HIZLANDIRILMIŞ GÜNEY MEKSİKA

Havana’dan kalkan uçağımız Meksika Kenti’ne iniyor. Meksika devleti tarafından onaylanmış bir havayolu ile geldiğim için internet üzerinden aldığım 30 günlük elektronik vizemi pasaport polisine uzatıyorum. Memur kadın ‘biz de sizin ülkenize böyle raharça girebilir miyiz acaba?’ diye soruyor. ‘Genelde bu işler karşılıklı olduğundan girebilirsiniz sanırım’ diye yanıtlıyorum. Ne bileyim lan ben gümrük polisi miyim? Sanırım bu soru Latin Amerika’da oldukça popüler olan dizilerimiz yüzünden geldi. Oralarda ülkemize duyulan ilgi oldukça artmış durumda.

Zamanında, biraz daha aklı başında olan Latin ahbaplarıma Türkiye’de çekilen dizilerin neden bu kadar tutulduğunu sormuştum. Yanıt oldukça ilginçti: bir kere bize çok benziyorsunuz ama (bizde de zamanında oldukça popüler olan Brezilya veya Meksika dizilerinin aksine) zırt pırt öpüşmüyorsunuz ve sorunları çözebiliyorsunuz. Sorun çözüldükten sonra başka bir sorun çıkıyor ve o da çözülebiliyor. Bu da bizi hayretler içerisinde bırakıyor!

Bence orada sorunların çözülememesinin en büyük nedeni, oranın insanında artık patolojik bir hal almış yalan söyleme hastalığı. Yalanı yalanla çözmeye kalkarsan iş düğümlenir tabii...

 

Emiliano Zapata ile ilgili çekilen filmlerin en önemlisi Elia Kazan'ın yönettiği Viva Zapata olsa gerek.

 

Havaalanından dışarıya çıktığımda hava kararmış. Kentte trafik sorunu olduğundan metroyu kullanmak mantıklı diye okumuştum (bu arada metroda tıpkı İran’da olduğu gibi kadın vagonu uygulaması var). Ama ilk elin günahı olmaz diyerek taksiye atlayıp merkezdeki otelime yollanıyorum. Tam merkeze girdiğimiz sırada dışarıda gördüğüm fakirlik bıçak gibi kesiliyor adeta. Bir dakika önce sokaklarda dolaşan fahişeler yok oluyor, onların yerini silahlı, özel veya devlet polisleri alıyor. Binalar daha ışıklı, daha cafcaflı.

Otele eşyaları atıp derhal yemek yemek için dışarıya çıkıyorum. Yer gök tacocu neyse ki. Ama ne var ki mısırdan nefret ettiğim için benim için zulüm dolu zamanlar henüz başlıyor, zira taconun yanında mısır ekmeğinden başka bir şey sunulmuyor. Tacodan ve tabii ki mısır ekmeğinden kısa sürede yılıp, ABD’de severek tükettiğimiz fajita aklıma geliyor. Sorup soruşturduktan sonra idrak ediyorum ki fajita aslında bir ABD buluşuymuş. Meksika yemeği filan değilmiş. Mısır ekmeği ve tacoya devam.

 

IMG_0508

 

Boş beleş dolanırken Lucha Libre gösterisine gideyim bari diyorum. Serbest dövüş anlamına gelen bu gösteri Amerikan Güreşi denilen şeyin atası olarak Meksika’da 1863’te doğmuş. Bu da tıpkı Amerikan Güreşi gibi aslında gerçek bir dövüş değil. Arena Mexico’da gerçekleşen gösterilerde bir gecede bir çok karşılaşma izlemek mümkün. Teke tek, ikiye iki vs olarak belirli kurallar ve hareketler çerçevesinde dövüşçüler birbirlerini alıp alıp yere çalıyor. Ringten atıyor, uçan tekme savuruyor filan. Kimse kimseye zarar vermiyor ama bunu becerebilmeleri de gerçekten takdire şayan. UNESCO’nun soyut kültürel miras listesinde yer alan Lucha Libre’nin alamet-i farikası, kökenini Aztek döneminden alan rengarenk ve kendine has maskeleridir. Tarihindeki en büyük dövüşçüsü ise El Santo’dur.

 

IMG_8299

 

İlginç bir husus: Türk sinemasında Örümcek Adam’ın kötü bir karakter olarak ilk kez görülmesi 1973 yılında T. Fikret Uçak’ın yönettiği Üç Dev Adam filminde gerçekleşmiştir. Filmde soygun için İstanbul’a gelen Örümcek Adam’ı durdurmak için ABD’den Kaptan Amerika ve Meksika’dan Santo yardıma çağırılmıştır.

 

 

Yine boş boş dolanırken tesadüfen Palacio de Bellas Artes (Güzel Sanatlar Sarayı) içinde hoş bir gösteriye denk geliyorum. Fransız işgali sonrasını ve devrim günlerini anlatan gösteri (dansçılarda her ne kadar senkronizasyon sorunu olsa da) ülkenin dört bir tarafındaki lokal danslardan esinlenmiş. Bu şekilde gittiğim yerlerde ayrı ayrı dans gösterisi izlemeye gitmeye gerek kalmıyor, olaya bir anda hakim oluyorum. Tarihsel süreci yerel danslarla göstermek gerçekten güzel bir düşünce.

 

cb13707b-e39c-44ca-b871-64a6a1220354

 

Ünlü Teotihuacan’a kendi başınıza gitmek hem kolay, hem ucuz, hem de rahat. Kuzey otogarından direk kalkan otobüsle istediğin zaman git, orada istediğin kadar vakit geçir ve geri dön. Gerçi pek bir şey yok ama olsun.

IMG_8270
IMG_8425

Soldaki figürler Hakkari'de bulunan balballara ne kadar benziyor değil mi?

