BÖLÜM I - Reni, İsmael, Odesa

https://gezenti.biz/index.php/2016/08/12/sacma-sapan-gemi-yolculuklari-iii/

Yazıda Ukrayna’ya nasıl gittiğimizden bahsetmiştim. 

Gemi, varış noktamız olan Reni’ye ulaşmak için Tuna Nehrine girerken Romanya sınırından geçmek durumunda. O zamanlar Romanya bize vize uygulamadığı için mürettebat pasaportlarımızı alıp giriş ve çıkışı işlemini kolayca yapıp geliyor. Tuna’nın sol tarafı Romanya, sağ tarafı ise Ukrayna’ya ait olduğundan nehrin tam ortasından içeriye doğru seyrediyoruz. Limana demirledikten sonra yalnızca TC vatandaşlarının pasaport polisi ofisine girmesi gerekiyor galiba. İlk ben giriyorum. İçeride bıyıklı yaşlıca bir amca ile gençten bir kadın polis var. Kadın İngilizce soruyor, neden geldiniz, ne yapacaksınız, ne kadar kalacaksınız… Kültür vizemiz var dolayısı ile kültürel etkinliklere katılacağız diyorum. Sonra bizimkiler giriyor tek tek, ama onları pek kasmamışlar. Dışarı çıkıp bir sigara yakıyorum milleti beklerken.

Buraya geldik tamam da bu unutulmuş yerden Ekotopya kampına gitmek için Çernivtsi’ye veya İvano Frankivsk’e nasıl ulaşacağız, en ufak bir fikrimiz bile yok. Zira o zamanlar ne doğru dürüst internet araması vardı, ne de Ukrayna ile ilgili edinebileceğimiz herhangi bir bilgi.

Asıl macera şimdi başlıyor desem yalan olmaz.

Önce bir tane taksici peydah oluyor, az Türkçe, bol tarzanca ile bizi Odesa’ya götürecek trenin kalktığı İsmael adlı kente götürmeyi teklif ediyor ve fahiş bir fiyat söylüyor. “Git kardeşim” diyorum, “suyla mı çalışıyor bu?” diyor bana Türkçe. Yuh arkadaş.

Sonra bir tane lavuk çıkıyor sahneye, Karadeniz yöremizden. Tam bir beyinsiz. Saçma sapan bir muhabbet açıyor, biz herife 'nasıl gideriz?' diye soruyoruz o bize 'arkadaşlarım mafya' diyor. Yani ben diyorum karnım tok... Neyse, onu da siktirediyoruz.

Bir süre sonra gemiden çıkan Kürt bir vatandaşımız bizle muhabbet kuruyor. Odesa’da restoranı varmış, eşi Ukraynalıymış. “E tamam da Odesa’ya nasıl gideceğiz?” diye soruyoruz, “bilmiyorum” diyor. Tövbestafurlah.

Bu arada gemideklerin tamamı dışarı çıkıyor, kısa boylu Ukraynalı bir kadın yanımıza gelip Türkçe nereye gittiğimizi soruyor, “önce Odesa’ya ulaşmamız gerek sanırım” diye yanıtlıyorum. Gülerek "bizi takip edin" diyor. Kürt bu sırada kaybolmuş. Yürümeye başladıktan sonra bir tane araba önümüze geçip aksiyon filmlerindeki gibi el frenini çekerek duruyor, lan n’oluyor filan derken biraz önceki taksici çıkıp “abi daha ucuza götürürüm” demesin mi? “Git kardeşim” diyorum, gidiyor.

1:17:50’den itibaren

 

Topluca meydan gibi bir yere iniyoruz. Orada bir tane otobüs var, şoför bizi görünce elinde kapı koluyla dışarı çıkıp arka kapıyı açıyor, otobüse doluşuyoruz. Biraz sonra bizim Kürt yanında Karadenizli eleman ve birkaç Ukraynalı herifle otobüse biniyor. Bunlar mafyanın götünde don olmayanı galiba. Kürt bizi görünce sevinip yanımıza geliyor “ben bu heriflerden kıllandım, sizle oturabilir miyim?” Oturtuyoruz. 

Otobüs yola koyuluyor, orman yoluna girdikten bir süre sonra şoför arabayı durdurup el frenini zart diye çekiyor. Sonra para toplamaya başlıyor. Parayı uzatıyorum "üç kişi" diyerek, herif parayı alıp üstünü vermeden gitmeye yeltenince yeni arkadaşımız Ukraynalı kadın “alo, nereye hemşerim?” diye sertçe çıkışıyor. Şoför de sahipsiz olmadığımızı anlayıp paranın üstünü takdim ediyor. Kadının eşi TC ordusunda subaymış bu arada.

İsmael’e varınca gardan Odesa biletlerini alıyoruz. Trenin kalkmasına daha var. Bir şeyler yiyip içerken Karadenizli yine gelip musallat olmaya çalışıyor, “git kardeşim” diyorum, gidiyor. Bir dahakine dövmek zorunda kalacağız o olacak en son.

