler zannetmişler ki yol kısa sürecek. Dokuz saat sonra mahvolmuş bir şekilde beni atıp kaçıyorlar resmen. Sanki biz dedik, hayret bir şey...

Dağın başında iki tane ahşap ev var. Ortada in cin top atıyor. İlk evin kapısına yönleniyorum, o sırada içeriden bir şey çıkıyor. Donakalıyorum.

Artık ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama sanırım “Hi” gibi bir şey duyunca gerçek hayata dönüyorum. “Ben yeni öğrenciyim de” diyorum, “görevliler nerededir?” “Bugün Pazar” diye yanıtlıyor, “kimse yok.” Yine de yardımcı oluyor, beni birilerine götürüyor, onlar birilerini arıyor filan derken, nihayetinde beni tepede, on dakika kadar yürüme mesafesinde olan başka bir ahşap binaya yerleştiriyorlar.

 

cevre

 

Ottü’lü olduğumdan mütevellit bende İngilizce filan berbat tabii. 'Do you beer?' 'Do you sex?' gibi temel kalıplar dışında beynimdeki yabancı dil bölümü koca bir boşluk. Zaten sanılanın aksine, bu lanetli Amerikan okulunda iyi İngilizce konuşabilen birileri varsa büyük ihtimalle kolejden gelme zengin bebelerdir. Gerisi zinhar konuşamaz. Gerçi benim daha önce Avrupa görmüşlüğüm ve en az kendim kadar kötü konuşanlarla anlaşabilmişliğim vardı. Ama gel gör ki burası anadili İngilizce olan bir ülke ve aksandır, şivedir gırla gidiyor. Ve eski kıtadan çok farklı bir dil dönmesi var ortamda. Su anlamına gelen (okunuş itibariyle) votır yerine vada diyorlar filan. Vada Rusça değil miydi yahu?

Ben de ‘yes’, ‘no’ ve ‘may be’den oluşan yeni bir tür iletişim geliştiriyorum. Soruların gidişatına göre yanıtı seçiyorum. Neyse ki soruların çoğu da yesli-nolu sorular. Dil açılması ve aydınlanmayı ise beni götürdükleri bir partide yaşıyorum doğal olarak. Tanrı parti ve alkol verenden razı olsun.

Bir bira ülkesi olan ABD'de o zamanlar bira sudan ucuzdu ve ben de külli miktarda bira içerdim. Okul alanında bir kenarda böyle piizlenirken biri Niyorklu iki kız gelip akşam ne yapacağımı soruyor. Bir planım yok diyorum. Ulan dağın başında ne planı zaten? En yakın kasaba bilmem kaç mil, yürümeye kalksak ayı kapar mazallah. Neyse akşamleyin bunlar beni, ‘köyümüze egzotik gibi değişik bir herif geldi’ mantığıyla tutup bir ev partisine götürüyorlar. Ortam neşeli, ABD’liler de sıcakkanlı. Ben de bir party-boy olmasam da anında kaynaşıveriyorum vatandaşla. Türkiye'nin neresindensin sorusuna itlik olsun diye başkent diye yanıt veriyorum. ABD’lilerin coğrafyası (ki bu tayfa entelektüel olmasına karşın) berbattır, hemen atlayıp 'İstanbul' diye sırıtınca, 'O Osmanlı başkentiydi bebeğim' yanıtını tokat gibi yapıştırıyorum yüzlerine! Bunlar özür dilemeye de bayılır, ama bende pislik çok: 'önemli değil' diyorum, 'üçüncü dünya ülkelerinde de sizin başkentinizi New York zannederler.'

 

circus

 

Bu itsel yaklaşımım ortamdaki hayvansevener bir hanımefendi tarafından sempatik bulunmuş olacak ki kendisiyle koyu bir sohbete dalıyoruz. İşte Amerikan İngilizcesindeki ilk ilerlemem kendisi sayesindedir.

Bu arada dersler İngilizce olduğundan mı ne bana acayip sıkıcı geliyor: kapitlizm, globalizm, anarşizm zart zurt. Bilmediğimiz konular değil. Ben de derste sıkılınca ilk geldiğimde gördüğüm şahısla kesişiyorum ki O da bana karşı boş değil gibi sanki. Teneffüste denk gelip tanışıyoruz. Hoş beşten sonra ‘dansçıyım ben’ diyor. Ne tür danslar ediyorsun diye soruyorum. ‘Striptiz’ diyor. Beş saniye kadar boşluğa bel bel bakıyorum. Sonra kendimi toparlayıp biraz anlatsana diye teşvik edici bir tona geçiyorum. Yine geldik bulduk diye düşünmekten de kendimi alamıyorum. Anlatıyor...

Dersler bitince millet sağda solda takılıyor, akşamları da ateş yakılıyor vs. Ama ilginç bir durum gözlüyorum, millet birbirine yazmıyor. Kızlar erkenden uyumaya gidiyor. Geride kalanlara bira ikram ediyorum kimse kabul etmiyor, herkes kendi içkisini içiyor, paylaşım sıfır. Bu nasıl anarşizm, çözemiyorum.

