“Gezin!” diye tavsiyede bulunuyor ‘gezgin’ vatandaşlarımız. Hatta gez(e)meyen gençleri küçümser bir tavırla uyarıyor bir tarihçimiz. Gezmek o kadar basit bir eylem ki halbuki. Değil mi? Değil! 

Dar gelirli bir ailenin ferdiyseniz bırakın uluslararası bilet almayı, pasaport bile çıkartmazsınız. Bunların yanı sıra vizeyi de geçtim, barınmanın, yeme içmenin de ayrı masraflar olduğunu biliyoruz. Pasaportu olmayan birisi nasıl yurtdışına çıkacak, elbette ki bunu sormaz orta ve üst sınıf aile ferdi kendine. O tavsiyede bulunur, şuraya gidin buraya gidin diye.

Üniversite öğrenciliği ve sonrasında işsiz dönem, işe girmek için zaruri askerlik hizmeti derken ufaktan elim ekmek tutmaya başlayınca bile çok istediğim uzak diyarlar hala hayaldi. Çalışıp para biriktirmek yeterli değildi, bu kez boş zaman da gerekiyordu. Hem zor geçiniyorsunuz hem tatiliniz kısıtlı, dolayısıyla “nereye Payidar nereye?”

 

IMG_1812 kopya

 

Ancak bir süre sonra şansım döndü: Çok uluslu bir şirkette işe başladıktan sonra maddi durumum düzelmişti. Artık pasaportum, cebimde param ve oldukça iyi çalışma koşullarım olduğundan bolca zamanım da vardı. Ayrıca vize başvurularını şahsen yapmam bile gerekmiyordu. Bu minvalde Şengen vizesini şirketim hallediyordu. Bir, üç, altı ay derken en sonunda hiç bir elçiliğe gitmeden bir yıllık çok girişli vizelere sahip olabiliyordum. Dolayısıyla vize kuyruğu rezaletini yaşamamıştım, elçilik içlerindeki kimi kötü tecrübelere de sahip değildim ve Avrupa’nın çoğunu da görme imkanı bulmuştum.

Sıra ABD ziyaretine gelmişti, bu kez, onların kuralları gereği başvuruyu şahsen yapmam gerekiyordu.

O zamanlar randevu sistemi olmadığından elçilik önündeki kuyruğa giriyorum. İtiş kakış derken içeriye alıyorlar. İçeride de uzunca bir süre bekledikten sonra nihayet gişeye evrakları verip çıkıyorum. Sorularla çok fazla bunaltmıyorlar neyse ki, gerçi bir çuval evrak vermiştim, daha neyi soracaklar. Bir hafta sonra da arıyorlar “sabah 11:00’de sizi bekliyoruz” diyerek. “Normalde öğleden sonra vizeleri teslim etmeleri gerekiyordu, neler oluyor lan?” diye düşünerek 11:00’de elçiliğin kapısına varıyorum.

 

IMG_1816 kopya

 

Kaynak yapmaya çalıştığımı sanan kuyruktaki vatandaşlar haklı olarak tepki veriyor ama neyse ki başvurumu önceden yapmış olduğumu anlayan görevli halden anlıyor da beni içeri kabul ediyor. İçerde beklerken saat oluyor 12:00. Neyse sonra beni çağırıyorlar, gişedeki görevli CIA ajanı gibi bir herif çıkıyor bu kez. Bir iki soru soruyor, sonra kibarca: “bir isim benzerliği söz konusu, savcılıktan temiz kağıdı getirebilir misiniz?” diyor “size üç aylık vize vereceğiz.”  

Kös kös adliyeye yollanıyorum. Bütün öğleden sonra temiz kağıdını almaya çalışmakla geçiyor. Kağıdı alıp taksiye biniyorum ve elçiliğe yaklaştığımda temiz kağıdında baba adımın bir harfinin yanlış yazıldığı gerçeğiyle yüzleşiyorum. Böyle bir mallık olamaz! Ama yapacak bir şey yok, geri dönecek değilim elbet.

