I. BÖLÜM - BREZİLYA

"Ütopyaların dünyası öldü. Bir çıkar toplumunda yaşıyoruz ve futbol da büyük pazarların dünyasına mahkum edilmiş durumda."

Yazımıza sol futbolun mucidi ve sağ futbolun tanımlayıcısı, (tartışmalı) komünist futbol adamı Menotti'nin veciziyle başlamak istedim. Zira kendisi sol futboldan söz ederken; uyguladığı katı disiplin, komando tarzı antrenmanları ve tek adam yönetimi ile faşist cuntanın idaresindeki Arjantin milli takımını, biraz da şike vasıtasıyla şampiyon yapmıştı. 1978 yılında Arjantin’de düzenlenen Dünya Kupası’nda, Peru, averaj hesabı yapan Arjantin’den 6 gol yemiş (şike daha sonra ayyuka çıktı), Brezilya’nin son dakikada attığı gol, hakemin korner atışında top havadayken (!) maçı bitirdiğini söylemesiyle iptal edilmiş ve Brezilya saf dışı bırakılmıştı (Brezilya bütün maçlarını kış aylarının en sert yaşandığı güney kentlerinde yapmıştı).

 

 

Lanet bir faşist olduğundan şüphelendiğimiz Tanrının olası müdahalesi ile, total futboluyla herkesin gönlünü kazanan Hollanda'nın final maçında topunun direkten dönmesi sonucu Arjantin kupayı almıştı. Ama yine Menotti'nin: "Biz ordunun şeref tribünü için değil, insanlar için futbol oynuyoruz. Askeri diktatörlüğü değil, özgürlüğü savunuyoruz... Benim yetenekli futbolcularım diktatörlüğün taktiğini ve sistemin terörünü alt ettiler..." sözleri ile bir başka tartışma platformu açılmıştı.

Dünya kupasının politika ile ilk kirletilmesi değildi bu tabii. 1973 yılındaki SSCB-Şili dünya kupası eleme maçlarını hatırlarsak, Moskova'daki ilk maç 0-0 bitmişti. Şili'de gerçekleşen faşist askeri darbe sonrasında devrimcilerin stadyumlarda toplanıp orada işkence edilmesi ayyuka çıkınca, bu durumu protesto eden SSCB, işkencehaneye dönüşen statlarda rövanş maçına çıkmama kararı almıştı.

 

 

O zamanlar kurallar farklıydı. Diğer takım maça çıkmayacağını duyurmasına karşın Şili takımı stadyumda hazır bulunuyordu. Burası da 7000 mahpusun Atacama Çölünde bir yere nakil edilmesinden sonra futbol için hazırlanan Şili Ulusal Stadyumuydu.  Şili takım kaptanı Valdez aşağılık bir şekilde, sembolik olarak topu olmayan rakibinin boş kalesine göndermiş ve FİFA maçın sonucunu 2-0 olarak tescil etmişti.

Bu maçta Şili takımında bir tek kıpırdamayan futbolcu vardı: Carlos Cazsely! Dünya kupalarında ilk kez uygulanmaya başlayan kırmızı kartı da tarihte ilk gören futbolcu olan Cazsely (kartı gösteren de Doğan Babacan’dı) pasif direniş yöntemleriyle diktatör Pinochet’ye her daim karşı durmasıyla da gönüllere taht kurmuştu.

 

Cazsely bir de klip yapmış zamanında "El Hincha" yani 'Taraftar'

 

Solcu futbolcu demişken, 1978 Dünya Kupasına gitmeyi reddeden iki futbolcu vardı. Efsanevi futbolcu (ve sonrasında teknik adam olan) Cruyff ailesi tehdit edildiği için Arjantin’e gitmekten vazgeçmiş (bu konuda başka söylentiler de var ama asıl neden bu gibi görünüyor), o zamanlarda Maocu olan Breitner ise  daha sert bir tavırla, insanların işkence gördüğü statlarda futbol oynamayı reddettiği için kupaya gitmeyeceğini deklare etmişti (Breitner daha sonra dönmüştür).

Ne Şili’deki işkencelere, ne de 1978 Arjantin'indeki benzer cunta uygulamalarına ses çıkartan batılı ülkeler, SSCB'nin ABD destekli Taliban ordusuna karşı başlattığı Afganistan işgalini bahane ederek 1980 Moskova Olimpiyat Oyunlarını protesto etmişti. Bildiğiniz üzere radikal İslamcı terörizmin doğmasının ve güçlenmesinin müsebbibi ABD’dir.