Ortam üç dört Kanadalı ve komple ABD'li dolu. Benden başka yabancı ise iki tane Afrikalı eleman. Bir hafta sonu millet gezmeye gidince ortamda yalnızca Afrikalılarla ben kalmıştık. Beraberce havadan sudan sohbet ederken okulda görevli Thomas geliyor yanımıza. 'Meşgul müsünüz?' diye soruyor, 'yoo' diyorum kendi adıma. 'Komuşların heyleri taşınacakmış, yardım eder misiniz?' diye soruyor. 'Tabii' diyerek hep beraber yollanıyoruz. Hey dedikleri de saman balyalarıymış. Akşama kadar bütün heyleri traktörlere yükleyip taşımayı bitiriyoruz. Komşular da bizi akşam yemeğine davet ediyor: şarap, tavuk ve bir takım garip şeyler yiyoruz ama maksat muhabbet olsun... Bu konuya tekrar döneceğim.

 

kukla1

 

Okul alanında katıldığım sosyal aktiviteler dışında benim sabit bir yerim var ve Demirbaş Şarl hesabı daima orada oturuyorum. Ben orada otururken de millet bir yerlere giderken beni oradan kaldırıp götürüyor. Ama gruplar farklı farklı olduğundan her seferinde farklı bir grupla takılıyorum. Bir gün sirke gidiyoruz, bir gün çıplak yüzmeye, bir gün dansa götürüyorlar derken günler günleri kovalıyor...

Bir akşam ise Bookchin'in evine davetliyiz. Hemen beni tanıştırıyorlar, el sıkışırken ne diyeceğimi bilemediğimden 'yoldaşlardan sana selam getirdim' diye havalı bir giriş yapayım diyorum, sıçıyorum. 'Artık anarşist değilim ki, ne alakası var' diyor Bookchin. 'Komünalist oldum ben!' Aklımdan ‘geçmiş olsun abi’ demek geliyor ama hemen toparlanıp ‘mantıklı olan da zaten buydu’ diyorum. Dolayısıyla anında karşılıklı gıcıklaşıveriyoruz. Konuyu dağıtmak için bana Türkçe basılmış kitaplarını gösteriyor, ben de keriz değilim, dolu geldim tabii, hemen bunlardan birini çantamdan çıkartıp imzalatıyorum ve gerginlik bir nebze olsun dağılıyor.

Sonra rahmetli bize, Felsefenin Temel İlkeleri'nin giriş bölümünü anlatmaya başlıyor. Aklına gelemeyen isimleri filan hep ben söylüyorum millet ağzı açık dinlerken. Yine gıcıklaşıyoruz. Bir ara boşluktan faydalanıp benim dansçıya 'herifin milyon tane kitabı var, zaten bunun bir ayağı çukurda, şuradan gözüne kestirdiğin bir iki tanesini söyle de indirek' diyorum, gülüyor ama oralı olmuyor. Suç ortağım olmadan da bu riske girmem açıkçası. Eli boş dönüyoruz oradan.

 

4007624._SY475_

 

Neyse günler kah sakin, kah huzurlu, kah maceralı devam ederken bir gün yine bira yüklenip dansçı arkadaşımla sohbet ederken Thomas yine damlıyor. 'Alp sana bir mektup var.' Ne mektubu lan? Üzerinde Alp'e dışında bir şey yazmayan beyaz bir zarf, garipseyerek içini açıyorum. İçinden 25 dolarlık bir çek çıkıyor. Anlamsız gözlerle Thomas'a bakıyorum. Thomas da bu mallığım karşısında 'abi geçen gün komşuya yardım etmiştiniz ya, onun karşılığı olarak...' diyor, bende sigortalar atıyor. Yanımdakiyse 'Ooo 25 kaat, hemen yiyelim' diye tepki veriyor. Bunu kolundan tutup beraberce komşuya gidiyoruz. Hayır, derdimi anlatamazsam yardımcı olsun bana diye. Zira beni en çok anlayan bu ortamda O.

Komşuya gidip diyorum ki, 'bakın ben size komşuluk hatırından dolayı yardım ettim, para için yapmadım. Siz de benimle yemeğinizi paylaştınız, eh bu da bana yetti. Lütfen çeki geri alın' diyerek çeki geri veriyorum.' Yanımdaki dahil komşular filan şaşkınca bakakalıyorlar.

Ertesi günün akşamı da genel toplantı var. Yuvarlak yapıp oturuluyor ve herkes bir sıkıntısı, bir önerisi varsa onu dile getiriyor. Neyse, millet öyledir, böyledir diye boş beleş konuşurken sıra bana geliyor. Konuşmaya başlıyorum:

"Berbat İngilizcemden dolayı kusura bakmayın. Her şey için minnettarım, herkese teşekkür ediyorum. Ama bir kaç hususu da paylaşmak isterim. Burası anarşist bir yer ama paylaşım hiç yok. Buranın asıl sahibi olan Yerlilerin dediği almayı biliyorsunuz ama vermeyi bilmiyorsunuz. Verdim demeden verebilmek çok önemlidir. Ayrıca buradaki herkes aşırı derecede içine kapanık, benden başka hemen herkesle iletişimde olan kimse yok." diye giriş yaparak geçen gün komşularla başımdan geçen hikayeyi, yardım karşılığı kabul etmediğim çeki filan anlatıyorum ve ekliyorum: "beni daha iyi anlamanız için ülkemde anlatılan bir hikayeyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Dünyanın en eski medeniyetleri bizde olduğundan her yerde arkeolojik kazılar yapılır. Bunları yapanların başında da çoğunlukla yabancı arkeologlar vardır. Bir gün yine yabancı bir arkeolog, şoförü ve cipiyle arazide dolanırken yaşlı bir köylüye rastlar. Köylünün sırtında bir eşek yükü odun vardır. Bu odunları ne yapacağını şoföre sordurur, köylü de pazara satmaya götürdüğünü söyler.