 

IMG_1817 kopya

 

Saat 15:30 gibi elçiliğe giriyorum. Sanki kağıdı hiç görmemiş gibi ajana uzatıyorum belki yuttururuz diye. Bu arada eleman evrakları karıştırıp bana başka sorular soruyor, ben de Türkçe yanıtlar veriyorum pislik olsun diye (Türk bir görevli de adamın hemen arkasında söylediklerimi çeviriyor). O sırada nedense ajanın Türkçe bildiği izlenimine kapılıyorum. O da beni doğrularcasına şaşırarak temiz kağıdındaki baba adının yanlış olduğunu çakozluyor: lanet olası federaller! Ve kağıdı bana gösteriyor.

Aslında kötü bir oyuncu sayılmam. Elimle alnıma vurup “of!” diyorum. “Böyle bir hata nasıl yapılır?! Ama bakın diyorum, bütün diğer veriler kağıdın bana ait olduğunu gösteriyor. Yani basit bir harf hatası.” Adam “imkansız, bunu değiştirmeniz gerek” diyince bendeki sigortalar atıyor. 

“Ya hu” diyorum sinirle, “Çok uluslu bir şirkette yönetici olarak çalışıyorum. Eğer zaten herhangi adli bir durumum olsa, bu şirkette çalışamazdım. İşimi gücümü bıraktım, bütün bir günümü size ayırdım. Adliyede kuyrukta süründüm. Şimdi siz diyorsunuz ki git orada tekrar sürün.” Başlarım vizenize dememe ramak kalıyor ama adam kibarca “üzgünüm ama size ayrıcalık yapamam. Bakın normalde 5’te kapatıyoruz ama gidip gelmeniz saat 6’yı bulsa bile sizi bekleyeceğim diyor.” Bu kadar kibarlık karşısında yelkenleri suya indiriyorum. 

Düzeltilmiş temiz kağıdını getirdiğimde bana üç aylık değil on yıllık vize veriyorlar. Yaşasın kavga-dövüş!

 

IMG_1815 kopya

***

Katar’da çalışırken Yunan vizesine başvurmak için elçiliklerine gitmiştim. Bir ara bunlar (Yunanlar) iyice artist olmuşlardı. Oradaki memur bana saçma sapan sorular sorup, gideceğim her ada için ayrı ayrı otel rezervasyonu filan istemişti (Ada turu filan uydurma tabii, aslında ne ada turu, 2009 No Border Kampına eyleme gidiyordum). “Milyon tane vizem var, bilmem kaç kez Yunanistan’a gitmişim, bana neyin tatavasını yapıyorsun?” diye dikleniyorum. Eleman yancısıyla pis pis suratıma gülüp “işine gelirse” diyince, arızaya geçip “Dalga mı geçiyorsun? Adaları dolaşırken bir de onun çetelesini mi tutacağım, nerede ne kadar istersem o kadar kalırım, sana hesap mı vereceğim!” diyerek hışımla elçilikten çıkıp vizeyi Macar Elçiliğinden kolayca almıştım. O zamanlar nerden alırsan al ilk girişin önemi yoktu.

 

IMG_1818 kopya

 

Yunan Elçiliğine ikinci gidişimdeyse ekonomik kriz bunları vurmuş, ülkeleri berbat bir durumdaydı. Aynı görevli bu sefer süt dökmüş kedi gibiydi. Yavşak yavşak soru sormak yerine evraklarımı alıyor ve hemen akabinde vize ücretini soruyor. Ücreti büyükçe bir banknot olarak takdim ediyorum. Cılız bir sesle “bozuğunuz yok mu?” diyor. “En bozuk param bu diyorum” pislik olsun diye. Adamlar ac ac (hatta aj), kasaları da tamtakır belli ki, “rica etsem gidip bozdurabilir misiniz?” diyor ezilerek. Büyüklük bende kalsın diyerek parayı bozdurmaya gidiyorum işi daha fazla uzatmadan.