 

Meksika Antropoloji Müzesi ise tek kelimeyle muhteşem. 1985 Noel’inde soyulan ve satılamadığı için geri gelen eserleriyle kentin olmazsa olmazı (konuyla ilgili 2018 yapımı 'El Museo' izlenebilir).

 

OAXACA DE JUAREZ

Otobüse atlayıp (ohaka diye okunması gerekirken yerelde vahaka diye okunuyor) Oaxaca’ya geçiyorum. Havana’dan bindiğim uçakta yanımda oturan Meksikalı doktorun yaptığı ‘aman gece yolculuk yapma, çift cüzdan taşı, soyuyorlar’ gibi uyarılarını tabii ki dikkate almıyorum. Bu ‘beyaz’ kafası her yerde beyaz galiba, pırıl pırıl ve tırsak. Tipimi seveyim ki, Meksikalı soyguncu beni görse, allah rızası için cebime 10-15 dolar sıkar gibime geliyor.

 

IMG_8506
IMG_8507

El Mercado, aslında bizde eskiden 'hal' denilen yerler

 

Oaxaca’yı özellikle son yıllarda popüler kılan ‘Dia de los Muertos’ yani Ölülerin Günü olayı. Bunu ilk kez Mister No’da okumuş ve çocukluğumdan beri hep görmek istemiştim. Ne var ki benim gittiğim tarih, Ölüler Günü olan Ekim sonundan çok önce olduğundan eğlenceyi kaçırıyorum. Gerçi o zaman turistten iğne atacak yer kalmıyormuş kentte.

IMG_8238
mex

 

Aslında olayın mantığı basit, daha önce de yazdığım gibi (bkz. Gezenti Kitap, Rüyalar ve Anılar) buradaki kadim inanışa göre “ölü birisi ancak unutulduğu zaman gerçekten ölür.” Bu minvalde her yıl insanlar hepimiz potansiyel birer ölüyüz dercesine ölümü andıran kostümler giyer, çocuklar insanları korkutur vs. Tam bir karnaval gibi geçen günün gecesinde ise insanlar mezarlığa giderek akrabalarının, sevdiklerinin mezarları başında içki içer, kağıt oynar, müzik yapar, dans eder. Bu şekilde, tıpkı eskiden olduğu gibi onlarla beraber zaman geçirir ve onları unutmadıklarını gösterirler. Gecenin sonunda ise süpürgelerle, çanak çömleklerle ölülerin ruhları kovalanır. Çünkü ölü, hayatı hatırlayacak ve ruhu yaşayanlarla kalmak isteyecektir. Böyle bir durum da sıkıntı doğurabileceğinden ölü oldukları hatırlatılarak ruhlar geriye, mezarlarına kovalanır (bunları çocukken okuduğum Mister No’dan hatırlıyorum). Mezarda içki içme ve mezara içki dökme olayı Batı Toros Tahtacılarında da vardır.

 

IMG_8503

 

Oaxaca’nın şahane bir mutfağı var. Benim favorim ise ‘el mercado’da yani kapalı pazar yerinde bulunan etçiler. Bütün latin coğrafyasında mercadolarda ucuz ve leziz yöresel yemekler yiyebilirsiniz. İçerideki fırından ekmeğimi alıp etçiden etimi sipariş edip oturuyorum. Bu şekilde mısır ekmeğinin zulmünden de kurtulmuş oluyorum. Soranlara da, ayıp olmasın diye ‘mısıra alerjim var’ diyorum.

Kent mezcal içkisinin anavatanı olduğundan bir sürü mezcal markası ve satış mağazası var. Bunu alkol yazımda belirtmiştim (bkz. Nerde Ne İçilir?).

 

IMG_8479
IMG_8482

 

Yakınlarda Hierve de Agua denilen, küçük bir Pamukkale benzeri olan bir yer var. Önce San Pablo Villa de Mitla’ya taksi-dolmuş ve sonrasında oradan kalkan kasalı araçlarla (camioneta) buraya ulaşmak mümkün.

IMG_8489

 

SAN CRİSTOBAL DE LAS CASAS

Yine gece binip sabah otobüsten iniyorum. Chiapas Eyaletinin başkenti San Cristobal oldukça şirin bir yer. Güney Chiapas (çiyapas veya çapas diye okunuyor) Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu EZLN’nin doğduğu ve etkili olduğu bölgedir. Adını Meksikalı devrimci Emiliano Zapata’dan alan hareket ilk eylemini 1994 yılında şu sloganla beraber yapmıştı: "İşte biz tüm zamanların ölüleri, yeniden ölüyoruz; ancak bu kez yaşamak uğruna." Kendisine ‘alt-komutan’ diyen ve daha sonra ortalıkta görünmeyi pek tercih etmeyen Marcos’un buna benzer bir sürü özlü sözünü hatırlıyoruz. Asıl komutanlar ise Maya halkından olanlardır (Konuyla ilgilenenler için bir çok kaynak mevcut). Bir söz daha paylaşayım da konuyu kapatayım, yanlış hatırlamıyorsam şöyle bir şeydi:

“Eğer birisi size parmağıyla güneşi gösterdiğinde parmağa bakıyorsanız ahmaksınız demektir. Güneşe bakıyorsanız yine ahmaksınızdır. Önemli olan parmakla güneş arasındaki kuşu görebilmektir.”

 

IMG_8555

 

Kentin kendine özgü hoş bir mutfağı var. Ama en çok ilgimi çeken simit olmuştu. Kentin ana caddesinde tezgah açıp cigaralık satan esnaf bile bana bu kadar ilginç gelmemişti. Kentin mezarlığı da görülmeye değer.

San Cristobal’in yakınlarındaki köylere, dağlara ve Canyon del Sumidero’ya günlük turlar düzenleniyor.

