AZ BİLİNEN KİMİ FUTBOL FİLMLERİ

Két Félidö a Pokolban / Cehennemde İki Devre, 1961 Zoltan Fabri'nin yönettiği film, konusunu 'Ölüm Maçı' olarak adlandırılan ve Kiev'de işgalci Nazilerle Sovyet vatandaşları arasında yapılan maçın hikayesinden alıyor. 1942 yılında yapıldığı söylenen bu maçla ilgili çeşitli teoriler vardır. Kimisi bunun bir Sovyet propagandası olduğunu söylerken kimisi de ateş olmayan yerden duman çıkmaz mantığıyla bu maçın yapıldığını iddia eder. Maçı 5-3 Kiev karması olan FC Start kazanır. Filmde ise Hitler'in doğum gününde Naziler esir tuttukları futbolcularla bir maç ayarlar. Bunu kaçmak için bir fırsat olarak kullanmak isteyen futbolcular yakalanır ve maçı yapmaya zorlanırlar.

220px-Death_match_bill
  Bu filmin bir sonraki versiyonu da bizde Zafere Kaçış adıyla gösterilen 1981 yapımı Victory filmidir. Bu filmde Michael Caine, Sylvester Stallone ve Max von Sydow gibi ünlü aktörlerin yanı sıra Pelé, Osvaldo Ardiles, Bobby Moore gibi eski futbol yıldızları da yer almıştır. Ancak Fabri’nin filminin aksine bu Holivud filminde mutlu son vardır.

Kardeşi askeri cunta tarafından katledilen Ardiles'in hareketi

Coup de Tete, 1979 François Perrin, Trincamp adlı ufak bir kentin takımında futbol oynamaktadır. Geçimsiz biri olan Perrin takımın yıldızı ile kavga edince kentte persona non grata ilan edilir. Ancak yıldız sakatlanınca ona ihtiyaç duyulur ve çıktığı kritik maçta yıldızlaşınca bir anda kentin gözdesi olur. Ama atalarımızın dediği gibi atın intikamı da pis olur.

Birbirinden çok farklı türden filmlere imza atan Annoud bu filminde, özellikle zamanın Fransa'sının politika-sermaye ve şaibe birlikteliğinin en büyük simgelerinden olan Saint Etienne takımının çıkışına da gönderme yapıyor (konuyla ilgili Belmondo'nun oynadığı Le Corps de Mon Enemy adlı bir film daha var). Futbol sahası çekimlerinin zorluğundan dolayı futbol hastaları genelde futbolla ilgili filmlere pek sıcak bakmaz ama kısa saha görüntüleri tatmin edici bir tat yakalıyor gibi.

Al Doilea Joc / İkinci Maç, 2014 Romanya yeni dalga yönetmenlerinden Corneliu Porumboi, bu şahane deneysel filmiyle bizleri Hagi'nin de formasını giydiği Steau Bükreş'le Lucescu yönetimindeki Dinamo Bükreş arasında 3 Aralık 1988 tarihinde oynanan derbiye götürüyor. Sabit kamera ile bizlere kar altında (ısrarla) oynatılan bütün maçı eski bir TV ekranından (video kaydı) izletirken, maçın hakemi olan babası Adrian Porumboi'ya sorduğu sorularla Çavuşesku yönetimindeki Romanya'nın sosyalist rejimini ve birisi asker diğeri ise (gizli) polis örgütünün olan iki takımın futbol maçı görüntüsündeki politik çekişmelerini sorgulamaya davet ediyor. Futbol ve politikayı takip edenlerin hiç sıkılmadan izleyebileceği, onlarca detayı barındıran bir başyapıttır.

  Gmar Gavi'a / Kupa Finali, 1991 1982'de işgal altındaki Filistin'de geçen filmde FKÖ'lü gerillalar İsrailli bir çavuşu kaçırırlar. Çavuş 1982'de İspanya'da yapılacak olan Dünya Kupasına gitmek için gün sayıyordur ve biletleri de önceden almıştır. Birbirlerine çok yakın dilleri olmasına karşın anlaşamayan düşmanların anlaşma zemini futbol olacaktır. Yönetmenliğini Eran Riklis'in yaptığı ve 2001 yılında Ankara'da İsrail Film Günlerinde gösterilen filmin başrol oyuncusu Moşe İvgi gösterimden sonra söyleşiye kalmıştı. Dangoz kimi seyircilerin: 'ülkemizi beğendiniz mi, yemekler nasıl' gibi saçma sapan sorularına sinirlenip kendi kendime: 'Burası Ankara lan!' diyerek, Ankara seyircisinin 'ününü' kurtarmak için İvgi'ye 1982'de hangi takımı tuttuğunu sormuştum.

