BÖLÜM III-Kiev, Odesa-Kırım

Bizimle gelen ABD’li Asha taş gibi bir arkadaşımız. Trende muhabbet ederken “Buraya gelmeden önce Estonya’daydım böyle güzel hatunlar görmedim” diyor. Lan bu kız bile böyle diyorsa kim bilir Estonya nasıl bir yerdir? Metin’le birbirimize bakıyoruz. Bundan iki üç ay kadar önce arkadaşlardan biri AŞTİ’de salak salak dolanan bir Eston’u eve getirmişti, biz de bunu bir ay kadar beslemiştik. Ama herif büyük çökmeceli çıkınca döverek kovmak zorunda kalmıştık. Eleman sağolsun ülkesine dönünce bizi (veya yediği dayağı) unutmamış olacak ki “illa gelin” diye mesaj atıp duruyordu.

Kiev’de o sıralar pek bir bok olmadığından (varsa da biz bilemedik) arkadaşların evine yerleştikten sonra koşa koşa Estonya elçiliğine gidiyoruz. Önce konsolosluk memurları bizi kovmaya çalışıyor ama ben bu işlere şerbetli olduğumdan kavga dövüş, memurları başvurumuz için ikna etmeyi başarıyorum. Gidip bizim Eston bebenin yazacağı davet mektubunu getirmemiz gerekiyor. Buna e-posta atıyoruz, bu da bize davet mektubunu yolluyor derken mektubu alıp gidiyoruz. 

Kadın memur mektubu okuyup “siz benle dalga mı geçiyorsunuz?” diyerek bizi bu kez net bir biçimde kovuyor. Ağzını yüzünü kırdığımın bebesi artık mektuba ne yazdıysa…

Böylece rotayı değiştirip (hayır sanki Ukrayna’daki kızlara kıran girdi de) lanet olsun kuzeye, ne varsa güneyde var diyerek Kırım’a akmaya karar veriyoruz. Önce Odesa’ya gitmemiz gerekiyormuş aktarma için. Kırım’a kadar olan biletleri Kievli arkadaşlarımız aldığı için sıkıntı yaşamıyoruz. Bir gece Odesa’da kalmamız gerekecek yine. Ama bu kez akıllılık edip son dakikada bize dahil olan Asha’yı daha önce bizi almayan otele yolluyoruz. Tahmin ettiğimiz gibi en büyük odalarını üç kuruş paraya veriyorlar iyi mi? 

Ertesi gün Metin’le birlikte Simferepol’deyiz. Burada pek bir bok olmadığından martruşkaya atlayıp en yakındaki kıyı yerleşimi olan Yalta’ya uzuyoruz. Merkezde bulduğumuz tek otel ateş pahası. Dolmuşta tanıştığımız ve beraberce yürüdüğümüz Alman çocuklardan birisi iki üç kelime Rusça bildiğinden bir tane babuşka bulup anlaşıyor. Etrafta başka babuşka da yok ve saat oldukça geç. Bir şekilde kadına “bize de yer ver” diye yalvarınca kadın bizi götürüp yine penceresi olmayan bir yere koyuyor. Almanlar da mis gibi eve yerleşiyor. Sabah olunca anlıyoruz ki kömürlükte yatmışız. Kömürlük ney lan! 

Anladığımız diğer husus, kadıncağız tek odalı evini bu çocuklara kiraya verdiğinden kendisi sandalyede uyumuş kocası da arabada. Almanlar başka bir yere doğru yola çıkıyor ama biz bir gün daha kalacağız, ama bu kez kömürlükte değil.

Teyzeye bütün teatral yeteneklerimi kullanarak diyorum ki “bu gece de kalacağız ama kömürlükte değil.” Kadının yüzü düşünce acele olarak gösteriye devam ediyorum. Onları göstererek “mama, papa” diyorum, sonra kendi çek yatlarını işaret edip uyuma hareketi yapıyorum. Yani siz yerinizde yatacaksınız. “Biz” diyorum “iki hıyar olarak, yerde mat ve uyku tulumunda uyuyacağız.” Matı ve uyku tulumunu gösteriyorum. Kadınla kocası şaşkınlıkla birbirine bakıyor ve diyorum “aynı parayı ödeyeceğiz.” 

