Havana’dan kalkan uçağımız Meksika Kenti’ne iniyor. Meksika devleti tarafından onaylanmış bir havayolu ile geldiğim için internet üzerinden aldığım 30 günlük elektronik vizemi pasaport polisine uzatıyorum. Memur kadın ‘biz de sizin ülkenize böyle raharça girebilir miyiz acaba?’ diye soruyor. ‘Genelde bu işler karşılıklı olduğundan girebilirsiniz sanırım’ diye yanıtlıyorum. Ne bileyim lan ben gümrük polisi miyim? Sanırım bu soru Latin Amerika’da oldukça popüler olan dizilerimiz yüzünden geldi. Oralarda ülkemize duyulan ilgi oldukça artmış durumda.

Zamanında, biraz daha aklı başında olan Latin ahbaplarıma Türkiye’de çekilen dizilerin neden bu kadar tutulduğunu sormuştum. Yanıt oldukça ilginçti: bir kere bize çok benziyorsunuz ama (bizde de zamanında oldukça popüler olan Brezilya veya Meksika dizilerinin aksine) zırt pırt öpüşmüyorsunuz ve sorunları çözebiliyorsunuz. Sorun çözüldükten sonra başka bir sorun çıkıyor ve o da çözülebiliyor. Bu da bizi hayretler içerisinde bırakıyor!

Bence orada sorunların çözülememesinin en büyük nedeni, oranın insanında artık patolojik bir hal almış yalan söyleme hastalığı. Yalanı yalanla çözmeye kalkarsan iş düğümlenir tabii...

 

Emiliano Zapata ile ilgili çekilen filmlerin en önemlisi Elia Kazan'ın yönettiği Viva Zapata olsa gerek.

 

Havaalanından dışarıya çıktığımda hava kararmış. Kentte trafik sorunu olduğundan metroyu kullanmak mantıklı diye okumuştum (bu arada metroda tıpkı İran’da olduğu gibi kadın vagonu uygulaması var). Ama ilk elin günahı olmaz diyerek taksiye atlayıp merkezdeki otelime yollanıyorum. Tam merkeze girdiğimiz sırada dışarıda gördüğüm fakirlik bıçak gibi kesiliyor adeta. Bir dakika önce sokaklarda dolaşan fahişeler yok oluyor, onların yerini silahlı, özel veya devlet polisleri alıyor. Binalar daha ışıklı, daha cafcaflı.

Otele eşyaları atıp derhal yemek yemek için dışarıya çıkıyorum. Yer gök tacocu neyse ki. Ama ne var ki mısırdan nefret ettiğim için benim için zulüm dolu zamanlar henüz başlıyor, zira taconun yanında mısır ekmeğinden başka bir şey sunulmuyor. Tacodan ve tabii ki mısır ekmeğinden kısa sürede yılıp, ABD’de severek tükettiğimiz fajita aklıma geliyor. Sorup soruşturduktan sonra idrak ediyorum ki fajita aslında bir ABD buluşuymuş. Meksika yemeği filan değilmiş. Mısır ekmeği ve tacoya devam.

 

IMG_0508

 

Boş beleş dolanırken Lucha Libre gösterisine gideyim bari diyorum. Serbest dövüş anlamına gelen bu gösteri Amerikan Güreşi denilen şeyin atası olarak Meksika’da 1863’te doğmuş. Bu da tıpkı Amerikan Güreşi gibi aslında gerçek bir dövüş değil. Arena Mexico’da gerçekleşen gösterilerde bir gecede bir çok karşılaşma izlemek mümkün. Teke tek, ikiye iki vs olarak belirli kurallar ve hareketler çerçevesinde dövüşçüler birbirlerini alıp alıp yere çalıyor. Ringten atıyor, uçan tekme savuruyor filan. Kimse kimseye zarar vermiyor ama bunu becerebilmeleri de gerçekten takdire şayan. UNESCO’nun soyut kültürel miras listesinde yer alan Lucha Libre’nin alamet-i farikası, kökenini Aztek döneminden alan rengarenk ve kendine has maskeleridir. Tarihindeki en büyük dövüşçüsü ise El Santo’dur.