cupf
i
  O anda kırılma gerçekleşmişti ve sanal ile gerçeklik arasındaki ilişki kurulmuştu: Zira kararan beyaz perdenin önündeki spotta İvgi, utana sıkıla futbolla hiç alakası olmadığını samimi bir şekilde itiraf etmişti. Film boyunca o futbol aşığı çavuşun aslında bir kandırıkçı, yani oyuncu olduğu ortaya çıktı.   Ofsayt, 2006 Cafer Panahi'nin filminde, 2006 Dünya Kupası elemelerinde İran-Bahreyn maçına girmek isterken yakalanan futbol hastası genç kızların hikayesi anlatılıyor. Panahi, futbolu bir metafor olarak kullanarak kadınların İran İslam Cumhuriyetinde gördüğü ayrımcılığa dikkat çekmek için çektiği filmde, bir yandan sahte bir senaryo ile İslami otoriteden izin alırken, diğer yandan ufak bir dijital video kamera yardımıyla kimi sahneleri gerçekten de eleme maçında olmak üzere filmi 39 gün içerisinde çekiyor. Filmden sonra feminist bir grup maçlarda 'Ofsaytta kalmak istemiyoruz!' pankartı ile stadyumlara gitmeye başlıyor ve elbette ki film İran'da yasaklanıyor.  
Offside-2006
  Filmin konusuna gelirsek: stadyumlara girmesi zinhar yasak olan genç kızlar girişte veya stadın içinde polis ve askerler tarafından yakalanır. Akabinde stadın içinde, tribün arkasındaki bir polis bariyerinde tutulurlar. Bu sırada kızlar onları tutan askerlerle girdikleri diyaloglarda kadın erkek ayrımcılığını sorgular ve askerlerin kafasını karıştırırlar. Hatta bunlardan birisi kadın futbol takımında oynamaktadır. Yer yer gerilen ilişkilerinin sonunda maçın bitmesine yakın Ahlak Zaptiye'sine gönderilmek üzere bir minibüse doldurulurlar. İçeride ise minibüsün radyosundan heyecanla bu ölüm-kalım müsabakasını takip etmektedirler. Yönetmen Cafar Panahi'nin İran'dan çıkış yasağı vardır ve kendisine film yapma yasağı konmuştur. Tanıdık geliyor mu?

Paylaşım için

FUTBOL VE ÜTOPYALARIN ÖLÜMÜ II

III. BÖLÜM - YAŞIN ve MODERN KALECİLİĞİN DOĞUŞU

İnek Şaban filminde Fenerbahçe’nin kalecisi Bülent, Pelé’nin de oynadığı zamanın ünlü Cosmos takımına transfer olacağı vaadiyle kandırılır ve New York’a kaçar. Bu sırada başlık parası biriktirmek için Almanya’ya gurbete gitmekte olan manav Şaban’ın Bülent’le olan benzerliğinden dolayı Bülent zannedilerek zorla Fenerbahçe’nin kalesine geçirtilmesi konu edilir. Mafya tarafından korunan ve kontrol edilen futbol takımının, sakarlıklarıyla başarılı olan kalecisi Şaban zamanla bıçkın bir gangstere dönüşecektir. Ne var ki gerçek kaleci Bülent’in dönmesiyle işler karışır.

 

 

Mafya-politika-futbol üçgeninin ele alındığı bu şahane film aslında konusunu Semyon Timoşenko’nun yönettiği, 1936 SSCB yapımı Vratar (Kaleci) filminden almıştır. Havada yakaladığı karpuzların insanlar tarafından hayranlıkla seyredildiği bir sırada tesadüfen keşfedilen Anton Kandidov’un Torpedo adlı futbol takımının kalecisi yapılması ve başarısıyla ulusal takıma çağrılması konu edilir. Dünyada ilk defa kalecinin öneminin vurgulandığı bu filmin sonunda Kandidov son dakikada rakipleri olan Bufalo adlı, İskoç etekli, İtalyan görünümlü bir ülkenin milli takımının kazandığı penaltıyı kurtarmasına müteakip, topla bütün sahayı kat eder ve golü atarak kahraman olur!

Keza filmin sonunda çalan şarkıda: “Hey kaleci, savaşa hazırlan. Sen kalenin bekçisisin. Arkandakileri düşün, cephe hattı pusuda bekliyor.” sözleri geçmektedir.

 

 

Film çekildiği sırada 7 yaşında olan Yaşın’ın bu filmi izleyip izlemediğini ve kaleci olmasında bu  filmin onu etkileyip etkilemediğini bilemiyoruz. Modern anlamda kaleciliğin babası olan ve 20. yüzyılın tartışmasız en iyi kalecisi olan Lev Yaşın’ın resminin Rusya 2018 Dünya Kupası posterinde kullanılmasını saygıyla karşıladık.

Bizde sanki ‘I’ harfi yokmuş gibi ismi yanlış telaffuz edilen Lev Yaşın, adından ve soyadından de anlaşılacağı gibi Yahudi kökenli bir Sovyet yurttaşıydı. Dönemin savaş koşullarından dolayı çocukluğunu yaşayamamış, Sovyet halkının, deri kemerlerini kaynatıp suyunu içtiği Nazi kuşatması sırasında henüz 13 yaşındayken silah fabrikasında mermi üretimi bölümünde çalışmaya başlamıştır. 18 yaşına geldiğinde sağlığı kötüye gidince Moskova’daki askeri bir fabrikaya nakledilmesi O’nun hayatında bir dönüm noktası olmuştur. Fabrikanın futbol takımında kalecilik yaparken tesadüfen Dinamo Moskovalı otoriteler tarafından görülür ve Dinamo’nun genç takımına alınır.

 
world-cup-poster (3)
Òðóäíûé ìÿ÷

 

Genel olarak yedektedir ve ne var ki çıktığı iki lig maçında başarısız olunca özgüveni sarsılır. Bir yandan da Dinamo’nun buz hokeyi takımında kalecilik yapmaktadır. Bu takımla 1953 yılında SSCB kupasını kazanınca özgüveni yerine gelir ve hokey milli takımını reddederek tekrar futbola döner.

