CAYE CAULKER

Belize’yi kaç kişi bilir? Acaba nasıl bir yerdir? İnsanlar orada ne yapar, ne yer ne içer? Kafamda deli sorular...

Belize kenti, yüksek suç oranı, sefalet, çeteler ve uyuşturucu gibi sorunlarıyla dünyanın en tehlikeli yerlerinden. Kentteki cinayet oranı ülkeyi El Salvador ve Honduras’la beraber top 10’a çıkarmaya yetiyor. Üstüne üstlük ara sıra fırtananın vurduğu ülkede 1961’de yaşanan kasırga felaketinden sonra yeni başkent 1970 yılında yeniden planlanan Belmopan olmuştu. Belize kentinin aksine Belmopan tıpkı Brezilya’nın sonradan kurulan başkenti gibi aşırı dinginliği ile biliniyormuş, yani suç ve cürüm dahil olmak üzere görecek pek de bir şey yokmuş orada. Bilakis ülkenin en batısındaki San Ignacio, kumarhaneleri ve çevresindeki doğası ile turistlerin uğrak yerlerinden. Bunları okuyarak öğrenmiştim. E tabii, okuyarak öğrenmek başkadır, görerek öğrenmek başka.

 

IMG_8835
IMG_8784

Belize Kenti ve Caye Caulker

 

Nitekim Caye Caulker’a ulaştığımda tahayyüllerimin ötesinde bir yerle karşılaşmıştım. Burası anakara ile pek alakası olmayan nefis bir Karayip adasıydı.

Su taksisinden indiğimde üç beş kişi etrafımızı sarmış ve bir klasik olarak taksi isteyip istemediğimizi sormaya başlamıştı. Ama bu elemanlar başka ülkelerin aksine insana öyle pis bir şekilde tebelleş olmuyor, hatta taksi tutmayana da yardımcı olmaya çalışıyorlardı. Herkes dost canlısı gibiydi.

Yolculuğa çıkmadan önce kalacağım hostele mesaj atmış ve ücretsiz ulaşım hizmeti için talepte bulunmuştum. Yola çıktıktan sonra, Meksika hattım henüz çalışırken beni çok şaşırtan bir şekilde mesajıma yanıt gelmiş ve limanda beni karşılayacaklarını söylemişlerdi. Bu kesinlikle bir Latin davranışı değildi!

 

IMG_8762
IMG_8759

Meksika karasularında mesajın geldiği nokta ve su taksisinin içi

 

Beni alacak olan eleman geç de olsa damlıyor ve çantamı golf arabasına atıp beni hostele götürüyordu. Ada aslında oldukça küçük, ulaşım yürüme dışında sadece bisiklet ve elektrikli golf arabaları ile sağlanıyor. Ama o berbat deniz yolculuğundan sonra bir an önce hostele varmak iyi geliyor.

Hostele vardığımızda beni alan Albert menşeimi öğrenince bana “abi normalde Belize’ye gelen Türkler hiç bizimle muhatap olmaz, lüks otellerden ve kumarhanelerden çıkmaz” diyor. “Albertciğim” diye karşılık veriyorum “bizde o kadar çok o. ç. var ki ihraç etmeye kalksak ekonomimiz düzelirdi.” Albert yanıtıma istinaden kahkahayı basıyor: “Sen ne değişik bir adamsın!” Sonra hostelin sahibi Pops gelip bize o gün yakaladığı kırmızı levreklerden ikram ediyor, hemen akabinde benim kafadan olan bir başka seyyah Rachel pis bir uyuşturucu taciri edasıyla elinde koca bir şişe romla belirip oradakilere dağıtmaya başlıyor. Ortam romla beraber iyice şahaneleşiyor. Daha henüz ayak basmıştım ki kendimi parti ortamının içinde buluyorum iyi mi? Kop kop... Kop.

 

IMG_8814

"Bedava bok ve taciz her gün taze olarak servis edilir"

 

Bu arada hostel sahipleri ve çalışanlarıyla anında kanka olmam aynı frekanstan olduğumuz için sanırım. Odalardaki uyarı tabelalarına hasta oluyorum.

 

IMG_8769
IMG_8771

"Siktimin buzdolabının fişini çekmeyin!" ve "Karınca ve/ya hamaböceklerinden hoşlanıyor musunuz? Hayır! Öyleyse siktimin odasında yemek yemeyin!"

 

***

Geldiğimde banka kapalı olduğundan para değişimi yapamamıştım, bir şekilde ATM’den de para çekmeye muvaffak olamamıştım. Akşam karnımızı hostelde doyurduk ama, sabah daha karga bokunu yemeden uyanınca ortalarda boş mide ile dolaşıp bankanın açılış saatini beklemek zorunda kalıyorum. Öyle aval aval etrafa bakınırken karşıdan bir tane iri ve sarışın abi beliriyor. Teksas’ın mı yoksa burasının mı olduğunu anlayamadığım bir aksanla “dostum yiyecek bir şey aranıyorsan biraz ilerde nefis fried jack yapıyorlar” diye dostça laf atıyor. “Valla açım ama cebimde Belize doları yok, bankanın açılmasını bekliyorum” diyorum. “Bankada komisyon alırlar, git herhangi bir Çin süpermarketinden bozdur. Unutma bir ABD doları iki Belize doları!”

 

IMG_8778
IMG_8779

Fry Jack yani kızartılmış jack bildiğimiz bişi yahu!

 

 

Belize’nin 1981 yılında bağımsızlığını kazanmasından sonra kabul edilen resmi bayrağı dünyadaki tek insan figürüne sahip bayrak. Bayrağın üzerinde birisi Maya ya da melez, diğeri de zenci olan eleman figürlerinin hemen altında Kroelce olduğunu tahmin ettiğim ‘sub umbra floreo’ yani ‘gölgenin altında güzelleşiyoruz’ ibaresi yer alıyor. Gölgenin altında alkol mü içiyorlar ne içiyorlar da güzelleşiyorlar artık bilemiyorum. Eskiden İngiliz Honduras’ı olarak bilinen ülkenin etnik yapısı karman çorman, hatta o kadar kaotik ki kafaların karışması kaçınılmaz. Benim kafa daha anlatmaya başlamadan bir milyon oldu bile.

 

belize-hi
IMG_8795

 

Halkın çoğunu Kroil / Kreoller oluşturuyor. Kroel; zenci, melez veya sarışın da olabilen melez tiplere deniyor. Mayalar, Afrika-Karayip yerlisi karışımı Garinagu ve İspanyol-Maya karışımı olan Mestizoların yanı sıra Almanca konuşan Mennonitler (ki bunlar Rus Mennonitleri diye de bilinir), Hintliler, Çinliler ve beyazlar diğer etnik gruplar. Resmi dil İngilizce ama karma bir dil olan Kroel dili, İspanyolca, üç farklı Maya dili (ki bunlar kendi aralarında anlaşmakta güçlük çeker) yaygın olanları.

Caye Caulker’in bütün süpermarketleri Çinli. Yaşlı Çinliler Kreolceyi öğrenmemiş ama gençleri konuşabiliyormuş diye duydum. Gerçekten de süpermarketler dolar bozdurma işinde oldukça rahatmış, ne komisyon alıyorlar ne çakallık yapıyorlar. Gerçi adada çakallık yapma gibi bir durum söz konusu değil. Adanın mottosu da ‘Go Slow’ yani ‘Yavaş Yavaş’. Bir gün, adanın rehavetine kendimi kaptırdığımdan olacak, satın aldığım bir tura geç kalmıştım. Geç kalmaktan nefret ettiğim için de koşar adım kendimi yola vurduğum anda kenarda uyuz uyuz oturan elemanlar derhal ayıplamıştı beni: “go slow buddy!” diyerek. Golf arabasından bile hızlı yürüyebildiğim için hızımdan utanıp yavaşlamıştım.

Yetişmeye çalıştığım şnorkel turuydu. Şansıma, teknede Maya yerlisi olan kaptanımız ve bir de buralı ama ABD’de yaşayan siyahi kadınla beraber sadece üç kişiydik (özellikle dar yerlerdeki kalablıktan hoşlanmam). Dalış aralarında yağtığımız sohbet etnik konulara dalınca bana bizim ülkedeki ayrımcılığı soruyor. Nasıl anlatsam, ABD’de herhangi bir kurumsal iş için kullanılan en basit başvuru formlarında bile vatandaşın işaretlemekle yükümlü kılındığı şu dört şık vardır: beyaz, zenci, latin, kızılderili. Bizde (ve bir çok ülkede) böyle bir durumun olmadığını söylüyorum, çok şaşırıyor (tabii Suriyelilere karşı ırkçılığımızın keşfi veya Kürt düşmanlığı gibi konulara girmiyorum). Bilakis ülkemizde zenci köyleri olduğunu ve bu insanların siyah diye ayrı bir sınıflandırmaya tabi tutulmadığını belirtiyorum. (Irkçılık/ayrımcılık ne pis bir şeydir arkadaş. Bu yaştan sonra ülkemde ırkçılık görmeye başladım ya daha ne desem bilemiyorum)

 

IMG_8812

Bunlarla ve daha nice mahlukatla beraber yüzmek mümkün, ıstırmıyorlar

 

***

Burası pahalı bir yer aslında. Gerçi şu ara bize her yer pahalı geliyor ya, o ayrı. Özellikle yeme içme konusunda pahalılık dezavantajını da ülkemizde zaten hali hazırda her daim pahalı olan karides veya istakoz yiyerek avantaja dönüştürmek mümkün.

