BÖLÜM II-Çernivtsi, Ekotopya Köyü, İvano Frankivsk

 

Çantaları alırken pilotlardan bir tanesi nereli olduğumuzu soruyor ve akabinde bizimle Türkçe konuşmaya başlıyor, meğer daha önce Türkiye’de çalışmış. Ekotopya’nın olduğu yeri söyleyip “nasıl gideriz?” diye soruyoruz, “buradan herhangi bir yere sadece taksi ile gidebilirsiniz” diyor. “Başka bir ulaşım yok, taksiyi de içeriye sorun.” 

Bu mini havaalanında gerçekten de kimsecikler yok gibi. Bir tane kadın görevli bulup taksi istediğimizi dile getiriyoruz. “O iş bende, siz biraz bekleyin” diyerek ortadan kayboluyor. Bu arada açlıktan öldüğümüz için ufacık, kantin gibi bir yeri görüp oturuyoruz. Yan masada iki tane eleman kahvaltısını votkayla yapıyor, biz de artık kursağımıza girecek ne varsa alıp yemeye başlıyoruz. 

Yemeğimiz bittiğinde yan masadakilerden biriyle göz göze geliyorum, bana kötü bir İngilizceyle: “Tanrıya inanır mısın?” diye soruyor. “Ben sadece futbola inanırım” diye yanıtlıyorum tereddüt etmeden. Sonra ekliyorum: “Lobanovski, Dinamo Kiev, Şevçenko!” “Bu yanıtım karşısında iki eleman da neşeleniyor ve kadeh kaldırıyor, sonra buraya neden geldiğimizi soruyorlar. “Ekotopya” filan diyoruz anlamıyorlar. Sanırım yakınlarda bir müzik festivali varmış, “ona mı geldiniz?” diyorlar, biz de konuyu uzatmayalım diye “he” diyoruz. “O zaman bir şarkı okuyun da neşemizi bulalım” diyorlar. Hah! Burada bir sarhoş eğlendirme eksikti, o da olsun tam olsun.

Başlıyorum söylemeye: “Rüya gibi her hatıra / her yaşantı bana…” Büyük bir alkış, masaya davet, davete icabet ve elbette ki votka ikramı. Prensip olarak 12:00’den önce içmem ama burası Ukrayna kardeşim, içmeyip de ne yapacağız? 

Kısacası Ukrayna’ya hoşbulduk. “Sıra sizde” diyorum votkayı diplerken, başlıyorlar okumaya… Bir saat kadar sonra şarkı-türkü-votka derken bizim kafalar billur olmuş ama sarhoş elemanlar “yahu siz ne bekliyordunuz burda?” diye sorunca uyanıyoruz. “Taksi” diyoruz. “İçerideki abla bize taksi ayarlayacaktı.” Gülüyorlar. “Boşver onu sen, gel benimle” diyerek beni bir tane ofise götürüyor. Anladığım kadarıyla oranın güvenlik subayı gibi bir şey bu arkadaş. Neyse, ben içerideki eski Sovyetik haritaları filan incelerken o birilerine telefon ediyor: “Yarım saate taksiniz burda olur, kadına da ben söylerim diğerini iptal ettiğinizi” diyor. Eyvallah diyorum.

Gerçekten de yarım saat kadar sonra bir tane ciguli bizi alıp kamp alanının yakınlarında bir yere atıp gidiyor. Kampa varıyoruz, millet merak içinde bizi bekliyormuş. Çünkü üç gün gecikme ile geldik buraya. Bu kadar yakın bir mesafeden toplamda beş günde gelebilen yegane şahıslarız. Hollanda’dan bile daha kısa sürede gelmiş elemanlardan bazıları. Hikayemizi ilgiyle dinliyorlar.