 

IMG_8557
IMG_8565

 

PALENQUE 

Buraya direk gelerek bok yemişim. Halbuki San Critobal’den Agua Azul’a gidip oradan Palenque’e (palenk diye okunuyor) geçsem daha mantıklı olacakmış. Zira mavi su anlamına gelen ve bir sürü şelaleden oluşan Agua Azul’de çok daha uzun zaman geçirmek daha hoş olabilirmiş. Bense uzunca bir gece yolculuğundan sonra Palenque’e varıp orada bulduğum bir turla gerisin geriye kat ederek şelaleleri ziyaret etmiştim. Eh, tur olunca da zaman kısıtlaması oluyor.

 

IMG_8659
IMG_8646

Agua Azul ve Palenque Antik Kenti

 

Antik kent ise hiç fena değil. Ama belli bir süre sonra sıkmaya başlıyor, hatta o derece ki Chicken Itza’yı görmesem de olur diyorum ve orayı pas geçiyorum. Palenque yeni yerleşiminde ise gerçekten hiç bir şey yok. Aman gitmeyin.

 

MERİDA

Merida’nın en güzel yanı kent dışındaki cenoteleri. İspanyolcada senote diye okunan kelime Yukatan Maya dilindeki ‘tsenot’tan geliyor. Genelde çökme yoluyla açılan ve içerisinde tatlı su olan bu mağara veya mağramsı yapılarda antik Maya zamanında bazen kurban törenleri de yapılırmış. Büyük olasılıkla İspanyol işgalcilerine ilham veren gençlik pınarı efsanesine de kaynaklık etmiştir. 

 

IMG_8686
IMG_8703
IMG_8730

 

Merida merkezden Cuzama veya Homun’a kalkan dolmuşa biniyorum. İndiğimde anında peydah olan tuktukçu ile anlaşıyorum. Beni beş farklı cenoteye götürüyor. Her giriş için ayrı fiyatlar var, hepsinin şekli ve raconu farklı. Bunların kimisi atıl, kimisi ise turistik tesis olmuş. Fiyatlar fakir olan bu bölgede oldukça makul. 

 

TULUM

Aşırı turistik ve kalabalık olduğu için bana pek de çekici gelmiyor. Cenote girişleri burada çok pahalı. Bazılarında scuba dalışları yapılabiliyormuş ki onların fiyatları iyice uçmuş. Burada en çok hoşuma giden oldukça makul fiyatlarla nefis deniz ürünleri yapan El Camello. Balığından ahtapotuna denizden gelen müthiş lezzetler yerleşimin dışındaki bu salaş ve kalabalık yerel restorantta mevcut.

 

IMG_8733
IMG_8738

 

CHETUMAL

Buraya Belize’ye giden su taksisine binmek için geliyorum (Bkz. Saçma Sapan Gemi Yolculukları IV). Su taksisinin kalkmasına saatler var.

 

IMG_8748
IMG_8742
IMG_8749

Chetumal Limanı, Maya Tanrıları Xamanek ve Itzamna

 

Boş boş oturmak yerine karnımı doyurmanın daha iyi bir fikir olduğunu düşünüp Marisquera El Taco Loco adında bir restoranta gidiyorum. Burası da yalnızca deniz ürünleri servis eden bir yer. Karışık ceviche sipariş ediyorum. Dünyada Peru ulusal yemeği olarak bilinen ceviche (seviçe) fileto balık, karides veya ahtapot parçalarının misket limonunun suyunda pişirilmesi ile hazırlanan bir yemek veya mezedir. Ceviche, Şili ülkesi tarafından da sahiplenilmekle beraber, hemen hemen tüm Orta Amerika ülkelerinde değişik biçimlerde yapılmaktadır. Peru cevichesinde genelde kırmızı soğan, kişniş ve sarımsak olmasına karşın Meksika’da yapılanlarda tıpkı Panama veya Nikaragua’daki gibi kişniş kullanımı şefin tercihine bağlıdır. Hatta bu yemeğin soğansız, yalnızca biberle yapılanına bile rastadığımı söyleyebilirim. 

 

IMG_8739

 

Bizde de kıyı yörelerimizde adsız olarak buna benzer meze türlerine rastlamak mümkün. Kimisi çiğ balığın limon suyunda, kimisi sirkede veya limon suyu ve zeytinyağında bekletilmesi ile yapılıyor. Balık turşusu diye adlandırıldıkları da oluyor.

Karnımız mı acıktı ne? Yazının sonunda sizlerle kendi sevice tarifimi paylaşayım:

200 gram küp biçiminde doğranmış taze balık filetosu (levrek, mezgit vs., ahtapot veya bütün olarak minik karides), bir adet ince kıyılmış küçük kırmızı soğan, misket limonu (limon da olur) suyu, 4 diş dövülmüş sarımsak, bir adet ince doğranmış kırmızı cin biber.

Balık, soğan, biber ve sarımsakları hırpalamadan karıştırdıktan sonra kapaklı bir kaba koyuyoruz (isteğe göre kişniş de eklenebilir). Üzerini kaplayacak şekilde limon suyunu karışıma ekleyip, kabı kapattıktan sonra buzdolabına koyuyoruz. 1 ila 4 saat arasında bekleyen seviçemiz hazır. Limon suyunu süzdükten sonra tabağa koyduğumuz seviçenin üzerine zeytinyağı ekleyerek daha leziz bir hale getirebilirsiniz.

Ziyade olsun.

 

NİKARAGUA

Leon kenti Guetamala’dan direk gelen otobüslerin son durağı. Kente gelen yabancıların büyük çoğunluğu El Salvador ve Honduras’ı pas geçerek gelen sörfçüler. Leon’da kalıp yakınlardaki Las Peñitas’a sörf yapmaya gidiyorlar. Bense El Salvador ve Honduras’a uğramış ve buraya Tegucigalpa’dan bin bir güçlükle gelmiştim. Amacım Managua üzerinden Granada’ya geçmek. Leon’da iyi insanlar dışında pek bir şey yok, tipik İspanyol koloni mimarisine sahip bir kent.