Sanırım Eduardo Galeano yıllar sonra oradaki savaş suçlarını inceleyen bir mahkeme heyetindeki anılarında aktarmıştı, Afgan bir yobaz mahkemede haykırmış: 'komünistler bizi mahvetti, kızlarımıza okuma yazma öğrettiler!'

 

Dönemin ABD Başkanı Reagan ile öve öve bitiremediği 'Özgürlük Savaşçıları', şimdiki adıyla İŞİD eski adıyla Taliban

Bir başka kepazelik de Uruguay faşist cuntasından çıkan fikirle, Mundalito adıyla düzenledikleri mini dünya kupasına Brezilya, Arjantin, İtalya, Federal Almanya ve Hollanda dahil olmuş, Uruguay 1981'deki finalde Brezilya'yı yenmişti. Buraya kadar futbolu kendi çıkarı için güzel bir biçimde kullandığını düşünen cunta beklemediği bir darbe almış, tribünler maçtan sonra hep birlikte: "diktatörlük bitecek!" diye tezahürat yapmaya başlamıştı.

***

Futbolun ticarileşmesi FİFA'nın başına 1974'te Brezilyalı Havelange'ın gelmesiyle başlar (gerçi bunun iyi yanlarından biri kupaya katılımın artmasıdır, zira 1978'e kadar Afrika, Asya, Kuzey/Orta Amerika sadece birer takımla dünya kupasına katılabiliyordu). Ancak bu en az Brezilya'ya yaramıştır nedense. 1994'e kadar dünya şampiyonu olmayı başaramamışlardı. Ama şampiyon olamasa da Brezilya bütün dünyada sevilen bir takımdı, hep gönüllerin şampiyonuydu. Neden acaba?

 

copa-de-1982-Seleção

 

Röveşata, akrep vuruşu gibi çalım sanatının da nerede ve nasıl çıktığı tartışma konusudur. Kimileri, İngilizcede bisiklet vuruşu, makas vuruşu diye adlandırılan röveşatanın ilk kez Pedro Calomino tarafından 19. yüzyıl sonlarında Peru’da atıldığını iddia ederken, İspanyolcada Chilleno yani Şilili adı verilen hareketin ilk kez 1914 yılında Şili’de bir Bask göçmeni olan Ramon Unzaga Asla tarafından yapıldığını söyler...

Büyük bir ihtimalle futbol İngiltere’de yeniden doğduğu yıllarda topu alanın düz bir şekilde ilerlemesi (dripling) veya pas vermesi biçiminde oynanıyordu, tıpkı ayrıştığı rugby oyunu gibi. Yani uzun yıllar futbolda çalım atma filan yokmuş. Çalımın ise ilk kez Latin Amerikalılar tarafından 20. yüzyılın başlarında atıldığı söylenir. Hatta, Brezilya'da siyah futbolcular beyaz futbolcuları madara etmek için çalım atmayı bulmuştur gibi bir iddia da vardır. 1920'lere kadar Brezilya'da futbol elit bir spordu ve zencilerin bu oyunu oynamaları yasaktı. O yüzden ilk zenci futbolcular kıvırcık saçlarını düzleştirip, yüzlerine pudra sürerek oyunda yer almaya çalışırlarmış. Ta ki, çoğu zenci olan Vasco de Gama takımı Rio kupasını alana dek bu böyle sürmüş.

(Şu an melez ve güzel insanları ile karışık insan toplumunun hoş bir ahengi gibi görünse de, Brezilya'daki ırkçılık sorunu kökleşmiştir. Köleliği en son kaldıran ülkedir Brezilya. Melezleşme de geri zekalı ırkçıların ‘siyahlarla evlenin, çocuk yapın ki siyahların kökünü kurutalım’ tezi ile olmuş ve de iyi olmuştur. E tabii bunun söylendiği yıllarda genetik bilimi hak getire. Bu arada Pelé, 1960'larda Brezilya'da Mercedes marka araba kullanan belki de ilk zenci olduğundan çoğu zaman aracın şoförü sanılmıştır. 'Bir beyaz, sporcu gibi koşar; bir siyah ise hırsız gibi' Brezilya'da hala yaygın bir sözdür.)