Trene biniyoruz, herkesin birer yatağı var ama benim numaranın olduğu yerde iki tane karşılıklı tek kişilik koltuk, ortasında da bir masa var. O sırada tren babuşkası geliyor, “itirazım var” diyorum. “Herkesin yatağı var, mis gibi uyuyacaklar” diye tarzanca isyanımı dile getiriyorum, “bana ise koltuk düştü.” Kadın “ha ha” diye kahkahayı koyuveriyor ve akabinde bir tane kolu çekiyor, benim oturma odası takımı bir anda yatağa dönüşmesin mi? Şaşkınlıkla kadına bakıp teşekkür ediyorum, o ise gülmeye devam ederken çantasından bir tane bira çıkartıp elime tutuşturup gidiyor. 

Sabahın köründe Odesa’ya varıyoruz. Kürt bize teşekkür edip, restoranının adını ve telefonunu verdikten sonra ayrılıyor. Kadın Kiev’e devam edecek, bize de Çernivtsi veya İvano Frankivsk’e giden tren için bilet bakacak. Görevliyle konuştuktan sonra bize dönüp “bilet milet yok” diyor. “Nasıl yani?” diyoruz şaşkınlıkla, hiç yokmuş. Bütün bir hafta boyunca trenler doluymuş iyi mi? Sik gibi kalıyoruz resmen. Hiç böyle bir şey beklemiyorduk işin açığı.

“Otobüs filan yok mu acaba?” diye soruyoruz. Otobüs terminalinin adresini buluyor ama O’nun gitmesi gerek. Teşekkür ediyoruz, "bundan sonrası bizde" diyerek. Kadının içi hala rahat değil: “Rusça biliyor musunuz?” diye soruyor, “Yoo” diye yanıtlıyoruz büyük bir güvenle, “Ukraynaca biliyor musunuz?” “Ne münasebet!” 

“Buraya hangi cesaretle geldiniz yahu?” diye devam ediyor. “Bir gün uyandık ve kendi kendimize ‘Neden Ukrayna’ya gitmiyoruz ki’ diye sorduk ve geldik” diyorum. Gülerek ayrılıyor. Çantaları emanete bırakıp dışarı çıkıyoruz.

O sırada Paul Auster’in Son Şeyler Ülkesinde’sini okuyordum. Tıpkı o kitaptaki gibi olaylar gelişiyor. Terminale giden tramvayı buluyoruz, vatman bizi görünce numarayı değiştiriyor. Otobüs buluyoruz, şoför bizi görünce kapıyı kilitleyip gidiyor filan derken zor bela terminale ulaşmayı başarıyoruz. Tabii ki şehirlerarası otobüs motobüs yok! Zaten haftada mı ne tek bir sefer varmış o tarafa giden, o  da doluymuş.

Kös kös merkeze dönüyoruz. Salak salak Odesa caddelerini, sokaklarını arşınlarken ne bok yiyeceğimizi tartışıyoruz. Tabii burada tıkılı kalmamız da işin bir başka boyutu. Kalacak bir yer bulmamız gerekecek. Neyse ki önümüzde koca bir gün var. 

Önce belki yardımcı olur diye Kürd’ü arıyoruz, açmıyor. Herifin restoranına Metin’i yolluyoruz geri geliyor, çalışan kızlardan utanmış, soramamış. Hoppala. Bu arada bir yandan otel filan bakıyoruz. Ucuz oteller üç tane saçlı sakallı ve leş gibi kokan elemanı görünce yer yok diyip bizi siktirediyor. Aslında yer varmış tabii, sonradan öğrendiğimize göre tipimizi beğenmediklerinden doluyuz diyorlarmış. Pahalı oteller de aşırı pahalı. Geceyi kilise bahçesinde geçirmeyi planlıyoruz. 

Derken gözüme bir tane turizm acentası takılıyor. “Oğlum uçak filan vardır lan belki, gelin soralım” diyorum, içeride iki tane kız oturuyor (ya kim oturacaktı?). İlk sorum İngilizce bilip bilmedikleri, biliyorlar. “Çernivtsi veya İvano Frankivsk’e gitmek istiyoruz” diyoruz, kızlar bilgisayarlarını kurcalayıp “yarın Çernivtsi’ye kalkan bir uçağımız var, ücreti 50 USD karşılığı grivna.” Açıkçası böyle bir şey beklemiyorduk, şaşkınlıkla “para bozdurup gelelim” filan diye geveleyip dışarı çıkıyoruz. “Lan bunlar dolandırıcı olmasın” diye aramızda konuşuyoruz. Bir başka turizm acentası bulup soruyoruz, “öyle bir uçak yok” diyorlar. Kıllanıyoruz. Ama bir yandan da başka bir seçeneğimiz yok. Gidip biletleri alıyoruz.