Arkeolog adama acır ve odunların tamamını ücreti mukabil alacağını söyler. Adam şu kadar der, parasını alır ve odunları yere yıkar. Ve bekler. Arkeolog adama neden beklediğini sorar. Yaşlı adam odunları araca yüklemeyecek misiniz diye sorar.

Arkeolog hayır diye yanıtlar, ben bunu sana yardım etmek için almıştım. Yaşlı adam parasını arkeoloğa geri verir, odunları sırtına geri yükler:

'Ben bu odunları para için değil, insanların ihtiyacı olduğu için satıyorum' der ve pazara doğru yoluna devam eder."

Sessizlik.

Derin bir sessizlik.

Yanımda oturan hocalardan birisisi eğilip kulağıma 'teşekkür ederim' diye fısıldıyor.

"Teşekkür ederiz!"

 

SALT LAKE KENTİ FUTBOL DURUMLARI

 

2000’lerin ortaları, Utah Eyaleti, ABD

Şubat ayında bu kadar güzel bir hava, iklimiyle Ankara’ya benzeyen bu kentte bir lütuftu benim için. Zira günlerden cumartesiydi ve yoğun kar yağışından dolayı aylardır oynayamadığım futbol oyunu, bana tutkulara gem vurulamayacağını tekrarlıyordu sık sık.

Kendimi dışarıya attığımda önümdeki tek engel, kimin-nerede-ne zaman futbol için toplandığını bilememekti; zira bu lanetli ülkede futbol, geri zekalı tosuncukların elleriyle oynadığı oyuna verilen addı ve futbol oynayanı, gerçekten ayak topu dediğimiz oyunu oynayanı bulmak zaman alabilirdi. Ama bir şekilde içgüdülerime güvenmek zorundaydım.

 

NFL Draft Underclassmen Football

Ayaktopuna gel hele!

 

Nitekim içimdeki ses "oğlum yürü merkezdeki Liberty parka, orada kesinlikle Meksikalıyı, Japonu bulursun" diyordu. Eve de yakın olması itibariyle parka doğru yürümeye başladım. Mamafih parka vardığımda ortalıkta bırak top oynayan tek bir insan evladını, ne in ne de bir tek cin bulabilmiştim. Hay böyle içgüdüye derken yine içimdeki ses beynime beynime peyda olmasın mı? “Evladım, ben sana park mı dedim, haydi üniversiteye, burada bu saatte Meksikalı mı olurmuş, hayret bir şey?” İçimdeki sesin daha önce böyle söylemediğine bahse girerdim ama haklı da olabilirdi diye şizofren-paranoyak tadında düşünerek troleybüs durağına doğru yönelmiştim ki, kendi ellerimle hazırladığım troleybüs kartımı evde bıraktığım aklıma geldi. Yeni rotam tabanvay yolu ile doğruca Utah Üniversitesi’ydi.

 

utah

Üniversite Kampüsü

 

Ne bitmezmiş bu üniversite yokuşu diye kendi kendime küfrede küfrede tırmanırken yokuş da bitti nihayetinde. İşte önümde koca üniversite, koca yerleşke! Derhal iç-sesime danışayım dedim. Zira koca okulda nerden bulacağız adamları? Böyle dememle ayaklarım beni bir yere doğru sürüklemeye başladı. Yürüdüm yürüdüm ve akabinde pat diye top oynayanların içine düşmeyeyim mi? Elin gavuru, Japonu, Latini toplanmış böyle şık formalar filan, top sektirmeler, ısınmalar... İçimdeki sese de kıllanmadım değil. Ya kafayı yiyorsam? Ya yeni bir Jan Dark oluyorsam?

 

2017-folk-machine-jeanne-darc

Deli la bu!

 

Neyse, imanımın ağır basması ile her işte bir hayır vardır diyerek destur istedim oradaki kitleden. Kızlı erkekli bu grup beni sevinerek kabul ettiler. Ne de olsa ABD’de futbol oynayan birini bulmak, Kızılderililer'i bulmak kadar zordu. Ortam fazla kalabalık değildi ama oyun yine de büyük sahada oynanıyordu. Eh, ben de beş aydır ayağıma top değdirmiş değildim, üstüne üstlük alkol (su içmeyi bırakmıştım), kadın (henüz evlenmiştim), kumar (evde monopoli oynama); kısaca yaşadığım sefil hayattan dolayı maçın 15. dakikasında soluk soluğa kalmıştım işin doğrusu. Ama sonradan biri karambolden, bir de takipçilikten olmak üzere iki gol çakınca keyfim yerine geldi. Üç beş de asist yaptım işte naçizane, günüm aydınlandı. Maçtan sonra bir kaç Latino'yla muhabbet kurdum; meğer bunlar her hafta cumartesileri ama sadece cumartesileri top oynuyorlarmış ki bendeki de ne şans! Hem de tam oyun saatinde gittim ki oraya, hayret edilecek vaka. İçimdeki sesi acaba daha çok mu dinlesem diye düşünmeye başlarken bir dış ses beni haftaya oynanacak oyuna davet etti. Fenerbahçe kazanmış gibi sevindim o an.