Leon’dan Managua’ya gitmek için bindiğim minibüs aniden duruyor. Şoför dışarı çıkıp arka bagajı açıyor ve akabinde açılan bagaj kapağına tırmanıp ücretleri toplamaya başlıyor. Bagajdan para toplamak ha: dahiyane! Ücret 71 Cordobaymış. 100 Cordoba uzatıyorum, şoför bozuğu olmadığı için tabii ki benden bir Cordoba istiyor. Bende de bozuk yok ama yanımdaki kadın yardımcı olmak için bir Cordobayı adama takdim ediyor, onca yoksulluğa karşın.

 

 

Ülkede yer yer sefalete varan yoksulluğun nedenini kısaca ABD diye özetleyebiliriz. 1920-30’larda Sandino önderliğinde ABD’ye karşı yürütülen gerilla mücadelesi ne yazık ki bağımsızlığı değil, Ulusal Muhafızlar denilen silahlı sağ örgütlenmeyle beraber Samoza diktatörlüğünü getirmişti. Kendisine Sandinistalar diyen ve tıpkı adını aldıkları kişi gibi, 1970’lerde diktatörlüğe karşı gerilla mücadelesi sürdüren FSLN ise 1979’da diktatörlüğü yıkmayı başarmıştı. Ancak sosyalist FSLN’nin başlattığı devrim, 1990 yılında ABD’nin kurduğu kontra gerilla örgütünün başlattığı iç savaş neticesinde yarıda kalmıştı. Karşı devrimci süreç 2017’ye kadar devam etti. O yıl FSLN önderi Ortega, bu kez seçimle tekrar iktidara geldi. Ne var ki bu sefer de artan yolsuzluğun önüne geçmeyi başaramadılar ve Sandinistaların da yolsuzluğa bizzat katılımları, fakir halkı daha da yoksullaştırdı. (Ortega’nın yaptığı en kötü icraatlardan biri ise kürtajı yeniden yasaklamak olmuştur. Hastalıklı Katolik kafasının ürünü olan kürtaj yasağı, Latin Amerika’nın kanayan bir yarasıdır.) 

 

IMG_9181

 

Nikaragua’nın Pasifik sahilleri, özellikle ABD’den gelen sörfçülerin uğrak noktaları haline gelmiş. Ülkenin güvenli olmadığı iddia edilse de ben sıkıntılı bir duruma tanık olmadım. Mamafih, en çok gıcık kaptığım husus turistik yerlerdeki para biriminin ABD doları olmasıydı. Hatta bir iki kez sinirlenmiştim esnafa: ‘kardeşim sizin para biriminiz Cordoba değil mi?’ diye. Yanıt ‘ama yankiler anlamıyor.’ Ulan kaçıncı yüzyıldayız, hesap makinesi diye bir şey var telefonlarda. Dolar-Cordoba arası kur farkından bayağı bir kazıklandım, cebimde nedense her daim Cordoba tuttuğumdan.

Ülkenin pek gidilmeyen ve daha fakir olan Kuzey-Doğu bölgesinde ise melez Miskito halkı ile diğer melez bir halk olan Garifunalar var. Garifunalar, Afrika ve Avrupa kökenliler ile yerli halkın karışımı olan siyahi bir halk, konuştukları dil ise yerli Arawak dilinin bir dialekti. Bir yerli dili olan Miskitoca konuşan halk da yine yerlilerle Afrika kökenlilerin karışımı.

 

Miskito

Miskitolar

 

Granada kayda değer bir kent. Cocibolca Gölünün kıyısına konuşlanmış, yine kolonyal mimariye sahip. Yeme içme olanaklarının çeşitliliğinin yanı sıra kentin arka mahallelerinde oldukça ucuza sokak yemeği yapanlar da var. 

 

IMG_9235

 

Yürüme mesafesinde olan göl kıyısındaki bir çok eğlence mekanının yanı sıra küçük tekne turları da düzenleniyor. Etrafta görülecek bir sürü adacık ve enfes manzaralar mevcut.

 

IMG_9227

 

Burada bir süre takıldıktan sonra göldeki ünlü Ometepe Adasına gitmek için yola çıkıyorum. Oldukça pahalı olan shuttle türü minibüsler yerine tavuklu otobüs diye tabir edilen, halkın kullandığı otobüsleri tercih ediyorum. Ve ayarladığım gibi feribota tam zamanında ulaşmama karşın dışarıdaki Bekçi Murtazalar bilet satışı durdu bahanesiyle beni içeriye almıyorlar. Halbuki bir sonraki feribota bindiğimde görüyorum ki içeride bilet satışı varmış. Geri kalmış ülkenin geri kalmış bekçileri. Zaten bekçi ve zihniyeti, geri kalmış ülkeler dışında başka nerede var ki?

 

IMG_9245
IMG_9253

 

Ada, iki tane volkanın etrafında oluşmuş iki dairenin birleşimi gibi. Feribottan inince derhal otobüse biniyorum ve adanın haritada daha sakin gibi görünen diğer tarafına geçiyorum. Zira biraz huzur ve sükunet peşindeyim. Otobüste yanıma Arjantinli bir çift oturuyor. Aynı hostele gittiğimizi fark edip ahbap oluyoruz. Bir yıldır beraber Amerika kıtasını geziyorlarmış, tam bir yıl! Zaten birbirlerine mesafeli durmalarından da belli oluyordu gerçi ama…

Balgüe (İspanyolcada ü harfi, a ve e harflerinden önce okunması gereken u harfini belirlemek için kullanılır, normalde a ve e harflerinden önce yazılan u harfi okunmaz) gerçekten de oldukça küçük bir yerleşim. Kısa bir yürüyüşle köyün hemen her yerini keşfetmek mümkün. Bu kadar küçük olmasına karşın yerin oldukça kozmopolit olduğunu söyleyebilirim. Kaldığım hosteli işletlenler İspanyol-İtalyan bir çift, sürekli takılmaya başladığım mekanda orada yıllardır yaşayan bir başka müdavim İtalyan ve mekanın sahibi Arjantinli bir anarşist.