İçlerinde o ana kadar hiç Türk görmemiş kişiler de var. Bu da nasıl bir klişedir arkadaş. Ayrıca Türk görmek sadece Türk görmek midir? “Bütün Türkler uzun saçlı ve sakallı mıdır?” Ulan bu soruyla da karşılaştık ya daha ne diyeyim. Üçümüzün de uzun saçlı ve sakallı olması ise klişelere açılan birer kapıymış meğer. 

Bir kaç gün sonra Özdeniz, Alper ve Yaser de aramıza katılınca kafalardaki Türk imgesi bir nebze kırılıyor neyse ki. Bu arada Yaser’i anmadan geçemeyeceğim. O zamanlar ODTÜ Mimarlık Bölümü öğrencisi olan Yaser, 2010 yılında İstanbul Narkotik Şube polisinin kendisine işkence etmesi sonucu psikolojisi bozulmuş ve intihar etmişti. Acısına dayanamayan annesi de 2014 yılında aynı şekilde intihar etti. Polislere açılan işkence davası tam 9 yıl sürdü ve dava bir biçimde evrakta sahtecilik davasına dönüştürüldü.

Muhtemelen polisleri korumak için uzadıkça uzayan dava sürecinde babası da iç kanamadan vefat edince, ailenin geriye kalan tek ferdi olan kız kardeşi Ezgi mahkemede kendisine başsağlığı dileyen mahkeme başkana “Babamı da kaybettiğim için artık güvenimi de kaybettim, o yüzden tekrar anlatıyorum adalet için çok geç kaldınız. Sizden mütalaadaki en üst sınırdan ceza vermenizi istiyorum ama çıkacak karar zaten benim için eksik olacak. Bir aile tek tek katledilmiştir. Bu mahkeme, bu adliye bir ailenin tek tek katledilmesine şahit olmuştur. Geç kaldınız, adalet gecikince bütün ailemi kaybettim. Buradan çıkacak karar insanlık için önemli. Kaybedilen üç can sadece benim kaybım değil. Sizlerin de kaybı. Türkiye başarılı bir mimarı, müzisyeni ve onu yetiştiren iki insanı da kaybetmiştir. Sizlerden adliye sarayında katilleri değil, bu katillerin yok ettiği insanların ailelerini yani beni korumanızı istiyorum” 

İki polise iyi hal indirimi, şudur budur derken 3’er yıl hapis cezası yeterli görüldü. Bu cezanın ne kadarını yattıklarını bilmiyorum açıkçası.

***

Ekotopya günlerimiz eğlenceli geçiyordu. Bir gece Belarus’ta çekilen bir filmin gösterimi vardı. İlk kez Başkan Lukaşenko ile dalga geçmeye cüret eden bu film yıllar sonra ülkede kült mertbesine ulaşacak ama derhal Belarus’ta yasaklanacaktı. 

Ertesi gün alkolümüz bitmişti ve çadırın yanında Metin’e “Ukrayna’da alkolsüz kalan yegane hıyarlar acaba biz miyiz?” diyerek hayıflanıyordum ki bir de ne göreyim? Bizim çadır komşuları öğlen votkasına oturmuşlar. Ayrıca vejeteryan yemekler sunulan kampta komşular kalın kalın sucukları sosisleri hört diye ortaya çıkartınca gözlerim parlıyor ve derhal Metin’e “oğlum oradan 250 gram karışık kuruyemiş yap bakayım” diyorum. Zira gelirken bir kilo karışık yaptırmıştık kuruyemişçiden.

 

Kuruyemişle beraber “Hello komşi” diyerek gidiyorum, hemen buyur ediyorlar. Başlıyoruz içmeye. Bir yandan kadeh tokuştururken bir yandan heriflerin tiplere bakıyorum, sonra tipleri çakozlayıp “lan siz dünkü filmdeki tiplemeler değil misiniz?” diyorum, utangaçça onaylıyorlar. Böylece Kazakistan’dan Andrei ve Beyaz Rus anarşistleri ile yıllar sürecek dostluğumuz başlamış oluyor. 