Adada yüzme, alkol, şnorkel / dalış turları, dalış eğitimi, pırpırla mavi çukuru görme (bence de görme! Zira bir saatlik tur 250 ABD doları, aman mavi çukur da eksik kalsın) gibi etkinlikler var. Kaldığım Traveler's Palm Hostelinde (boşa reklam yapmıyoruz, selamımı söyleyin izzet ve ikramı esirgemezler) ayrıca bedava kayak hizmeti veriliyordu. Kayağı almaya gittiğimde bana dostça şu uyarıyı yapmıştı ablalar: “fazla açılma da seni 20 mil açıktan toplamak zorunda kalmayalım canım.” Bu uyarıyı dikkate alıp (açıkçası tırsmıştım) kıyı kıyı gitmiş ve yolun yarısında en son on beş yıl önce kullandığım aleti ters kullandığımı fark etmiştim. İyi ki ablalar bu salaklığımı görmedi yoksa bütün adanın taşak oğlanına dönerdim anında.

 

IMG_8772
IMG_8801

Gerçekten de öyle

 

Ortamda Karayiplerin çoğunda etkili olduğu gibi bir reggie/rastafarya kültürü hakim. Aşırı rahatlık, pozitif enerji, sıcakkanlılık, argo... beni direk adaya bağlamıştı. Burası için minyatür bir Jamaika’dır desek yanılmış olur muyuz bilemedim. Bir tane fark var ama, değinmekte fayda var: Jamaika’nın aksine futbol çok popüler bir spor dalı değil. Girdiğim spor barlarında genelde basketbol izleniyordu. Sadece bir yerde televizyonda maç izleyen zenci bir abi görmüştüm ve şaşırmıştım. Ama asıl şaşkınlığım ‘ne izliyor lan bu?’ diye merak edip bakmaya gidince oldu: TS-BJK maçı! Yuh arkadaş. Bu ada ne saçmalıklara gebe yahu.

***

Son gecemde hostel avlusunun merdivenlerinde oturmuş metal mataramdan piizleniyordum. Çalışan ablalar hemen “ne o, parfüm mi içiyorsun yoksa?!” diye laf atıyorlar.

 

WhatsApp Image 2019-07-31 at 20.27.29
IMG_8818

Mataraman, avluda Pops ve arkadaşları

 

‘Arkadaş şuraya geleli üç gün oldu, artık nasıl bir izlenim bıraktıysak vatandaşın üzerinde...’ diyorum kendi kendime.

Mataradan bir yudum daha alırken bu enfes yerde olmanın zevkini çıkartmaya devam ediyorum büyük bir huzurla...

 

AYARSIZ KÜBA-BÖLÜM II

yazının öncesi için bkz. Küba'dan Çatırdama Sesleri

 

Havana’ya vardığımın sabahı Vadedo’dan merkeze yani Eski Kente doğru yürüyeyim diyorum. Zaten yürümeyip de ne yapacağım ki, cepte beş kuruş Küba parası yok, bankadan para çekme ihtimali de yok; dolayısıyla herhangi bir vasıtaya binebilmem için avro değiştirmem gerek (öyle tavsiye etmişlerdi). Yürürken gençten bir eleman laf atıyor, anlamıyorum. Kübalıların diline alışabilmem için biraz zaman geçmesi gerekiyor tabii. Küba İspanyolcasında ‘r’ler ‘l’ diye okunuyor ve konuşurken kelimenin yarısını yutma gibi kötü bir alışkanlık da olunca cümlenin de yarısını yutmuş oluyorlar.

Oğlan benim yanıtıma müteakip ‘abi ben seni bizden sanmıştım’ diyerek muhabbete giriyor. Zaten bu tiple beni Norveçli sanacak değil ya! Arkadaş, nerede bir üçüncü dünya ülkesi var oranın vatandaşı beni hemen kendinden bilir. Neyse efendim sonra hemen büyük bir misafirperverlikle şurada güzel dans mekanları var, şurada nefis bira, aha şuradan da ucuz puro alabilirsin diye açıklamalara girişiyor.

‘Yahu iyi de’ diyorum, ‘ben dans etmeyi pek sevmem, bira içmeyeli yedi yıl olacak, sigara da kullanmıyorum.’ Bana, ‘e ne bok yemeye geldin o zaman’ dercesine tuhaf tuhaf bakmaya başlayınca ‘ama romu çok severim’ diyerek bu bakışı bir nebze olsun kırmaya çalışıyorum. Bir yandan da kendi kendime soruyorum: ‘evet lan, ne işim var burada benim?!’

 

cuba-08

Karnaval ha?!

 

Kaldığım süre zarfında sağda solda, bizim ülkeden ‘karnaval’ için geldiklerini duyduğum gruplar görmüştüm. Ne karnavalı diye kulak kabartınca bunun 1 Mayıs; yani “işçinin-emekçinin, devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkın” bayramının kutlaması olduğunu şok içerisinde idrak etmiştim. Karnaval ha, vay anasını! Bir de demesinler mi ‘asıl Fidel yaşarken gelecektik!’ Fidel mezarında takla atmamıştır umarım. Neyse ki 1 Mayıs kutlamalarına gelen gerçekten sosyalizme gönül vermiş bilinçli olduğunu tahmin ettiğim bir takım tipler veya gençlik kamplarında çiftçiye filan yardım eden gönüllüler var (iş miş yaptıkları yok tabii ama olsun).

 

Köşeyi Dönen Adam filminin 1 Mayıs kutlamaları ile biten sonu sansürlenmiştir.

 

Küba’ya birçok ülkeden sağlık nedenleri ile gelenlerin sayısı da azımsanmayacak kadar çok. Bir önceki bölümde belirttiğim gibi Küba sağlık konusunda dünyanın en ileri ülkelerinden, üstelik en ufak bir hastalığın tedavisi için ABD’deki gibi binlerce dolar dökmenize gerek yok burada.

Puro-bira-salsa, kısaca parti ortamı için gelen tayfanın son durağı (erkek/kadın) fahişe arayışı oluyor sanıyorum. Seks turizmi, hem devrim öncesinde hem de sonrasında ülkede varlığını sürdürmüştür, keza halkın çoğunluğu bu mesleği ahlaksızlık olarak görmemektedir. Devriminden sonra ise fahişelik değil ama kadın ticareti yapmak yasaklanmış; Küba Kadın Federasyonu, fahişeleri rehabilitasyon merkezlerinde toplayıp sağlık kontrollerini ve gerekli tedavilerini yapmıştır. Federasyon, fahişelik yapmayı bırakmak isteyenlere gerekli eğitimi vererek fabrikalarda iş imkanı sunmuştur. Bu biçimde Küba’da 1970’lere kadar fahişelik yok denecek kadar azalmıştır. 1970’lerdeyse serbest çalışan fahişeler tüketim maddesi değiş tokuşu karşılığında kimi otellerde çalışmış ama bu sayı oldukça az olarak kayıtlara geçmiştir. Fahişeliğin yeniden hortlamasına SSCB’nin çökmesinin ardından Küba’nın girdiği büyük ekonomik bunalım neden olmuştur. Özellikle 1998 ve 2004 yılları arasında Havana’nın kordon boyu olan Malecon’da veya turistik bölgelerde yaygınlaşan sokak fahişeliği 2007’den sonra devlet tarafından azaltılmıştır. Bütün bunların en kötüsü de seks turizmi için gelenlerin önemli bir bölümünün çoluk çocuk peşinde olmasıdır. Neyse ki Küba yasaları bunu yapanlara veya yaptıranlara on yıldan otuz yıla kadar çıkan cezalarla karşılık veriyor.

 

IMG_8089
IMG_8091

 

‘1 Mayıs için gelmedim, puro-bira-salsaya hiç gelmedim, bari gidip şuradan rom alayım da’ diyorum, ‘buraya gelişimin bir amacı olsun.’ Ülkemizde el yakan Havana Club romu kendi topraklarında göz yaşartacak kadar ucuz. Ama daha da ucuzuna meyve almak için gittiğim pazarda rastlıyorum. Tam meyveleri almış çıkıyorum ki o da ne?! Pazarın oradaki bir tane delikten halka, ‘açık rom’ satıyorlar. Hemen koşa koşa oraya gidiyorum. 1 litre rom üç lira mı beş lira mı ne! Kafamı delikten uzatıp, içeride bir yandan da piizlenmekte olan abilerle göz göze geliyorum: gözleri görüyor gibi, bu iyiye işaret. ‘Bir miktar rom alabilir miyim diyorum, ama şişem yok?’ Eleman büyük bir memnuniyetle bir yerlerden leş gibi bir şişe çıkartıyor ve önündeki kazandan romu doldurup bana takdim ediyor. Pis olsa kaç yazar canım şişe, zaten alkol mikrobu kırar. Anında boğuyorum bunu, tadı da nefis ki nasıl nefis. Yaşasın sosyalizm-kominizm o zaman tamam mı?

***

Dedik de ayılınca tekrar görüyoruz ki o iş öyle değil. Fidel Castro 1953 yılında Moncada Kışlası’na başarısız bir saldırı düzenleyip hapse atıldıktan sonra Küba Komünist Partisi küçümseyici bir dille, ‘maceraperestlerle bu işler olmaz’ diyerek Castro’yu kınamıştı (belki de hatırlayacaksınız, bu Stalinist KP’lerin anababalarından Fransız KP 1968 isyanlarına hemen tepki göstermişti). Peki Küba Komünist Partisi daha sonra Castroların hakimiyetine girdiğinde acaba daha devrimci bir kimliğe büründü mü?

 
castro-moncada

Moncada Kışlası baskını fiyaskosundan sonra tutuklanan Fidel'in hapisten çıkmasında ilk eşinin payı ne kadardı? Bakmak lazım.