 

IMG_8299

 

İlginç bir husus: Türk sinemasında Örümcek Adam’ın kötü bir karakter olarak ilk kez görülmesi 1973 yılında T. Fikret Uçak’ın yönettiği Üç Dev Adam filminde gerçekleşmiştir. Filmde soygun için İstanbul’a gelen Örümcek Adam’ı durdurmak için ABD’den Kaptan Amerika ve Meksika’dan Santo yardıma çağırılmıştır.

 

 

Yine boş boş dolanırken tesadüfen Palacio de Bellas Artes (Güzel Sanatlar Sarayı) içinde hoş bir gösteriye denk geliyorum. Fransız işgali sonrasını ve devrim günlerini anlatan gösteri (dansçılarda her ne kadar senkronizasyon sorunu olsa da) ülkenin dört bir tarafındaki lokal danslardan esinlenmiş. Bu şekilde gittiğim yerlerde ayrı ayrı dans gösterisi izlemeye gitmeye gerek kalmıyor, olaya bir anda hakim oluyorum. Tarihsel süreci yerel danslarla göstermek gerçekten güzel bir düşünce.

 

cb13707b-e39c-44ca-b871-64a6a1220354

 

Ünlü Teotihuacan’a kendi başınıza gitmek hem kolay, hem ucuz, hem de rahat. Kuzey otogarından direk kalkan otobüsle istediğin zaman git, orada istediğin kadar vakit geçir ve geri dön. Gerçi pek bir şey yok ama olsun.

IMG_8270
IMG_8425

Soldaki figürler Hakkari'de bulunan balballara ne kadar benziyor değil mi?

 

Meksika Antropoloji Müzesi ise tek kelimeyle muhteşem. 1985 Noel’inde soyulan ve satılamadığı için geri gelen eserleriyle kentin olmazsa olmazı (konuyla ilgili 2018 yapımı 'El Museo' izlenebilir).

 

OAXACA DE JUAREZ

Otobüse atlayıp (ohaka diye okunması gerekirken yerelde vahaka diye okunuyor) Oaxaca’ya geçiyorum. Havana’dan bindiğim uçakta yanımda oturan Meksikalı doktorun yaptığı ‘aman gece yolculuk yapma, çift cüzdan taşı, soyuyorlar’ gibi uyarılarını tabii ki dikkate almıyorum. Bu ‘beyaz’ kafası her yerde beyaz galiba, pırıl pırıl ve tırsak. Tipimi seveyim ki, Meksikalı soyguncu beni görse, allah rızası için cebime 10-15 dolar sıkar gibime geliyor.

 

IMG_8506
IMG_8507

El Mercado, aslında bizde eskiden 'hal' denilen yerler

 

Oaxaca’yı özellikle son yıllarda popüler kılan ‘Dia de los Muertos’ yani Ölülerin Günü olayı. Bunu ilk kez Mister No’da okumuş ve çocukluğumdan beri hep görmek istemiştim. Ne var ki benim gittiğim tarih, Ölüler Günü olan Ekim sonundan çok önce olduğundan eğlenceyi kaçırıyorum. Gerçi o zaman turistten iğne atacak yer kalmıyormuş kentte.

IMG_8238
mex

 

Aslında olayın mantığı basit, daha önce de yazdığım gibi (bkz. Gezenti Kitap, Rüyalar ve Anılar) buradaki kadim inanışa göre “ölü birisi ancak unutulduğu zaman gerçekten ölür.” Bu minvalde her yıl insanlar hepimiz potansiyel birer ölüyüz dercesine ölümü andıran kostümler giyer, çocuklar insanları korkutur vs. Tam bir karnaval gibi geçen günün gecesinde ise insanlar mezarlığa giderek akrabalarının, sevdiklerinin mezarları başında içki içer, kağıt oynar, müzik yapar, dans eder. Bu şekilde, tıpkı eskiden olduğu gibi onlarla beraber zaman geçirir ve onları unutmadıklarını gösterirler. Gecenin sonunda ise süpürgelerle, çanak çömleklerle ölülerin ruhları kovalanır. Çünkü ölü, hayatı hatırlayacak ve ruhu yaşayanlarla kalmak isteyecektir. Böyle bir durum da sıkıntı doğurabileceğinden ölü oldukları hatırlatılarak ruhlar geriye, mezarlarına kovalanır (bunları çocukken okuduğum Mister No’dan hatırlıyorum). Mezarda içki içme ve mezara içki dökme olayı Batı Toros Tahtacılarında da vardır.

