UKRAYNA’NIN DÜNÜ III

BÖLÜM III-Kiev, Odesa-Kırım

Bizimle gelen ABD’li Asha taş gibi bir arkadaşımız. Trende muhabbet ederken “Buraya gelmeden önce Estonya’daydım böyle güzel hatunlar görmedim” diyor. Lan bu kız bile böyle diyorsa kim bilir Estonya nasıl bir yerdir? Metin’le birbirimize bakıyoruz. Bundan iki üç ay kadar önce arkadaşlardan biri AŞTİ’de salak salak dolanan bir Eston’u eve getirmişti, biz de bunu bir ay kadar beslemiştik. Ama herif büyük çökmeceli çıkınca döverek kovmak zorunda kalmıştık. Eleman sağolsun ülkesine dönünce bizi (veya yediği dayağı) unutmamış olacak ki “illa gelin” diye mesaj atıp duruyordu.

Kiev’de o sıralar pek bir bok olmadığından (varsa da biz bilemedik) arkadaşların evine yerleştikten sonra koşa koşa Estonya elçiliğine gidiyoruz. Önce konsolosluk memurları bizi kovmaya çalışıyor ama ben bu işlere şerbetli olduğumdan kavga dövüş, memurları başvurumuz için ikna etmeyi başarıyorum. Gidip bizim Eston bebenin yazacağı davet mektubunu getirmemiz gerekiyor. Buna e-posta atıyoruz, bu da bize davet mektubunu yolluyor derken mektubu alıp gidiyoruz. 

Kadın memur mektubu okuyup “siz benle dalga mı geçiyorsunuz?” diyerek bizi bu kez net bir biçimde kovuyor. Ağzını yüzünü kırdığımın bebesi artık mektuba ne yazdıysa…

Böylece rotayı değiştirip (hayır sanki Ukrayna’daki kızlara kıran girdi de) lanet olsun kuzeye, ne varsa güneyde var diyerek Kırım’a akmaya karar veriyoruz. Önce Odesa’ya gitmemiz gerekiyormuş aktarma için. Kırım’a kadar olan biletleri Kievli arkadaşlarımız aldığı için sıkıntı yaşamıyoruz. Bir gece Odesa’da kalmamız gerekecek yine. Ama bu kez akıllılık edip son dakikada bize dahil olan Asha’yı daha önce bizi almayan otele yolluyoruz. Tahmin ettiğimiz gibi en büyük odalarını üç kuruş paraya veriyorlar iyi mi? 

Ertesi gün Metin’le birlikte Simferepol’deyiz. Burada pek bir bok olmadığından martruşkaya atlayıp en yakındaki kıyı yerleşimi olan Yalta’ya uzuyoruz. Merkezde bulduğumuz tek otel ateş pahası. Dolmuşta tanıştığımız ve beraberce yürüdüğümüz Alman çocuklardan birisi iki üç kelime Rusça bildiğinden bir tane babuşka bulup anlaşıyor. Etrafta başka babuşka da yok ve saat oldukça geç. Bir şekilde kadına “bize de yer ver” diye yalvarınca kadın bizi götürüp yine penceresi olmayan bir yere koyuyor. Almanlar da mis gibi eve yerleşiyor. Sabah olunca anlıyoruz ki kömürlükte yatmışız. Kömürlük ney lan! 

Anladığımız diğer husus, kadıncağız tek odalı evini bu çocuklara kiraya verdiğinden kendisi sandalyede uyumuş kocası da arabada. Almanlar başka bir yere doğru yola çıkıyor ama biz bir gün daha kalacağız, ama bu kez kömürlükte değil.

Teyzeye bütün teatral yeteneklerimi kullanarak diyorum ki “bu gece de kalacağız ama kömürlükte değil.” Kadının yüzü düşünce acele olarak gösteriye devam ediyorum. Onları göstererek “mama, papa” diyorum, sonra kendi çek yatlarını işaret edip uyuma hareketi yapıyorum. Yani siz yerinizde yatacaksınız. “Biz” diyorum “iki hıyar olarak, yerde mat ve uyku tulumunda uyuyacağız.” Matı ve uyku tulumunu gösteriyorum. Kadınla kocası şaşkınlıkla birbirine bakıyor ve diyorum “aynı parayı ödeyeceğiz.” 

Duygulanıyorlar. “Hayır” diyor kadın Rusça, kendi yataklarını gösteriyor “burda yatacaksınız.” “Olmaz” diyorum. Israr ediyor, sonra başka bir çekyatı açıyor ve “siz orda biz de burada yatacağız” diyor. Olurdu olmazdı derken el mecbur kabul ediyoruz. Akşam olunca tek göz evde beraberce uyuyoruz. Ertesi gün yola düştüğümüzde kadın bize yolluk meyve filan veriyor.

Ordan sonra Sudak’a gidiyoruz. Dolmuşun içinde yine bir takım Almanlar var. Bir anda önümdeki sarışın adam bana Rusça bir laf atıyor. Adama Türkçe “anlamadım” diyorum, o da bana Türkçe “neden anlamadın?” diye karşılık veriyor. Meğerse eleman Tatarmış ve oda kiralıyormuş. Bu arada Almanlar da bana “aa ne kadar güzel Rusça da konuşabiliyorsunuz” deyince, “ne Rusçası Türkçe konuşuyoruz kardeşim” diye tersliyorum. Biraz da onlar şaşırsın. Yok öyle mal gibi gezmek (Kırım Tatarlarının çoğu II. Dünya Savaşı sırasında Nazi yancısıydı).