Ve dünya yepyeni bir kaleci anlayışı ile karşı karşıyadır artık. O zamana kadar kaleciler kale çizgisinden ayrılmıyor, üzerine gelen forvetin şut çekmesini bekliyordu. Yaşın forvetin üzerine doğru koşarak açı daraltmayı ilk uygulayan kaleci idi. Bunun yanı sıra takım arkadaşlarını sürekli bağırarak motive ederdi, adam kaçırmamaları konusunda uyarırdı. Falsolu gelen, tutmak için riskli olabilecek topları yumruklamak, bir defans oyuncusu gibi, ceza alanı dışına çıkarak topu ayakla uzaklaştırmak, ceza sahası çizgisine kadar çıkarak havadan gelen topları yakalamak ve yakaladığı topu çabuk biçimde kullanarak takımını kontratağa çıkartmak gibi günümüzde kalecilerin yaptığı rutin uygulamaları ilk kez yaparak modern kaleciliğe kişiliğini vermiş büyük bir futbol devrimcisidir.

 

 

1956 Melbourne Olimpiyatlarında milli takımla altın madalyayı aldığında kalesinde sadece iki gol görmüştür, 1958’deki Dünya Kupasında ise bütün dünya artık O’nu tanımaktadır. 1962 Şili Dünya Kupasında yediği talihsiz goller sonucu Fransız gazeteleri artık O’nun kariyerinin bittiğini yazmıştır. Gerçekten de SSCB Kolombiya karşısında 4-1 öndeyken, birisi Dünya Kupalarında atılan tek korner golü olmak üzere 3 gol birden yemişti. Yine çıktığı çeyrek finalde bu kez Şili’ye 2-1 yenilirler. Ev sahibinin galibiyet golünü atan Rojas büyük bir centilmenlik örneği göstererek gol sevinci yaşamaz, gider bu büyük kaleciye sarılır.

Yaşın ise “Bir kaleci yediği golden sonra nasıl üzüntü duymaz, acı çekmez! Eğer sakin kalıyorsa bu onun sonu demektir. Geçmişte ne yapmış olursa olsun, onun bir geleceği yoktur.” diyerek kısa zamanda toparlanır ve 1963 yılında Baloon d’Or (yılın en iyi futbolcusu ödülü olan Altın Top) ödülünü almaya layık görülür. Bu ödül tarihi boyunca sadece bir kez bir kaleciye verilmiştir.

 
Lev-Yashin-ballon-dor

 

Siyah forma giydiği ve rakip forvetler tarafından sekiz kollu gibi göründüğünden ‘Kara Örümcek‘ lakabını almıştır ama çoğu seveni O’na ‘Kara Panter’ der. Taktığı kepini ise tılsımı olarak tanımlamaktadır. Günde yarım paket sigara içtiğini asla saklamaz hatta başarısının sırrı sorulduğunda ‘maçtan önce içtiğim bir dal sigara ile sinirlerimi gevşetirim, sert bir alkolle de kaslarımı güçlendiririm.’ diye yanıtlamıştır.

SSCB 1960 yılında ilk kez düzenlenen Avrupa Şampiyonasını kazandıktan sonra Real Madrid’in o dönemki başkanı Santiago Barnabeu: “Ona istediği parayı ödemeye hazırım. Ailemin tüm mücevherlerini satıp borca girmem gerekse bile onu almak isterdim. Ancak Bay Yashın için biçilebilecek bir değer yok, tıpkı Prado Müzesi’nde duran ünlü ressamların tabloları gibi…” Asla paragöz birisi olmayan Yaşın 20 yıl boyunca Dinamo Moskova’da oynamıştır ve o kadar başarısına rağmen prim istemeye bile utanan bir karakterdedir. Puşkaş’la birlikte yedikleri yemek sonrasında hesabı ödemek isteyen Puşkaş’ın cüzdanındaki meblağı gördüğünde ‘hayatımda bu kadar çok parayı bir arada görmedim’ demiştir bütün naifliğiyle. SSCB devleti 1964’te Yaşın ailesine küçük bir ev tahsis eder ki eşi halen o küçük dairede oturmaktadır. Son kez oynadığı 1966 Dünya Kupasında takımının yarı finale çıkmasında büyük rol oynar.

270’ten fazla maçta kalesini gole kapatmış, 150’den fazla penaltı kurtararak imkansız bir rekora imza atmıştır. 1967’de kendisine Lenin Nişanı verilir.

 
yashin

 

Sağlığı 1980’lerde yine kötüleşmeye başlar. 1984’te bir ayağı kesilir. Yaşın’ın 60. yaş gününde 22 Ekim 1989’da Dinamo Moskova’nın O’nun onuruna düzenlediği karma maçta, tıpkı yüz bin kişinin izlediği 1971’deki jübilesinde olduğu gibi Eusebio, Beckenbauer, Bobby Charlton Dünya Karmasında yerini alır. O ise maçı eşi Valentina ile kenardan izler. Maçtan sonra üstü açık bir araba onu alır ve sevgi gösterileri eşliğinde pistte dolaştırır. 1990’da, Nazilerin kuşatma günlerinin kötü beslenme koşullarından kalan mide rahatsızlığının kansere dönüşmesi sonucu hayata veda eder. Ölmeden bir kaç gün önce Sosyalist İşçi Altın Madalyası‘na layık görülmüştür.

