“Olimpos bitmiş abi ya!” klişesi ile pis bir giriş yapalım. Bitmiş ha. Bitmiş de ne demek?

Sanırım bir yerin ‘bitmesi’ kendinden başka birilerinin de orayı ‘keşfetmesi’ ile gerçekleşen bir eylem. Bir çeşit müptezelleşme durumuna işaret ediyor gibi ama aynı zamanda elitist bir söylem de içeriyor. Yani sen sanki hoş kokan bir boksun da oraya senden başka herkes sıçtığı için bitirdiler, öyle mi?

Mümkündür, bu zaten oldukça derin bir tartışma mevzusu olduğundan polemiği zihinlerde başlatıp derhal Palamutbükü yazımıza geçiyoruz. Artık gönül rahatlığı ile yazabilirim ki Palamutbükü de bitmiş, buyurun cenaze merasimine...

 

Neden Palamutbükü?

Yıllar yıllar önce, biraz toprak alıp komünal bir yaşam kurma fikri ciddi ciddi kafama yatmaya başlamıştı. Bu minvalden yola çıkarak ve cebimdeki üç beş bin dolar paraya da güvenerek o zamanlar henüz bakir sayılan Olimpos ve civarında tarla bakmaya başlamıştım. Satın alma kriterlerimin en başında, elbette ki yöre insanı ile geçinebilme olasılığının yüksek olması geliyordu. Yerel halkla biraz haşır neşir olunca o civarı derhal listemden elemiştim. Akabinde civardaki başka yerleri de eledim. 

Bu sırada hiç bilmediğim Datça’nın köyünden bir iki kişi ev arkadaşım Yalçın’ı ziyaret etmeye başlamıştı. Ülkücü olduklarını iddia eden tipler kendileriyle o kadar barışıktı ki ülkücülerle ilgili yaptığımız berbat ama haklı şakalara bizden daha çok gülüyorlardı. 

Muhabbetlerimizin arasında tarla baktığımı öğrenen şimdiki Bük Butik (o zamanlar pansiyondu) Otel’in sahibi Sezer beni Palamubükü’ne davet etmişti. Bir ay sonra iade-i ziyaret için Datça’nın yolunu tutmuştum. 

 

1518361_983996294977957_8668767189972355836_n

Bük Butik Otel'in denizden görünüşü, detay için resmi tıklayınız

(arkadaşın yeri diye demiyorum, gerçekten şahanedir)

O tarihlerde Datça’ya direk araç olmadığından Marmaris aktarması ile önce Datça’ya sonra da toplamda on altı saat süren bir yolculuk sonrasında Palamutbükü’ne varmıştım. Şansıma köyde bir bayram havası vardı. Önce düğün sonra da karnaval sandığım olay meğerse cenaze merasimiymiş. 

 

Mezar Şakaları

Gerçekten de, Çeşmeköy’ün gençleri büyük bir neşe içersinde tabutu kaçırmışlar etrafta dolaştırıyorlardı. Kafalarının güzel olduğu her hallerinden belli olan cemaat defin sırasında birbirlerini mezara ittirip şakalaşıyordu. Hatta birbirlerinin cebine mezarı kazarken çıkardıkları canlı akrepleri koyuyorlardı. Akrep de cebine elini atanı sokuyordu tabiatı gereği (öldürmeyen ama sabaha kadar ağrıdan uyutmayan akrep cinsinden). Kısacası ortam bayağı şenlikliydi.

Cenaze sırasında dikkatimi çeken bir başka husus da ölünün arkasından gülüp eğlenmekti. Bizdeki Yörük kültüründe filan da defin sonrası komik anılar anlatılır, gülünür ama buradaki düpedüz ölü ile dalga geçmekti.

Bu saçmalığı gördükten sonra aradığım yeri bulduğumu anlıyorum.