 

pele-jairzinho

 

Konumuza dönersek, Brezilya'daki ‘sanat gibi futbol’ anlayışı olan 'futebol arte' ilk kez Brezilya’nın 1950 yılında kendi evinde oynadığı ve finale kadar çıktığı dünya kupasında sahne aldı. Ne var ki Uruguay’a kaybedilen maç sonrası yaşanan trajik ve travmatik durum on yıllar boyunca Brezilya'da hayatın acı bir parçasına dönüşmüştü.

Brezilya bu maçla beraber beyaz formasını bırakıp efsanevi sarı formayı giymeye başlamıştır. Çünkü Brezilya'daki dinsel inanç aslında bir tür fetişizm olarak tanımlanır. Futbolcuların veya idarecilerin hepsi Katolik gibi görünseler de içlerinde Umbanda veya Candomble ritlerinden çıkan dualar veya fetişleri görmek mümkün. Ama bir başka ilginçlik 1958 dünya kupası finalinde ev sahibi İsveç'le oynayacakları maç öncesinde yaşanır. Sarı forma ile oynadıkları müthiş futbolla (mesela o turnuvada SSCB ile yaptıkları maçtaki üç dakikalık bir kesit futbol tarihinin en iyi üç dakikası olarak anılır hala) finale çıkan Brezilya, karşılarında bir başka sarı formalı takımı buluyor ve deplasman takımı olarak başka bir forma giymek zorunda kalıyorlar. O zamanlar futbolun nasıl amatör bir durumda olduğuna dikkatinizi çekerim. Alelacele alışverişe çıkan heyet bir tane mağazada mavi formalar bulur ve alır. Geriye futbolcuları ikna etmek kalmıştı. Bu görev de kafile başkanı Machado de Carvalho’ya düşüyordu. Maç öncesinde futbolcularına hitaben: "Tanrı bizim yanımızda! Bugün tanrının annesi Meryem'in, yani Brezilya'nın sahibinin kuşandığı örtünün rengi olan mavi formayla oynayacağız." diye başlayan bir konuşma yapıyor ve Brezilya, İsveç’i 5-2 mağlup ediyordu.

 

garrincha

Garrincha

 

Takımda yıllarca Pelé ile kıyaslanan Garrincha faktörünü unutmamak gerek. “Brezilyalılar futbol oynamıyor dans ediyor” deyimi de sanırım o yıllarda çıkmış olmalı. "Garrincha futbola bugüne kadar görülmemiş bir sevinç getirdi. Topu her ayağına alıp dansını yapmaya başladığında herkes gülmeye başlıyordu, sadece gülüyordu, içten ve mutlu bir ruh haliyle gülüyordu... Bu, seyircinin salt estetik olana duyulan hayranlığının bir ifadesiydi." diye aktarıyor Nelson Rodrigues.

1955'te oynadıkları hücum futboluyla Real Madrid ile beraber en iyi iki Avrupa takımından biri olarak lanse edilen Stade Reims, kendi evinde Botafogo ile yaptığı dostluk maçını 5-1 kaybetmişti. Maçın son beş dakikasında Botafago antrenörü Moreira oyuncularından sadece topu çevirmelerini, şut atmamalarını istemiş, çünkü büyük ihtimalle adamların evinde beş golden fazla atmak ayıp olur düşüncesi içerisindeymiş. Bir tane futbolcu bu isteği oldukça iyi anlamış olacak ki topu 5 dakika boyunca ayağında tutmayı başarmış! Tam beş dakika topu ondan kimse alamamış. Bu futbolcu da Garrincha Manoel Francisco dos Santos, yani kısaca Mané diye tanınan kişiden başkası değil. Çarpık bacaklı ve sol bacağı 6cm kısa doğmuş bu futbol sanatçısının çok ilginç ve trajik bir hayat hikayesi vardır. Bu arada o zamanlar, bir çok kişi Garrincha’nın Pelé’den çok daha iyi olduğunu düşünüyormuş. Ne var ki Pelé’nin reklam sektörü ile arası her daim iyi olduğundan Pelé daha popüler olmuş diyenlerin sayısı azımsanmayacak kadar çok.