Verilen madalya, o sıralarda uzatmaları oynayan ve bir yıl sonra tarihe karışacak olan Sovyetler Birliği’nin bu sadık ve çok değerli futbol emekçisine, futbol devrimcisine verebileceği en anlamlı madalyaydı.

 

(Высоцкий)Vısotsky’nin O’na hitaben yaptığı şarkı


 

SON BÖLÜM

"Hiçbir zaman nostalji edebiyatı yapıp eskiden her şey daha güzeldi diye iç geçirmiyorum. Hem ben böyle olamayacak kadar futbol bağımlısı birisiyim, bir futbol tutkunuyum. Ama bu, benim futbol gerçekliğini görmeme engel değil ki; futbolun ne kadar ticari bir şeye dönüştüğünü ve onu fakirleştiren bir şirket halini aldığını görüyorum. Hayal gücü ve sevinç becerisi de fakirleşti. Futbol gittikçe bir eğlence olmaktan çıkıp bir zorunluluk halini aldı... ben futbolun bir sanat olduğuna inanıyorum, bir çeşit topla dans, güzelliğin mucizesini yaratan bir beceri."

E. Galeano

 
eduardo-galeano-uruguay

 

Futbol mistik, metafizik ve henüz açıklanamayan olayların döndüğü bir oyun olduğu için bu kadar büyük bir hayran kitlesine sahiptir. Top kaleye bir adım öteyken kaleye girmek istemeyebilir, veya penaltı vuruşunda direğe çarpan bir top bütün fizik kuralları ile dalga geçercesine dönüp dolaşıp kaleye girebilir. Bazı takımlar bazı takımları, aralarındaki güç dengesi ne kadar lehlerine de olsa asla yenemez. Bunu açıklayabilmek adına ‘bu takım bize ters geliyor’ diye kısaca geçiştirilir.

Belli bir kalıba ve sisteme sığmaz, formüle edilemez, sürekli değişir, devinir ve evrilir. Bence en çok, bireylerin oluşturduğu toplumsal bir yapı olan anarşizme benzer. Yani farklı bireylerin farklı karakterlerinin, toplum yapısını bozmadan özgür bir biçimde beraberce yaşadıkları toplumun karakterini belirlemesi gibidir.

 

 

Her ırktan, her cinsiyetten, her boydan ve engelli olan insanlara bile açıktır, herhangi bir kısıtlaması, kıstası yoktur. Genelde iyi oyunculuk tanımı Pelé, Maradona veya Messi gibi kısa veya orta boylu oyuncuların hakimiyetinde görülse bile 1,90'lık forvet Van Basten gibi efsanevi oyuncular da futbola damgalarını vurmuştur. Veya bir kaleci için oldukça kısa boylu sayılabilecek 1,73 metre boyundaki Meksikalı Campos gibi kaleciler de başarılı olabilmiş, milli takıma kadar yükselebilmiştir.

 

Milan'ın efsanevi defansı Tasotti, Costacurta, Baresi, Maldini ve ofsayt taktikleri

 

Futbol oyun biçimleri alanın nasıl değerlendirebileceği tartışmaları ile kendilerini bulmuştur. Küçük ve her zaman su baskınları tehlikesi altında olan Hollanda belki de yaşadığı alanın kısıtlılığından dolayı total futbolun çıktığı iki ülkeden birisi olmuştur. SSCB ise sosyalizm düşüncesi ile kollektif futbol anlayışını öne çıkarmış ve total futbolu eş zamanlı olarak geliştirmiştir. İngiltere ise içinde var olduğu geniş arazilerde mesafeleri kısa zamanda kat etmek için uzun pası ve driplingi kendi oyun tarzına yansıtmıştır. Buna karşın dağlık İskoçya ilk olarak kısa paslarla oynanan bir futbol anlayışını benimsemişti. Tango kültürü ile kendilerini tanımlayan Arjantin topla slalom yapmayı bulmuş, daha kıvrak figürlere sahip Brezilyalı zenciler ise çalım atmayı. Tarih boyunca sürekli işgal edilen veya bunun tehlikesi ile yaşayan İtalya defans futbolunun mucidi olmuş, Avusturya-Macaristan’ın kahve müdavimi aydın Yahudileri ise daha derin bir futbol anlayışını geliştirmişti. Disipliniyle ünlü endüstri devi Almanya’nın makine gibi futbolu ve kendilerine panzer denmesi tesadüf müdür?

 

Başka bir futbol devrimcisi olan 'Çılgın' lakaplı Higuita, kalecilerin de golcü olabileceğini kanıtlamıştır

 

1-2-7 ile başlayan diziliş 4-6-0’a doğru evrilirken, kalesine hapsolmuş kaleciden golcü kaleciye (Higuita), kafası pek çalışmayan kazma ve çakılı defanstan zeki (Baresi), teknik (Maldini), oyun kuran (Backenbauer) ve gol atan defansa, beleşçi yerine golcünün sadece golcü olmadığını gösteren forvete (Van Basten) kadar bütün pozisyonlarda büyük aşamalar gerçekleşti.

İlk zamanlarında ikinci plandayken futbol oyun kurgusundaki en belirleyici kişinin Teknik Direktör olduğu anlaşıldı. 