***

Bu arada bir parantez açayım, Kırım Özerk bir bölge olarak SSCB’nin yıkılmasına müteakiben Rusya tarafından jest olarak Ukrayna’ya bağlanmıştı. Kırım nüfusunun %65’ini Ruslar, %5’ini ise Tatarlar/Nogaylar oluşturmaktadır. Yalnızca %30’unun Ukraynalı olduğu yarımadada genelde konuşulan dil Rusçadır. Ayrıca Rusya’nın üssü de orada bulunmaktayken 2014 yılında Rusya’ya atar yapıp sonra da Kırım bizimdir demek filan biraz abesle iştigal gibi geliyor bana. Rusya Kırım’ı tek bir kurşun atmadan geri almış, buna karşın Ukrayna yarımadanın elektriğini kesmişti. Oradaki insanlar dört ay kadar elektriksiz kalmıştı.

***

Tatarların evindeki odaya yerleşiyoruz. Bayağı yardımcı oluyorlar, hatta yemek bile veriyorlar. Günler sonra güzel bir yemekle karnımız doyunca merkeze doğru akıyoruz. Burası bizim seksenlerdeki kıyı yerleşimleri gibi ama biraz daha fazlasını vaat ediyor. Sokakta boş gezenler, dondurma yiyenler, plajda takılanlar, içerek yürüyenler, oturarak içenler aynı. Ama bir de gelen seslerden anladığım kadarıyla yüksek duvarların ardında süper eğlenceli ortamlar var ki tam birer kapalı kutu. O zamanlar genç dimağ olan Metin’e “seni alemlere akıtayım mı?” diye tuzak soru soruyorum, yanıt net olarak geliyor: “akıt beni!” 

“Gel lan” diyip gözüme kestirdiğim bir mekanın kapısına dikiliyorum. Bodyguard elbette ki bir kadın, Bu kez İngilizce konuşuyorum ki şekil olsun. Kısaca “eğlenmeye gelen yabancılarız, tokuz ama bir şeyler içsek fena olmaz” diyorum. Bizi içeri buyur edip sahnenin önündeki masaya oturtup gidiyor. İki tane kiril alfabesi menü geliyor akabinde. Sahnede hoş bir solist şarkılar söylüyor, ortam tam pavyon ortamı, bir konsomasyon eksik. 

Menüden anladığım kadarıyla yalnızca yemek ve içki var. “Lan” diyorum kendi kendime “açık hava pavyonuna gelmişiz masayı donatmamak bize yakışmaz. Mamafih meze yok gibi.” Metin’e “sen iki dakka dur ben bu işi çözeceğim” diyerek kapalı mekana giriyorum ve “Tanrı aşkına, İngilizce bilen biri var mı ortamda?” diye bas baritondan kitleye sesleniyorum. Bir anda etrafım sarılıyor ama bu daha çok “ana, lan turist gelmiş koşun” gibi bir tepki. Bana dokunanlar, beni okşuyanlar filan var, mal gibi kalıyorum ortalarında.  

Sonra etrafımdaki kızlardan biri “ben İngilizce biliyorum, derdin nedir?” diye soruyor. “Ablacım” diyorum, “ben Türkiye’den geliyorum, karnımız tok ama masayı böyle meze tarzı ufak şeylerle donatmak istiyorum, nasıl yaparız?” Kız ne istediğimi tam anlamıyor o sırada başka bir eleman kırık bir Türkçe ve yarı İngilizce ile “abi ben Özbek’im, bunlar meze filan bilmez, yemekten başka bir şey yok burada” diyor. “Yapma ya, vah tüh” derken bir anda milletle ahbap oluyorum. Nerelesin, ne yapıyon, ülkemizi nasıl buldun..? Bir süre sonra kös kös masaya dönüyorum.

Bu arada travesti bir sanatçı sahne almış ve seyircinin kucağına oturmak suretiyle sanatını icra ediyor. Metin’in ise göt üç buçuk atıyor tabii, ya benim de kucağıma oturursa, ya ben de bir anda travesti olursam diye (nedense insanımızın genelinde böyle saçma bir korku var). Öyle bir şey olmuyor ve sanatçı Metin’i pas geçiyor ben masaya otururken. Garsona içki söylüyorum ve şov devam ediyor.

Biraz önce arkadaş olduğum Özbek baba ve oğlu sahnede. Adamlar meğersem akrobatmış. İki tane çekiçin üzerinde inanılmaz hareketler yapıyorlar, ağzımız açık izliyoruz. Sonrası alkış kıyamet. Ayakta alkışlarken onları masaya davet ediyorum, geliyorlar. Derhal votka ikram ediyorum, içip eğleniyoruz. Sonra bizim İngilizce bilen hatun sahne almasın mı? Anladığımız kadarıyla sahneye gönüllü davet ediyor. Bir tane sarhoş Rus geliyor, bu da başlıyor onunla dans edip bir yandan striptiz yapmaya... 

Şovun sonu unutulmazdı, kadın çıscıbıldak kaldıktan sonra elemana sürtünürken adamın pantolonu şak diye indiriyordu ve adamın karısı filan gelip dalgametresi sallanırken dans eden kocasının fotoğrafını çekiyordu alkışlar ve kahkahalar eşliğinde. 