 

8dd59a6c7358b4b2e44b49e2ad2dec6f

 

Bir hafta geçmek bilmedi. Bu sırada daha iyi koşayım diye alkolü ve kumarı azalttım, iki üç kez de kolpadan idman yaptım kendi kendime.

Aksilik bu ya, hava daha güzel olduğundan mıdır nedir, it sürüsü gibi insan vardı ortamda. Elemanlarla on birerden tam saha ve gerçek boyutlu kalelerde maç yapacaktık. ‘Dur bakayım sen hele bir’ dedim kendi kendime, ‘bakalım bunun altından ne çapanoğlu çıkacak?’ Bunlar, 'kıyafeti açık renklilerle koyu renkliler ayrı takım olsun' dedi, 'iyi' dedim. Sonra Hollandalı dana gibi bir herif vardı bizim takımda, başladı sorguya: 'sen hangi mevkide oynuyorsun, senin yerin neresi?' Bu neyin muhabbeti, bu herif kimdir diye adama pis pis bakarken arka planda hazır bulunan Kolombiya menşeili iki arkadaşla göz göze geldik, onlar da herife bir Hijo de Puta tadında bakıyordu. Hep beraber neresi boşsa orada oynarız birader, sıkıntı yok dedik, geçtik herifin ırkçı bakışları arasından boş olan mevkilere.

 

c9ce9bedbceb67e735d7cabf4db4ea1b-497x261

Hollandalının 'iyisi de iyi olur'

 

Neyse maç başladı. Saha eşek gibi, koş koş iflahım kesildi, hayır o değil bir de Avrupalısı Amerikalısı takmış dizliği-tozluğu acımadan basıyorlar tekmeyi. Öyle kolay kolay faul de demiyoruz ama biz ses çıkarmadıkça adamlar daha bir hırslı girişiyor. Neticede bizim Kolombiyalılardan biri sakatlandı çıktı. Neyse oyun ısındı, bir depar attım ara topuna zart ofsayt, lan ne ofsaytı? Nerede hakem? Meğer hepimiz birer hakem değil miymişiz (herkes kendinin polisi gibi bir şey)? Bu arada yanda bekleyen kekolar da oynasın diye çıkıp çıkıp giriyoruz,  ısı-soğu derken sonuçta baldır çekmeye başladı tabi ki. Oyunda bir-iki de salak var, İngilizce bar bar bağırıyor, yok oraya at, yok şunu yap, yok bunu yap, hadi yeneceğiz filan, zaten tiksinmişim Anglosundan-Saksonundan iyice...

Maçtan sonra bizim Kolombiyalıları buldum, ‘Bu ne arkadaş?’ dedim. Herifler de başladı sövüp saymaya, salak bunlar diye. Sonra Javier isimli arkadaş, ‘Amigo’ dedi (gringo dememesi gururlandırdı beni), ‘topun kralı 11. caddede oynanıyor, saat 3’te, seni anca o keser’. ‘Valla mı?’ dedim, ‘valla abi’ dedi. ‘Süpermiş lan’ dedim. Sonra muhabbetin ilerlemesini fırsat bilip klasik sorumu araya tıkıştırıverdim: ‘Sizin orda Japon kale var mı birader?’ diye (bkz. Bir önceki futbol yazım), Elbette ki haberleri bile yok. Gerçi Higuita gibi bir kaleci çıkartmış ülkeden bahsediyoruz, varsın olmayıversin. Biz çocukken kaleci-oyuncu diye bir zırvalık türetmiştik sokak futbolunda (80'lerin başı) ki kalecinin de aslında oyuncu olduğunu yıllar sonra idrak etmiştik.

 

 

Futbola, tutkunun da ötesinde psikopatlık derecesinde bağlı olduğum için çeken baldırımı dinlemeden 11. caddeye saat 3’te damladım. Gerçekten de topun, topçunun kralı oradaymış. Boktan oynayan bir iki kişi de vardı ama elemanlar yağmur demeden kar demeden dört yıldır sürekli giderlermiş oraya: Avusturyalısı, Ekvatorlusu, Brezilyalısı, Japonu, Vietnamlısı, Farsı ve tabii Amerikalısı. Kimsede ne tekmelik ne tozluk (yalnızca kötü oynayanlar takıyor) var, kimse kimseye mevki sormuyor, herkes görevini biliyor, şahane maçlar dönüyor (saha bildiğin bostan tarlasından bozma ama futbol tanrısına şükretmesini bilmek gerek).