Şimdilerde en çok tartışılan ise artık devasa bir endüstri haline gelmiş futbolda dönen milyarlarca lira. Başarılı olmak için sadece iyi oyunculara, iyi bir teknik direktöre sahip olmanın bile yetmeyeceği bir alana doğru giden bir oyun bu. Yalnızca en zengin kulüplerin başarılı olabildiği bu platformda Avrupa futbolu diğer kıtalarla arasındaki farkı açmaya çalışıyor. Hatta Avrupa liglerinde bile örneğin İngiltere Ligi ile Polonya Ligi arasında büyük bir uçurum olduğu aşikar.

Acaba zengin olmayan kulüpler veya ülkeler bu uçurumların aşılması için neler yapılabilir diye derin düşüncelere dalıp birlikte çözüm üretmeye mi çalışacaklar yoksa kendimizi kurtarsak yeter gibi, yeni dünyanın popüler yaklaşımı içerisinde devam mı edecekler, göreceğiz.

 

FUTBOL VE ÜTOPYALARIN ÖLÜMÜ I

 

I. BÖLÜM - BREZİLYA

"Ütopyaların dünyası öldü. Bir çıkar toplumunda yaşıyoruz ve futbol da büyük pazarların dünyasına mahkum edilmiş durumda."

Yazımıza sol futbolun mucidi ve sağ futbolun tanımlayıcısı, (tartışmalı) komünist futbol adamı Menotti'nin veciziyle başlamak istedim. Zira kendisi sol futboldan söz ederken; uyguladığı katı disiplin, komando tarzı antrenmanları ve tek adam yönetimi ile faşist cuntanın idaresindeki Arjantin milli takımını, biraz da şike vasıtasıyla şampiyon yapmıştı. 1978 yılında Arjantin’de düzenlenen Dünya Kupası’nda, Peru, averaj hesabı yapan Arjantin’den 6 gol yemiş (şike daha sonra ayyuka çıktı), Brezilya’nin son dakikada attığı gol, hakemin korner atışında top havadayken (!) maçı bitirdiğini söylemesiyle iptal edilmiş ve Brezilya saf dışı bırakılmıştı (Brezilya bütün maçlarını kış aylarının en sert yaşandığı güney kentlerinde yapmıştı).

 

 

Lanet bir faşist olduğundan şüphelendiğimiz Tanrının olası müdahalesi ile, total futboluyla herkesin gönlünü kazanan Hollanda'nın final maçında topunun direkten dönmesi sonucu Arjantin kupayı almıştı. Ama yine Menotti'nin: "Biz ordunun şeref tribünü için değil, insanlar için futbol oynuyoruz. Askeri diktatörlüğü değil, özgürlüğü savunuyoruz... Benim yetenekli futbolcularım diktatörlüğün taktiğini ve sistemin terörünü alt ettiler..." sözleri ile bir başka tartışma platformu açılmıştı.

Dünya kupasının politika ile ilk kirletilmesi değildi bu tabii. 1973 yılındaki SSCB-Şili dünya kupası eleme maçlarını hatırlarsak, Moskova'daki ilk maç 0-0 bitmişti. Şili'de gerçekleşen faşist askeri darbe sonrasında devrimcilerin stadyumlarda toplanıp orada işkence edilmesi ayyuka çıkınca, bu durumu protesto eden SSCB, işkencehaneye dönüşen statlarda rövanş maçına çıkmama kararı almıştı.

 

 

O zamanlar kurallar farklıydı. Diğer takım maça çıkmayacağını duyurmasına karşın Şili takımı stadyumda hazır bulunuyordu. Burası da 7000 mahpusun Atacama Çölünde bir yere nakil edilmesinden sonra futbol için hazırlanan Şili Ulusal Stadyumuydu.  Şili takım kaptanı Valdez aşağılık bir şekilde, sembolik olarak topu olmayan rakibinin boş kalesine göndermiş ve FİFA maçın sonucunu 2-0 olarak tescil etmişti.

Bu maçta Şili takımında bir tek kıpırdamayan futbolcu vardı: Carlos Cazsely! Dünya kupalarında ilk kez uygulanmaya başlayan kırmızı kartı da tarihte ilk gören futbolcu olan Cazsely (kartı gösteren de Doğan Babacan’dı) pasif direniş yöntemleriyle diktatör Pinochet’ye her daim karşı durmasıyla da gönüllere taht kurmuştu.

 

Cazsely bir de klip yapmış zamanında "El Hincha" yani 'Taraftar'

 

Solcu futbolcu demişken, 1978 Dünya Kupasına gitmeyi reddeden iki futbolcu vardı. Efsanevi futbolcu (ve sonrasında teknik adam olan) Cruyff ailesi tehdit edildiği için Arjantin’e gitmekten vazgeçmiş (bu konuda başka söylentiler de var ama asıl neden bu gibi görünüyor), o zamanlarda Maocu olan Breitner ise  daha sert bir tavırla, insanların işkence gördüğü statlarda futbol oynamayı reddettiği için kupaya gitmeyeceğini deklare etmişti (Breitner daha sonra dönmüştür).

Ne Şili’deki işkencelere, ne de 1978 Arjantin'indeki benzer cunta uygulamalarına ses çıkartan batılı ülkeler, SSCB'nin ABD destekli Taliban ordusuna karşı başlattığı Afganistan işgalini bahane ederek 1980 Moskova Olimpiyat Oyunlarını protesto etmişti. Bildiğiniz üzere radikal İslamcı terörizmin doğmasının ve güçlenmesinin müsebbibi ABD’dir.