1960’larda SSCB’li yönetmen Kalatozov Küba’ya bir belgesel çekmesi için davet edilmişti. 1964 yılında gösterime sunduğu Soy Cuba / Ben Küba’yım filmi gerek SSCB gerekse Küba devleti tarafından veto yemişti.

 

 

2009 yılında Hugo Chavez, Barack Obama’ya çoğu kimsenin pek adını duymadığı bir kitap hediye etmişti: Latin Amerika’nın Kesik Damarları. 1970 yılında Eduardo Galeano tarafından yazılan bu kitap bize göre tam bir külttür. Uruguay faşist diktatörlüğü sırasınca kitap, yazıldığı topraklar olan Uruguay’da ilginç bir biçimde 6 ay boyunca yasaklanmadan dağıtılmış, özellikle hapishanedeki mahkumlara ulaşabilmişti. Zira kitap okumayan faşist zihniyet bunun bir anatomi veya tıp kitabına benzer bir şey olduğunu düşünmüştü. Buna karşın kitap, Küba’daki Casa de las Americas yarışmasında yeteri kadar ‘ciddi’ bulunmadığından direk elenmişti. Bu yarışmadan sonra, Galeano’nun aktardığına göre, Latin Amerika’nın Kesik Damarları asıl ününü Latin Amerika diktatörlükleri tarafından yasaklandıkça kazanmıştı.

 
Hugo-Ch-vez-presents-Bara-006

***

Buraya gelmeden önce planımı yedi düvele duyurmuş, özellikle TKP ve TİP bünyesinde yer alan arkadaşlardan Küba’dan bana kontak bulmalarını istemiştim (görünürde Küba’yla en yakın ilişkisi olanlar bunlar). Çünkü buraya gelen gavur arkadaşlarımdan hiçbirinin bir tane bile arkadaş edinememiş olması açıkçası beni fena şekilde kıllandırmıştı, benim amacım yerli halktan birileriyle arkadaş olmaktı; çünkü onlarla yaptığım samimi sohbetler her zaman okuduklarımdan daha çok şey öğretmiştir bana. Bir ay sonra baskılarım sonuç vermiş, hem TKP hem de TİP kanadından nihayet bir tane kontak gelmişti ve o da ne yazık ki aynı kişiydi.  

Bir yandan da anarşist tayfadan bir kontak bulmuştum. İlginç bir şekilde iki kontak da ziyaretime ilgi gösterdiler. Hatta anarşist eleman, düzenleyecekleri bahar şenliğinde benim de konuşma yapmamı, Küba halkını dış dünya konusunda aydınlatmamı istemişti.

‘İnsanlara güvenmek iyidir’ der eski bir atasözü ve şöyle devam eder ‘ama güvenmemek daha iyidir.’ Keza kontak kişileri Latin menşeili olduğundan anarşizme komünizme filan aldırmadan kendi planımı yapıyorum. Nitekim partili arkadaşların bulduğu kişi belirlediğimiz saatteki buluşmaya gelmiyor, mesaj atmıyor, attığım mesajı okuyup da özür bile dilemiyor, bahane bile bulmaya çalışmıyordu. Anarşist elemansa ne aramalarıma ne de e-postama yanıt veriyordu.

Daha önceki Güney Amerika gezimden şerbetli olduğum üzere bu durum bende hayal kırıklığı yaratmadı ama sinirlenmedim desem doğru söylememiş olurum. Haydi normal vatandaşı geçtik de siz politik duruşu olduğunuzu söyleyen insanlarsınız. Politikacı olmadığınızı varsayarak, durup dururken neden yalan söylediğinizi anlayamıyorum. Yalan söylemek nedir arkadaş! Doğru söyleyeni öldürüyorlar mı orada acaba ki? Bir de benim gibi birine yalan söylesen ne kazanıyorsun, onu da anlamış değilim.

Post-sosyalist ülkelerdeki seyahatlerimde de en çok dikkatimi çeken husus insanların arkadaşının olmamasıydı. Orada millet konuyu komşuyu arkadaşı ihbar edip güya çıkar sağlamaya çalışıyormuş ama burada muhbirliğin döndüğünü çok da düşünmüyorum işin açığı. Bir yandan Latinlere hasıl olmuş bu yalan söyleme ve birbirine güvenmeme hastalığı ne zaman başladı onu da bilemiyorum. Zira bunlar, zamanında büyük gerilla hareketleri kurmuş insanlar, güven olmadan, yalanla dolanla örgüt işleri olacak şey değil.


IMG_8198

Otel açılışını onurlandıran Fidel Castro (arkadaki de tanıdık gibi sanki)

 

Küba turistler için hiç de ucuz sayılmayacak bir yer. Çeşme suyu içilmediğinden sokakta susadığınız takdirde bir litre suya 1 CUC ödemeniz gerekiyor. Ucuz bir şeyler yemek isterseniz hamburger, pizza satan ufak dükkanlar var ki fiyatlar 2 CUC’tan başlıyor (doyurmayan cinsinden tabii). Ucuza doymak isterseniz (lezzet aramadan) 5, 6 CUC’u gözden çıkartmanız gerekiyor. Yabancılar için müze/doğal park/vs girişi 5 CUC’tan başlayan fiyatlarla. Eskinin tatil cenneti Varadero’daki fiyatlar çeşitlilik gösteriyor. Otellerin genelindeyse her şey dökülüyor, içkilerin çoğu çakma, iyi içkiler ekstra ücretli ve çalışanlar oldukça mutsuz. Nasıl mutlu olsunlar ki aldıkları düşük maaşlarla? Kısacası Varadero acayip tuhaf bir yer. Küba devleti yabancı yatırımcılarla beraber her şey dahil otelleri 1990’lerde açmaya başlamış ve bu oteller uzunca bir süre sadece yabancılara hizmet vermişti.

Keza girişi 75 dolardan başlayan fiyatlarıyla ünlü Tropicana’dan bahsetmemek de olmaz. Ben tabii ki gitmedim, gitmem de; zira hayatımda pavyona 75 dolar ödemiş adam değilim. Şimdi burada şov, kabare filan iyi hoş da kelle başı en az 200 dolar bayılıp çıkmak kötü bir turist kafasından başka ne olabilir ki?

 

club-tropicana-havana

 

***  

Sırada beklemek ise artık bir sosyalizm geleneği midir bilemiyorum. Kadim dostum Ülke ile eski St. Petersburg, sonra Petrograd, daha sonra Leningrad ve en son yine St. Petersburg olan kentin bir festivalinin akşamında sandviç almak için saatlerce beklerken ifade ettiği gibi: ‘Petersburg’un sıra geceleri meşhurdur!’ Küba’da da acayip bir ‘sırada bekleme kültürü' hakim.

 

IMG_8059

 

Şöyle ki, Küba’da bedava internet sağlayan herhangi bir mekan gözüme çarpmamıştı. Bu internet işini nasıl çözerim düşüncesi içerisinde mal mal dolanırken şans eseri, bilgisayarlarla dolu bir yer görüp ‘aha’ diyorum, ‘yoksa?’ Selam verip dalıyorum ‘burada internete girebilir miyim?’ diyerek. Görevli burasının sadece öğrenciler için olduğunu söyleyip beni başka bir yere yönlendiriyor. Küba’da internete girebilmek bir ayrıcalıkmış meğerse. Biraz daha dolandıktan sonra sözünü ettiği telekomcuyu bulup içeriye girmeye yelteniyorum ama oradaki görevli (ulan ne çok görevli var) beni dışarı yolluyor: ‘bu işler öyle kolay değil canım’ diyerek. Gerçekten de dışarıda bir çuval dolusu millet sıra bekliyormuş, ama Sovyetik yerlerin aksine burada sıra darmadağınık (derhal öğreniyorum ki bu durumda yüksek sesle ‘en son kişi kim?’ diye sormak gerekiyormuş). En nihayet sıra bana geldiğinde beş saat internet paketi olan sim kartımı almayı başarıyorum.

 

D5A452A7-7B4F-46D0-AB7A-C00D0D65811B 2

Olay 21. yüzyılda geçiyor

 

Kart var ama internete girmek hala o kadar kolay değil. İnternetin çektiği bir alan bulmak gerekiyor ki bunlar da parklarda/otellerde oluyor genelde. Sıcağın göbeğinde it gibi dolanıp internete girilebilecek park bulmam gerekiyor. Bir hafta sonraysa bir başka acı gerçeği idrak ediyorum: telekomcu şirket veya devlet her ne ise, fena şekilde sahtecilik yapıyor bu internet işinde. 5 saatlik internet 5 saat filan sürmüyor. 3 saatte bitiyor. 1 saatlik alıyorum 45 dakikada bitiyor. İşi gücü bıraktım bunları test ettim, zira eski çakallardan kim kaldı, kimi yiyorsunuz olum siz?! Ama yediler, çatır çatır yediler. Hatta o kadar ki, yediğimiz kazıklarla Küba’da otoban bile yapılır. Hayır bu yaşa geldim El Salvador’da değil, Honduras’ta değil Küba’da kazık yedim ya, yanarım da ona yanarım.