Duygulanıyorlar. “Hayır” diyor kadın Rusça, kendi yataklarını gösteriyor “burda yatacaksınız.” “Olmaz” diyorum. Israr ediyor, sonra başka bir çekyatı açıyor ve “siz orda biz de burada yatacağız” diyor. Olurdu olmazdı derken el mecbur kabul ediyoruz. Akşam olunca tek göz evde beraberce uyuyoruz. Ertesi gün yola düştüğümüzde kadın bize yolluk meyve filan veriyor.

Ordan sonra Sudak’a gidiyoruz. Dolmuşun içinde yine bir takım Almanlar var. Bir anda önümdeki sarışın adam bana Rusça bir laf atıyor. Adama Türkçe “anlamadım” diyorum, o da bana Türkçe “neden anlamadın?” diye karşılık veriyor. Meğerse eleman Tatarmış ve oda kiralıyormuş. Bu arada Almanlar da bana “aa ne kadar güzel Rusça da konuşabiliyorsunuz” deyince, “ne Rusçası Türkçe konuşuyoruz kardeşim” diye tersliyorum. Biraz da onlar şaşırsın. Yok öyle mal gibi gezmek (Kırım Tatarlarının çoğu II. Dünya Savaşı sırasında Nazi yancısıydı).

***

Bu arada bir parantez açayım, Kırım Özerk bir bölge olarak SSCB’nin yıkılmasına müteakiben Rusya tarafından jest olarak Ukrayna’ya bağlanmıştı. Kırım nüfusunun %65’ini Ruslar, %5’ini ise Tatarlar/Nogaylar oluşturmaktadır. Yalnızca %30’unun Ukraynalı olduğu yarımadada genelde konuşulan dil Rusçadır. Ayrıca Rusya’nın üssü de orada bulunmaktayken 2014 yılında Rusya’ya atar yapıp sonra da Kırım bizimdir demek filan biraz abesle iştigal gibi geliyor bana. Rusya Kırım’ı tek bir kurşun atmadan geri almış, buna karşın Ukrayna yarımadanın elektriğini kesmişti. Oradaki insanlar dört ay kadar elektriksiz kalmıştı.

***

Tatarların evindeki odaya yerleşiyoruz. Bayağı yardımcı oluyorlar, hatta yemek bile veriyorlar. Günler sonra güzel bir yemekle karnımız doyunca merkeze doğru akıyoruz. Burası bizim seksenlerdeki kıyı yerleşimleri gibi ama biraz daha fazlasını vaat ediyor. Sokakta boş gezenler, dondurma yiyenler, plajda takılanlar, içerek yürüyenler, oturarak içenler aynı. Ama bir de gelen seslerden anladığım kadarıyla yüksek duvarların ardında süper eğlenceli ortamlar var ki tam birer kapalı kutu. O zamanlar genç dimağ olan Metin’e “seni alemlere akıtayım mı?” diye tuzak soru soruyorum, yanıt net olarak geliyor: “akıt beni!” 

“Gel lan” diyip gözüme kestirdiğim bir mekanın kapısına dikiliyorum. Bodyguard elbette ki bir kadın, Bu kez İngilizce konuşuyorum ki şekil olsun. Kısaca “eğlenmeye gelen yabancılarız, tokuz ama bir şeyler içsek fena olmaz” diyorum. Bizi içeri buyur edip sahnenin önündeki masaya oturtup gidiyor. İki tane kiril alfabesi menü geliyor akabinde. Sahnede hoş bir solist şarkılar söylüyor, ortam tam pavyon ortamı, bir konsomasyon eksik. 

Menüden anladığım kadarıyla yalnızca yemek ve içki var. “Lan” diyorum kendi kendime “açık hava pavyonuna gelmişiz masayı donatmamak bize yakışmaz. Mamafih meze yok gibi.” Metin’e “sen iki dakka dur ben bu işi çözeceğim” diyerek kapalı mekana giriyorum ve “Tanrı aşkına, İngilizce bilen biri var mı ortamda?” diye bas baritondan kitleye sesleniyorum. Bir anda etrafım sarılıyor ama bu daha çok “ana, lan turist gelmiş koşun” gibi bir tepki. Bana dokunanlar, beni okşuyanlar filan var, mal gibi kalıyorum ortalarında.  