Sanırım Eduardo Galeano yıllar sonra oradaki savaş suçlarını inceleyen bir mahkeme heyetindeki anılarında aktarmıştı, Afgan bir yobaz mahkemede haykırmış: 'komünistler bizi mahvetti, kızlarımıza okuma yazma öğrettiler!'

 

Dönemin ABD Başkanı Reagan ile öve öve bitiremediği 'Özgürlük Savaşçıları', şimdiki adıyla İŞİD eski adıyla Taliban

Bir başka kepazelik de Uruguay faşist cuntasından çıkan fikirle, Mundalito adıyla düzenledikleri mini dünya kupasına Brezilya, Arjantin, İtalya, Federal Almanya ve Hollanda dahil olmuş, Uruguay 1981'deki finalde Brezilya'yı yenmişti. Buraya kadar futbolu kendi çıkarı için güzel bir biçimde kullandığını düşünen cunta beklemediği bir darbe almış, tribünler maçtan sonra hep birlikte: "diktatörlük bitecek!" diye tezahürat yapmaya başlamıştı.

***

Futbolun ticarileşmesi FİFA'nın başına 1974'te Brezilyalı Havelange'ın gelmesiyle başlar (gerçi bunun iyi yanlarından biri kupaya katılımın artmasıdır, zira 1978'e kadar Afrika, Asya, Kuzey/Orta Amerika sadece birer takımla dünya kupasına katılabiliyordu). Ancak bu en az Brezilya'ya yaramıştır nedense. 1994'e kadar dünya şampiyonu olmayı başaramamışlardı. Ama şampiyon olamasa da Brezilya bütün dünyada sevilen bir takımdı, hep gönüllerin şampiyonuydu. Neden acaba?

 

copa-de-1982-Seleção

 

Röveşata, akrep vuruşu gibi çalım sanatının da nerede ve nasıl çıktığı tartışma konusudur. Kimileri, İngilizcede bisiklet vuruşu, makas vuruşu diye adlandırılan röveşatanın ilk kez Pedro Calomino tarafından 19. yüzyıl sonlarında Peru’da atıldığını iddia ederken, İspanyolcada Chilleno yani Şilili adı verilen hareketin ilk kez 1914 yılında Şili’de bir Bask göçmeni olan Ramon Unzaga Asla tarafından yapıldığını söyler...

Büyük bir ihtimalle futbol İngiltere’de yeniden doğduğu yıllarda topu alanın düz bir şekilde ilerlemesi (dripling) veya pas vermesi biçiminde oynanıyordu, tıpkı ayrıştığı rugby oyunu gibi. Yani uzun yıllar futbolda çalım atma filan yokmuş. Çalımın ise ilk kez Latin Amerikalılar tarafından 20. yüzyılın başlarında atıldığı söylenir. Hatta, Brezilya'da siyah futbolcular beyaz futbolcuları madara etmek için çalım atmayı bulmuştur gibi bir iddia da vardır. 1920'lere kadar Brezilya'da futbol elit bir spordu ve zencilerin bu oyunu oynamaları yasaktı. O yüzden ilk zenci futbolcular kıvırcık saçlarını düzleştirip, yüzlerine pudra sürerek oyunda yer almaya çalışırlarmış. Ta ki, çoğu zenci olan Vasco de Gama takımı Rio kupasını alana dek bu böyle sürmüş.

(Şu an melez ve güzel insanları ile karışık insan toplumunun hoş bir ahengi gibi görünse de, Brezilya'daki ırkçılık sorunu kökleşmiştir. Köleliği en son kaldıran ülkedir Brezilya. Melezleşme de geri zekalı ırkçıların ‘siyahlarla evlenin, çocuk yapın ki siyahların kökünü kurutalım’ tezi ile olmuş ve de iyi olmuştur. E tabii bunun söylendiği yıllarda genetik bilimi hak getire. Bu arada Pelé, 1960'larda Brezilya'da Mercedes marka araba kullanan belki de ilk zenci olduğundan çoğu zaman aracın şoförü sanılmıştır. 'Bir beyaz, sporcu gibi koşar; bir siyah ise hırsız gibi' Brezilya'da hala yaygın bir sözdür.)

 

pele-jairzinho

 

Konumuza dönersek, Brezilya'daki ‘sanat gibi futbol’ anlayışı olan 'futebol arte' ilk kez Brezilya’nın 1950 yılında kendi evinde oynadığı ve finale kadar çıktığı dünya kupasında sahne aldı. Ne var ki Uruguay’a kaybedilen maç sonrası yaşanan trajik ve travmatik durum on yıllar boyunca Brezilya'da hayatın acı bir parçasına dönüşmüştü.