 

 

Brezilya 1962'de ve 1970'de de şampiyon olur. Hele 1970'deki finalde İtalya'yı ezdikleri maçta attıkları o efsanevi paslaşma golü hala hatıralardadır. 1982'ye kadar geçen sıkıntılı süreç ise Tele Santana'nın takımın başına gelmesiyle geçmiş gibidir. Santana tek otorite olacağı konusunda tam yetki almıştır ve Brezilya takımı Zico, Sokrates, Falcao, Eder, Sergio, Carlos ile gelmiş geçmiş en iyi kadrolardan birine sahiptir. Takımdaki hemen herkes gol atabilme becerisine sahiptir. Dansın yanı sıra alamet-i farikaları olan topuk paslarıyla bütün dünyayı büyülemişlerdir. Maradona'nın ilk kez dünya sahnesinde görüldüğü kupada bir önceki şampiyon Arjantin'i 3-1 yenerken Maradona rakibine attığı kasti tekme ile kırımızı kart görmüştür (Menotti ilginç bir biçimde Maradona'yı 78'de oynatmamıştı, onun yerine yaptığı Kempes ısrarı haklı olduğunu göstermişti gerçi). Ne var ki bu muhteşem takım tek kale oynadıkları ve sayısız gol kaçırdıkları maçta catanaccio denen o iğrenç defans futbolunu bulan İtalya'ya mağlup olmuştu. Bu maçtan sonra BBC yorumcusu Bobby Charlton'ın 'bu kadar iyi bir takım bu kadar kötü bir takıma nasıl yenilir' diyerek ağladığı rivayet edilir.

 

Brezilya'nın şiirsel bir futbol oynadığı 82 Dünya Kupasında attığı goller

 

Güzel futbolun ölümüdür bu maç. Zira 2-1 öndeyken Tele Santana çok ilginç bir hareket yapmış ve defans oyuncusunu çıkartıp forvet oyuncusu almıştır. Gerekçesi ise savunmayı ilerde kurarak topu ileride tutmaktı: ‘en iyi savunma hücumdur’. Ama ne yazık ki atılan uzun toplarda adam kaçırıp kalelerinde iki gol birden görmüşler ve kupaya veda etmişlerdi. 1986'da da yine aynı hastalık nüksedip, yani defans oyununu oynayamama, kolay gol yeme ve çok gol kaçırma sonucu Fransa'ya penaltılarla elenince Brezilya'da ‘futebol arte’ yerini 'futebol de resultados' tartışmalarına bıraktı: yani 'sonuç futbolu' daha mı iyi? Bu deneme, Lazaroni'nin başlattığı Dunga dönemi 1990'da Arjantin'in yaptığı catanaccioya takılınca son bulur gibi oldu. Herkes Lazaroni'den nefret etti ama daha sonra gelen Parraeira bu anlayışı biraz daha geliştirerek Dunga'nın yanına eklediği ve futbolculuğundan şüphe duyduğumuz Mazinho ile devam ettirdi. Yani defansa önem ver, kontrollü oyna, gol atamıyorsan yeme. Ve bu sayede 94 dünya kupasını aldıklarında o herkesin hayranlıkla seyrettiği Brezilya takımı artık nostaljik bir görüntünün buğulu bir imgesi olarak hafızalarda yer etmeye mi başlamıştı?

 

II. BÖLÜM - RİO PLATA BÖLGESİ

 

Futbolun, FİFA'nın da resmen kabul etmesiyle ilk kez Çin'de oynandığı, keza orada III.-IV. yy'larda yazılmış futbolun anlatıldığı bir de ansiklopedi olduğu ortaya çıkmıştı. Ancak, yüz yıllar boyunca unutulmuş bu sporun Britanya Orta Çağında tekrardan oynanmaya başlaması, sonra yasaklanması, ama inatla oynanmaya devam edilmesi, yasaklara aldırmaması ve nihayetinde 19. yy'da yaygınlaşması, belirlenen kurallarla bir sisteme oturtulması ile kendisini kabul ettirebilmiştir. Britanya İmparatorluğu'nun hemen her yerde gerek sömürü, gerek politik, gerekse ticari ilişkileri neticesinde de futbolun dünyaya yayılması İngilizler sayesinde olmuştur.