Atalarımızın dediği gibi: “Neydim dememeli, ne olacağım demeli.”

 

IMG_1825 kopya

*** 

Katar Alman Elçiliğine gidiyorum bu kez. Görevli kadın evraklarımı alıyor inceliyor, sonra banka ekstremi görünce gözleri büyüyor. Yöneticisi olduğumdan dolayı şirketin paraları da benim hesabımda o sırada. “Bu kadar para sizin olamaz, bunlar size mi ait?” diye soruyor küstahça. “Sana ne!” diye yanıtlıyorum sertçe. Böyle bir tepki ile henüz karşılaşmamış olacak ki yerinde sıçrıyor. Devam ediyorum: “Böyle bir soruyu sormaya hakkın yok, Katar Devleti çalışanı olduğunu da sanmıyorum ki onlar bile bu soruyu sormuyorlar. Vize dokümanlarını kabul ediyorsan et, etmiyorsan gider başka bir ülkeden alırım.” 

Bir hafta sonra vizeyi teslim almaya gittiğimde dükkanlarının kapalı olduğunu görüyorum, neymiş efendim Ramazan dolayısıylaymış. Yalnızca sabah iki saat açık oluyormuş. Ertesi sabah gidiyorum gişede aynı kadın: “Ramazandan size ne, oruç mu tutuyorsunuz da kapalısınız?” diye bir fırça daha kayıyorum hızımı alamayıp.

Bana mı Alman?

 

IMG_1822 kopya

*** 

İspanya’da dil kursuna kayıt yaptırıyorum, parayı peşinen alıyor çakallar. Akabinde vize için gerekli olan davetiyeyi filan yolluyorlar. Bir kaç gün önce İspanya Elçiliğinin önünden geçerken sırada bekleyen vatandaşa sormuştum nedir ne değildir diye, o da bana sabahın köründe gelip sıraya girmek gerekiyor diye yanıt vermişti. 

Çok da sabahın körü olmasın diye saat 8:15 gibi damlıyorum elçiliğe. Otuza yakın vatandaş sıralanmış. Ben de sıraya giriyorum, beklemeye başlıyoruz. 9’da elçiliğin kapıları açılıyor, bir tane İspanyol polisi kıyafetli kadın gelip bize sıra numaraları veriyor. Numara alamayanlar da dağılıyor gidiyor. “Sıra kaç saate gelir?” diye soruyorum bendeki numarayı göstererek, “bir buçuk saate anca” diyorlar. Bir süre etrafta oyalandıktan sonra tekrar elçiliğe geliyorum. Bu arada dışarıdakilerin bazılarında tuhaf bir telaş. “Yok o eksik çıktı yok bu eksik çıktı, taksiyle hemen getirebilir misin?” diye pürtelaş telefonlar, eziklenmeler... Lan sanki dünyanın sonu geliyor da bunlar Mars’a kaçmaya çalışıyor. Bu ne stres?!

Bu ezik davranışlar ve it gibi dışarıda insanları bekletmeler, haliyle beni zıvanadan çıkarıyor. İçeri girip evrakları bir Türk olan görevliye uzatıyorum. Adam üşenmeden bütün evrakları tek tek okuyor. Sonra bir hata bulmuş olacak ki “bakın” diyor, “davet mektubundaki tarih aralığı toplam 91 gün, dolayısıyla üç ayı geçtiği için oturma iznine başvurmanız gerekiyor.” 

 

IMG_1820 kopya

 

“Beyefendi” diyorum öfkelenmemeye çalışarak, “davet mektubunda bir gün fazla yazmış olmaları benim orada üç aydan fazla kalmak istediğim anlamına gelmiyor. Neticede masraflarımı onlar değil ben karşılıyorum ve sizden üç aylık vize talep ediyorum, oturum filan istemiyorum.”