 

IMG_9331

 

Adanın geri kalanını keşfetmek için bir tane ATV kiralıyorum. Adanın yollarının düz olduğunu düşünmüştüm, yanılmışım. Balgüe’den El Corozal tarafına giderken devasa bir yokuş ve berbat bir yol karşılıyor beni. Bu arada, daha önce kiraladığım bütün ATV’ler gibi bunda da bir arıza peydah oluyor: Yokuş aşağı inerken aracın stop etmesi! Neyse ki bu durumlara şerbetliyim de aracı tekrar çalıştırmayı başarıyorum. Bu şekilde dur kalk yapa yapa adayı turluyorum. Ama siz siz olun, eğer ATV tecrübeniz yoksa bu işe kalkışmayın derim. Altagarcia ve Mogagalpa arası yol tam bir felaketti. Adada görülmeye değer San Ramon şelalesinin iniş yolu ise ölümcüldü desem yeridir. Ojo de Agua da uğranılması gereken bir başka güzellik. Yanınıza romunuzu filan almayı unutmayın.

 

IMG_9326

Ojo de Agua

 

Adada at turu yapmak da ilginç bir fikir. Diğeri ise yanardağ tırmanışı. El Salvador yazımda yanardağa tırmanma taraftarı olmadığımı söylemiştim ama nedense bir ara gaza geliyorum ve Volcan Concepcion’a çıkıveriyorum. Açıkçası zul-zulüm bir tırmanış bu. Yağmur mevsiminde olduğumdan volkanın zirvesi bulutla kaplı, üstelik dağ da ince ince tüttüğünden zirvede göz gözü görmüyor. Islanmak da işin cabası. Aman her neyse, millet sorarsa bundan böyle gönül rahatlığıyla yanardağ tırmanışının gereksizliğini dile getirebilirim.

 

IMG_9289
kapak

***

Nikargua’yla ilgili bir başka ilginç husus ülkede futbolun oldukça geri olması. Dünya Kupası’na tarihleri boyunca katılamamışlar, CONCACAF’ta da berbat bir performansları var. Buna karşın beysbol en popüler spor. Dünya Kupasında, sonuncusunu 1990’da oynadıkları beş final maçı mevcut (ne var ki hepsini kaybetmiş ve ikinci olmuşlar).

***

El Güegüense denilen geleneksel  müzikalleri çok ilginç. 16. yüzyıldan beri sahnelenen oyunlar bölgenin en eski yerli tiyatro geleneklerinden kabul ediliyor. Adını Nahuatl dilinde yaşlı/bilge adam anlamına gelen ‘huehue’den alan oyunda üçü Mesitzo olan on dört karakter bulunuyor. Nahuatl ve İspanyolca olarak oynanan oyun 2005 yılında UNESCO tarafından Dünyanın yazılı olmayan kültürel mirasına dahil edilmiş.

 

 

Ülkenin milli yemeği kırmızı fasulye ve pirinçten oluşan ‘gallo pinto’dur. Ülkede tavuk tüketimi çok yaygındır. Gerçi Nikaragua kobay farelerinin yenmesi ile ünlenmiş. Bunun yanı sıra mutfaklarında tapir, kaplumbağa yumurtası, boa yılanı, iguana ve armadillo da bulunmasına karşın artık bunların tüketimi sınırlandırılmış veya yalnızca paralı turiste hitap eden yerlerde bulunmaktadır.

 

IMG_9335

Sol üstteki pirinçli fasulye (kahvaltıda bile veriyorlar)

 

Kosta Rika’ya geçmeden önce bir gece de San Juan del Sur’da kalayım diyorum. Sörfçü mekanı olan bu kentte gerçekten hiç bir bok yok. Zaten mevsim de iyice patlamış, sörfçüler de kaçmış doğal olarak. Belki hava iyi olsa ortam da hoş olabilirdi.

 

IMG_9344

 

Sabah iki otobüsle sınıra varıyorum. Girişte 12 ABD doları bayılmıştım (aslında 15 dolar vermiştim, üstünü ‘bozuk yok’ diyerek vermemişlerdi). Çıkışta bir miktar Cordoba verip çıkış pulu alıyorum. Ortalıkta pek kimse yok. Görevli pasaportumu alıp evirip çevirmeye başlıyor. Nerelere gittiğimi filan soruyor. Sakince yanıtlıyorum. Sonra pasaportu alıp bir kapıdan içeriye giriyor ve bana kenarda beklememi söylüyor. “Ne iş?” diye soruyorum, “sıkıntı yok sadece kayıt etmemiz gerek” diye yanıtlıyor. Sakince beklemeye başlıyorum. Bu arada gelen geçiyor, kimseyi beklettikleri filan yok, tekrar gidiyorum bunun yanına “neler oluyor?” diye, memur gayet kibarca “birazdan biter” diye yanıtlıyor. Bir beş dakika daha bekledikten sonra patlıyorum artık. Gişeye gidip öfkeyle: “Bütün bunları bende Türkiye pasaportu var diye mi yapıyorsunuz kardeşim?!” diyince adamın yüzü değişiyor. Sonra içeriye gidip pasaportumla geliyor ve pasaportu bana vermeden çıkış için 70 Cordoba istiyor, 200 uzatıyorum. Pasaportu veriyor ama para üstünü vermiyor. “Paranın üstü nerede?” diyorum sertçe, “git bozdur getir” diyor pasaportumu geri alarak. Artık aramızda nezaket filan kalmadı. İlk girişte beni yolan teyzeye gidiyorum, “bozuk yok” diyor. Hepinize lanet olsun diyerek gidip 200 Cordobayı görevliye atıp pasaportumu alıyor ve çıkıyorum.