 

220px-Emperor_Taizu_play_Cuju

 

Futbol ilk zamanlarında tıpkı zıt ikizi rugby gibi topu ileriye sürmek mantığıyla oynanan oldukça basit bir oyundu. Rugby ile yollarını ayıran, kaleci dışında elle oynamama kuralı ile birlikte beleşçiliği önleyen, keza ofsaytın da atası olan 6. kuralla beraber biraz daha eli yüzü düzgünleşen futbol, ilk yıllarda 1-2-7 ve 2-2-6 gibi sistemlerle oynanıyordu. Hatta İngiltere'de kitlesel olarak izlenen ilk maçın on üçer forvetle oynandığına dair rivayetler mevcuttur.

Daha sonra ortaya çıkan 2-3-5 sistemi uzun yıllar futbolda uygulanmıştı. İngilizler, daha çok, topu uzun pasla oynama, düz dripling ve sert biçimde oynanan bir 'erkek' sporu gibi görüyordu. Buna karşın İskoçların kısa pası tercih eden oyun sistemleri İngilizlerin oyununu defalarca bozmuştu.

 

127-formation
235-football-formation

 

Avrupa, İngiliz ekolü ile ilerlerken, İngilizler tarafından yeni kıtada tanıtılan ve özellikle Plata Nehri etrafında büyük ilgi ile benimsenen futbol başka bir teknik ve taktiği yaratıyordu. Gambeta adı verilen topla slalom yapma sanatı, kısa paslaşmalar ve hızlı driplinglerden oluşuyordu. Eduardo Galeano'nun işaret ettiği üzere futbol tıpkı tango gibi varoşların dar, düzensiz ve kısıtlı alanlarından doğduğu için, kısıtlı imkanlarla daracık yerlerde oynanırken başka tekniklerin gelişmesine yol açmıştı. Uruguay ve Arjantin bu yeni anlayışla Avrupa hakimiyetine son veriyordu. 1924 Paris Olimpiyat Oyunları finalinde Uruguay Yugoslavya'yı 7-0 yeniyor, 1930'da düzenlenen ilk Dünya Kupası'nı da kazanıyordu.

Fransız yazar Henry de Montherlant: "Karşımızda gerçek futbol var. Bununla kıyaslandığında bizim daha önce bildiğimiz, oynadığımız şey sadece bir öğrenci hobisi." yazmıştı Uruguay'ın o yıl oynadığı futbol ile ilgili.

 

last-of-the-Charruas
andrade

Uruguay'da soyları tükenen Charrùalar ve Andrade gibi zenci futbolcular

 

Uruguay'ın oynadığı bu oyuna La Garra Charrùa deniyordu, yani Charrùa'ların savaş ruhu veya pençesi. Gerçi Uruguay'ın yerli halkı olan Charrùa'lar soykırıma uğrayıp yok edilmişti ama komşularının büyük ihtimalle onları aşağılamak için taktıkları bu isim Uruguaylılar tarafından benimsenmişti. Bu arada Uruguay takımının en iyi oyuncusu Jose Leandro Andrade aynı zamanda futbol tarihinin bilinen ilk siyah futbolcusudur. O zamanlar Uruguay takımı bir çok ülkenin aksine, zencilere takımında yer veriyordu ve bu yüzden kazandıkları bir maç sonrasında Şili Futbol Federasyonu tarafından, 'Afrikalıları oynatıyorlar' denerek FİFA'ya şikayet edilmişlerdi.

Güney Amerika'nın en 'beyaz' iki ülkesinden biri olan Uruguay'da şu an zenci nüfusu %4'tür. Eskiden bu oran %7 idi. Uruguay'ın milli dansı ise ilginç bir biçimde Afrika kökenli candombe'dir (tangoyu kendilerinin bulduğunu iddia ederler ama bu pek itibar görmeyen bir görüştür. Dolayısıyla herhangi bir dansı olmayan Uruguaylıların düğünlerinde Erik Dalı oyununu oynamasının, ülkemizde özellikle okumuş kesim tarafından şaşkınlıkla karşılanmasını şaşkınlıkla karşıladığımı belirteyim. Ne oynayacaktı ki adamlar? Eh bizim okumuşlarımızın Ankara pavyonlarına gitmediği de ayrı bir gerçek, dans nedir ne bilsinler!). Bu arada uzun yıllardır ne Uruguay'da ne de Arjantin'de 'beyaz' olmayan bir futbolcu görebilirsiniz, neden acaba?

 

arguru1930

Çocukken sırf topu var diye takıma aldığımız bebeleri hatırlıyorum da...