***

Bilgisayarların olduğu yerin yanında havalimanına giden belediye otobüsü durağı gözüme çarpmıştı. İtlik olsun diye iki kez turizm ofisine gidip soruyorum havalimanına giden belediye otobüsü var mı diyerek, ilkinde ‘yok ama var, abi çok zor sen en iyisi taksi tut (25 CUC)’, ikincisindeyse ‘var ama 3 CUC ödemen lazım otobüse, e zor tabii’ yanıtlarıyla karşılaşmıştım. Belediye otobüsüne 3 CUC vermek zorunda olmam ise çok saçmaydı. Şimdiye kadar yerli halka benzeme avantajından yararlanarak mı 1 peso verip biniyordum acaba? Deneyerek görelim diyerek otobüs muavinine 1 pesoyu uzatıp biniyorum ve havalimanı yakınlarında otobüsten inip diğer bir aktarma durağına varıyor, oradan da havalimanına giden bir başka otobüse 3 peso vererek toplamda 4 pesoya havaalanına ulaşıyorum. Öyle çok zor filan değilmiş. Turizm ofisi neden doğru bilgi vermekten kaçınıyor onu da anlamıyorum.

 

IMG_8098

Ciguliden limuzin bile oluyormuş eğer istenirse

Taksiler tabii pahalı olur çünkü 1950 model Amerikan arabaları kullanıyorlar diye bir düşüncenin mantığı da yok. Ülkede petrol (petrolü geçtim zaten ülkede hiç bir şey yok, hammadde yok, şeker kamışı dışında belli bir üretim maddesi de yok) başta olmak üzere bir çok kaynak için dışa bağımlıyken bu büyük motorlu araçları neden yıllardır ellerinde tuttuklarını hiç anlayamadım. Halbuki mis gibi cigulilerle bu işler hem ucuz hem de yedek parça sıkıntısı olmadan yürürdü.

***

Bir başka sosyalist devlet geleneği de çayı şekerli içmek midir yahu? Özellikle SSCB’de yaygın olan, kahveyi çayı size sunmadan önce içine hayvan gibi şeker atıp, gözünüzün önünde karıştırıp vermek burada bir nebze olsun daha iyi. En azından gözünüzün önünde karıştırmıyorlar şekeri. Es kaza ‘cafe cubana’ istediniz mi, içine şeker kamışı sıkıldığından şüphelendiğim şerbet gibi kahve gelir, aman dikkat!

***

Beterin beteri hep beni mi buluyor, kendimden şüphelenmeye başladım. Coppelia diye bunların ünlü bir dondurmacısı varmış, ben de sonradan öğrendim, orada kazık da değil daha beterine denk geldim. Eve en yakın yerde internete girmek için gittiğim parkın yakınında burası dikkatimi çekmişti. Şurada bir dondurma yiyeyim diyerek parkın içindeki mekana doğru yöneliyorum ama girişteki görevli beni durduruyor ve Kübalı olup olmadığımı soruyor. ‘Değilim’ diyorum, zaten aksandan kabak gibi çıkıyoruz ortaya. ‘Burası yalnızca Kübalılar’ için demesin mi!

Eskiden CUC-CUP ayrımı filan daha belirginmiş artık o ayrım pek kalmamış tamam, sadece parası olanlar dışarıda yemek yiyebiliyor, Varadero’ya veya daha başka yerlere seyahat edebiliyor onu da anladık, Kübalılar karne ile istihkaklarını temin ediyor eyvallah da, ulan sikik dondurmacıya bir yabancıyı almamak ne demektir onu kafam almadı işte! Ancak İtalya’nın, Fransa’nın güneyindeki kaba, ırkçı ve faşist yerlerde görebileceğiniz bu ayrımcılığı sosyalist bir ülkede görmek hakikaten insana koyuyor. E o zaman hiç alma ülkeye yabancıyı kardeşim. “Yabancıdır, tabii ki daha fazla ödemek zorunda” kafasına hiç girmiyorum bile, buna onay verenleri de anlamıyorum. Zaten daha önce dediğim gibi hiç bir şeyin ayarı yok Küba’da. Madem inek gibi sağıyorsun yabancıyı o zaman ayrımcılık yapma, yapıyorsan da alenen yapma, ne bileyim. Kızdım yahu.

Kısaca eğer romantik bir sosyalist değilseniz, puro-dans-alkol-parti ortamını sevmiyorsanız, illa Karaip denizine Küba’da gireceğim demiyorsanız, sağlığınız da yerindeyse Küba size şiddetle tavsiye edebileceğim bir ülke değil. Yok efendim son kalan sosyalist ülkelerden birini göreyim gibi bir düşünceniz varsa (ki bu iyice ayıp çünkü burası sirk veya hayvanat bahçesi değil!) sosyalizmden çok, hissedeceğiniz şey kazık yeme potansiyelinizin sınanacağıdır.

Bu da size kalmış.

 

 

Film/Belgesel Önerileri:

Fidel, 1971 Yön. Saul Landau, Nina Serrano

Cuba and the Cameraman, 2017 Yön. Jon Alpert

Che!, 1969 Yön. Richard Fleischer

Soy Cuba, 1964 Yön. Mikhail Kalatozov

 

Kitap Önerileri:

Jean Paul Sartre Küba’yı Anlatıyor

KÜBA’DAN ÇATIRDAMA SESLERİ

 

Dakka bir gol bir. Jose Marti Havalimanı’nda pasaport kontrolünde yine beni kenara ayırıyorlar. Bu seferki hikaye de pasaportumun yepyeni olmasından mütevellittir herhalde diye düşünüyorum beklerken. Halbuki Ankara’daki elçilikte vizeyi verirlerken  eski pasaportunuzu da götürün diye bir uyarıda bulunmamışlardı,. Nitekim genç polis komiseri eski pasaportumun yanımda olup olmadığını soruyor. ‘Yahu neden taşıyayım ki?’ diye yanıtlıyorum basitçe. Sonra ne iş yaptığımı soruyor, yanıtıma müteakip ‘Küba’ya hoşgeldin’ diyor.

Havalimanından kente belediye otobüsü ile ulaşımın çok ama çok zor olduğunu okumuştum, bütün forumlarda ‘seve seve taksi tutmalısınız’ yazıyordu. Oradaki görevlilere: ‘taksi için para değiştirmem gerekir mi?’ diye soruyorum, gerek olmadığını söylüyorlar. ‘Kentte değiştir böylece komisyon da ödemezsin. Taksiye de avro olarak ödeme yap.’ Taksi fiyatı sabit: 25 avro! 12 km yol için sert meblağ ama bu daha bir başlangıçmış meğerse.

 
gettyimages-99646616-640x640

2011’de koyulmuş

Kente doğru yol alırken taksici ile laflıyoruz. Kalacağım yer Devrim Meydanına (Plaza de la Revolucion) oldukça yakın. Gözüme ışıklı Che Guevara ve Camilo Cienfuegos siluetleri çarpıyor. Kimse fotoğrafını çekmediğinden midir nedir, Cienfuegos’u göreceğimi beklemiyordum, şoföre soruyorum ‘Burada Cienfuegos var mıydı önceden?’ Şaşırıyor: ‘Sen nereden biliyorsun Cienfuegos’u?!! Bütün yabancılar Che’yi bilir ama kimse onu tanımaz!’

Cienfuegos, kısaca söyleyecek olursak, Batista güçlerine karşı çarpışan Fidel’in ordusundaki en önemli komutandı. Ama Küba’nın tam bağımsızlığını istemesi dışında kendini belli eden herhangi bir politik çizgisi yoktu. Keza gerillalar iktidarı aldıktan sonra muhaliflerin şiddet yoluyla cezalandırılmalarına karşı çıkmıştı. Raul daha çok arka planda kalmayı sevdiğinden ve Che de Arjantinli olduğundan Küba halkı en çok bu neşeli, gece hayatını ve eğlenmeyi seven genç komutana sempati duymuştu. Öyle ki popülaritesi Fidel’le kıyaslanıyordu. 

 

Castro-huber-matos-camilo-cienfuegos

Üçü bir arada: Cienfuegos, Fidel ve Matos

Havana’yı aldıklarından sonra Camaguey Başkomutanı Huber Matos Fidel’e karşı muhalefet yapmaya başlamıştı. Fidel, Matos’un bir isyan çıkartacağından korkuyordu, dolayısıyla Cienfuegos’u Matos’u tutuklaması için görevlendirdi. Cienfuegos da Camaguey’e giderek Matos’u tutukladı (Matos 1979’a kadar 20 yıl boyunca hapis yatmıştır), ancak dönerken yolculuk yaptığı uçak Florida boğazı açıklarında kayboluyor ve bir daha Cienfuegos’tan haber alınamıyordu. Tüm hummalı aramalara rağmen uçağın parçası bile bulunamamıştı.

 
castro-matos_moderates_03.jpg__2000x1384_q85_crop_subsampling-2_upscale

Matos ve Fidel

Konuyla ilgili birçok spekülasyon mevcut. Hatta bir çok kişi tarafından Cienfuegos’un, Fidel tarafından düzenlenen bir komploya kurban gittiği bile söyleniyor. O sıralar Fidel Castro, kardeşi Raul veya Che’nin aksine komünist değil bilakis sol Kemalist çizgide CeHaPe’ye yakın bir görüşte gibiydi. Şaka bir yana Fidel, sanıyorum 1960’a kadar Küba’nın tam bağımsızlığını istemesi dışında sosyalizm/komünizm lafını ağzına almamıştı. Hatta Sierra Maestra dağlarından yaptıkları radyo yayınlarındaki propaganda konuşmalarında asla ABD karşıtı bir söylemde bulunmamış, iktidarı aldıktan sonra Eisenhower’le bile görüşmeye gitmiştir. Bu görüşme isteği Eisenhower kendisini kabul etmediği için gerçekleşmemiştir ama zamanın Başkan Yardımcısı Nixon, Fidel’i ağırlamıştır. Fidel ABD ziyareti boyunca verdiği demeçlerde ABD karşıtı olmadığını İngilizce olarak dile getirmişti ve bu ziyareti ABD ile iyi ilişkiler kurmak için yaptığını belirtmişti.