 

Şarapçılık

Ortamda benim gibi yer bakan bir kişi daha var ve satılık çok da yer yok. Nihayetinde köylülerin önemli bir kısmı halen tarımla uğraşıyor. Turizm henüz çok yaygın değil. Neyse, soruştururken Yazıköy’ün tepelerinin birinde bir tane satılık tarla olduğu bilgisini alıyoruz. Orayı bilen kişiyi de bizi tarlaya götürmesi için Yazıköy’ün kahvesinden alacağız. Sabah gidip elemanı buluyoruz. Bu sırada kahvede oturan başka bir kişi “O orayı bilmez benim çocukluğum orada geçti” filan diye laf atınca bu ikisi tartışmaya başlıyor. Bize yardım eden eleman da “kim bizi doğru yere götürürse O’na benden bir şişe şarap” demesin mi? Kıyamet kopuyor. Bunlar birbirine taşla sopayla dalıyor, kafalar yarılıyor. Sahnenin sonunda aracın arkasında tuttuğu şarap şişesi ile kazanan şahıs var, içe içe bizi götürüyor. Sezer’in bana ilk geldiğimde söylediği gibi ‘yola bir külçe altın bıraksan kimse dokunmaz ama bir şişe şarap için birbirlerine girerler’ tezini canlı olarak test etmiştik. Hırsızlık vakası asla ama asla görülmez.

Köy kahvelerinin arkalarında binlerce boş şarap şişesi dururdu. Bunlar elbette ki ülkeminizin köpek öldüren diye tabir edilen en ucuz şaraplarıydı. Yarımadada üzüm üretimi olmasına karşın köylüler şarap yapmayı bilmiyor ama aşırı bir şekilde tüketiyorlardı. Kaybolan değerlerimizden öğlen vakti yollarda sallana sallana yürüyen sarhoşlar veya sabah tarlaya çalışmaya giderken yemek torbalarındaki yarım ekmeğe eşlik eden şarap şişesi sık sık denk gelinen fenomenlerdi. Zaten Bodrum’a çalışmaya giden Datçalılar “Marmarisliyiz”, Marmaris’e gidenler de “Bodrumluyuz” derlermiş işverenlere. Zira alkol sorunlarından dolayı kimse bunlara iş vermek istemiyormuş.

***

Bir de o zamanlar ‘buralara Betçe denir’ geyiği yoktu. Evet, buradaki köylüler Datça’ya öbür yer, kendilerine Betçeli filan derler doğru ama bu kelime o kadar da popüler değildi. Dadya-Bedya uydurmasyon saçmalığına ise hiç girmiyorum. Bu, tarihsel hiçbir gerçekliği olmayan uydurma bir hikayedir. Dadya, Stadia’dan bozularak gelen eski yerleşimin Rumca adıdır, Selçuklular 1092’de yöreye geldiğinde  de  burası için Stadia (Στάδια) adını kullanmıştır. Betçe’nin etimolojisi ile ilgili herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Benim görüşüm kasabalı olan Datça’lıların kendilerini köylülerden ayırmak için bu kelimeyi kullandıkları yönünde.

 

IMG_2371

***

Cumhuriyetin ilk yıllarında yarımadanın ucunda yalnızca Yaka ve Cumalı Köyleri ile bunlara bağlı on iki mahalle bulunmaktaydı. Sonra Yazı, Sındı ve Mesudiye de köy statüsüne erişmişti. Şimdiyse bunlar mahalle oldu. Ancak işin saçma boyutu mesela Çeşmeköy denilen ve Cumalı’ya bağlı olan mahalle Cumalı’dan büyüktür.

Palamutbükü ise tamamen sanal ve imarsız bir yerleşimdir (zaten başta en büyük kentimiz olmak üzere ülkemizin koca bir gecekondu-ülke olduğu gerçeği gözümüzün önündeyken ya ne olacaktı?) Zamanında %80’i kaçak yapılardan oluşan (ve çıkan aflarla yasallaşan) bu yerleşimin limana doğru olan tarafı Cumalı’ya, aşağı taraf ise Yaka’ya bağlıdır. Yani Palamutbükü iki farklı muhtarın görev alanındadır. Palamut adı şu anda oldukça azalmış palamut ağaçlarından gelirken ‘bük’ ise Eski Türkçede ‘köşe’ demekmiş. Sonraları günümüz Anadolu ağzında ‘körfez’ gibi bir anlama bürünmüş.