Yine ayağa kalkıp sanatçıyı masaya davet ediyorum. O da masama gelince benim racon bir anda oluyor bir milyor iki yüz elli bin. Etraftaki bütün gözler masamıza dönmüş, “kim lan bunlar?” diyerek bizi kesiyor. Gece de bu şekilde tamamlanıyor. Hesap geliyor üç kuruş, bahşis bırakıyorum beş kuruş.

Kapıda bizi içeri alan kadın kırık İngilizcesiyle ben Kiev’denim filan diyor, sonra bir anda beraber sokakta dans etmeye başlıyoruz...

Sabah Metin atmden para çekerken iki tane asker musallat oluyor: “pasaport?” diye yanaşıyor. Amaç belli, o zamanlarda oldukça yaygın olan pasaportu verince geri alabilmek için 5’ten başlayıp 100 ABD dolarına kadar çıkabilen meblağı vermek. Yemezler canım. Metin’in önüne geçip “Niyet Ukrainski” diyorum, asker tekrar “passport” diye soruyor. “Niyet Ruski” diye yanıtlıyorum. Pasaport gayet uluslararası bir kelime de ben de uluslararası çakalım kardeşim. Bu şekilde her pasaport dediğinde aynı tepkiyi verince artık diğer asker götüyle gülmeye başlıyor ve diğerini kolundan tutup götürüyor.

***

Sonra Feodosya’ya giden troleybüse biniyoruz. Dışarıda bira içiyordum, şoför içeri girip bana atla işereti yapıyor, elimdeki birayı gösteriyorum ayıp olmasın diyerek, “atla be ya” diyor dostça. Yolda giderken heykelini gördüğümüz Puşkin’den filan bahsediyor ama bir bok anlamıyorum tabii ki.

Feodisya’ya varınca Sudak’daki Tatarlar’ın iyi davranışı üzerine hemen bir takım Tatarları buluyorum “bize yardım edin, kalacak yer bulun” diye. Yine etrafım çevriliyor ama bu kez pek dostça değil. Sorular daha çok “Sen müslüman mısın?” “Namaz kılıyor musun?” “Allah var mı?” şeklinde. Ulan hani herkesin dini kendine idi? “Ne alakası var?” diyorum sertçe, “deprem hep dinsizlik yüzünden oldu” diyorlar (1999 Ağustos Depreminden bahsediyorlar). Yuh arkadaş! Nereye düştük? “Sohbetinize doyulmaz” diyerek anında uzuyorum. Biraz ileride bir takım babuşkalar görüp birisiyle anlaşıyorum, kadın bizi Karl Marx sokağındaki evine götürüyor. Yerleştikten sonra ikinci iş karın doyurmaya çalışmak. 

Yine yiyecek bir şey bulamayıp ‘Gastronomlarda sürtüyoruz. Bu gastronom denilen yerler tam bir Sovyet fenomenidir (rezilliğidir) aslında. Oturacak yerin olmadığı, ayakta dinelerek boktan mezeler eşliğinde soğuk domuz sosisi yiyip bayat ekmeğin tanesine para verdiğin ama her daim votka içebildiğin yerler buralar. Mekanın mantığı vatandaş çok oyalanmasın, hayattan zevk de almasın. Bir an önce evine gitsin mutfağında sosyalleşsin ki biz de ev arkadaşlarından bunların sistem karşıtı olup olmadığını öğrenebilelim. Zamanında dünyanın en büyük ülkesinde, bu kadar farklı kültürün, yüzlerce etnik grubun olduğu coğrafyada doğru dürüst bir yemek kültürünün gelişmemesini başka türlü açıklayamıyorum. 

Bilmeyenler için de mutfak ispiyonculuğu ile ilgili bir not düşeyim, Sovyetlerde insanlara barınacak yer sağlanıyordu ama bu tam teşekküllü bir ev değildi, bir aileye bir oda veriyorlardı (tıpkı Yalta’da kaldığımız ev gibi). Evler 2 veya daha fazla odalı olabildiğinden birden fazla aile bir evi paylaşıyordu. Tuvalet ve banyo ayrı ayrı, salon yok, dolayısıyla diğer ailelerle ortaklaşa kullanabileceğin tek alan mutfak oluyordu. O da sırayla yemeğini yaptıktan sonra ev arkadaşlarınla birer kadeh votka içip sosyalleşme imkanı bulabildiğin yerlermiş. 

Eh, alkolün dozajı arttıkça kalpler açılıyor ve sisteme karşı isyan dile getiriliyordu elbette ki. Yükselme umudu taşıyan muhbir vatandaş ev arkadaşını ispiyonluyor ve sistem bu şekilde yürüyordu. Arkadaşlık kurmak halen post-Sovyet ülkelerinde büyük bir sıkıntıdır, çünkü güven sorunu vardır.

Bir sonraki gün için Odesa’ya tren bileti almaya gidiyoruz, zira iki gün sonra kalkacak olan UkrFerry ile ülkeye dönüş yapabiliriz. Bir aydır bu topraklardayız artık iyice palazlandık. Bilet sırası bize gelince elimde daha önceden hazırlamış olduğum çizimi uzatıyorum.

IMG_6805

Şekil 2-a Orjinaline zamanın tarihini filan da eklemiştim

Resmi görünce o demirden yoğrulmuş çelik disiplinli babuşka birden makaraları koyuveriyor. Üstelik diğer biletçi babuşkaları da çağırıyor, böylece herkes işi gücü bırakıp benim şahesere beş dakika kadar kahkalarla gülüyor. Gülme faslı bitince de elimize biletleri takdim ediyorlar.