Sonra etrafımdaki kızlardan biri “ben İngilizce biliyorum, derdin nedir?” diye soruyor. “Ablacım” diyorum, “ben Türkiye’den geliyorum, karnımız tok ama masayı böyle meze tarzı ufak şeylerle donatmak istiyorum, nasıl yaparız?” Kız ne istediğimi tam anlamıyor o sırada başka bir eleman kırık bir Türkçe ve yarı İngilizce ile “abi ben Özbek’im, bunlar meze filan bilmez, yemekten başka bir şey yok burada” diyor. “Yapma ya, vah tüh” derken bir anda milletle ahbap oluyorum. Nerelesin, ne yapıyon, ülkemizi nasıl buldun..? Bir süre sonra kös kös masaya dönüyorum.

Bu arada travesti bir sanatçı sahne almış ve seyircinin kucağına oturmak suretiyle sanatını icra ediyor. Metin’in ise göt üç buçuk atıyor tabii, ya benim de kucağıma oturursa, ya ben de bir anda travesti olursam diye (nedense insanımızın genelinde böyle saçma bir korku var). Öyle bir şey olmuyor ve sanatçı Metin’i pas geçiyor ben masaya otururken. Garsona içki söylüyorum ve şov devam ediyor.

Biraz önce arkadaş olduğum Özbek baba ve oğlu sahnede. Adamlar meğersem akrobatmış. İki tane çekiçin üzerinde inanılmaz hareketler yapıyorlar, ağzımız açık izliyoruz. Sonrası alkış kıyamet. Ayakta alkışlarken onları masaya davet ediyorum, geliyorlar. Derhal votka ikram ediyorum, içip eğleniyoruz. Sonra bizim İngilizce bilen hatun sahne almasın mı? Anladığımız kadarıyla sahneye gönüllü davet ediyor. Bir tane sarhoş Rus geliyor, bu da başlıyor onunla dans edip bir yandan striptiz yapmaya... 

Şovun sonu unutulmazdı, kadın çıscıbıldak kaldıktan sonra elemana sürtünürken adamın pantolonu şak diye indiriyordu ve adamın karısı filan gelip dalgametresi sallanırken dans eden kocasının fotoğrafını çekiyordu alkışlar ve kahkahalar eşliğinde. 

Yine ayağa kalkıp sanatçıyı masaya davet ediyorum. O da masama gelince benim racon bir anda oluyor bir milyor iki yüz elli bin. Etraftaki bütün gözler masamıza dönmüş, “kim lan bunlar?” diyerek bizi kesiyor. Gece de bu şekilde tamamlanıyor. Hesap geliyor üç kuruş, bahşis bırakıyorum beş kuruş.

Kapıda bizi içeri alan kadın kırık İngilizcesiyle ben Kiev’denim filan diyor, sonra bir anda beraber sokakta dans etmeye başlıyoruz...

Sabah Metin atmden para çekerken iki tane asker musallat oluyor: “pasaport?” diye yanaşıyor. Amaç belli, o zamanlarda oldukça yaygın olan pasaportu verince geri alabilmek için 5’ten başlayıp 100 ABD dolarına kadar çıkabilen meblağı vermek. Yemezler canım. Metin’in önüne geçip “Niyet Ukrainski” diyorum, asker tekrar “passport” diye soruyor. “Niyet Ruski” diye yanıtlıyorum. Pasaport gayet uluslararası bir kelime de ben de uluslararası çakalım kardeşim. Bu şekilde her pasaport dediğinde aynı tepkiyi verince artık diğer asker götüyle gülmeye başlıyor ve diğerini kolundan tutup götürüyor.

***

Sonra Feodosya’ya giden troleybüse biniyoruz. Dışarıda bira içiyordum, şoför içeri girip bana atla işereti yapıyor, elimdeki birayı gösteriyorum ayıp olmasın diyerek, “atla be ya” diyor dostça. Yolda giderken heykelini gördüğümüz Puşkin’den filan bahsediyor ama bir bok anlamıyorum tabii ki.