 

IMG_8503

 

Oaxaca’nın şahane bir mutfağı var. Benim favorim ise ‘el mercado’da yani kapalı pazar yerinde bulunan etçiler. Bütün latin coğrafyasında mercadolarda ucuz ve leziz yöresel yemekler yiyebilirsiniz. İçerideki fırından ekmeğimi alıp etçiden etimi sipariş edip oturuyorum. Bu şekilde mısır ekmeğinin zulmünden de kurtulmuş oluyorum. Soranlara da, ayıp olmasın diye ‘mısıra alerjim var’ diyorum.

Kent mezcal içkisinin anavatanı olduğundan bir sürü mezcal markası ve satış mağazası var. Bunu alkol yazımda belirtmiştim (bkz. Nerde Ne İçilir?).

 

IMG_8479
IMG_8482

 

Yakınlarda Hierve de Agua denilen, küçük bir Pamukkale benzeri olan bir yer var. Önce San Pablo Villa de Mitla’ya taksi-dolmuş ve sonrasında oradan kalkan kasalı araçlarla (camioneta) buraya ulaşmak mümkün.

IMG_8489

 

SAN CRİSTOBAL DE LAS CASAS

Yine gece binip sabah otobüsten iniyorum. Chiapas Eyaletinin başkenti San Cristobal oldukça şirin bir yer. Güney Chiapas (çiyapas veya çapas diye okunuyor) Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu EZLN’nin doğduğu ve etkili olduğu bölgedir. Adını Meksikalı devrimci Emiliano Zapata’dan alan hareket ilk eylemini 1994 yılında şu sloganla beraber yapmıştı: "İşte biz tüm zamanların ölüleri, yeniden ölüyoruz; ancak bu kez yaşamak uğruna." Kendisine ‘alt-komutan’ diyen ve daha sonra ortalıkta görünmeyi pek tercih etmeyen Marcos’un buna benzer bir sürü özlü sözünü hatırlıyoruz. Asıl komutanlar ise Maya halkından olanlardır (Konuyla ilgilenenler için bir çok kaynak mevcut). Bir söz daha paylaşayım da konuyu kapatayım, yanlış hatırlamıyorsam şöyle bir şeydi:

“Eğer birisi size parmağıyla güneşi gösterdiğinde parmağa bakıyorsanız ahmaksınız demektir. Güneşe bakıyorsanız yine ahmaksınızdır. Önemli olan parmakla güneş arasındaki kuşu görebilmektir.”

 

IMG_8555

 

Kentin kendine özgü hoş bir mutfağı var. Ama en çok ilgimi çeken simit olmuştu. Kentin ana caddesinde tezgah açıp cigaralık satan esnaf bile bana bu kadar ilginç gelmemişti. Kentin mezarlığı da görülmeye değer.

San Cristobal’in yakınlarındaki köylere, dağlara ve Canyon del Sumidero’ya günlük turlar düzenleniyor.

 

IMG_8557
IMG_8565

 

PALENQUE 

Buraya direk gelerek bok yemişim. Halbuki San Critobal’den Agua Azul’a gidip oradan Palenque’e (palenk diye okunuyor) geçsem daha mantıklı olacakmış. Zira mavi su anlamına gelen ve bir sürü şelaleden oluşan Agua Azul’de çok daha uzun zaman geçirmek daha hoş olabilirmiş. Bense uzunca bir gece yolculuğundan sonra Palenque’e varıp orada bulduğum bir turla gerisin geriye kat ederek şelaleleri ziyaret etmiştim. Eh, tur olunca da zaman kısıtlaması oluyor.

 

IMG_8659
IMG_8646

Agua Azul ve Palenque Antik Kenti

 

Antik kent ise hiç fena değil. Ama belli bir süre sonra sıkmaya başlıyor, hatta o derece ki Chicken Itza’yı görmesem de olur diyorum ve orayı pas geçiyorum. Palenque yeni yerleşiminde ise gerçekten hiç bir şey yok. Aman gitmeyin.