Tüm seyahatimiz boyunca ilk kez kendi başımıza tren bileti almanın haklı gururunu yaşıyoruz. Ve kös kös ülkeye geri dönüyoruz (bok vardı).

 

SON

 

UKRAYNA’NIN DÜNÜ II

BÖLÜM II-Çernivtsi, Ekotopya Köyü, İvano Frankivsk

 

Çantaları alırken pilotlardan bir tanesi nereli olduğumuzu soruyor ve akabinde bizimle Türkçe konuşmaya başlıyor, meğer daha önce Türkiye’de çalışmış. Ekotopya’nın olduğu yeri söyleyip “nasıl gideriz?” diye soruyoruz, “buradan herhangi bir yere sadece taksi ile gidebilirsiniz” diyor. “Başka bir ulaşım yok, taksiyi de içeriye sorun.” 

Bu mini havaalanında gerçekten de kimsecikler yok gibi. Bir tane kadın görevli bulup taksi istediğimizi dile getiriyoruz. “O iş bende, siz biraz bekleyin” diyerek ortadan kayboluyor. Bu arada açlıktan öldüğümüz için ufacık, kantin gibi bir yeri görüp oturuyoruz. Yan masada iki tane eleman kahvaltısını votkayla yapıyor, biz de artık kursağımıza girecek ne varsa alıp yemeye başlıyoruz. 

Yemeğimiz bittiğinde yan masadakilerden biriyle göz göze geliyorum, bana kötü bir İngilizceyle: “Tanrıya inanır mısın?” diye soruyor. “Ben sadece futbola inanırım” diye yanıtlıyorum tereddüt etmeden. Sonra ekliyorum: “Lobanovski, Dinamo Kiev, Şevçenko!” “Bu yanıtım karşısında iki eleman da neşeleniyor ve kadeh kaldırıyor, sonra buraya neden geldiğimizi soruyorlar. “Ekotopya” filan diyoruz anlamıyorlar. Sanırım yakınlarda bir müzik festivali varmış, “ona mı geldiniz?” diyorlar, biz de konuyu uzatmayalım diye “he” diyoruz. “O zaman bir şarkı okuyun da neşemizi bulalım” diyorlar. Hah! Burada bir sarhoş eğlendirme eksikti, o da olsun tam olsun.

Başlıyorum söylemeye: “Rüya gibi her hatıra / her yaşantı bana…” Büyük bir alkış, masaya davet, davete icabet ve elbette ki votka ikramı. Prensip olarak 12:00’den önce içmem ama burası Ukrayna kardeşim, içmeyip de ne yapacağız? 

Kısacası Ukrayna’ya hoşbulduk. “Sıra sizde” diyorum votkayı diplerken, başlıyorlar okumaya… Bir saat kadar sonra şarkı-türkü-votka derken bizim kafalar billur olmuş ama sarhoş elemanlar “yahu siz ne bekliyordunuz burda?” diye sorunca uyanıyoruz. “Taksi” diyoruz. “İçerideki abla bize taksi ayarlayacaktı.” Gülüyorlar. “Boşver onu sen, gel benimle” diyerek beni bir tane ofise götürüyor. Anladığım kadarıyla oranın güvenlik subayı gibi bir şey bu arkadaş. Neyse, ben içerideki eski Sovyetik haritaları filan incelerken o birilerine telefon ediyor: “Yarım saate taksiniz burda olur, kadına da ben söylerim diğerini iptal ettiğinizi” diyor. Eyvallah diyorum.

Gerçekten de yarım saat kadar sonra bir tane ciguli bizi alıp kamp alanının yakınlarında bir yere atıp gidiyor. Kampa varıyoruz, millet merak içinde bizi bekliyormuş. Çünkü üç gün gecikme ile geldik buraya. Bu kadar yakın bir mesafeden toplamda beş günde gelebilen yegane şahıslarız. Hollanda’dan bile daha kısa sürede gelmiş elemanlardan bazıları. Hikayemizi ilgiyle dinliyorlar.

İçlerinde o ana kadar hiç Türk görmemiş kişiler de var. Bu da nasıl bir klişedir arkadaş. Ayrıca Türk görmek sadece Türk görmek midir? “Bütün Türkler uzun saçlı ve sakallı mıdır?” Ulan bu soruyla da karşılaştık ya daha ne diyeyim. Üçümüzün de uzun saçlı ve sakallı olması ise klişelere açılan birer kapıymış meğer. 

Bir kaç gün sonra Özdeniz, Alper ve Yaser de aramıza katılınca kafalardaki Türk imgesi bir nebze kırılıyor neyse ki. Bu arada Yaser’i anmadan geçemeyeceğim. O zamanlar ODTÜ Mimarlık Bölümü öğrencisi olan Yaser, 2010 yılında İstanbul Narkotik Şube polisinin kendisine işkence etmesi sonucu psikolojisi bozulmuş ve intihar etmişti. Acısına dayanamayan annesi de 2014 yılında aynı şekilde intihar etti. Polislere açılan işkence davası tam 9 yıl sürdü ve dava bir biçimde evrakta sahtecilik davasına dönüştürüldü.