 

Bu iki ülke ilk dünya kupası olan 1930 finalinde karşılaştığında kendi toplarıyla oynamak istemiştir. Genelde İtalyan kökenli olan bu varoş bebelerinin inadı karşısında hakem çaresizce maçın ilk yarısının Arjantin, ikinci yarısının ise  Uruguay'ın topuyla oynanmasına karar vermiştir. İlk yarı 2-1 Arjantin üstünlüğündeyken top ikinci yarı değiştirilince Uruguay maçı 4-2 almış, bunun sonucunda Arjantin Uruguay ile bütün ilişkilerini kesmiştir.

Gittikçe beyazlaşan Uruguay futbolu da yıllar içinde İtalyan genlerine kaymış, 1974'te ilk kez gördükleri Hollanda'nın total futbolu karşısında maymuna dönünce tekmelere başvurmuşlar, 1986 ile de isimleri ‘kaval kemiği tekmecileri'ne çıkmıştı. Hem de müthiş oyuncuları Enzo Francescoli'nin varlığına rağmen.

 

 

Uruguaylılar futbollarının gerileme nedenlerinden en büyüğünü sokak futbolunun çökmesi olarak gösteriyorlar. Orta-üst sınıf aileleri çocukları ünlü futbolcular olsun diye büyük paralar döküp altyapıya yazdırıyorlar ama sonuç üç beş kişi dışında pek de iç açıcı olmuyor. Bunun en ilginç örneğini de 2006'da Avustralya'ya elendikleri maçta görüyoruz: Avustralya'nın kilit golünü atan Marco Bresciano oraya göçmüş Uruguaylı fakir bir ailenin çocuğuydu.

Plata nehrinin karşı tarafındakilerin de onlardan pek farkları yok gibi. II. Dünya Savaşına müteakiben Peron'un ülkeyi izole etmesi ile Arjantin'de futbol altın çağını yaşamış ve o tarihten itibaren hayatın merkezine oturmuştu. Ama bu fakir ve kocaman ülke, Güney Amerika'nın İsviçre'si olan Uruguay'la kıyaslandığında çelişkilere daha çok gebe. Ve ne yazık ki fakirlerin kurtuluş yollarından birisi tıpkı Brezilya’da olduğu gibi ünlü bir futbolcu olmaktan geçiyor.

Dolayısıyla Maradona gibi bir tanrının bu fetiş toplumunda tapılmasına şaşacak bir şey yok. Buenos Aires'in en fakir kenar mahallelerinin birinden çıkmış bu ilginç insana Rosario kentindeki 25.000 üyeli kilisede gerçekten de tapıyorlar. Tarihleri Maradona'nın doğum yılı 1960'da başlıyor ve sembolleri D10S (DİOS: tanrı, 10 numara da Maradona). Kilisenin kurucusu Hernan Amez "Pelé futbolun tartışmasız kralı, Maradona ise futbolun tanrısı" diyor ve iyi bir Katolik olduğunu da vurguluyor.

 

Maradona-5
mara

 

Diego Armando'nun neden bu kadar sevildiğini en iyi Eduardo Galeano yazmıştı: "Çünkü O kutsal bir günahkar da ondan. O karanlık bir hayatın azizi, her şeyi ters yapan, hayatta her şeyi kötü yapan, iyi bir yaşamın davranış kurallarını bozan ve asla iyileştirilemeyecek bir hayat süren biriydi, üstelik de ardı ardına gelen facialarla beraber. İnsanlar onun şahsında kendilerini buluyorlar. Bu yüzden de onunla gurur duyuyorlar. Bu da iktidar sahiplerinin zoruna gidiyor; çünkü o da bir güç ama öteki tarafta. Onun gücü halkın onu onurlandırmasından geliyor. O gücünü bir meselenin uğruna koyuyor, hem de para ve silah üzerine kurulu diğer iktidarın en ufak biçimde hoşuna gitmeyen bir meselenin uğruna."