Sonra yine salak salak dolanmaya başlıyoruz, bir de ne görelim TC Konsolosluğu. İçeri girip “bugün geldik, kalacak yer bulamadık, bize yardım edin” diyoruz memurlara. Adamların yanıtları aynen şu: “vizeniz mi bitti?”

“Ya hu ne vizesi, Ukrayna'ya daha dün geldik” diyip durumu özetliyoruz, adamlar bizi dinledikten sonra “vizeniz bittiyse yardımcı olalım” diyorlar. Ben diyorum pazar kalabalık… Sanırım bütün pasaporttaşlarımız buraya gelince vizeyi filan yakıyor, memurlarımız da aşırı derece Feto'ya maruz kalmış, kafalar tamamen yanmış. Neyse, dışarı çıkıp konuşa konuşa yürürken arkamızdan bir ses “Türksünüz?” diyor. Bu bir Azeri olmalı.

Ukrayna’ya gelmeden önce bir çok kişinin yaptığı tek bir uyarı vardı: Azerilere güvenmeyin. Türkçe konuştukları için sizde güven uyandırıp kandırır, sonra da götürür keser doğrar, soyarlar… filan. Ama yapacak bir şey yok. Elemanla konuşmaya başlıyoruz, durum böyleyken böyle.

“Babuşkaya sornadınız mı kalacak yeri?” diye soruyor. “Ne babuşkası?” diyoruz, “gelin benle” diyerek bizi tekrar gara götürüyor. Garın önünde yaşlı teyzeler yani babuşkalar var, bir tanesiyle Rusça anlaşıp bize dönüyor. Size bir tane oda verecek, ücreti de şu kadar (çok ucuz bir meblağ söylüyor). Elemana nasıl teşekkür etsek az. Çantaları yüklenip teyzeyle bir tane taksiye biniyoruz. Teyze Rusça bir şeyler söylüyor, Türkçe “anlamadık” diyoruz. “Terorist” gibi bir şey söylüyor gülüyoruz, “yok abla ne alakası var” filan, “haa” diyor “intelihente.” “Hah! Şimdi oldu” diyoruz.

Bize odayı gösteriyor, pencere filan yok. Bizimkiler kıllanıyor, “lan gecenin bir yarısı İvan’la Dimitri ziyaretimize gelmesin?” Neyse ki gelmiyorlar ve tüm uyarılarıma karşın sabahın köründe havaalanına gidiyoruz. Uçağın kalkış zamanına iki buçuk üç saat var.

Havaalanı yüksek tavanlı ve asma katlı ama göt kadar. İçeride hiçbir bilgi ekranı yok, aprona açılan yerde bir tane babuşka oturuyor. Birbirimize bakıyoruz önce kim soracak diye. Alemin kerizi ben olduğum için babuşkanın yanına gidip biletleri gösteriyorum ve bir araba fırça yiyorum. Kadın büyük ihtimalle ‘bu kadar erken gelecek bok mu vardı?’ diye bağırıp çağırmış olmalı.  

“Tengri cezanızı verecek” diyerek bizimkilerin yanına gidiyorum. Beklemeye başlarken pireleniyoruz. Bizim asıl öğrenmek istediğimiz böyle bir uçuş var mı yok mu aslında. Yarım saat kadar sonra Can’ı yolluyoruz bir fırça da o yiyor. Yukarı çıkıyoruz, ana! Bir tane THY ofisi, içeriye soruyoruz, uçuşumuzla ilgili bir şey bilmiyorlar. "Bekleyin, gelirler" diyorlar. Kim gelecek Godot mu? Bekliyoruz. Bir yarım saat daha geçiyor, fırça sırası Metin’de. Fırçayı yiyip geliyor. O sırada bir tane telefon buluyoruz, ‘helpdesk!’ Açıyorum, İngilizce filan bilmiyorlar, kapat.

Fırça kısır döngüsünde beklerken artık saat neredeyse 9 olmuş, yani uçağın kalkış zamanı. Yanımıza genç bir kadın gelip “beni takip edin” diyor. Babuşkaya biletlerimizi gösteriyoruz ve aprondayız. Uçağımız bir tane Antonov modeli pırpır ve uçağın yegane yolcuları biziz. İki tane pilot bir tane hostesle uçuyoruz. Bu arada kahvaltı filan yapmamıştık zira erkenden gittiğimiz havaalanında yiyecek bir lokma şey yoktu. Boru değil, post-sovyetlerdeyiz, elbette ki kuru ekmeğe talim edeceğiz. Bu arada küçük bir not, bütün bu ufak havaalanları Stalin zamanından kalma. Ukrayna'nın da Holodomor'u meşhurdur. Holodomor, açlıktan öldürme temelli bir soykırımdı ve Stalin zamanında Ukrayna'da uygulanmıştı...

Bu şartlar altında pırpırımızda değil  yemek, su ikramı bile yok. Bir saat kadar sonra Çernivtsi havaalanına iniyoruz.

 

Bölüm Sonu

 

Devamı II. Bölümde