Muhtemelen polisleri korumak için uzadıkça uzayan dava sürecinde babası da iç kanamadan vefat edince, ailenin geriye kalan tek ferdi olan kız kardeşi Ezgi mahkemede kendisine başsağlığı dileyen mahkeme başkana “Babamı da kaybettiğim için artık güvenimi de kaybettim, o yüzden tekrar anlatıyorum adalet için çok geç kaldınız. Sizden mütalaadaki en üst sınırdan ceza vermenizi istiyorum ama çıkacak karar zaten benim için eksik olacak. Bir aile tek tek katledilmiştir. Bu mahkeme, bu adliye bir ailenin tek tek katledilmesine şahit olmuştur. Geç kaldınız, adalet gecikince bütün ailemi kaybettim. Buradan çıkacak karar insanlık için önemli. Kaybedilen üç can sadece benim kaybım değil. Sizlerin de kaybı. Türkiye başarılı bir mimarı, müzisyeni ve onu yetiştiren iki insanı da kaybetmiştir. Sizlerden adliye sarayında katilleri değil, bu katillerin yok ettiği insanların ailelerini yani beni korumanızı istiyorum” 

İki polise iyi hal indirimi, şudur budur derken 3’er yıl hapis cezası yeterli görüldü. Bu cezanın ne kadarını yattıklarını bilmiyorum açıkçası.

***

Ekotopya günlerimiz eğlenceli geçiyordu. Bir gece Belarus’ta çekilen bir filmin gösterimi vardı. İlk kez Başkan Lukaşenko ile dalga geçmeye cüret eden bu film yıllar sonra ülkede kült mertbesine ulaşacak ama derhal Belarus’ta yasaklanacaktı. 

Ertesi gün alkolümüz bitmişti ve çadırın yanında Metin’e “Ukrayna’da alkolsüz kalan yegane hıyarlar acaba biz miyiz?” diyerek hayıflanıyordum ki bir de ne göreyim? Bizim çadır komşuları öğlen votkasına oturmuşlar. Ayrıca vejeteryan yemekler sunulan kampta komşular kalın kalın sucukları sosisleri hört diye ortaya çıkartınca gözlerim parlıyor ve derhal Metin’e “oğlum oradan 250 gram karışık kuruyemiş yap bakayım” diyorum. Zira gelirken bir kilo karışık yaptırmıştık kuruyemişçiden.

 

Kuruyemişle beraber “Hello komşi” diyerek gidiyorum, hemen buyur ediyorlar. Başlıyoruz içmeye. Bir yandan kadeh tokuştururken bir yandan heriflerin tiplere bakıyorum, sonra tipleri çakozlayıp “lan siz dünkü filmdeki tiplemeler değil misiniz?” diyorum, utangaçça onaylıyorlar. Böylece Kazakistan’dan Andrei ve Beyaz Rus anarşistleri ile yıllar sürecek dostluğumuz başlamış oluyor. 

 

Ne yazık ki yalnızca Rusça altyazılı

 

İlginçtir, hayatımda o ana dek kendimize bu kadar benzeyen kuzeyli insanlar görmemiştim. Filmin başrol oyuncusu Yura gecenin ilerleyen saatlerinde oturduğu yerde içerken sızınca dalga geçip fotoğrafını filan çekmeye başlıyorlar. Bir de üstüne üstlük “götüyle içti” demesinler mi? Gece yarısından sonra filmin kötü adamı Kolia ile elimize fener alıp milleti korkutmaya çıkıyoruz. Tamam bence de içelim de bu nedir arkadaş ya? Yemin ediyorum 10 saattir aralıksız içiyoruz.

 

31B555D3-93E8-4893-AE0F-4723BA08F580
CE485754-AA5B-4C5E-9A64-BE3A465271B9

Leiluk, Pauluk... Tatiana. 2. fotoda Ina... Kolia

 

Yemeklerin vejeteryan olması değil ama gerçekten kötü olması üzerine, “bir gün de biz yapalım bari yemekleri” diye öneriyoruz, hemen kabul ediyorlar. Türlü, pilav ve salata yapacağız. Akşam yine bir şişe acı biberli Nemiroff’u devirmiş olacağım ki Metin yanıma gelip “abi saat 11 oldu” diyor, “bugün yemek yapacağız.” Hasskoo! Hemen kalkıp milleti organize etmeye çalışıyorum ama kafam hala dönme dolap misali dönüyor. Neyse ki daha önceden ahbaplık ettiğimiz Ermeni ve Litvanyalı arkadaşlar yardımımıza koşuyor da 250 kişilik yemeği rekor bir hızla hazırlıyoruz. Pilav işi Can’da, salata Özdeniz ve Alper, Yaser ise Antakyalı olduğundan enfes bir sos hazırlıyor. Ekotopya tarihindeki en lezzetli yemeği hazırladık desem yalan olmaz, ikişer tabak yiyenleri geçtim üçüncü tabak için yalvaranlar bile vardı. Beğenmeyenler de oldu tabii ki ama önyargı dağları bok yedikçe kırılacak!

Günler çalıştaylar, sunumlar, alkol, yeni arkadaşlıklar derken hızlıca akıyor ve kampın sonuna geliyoruz. Can’ın erken dönmesi gerekiyordu, herif geldiğimiz uçak ve bu kez Odesa’dan UkrFerry’yi kullanarak yurda varıyor. Biz de yeni edindiğimiz Kiev’li arkadaşlarımızın davetine icap edip onlardan bir gün sonra İvano-Frankivsk-Kiev trenine binmek için İvano’ya doğru yola çıkıyoruz. Yanımızda ABD’li Asha ile bir de İrlandalı eleman var. Kentteki gara varıp “Kiev trenine bilet” diyoruz. 

