Dakka bir gol bir. Jose Marti Havalimanı’nda pasaport kontrolünde yine beni kenara ayırıyorlar. Bu seferki hikaye de pasaportumun yepyeni olmasından mütevellittir herhalde diye düşünüyorum beklerken. Halbuki Ankara’daki elçilikte vizeyi verirlerken  eski pasaportunuzu da götürün diye bir uyarıda bulunmamışlardı,. Nitekim genç polis komiseri eski pasaportumun yanımda olup olmadığını soruyor. ‘Yahu neden taşıyayım ki?’ diye yanıtlıyorum basitçe. Sonra ne iş yaptığımı soruyor, yanıtıma müteakip ‘Küba’ya hoşgeldin’ diyor.

Havalimanından kente belediye otobüsü ile ulaşımın çok ama çok zor olduğunu okumuştum, bütün forumlarda ‘seve seve taksi tutmalısınız’ yazıyordu. Oradaki görevlilere: ‘taksi için para değiştirmem gerekir mi?’ diye soruyorum, gerek olmadığını söylüyorlar. ‘Kentte değiştir böylece komisyon da ödemezsin. Taksiye de avro olarak ödeme yap.’ Taksi fiyatı sabit: 25 avro! 12 km yol için sert meblağ ama bu daha bir başlangıçmış meğerse.

 
gettyimages-99646616-640x640

2011’de koyulmuş

Kente doğru yol alırken taksici ile laflıyoruz. Kalacağım yer Devrim Meydanına (Plaza de la Revolucion) oldukça yakın. Gözüme ışıklı Che Guevara ve Camilo Cienfuegos siluetleri çarpıyor. Kimse fotoğrafını çekmediğinden midir nedir, Cienfuegos’u göreceğimi beklemiyordum, şoföre soruyorum ‘Burada Cienfuegos var mıydı önceden?’ Şaşırıyor: ‘Sen nereden biliyorsun Cienfuegos’u?!! Bütün yabancılar Che’yi bilir ama kimse onu tanımaz!’

Cienfuegos, kısaca söyleyecek olursak, Batista güçlerine karşı çarpışan Fidel’in ordusundaki en önemli komutandı. Ama Küba’nın tam bağımsızlığını istemesi dışında kendini belli eden herhangi bir politik çizgisi yoktu. Keza gerillalar iktidarı aldıktan sonra muhaliflerin şiddet yoluyla cezalandırılmalarına karşı çıkmıştı. Raul daha çok arka planda kalmayı sevdiğinden ve Che de Arjantinli olduğundan Küba halkı en çok bu neşeli, gece hayatını ve eğlenmeyi seven genç komutana sempati duymuştu. Öyle ki popülaritesi Fidel’le kıyaslanıyordu. 

 

Castro-huber-matos-camilo-cienfuegos

Üçü bir arada: Cienfuegos, Fidel ve Matos

Havana’yı aldıklarından sonra Camaguey Başkomutanı Huber Matos Fidel’e karşı muhalefet yapmaya başlamıştı. Fidel, Matos’un bir isyan çıkartacağından korkuyordu, dolayısıyla Cienfuegos’u Matos’u tutuklaması için görevlendirdi. Cienfuegos da Camaguey’e giderek Matos’u tutukladı (Matos 1979’a kadar 20 yıl boyunca hapis yatmıştır), ancak dönerken yolculuk yaptığı uçak Florida boğazı açıklarında kayboluyor ve bir daha Cienfuegos’tan haber alınamıyordu. Tüm hummalı aramalara rağmen uçağın parçası bile bulunamamıştı.

 
castro-matos_moderates_03.jpg__2000x1384_q85_crop_subsampling-2_upscale

Matos ve Fidel

Konuyla ilgili birçok spekülasyon mevcut. Hatta bir çok kişi tarafından Cienfuegos’un, Fidel tarafından düzenlenen bir komploya kurban gittiği bile söyleniyor. O sıralar Fidel Castro, kardeşi Raul veya Che’nin aksine komünist değil bilakis sol Kemalist çizgide CeHaPe’ye yakın bir görüşte gibiydi. Şaka bir yana Fidel, sanıyorum 1960’a kadar Küba’nın tam bağımsızlığını istemesi dışında sosyalizm/komünizm lafını ağzına almamıştı. Hatta Sierra Maestra dağlarından yaptıkları radyo yayınlarındaki propaganda konuşmalarında asla ABD karşıtı bir söylemde bulunmamış, iktidarı aldıktan sonra Eisenhower’le bile görüşmeye gitmiştir. Bu görüşme isteği Eisenhower kendisini kabul etmediği için gerçekleşmemiştir ama zamanın Başkan Yardımcısı Nixon, Fidel’i ağırlamıştır. Fidel ABD ziyareti boyunca verdiği demeçlerde ABD karşıtı olmadığını İngilizce olarak dile getirmişti ve bu ziyareti ABD ile iyi ilişkiler kurmak için yaptığını belirtmişti.