Feodisya’ya varınca Sudak’daki Tatarlar’ın iyi davranışı üzerine hemen bir takım Tatarları buluyorum “bize yardım edin, kalacak yer bulun” diye. Yine etrafım çevriliyor ama bu kez pek dostça değil. Sorular daha çok “Sen müslüman mısın?” “Namaz kılıyor musun?” “Allah var mı?” şeklinde. Ulan hani herkesin dini kendine idi? “Ne alakası var?” diyorum sertçe, “deprem hep dinsizlik yüzünden oldu” diyorlar (1999 Ağustos Depreminden bahsediyorlar). Yuh arkadaş! Nereye düştük? “Sohbetinize doyulmaz” diyerek anında uzuyorum. Biraz ileride bir takım babuşkalar görüp birisiyle anlaşıyorum, kadın bizi Karl Marx sokağındaki evine götürüyor. Yerleştikten sonra ikinci iş karın doyurmaya çalışmak. 

Yine yiyecek bir şey bulamayıp ‘Gastronomlarda sürtüyoruz. Bu gastronom denilen yerler tam bir Sovyet fenomenidir (rezilliğidir) aslında. Oturacak yerin olmadığı, ayakta dinelerek boktan mezeler eşliğinde soğuk domuz sosisi yiyip bayat ekmeğin tanesine para verdiğin ama her daim votka içebildiğin yerler buralar. Mekanın mantığı vatandaş çok oyalanmasın, hayattan zevk de almasın. Bir an önce evine gitsin mutfağında sosyalleşsin ki biz de ev arkadaşlarından bunların sistem karşıtı olup olmadığını öğrenebilelim. Zamanında dünyanın en büyük ülkesinde, bu kadar farklı kültürün, yüzlerce etnik grubun olduğu coğrafyada doğru dürüst bir yemek kültürünün gelişmemesini başka türlü açıklayamıyorum. 

Bilmeyenler için de mutfak ispiyonculuğu ile ilgili bir not düşeyim, Sovyetlerde insanlara barınacak yer sağlanıyordu ama bu tam teşekküllü bir ev değildi, bir aileye bir oda veriyorlardı (tıpkı Yalta’da kaldığımız ev gibi). Evler 2 veya daha fazla odalı olabildiğinden birden fazla aile bir evi paylaşıyordu. Tuvalet ve banyo ayrı ayrı, salon yok, dolayısıyla diğer ailelerle ortaklaşa kullanabileceğin tek alan mutfak oluyordu. O da sırayla yemeğini yaptıktan sonra ev arkadaşlarınla birer kadeh votka içip sosyalleşme imkanı bulabildiğin yerlermiş. 

Eh, alkolün dozajı arttıkça kalpler açılıyor ve sisteme karşı isyan dile getiriliyordu elbette ki. Yükselme umudu taşıyan muhbir vatandaş ev arkadaşını ispiyonluyor ve sistem bu şekilde yürüyordu. Arkadaşlık kurmak halen post-Sovyet ülkelerinde büyük bir sıkıntıdır, çünkü güven sorunu vardır.

Bir sonraki gün için Odesa’ya tren bileti almaya gidiyoruz, zira iki gün sonra kalkacak olan UkrFerry ile ülkeye dönüş yapabiliriz. Bir aydır bu topraklardayız artık iyice palazlandık. Bilet sırası bize gelince elimde daha önceden hazırlamış olduğum çizimi uzatıyorum.

IMG_6805

Şekil 2-a Orjinaline zamanın tarihini filan da eklemiştim

Resmi görünce o demirden yoğrulmuş çelik disiplinli babuşka birden makaraları koyuveriyor. Üstelik diğer biletçi babuşkaları da çağırıyor, böylece herkes işi gücü bırakıp benim şahesere beş dakika kadar kahkalarla gülüyor. Gülme faslı bitince de elimize biletleri takdim ediyorlar.

Tüm seyahatimiz boyunca ilk kez kendi başımıza tren bileti almanın haklı gururunu yaşıyoruz. Ve kös kös ülkeye geri dönüyoruz (bok vardı).

 

SON