“Bilet yok” diyorlar. Yine mi!? Metin çöküyor. Çöküyor derken gerçekten yere çöküyor “ne bok yiyeceğiz şimdi?” diye haklı olarak soruyor. Bunu da yıllar yıllar sonra öğrendim. Meğersem usuldenmiş, başkente gitmek istiyorsan biraz sakal atacakmışsın, nereden bilelim kardeşim?

Sonra Metin’in yakarışlarını mı duyuyorlar nedir, bir tane kadın çıkıyor gişeden ve “siz kampta değil miydiniz?” diye soruyor. Evet diyoruz. Gişeye tekrar geçip şıkır şıkır bir şeyler yapıyor ve “bilet var ama saat 17:00’deki trene, çok uzun sürer” diyor hayıflanarak. “Ver abla ver, zamandan bol bir şeyimiz yok.” Zaten bize söylenen tren de oydu.

Bir sonraki günün sabahı Kiev’e varıyoruz.

 

 

Devamı Kiev, Odesa-Kırım adlı III. Bölümde...

 

UKRAYNA’NIN DÜNÜ

BÖLÜM I - Reni, İsmael, Odesa

https://gezenti.biz/index.php/2016/08/12/sacma-sapan-gemi-yolculuklari-iii/

Yazıda Ukrayna’ya nasıl gittiğimizden bahsetmiştim. 

Gemi, varış noktamız olan Reni’ye ulaşmak için Tuna Nehrine girerken Romanya sınırından geçmek durumunda. O zamanlar Romanya bize vize uygulamadığı için mürettebat pasaportlarımızı alıp giriş ve çıkışı işlemini kolayca yapıp geliyor. Tuna’nın sol tarafı Romanya, sağ tarafı ise Ukrayna’ya ait olduğundan nehrin tam ortasından içeriye doğru seyrediyoruz. Limana demirledikten sonra yalnızca TC vatandaşlarının pasaport polisi ofisine girmesi gerekiyor galiba. İlk ben giriyorum. İçeride bıyıklı yaşlıca bir amca ile gençten bir kadın polis var. Kadın İngilizce soruyor, neden geldiniz, ne yapacaksınız, ne kadar kalacaksınız… Kültür vizemiz var dolayısı ile kültürel etkinliklere katılacağız diyorum. Sonra bizimkiler giriyor tek tek, ama onları pek kasmamışlar. Dışarı çıkıp bir sigara yakıyorum milleti beklerken.

Buraya geldik tamam da bu unutulmuş yerden Ekotopya kampına gitmek için Çernivtsi’ye veya İvano Frankivsk’e nasıl ulaşacağız, en ufak bir fikrimiz bile yok. Zira o zamanlar ne doğru dürüst internet araması vardı, ne de Ukrayna ile ilgili edinebileceğimiz herhangi bir bilgi.

Asıl macera şimdi başlıyor desem yalan olmaz.

Önce bir tane taksici peydah oluyor, az Türkçe, bol tarzanca ile bizi Odesa’ya götürecek trenin kalktığı İsmael adlı kente götürmeyi teklif ediyor ve fahiş bir fiyat söylüyor. “Git kardeşim” diyorum, “suyla mı çalışıyor bu?” diyor bana Türkçe. Yuh arkadaş.

Sonra bir tane lavuk çıkıyor sahneye, Karadeniz yöremizden. Tam bir beyinsiz. Saçma sapan bir muhabbet açıyor, biz herife 'nasıl gideriz?' diye soruyoruz o bize 'arkadaşlarım mafya' diyor. Yani ben diyorum karnım tok... Neyse, onu da siktirediyoruz.

Bir süre sonra gemiden çıkan Kürt bir vatandaşımız bizle muhabbet kuruyor. Odesa’da restoranı varmış, eşi Ukraynalıymış. “E tamam da Odesa’ya nasıl gideceğiz?” diye soruyoruz, “bilmiyorum” diyor. Tövbestafurlah.

Bu arada gemideklerin tamamı dışarı çıkıyor, kısa boylu Ukraynalı bir kadın yanımıza gelip Türkçe nereye gittiğimizi soruyor, “önce Odesa’ya ulaşmamız gerek sanırım” diye yanıtlıyorum. Gülerek "bizi takip edin" diyor. Kürt bu sırada kaybolmuş. Yürümeye başladıktan sonra bir tane araba önümüze geçip aksiyon filmlerindeki gibi el frenini çekerek duruyor, lan n’oluyor filan derken biraz önceki taksici çıkıp “abi daha ucuza götürürüm” demesin mi? “Git kardeşim” diyorum, gidiyor.

1:17:50’den itibaren

 

Topluca meydan gibi bir yere iniyoruz. Orada bir tane otobüs var, şoför bizi görünce elinde kapı koluyla dışarı çıkıp arka kapıyı açıyor, otobüse doluşuyoruz. Biraz sonra bizim Kürt yanında Karadenizli eleman ve birkaç Ukraynalı herifle otobüse biniyor. Bunlar mafyanın götünde don olmayanı galiba. Kürt bizi görünce sevinip yanımıza geliyor “ben bu heriflerden kıllandım, sizle oturabilir miyim?” Oturtuyoruz. 