 

saha

 

Saha, Salt Lake zenginlerinin yaşadığı bölgeye yakın bi mevkide, tepede. Maçlar az insan olduğunda küçük sahada, tıpkı çocukken mahallede kurduğumuz taştan kalelerle oynanıyor, eleman sayısı çoğaldıkça da normal futbol sahası ölçülerinde olan alanda. Büyük ve nizami kaleler var ama file yok ne yazık ki. Top bazen bayırdan aşağı kaçabiliyor. Ve evet, ofsayta düşmeyeceksin, ona dikkat etmek gerek. Buna elbette ki itiraz etmedim zira kanımca ofsayt futbolun en güzel kuralıdır, beleşçiliğin ve geri zekalıların yükselmesinin önüne geçer (iddia ediyorum ki Türk futbol tarihinde en çok ofsayta düşen oyuncu Hakan Şükür’dür). İşin en güzel yanı da genç kızların/kadınların da oyuna katılmalarıydı. ABD kadın futbolu dünya çapında iddialı olduğundan, gelen kızlarımız da gayet ayağına hakim, hatta benim tanıdığım bir çok arkadaşımdan daha iyi olduklarını da açık yüreklilikle söyleyebilirim, ayrıca iki ayaklarını da kullanabiliyorlar ki bizde iki ayağını kullanabilen çok az kişi vardır.

 

2003-women-s-world-cup-usa-1-0-norway-dvd-soccer-match-7e53

 

Bir defasında bizim hanım bırakmak istedi beni, yağmurluydu hava. Sahaya gittiğimizde iki kişi dışında kimse yoktu, uzunca boylu erkek olanı gözüm bir yerden ısırıyor gibiydi. Merhaba dedim anadilimde, ‘Merhaba’ dediler. Elimi uzattım ‘Alp’ dedim, ‘Mehmet’ dedi uzun boylu adam elimi sıkarken, sonra eşini takdim etti. Ben de onu bizim hanımla tanıştırırken: ‘Mehmet Okur, Utah Jazz’da oynuyor’ dedim, eşim de ‘tabi tabi’ dedi. Ben de ‘la oğlum, gerçekten’ diye sırıttım mahcupça, ‘o da he canım he’ dedi anadilinde. Mehmet Okur düzgün biriymiş neyse ki olayı gülerek geçiştirdi. Yaz dönemine geçildiği için maç saati ileri alınmış bilgisini verdi bana. Ne de olsa oralarda oturuyordu, ara sıra gelip eşiyle şut çekişiyorlarmış, yani bizim topçulardan haberdarlar. Eh, madem daha vakit var, beraber şut çekişelim o zaman diyorum, kabul ediyor. Kadınları da sohbete bırakıyoruz.

Dönüşte bizim hatun olayı çakozlamış, biraz mahcup da olmuş. Hadi diyorum, kocana güvenmiyorsun ki hayatta kimseyi kandırmayı sevmem, 2.10’luk boyuyla kaç tane Türk olabilir ki bu kentte? Kenti eyaleti de geçtim, bu ülkede diye düzelteyim. O da “ben nereden bileyim, her gün profesyonel basketbolcularla tanışmıyorum ki” dedi.

Haklı olduğuna sevinmedim desem yalan olur.

 

 

Paylaşım için

MONTREAL LA FONTAINE PARKI FUTBOL RACONLARI

2000'lerin ortası

 

Montreal’e yaz mevsimi pek uğramazmış gerçekten de. Mayıs ayı olmasına rağmen, evden burnunu dışarı çıkartırken bile insan evladı en az iki kez düşünmek zorundaydı. Aylardır doğru dürüst futbol oynayamamıştım ve göçmenleriyle ünlü bu ülkede futbol oynayabilmek için havanın en azından 20 derecenin üzerine çıkmasını bekliyordum, tabii yağmur yağmaması için de dua ederek.

 

Nihayet hava biraz ısınır gibi oldu. Bunun üzerine, amaçsız bir şekilde koşmaktan haz etmesem de oradaki bir kaç elemanın koşma teklifini tereddütsüz kabul etmiştim, zira yağ bağlayan bünyeye biraz hareket iyi gelirdi. Sherbrooke Caddesi üzerinden La Fontaine Parkı’na kadar koşacaktık.

 

Parka vardığımızda artık futbol tanrıları yakarışlarıma kulak vererek yardım mı etti bilemiyorum ama tel örgülerle çevrili yeşil bir alanda bir sürü insanın futbol oynadığını görünce yanımdakileri direk satmıştım bile. Sahaya vardığımda ise oynama isteğime olumlu yanıt vermeleri derhal oyuna kanalize olmamla sonuçlanmıştı. Oyuncuların çoğu Latin Amerika kökenliydi. Arada Afrikalı gençler ve yabancı dil konuşan başkaları da vardı. Bu gibi karışık durumlarda, bilmediğin insanların futbol tarzını çözmek için en iyi pozisyon savunmada kalmaktır. Saha çok da geniş olmadığından stoper veya sürekli açık veren sağ bek mevkiine derhal yerleşivermiştim.