 

Ne yazık ki yalnızca Rusça altyazılı

 

İlginçtir, hayatımda o ana dek kendimize bu kadar benzeyen kuzeyli insanlar görmemiştim. Filmin başrol oyuncusu Yura gecenin ilerleyen saatlerinde oturduğu yerde içerken sızınca dalga geçip fotoğrafını filan çekmeye başlıyorlar. Bir de üstüne üstlük “götüyle içti” demesinler mi? Gece yarısından sonra filmin kötü adamı Kolia ile elimize fener alıp milleti korkutmaya çıkıyoruz. Tamam bence de içelim de bu nedir arkadaş ya? Yemin ediyorum 10 saattir aralıksız içiyoruz.

 

31B555D3-93E8-4893-AE0F-4723BA08F580
CE485754-AA5B-4C5E-9A64-BE3A465271B9

Leiluk, Pauluk... Tatiana. 2. fotoda Ina... Kolia

 

Yemeklerin vejeteryan olması değil ama gerçekten kötü olması üzerine, “bir gün de biz yapalım bari yemekleri” diye öneriyoruz, hemen kabul ediyorlar. Türlü, pilav ve salata yapacağız. Akşam yine bir şişe acı biberli Nemiroff’u devirmiş olacağım ki Metin yanıma gelip “abi saat 11 oldu” diyor, “bugün yemek yapacağız.” Hasskoo! Hemen kalkıp milleti organize etmeye çalışıyorum ama kafam hala dönme dolap misali dönüyor. Neyse ki daha önceden ahbaplık ettiğimiz Ermeni ve Litvanyalı arkadaşlar yardımımıza koşuyor da 250 kişilik yemeği rekor bir hızla hazırlıyoruz. Pilav işi Can’da, salata Özdeniz ve Alper, Yaser ise Antakyalı olduğundan enfes bir sos hazırlıyor. Ekotopya tarihindeki en lezzetli yemeği hazırladık desem yalan olmaz, ikişer tabak yiyenleri geçtim üçüncü tabak için yalvaranlar bile vardı. Beğenmeyenler de oldu tabii ki ama önyargı dağları bok yedikçe kırılacak!

Günler çalıştaylar, sunumlar, alkol, yeni arkadaşlıklar derken hızlıca akıyor ve kampın sonuna geliyoruz. Can’ın erken dönmesi gerekiyordu, herif geldiğimiz uçak ve bu kez Odesa’dan UkrFerry’yi kullanarak yurda varıyor. Biz de yeni edindiğimiz Kiev’li arkadaşlarımızın davetine icap edip onlardan bir gün sonra İvano-Frankivsk-Kiev trenine binmek için İvano’ya doğru yola çıkıyoruz. Yanımızda ABD’li Asha ile bir de İrlandalı eleman var. Kentteki gara varıp “Kiev trenine bilet” diyoruz. 

“Bilet yok” diyorlar. Yine mi!? Metin çöküyor. Çöküyor derken gerçekten yere çöküyor “ne bok yiyeceğiz şimdi?” diye haklı olarak soruyor. Bunu da yıllar yıllar sonra öğrendim. Meğersem usuldenmiş, başkente gitmek istiyorsan biraz sakal atacakmışsın, nereden bilelim kardeşim?

Sonra Metin’in yakarışlarını mı duyuyorlar nedir, bir tane kadın çıkıyor gişeden ve “siz kampta değil miydiniz?” diye soruyor. Evet diyoruz. Gişeye tekrar geçip şıkır şıkır bir şeyler yapıyor ve “bilet var ama saat 17:00’deki trene, çok uzun sürer” diyor hayıflanarak. “Ver abla ver, zamandan bol bir şeyimiz yok.” Zaten bize söylenen tren de oydu.

Bir sonraki günün sabahı Kiev’e varıyoruz.

 

 

Devamı Kiev, Odesa-Kırım adlı III. Bölümde...