Bu kadar mantıklı konuşmama rağmen adam “hayır, ya bu mektubu değiştirirsiniz ya da oturum için ekstra evrak getirirsiniz” demesin mi?  

“Saçmaladığının farkında mısın sen?!” diye bağırıyorum. “Dışarıda çektiğimiz rezilliğin haddi hesabı yok, bana tekrar mı bu kepazeliği yaşatacaksınız?” Evraklarımı hışımla çektiğim gibi kapıya yöneliyorum, bu arada adam kıpkırmızı bir biçimde içeriye doğru koşuyor. Ben tam kapıdan çıktığım zaman arkamdan İspanyol polisi koşturuyor ama polisler beni yakalayamadan çıkmış oluyorum.

 

08

 

Sinirle eve gidip bana mektubu yollayan İspanyolca kursunun sahibine kısaca “yapacağınız işi s... Verin lan paramı geri. Gelmiyorum ben! Ülkenizi de ayrıca ...” tarzı bir e-posta sallıyorum. Sinirim tabii ki geçmediğinden hızımı alamayıp İspanyol elçiliğinin internet sayfasında bulabildiğim ne kadar adres varsa hepsine birden ama daha bir kibar dille “Ulan zaten batık ülkeniz var, oraya lütfedip gelmeyi planlıyordum size döviz kazandırayım diye ama böyle bir saçmalık görmedim. Kafka’nın kitabında mı yaşıyor çalışanlarınız?” diye, durumu da özetleyen uzunca bir e-posta sallıyorum. Nasılsa yanıt filan gelmez diyerek. Yüreğim biraz soğuyor.

Bu arada kurstan yalvaran bir yanıt geliyor (parayı geri vermemek için tabii. Herkes çakal, herkes ekmeğinde): “bizim orada avukat bir arkadaşımız var, her türlü yardımı yaparız vize için aman sakin.”

Onlarla bir kaç gün süresince internet üzerinden kavga ederken hiç beklemediğim bir şey oluyor ve İspanya elçiliğinden bir e-posta geliyor: “Durumunuzu anlıyoruz ve özür diliyoruz. Eğer davet mektubundaki tarihi değiştirip tekrar başvurursanız, yardımcı olacağız. Çalışma saatlerimiz 9-12 arasıdır.”

 

IMG_1824 kopya

 

Kibarlık karşısında çok hassas olduğumu belirtmiştim. Bu arada çalışma saatleri 9-12 arasıysa ben neden sabah 8:00’de gidip mal gibi bekledim? Haydi kendimi geçtim de bir sürü salak, neden sabahın köründe oraya doluşuyor? Biz kendimizi ezdirmeye neden bu kadar meyilliyiz? Kendi ülkemizde en bir Türk olup, Kürd’ü Suriyeli’yi aşağılarız ama Edirne’yi geçince Türklüğü filan unutup neden köpekleşiriz? TC sınırları içinde kime karşı neyin Türkçülüğü yapılıyor? diye kendi kendime sormaya başlıyorum...

Saat 11:00 sularında kurstan gelen düzeltilmiş tarihli davetiye mektubuyla elçiliğe gidiyorum. Tabii ki bu kez, tahmin ettiğim gibi dışarıda bekleyen filan olmadığından direk içeriye giriyorum. Gişede geçen kavga ettiğim görevli evrakları benden alırken gözlerini kaçırıyor, ben de ona bakmamaya çalışıyorum. Nezaket kuralları gereği içerisinde başvurum tamamlanıyor... Üç aylık vizemi alıp İspanya’ya kursa gidiyorum.

Kıssadan hisse: Siz siz olun asla ve asla kendinizi hiç kimseye ezdirmeyin. Hele ecnebiye gavura hiç. Empati yoksunluğu çekiyorsanız Avrupa’da Türk gibi davranın, Türkiye’de azınlık.