Bu tatsız durum ülkeyle ilgili bütün güzel hislerimin içine ediyor, ama beni asıl düşündüren bizdeki pasaportun nasıl bu kadar müptezel hale getirildiği.

Sanırım komple müptezelleştik, o ayrı.

 

Notlar, okumalar:

Sandinista hareketiyle ilgili güzel bir özet: 

https://www.gazeteduvar.com.tr/dunya-forum/2018/06/17/dunya-forum-sandinista-devrimi-ve-nikaraguanin-bitmeyen-savasi/

Bu da neden yanardağa çıkmamalı haberi:

https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-50728115

 

SAÇMA SAPAN GEMİ YOLCULUKLARI IV

PUSAN-OSAKA GEMİSİ (G. KORE-JAPONYA)

Uzun yıllar önce, Güney Kore’deki Suwon kentinde yaşayan kadim dostum Gökay’ın yanında pineklerken, bir ara bu pinekleme işine bir son verip artık aksiyona geçme zamanının geldiğini, kanlanan bitlerim dillendirmeye başlamıştı. Pusan kentinden Osaka’ya doğru gemi seferlerinin olduğunu öğrenip buraya kadar gelmişken Japonya’ya da bir uğrayayım diyerek yola düşmüştüm.

Uğramak öyle kolay olmuyormuş meğerse. Pusan’a vardığımda bilet alırken gemi yolculuğunun 18 saat kadar sürdüğü bilgisini alıyorum (o zamanlar internet filan yok tabii, olsa da Korece burada). Yine de bileti alıp gemiye biniyorum, gemi yola çıkıyor (vooot!). 

 

 

Bira içmeyi henüz bırakmadığım zamanlardı ve özellikle Japon biralarının hastasıydım. Kore biralarının tadı ise bana oldukça kötü gelmişti. “Madem Japonya’ya giden gemideyiz, şuradan bir Sapporo filan alayım da midemiz bayram etsin” diyorum kendi kendime, “hem yolculuk şenlenir.” Yanımda yalnızca Kore parası olan won var doğal olarak. Geminin barına gidip göstererek bir tane Japon birası istiyorum. Zira kimse İngilizce filan bilmiyor. Tarzanca açıklamalardan anladığım kadarıyla Kore parası ile sadece Kore birası alınabiliyormuş. Kredi kartı ise geçmiyor. Lan bu nasıl iştir?

Uzak doğulular çok cana yakın ve yardımseverdir, hemen bir iki genç bana yardım ediyor ve bir tane içecek makinasının yanına götürüyor. Gerçekten de aletin içinde Japon birası var ama şu işe bakın ki alet sadece Japon yeni ile çalışıyor! Yüce rabbim sabrımı mı sınıyor ne?!

 

S7300460

Gemide türlü türlü oyunlar

 

Yeniden kös kös bara gidiyorum, Kore wonumu Japon yeni ile değiştirebilir miyim veya böyle bir yer var mı diye sormak için. Değiştiremiyorlarmış. Ancak iyi bir haber veriyorlar (nasıl anladıysam onu?): Kore kara sularından çıktığımız zaman Japon birasını Kore wonuyla almam olasıymış. Sanırım bana kafayı yedirmeye çalışıyorlar.

Bu içler acısı halimi gören bir başka eleman bendeki Kore wonunu Japon yeni ile değiştiriyor ve ben de nihayet Sapporoya, Asahiye kavuşuyorum.

Tatlı son.

 

S7300461

Gemide türlü türlü şaklabanlıklar

 

CHETUMAL-CAYE CAULKER SU TAKSİSİ (MEKSİKA-BELİZE)

Aslında Meksika’dan Belize’ye otobüsle geçmeyi planlıyordum ki internette dolanırken Meksika çıkış harcı ile ilgili bir sürü kafa karıştırıcı şey okuduktan sonra bir tane gezi forumunda gözüme Chetumal’den kalkıp Caye Caulker’a giden su taksisi (water taxi) hattı ile ilgili bir tartışma takılıyor. Okuyunca öğreniyorum ki su yolunu kullanırsam Meksika karayolu çıkış harcından da kurtulmam mümkün oluyormuş. Gerçi havayoluyla gelenler bu vergiden muaf diye biliyordum. Girişte herkese verilen ve çıkışa kadar muhafaza edilmesi gereken gümrük kartlarında da zaten havayolu ile girdiğiniz yazıyor. Ama bir şekilde karayolu çıkışlarında ekstradan geliş biletinizi filan ibra etmeniz isteniyormuş. İspatlayamayanlar çıkış vergisi ödemek zorunda kalıyor ve sınır kapısında uzun süre beklemeler oluyormuş diye söylentiler de o sıralar kulağıma çalınmıştı.

Chetumal otobüs terminali çıkışında hemen taksiler dadanıyor. Liman ne kadar diye soruyorum 200 peso diyor, heriflere pis pis bakıp yürümeye başlıyorum, önce 150 sonra 100’e iniyor ücret. Şunu yapmayın kardeşim, yap-ma-yın! Bu tür taksiciler sanırım aynı anadan doğma ki o da hepimizin malumu.

 

IMG_8740

 

35 derece sıcaklıkta bir süre yürüdükten sonra bir tane otobüs durağına ulaşıyorum. Durakta hiç bir bilgilendirme yazısı yok elbette ki. Neyse ki gençten biri damlıyor da ona soruyorum hangi otobüse binmem gerek diye. Oğlan “abi taksi tutsana” diyor, “30 peso anca yazar.” Gerçekten de çevirdiğim ilk taksi ile 25 pesoya anlaşıp limana varıyorum. 