Maradona, Pelé'nin aksine her zaman FİFA karşıtı olmuştur. Futboldaki maçoluğu de sorgulamış ve kimi takım arkadaşları ile dudaktan öpüşmüştü. Uyuşturucu tedavisi olurken kaldığı Küba'dan büyük bir değişimle ayrılmış: "Fidel benim hayatımın en büyük golü" demişti. Fidel de bunun üzerine O'nu "Futbolun Che'si" sözleriyle onurlandırmıştı. 2003'te Bush dahil, Amerikan eyalet ve hükümet başkanlarının da katıldığı Mar del Plata zirvesine alternatif olarak yapılan Halkların Zirvesi'nde Maradona Bush'un bir pislik olduğunu söyleyerek ABD'nin politikalarını eleştirmişti. "Meksika devlet başkanı Vicente Fox bu çıkışa çok kızıp: 'Bu adam ayak tekmesinden iyi anlıyor fakat siyasetten hiçbir bir şey anlamıyor.' Yani herkes bildiği işi yapsın. Bu lafları BA'in en fakir kenar mahallelerinin birinden gelen insana söyleyen güllük gülistanlık bir hayatın içinden çıkıp gelmiş Coca Cola patronu. Ama ister Fox'un hoşuna gitsin, ister gitmesin insanlar onun sözlerinden çok Maradona'nın sözlerine kulak asıyor..." diye aktarıyor Galeano.

 

maradon

 

Çünkü "Biz futbolcular, sürekli üzerimizde çok baskı olduğundan yakınırız. Baskı, günün sonunda ancak evlerine beş peso getirip çocuklarını geçindiremeyen insanların üzerinde olur. Binlerce dolar alıp, sahaya çıkıp oynuyoruz ve ağzımızı açınca stresten bahsediyoruz... Stres bu ülkede, sabahın altısında kalkanlar içindir, lanet olsun ki!" diyor Diego Armando.

Yıllar önce Cantona ve Weah ile birlikte futbolcu sendikası kurma girişiminde bulundu. 1986'daki Meksika Dünya Kupasında Avrupalılar daha rahat izlesin diye öğlen sıcağında 35 derecede yapılan maçların saatlerini sadece O protesto etti. Bir yandan da sıcağa karşın 3-5-2 düzeninde oynayan takımı ile kupayı almasını bildi.

Ancak tüm bunların karşında onun berbat bir antrenör olduğu da su götürmez bir gerçek. 2018 Dünya Kupasında, tribünlerde yaptığı saçma sapan hareketlerle oyunun dışında da olsa kupaya damga vuran isimlerden biri oldu. Bence Arjantin futbolunun Maradona sonrası en büyük sorunu Maradona’sız olamamasıdır. Messi ortaya çıktığında hemen O'nu veliahtı ilan etmiş ve Messi'yi her daim, Dünya Kupası alamazsan en büyük olamazsın gibi bir baskı altında bırakmış ve hem Messi hem de Arjantin futbolu Maradona'nın gölgesinden güneşe çıkamamıştır.

 

marado

Diago Bey n'apıyorsunuz?

 

Antrenörlüğü zamanında da Messi için ‘kensini milli takıma vermiyor’ suçlamasında bulunmuştu. Dolayısıyla 2018’deki turnuvada özellikle ilk maçta bütün kurgu Messi'nin üzerinde olduğundan takım fena halde çuvallamıştı. Sonraki maçlarda antrenör bunu anladığında iş işten geçmişti tabii. Kısa süreli bir turnuvada bu kadar çok futbolcu ve sistem değiştirirsen olacağı buydu. Sampaoli'nin attığı voltalar ve takıma verdiği gerilimi ise hepiniz görmüşsünüzdür.

Messi Barselona'da oynarken genelde rakibin ikili veya üçlü baskısına maruz kalmıyor, zira onu rahatlatan, adam eksilten bir orta saha ve ileri uç var. Arjantin geçmiş örneklerde gördüğümüz gibi (mesela bir kaç yıl önce Brezilya'yı 4-3 yendiklerinde Messi hat-trick yapmıştı) Messi'ye geniş oynama alanı yarattığında başarılı oluyor. Ayrıca Arjantin'in dikine oynayan pozitif futbolunu özlüyorum. Almanya'ya karşı bir önceki finalde oynadıkları gibi oynasalar hep, ne güzel olur. Bunun yolu da ancak gölgede durmayacak, kişilikli bir antrenör yoluyla olur gibime geliyor.

Yoksa, özellikle hayattaki tek mutlulukları uluslararası bir futbol başarısı olan fakir Arjantinliler için bu trajedi devam edecek ve bir tangolarında dediği gibi onlar için:

 

"Hayat hep pislikten ibaretti ve öyle de kalacak."