 

the-park-across-the-street

 

Bu minvalden yola çıkarak risksiz bir oyunu tercih edip, diğer Meksikalı arkadaşların aksine, savunmada üç kişiyi çalımlamak yerine tereddütsüz bir şekilde topları taca veya kornere atmam herkesi şaşırtmışa benziyordu. Ben de elemanların savunmada neden üç kişiyi çalımlama çabasına girdikleri konusunda şaşkınlığımı gizleyemiyordum. Nihayetinde basit veya hatalı gol yemek bütün takımın emeğine saygısızlıktır. Güzel gol ye, ciğerimi ye. Bu arada elemanın biri gelip kırık bir İngilizceyle “yahu seninle on beş dakikadır İspanyolca konuşmaya çalışıyorum, sen nerelisin?” diye sorunca o günden sonra  onlara göre telaffuzu zor olan ismim yerine Turko'yu tercih eder oldular. Oyunda ise hızlı ileri çıkışlarla iki adet de gol çakınca rakip kaleye, basit ama etkili oyunumla, kitlenin haklı takdirini kazanıvermiştim.

 

Bundan sonra (hava güzel olduğu takdirde) saat beşten sonra orada buluşacaktık.

 

panorama 23

 

Ertesi günü iple çektim, ikindi vakti hemen sahaya damladım. Çalım ağırlıklı ama yine de çok zevkli bir maç dönüyordu. Bu kez orta saha ağırlıklı oynuyordum. Verkaçlar, şutlar derken maçın en heyecanlı yerinde tayta benzer çizgili pijama, şapka filan giymiş bir takım göbekli amcalar ellerindeki tahta sopalarla gelip Fransızca bir şeyler gevelemeye başladı. Buna karşılık benim takımdaki Latin kankalar çoktan “puta, puta de madre” diyerek yere tükürmeye başlamışlardı. Acı gerçeği o an idrak etmiştim. Ben klasik bir Türkiye vatandaşı olarak, “vay be Kanadalarda ne imkan var” diye düşünüp oynadığımız çim sahanın futbol sahası olduğu konusunda kendimi kandırıyormuşum meğersem. Böylece hayatımda ilk kez beyzbol denen oyunla tanıştım ve o an tiksindim desem yeridir. Asla haz etmediğim çelik çomak oyunun biraz hallicesi olan bu sporu sevmek için bir neden göremiyordum, zaten kurallarını da bu yaşıma gelmeme rağmen anlayabilmiş değilim... Bize lütfedilen ise, beyzbolcu amcaların bizlere parmakla gösterdiği biraz ötedeki toprak sahaydı.

 

top1

 

İspanyolca, bir takım yabancı dillerin ve Türkçe küfürlerin eşliğinde kös kös oradaki sahaya yollandık. Atıl durumdaki kaleleri (neyse ki kale vardı) yerleştirip sahadaki su birikintilerinden sakınmaya çalışarak maça kaldığımız yerden devam ettik. Bu şekilde günler geçiyor, havalar ısındıkça da sayımız artmaya başlıyordu. Önceleri genellikle Meksika, Peru, Guetamala, Salvador ve Şilililerle oynarken; Gine, Gine-Bissau, Nijerya, Çad, Kamerun, Gana, Senegal, Komoros, Bangladeş, Fransa, İtalya, Fas, Cezayir, Tunus, Sırbistan ve elbette ki Montreallilerin katılımıyla olay iyice renkli bir hal almaya başlamıştı.

 

top2

 

Göçmenleriyle ünlü demiştim başlarda. Dünyadaki Kanada pasaportuna sahip insan sayısı 70 milyon olarak tahmin edilirken, ülkede yaşayan nüfus ise 30 milyon civarında ve bunların çoğu Avrupa kökenli olan orjinal Kanadalılar. Bunun nedeni ise zamanında siyasi ve ekonomik nedenlerle göçmen olup vatandaşlığı aldıktan sonra, o “çok değerli” Kanada pasaportuyla ülkelerinde veya dünyanın başka bir yerinde daha iyi koşullarda yaşama imkanı bulmaları ve elbette ki Kanada’nın gerçekte öyle pek de yaşanası bir yer olmadığını anlayıp, orayı terk etmeleri. Ucuz iş gücünü göçmenlerden sağlayan Kanada için de bir sorun yok gibi, nasıl olsa yeni göçmenler gelecek. Tek yapacakları genç, sağlıklı ve çalışmaya elverişli olanları ülkeye kabul etmek, sanılanın aksine gerçekten ülkelerinde hayati tehlikesi olup da iltica etmeleri zaruri olan insanları değil.

 

Kaldığım süre içerisinde Kanada’nın bir çeşit reklam politikasıyla kendi vatandaşlarını ve oraya göçmen olarak gelmek isteyen insanları uyuttuğunu idrak etmiştim. Biraz daha açarsak, British Columbia eyaletini bilemeyeceğim ama özellikle doğuda kalan Quebec eyaletinde yaşam gerçekten çok zor. Tamam, sağlık bedava ama hastanelerde beklenen sıra hiç de Türkiye’yi aratmıyor. Tamam, işsizlik maaşı var ama acaba o paraya orada yaşamaya değer mi? Zira yalnızca soğuk değil ama insanların soğukluğu, paylaşım eksikliği orada bir insanın ömrünü geçirmeyi göze alabilmesi için ciddi ciddi sorgulaması gereken hususlar.