Otobüs yola koyuluyor, orman yoluna girdikten bir süre sonra şoför arabayı durdurup el frenini zart diye çekiyor. Sonra para toplamaya başlıyor. Parayı uzatıyorum "üç kişi" diyerek, herif parayı alıp üstünü vermeden gitmeye yeltenince yeni arkadaşımız Ukraynalı kadın “alo, nereye hemşerim?” diye sertçe çıkışıyor. Şoför de sahipsiz olmadığımızı anlayıp paranın üstünü takdim ediyor. Kadının eşi TC ordusunda subaymış bu arada.

İsmael’e varınca gardan Odesa biletlerini alıyoruz. Trenin kalkmasına daha var. Bir şeyler yiyip içerken Karadenizli yine gelip musallat olmaya çalışıyor, “git kardeşim” diyorum, gidiyor. Bir dahakine dövmek zorunda kalacağız o olacak en son.

Trene biniyoruz, herkesin birer yatağı var ama benim numaranın olduğu yerde iki tane karşılıklı tek kişilik koltuk, ortasında da bir masa var. O sırada tren babuşkası geliyor, “itirazım var” diyorum. “Herkesin yatağı var, mis gibi uyuyacaklar” diye tarzanca isyanımı dile getiriyorum, “bana ise koltuk düştü.” Kadın “ha ha” diye kahkahayı koyuveriyor ve akabinde bir tane kolu çekiyor, benim oturma odası takımı bir anda yatağa dönüşmesin mi? Şaşkınlıkla kadına bakıp teşekkür ediyorum, o ise gülmeye devam ederken çantasından bir tane bira çıkartıp elime tutuşturup gidiyor. 

Sabahın köründe Odesa’ya varıyoruz. Kürt bize teşekkür edip, restoranının adını ve telefonunu verdikten sonra ayrılıyor. Kadın Kiev’e devam edecek, bize de Çernivtsi veya İvano Frankivsk’e giden tren için bilet bakacak. Görevliyle konuştuktan sonra bize dönüp “bilet milet yok” diyor. “Nasıl yani?” diyoruz şaşkınlıkla, hiç yokmuş. Bütün bir hafta boyunca trenler doluymuş iyi mi? Sik gibi kalıyoruz resmen. Hiç böyle bir şey beklemiyorduk işin açığı.

“Otobüs filan yok mu acaba?” diye soruyoruz. Otobüs terminalinin adresini buluyor ama O’nun gitmesi gerek. Teşekkür ediyoruz, "bundan sonrası bizde" diyerek. Kadının içi hala rahat değil: “Rusça biliyor musunuz?” diye soruyor, “Yoo” diye yanıtlıyoruz büyük bir güvenle, “Ukraynaca biliyor musunuz?” “Ne münasebet!” 

“Buraya hangi cesaretle geldiniz yahu?” diye devam ediyor. “Bir gün uyandık ve kendi kendimize ‘Neden Ukrayna’ya gitmiyoruz ki’ diye sorduk ve geldik” diyorum. Gülerek ayrılıyor. Çantaları emanete bırakıp dışarı çıkıyoruz.

O sırada Paul Auster’in Son Şeyler Ülkesinde’sini okuyordum. Tıpkı o kitaptaki gibi olaylar gelişiyor. Terminale giden tramvayı buluyoruz, vatman bizi görünce numarayı değiştiriyor. Otobüs buluyoruz, şoför bizi görünce kapıyı kilitleyip gidiyor filan derken zor bela terminale ulaşmayı başarıyoruz. Tabii ki şehirlerarası otobüs motobüs yok! Zaten haftada mı ne tek bir sefer varmış o tarafa giden, o  da doluymuş.

Kös kös merkeze dönüyoruz. Salak salak Odesa caddelerini, sokaklarını arşınlarken ne bok yiyeceğimizi tartışıyoruz. Tabii burada tıkılı kalmamız da işin bir başka boyutu. Kalacak bir yer bulmamız gerekecek. Neyse ki önümüzde koca bir gün var. 

Önce belki yardımcı olur diye Kürd’ü arıyoruz, açmıyor. Herifin restoranına Metin’i yolluyoruz geri geliyor, çalışan kızlardan utanmış, soramamış. Hoppala. Bu arada bir yandan otel filan bakıyoruz. Ucuz oteller üç tane saçlı sakallı ve leş gibi kokan elemanı görünce yer yok diyip bizi siktirediyor. Aslında yer varmış tabii, sonradan öğrendiğimize göre tipimizi beğenmediklerinden doluyuz diyorlarmış. Pahalı oteller de aşırı pahalı. Geceyi kilise bahçesinde geçirmeyi planlıyoruz. 

Derken gözüme bir tane turizm acentası takılıyor. “Oğlum uçak filan vardır lan belki, gelin soralım” diyorum, içeride iki tane kız oturuyor (ya kim oturacaktı?). İlk sorum İngilizce bilip bilmedikleri, biliyorlar. “Çernivtsi veya İvano Frankivsk’e gitmek istiyoruz” diyoruz, kızlar bilgisayarlarını kurcalayıp “yarın Çernivtsi’ye kalkan bir uçağımız var, ücreti 50 USD karşılığı grivna.” Açıkçası böyle bir şey beklemiyorduk, şaşkınlıkla “para bozdurup gelelim” filan diye geveleyip dışarı çıkıyoruz. “Lan bunlar dolandırıcı olmasın” diye aramızda konuşuyoruz. Bir başka turizm acentası bulup soruyoruz, “öyle bir uçak yok” diyorlar. Kıllanıyoruz. Ama bir yandan da başka bir seçeneğimiz yok. Gidip biletleri alıyoruz.