 

 

Ama fazla bir zaman geçmeden işler tersine döndü. Sosyalizmin ilanı, Füze Krizi, Domuzlar Körfezi ve elbette ki SSCB ile yakınlaşma oldukça hızlı bir biçimde ilerlemişti.

 

 

Bildiğimiz gibi birkaç istisna dışında sosyalist örgütlerde/devletlerde asıl belirleyici olan hep arka plandakiler olmuştu vitrindekiler değil. Arka plandaki en kızıl unsur da Raul Castro’dur.

 
Fidel Castro, Raul Castro

Ben demiyorum fotoğraf diyor!

Benim şahsi fikrim Küba Sosyalist Devrimi’nin 1959 yılında değil de (çoğunluğu sosyalist olmayan gerillaların Havana’ya girdiklerinde ilk yaptıkları parlamento binasına Küba bayrağı ve Jose Marti’nin portresini asmak olmuştu, Küba’nın Komünist Parti tarafından idaresi 1965’te başladı) uzun yıllara yayılan bir süreçte gerçekleştiği yönünde. Fidel’in gerilla savaşı verdiği sırada gazetelerde çıkan yazıları veya radyo konuşmaları (o zamana dek medya araçlarını bu kadar verimli kullanan bir lider görülmemişti) Küba halkını etkilese bile kentlerde toplu bir ayaklanmaya neden olmamıştı. ABD uzun zamandır rahatsız olduğu Batista’dan desteğini çekince toplam sayıları bini geçmeyen gerillaların sadece altı yüzü Havana’ya girmişti. Havana’da o sırada on beş binden fazla silahlı asker ve polis bulunmaktaydı. Ancak öyle ciddi bir çatışma bile olmamıştı çünkü onları idare eden kişi bir hafta kadar önce milyonlarca doları alıp ülkeden tüymüştü. Ülkedeki zenginler de o sırada bir tepki vermemiş, sonra onlar da birer birer kaçmıştı. 

march-2019-fidel-workers

Oraktır, çekiçtir, en olmadı bir çark filan olaydı ortamda.

İlginçtir, Batista kaçtığı zamana kadar sanki yüz yıldır Küba’yı diktatörlükle yönetiyordu gibi bir düşünce vardır ortalıkta. Aslında fakir bir çiftçi ailesinden gelen bu kara kuru adam, 1933’te gerçekleşen ve bir çavuşken başını çektiği ‘Çavuşlar Darbesi’nden Küba’nın en güçlü politik figürü olarak çıkmıştı. İlk kez 1940 yılında Küba’nın başkanı seçildiğinde içinde Komünist Parti’nin de olduğu Demokratik Sosyalist Koalisyon’un tam desteğini almıştı. 1944 yılına kadar Küba’da kadın haklarının iyileştirilmesi, iş gününün sekiz saate indirilmesi, sağlık reformu ve tıp eğitimi konusunda sayısız reformu gerçekleştirmiş ve sosyal bir devlet kurma yolunda büyük aşamalar kaydetmiştir. O yıllarda Küba ordusunda ve polis kuvvetlerinde ilk kez zenci ve melezler yüksek rütbeler almaya başlamıştı.  En önemli hamlesi ise 19. yüzyıl sonundaki ABD işgalinden bu yana Küba Anayasası’nda yer alan, ABD’nin Küba’ya doğrudan müdahale hakkını kaldırmasıydı. 

young-batista-1
bat2

Batista’nın kötü şöhreti iktidara ikinci kez, ancak bu kez askeri-diktatör olarak gelmesi ile başlıyor ve bu kötü şöhret ilk döneminde yaptığı iyi işleri bile unutturuyor. JFK bunu alenen dile getirmiş: “Fidel Castro’nun Sierra Maestra’da haklı bir şekilde adalet çağrısı yaptığı ve özellikle Küba’yı yolsuzluktan kurtarmak için yanıp tutuştuğunu ifade ettiği beyannameyi onaylıyorum. Hatta daha da ileri giderek şunu söylemek isterim: Batista, bir ölçüde Birleşik Devletler’in bazı günahlarının vücut bulmuş halidir. Şimdi bu günahların bedelini ödemeliyiz. Batista rejimi konusunda ilk Kübalı devrimcilerle aynı fikirdeyim. Bu son derece açık.”

Yani derin devlet Kennedy’yi boşuna öldürmemiş! Diyeceksiniz ki ‘Domuzlar Körfezi rezaleti JFK döneminde olmamış mıydı?’ Doğru ama bu Nixon’un Başkan Yardımcılığı yaparken planladığı bir harekattı. Nixon Başkanlık seçimini kaybedeceğini asla ve asla düşünmediğinden harekatı Pentagon’a kabul ettirmişti. Yani Miami’deki Kübalıların çıkartma yapmak için CIA tarafından eğitilmeleri ta Nixon döneminde başlamıştı. Beklenmedik bir şekilde Başkan seçilen JFK de Pentagon tarafından harekata onay vermesi için zorlanmıştı.

cropped_John_F_Kennedy_cigar

Rahmetlinin 1962 ambargosunu imzalamadan hemen önce 1200 tane Küba purosunu sakladığı söylenir.

Halkın içinden gelen fakir ve solcu bir askerin klişe bir hikaye gibi zengin ve faşist bir diktatöre dönüşmesi pek ilgi çekici gelmiyor tabii. Asıl ilginç olan, sonradan zengin olmuş bir şeker kamışı tüccarının kendi soyadını yıllarca vermediği gayri meşru oğlunun Cizvit okulunda yetiştirildikten sonra avukat çıkması, sonra maceracı bir gerilla mücadelesi verip yıllar içinde dünyanın en önemli komünist liderlerinden birisine dönüşmesidir sanırım. Demeçleri, aşkları, gelgitleri ile Fidel Castro 1976 yılına kadar Küba’da başbakanlık yapmış (gerillalar iktidarı ele geçirdikten sonraki ilk başbakan Jose Miro Cardona’ydı) daha sonra 2008 yılına kadar başkan koltuğunda oturmuştur (1959’dan sonraki ilk başkan çok kısa bir süreliğine Manuel Urrutia Lleo, ikincisi ise Fidel Castro yerini alana dek Osvaldo Dorticós Torrado idi). Yani, adamın aşığına: ‘Yo soy Cuba / ben Küba’yım’ demesi boşuna değilmiş.

marita lorenz

Marita Lorenz'in hayat hikayesini okumanız şiddetle tavsiye edilir.

 

Küba tarihi o kadar kaotik ve iç içe geçmiş ki kısaca değinelim derken derinlere doğru ilerlemeye başladık bile. Aman!

Günümüze dönecek olursak, Havana’nın genelinde çok acayip bir yoksulluk hakim. Tuttuğum odanın bulunduğu ev Vedado’da. Zamanında varlıklı ailelerin mekanıymış bu bölge. Evler çok odalı ve büyük. Demek ki burada oturanlar eski varlıklı ailelerden geliyor ya da devrim sonrasında buralara konuşlandırılmışlar. Ne olursa olsun son yıllarda bu büyük evlerdeki odalarını kiraya verebilenler aldıkları bir veya iki günlük kira ücreti ile bir aylık maaşlarının üzerinde bir kazanç elde edebiliyor. Yani kısacası evini kiralayanlar bir çeşit zengin sınıfını oluşturmaya başlamış bile. Diğer bir durumu iyi olan tayfa ise, zamanında Florida’ya kapağı atmış olanların akrabaları.

061617mariel_960x540

1970’lerin sonuna doğru ABD’nin Küba’yı kapalı bir diktatörlük olarak sürekli suçlaması ve 1980’de 10.000 Kübalının Havana’daki Peru Elçiliği üzerinden iltica talebinde bulunmasına tepki olarak Fidel Castro 15 Nisan’dan 31 Ekim’e kadar sınırlarını açacağını duyurmuştu: Bizi istemeyeni biz hiç istemeyiz! Bu süre zarfında Mariel Boatlift Krizi adı verilen ve deniz yolu ile gerçekleşen göçte 125.000 Kübalı ABD’ye kaçmıştır. Bir yandan Fidel’in de ülkede ne kadar katil, psikopat ve akıl hastası varsa teknelere doldurarak ABD’ye postalaması ABD Başkanı Jimmy Carter’ın başını oldukça ağrıtmıştı.

Küba'dan gelip Miami'ye çöken çakalların hikayesi Scarface filmine konu olmuştu.

Küba’da uzun zamandır Florida’daki akrabalardan gelen aylık 200-300 dolarla resmen ihya olan insanlar var, çünkü memur/işçi/doktor maaşının 30-40 ABD doları olduğu bir yerden bahsediyoruz. Bunun yanı sıra Küba’da yıllardır kullanılan iki para biriminin ayrımı durumu iyice belirsizleşmiş durumda. CUP, halkın kullandığı para birimi olan peso iken CUC değiştirilebilir para birimi olarak sadece yabancıların kullanımına sokulmuştu. Yani eskiden yerli halk peso (CUP) yabancılar ise convertible peso / chavito (CUC) olarak ödeme yapıyordu. 

CUC

Ernesto'yu paranın üzerine basmak pek hoş olmamış gibi.

Bu iki para biriminin arasında 1/25 oranında bir fark var; 1 CUC şu anda 1 avro civarında, daha önce 1 ABD dolarından işlem görüyormuş. Şimdiyse herkes hem CUP hem de CUC olarak ödeme yapabiliyor. Eskiden yerli halkın CUC’la çok da işi olmuyormuş. Şimdiyse hem yerli hem de yabancılar iki para birimini de kullanmak durumundalar. Eskiden sadece yabancıların kabul edildiği Varadero’daki ‘lüks’ otellere artık yerliler de girebiliyor (parası olanlar tabii ki). İyi bir restoranda yemek yemenin maliyeti ise 10 CUC’tan başlıyor.

