Leon kenti Guetamala’dan direk gelen otobüslerin son durağı. Kente gelen yabancıların büyük çoğunluğu El Salvador ve Honduras’ı pas geçerek gelen sörfçüler. Leon’da kalıp yakınlardaki Las Peñitas’a sörf yapmaya gidiyorlar. Bense El Salvador ve Honduras’a uğramış ve buraya Tegucigalpa’dan bin bir güçlükle gelmiştim. Amacım Managua üzerinden Granada’ya geçmek. Leon’da iyi insanlar dışında pek bir şey yok, tipik İspanyol koloni mimarisine sahip bir kent.

Leon’dan Managua’ya gitmek için bindiğim minibüs aniden duruyor. Şoför dışarı çıkıp arka bagajı açıyor ve akabinde açılan bagaj kapağına tırmanıp ücretleri toplamaya başlıyor. Bagajdan para toplamak ha: dahiyane! Ücret 71 Cordobaymış. 100 Cordoba uzatıyorum, şoför bozuğu olmadığı için tabii ki benden bir Cordoba istiyor. Bende de bozuk yok ama yanımdaki kadın yardımcı olmak için bir Cordobayı adama takdim ediyor, onca yoksulluğa karşın.

 

 

Ülkede yer yer sefalete varan yoksulluğun nedenini kısaca ABD diye özetleyebiliriz. 1920-30’larda Sandino önderliğinde ABD’ye karşı yürütülen gerilla mücadelesi ne yazık ki bağımsızlığı değil, Ulusal Muhafızlar denilen silahlı sağ örgütlenmeyle beraber Samoza diktatörlüğünü getirmişti. Kendisine Sandinistalar diyen ve tıpkı adını aldıkları kişi gibi, 1970’lerde diktatörlüğe karşı gerilla mücadelesi sürdüren FSLN ise 1979’da diktatörlüğü yıkmayı başarmıştı. Ancak sosyalist FSLN’nin başlattığı devrim, 1990 yılında ABD’nin kurduğu kontra gerilla örgütünün başlattığı iç savaş neticesinde yarıda kalmıştı. Karşı devrimci süreç 2017’ye kadar devam etti. O yıl FSLN önderi Ortega, bu kez seçimle tekrar iktidara geldi. Ne var ki bu sefer de artan yolsuzluğun önüne geçmeyi başaramadılar ve Sandinistaların da yolsuzluğa bizzat katılımları, fakir halkı daha da yoksullaştırdı. (Ortega’nın yaptığı en kötü icraatlardan biri ise kürtajı yeniden yasaklamak olmuştur. Hastalıklı Katolik kafasının ürünü olan kürtaj yasağı, Latin Amerika’nın kanayan bir yarasıdır.) 

 

IMG_9181

 

Nikaragua’nın Pasifik sahilleri, özellikle ABD’den gelen sörfçülerin uğrak noktaları haline gelmiş. Ülkenin güvenli olmadığı iddia edilse de ben sıkıntılı bir duruma tanık olmadım. Mamafih, en çok gıcık kaptığım husus turistik yerlerdeki para biriminin ABD doları olmasıydı. Hatta bir iki kez sinirlenmiştim esnafa: ‘kardeşim sizin para biriminiz Cordoba değil mi?’ diye. Yanıt ‘ama yankiler anlamıyor.’ Ulan kaçıncı yüzyıldayız, hesap makinesi diye bir şey var telefonlarda. Dolar-Cordoba arası kur farkından bayağı bir kazıklandım, cebimde nedense her daim Cordoba tuttuğumdan.

Ülkenin pek gidilmeyen ve daha fakir olan Kuzey-Doğu bölgesinde ise melez Miskito halkı ile diğer melez bir halk olan Garifunalar var. Garifunalar, Afrika ve Avrupa kökenliler ile yerli halkın karışımı olan siyahi bir halk, konuştukları dil ise yerli Arawak dilinin bir dialekti. Bir yerli dili olan Miskitoca konuşan halk da yine yerlilerle Afrika kökenlilerin karışımı.

 

Miskito

Miskitolar

 

Granada kayda değer bir kent. Cocibolca Gölünün kıyısına konuşlanmış, yine kolonyal mimariye sahip. Yeme içme olanaklarının çeşitliliğinin yanı sıra kentin arka mahallelerinde oldukça ucuza sokak yemeği yapanlar da var. 