Sonra yine salak salak dolanmaya başlıyoruz, bir de ne görelim TC Konsolosluğu. İçeri girip “bugün geldik, kalacak yer bulamadık, bize yardım edin” diyoruz memurlara. Adamların yanıtları aynen şu: “vizeniz mi bitti?”

“Ya hu ne vizesi, Ukrayna'ya daha dün geldik” diyip durumu özetliyoruz, adamlar bizi dinledikten sonra “vizeniz bittiyse yardımcı olalım” diyorlar. Ben diyorum pazar kalabalık… Sanırım bütün pasaporttaşlarımız buraya gelince vizeyi filan yakıyor, memurlarımız da aşırı derece Feto'ya maruz kalmış, kafalar tamamen yanmış. Neyse, dışarı çıkıp konuşa konuşa yürürken arkamızdan bir ses “Türksünüz?” diyor. Bu bir Azeri olmalı.

Ukrayna’ya gelmeden önce bir çok kişinin yaptığı tek bir uyarı vardı: Azerilere güvenmeyin. Türkçe konuştukları için sizde güven uyandırıp kandırır, sonra da götürür keser doğrar, soyarlar… filan. Ama yapacak bir şey yok. Elemanla konuşmaya başlıyoruz, durum böyleyken böyle.

“Babuşkaya sornadınız mı kalacak yeri?” diye soruyor. “Ne babuşkası?” diyoruz, “gelin benle” diyerek bizi tekrar gara götürüyor. Garın önünde yaşlı teyzeler yani babuşkalar var, bir tanesiyle Rusça anlaşıp bize dönüyor. Size bir tane oda verecek, ücreti de şu kadar (çok ucuz bir meblağ söylüyor). Elemana nasıl teşekkür etsek az. Çantaları yüklenip teyzeyle bir tane taksiye biniyoruz. Teyze Rusça bir şeyler söylüyor, Türkçe “anlamadık” diyoruz. “Terorist” gibi bir şey söylüyor gülüyoruz, “yok abla ne alakası var” filan, “haa” diyor “intelihente.” “Hah! Şimdi oldu” diyoruz.

Bize odayı gösteriyor, pencere filan yok. Bizimkiler kıllanıyor, “lan gecenin bir yarısı İvan’la Dimitri ziyaretimize gelmesin?” Neyse ki gelmiyorlar ve tüm uyarılarıma karşın sabahın köründe havaalanına gidiyoruz. Uçağın kalkış zamanına iki buçuk üç saat var.

Havaalanı yüksek tavanlı ve asma katlı ama göt kadar. İçeride hiçbir bilgi ekranı yok, aprona açılan yerde bir tane babuşka oturuyor. Birbirimize bakıyoruz önce kim soracak diye. Alemin kerizi ben olduğum için babuşkanın yanına gidip biletleri gösteriyorum ve bir araba fırça yiyorum. Kadın büyük ihtimalle ‘bu kadar erken gelecek bok mu vardı?’ diye bağırıp çağırmış olmalı.  

“Tengri cezanızı verecek” diyerek bizimkilerin yanına gidiyorum. Beklemeye başlarken pireleniyoruz. Bizim asıl öğrenmek istediğimiz böyle bir uçuş var mı yok mu aslında. Yarım saat kadar sonra Can’ı yolluyoruz bir fırça da o yiyor. Yukarı çıkıyoruz, ana! Bir tane THY ofisi, içeriye soruyoruz, uçuşumuzla ilgili bir şey bilmiyorlar. "Bekleyin, gelirler" diyorlar. Kim gelecek Godot mu? Bekliyoruz. Bir yarım saat daha geçiyor, fırça sırası Metin’de. Fırçayı yiyip geliyor. O sırada bir tane telefon buluyoruz, ‘helpdesk!’ Açıyorum, İngilizce filan bilmiyorlar, kapat.

Fırça kısır döngüsünde beklerken artık saat neredeyse 9 olmuş, yani uçağın kalkış zamanı. Yanımıza genç bir kadın gelip “beni takip edin” diyor. Babuşkaya biletlerimizi gösteriyoruz ve aprondayız. Uçağımız bir tane Antonov modeli pırpır ve uçağın yegane yolcuları biziz. İki tane pilot bir tane hostesle uçuyoruz. Bu arada kahvaltı filan yapmamıştık zira erkenden gittiğimiz havaalanında yiyecek bir lokma şey yoktu. Boru değil, post-sovyetlerdeyiz, elbette ki kuru ekmeğe talim edeceğiz. Bu arada küçük bir not, bütün bu ufak havaalanları Stalin zamanından kalma. Ukrayna'nın da Holodomor'u meşhurdur. Holodomor, açlıktan öldürme temelli bir soykırımdı ve Stalin zamanında Ukrayna'da uygulanmıştı...

Bu şartlar altında pırpırımızda değil  yemek, su ikramı bile yok. Bir saat kadar sonra Çernivtsi havaalanına iniyoruz.

 

Bölüm Sonu

 

Devamı II. Bölümde

 

Terms & Conditions  |  Privacy Policy

Gezenti 2018 © All Rights Reserved