IMG_8758
IMG_8755

 

Belize biletini nedense ABD doları üzerinden satıyorlar, peso ile ödeme yapmak isterseniz feci bir kur farkı uyguluyorlar. Gümrük işlemi çok hızlı bir şekilde bitiyor sonra itli köpekli polisler gelip çantaları kokluyor filan derken tekneye doluşuyoruz.

IMG_8757

 

İçgüdüsel bir biçimde gidip arkaya oturuyorum. Milet de sağlı sollu ama dağınık bir biçimde oturmaya çalışırken görevli eleman gelip herkesin arkaya doğru oturmasını istiyor, benim yanıma da bir çifti yolluyor, ortam zaten sıcak ve nemden vıcık vıcığız, dolayısıyla hemen arıza çıkartıyorum: “kardeşim bu ne lan göt göte?! Üstelik teknenin bir tarafında daha çok insan var.” 

Eleman “böyle olması gerekiyor” diyor. Öne gidip bunun yanına oturuyorum. “Aman abi,” diyor “burası fena zıplatır. İstersen git şu araya otur.” Sonra da açıklama yapıyor, dalgalar sağdan geldiği için takla atmaya karşı bir kısım insanı öyle oturtmuş filan. 

 

 

Yola çıkınca elemanın haklılığı ortaya çıkıyor. Bu meret 60 km hızla mı ne gidiyor. Zıp zıp zıplıyoruz resmen. Olan da en çok en önde hıyar gibi oturan bendenize oluyor tabii ki. Bakıyorum bizim eleman yatay pozisyona geçiyor, ben de uzanıyorum. 

Atalarımız ‘su testisi su yolunda kırılır’ demiş, benim testisler de su taksisinde kırılıyor resmen. 

Tatsız son.

  

BANDER ABBAS-KEŞM-HÜRMÜZ (İRAN)

Hürmüz adasına gitmek üzere Tahran’dan Bander Abbas’a uçakla geçtikten sonra kentteki limana varıyorum. Hesapta çok az bir süre bekleyip Hürmüz’e giden tekneye binecektim. Ne var ki internet üzerinde bulduğum tarife yanlış çıkıyor ve kafeyi geçtim doğru dürüst bekleme yeri bile olmayan limanda saatlerce beklemektense çok daha erken kalkan, Keşm adasına giden feribota binmeye karar veriyorum. Tabii binmeden önce de sefer saatlerini gişedeki görevliye güzelce yazdırıyorum. Dolayısıyla Keşm’den Hürmüz’e geçişim de rahat oluyor, saatinde limana git, biletini al, tekneye bin.

Ne var ki geri dönüşte, Hürmüz-Bander Abbas teknesine binmek için daha önceki tecrübelerin verdiği rahatlıkla gitmek az daha götümde patlıyor. Hostelde tanıştığım İtalyan Estrella ile sallana sallana limana gidiyoruz. Kapıda bulunan gişedeki görevli bize bilet satmak yerine biletimizi sorunca kalakalıyoruz. Meğerse biletler sadece ve sadece merkez ofiste satılıyormuş! Teknenin kalkmasına sadece 15 dakika var, merkez uzakta kaldı ve bu, günün son teknesi.

 

IMG_5786 2

 

Neyse ki İran’dayız da kapıda bekleyen diğer görevli bize yardımcı olacağını söylüyor. İran’da yabancıları aşırı bir biçimde seviliyor, ne var ki şunu da samimiyetle dile getireyim açık tenli, sarışın filansanız daha da seviliyorsunuz. Kısacası yanımdaki sarışın arkadaşım olmasaydı bana çok da yardımcı olmayabilirlerdi sanki, bilemiyorum.

Çantaları Estrella beklerken ben adamın motosikletine atlıyorum ve bilet ofisine gidiyoruz, tabii ki sıra var. Gerilim dolu dakikalardan sonra biletleri alıp döndüğümüzde teknenin kalkmasına sadece bir dakika var. Bu arada kapılar kapanmış ve kapının önünde birikmiş insanlar var, bağırıp çağırıyorlar. Gişe görevlisi sadece bizi içeri alınca kalabalık iyice coşuyor. Görevliler kalabalığı sakinleştirmeye çalışırken biz koşarak tekneye biniyoruz.

Son saniyede adadan kalkan son tekneyi de bu şekilde yakalıyoruz. Estrella’ya dönüp “hostelin sahipleri bize bunu niye söylemedi?” diye soruyorum. Önce birbirimize bakıp sonra aynı anda “s...in hippileri!” diye küfrü basıyoruz.

Heyecanlı ve hezeyanlı son.

 

HELSİNKİ (FİNLANDİYA)

Ziyaretine gittiğim eski dostum Aytaç bana ‘boat show mu, sal yarışması mı bir şey varmış, akalım mı?’ diyor. ‘Akmazsak adam değiliz’ diye yanıtlıyorum. Eğlencedir, aksiyondur, gittiğin yerlerde olaylara bodoslama dalmazsan olmaz. Kaljakellunta denilen ‘yüzen bira festivali’ Helsinki’nin biraz dışında gerçekleşiyormuş. Herkes bir tane şişme bot veya kendisinin yaptığı salı alıp nehrin bir noktasından saat on gibi yolculuğa başlıyor. Saatler sürecek olan yolculuk boyunca da yanına yiyeceğini suyunu ve en önemlisi biranı/içkini alman icap ediyormuş.