 

Bu reklam veya olduğundan farklı gösterme olayı insanların içine o kadar işlemiş ki, oranın halkının “ülkemizi nasıl buldun?” sorusuna dudak bükmem bir dostumun beni uyarmasına neden olmuştu. Şakayla karışık “aman kötü filan deme yoksa kafalarındaki imajı zedeleyebilirsin, bunun sonu da intihar oluyor” yorumu üzerine bu tür soruları otomatikman “güzel, harika, fevkalade” diye geçiştirmek durumunda kalmıştım. Zira üçüncü dünya ülkesinden gelen birileri bu gelişmiş ülkeyi beğenmedikleri zaman ve kafalarına yıllar yılı örülen “yalan” ortaya çıkıyor ve olay travmatik bir durum alıyor. Yalnızca onlar değil, Birleşik Devletler’dekiler için bile Kanada herkesin “rahat rahat” yaşadığı bir ülke.

 

5734728997_b01f3d5417

1973 Şili Askeri Darbesi

 

(Bir parantez daha açıyorum: Birleşik Devletler’den coğrafi bilgisizlik konusunda hiç de geri kalmayan Kanada’da tanıştığım Afrikalılar, ülkelerini söyledikten sonra hemen yerini bilip bilmediğimi soruyorlardı. Benim sağlam tariflerim sonrasında ise arkadaşlığımız pekişiyordu. Bir tek Komoros’ta çuvalladığımı itiraf ediyorum. Ama onu da, “Türkçede başka bir isimle anıyoruzdur, yoksa bilmez miyim?” diyerek geçiştirmiştim. Tabi ki, aslında dilimizde bir çok ülke veya kent isminin olmadığı detayına girmeden.)

 

Neyse, iki tane takım oynamaya başlıyor ve ilk golü yani altın golü atan takım sahada kalmak suretiyle sıradaki diğer takımla karşılaşıyordu. Kaybeden ise en son sıraya geçiyordu. İlk on dakikada gol olmaz ise bir önceki maçta kazanan takım dışarıya çıkıyordu bu kez. Bunun avantajı herkesin oynuyor olmasıydı, dezavantajı ise ısındıktan sonra bir anda soğumaktı ki bu durum sakatlıklara yol açan en önemli etkendi.

 

Futbolun dili ortak ama tarzı oldukça farklı. Latinler genelde çok çalım atıyor, az pas yapıyor, savunmaları berbat, kalecileri ise çok iyi. Afrikalılar genelde çok konuşuyor, çok koşuyor, savunmaları çok iyi, pas da veriyorlar ama hücumda dağlara taşlara vuran, “Şabanşükür” tarzı forvetleri ile saç baş yoldurtuyorlar. Arapların oyun tarzı ise  Avrupalılarınkine benziyor, ama biraz daha sert futbol, az çalım çok pas. Tabii burada genelleme yapıyorum, yoksa futbol tarzı kişiden kişiye değişir, futbolu sokakta öğrenmek de çok farklı bir şey. Örneğin buralıların sokak futbolu diye bir şeyleri olmadığından, bilen oynamasını gerçekten biliyor, ama bu işin okuluna gitmemiş adam da bilakis çok sakat oynuyor. Gerçi bilen bilmeyen ayrımı yok, herkes oynuyor, bazen ufaklıklar geliyor, kimi zaman onları da alıyoruz ama katılım çok fazla olduğu zamanlarda kenardan bizi izlemekle yetiniyorlar.

 

 

Altın gol kuralı geçerli olsa da genelde rakibe çok sert girmek yok. Nihayetinde bu iş bir eğlence, zevk. Arada gaza gelenler de oluyor elbette ki ama gerginlik çıkmadan iş tatlıya bağlanıyor. Kanada’nın kibarlığı herkesi etkilemiş de olabilir, bilemiyorum. Faul olunca itiraz da edilmiyor ama el konusundaki tartışmalar asla bitmiyor. Ele çarpsa da çarpmasa da (topun vücuttaki o bölgenin yakınına gelmesi yeterli) rakip oyuncular ulumaya başlıyor: “mano! mano!” yani "el var!" diye. Çarpma olabilir, hiç ele dokunulmamış da olabilir, ama yok! İlla el, illa endirek serbest atış.

 

japon-kale-mini-2

 

Bu kadar farklı ülkeden adamı bir arada bulmuşken kafamı yıllardır meşgul eden soruyu sorayım diyorum: Yani, çocukken oynadığımız tek vuruşlu Japon kale dünyada mevcut mudur (bunu nasıl sorduğumu sormayınız)? Hani şu, havada istediğiniz kadar vurabildiğiniz ama top yerdeyken sadece bir kez dokunup, ikiden fazla kişinin oynadığı ve herkesin bir kalesinin olduğu, en fazla gol yiyenin çıktığı oyun. Yalnızca İtalya’da ama o da çok vuruşlu Japon kalenin olduğu bilgisini aldım, diğerleri suratıma boş boş bakmakla yetindi.

 

Çok zevkli oyundu Japon kale. Bizim mahallede oyunu güzelleştirmek için röveşatayla atılan gole beş, kafayla ve topukla atılana iki, uçan kafayla atılan gole ise üç puan verirdik (80'li yılların ortalarında uçan kafa atılmıyordu, hoş şimdi de atılmıyor pek). Kime ne zaman atak yapacağını, dostunu düşmanını iyi bellemeliydin bu oyunda. Son derece teknik ve de futbol zekasını geliştiren bir oyundu.