 

 

Ama fazla bir zaman geçmeden işler tersine döndü. Sosyalizmin ilanı, Füze Krizi, Domuzlar Körfezi ve elbette ki SSCB ile yakınlaşma oldukça hızlı bir biçimde ilerlemişti.

 

 

Bildiğimiz gibi birkaç istisna dışında sosyalist örgütlerde/devletlerde asıl belirleyici olan hep arka plandakiler olmuştu vitrindekiler değil. Arka plandaki en kızıl unsur da Raul Castro’dur.

 
Fidel Castro, Raul Castro

Ben demiyorum fotoğraf diyor!

Benim şahsi fikrim Küba Sosyalist Devrimi’nin 1959 yılında değil de (çoğunluğu sosyalist olmayan gerillaların Havana’ya girdiklerinde ilk yaptıkları parlamento binasına Küba bayrağı ve Jose Marti’nin portresini asmak olmuştu, Küba’nın Komünist Parti tarafından idaresi 1965’te başladı) uzun yıllara yayılan bir süreçte gerçekleştiği yönünde. Fidel’in gerilla savaşı verdiği sırada gazetelerde çıkan yazıları veya radyo konuşmaları (o zamana dek medya araçlarını bu kadar verimli kullanan bir lider görülmemişti) Küba halkını etkilese bile kentlerde toplu bir ayaklanmaya neden olmamıştı. ABD uzun zamandır rahatsız olduğu Batista’dan desteğini çekince toplam sayıları bini geçmeyen gerillaların sadece altı yüzü Havana’ya girmişti. Havana’da o sırada on beş binden fazla silahlı asker ve polis bulunmaktaydı. Ancak öyle ciddi bir çatışma bile olmamıştı çünkü onları idare eden kişi bir hafta kadar önce milyonlarca doları alıp ülkeden tüymüştü. Ülkedeki zenginler de o sırada bir tepki vermemiş, sonra onlar da birer birer kaçmıştı. 

march-2019-fidel-workers

Oraktır, çekiçtir, en olmadı bir çark filan olaydı ortamda.

İlginçtir, Batista kaçtığı zamana kadar sanki yüz yıldır Küba’yı diktatörlükle yönetiyordu gibi bir düşünce vardır ortalıkta. Aslında fakir bir çiftçi ailesinden gelen bu kara kuru adam, 1933’te gerçekleşen ve bir çavuşken başını çektiği ‘Çavuşlar Darbesi’nden Küba’nın en güçlü politik figürü olarak çıkmıştı. İlk kez 1940 yılında Küba’nın başkanı seçildiğinde içinde Komünist Parti’nin de olduğu Demokratik Sosyalist Koalisyon’un tam desteğini almıştı. 1944 yılına kadar Küba’da kadın haklarının iyileştirilmesi, iş gününün sekiz saate indirilmesi, sağlık reformu ve tıp eğitimi konusunda sayısız reformu gerçekleştirmiş ve sosyal bir devlet kurma yolunda büyük aşamalar kaydetmiştir. O yıllarda Küba ordusunda ve polis kuvvetlerinde ilk kez zenci ve melezler yüksek rütbeler almaya başlamıştı.  En önemli hamlesi ise 19. yüzyıl sonundaki ABD işgalinden bu yana Küba Anayasası’nda yer alan, ABD’nin Küba’ya doğrudan müdahale hakkını kaldırmasıydı. 

young-batista-1
bat2

Batista’nın kötü şöhreti iktidara ikinci kez, ancak bu kez askeri-diktatör olarak gelmesi ile başlıyor ve bu kötü şöhret ilk döneminde yaptığı iyi işleri bile unutturuyor. JFK bunu alenen dile getirmiş: “Fidel Castro’nun Sierra Maestra’da haklı bir şekilde adalet çağrısı yaptığı ve özellikle Küba’yı yolsuzluktan kurtarmak için yanıp tutuştuğunu ifade ettiği beyannameyi onaylıyorum. Hatta daha da ileri giderek şunu söylemek isterim: Batista, bir ölçüde Birleşik Devletler’in bazı günahlarının vücut bulmuş halidir. Şimdi bu günahların bedelini ödemeliyiz. Batista rejimi konusunda ilk Kübalı devrimcilerle aynı fikirdeyim. Bu son derece açık.”