Evliya Çelebi’ye göre yarımada halkı isyankar Türkler ve korsanlardan oluşuyormuş. Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar yoğun bir Rum nüfusa sahip olan köylerde zeytincilik, sirkecilik ve şarapçılık yapılırmış. Rumlar gidince tütün ve badem ekimi başlıyor, şarap yapımı bitiyor ama şarap/rakı içimi hiç azalmıyor. 1974’e kadar Simi (Sömbeki) adasına kayıkla gidilip takas yapmak çok yaygınmış. Zeytinyağı vs götürülür, oradan şarap ve rakı getirilirmiş. Sezer, dedesinin Rumcayı da iyi bildiğini söyler. 

Bir başka ilginç husus da 1940’lara kadar Simi’ye hasta tedavisi için de gidildiği. Çünkü yollar çok kötü durumda ve motorlu vasıta da olmadığından kayıkla karşıya geçmek daha kolaymış.

Motorlu ulaşımın bölgeye gelişi ise 1960’ı buluyor. Marmaris-Datça arası yolun asfaltlanması 1970’lerin sonu, bu yolun biraz daha gidilir hale gelmesi ise 1990’larda gerçekleşiyor. Bölgeye elektriğin gelişi 1981.

***

Daha çok Rumlardan öğrenilen balıkçılık ise yörede köklü bir geçmişe sahip değil. Ama balıklar neredeyse bitme noktasına geldiler. Bunun nedenlerinden birisi zamanında rüşvetle görmezden gelinen trol teknelerinin kıyıya yakın yerlerde avlanıp balık yuvalarını dağıtmaları, ikinci nedeni Kızıldenizden gelen katil balıkların dadanması, üçüncü ve en önemli neden ise balıkçıların yakaladıkları yavru balıkları denize geri salmamaları. 

Yukarıda bahsettiğim iki arkadaşımdan diğeri Özkan ise halen balıkçılık yapmaktadır. İlk gittiğim yıllarda altmış kiloya varan kılıç balığı avlardı. Şimdilerde kılıç balığını gören bile yok, orfoz balığı tükenmiş, lagos ise tükenme tehdidi altında. Sürdürülemeyen balıkçılık nasıl yapılır diye soran biri olursa Palamutbükü’ne bakabilir.

IMG_2188

 

Sağ-Sol, Penaltı Gol

Cumalı’ya bağlı Çeşmeköy’ün en önemli özelliği oradaki çoğunluğun aşırı sağ/ milliyetçi sağ diye adlandırılan partilere oy vermesidir. Zamanında Çeşmeköylülerin en büyük hasmı kendilerinden birkaç kilometre ileride bulunan Yazı Köylülerdi. Zira o zamanlar Yazı Köyü solcu diye biliyordu. Günümüzde Yazı’nın pek solculuğu kalmadı ama yakın tarihe kadar bu iki köyün gençleri 1970’lerin Türkiye’sindeki sağcı-solcu kavga geleneğini (bilmeden de olsa) uzun yıllar yaşatmışlardı.

***

Benim tarla Yazı’da olduğundan oranın köy kahvesine giderim ama yol üzerinde olduğundan Çeşmeköy’deki kahveye de arada uğrarım. Bir gün Sezer’le tarladan dönerken Çeşmeköy kahvesine oturmuştuk. Kahvede oturanlar büyük Moğol-Türk imparatorluğundan filan bahsediyordu. Ben de o sırada Moğolistan’dan tiksinerek henüz dönmüştüm. Saçmalamalarına daha fazla dayanamayıp kahvedekilere Türklerin tarihini anlatıyorum. Hatta hızımı alamayıp akabinde Moğolların, Türklerin en büyük düşmanı olduklarının altını üstünü çize çize vurguluyorum. Herkes suspus beni dinliyor. 

Konuşmam bitince, Ege’deyiz ya illa müdahale gelecek, hemen birisi oradan atılıp “Ne de çok şey biliyon sen gari, adım Alp Aslan deyiver de tam olsun” diyor ve hayatının hatasını yapıyor. Kafa kağıdımı çıkartıp şak diye pişti gibi ortaya vuruyorum ve kahveciye “hesap” diyorum.

“Çaylar bizden” diyorlar hep beraber ayağa kalkarken.