 

IMG_9235

 

Yürüme mesafesinde olan göl kıyısındaki bir çok eğlence mekanının yanı sıra küçük tekne turları da düzenleniyor. Etrafta görülecek bir sürü adacık ve enfes manzaralar mevcut.

 

IMG_9227

 

Burada bir süre takıldıktan sonra göldeki ünlü Ometepe Adasına gitmek için yola çıkıyorum. Oldukça pahalı olan shuttle türü minibüsler yerine tavuklu otobüs diye tabir edilen, halkın kullandığı otobüsleri tercih ediyorum. Ve ayarladığım gibi feribota tam zamanında ulaşmama karşın dışarıdaki Bekçi Murtazalar bilet satışı durdu bahanesiyle beni içeriye almıyorlar. Halbuki bir sonraki feribota bindiğimde görüyorum ki içeride bilet satışı varmış. Geri kalmış ülkenin geri kalmış bekçileri. Zaten bekçi ve zihniyeti, geri kalmış ülkeler dışında başka nerede var ki?

 

IMG_9245
IMG_9253

 

Ada, iki tane volkanın etrafında oluşmuş iki dairenin birleşimi gibi. Feribottan inince derhal otobüse biniyorum ve adanın haritada daha sakin gibi görünen diğer tarafına geçiyorum. Zira biraz huzur ve sükunet peşindeyim. Otobüste yanıma Arjantinli bir çift oturuyor. Aynı hostele gittiğimizi fark edip ahbap oluyoruz. Bir yıldır beraber Amerika kıtasını geziyorlarmış, tam bir yıl! Zaten birbirlerine mesafeli durmalarından da belli oluyordu gerçi ama…

Balgüe (İspanyolcada ü harfi, a ve e harflerinden önce okunması gereken u harfini belirlemek için kullanılır, normalde a ve e harflerinden önce yazılan u harfi okunmaz) gerçekten de oldukça küçük bir yerleşim. Kısa bir yürüyüşle köyün hemen her yerini keşfetmek mümkün. Bu kadar küçük olmasına karşın yerin oldukça kozmopolit olduğunu söyleyebilirim. Kaldığım hosteli işletlenler İspanyol-İtalyan bir çift, sürekli takılmaya başladığım mekanda orada yıllardır yaşayan bir başka müdavim İtalyan ve mekanın sahibi Arjantinli bir anarşist.

 

IMG_9331

 

Adanın geri kalanını keşfetmek için bir tane ATV kiralıyorum. Adanın yollarının düz olduğunu düşünmüştüm, yanılmışım. Balgüe’den El Corozal tarafına giderken devasa bir yokuş ve berbat bir yol karşılıyor beni. Bu arada, daha önce kiraladığım bütün ATV’ler gibi bunda da bir arıza peydah oluyor: Yokuş aşağı inerken aracın stop etmesi! Neyse ki bu durumlara şerbetliyim de aracı tekrar çalıştırmayı başarıyorum. Bu şekilde dur kalk yapa yapa adayı turluyorum. Ama siz siz olun, eğer ATV tecrübeniz yoksa bu işe kalkışmayın derim. Altagarcia ve Mogagalpa arası yol tam bir felaketti. Adada görülmeye değer San Ramon şelalesinin iniş yolu ise ölümcüldü desem yeridir. Ojo de Agua da uğranılması gereken bir başka güzellik. Yanınıza romunuzu filan almayı unutmayın.

 

IMG_9326

Ojo de Agua

 

Adada at turu yapmak da ilginç bir fikir. Diğeri ise yanardağ tırmanışı. El Salvador yazımda yanardağa tırmanma taraftarı olmadığımı söylemiştim ama nedense bir ara gaza geliyorum ve Volcan Concepcion’a çıkıveriyorum. Açıkçası zul-zulüm bir tırmanış bu. Yağmur mevsiminde olduğumdan volkanın zirvesi bulutla kaplı, üstelik dağ da ince ince tüttüğünden zirvede göz gözü görmüyor. Islanmak da işin cabası. Aman her neyse, millet sorarsa bundan böyle gönül rahatlığıyla yanardağ tırmanışının gereksizliğini dile getirebilirim.