Yani derin devlet Kennedy’yi boşuna öldürmemiş! Diyeceksiniz ki ‘Domuzlar Körfezi rezaleti JFK döneminde olmamış mıydı?’ Doğru ama bu Nixon’un Başkan Yardımcılığı yaparken planladığı bir harekattı. Nixon Başkanlık seçimini kaybedeceğini asla ve asla düşünmediğinden harekatı Pentagon’a kabul ettirmişti. Yani Miami’deki Kübalıların çıkartma yapmak için CIA tarafından eğitilmeleri ta Nixon döneminde başlamıştı. Beklenmedik bir şekilde Başkan seçilen JFK de Pentagon tarafından harekata onay vermesi için zorlanmıştı.

cropped_John_F_Kennedy_cigar

Rahmetlinin 1962 ambargosunu imzalamadan hemen önce 1200 tane Küba purosunu sakladığı söylenir.

Halkın içinden gelen fakir ve solcu bir askerin klişe bir hikaye gibi zengin ve faşist bir diktatöre dönüşmesi pek ilgi çekici gelmiyor tabii. Asıl ilginç olan, sonradan zengin olmuş bir şeker kamışı tüccarının kendi soyadını yıllarca vermediği gayri meşru oğlunun Cizvit okulunda yetiştirildikten sonra avukat çıkması, sonra maceracı bir gerilla mücadelesi verip yıllar içinde dünyanın en önemli komünist liderlerinden birisine dönüşmesidir sanırım. Demeçleri, aşkları, gelgitleri ile Fidel Castro 1976 yılına kadar Küba’da başbakanlık yapmış (gerillalar iktidarı ele geçirdikten sonraki ilk başbakan Jose Miro Cardona’ydı) daha sonra 2008 yılına kadar başkan koltuğunda oturmuştur (1959’dan sonraki ilk başkan çok kısa bir süreliğine Manuel Urrutia Lleo, ikincisi ise Fidel Castro yerini alana dek Osvaldo Dorticós Torrado idi). Yani, adamın aşığına: ‘Yo soy Cuba / ben Küba’yım’ demesi boşuna değilmiş.

marita lorenz

Marita Lorenz'in hayat hikayesini okumanız şiddetle tavsiye edilir.

 

Küba tarihi o kadar kaotik ve iç içe geçmiş ki kısaca değinelim derken derinlere doğru ilerlemeye başladık bile. Aman!

Günümüze dönecek olursak, Havana’nın genelinde çok acayip bir yoksulluk hakim. Tuttuğum odanın bulunduğu ev Vedado’da. Zamanında varlıklı ailelerin mekanıymış bu bölge. Evler çok odalı ve büyük. Demek ki burada oturanlar eski varlıklı ailelerden geliyor ya da devrim sonrasında buralara konuşlandırılmışlar. Ne olursa olsun son yıllarda bu büyük evlerdeki odalarını kiraya verebilenler aldıkları bir veya iki günlük kira ücreti ile bir aylık maaşlarının üzerinde bir kazanç elde edebiliyor. Yani kısacası evini kiralayanlar bir çeşit zengin sınıfını oluşturmaya başlamış bile. Diğer bir durumu iyi olan tayfa ise, zamanında Florida’ya kapağı atmış olanların akrabaları.

061617mariel_960x540

1970’lerin sonuna doğru ABD’nin Küba’yı kapalı bir diktatörlük olarak sürekli suçlaması ve 1980’de 10.000 Kübalının Havana’daki Peru Elçiliği üzerinden iltica talebinde bulunmasına tepki olarak Fidel Castro 15 Nisan’dan 31 Ekim’e kadar sınırlarını açacağını duyurmuştu: Bizi istemeyeni biz hiç istemeyiz! Bu süre zarfında Mariel Boatlift Krizi adı verilen ve deniz yolu ile gerçekleşen göçte 125.000 Kübalı ABD’ye kaçmıştır. Bir yandan Fidel’in de ülkede ne kadar katil, psikopat ve akıl hastası varsa teknelere doldurarak ABD’ye postalaması ABD Başkanı Jimmy Carter’ın başını oldukça ağrıtmıştı.