 

MERİDA

Merida’nın en güzel yanı kent dışındaki cenoteleri. İspanyolcada senote diye okunan kelime Yukatan Maya dilindeki ‘tsenot’tan geliyor. Genelde çökme yoluyla açılan ve içerisinde tatlı su olan bu mağara veya mağramsı yapılarda antik Maya zamanında bazen kurban törenleri de yapılırmış. Büyük olasılıkla İspanyol işgalcilerine ilham veren gençlik pınarı efsanesine de kaynaklık etmiştir. 

 

IMG_8686
IMG_8703
IMG_8730

 

Merida merkezden Cuzama veya Homun’a kalkan dolmuşa biniyorum. İndiğimde anında peydah olan tuktukçu ile anlaşıyorum. Beni beş farklı cenoteye götürüyor. Her giriş için ayrı fiyatlar var, hepsinin şekli ve raconu farklı. Bunların kimisi atıl, kimisi ise turistik tesis olmuş. Fiyatlar fakir olan bu bölgede oldukça makul. 

 

TULUM

Aşırı turistik ve kalabalık olduğu için bana pek de çekici gelmiyor. Cenote girişleri burada çok pahalı. Bazılarında scuba dalışları yapılabiliyormuş ki onların fiyatları iyice uçmuş. Burada en çok hoşuma giden oldukça makul fiyatlarla nefis deniz ürünleri yapan El Camello. Balığından ahtapotuna denizden gelen müthiş lezzetler yerleşimin dışındaki bu salaş ve kalabalık yerel restorantta mevcut.

 

IMG_8733
IMG_8738

 

CHETUMAL

Buraya Belize’ye giden su taksisine binmek için geliyorum (Bkz. Saçma Sapan Gemi Yolculukları IV). Su taksisinin kalkmasına saatler var.

 

IMG_8748
IMG_8742
IMG_8749

Chetumal Limanı, Maya Tanrıları Xamanek ve Itzamna

 

Boş boş oturmak yerine karnımı doyurmanın daha iyi bir fikir olduğunu düşünüp Marisquera El Taco Loco adında bir restoranta gidiyorum. Burası da yalnızca deniz ürünleri servis eden bir yer. Karışık ceviche sipariş ediyorum. Dünyada Peru ulusal yemeği olarak bilinen ceviche (seviçe) fileto balık, karides veya ahtapot parçalarının misket limonunun suyunda pişirilmesi ile hazırlanan bir yemek veya mezedir. Ceviche, Şili ülkesi tarafından da sahiplenilmekle beraber, hemen hemen tüm Orta Amerika ülkelerinde değişik biçimlerde yapılmaktadır. Peru cevichesinde genelde kırmızı soğan, kişniş ve sarımsak olmasına karşın Meksika’da yapılanlarda tıpkı Panama veya Nikaragua’daki gibi kişniş kullanımı şefin tercihine bağlıdır. Hatta bu yemeğin soğansız, yalnızca biberle yapılanına bile rastadığımı söyleyebilirim. 

 

IMG_8739

 

Bizde de kıyı yörelerimizde adsız olarak buna benzer meze türlerine rastlamak mümkün. Kimisi çiğ balığın limon suyunda, kimisi sirkede veya limon suyu ve zeytinyağında bekletilmesi ile yapılıyor. Balık turşusu diye adlandırıldıkları da oluyor.

Karnımız mı acıktı ne? Yazının sonunda sizlerle kendi sevice tarifimi paylaşayım:

200 gram küp biçiminde doğranmış taze balık filetosu (levrek, mezgit vs., ahtapot veya bütün olarak minik karides), bir adet ince kıyılmış küçük kırmızı soğan, misket limonu (limon da olur) suyu, 4 diş dövülmüş sarımsak, bir adet ince doğranmış kırmızı cin biber.

Balık, soğan, biber ve sarımsakları hırpalamadan karıştırdıktan sonra kapaklı bir kaba koyuyoruz (isteğe göre kişniş de eklenebilir). Üzerini kaplayacak şekilde limon suyunu karışıma ekleyip, kabı kapattıktan sonra buzdolabına koyuyoruz. 1 ila 4 saat arasında bekleyen seviçemiz hazır. Limon suyunu süzdükten sonra tabağa koyduğumuz seviçenin üzerine zeytinyağı ekleyerek daha leziz bir hale getirebilirsiniz.

Ziyade olsun.