Brezilya bu maçla beraber beyaz formasını bırakıp efsanevi sarı formayı giymeye başlamıştır. Çünkü Brezilya'daki dinsel inanç aslında bir tür fetişizm olarak tanımlanır. Futbolcuların veya idarecilerin hepsi Katolik gibi görünseler de içlerinde Umbanda veya Candomble ritlerinden çıkan dualar veya fetişleri görmek mümkün. Ama bir başka ilginçlik 1958 dünya kupası finalinde ev sahibi İsveç'le oynayacakları maç öncesinde yaşanır. Sarı forma ile oynadıkları müthiş futbolla (mesela o turnuvada SSCB ile yaptıkları maçtaki üç dakikalık bir kesit futbol tarihinin en iyi üç dakikası olarak anılır hala) finale çıkan Brezilya, karşılarında bir başka sarı formalı takımı buluyor ve deplasman takımı olarak başka bir forma giymek zorunda kalıyorlar. O zamanlar futbolun nasıl amatör bir durumda olduğuna dikkatinizi çekerim. Alelacele alışverişe çıkan heyet bir tane mağazada mavi formalar bulur ve alır. Geriye futbolcuları ikna etmek kalmıştı. Bu görev de kafile başkanı Machado de Carvalho’ya düşüyordu. Maç öncesinde futbolcularına hitaben: "Tanrı bizim yanımızda! Bugün tanrının annesi Meryem'in, yani Brezilya'nın sahibinin kuşandığı örtünün rengi olan mavi formayla oynayacağız." diye başlayan bir konuşma yapıyor ve Brezilya, İsveç’i 5-2 mağlup ediyordu.

 

garrincha

Garrincha

 

Takımda yıllarca Pelé ile kıyaslanan Garrincha faktörünü unutmamak gerek. “Brezilyalılar futbol oynamıyor dans ediyor” deyimi de sanırım o yıllarda çıkmış olmalı. "Garrincha futbola bugüne kadar görülmemiş bir sevinç getirdi. Topu her ayağına alıp dansını yapmaya başladığında herkes gülmeye başlıyordu, sadece gülüyordu, içten ve mutlu bir ruh haliyle gülüyordu... Bu, seyircinin salt estetik olana duyulan hayranlığının bir ifadesiydi." diye aktarıyor Nelson Rodrigues.

1955'te oynadıkları hücum futboluyla Real Madrid ile beraber en iyi iki Avrupa takımından biri olarak lanse edilen Stade Reims, kendi evinde Botafogo ile yaptığı dostluk maçını 5-1 kaybetmişti. Maçın son beş dakikasında Botafago antrenörü Moreira oyuncularından sadece topu çevirmelerini, şut atmamalarını istemiş, çünkü büyük ihtimalle adamların evinde beş golden fazla atmak ayıp olur düşüncesi içerisindeymiş. Bir tane futbolcu bu isteği oldukça iyi anlamış olacak ki topu 5 dakika boyunca ayağında tutmayı başarmış! Tam beş dakika topu ondan kimse alamamış. Bu futbolcu da Garrincha Manoel Francisco dos Santos, yani kısaca Mané diye tanınan kişiden başkası değil. Çarpık bacaklı ve sol bacağı 6cm kısa doğmuş bu futbol sanatçısının çok ilginç ve trajik bir hayat hikayesi vardır. Bu arada o zamanlar, bir çok kişi Garrincha’nın Pelé’den çok daha iyi olduğunu düşünüyormuş. Ne var ki Pelé’nin reklam sektörü ile arası her daim iyi olduğundan Pelé daha popüler olmuş diyenlerin sayısı azımsanmayacak kadar çok.

 

 

Brezilya 1962'de ve 1970'de de şampiyon olur. Hele 1970'deki finalde İtalya'yı ezdikleri maçta attıkları o efsanevi paslaşma golü hala hatıralardadır. 1982'ye kadar geçen sıkıntılı süreç ise Tele Santana'nın takımın başına gelmesiyle geçmiş gibidir. Santana tek otorite olacağı konusunda tam yetki almıştır ve Brezilya takımı Zico, Sokrates, Falcao, Eder, Sergio, Carlos ile gelmiş geçmiş en iyi kadrolardan birine sahiptir. Takımdaki hemen herkes gol atabilme becerisine sahiptir. Dansın yanı sıra alamet-i farikaları olan topuk paslarıyla bütün dünyayı büyülemişlerdir. Maradona'nın ilk kez dünya sahnesinde görüldüğü kupada bir önceki şampiyon Arjantin'i 3-1 yenerken Maradona rakibine attığı kasti tekme ile kırımızı kart görmüştür (Menotti ilginç bir biçimde Maradona'yı 78'de oynatmamıştı, onun yerine yaptığı Kempes ısrarı haklı olduğunu göstermişti gerçi). Ne var ki bu muhteşem takım tek kale oynadıkları ve sayısız gol kaçırdıkları maçta catanaccio denen o iğrenç defans futbolunu bulan İtalya'ya mağlup olmuştu. Bu maçtan sonra BBC yorumcusu Bobby Charlton'ın 'bu kadar iyi bir takım bu kadar kötü bir takıma nasıl yenilir' diyerek ağladığı rivayet edilir.