Küba'dan gelip Miami'ye çöken çakalların hikayesi Scarface filmine konu olmuştu.

Küba’da uzun zamandır Florida’daki akrabalardan gelen aylık 200-300 dolarla resmen ihya olan insanlar var, çünkü memur/işçi/doktor maaşının 30-40 ABD doları olduğu bir yerden bahsediyoruz. Bunun yanı sıra Küba’da yıllardır kullanılan iki para biriminin ayrımı durumu iyice belirsizleşmiş durumda. CUP, halkın kullandığı para birimi olan peso iken CUC değiştirilebilir para birimi olarak sadece yabancıların kullanımına sokulmuştu. Yani eskiden yerli halk peso (CUP) yabancılar ise convertible peso / chavito (CUC) olarak ödeme yapıyordu. 

CUC

Ernesto'yu paranın üzerine basmak pek hoş olmamış gibi.

Bu iki para biriminin arasında 1/25 oranında bir fark var; 1 CUC şu anda 1 avro civarında, daha önce 1 ABD dolarından işlem görüyormuş. Şimdiyse herkes hem CUP hem de CUC olarak ödeme yapabiliyor. Eskiden yerli halkın CUC’la çok da işi olmuyormuş. Şimdiyse hem yerli hem de yabancılar iki para birimini de kullanmak durumundalar. Eskiden sadece yabancıların kabul edildiği Varadero’daki ‘lüks’ otellere artık yerliler de girebiliyor (parası olanlar tabii ki). İyi bir restoranda yemek yemenin maliyeti ise 10 CUC’tan başlıyor.

İşin daha ilginci ulaşım. Havana’da belediye otobüsü fiyatı 1 peso yani 25 kuruş gibi bir şey, ama yabancıların çok tercih ettiği bir ulaşım aracı değil nedense. Bir başka yaygın ulaşım aracı taksi dolmuş olan ‘taxi collectiva’. Bunun ücreti yerliler için 5 CUP iken yabancılar için 3 veya 5 CUC civarı olabiliyor (artık ne denk getirirlerse, şoför tipine filan bakıp karar veriyor galiba). 

IMG_8187

Önde mafyatik 50'lerden kalma benzin canavarı Chevrolet, arkada Sovyetik günlerden Moskoviç. Bunların her ikisi de şehirlerarasında taksi-dolmuş olarak kullanılıyor.

Şehirlerarası seyahatler herkes için CUC üzerinden hesaplanıyor. Mesela Havana-Trinidad arası 350 km olan ve yedi ila sekiz saat süren otobüs yolculuğunun ücreti 25 CUC, bunu taksi dolmuşla yaparsanız dört saat kadar sürüyor ve 35 CUC. Ama daha kısa bir mesafe olan Varadero-Havana arasında taksi tutarsanız 90 CUC, taksi dolmuş bulabilirseniz 30 CUC. Niye bu kadar pahalı? Çünkü Varadero turistik yer! Buraya gelebilenin balyası vardır, onu da harcamaya gelmiştir, nokta.

Küba’da kör tuttuğunu öpüyor, hiçbir şeyin ayarı yok: Varadero’da tuk-tuk çeviriyorum kadın 10 CUC istiyor yürüyerek geldiğim 3 km yere. Taksi çeviriyorum 4 CUC diyor klimalı araç şoförü. Bütün yabancıları embesil filan sanmak köylü kurnazlığı mıdır, çakallık mıdır yoksa mallık mıdır bilemiyorum. Gerçek sosyalizm bu olmamalı.

IMG_8086

Liberta önünde bekleyenler.

Zenginleşen tayfa dışarıda yiyebiliyor demiştik, ayda 30 CUC maaş alan vatandaş ise liberta denilen dükkanlardan karne ile aylık tayın istihkakını alabiliyor. Bebeğin/çocuğun günlük süt ihtiyacından gencin/yaşlısının etine kadar her türlü besin ihtiyacı detaylı olarak hesaplanıyor ve halka eşit ve adil bir biçimde temin ediliyor. Yani devlet vatandaşını zinhar aç bırakmıyor ki gerçek sosyalizm buna benzer bir şey olmalı zaten. 