İşin daha ilginci ulaşım. Havana’da belediye otobüsü fiyatı 1 peso yani 25 kuruş gibi bir şey, ama yabancıların çok tercih ettiği bir ulaşım aracı değil nedense. Bir başka yaygın ulaşım aracı taksi dolmuş olan ‘taxi collectiva’. Bunun ücreti yerliler için 5 CUP iken yabancılar için 3 veya 5 CUC civarı olabiliyor (artık ne denk getirirlerse, şoför tipine filan bakıp karar veriyor galiba). 

IMG_8187

Önde mafyatik 50'lerden kalma benzin canavarı Chevrolet, arkada Sovyetik günlerden Moskoviç. Bunların her ikisi de şehirlerarasında taksi-dolmuş olarak kullanılıyor.

Şehirlerarası seyahatler herkes için CUC üzerinden hesaplanıyor. Mesela Havana-Trinidad arası 350 km olan ve yedi ila sekiz saat süren otobüs yolculuğunun ücreti 25 CUC, bunu taksi dolmuşla yaparsanız dört saat kadar sürüyor ve 35 CUC. Ama daha kısa bir mesafe olan Varadero-Havana arasında taksi tutarsanız 90 CUC, taksi dolmuş bulabilirseniz 30 CUC. Niye bu kadar pahalı? Çünkü Varadero turistik yer! Buraya gelebilenin balyası vardır, onu da harcamaya gelmiştir, nokta.

Küba’da kör tuttuğunu öpüyor, hiçbir şeyin ayarı yok: Varadero’da tuk-tuk çeviriyorum kadın 10 CUC istiyor yürüyerek geldiğim 3 km yere. Taksi çeviriyorum 4 CUC diyor klimalı araç şoförü. Bütün yabancıları embesil filan sanmak köylü kurnazlığı mıdır, çakallık mıdır yoksa mallık mıdır bilemiyorum. Gerçek sosyalizm bu olmamalı.

IMG_8086

Liberta önünde bekleyenler.

Zenginleşen tayfa dışarıda yiyebiliyor demiştik, ayda 30 CUC maaş alan vatandaş ise liberta denilen dükkanlardan karne ile aylık tayın istihkakını alabiliyor. Bebeğin/çocuğun günlük süt ihtiyacından gencin/yaşlısının etine kadar her türlü besin ihtiyacı detaylı olarak hesaplanıyor ve halka eşit ve adil bir biçimde temin ediliyor. Yani devlet vatandaşını zinhar aç bırakmıyor ki gerçek sosyalizm buna benzer bir şey olmalı zaten. 

Ama fakir halk bakıyor zengin dışarıdaki restoranlarda karne ile temin edilemeyen karidesi, ahtapotu götürüyor; e canı çekiyor bunun da tabii. Neden, çünkü insan dediğin azla yetinmez, hep daha fazlasını ister. Bir yandan da televizyonda ABD propagandasına maruz kalıyor, bunların (tıpkı bizimki gibi) ABD’lilerin bokunu pisliğini temizleyen gurbetçi akrabaları ABD’deki hayatlarını övünce bunların da kafası karışıyor zaar. Bilmiyor ki dünyanın en iyi sağlık sistemlerinden birine sahip olan ülkesinde bedavaya bu hizmeti alabildiğini. Ulan paran yoksa ABD’de seni morga bile koymuyorlar ne hastanesi! ABD’deki ırkçılığa/ayrımcılığa değinmeye gerek bile yok.

Çok kafanız karışmasın ‘ne diyor lan bu övüyor mu dövüyor mu?’ diye. Ben ne gördüysem onu yazıyorum ve dürüst olmaya çalışıyorum. Anarşistiz dediysek… 

Micheal Moore'un Sicko belgeselinden Küba ile ilgili bölüm.

Ve o kocaman ABD, dünyanın süper gücü ABD, dünyanın en büyük silah üreticisi olan ABD bu küçücük ülkeye yıllardır ambargo uyguluyor hiç utanmadan. Çünkü biliyorlar ki bu küçük ülke diğer ülkelere örnek olabilir, hatta tanrı korusun komünizm belası bulaşıcı bir hastalık olarak kendi topraklarına bile sıçrayabilir. Aman aman! Obama’nın herkese sağlık güvencesi sağlayacağını duyan sağcıların ‘ülkeye komünizm geliyor, ben neden fakirin sağlık ücretini ödeyeyim’ diyerek ayaklanmalarını, Beyaz Saray’ı taşlamalarını hatırlayın. O sağlık güvence sistemi parlementodan tam olarak geçmedi sonuçta, geçirtmediler! Bir yandan o rezil sistemiyle ABD’de bulunan obez sayısı dünyadaki aç insan sayısı ile kıyaslanabilecek kadar çok.

Küba ise Bloomberg’in 2019 sıralamasında en sağlıklı 30. ülke olarak gösteriliyor ki bir sürü Avrupa ülkesinin bile önündeler. Akciğer kanserine karşı 2011 yılında buldukları aşıyı (Küba’da ücretsiz) yurtdışında bir dolardan satmak istemeleri büyük ilaç şirketleri tarafından protesto edilmişti (çünkü kendileri binlerce dolardan satabilecekken Küba haksız rekabet yapıyormuş, yuh!). Kırktan fazla ülkeye doktor veya hemşire gönderebilecek kadar çok sayıda doktor-hemşire yetiştirebiliyorlar. Anneden bebeğine AIDS ve frenginin bulaşmasını önleyen ilk ülke olmasının yanı sıra Çernobil’de 1986 faciasında radyasyona maruz kalan 24.000 çocuğun bakım ve tedavilerini de üstlenmiş, SSCB çöktükten sonra girdikleri büyük ekonomik darboğazda bile çocukların tedavilerini yarım bırakmamışlardı. Çocukları karşılarken koca Fidel’in göz yaşlarını gizlemek için kameraya arkasını dönmesi beni bile duygulandırdı.

 

Lan bu dünya nasıl bir dünyadır...

 

 

I. BÖLÜM'ün sonu. Devamı II. BÖLÜM'de AYARSIZ KÜBA

 

İlgilenenler İçin:

Granma Fidel liderliğindeki gerillaların Meksika’dan Küba’ya geçmek için bindikleri teknenin adı, Küba devletinin sesi olarak internet sitesine de adını vermiş: http://www.granma.cu/

Camilo ile ilgili belgesel: https://www.youtube.com/watch?v=5O8jRWHt_fc

Fidel’in fırtınalı aşkı: https://www.youtube.com/watch?v=7zYS2Ipsvm0&pbjreload=10

JFK'nin demeci: “I approved the proclamation which Fidel Castro made in the Sierra Maestra, when he justifiably called for justice and especially yearned to rid Cuba of corruption. I will even go further: to some extent it is as though Batista was the incarnation of a number of sins on the part of the United States. Now we shall have to pay for those sins. In the matter of the Batista regime, I am in agreement with the first Cuban revolutionaries. That is perfectly clear.” (24 Ekim 1963)

 

İRAN (OVERRATED) BÖLÜM II

Ulaşım

2015’te ara verilen tren seferleri TCDD ile yapılan karşılıklı anlaşma neticesinde 2018 yılında Van-Tebriz olarak İran Tren Yolları tarafından tekrar başlatıldı. Tren Van’dan 21:30’da kalkıyor ve sabaha karşı 04:00 sularında Tebriz’e varıyor. Bilet ise yalnızca TCDD’nin yurtdışı satışı yapan gişelerinden alınabiliyor. Hava yolunun bir başka alternatifi ise Doğu Beyazıt’tan Tebriz’e kalkan otobüsler. İran içinde ise uzun mesafeleri uçakla almak mantıklı gibi. Otobüsler genelde konforlu ve trenler de hiç fena değil. 

 

İletişim

Ülkemizde kimilerinin iddia ettiğinin aksine, İran’da Türkçe yaygın olarak konuşulmuyor. Türkçe konuşulan yerler Azerbaycan (nüfusun %16’sı, ama Azeriler Farsça da konuşmakla yükümlü) ve Erdebil Bölgesi. Şiraz-İsfahan taraflarında Türkçe konuşan Kaşkay (Qashqai) halkına rastlamak mümkün. Tahran’da ise özellikle esnaf arasında Azeri ve Türkmene denk gelmek olası. Bunların dışında İran’da konuşulan hakim dil Hint-Avrupa kökenli olan ve Kürtçeye (Kürtler İran nüfusunun %10’unu oluşturuyor) yakın bir dil olan Farsça’dır (nüfusun %61’inin ana dili) ve bu dilin, Ural Dil Ailesi grubundan olan dilimizle, kullandığımız ortak kelimeler haricinde alakası yoktur. Bu ortak kelimelerin dilimize girmesi özellikle günümüz İran topraklarında hakimiyet kuran Selçuklu İmparatorluğu’nun Farsçayı devletin resmi yazışma dili olarak kullanılması ile başlamıştır. 

Azerbaycanlılar veya özellikle Erdebilli Türkmenler konuştukları dile Türkçe, bizimkine ise İstanboli diyorlar, yani İstanbulca. Eh, doğru söze ne denir.

Kaşkay dili ise Azeri Türkçesine benziyor ama halkın kılık kıyafeti nedense Kürtleri anımsattı bana (çakal turizm şirketlerinin nomad turları diye düzenlediği turlar var Kaşkaylara ama fiyatları fecii). Bu arada İran nüfusunun %6’sını oluşturan Lurlar ve %2’sini oluşturan Beluşlar da ülkenin diğer etnik zenginliklerindendir. Gerçi anadili artık Farsça olmuş bir sürü etnik grup hala mevcut ama asimilasyon bir ulus-devlet geleneği olarak halkları feci biçimde baskılıyor, kimlikleri yok ediyor.