 

IMG_9289
kapak

***

Nikargua’yla ilgili bir başka ilginç husus ülkede futbolun oldukça geri olması. Dünya Kupası’na tarihleri boyunca katılamamışlar, CONCACAF’ta da berbat bir performansları var. Buna karşın beysbol en popüler spor. Dünya Kupasında, sonuncusunu 1990’da oynadıkları beş final maçı mevcut (ne var ki hepsini kaybetmiş ve ikinci olmuşlar).

***

El Güegüense denilen geleneksel  müzikalleri çok ilginç. 16. yüzyıldan beri sahnelenen oyunlar bölgenin en eski yerli tiyatro geleneklerinden kabul ediliyor. Adını Nahuatl dilinde yaşlı/bilge adam anlamına gelen ‘huehue’den alan oyunda üçü Mesitzo olan on dört karakter bulunuyor. Nahuatl ve İspanyolca olarak oynanan oyun 2005 yılında UNESCO tarafından Dünyanın yazılı olmayan kültürel mirasına dahil edilmiş.

 

 

Ülkenin milli yemeği kırmızı fasulye ve pirinçten oluşan ‘gallo pinto’dur. Ülkede tavuk tüketimi çok yaygındır. Gerçi Nikaragua kobay farelerinin yenmesi ile ünlenmiş. Bunun yanı sıra mutfaklarında tapir, kaplumbağa yumurtası, boa yılanı, iguana ve armadillo da bulunmasına karşın artık bunların tüketimi sınırlandırılmış veya yalnızca paralı turiste hitap eden yerlerde bulunmaktadır.

 

IMG_9335

Sol üstteki pirinçli fasulye (kahvaltıda bile veriyorlar)

 

Kosta Rika’ya geçmeden önce bir gece de San Juan del Sur’da kalayım diyorum. Sörfçü mekanı olan bu kentte gerçekten hiç bir bok yok. Zaten mevsim de iyice patlamış, sörfçüler de kaçmış doğal olarak. Belki hava iyi olsa ortam da hoş olabilirdi.

 

IMG_9344

 

Sabah iki otobüsle sınıra varıyorum. Girişte 12 ABD doları bayılmıştım (aslında 15 dolar vermiştim, üstünü ‘bozuk yok’ diyerek vermemişlerdi). Çıkışta bir miktar Cordoba verip çıkış pulu alıyorum. Ortalıkta pek kimse yok. Görevli pasaportumu alıp evirip çevirmeye başlıyor. Nerelere gittiğimi filan soruyor. Sakince yanıtlıyorum. Sonra pasaportu alıp bir kapıdan içeriye giriyor ve bana kenarda beklememi söylüyor. “Ne iş?” diye soruyorum, “sıkıntı yok sadece kayıt etmemiz gerek” diye yanıtlıyor. Sakince beklemeye başlıyorum. Bu arada gelen geçiyor, kimseyi beklettikleri filan yok, tekrar gidiyorum bunun yanına “neler oluyor?” diye, memur gayet kibarca “birazdan biter” diye yanıtlıyor. Bir beş dakika daha bekledikten sonra patlıyorum artık. Gişeye gidip öfkeyle: “Bütün bunları bende Türkiye pasaportu var diye mi yapıyorsunuz kardeşim?!” diyince adamın yüzü değişiyor. Sonra içeriye gidip pasaportumla geliyor ve pasaportu bana vermeden çıkış için 70 Cordoba istiyor, 200 uzatıyorum. Pasaportu veriyor ama para üstünü vermiyor. “Paranın üstü nerede?” diyorum sertçe, “git bozdur getir” diyor pasaportumu geri alarak. Artık aramızda nezaket filan kalmadı. İlk girişte beni yolan teyzeye gidiyorum, “bozuk yok” diyor. Hepinize lanet olsun diyerek gidip 200 Cordobayı görevliye atıp pasaportumu alıyor ve çıkıyorum.

Bu tatsız durum ülkeyle ilgili bütün güzel hislerimin içine ediyor, ama beni asıl düşündüren bizdeki pasaportun nasıl bu kadar müptezel hale getirildiği.

Sanırım komple müptezelleştik, o ayrı.

 

Notlar, okumalar:

Sandinista hareketiyle ilgili güzel bir özet: 

https://www.gazeteduvar.com.tr/dunya-forum/2018/06/17/dunya-forum-sandinista-devrimi-ve-nikaraguanin-bitmeyen-savasi/

Bu da neden yanardağa çıkmamalı haberi:

https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-50728115