Ama fakir halk bakıyor zengin dışarıdaki restoranlarda karne ile temin edilemeyen karidesi, ahtapotu götürüyor; e canı çekiyor bunun da tabii. Neden, çünkü insan dediğin azla yetinmez, hep daha fazlasını ister. Bir yandan da televizyonda ABD propagandasına maruz kalıyor, bunların (tıpkı bizimki gibi) ABD’lilerin bokunu pisliğini temizleyen gurbetçi akrabaları ABD’deki hayatlarını övünce bunların da kafası karışıyor zaar. Bilmiyor ki dünyanın en iyi sağlık sistemlerinden birine sahip olan ülkesinde bedavaya bu hizmeti alabildiğini. Ulan paran yoksa ABD’de seni morga bile koymuyorlar ne hastanesi! ABD’deki ırkçılığa/ayrımcılığa değinmeye gerek bile yok.

Çok kafanız karışmasın ‘ne diyor lan bu övüyor mu dövüyor mu?’ diye. Ben ne gördüysem onu yazıyorum ve dürüst olmaya çalışıyorum. Anarşistiz dediysek… 

Micheal Moore'un Sicko belgeselinden Küba ile ilgili bölüm.

Ve o kocaman ABD, dünyanın süper gücü ABD, dünyanın en büyük silah üreticisi olan ABD bu küçücük ülkeye yıllardır ambargo uyguluyor hiç utanmadan. Çünkü biliyorlar ki bu küçük ülke diğer ülkelere örnek olabilir, hatta tanrı korusun komünizm belası bulaşıcı bir hastalık olarak kendi topraklarına bile sıçrayabilir. Aman aman! Obama’nın herkese sağlık güvencesi sağlayacağını duyan sağcıların ‘ülkeye komünizm geliyor, ben neden fakirin sağlık ücretini ödeyeyim’ diyerek ayaklanmalarını, Beyaz Saray’ı taşlamalarını hatırlayın. O sağlık güvence sistemi parlementodan tam olarak geçmedi sonuçta, geçirtmediler! Bir yandan o rezil sistemiyle ABD’de bulunan obez sayısı dünyadaki aç insan sayısı ile kıyaslanabilecek kadar çok.

Küba ise Bloomberg’in 2019 sıralamasında en sağlıklı 30. ülke olarak gösteriliyor ki bir sürü Avrupa ülkesinin bile önündeler. Akciğer kanserine karşı 2011 yılında buldukları aşıyı (Küba’da ücretsiz) yurtdışında bir dolardan satmak istemeleri büyük ilaç şirketleri tarafından protesto edilmişti (çünkü kendileri binlerce dolardan satabilecekken Küba haksız rekabet yapıyormuş, yuh!). Kırktan fazla ülkeye doktor veya hemşire gönderebilecek kadar çok sayıda doktor-hemşire yetiştirebiliyorlar. Anneden bebeğine AIDS ve frenginin bulaşmasını önleyen ilk ülke olmasının yanı sıra Çernobil’de 1986 faciasında radyasyona maruz kalan 24.000 çocuğun bakım ve tedavilerini de üstlenmiş, SSCB çöktükten sonra girdikleri büyük ekonomik darboğazda bile çocukların tedavilerini yarım bırakmamışlardı. Çocukları karşılarken koca Fidel’in göz yaşlarını gizlemek için kameraya arkasını dönmesi beni bile duygulandırdı.

 

Lan bu dünya nasıl bir dünyadır...

 

 

I. BÖLÜM'ün sonu. Devamı II. BÖLÜM'de AYARSIZ KÜBA

 

İlgilenenler İçin:

Granma Fidel liderliğindeki gerillaların Meksika’dan Küba’ya geçmek için bindikleri teknenin adı, Küba devletinin sesi olarak internet sitesine de adını vermiş: http://www.granma.cu/

Camilo ile ilgili belgesel: https://www.youtube.com/watch?v=5O8jRWHt_fc

Fidel’in fırtınalı aşkı: https://www.youtube.com/watch?v=7zYS2Ipsvm0&pbjreload=10

JFK'nin demeci: “I approved the proclamation which Fidel Castro made in the Sierra Maestra, when he justifiably called for justice and especially yearned to rid Cuba of corruption. I will even go further: to some extent it is as though Batista was the incarnation of a number of sins on the part of the United States. Now we shall have to pay for those sins. In the matter of the Batista regime, I am in agreement with the first Cuban revolutionaries. That is perfectly clear.” (24 Ekim 1963)