 

Kaşkaylar

Görülmesi Gereken Yerler: Qeshm / Keşm Adası

Biraz önce bahsettiğim farklı etnik gruplardan bir kısmı İran’ın güney bölgesinde yaşayan Hindistan kökenli halklar. Derileri oldukça koyu olan bu insanlar sanıyorum Orta Çağ’da bölgeyi iskan edinmişler. Farsçayı kendilerine has bir şive ile konuşuyorlar ve giyim kuşamları oldukça renkli.

 

IMG_6039 2

 

Adanın ana geçim kaynağı Laft adlı yerleşimde döndürülen kaçakçılık. İran’da bulunması zor veya pahalı olan bir şeyi istediğinizde buraya sipariş geçiyorsunuz (bir takım karanlık yollardan tabii). Adada sıkça rastlayabileceğiniz plakaları silik veya hiç olmayan pikaplar benzin istasyonundan doldurdukları benzini balıkçı teknelerine yüklüyor ve karşıdaki Umman toprağı olan Khasab’taki kaçakçılarla değiş tokuş etmek sureti ile ekmeğine bakıyor. Söylentiye göre işin başında Devrim Muhafızları bulunuyormuş. Diğer önemli geçim kaynağı ise balıkçılık.

 
IMG_5878 2

Beyaz İranlılara 'sizin orada deveye biniyormuşsunuz' deyip kafayı yedirmek ister misiniz? (aynı biz ama tek fark, güneyinde gerçekten de develer var)

 

Keşm adası UNESCO'nun tescillenmiş Global Geoparklarından birisi. Adada sadece dört çekerli araç ile gidilebilen Namakdan adlı tuz mağarası var. Onun dışında Chahkouh/Çaku Kanyonu, Hara mangrov ormanı, Yıldız Vadisi görülmeye değer yerler. Bütün bu yerleri araba kiralayarak bir gün içinde ziyaret edebilirsiniz. Tabii bir de yunus izlemek için yakınlardaki Hengam adasına yapılan tekne turları var. Yunuslar saat 11:00’e kadar mesai yaptığından daha erken gitmekte yarar var. (Sürücülü araç kiralamak için tavsiyem Türkçe ve İngilizce de konuşan Meyhan'dır +989039132474, selamımı iletin yardımcı olur.)

 
IMG_5797 2
 

Adaya Bander Abbas kentinden tekne ile geçebiliyorsunuz. Ama kentte kalmasanız da olur hatta kalmayın derim, zira pek bir şey yok.

 
IMG_5930 2
 

Güney kıyı bölgesinde ve adalarında Portekizlilere ait Ortaçağdan kalma kale kalıntıları görme imkanınız var.

 

Hurmooz / Hürmüz Adası 

Yine Bander Abbas’tan veya Keşm Adasından tekne ile direk geçebileceğiniz bu ada, zamanında hippiler tarafından keşfedilmiş ve şimdi ise popülerite patlaması yapmaya aday. Adada eskiden sadece kamp yapmak veya yerel halkın kiraladığı odalarında kalmak mümkünken son yıllarda bir kaç hostel ve kısa bir süre önce de adanın ilk oteli açılmış. Sanıyorum yakında yeni oteller açılmaya başlayacak veya ada bir eko-turizm merkezi olacak. Yani adaya bir an önce gitmekte fayda var; zira burası hayatımda gördüğüm en değişik, en tuhaf adalardan birisi.

 
IMG_6016

 

Kırmızı ada diye bilinse de adanın jeolojik yapısı çok renkli. Kendinizi direk başka bir gezegende gibi hissetmeniz olası. Hatta farklı yerlerde farklı gezegenlerdeymişsiniz gibi izlenimlere kapılmanız kaçınılmaz. Ada halkı gerçekten misafirperver ve taruf denilen geleneği halen uygulamaktadır.

 

IMG_6035 2
IMG_6008

 

Adayı gezmek için eğer profesyonel dağ bisikletçisi değilseniz kesinlikle bisiklet kiralamayın. Çok fazla yokuş var ve bunun yanı sıra ziyaret edilecek yerler iyi işaretlenmemiş, kaçırabilirsiniz. En iyisi tuk-tuk kiralamak. Tuk-tukçular genelde adanın sağ tarafından gidiyor ve adayı turlamadan dönüyor. Anlaşma yapmadan önce sol tarafı görmek istediğinizi de belirtin, bu şekilde adada yaşayan ve soyu oldukça azalmış olan geyikleri görme şansınız artar. Adanın yemekleri ise bence İran’da yiyebileceğiniz en leziz yemeklerdir. Özellikle karides konusunda uzmanlar. Eklemeden geçmeyeyim, yemeklerde baharat olarak adanın kumundan da kullanıyorlar, dünyada yenilebilir kumun olduğu yerlerden biriymiş burası.

 
IMG_5936 2
IMG_6064 2

 

ŞİRAZ

Bence İran’ın açık ara en overrated yeri Şiraz kentidir. Kentte ilgimi çeken pek bir şey yok, bilakis müzedir, camidir, bahçedir nereye girmek isterseniz fiyat hep aynı ve yabancıya çok daha pahalı tabii ki. Eğer tipiniz İranlıyı andırıyorsa ‘yek nefer’ diyip İranlı fiyatından yararlanabilirsiniz. Ama yabancı olduğunuzu çakozlarsa girmeyin hiç bir yere, değmez. Çekmişler güzel filtrelerle, instagram filan derken yok pembe camii, yok morlu bahçe, geçiniz efendim. Hiç mi bahçe görmedik. Ayrıca camiye para verilip mi girilirmiş!

 
IMG_6173 2
IMG_6313 2

Persepolis ve Nekrepolisi

Persepolis

Şiraz kötü dedik ama sanıyorum Persepolis’i görmek için Şiraz’a uğramak şart. Antik alana en kolay ulaşım ise Şiraz’dan bir taksi ayarlayıp uygun bir fiyata anlaşmakla alakalı. Sadece Persepolis’i değil Necropolis’i de ziyaret ediniz.

 

IMG_6210 2
IMG_6196 2
IMG_6184 2

İlk resimde Ahameniş İmparatorluğunun içindeki halklardan biri olan Lidyalıların Krala getirdiği hediyeler. Diğer rölyeflerde bizim topraklardan Karya, Kapadokya ve Ermeni halkları da mevcut. İkinci resim o zamanlar perspektif bulunmadığından askerlerin önlü arkalı çizimi. Son resimde ise simgesel anlamı olan erkek aslanın ceylana arkadan saldırması. Normalde erkek aslanlar avlanmaz, avlandıkları takdirde ise avına arkadan değil direk gırtlaktan saldırır. Bu rölyeften sanıyorum bütün Persepolis'te on iki tane var.

 

Galat / Qalat Köyü

Sanırım eski bir Ermeni yerleşimi olan köy şu aralar İran cigaratörlüğünün başkenti olarak ün yapmış. Henüz köy girişinde ortalığı sis almış gibi bir görüntü hasıl oluyor ama bu ortamdaki fosurdatmanın bir sonucu, başka da bir şey değil. Burası mollaların da pek uğradığı bir yer olmasa gerek; zira kızlı erkekli, genç yaşlı bir sürü grup burada piknik yapıyor. Ortamda yeni trend olan şekilli kafe ve restoranlar mevcut.

Buraya kentten kalkan belediye otobüsü ile kolayca ulaşmak mümkün. Taksi filan tutmaya hiç gerek yok zira ne kadar kalacağınızı bilemezsiniz. Çünkü köyün hemen dışında güzel bir patika ile ulaşabileceğiniz bir kaç tane şelale de mevcut.

 

IMG_6347 2
 

YEZD

Dünya’daki en ilginç yerleşimlerden birisi olan Yezd’in eski kent yapısı tamamen kerpiçten oluşuyor. Aynı zamanda kent dünyanın en kadim tek tanrılı dini olan Zerdüştlüğün de merkezi. Kutsal yerleri olan Ateşkadeh (ismi aynen bu) içindeki ateşin dört yüz yıldır sönmediği söyleniyor. Kentte Zerdüştlüğü tanıtan bir müze bunun yanı sıra kent dışında ise sadece bir kaç tanesi ziyaret edilebilen Zerdüştlerin mezarlığı diyebileceğimiz Dakhme’ler var. Ahmak batılılar bunlara sessizlik kuleleri adını takmışlar ama dahkme yargı yeri anlamına geliyor. Normalde ulaşımı çok zor olan bu yerlere ölüler konuyla ilgili din adamlarınca çıkarılıp bırakılıyormuş. Bu teknik devletçe 1950’lerde yasaklanmış.

 
IMG_6475
IMG_6521

Foto 1: Ateşkadeh                                                                                    Foto 2: Dahkme

IMG_6435

Yezd genel görünüm

 

Yezd’den bir günlük araba turu ile ziyaret edebileceğiniz Kharanak, Meybod gibi yerleşimlerin yanı sıra, asıl çoğunluğu Hindistan’da olan Zerdüştlerin hacı olmak için geldikleri Chak Chak da görülmeye değer yerlerden. Çöl turu veya kampı yapmak isterseniz Yezd doğru seçim olacaktır. (Sürücü için Mohzen'le irtibata geçilebilir: +989133522985, Mohzen'le bayağı bir dolandık. Bir gün buna 'ya burada dini malzeme satan yerler varmış' diye soruyorum hemen 'abi kamçı mı alacaksın? diye atlıyor. Arkadaş alnımızda BDSM'ci diye mi yazıyor anlamadım. Evet, orada Kerbela anmaları esnasında kendini -başkasını değil- dövmek için kamçı zincir filan satılıyor ama mevsiminde gitmek gerekiyormuş.)