 

https://www.kaljakellunta.org/en/kaljakellunta

 

Bizse uyanıklık yapıp öğle saatlerinde nehrin ortalarına gidiyoruz (botumuz filan da yok niyeyse). Orada bulduğumuz bir tane iskeleye konuşlanıp Aytaç birasını ben de viskimi açıyorum, bu şekilde piizlenerek gelene geçene bakıyoruz. Millet suyun içinde olmasına karşın sıcağın altında telef olmuş resmen. E tabii bunların durumu bize, kenarda oturduğumuzdan oldukça eğlenceli geliyor: “Bababa, tiplere bak, pörsümüz tospa kafası gibi olmuş bebeler, hehe” gibi hiç de hoş olmayan yorumlarla milletle taşak geçiyoruz. Gerçekten çok ayıp bu tür davranışlar. 

Neyse, biz kenarda makara yaparken bir tane ufak bot kenara çekiyor. Botun sahibi botu iskeleye çıkarmaya çalışırken Aytaç buna “devam etmeyecek misiniz?” diye soruyor. Elemanın olumsuz yanıtı karşısında botu ne yapacakları sorusuna verdikleri yanıt geri götürecekleri. Bot oldukça uyduruk, Aytaç “yahu ne gerek var, kaça almıştın sen bunu?” diye soruyor tekrar. Al yirmi avro ver botu filan derken bir anda bizim de bir botumuz oluyor. Botu suya geri attığımız gibi anında yarışmaya dahil oluyoruz.

 

13872756_10209946253831522_6482599913728577203_n 2

Olm bot su mu alıyo ne?- Bişi olmaz kanka.

 

Botumuz göt kadar olduğu için mi yoksa biz mi kullanmayı bilmiyoruz orası müphem, önce bir süre salak gibi fır fır dönüyoruz kendi eksenimiz etrafında. Sonra alışıp yavaş yavaş ilerlemeye başlıyoruz. Bir yandan içip, bir yandan kah kürek çekiyor, kah kendimizi dalgalara bırakıyoruz. Diğer bir yandan da botlarıyla yanımızda beliren iki tane kıza yazmaya başlıyoruz inceden. 

Bir süre sonra kafamız mı güzel oluyor, güneş mi çarpıyor tam bilemiyorum ama durup durup düşmeye başlıyoruz bottan (bot hava kaçırıyor da olabilir bak şu anda aklıma geldi). Eğleniyoruz eğlenmesine ama sanırım bizi izleyenler daha çok eğleniyor olmalı, ortamın maskarası oluyoruz resmen (sen misin elalemle dalga geçen). Düşünce bota çıkamıyoruz, bot ters dönüyor, botu çevir derken yine yuvarlan, kısacası tam bir rezillik.

 

IMG_6022 2

 

Artık halimize mi acıdılar yoksa teknelerine tayfa mı lazımmış tam bilemiyorum ama bizi bu zulümden kocaman bir sal ve bir grup genç gelip kurtarıyor. El verip bizi sala çekiyor, botumuzu da bağlıyorlar. Eh biz de eşek değiliz, kürek çekmede elemanlara yardımcı oluyoruz. Bu şekilde bitiş noktasına ulaşmayı başarıyoruz, yoksa zinhar ulaşamaz yolda telef olurduk gibime geliyor. Kızları da kaybettik gitti o ayrı.

Didaktik son.

 

HELSİNKİ-TALİNN GEMİSİ (FİNLANDİYA-ESTONYA)

Bu hatın adı aslında alkol hattı olmalıymış. Finliler Talinn gemilerini genelde ucuz içki içmek ve/ya almak için kullanır. Finlandiya’da fiyatları el yakan içkiler gemilerde veya Estonya’da çok daha ucuzdur. Finliler alkol tüketimi konusunda Ruslardan bile beter olduklarından, haftada bir kez bile Talinn’e gitseler ev ekonomilerinde büyük bir tasarruf yaptıkları rahatlıkla söylenebilir. 

Aytaç “perşembe günkü Talinn gemisinde on avroya kamara var alayım mı?” diye soruyor “Kelle başı on avro ha, al tabii, çok ucuzmuş.” diye yanıtlıyorum. “Yok be olum, kamara on avro, kamara kapatıyoruz!” diye müjdeyi veriyor. “Ama kamara dört kişilik, biz de sap gibi gitmeyelim” diyerek bir tane Etiyoplalı kız arkadaşı mı ne varmış onu davet ediyor. O da başka bir kız arkadaşını daha getiriyor derken gemiye biniyoruz.

 

5.5

 

Geminin içinde konserler ve gösterilerin olduğu büyük alanlar var. Her katta bar, restoran bulmak mümkün. Gemi Finlandiya karasularından çıktığında millet hemen duty free dükkanına doluşup alkol satın almaya başlıyor. Kısacası ortam, sabaha kadar dans ortamı. Biraz orada iç, biraz burada iç derken zaman alkol gibi geçiyor. Kafam nal gibi oluyor resmen.

Öyle olunca kamarada biraz dinlenelim diye otururken (içerken) bir ara gaza geliyor ve akabinde Ankara oyun havalarını koyup oynamaya başlıyoruz. Kızlar da bu ilginç dans türüne ilgi gösterip öğrenmeye çalışıyor. Aytaç bir süre sonra artık kendi içinde bir aydınlanma mı yaşıyor ne yaşıyorsa, bana dönüp “birader biz burada napıyoruz yahu?” diye soruyor. 

Önümde çekirge oynamaya çalışan kızlara mal mal bakıp sonra Aytaç’a dönüyorum: “İşin bir de şu boyutu var kardeş. Dünyada kaç kişi, Estonya’ya giden bir geminin içinde Ankaralı oyun havaları eşliğinde Afrikalı kızlarla dans etmiştir ki?” 

Kısacası dünya barış ve kardeşlik duvarına eklenecek bir tuğla da bizden gelsin, var mı ötesi?

Bir tuhaf son.

 

Terms & Conditions  |  Privacy Policy

Gezenti 2018 © All Rights Reserved