 

***

 

Bir gün Faslı bir arkadaş geldi biz maç yaparken, kenarda notlar almaya başladı. Sonra da yanıma gelip ertesi gün halı saha turnuvası olacağını, geçen yıl şampiyon olduklarını ve takımlarına katılmak isteyip istemediğimi sordu. Sorması bile hataydı, yarın gel demesi yeterliydi, ertesi sabahın köründe buluşup bir günlük turnuvaya başladık.

 

Takımımız tam bir enternasyonalizm örneğiydi. Afrika’dan savunma oyuncuları, Zidan’a hem tip hem de futbol tarzıyla benzettiğimiz Cezayirli bir arkadaş, beni çağıran orta sahanın beyni Faslı eleman, ilk ön-libero Desailly gibi yıldırıcı futbol oynayan Tunuslu dost, gole dönük orta sahada Arnavut, Cezayir-Fransız karışımı “La Haine”den fırlamış gibi tiple bir forvet, genç ama zehir gibi Meksikalı orta saha oyunucumuz... Nihayetinde finali 2-0 alıp şampiyon olduk. Ancak verdiğimiz katılım payına rağmen beklediğimiz hediyeler gelmedi, onun yerine saçma sapan Kebek ligi maç biletleri tutuşturdular elimize. Diğer arkadaşlarım buna çok kızdı ve açıkça hayal kırıklığına uğradılar, biletleri yırtıp attılar ama benim için ne hediyenin önemi vardı ne de şampiyonluğun. Çok güzel maçlar oynamıştık, benim için önemli olan buydu.

 

***

 

Orada yaşarken bir akşam, maç yayını yapan bir bara gitmiştim, Uruguay Arjantin’le karşı karşıya gelecekti. Tek başıma olduğumdan bara ilişmiştim, yanımda kısa rasta saçlı siyahi bir eleman oturuyordu. Hemen bana “Uruguaylı mısın?” diye sordu. Menşeimi söyleyip ben de aynı soruyu ona sordum: “Ayti!” gibi bir karşılık alınca, “bak dostum” dedim, “o kadar yer gezdim, iyi kötü ülke isimlerini de bilirim ama bu dediğin yer de nerede yahu?” diye şaşkınlığımı ifade etmeden geçemedim. Meğerse Fransızcada Haiti’nin okunuşuymuş bu! (Daha önce de başıma benzer bir Mehiko olayı gelmişti, Meksika’ymış meğersem ama o an insan şaşırıyor.)

 

hqdefault

 

Sonra maçı izlerken muhabbetimiz arttı, elemanla bire bir aynı dili konuştuğumuzu fark edip hem şaşırdık hem de sevindik. 1990’ların Milan’ı, Van Basten, Cruyff, Barcelona ve neler neler. Ama özellikle Haiti’den birisinin Avrupa futbolunu yakından tanıması beni daha çok şaşırtmıştı.

 

Fransızca dedim de, acayip ilginç, bir garipmiş Fransızca futbol olayı. Benim dışımda herkes Fransızcayı gayet güzel konuşuyordu, İngilizce ise çat pat. Bense, başka seçeneğim olmadığından bazen topun havası inik veya bizim balon diye tabir ettiğimiz kabak futbol topu getirdiklerinde başka da bir tanım bulamadığımdan “this ball is balloon” diyordum, bunu duyunca yüzüme ilginç bir şekilde bakıyorlardı. Meğersem balloon, Fransızca balon olarak okunup top demekmiş. Yani yarı İngilizce yarı Fransızca topun top olduğunu söyleyip topu da göstermem, iyi ki manyak olduğum gibi bir söylentiye yol açmamış. Gerçi biraz manyağımdır, ama o ayrı bir husus.

 

Bazen kaleye de geçiyordum, elemanlar “gardiyan, gardiyan” diye bağırıyorlardı, ben de “acaba” diyordum kendi kendime, “nöbetçiler yakalayın gibi bir şey midir bu? Sanırım savunma oyuncularını adam kaçırmamaları konusunda uyarıyorlar.” Akabinde öğrendiğime göre gardiyan, kaleci demekmiş, herifler bana bağırıyormuş nedense?

 

Bir de ben kaledeyken degaj yapmam için “degaj” diye bağırıyorlardı, haydi onu anladık da oyuna geçince de “degaj” diye bağırmaya devam etmelerine ne demeli? Anladığım kadarıyla degaj dedikleri topu dikmek veya abanmak gibi bir şey ama henüz onu çözmüş değilim.

 

Eh tabii, Latinlerle de oynaya oynaya, ‘presente’ (duruma göre ön veya arka direk, yani burdayım, atsana lan!), ‘avanti’ (oğlum topu ileri yolla), ‘puta maria’, 'puta madre' (allah cezanı verecek! -tam olarak o demek değilse de biz öyle söyleyelim geçelim) gibi futbol terimlerini de çabucak öğrendim.

 

O kadar maç yaptık, zamanı geldi Avrupalıya, Amerikalıya, tabiri caizse futbol dersi verdik ama bu Meksikalı elemanlara savunmada çalım atılmaması gereğini bir türlü anlatamadım. Gol yiyince sahadan çıkıyorsun hala neyi ispatlamaya çalışıyorsun cabron?

 

MIERDA!

 

Paylaşım için

Terms & Conditions  |  Privacy Policy

Gezenti 2018 © All Rights Reserved