 
IMG_6591 2
IMG_6604 2
IMG_6473

İlk foto Kharanak'taki döner kuleli camii, ikinci foto Çak Çak'taki Ateşkadeh, son fotoda ünlü badgir (becir) yani sıcak bölgelerde bina içini soğutmaya yarayan rüzgar yakalayan kuleler, antik klima aracı.

 

Verzene / Varzanah Köyü

Sanıyorum wikitravel yazarı ya bunlardan rüşvet almış ya da kendisi bizzat şahsen buralı. Aman kaçırmayın, kesin uğrayın gibi cümlelerin gazına gelip köye gidiyorum ve fakat o da ne?! Köyde bir bok yok, güvercin kulesi filan var tamamen tırt. Etrafını gezeyim diyorum, etrafta da bir bok yok. Bir iki tane tepe, yıkılmış bir Selçuklu Kervansarayı, tuz gölü/çölü (bu fena değil ama uzak), çöl (Yezd’de mevcut). ‘E hani burada İran zebrası varmış?’ diye soruyorum, ‘abi kırk yıl kadar önce vardı, evet’ diye yanıtlıyorlar. 

Kısacası gitmeyin!

IMG_5788 2
IMG_6722

İlk fotodaki sıcak bölgelerde her otuz kilometrede bir bulunan su depoları. İkincisi Varzaneh'teki tuz gölü.

IMG_6745
 

İSFAHAN

İran’ın en turistik ve en şekilli kenti İsfahan galiba. Yalnız kentin ortasından geçen koca nehri kurutmasalar iyi olacakmış. Şimdiye kadar yattığım İranlı ayağı burada tutmuyor, çakal esnaf anında uyanıyor benim yabancı olduğuma. Burada da birisi kentin içinde ve hala faal olan Ateşkadeh ve Ateşgah var. Kentin en şık ve en modern bölgesi Ermeni mahallesi. Buradaki kilise kompleksi oldukça ilginç. İran’ın ortasındaki bir ortodox kilisesinde Katolik fresklerine benzeyen çizimler görmek gerçekten şaşırtıcı.

 
IMG_6813
IMG_6824
 

Kentin Yahudi mahallesinde bulunan bir sürü Sinagog ise kapalı, Yahudilerin çoğu özellikle Ahmedinejat hükümeti sırasındaki ayrımcı dilden korkarak ülkeyi terk etmiş.

Kentin dışındaki tepelere doğru çıkan bir de teleferik var. Müzelere kesin uğrayın. Trajik Çaldıran Muhaberesi'nin betimlendiği nefis bir duvar resmini de göreceksiniz.

 
IMG_6859
IMG_6898

Yahudi Mahallesi oldukça fakir kalmış. İkinci fotodaki mekan ise İsfahan'ın en popüler doogh (ayran) içip baklava yenilen yeri. İçki olmayınca yönelimler de tuhaflaşıyor mu ne?

 

KAŞAN 

Çakma Yezd gibi kent olan Kaşan’da mimariye özel bir ilginiz yoksa pek de görebileceğiniz bir şey yok. Kukla müzesi ilginç olabilir ama sadece bunu görmek için de gitmeye değer mi bilemedim.

 
IMG_6942

İran'da köklü bir kukla kültürü var. Ancak çocuklara izlettiği devasa kuklalardan ben bile tırstım çocuk ne yapsın? Yetkilileri göreve çağıracağım da vazgeçiyorum.

 

Abyane

Ancak Kaşan’a bir şekilde gittiyseniz bu köyü görmekte yarar olabilir. Kaşan’dan buraya giden bir otobüs yok, ancak taksi ile gidebilirsiniz. Snapp uygulaması ise İran’ın olmazsa olmazı, bir çeşit über. Bununla direkman en az yarı fiyatına seyahat edebiliyorsunuz. 

Abyane’de halen antik Pehleviceye benzeyen bir dil konuşuluyor, yani modern Farsça değil, oranın yerel dili. Köy ise tamamen kırmızı evlerden oluşuyor. Köyün dışında yürüyüş parkurları mevcut.

IMG_6953
IMG_6961
IMG_6967

 

TAHRAN

Kent bana İstanbul’u anımsattı. İstanbul derken Bebek, Nişantaşı’nı değil de Mecidiyeköy, Esenler, Güngören gibi yani İstanbul’un yüzde 80’ini oluşturan çarpık ve şuursuz kentleşme örneğini demek istiyorum. Tahran’da ulaşım için kesinlikle metroyu tercih edin, trafikten de uzak durmaya bakın. Kentin belli bir merkezi olmadığı için yürümekten de kaçının zira mesafeler uzun ve yürüyüş tatsız. Arkeoloji, İslam Eserleri Müzesi, Ateşkadeh, Sinema Müzesi, Müzik Enstrümanları Müzesi ve kentin dışındaki Elbruz dağları görülmeye değer yerlerden. Kentin sanat yaşamı da bir hayli renkli eğer ilgiliyseniz. 

 

IMG_5645
IMG_5656
IMG_5681 2

Tahran'daki sokak heykelleri şahane. Film müzesinden çakma Kemal Sunal'lı film. Müzik müzesinden saz örnekleri.

 

TEBRİZ

Soydaşlarımızın yaşadığı kente yukarıda bahsettiğim İran über’i snapp gelir gelmez Tebrizli taksicilerin yaptığı ilk iş bunları dövmek olmuş. Yazının birinci bölümünde bahsettiğim gibi resmi İran politikası Azerilerin Türkleşmiş İranlılar olduğunu söylüyor. Yahu öyle olsa bile şu davranış biçimi bile elemanların ne kadar Türk olduğunu göstermiyor mu?

IMG_5354
IMG_5379

Müze bahçesindeki balballar. Özellikle bir tanesi Hakkari'de bulunan ve menşei bilinmeyen stelleri andırıyor. Foto 2: Kedici teyzeler olduğu sürece umut var demektir. Ne yazık ki İran'ın sokak kedileri genelde insanlardan korkuyor bizdeki durumun aksine.

Tebriz’de en görülmeye değer yerler Arkeoloji müzesi, Amir Nizam Evi (bu aynı zamanda Kaçar Müzesi), pazar, Behnam Evi ve Gök Camii. Kentin biraz dışında (yeni açılan metro ile gidilebiliyor) Şah Goli parkı eskiden solcuların takıldığı restoranıyla da meşhurmuş. Kentin modern kısmındaysa yeni açılan kafeler var. Burada da kentin Ermeni mahallesi daha şık bir görüntü sergiliyor.

IMG_6140
IMG_6788
IMG_6499

İran'daki camiler çift minareli ise Şii, tek minareli ise Sunni olduğunu gösteriyor. Eğer minaresiz ise bir kadın tarafından yaptırılmıştır. İkinci foto Kaçar dönemini yansıtan bir yapıt. İranlı milliyetçiler, bütün o çekik gözlere rağmen Kaçarların Türk olduğunu kabul etmez. Son foto ise müslüman bir hoca filan değil, dünyanın en eski dualarından birisini eden Zerdüşt din adamı (İslamiyetten en az 2000 yıl önceki bir dönemden kalan).

 

SONUÇ

En nihayetinde İran da, halkın çoğunun misafirperverliği, yardımseverliği, turist kazıklamaya kalkmaması, güvenli bir ülke olması, ulaşımın kolaylığı, doğal güzellikleri, tarihi ve kültürü ile  görülmesi gereken ülkelerden biri. Ancak şunları da gözden kaçırmamak gerek: yıllardır islami otokratik yönetim biçimi ile insanlarını baskı altında tutmuş, muhalifleri en sert biçimde cezalandırmış, idam etmiş veya hapislerde yargısız infaza tabii tutmuştur. Bunun yanı sıra hiç de adil olmayan bu düzende, mollalar ve devrim muhafızları zenginleştikçe zenginleşmiş, kendi çocuklarını sürekli şeytan olarak lanse ettikleri ABD’nin üniversitelerinde okutmuş, çocuklarının oradaki kokolu partilerden geri kalmamalarını sağlamıştır (tanıdık geliyor mu?). Bunun yanı sıra Irak’la yaptıkları ve gereksiz yere uzayan saçma savaşta fakir çocuklarını cepheye sürmekten imtina etmemiştir. 

Kadını değersizleştirip ahlak zaptiyesi adı altında namus bekçiliği yaparken kendi ahlakını asla sorgulamayan bu düzen, sokaklarda dilenen bir sürü çocuğun da taciz edilmesini engellememiştir. Zaten islami zihinlerdeki en büyük sorunlardan birisi olan sübyancılık hastalıklı bir unsur olarak buradaki devlet yönetiminde de görülmektedir.

Bu baskıcı düzen içinden sıyrılan ve büyük işler yapan yönetmenlerinin film yapmasını yasaklamış, ev hapislerinde sosyal olarak ölüme mahkum etmiştir. Feminist mücadeledeki kadınların ise hapishanelerde başlarına ne geldiğini duyan bile olmamıştır.

Muhalefet o kadar bastırılmıştır ki şu anda bu düzene alternatif olabilecek hiçbir hareket bulunmamaktadır.

İran’a tabii ki gitmeli ama coşup övmeden önce de üç kez düşünmekte yarar var.

 

Terms & Conditions  |  Privacy Policy

Gezenti 2018 © All Rights Reserved