 

Brezilya'nın şiirsel bir futbol oynadığı 82 Dünya Kupasında attığı goller

 

Güzel futbolun ölümüdür bu maç. Zira 2-1 öndeyken Tele Santana çok ilginç bir hareket yapmış ve defans oyuncusunu çıkartıp forvet oyuncusu almıştır. Gerekçesi ise savunmayı ilerde kurarak topu ileride tutmaktı: ‘en iyi savunma hücumdur’. Ama ne yazık ki atılan uzun toplarda adam kaçırıp kalelerinde iki gol birden görmüşler ve kupaya veda etmişlerdi. 1986'da da yine aynı hastalık nüksedip, yani defans oyununu oynayamama, kolay gol yeme ve çok gol kaçırma sonucu Fransa'ya penaltılarla elenince Brezilya'da ‘futebol arte’ yerini 'futebol de resultados' tartışmalarına bıraktı: yani 'sonuç futbolu' daha mı iyi? Bu deneme, Lazaroni'nin başlattığı Dunga dönemi 1990'da Arjantin'in yaptığı catanaccioya takılınca son bulur gibi oldu. Herkes Lazaroni'den nefret etti ama daha sonra gelen Parraeira bu anlayışı biraz daha geliştirerek Dunga'nın yanına eklediği ve futbolculuğundan şüphe duyduğumuz Mazinho ile devam ettirdi. Yani defansa önem ver, kontrollü oyna, gol atamıyorsan yeme. Ve bu sayede 94 dünya kupasını aldıklarında o herkesin hayranlıkla seyrettiği Brezilya takımı artık nostaljik bir görüntünün buğulu bir imgesi olarak hafızalarda yer etmeye mi başlamıştı?

 

II. BÖLÜM - RİO PLATA BÖLGESİ

 

Futbolun, FİFA'nın da resmen kabul etmesiyle ilk kez Çin'de oynandığı, keza orada III.-IV. yy'larda yazılmış futbolun anlatıldığı bir de ansiklopedi olduğu ortaya çıkmıştı. Ancak, yüz yıllar boyunca unutulmuş bu sporun Britanya Orta Çağında tekrardan oynanmaya başlaması, sonra yasaklanması, ama inatla oynanmaya devam edilmesi, yasaklara aldırmaması ve nihayetinde 19. yy'da yaygınlaşması, belirlenen kurallarla bir sisteme oturtulması ile kendisini kabul ettirebilmiştir. Britanya İmparatorluğu'nun hemen her yerde gerek sömürü, gerek politik, gerekse ticari ilişkileri neticesinde de futbolun dünyaya yayılması İngilizler sayesinde olmuştur.

 

220px-Emperor_Taizu_play_Cuju

 

Futbol ilk zamanlarında tıpkı zıt ikizi rugby gibi topu ileriye sürmek mantığıyla oynanan oldukça basit bir oyundu. Rugby ile yollarını ayıran, kaleci dışında elle oynamama kuralı ile birlikte beleşçiliği önleyen, keza ofsaytın da atası olan 6. kuralla beraber biraz daha eli yüzü düzgünleşen futbol, ilk yıllarda 1-2-7 ve 2-2-6 gibi sistemlerle oynanıyordu. Hatta İngiltere'de kitlesel olarak izlenen ilk maçın on üçer forvetle oynandığına dair rivayetler mevcuttur.

Daha sonra ortaya çıkan 2-3-5 sistemi uzun yıllar futbolda uygulanmıştı. İngilizler, daha çok, topu uzun pasla oynama, düz dripling ve sert biçimde oynanan bir 'erkek' sporu gibi görüyordu. Buna karşın İskoçların kısa pası tercih eden oyun sistemleri İngilizlerin oyununu defalarca bozmuştu.

 

127-formation
235-football-formation

 

Avrupa, İngiliz ekolü ile ilerlerken, İngilizler tarafından yeni kıtada tanıtılan ve özellikle Plata Nehri etrafında büyük ilgi ile benimsenen futbol başka bir teknik ve taktiği yaratıyordu. Gambeta adı verilen topla slalom yapma sanatı, kısa paslaşmalar ve hızlı driplinglerden oluşuyordu. Eduardo Galeano'nun işaret ettiği üzere futbol tıpkı tango gibi varoşların dar, düzensiz ve kısıtlı alanlarından doğduğu için, kısıtlı imkanlarla daracık yerlerde oynanırken başka tekniklerin gelişmesine yol açmıştı. Uruguay ve Arjantin bu yeni anlayışla Avrupa hakimiyetine son veriyordu. 1924 Paris Olimpiyat Oyunları finalinde Uruguay Yugoslavya'yı 7-0 yeniyor, 1930'da düzenlenen ilk Dünya Kupası'nı da kazanıyordu.

Fransız yazar Henry de Montherlant: "Karşımızda gerçek futbol var. Bununla kıyaslandığında bizim daha önce bildiğimiz, oynadığımız şey sadece bir öğrenci hobisi." yazmıştı Uruguay'ın o yıl oynadığı futbol ile ilgili.

 

last-of-the-Charruas
andrade

Uruguay'da soyları tükenen Charrùalar ve Andrade gibi zenci futbolcular

 

Uruguay'ın oynadığı bu oyuna La Garra Charrùa deniyordu, yani Charrùa'ların savaş ruhu veya pençesi. Gerçi Uruguay'ın yerli halkı olan Charrùa'lar soykırıma uğrayıp yok edilmişti ama komşularının büyük ihtimalle onları aşağılamak için taktıkları bu isim Uruguaylılar tarafından benimsenmişti. Bu arada Uruguay takımının en iyi oyuncusu Jose Leandro Andrade aynı zamanda futbol tarihinin bilinen ilk siyah futbolcusudur. O zamanlar Uruguay takımı bir çok ülkenin aksine, zencilere takımında yer veriyordu ve bu yüzden kazandıkları bir maç sonrasında Şili Futbol Federasyonu tarafından, 'Afrikalıları oynatıyorlar' denerek FİFA'ya şikayet edilmişlerdi.

Güney Amerika'nın en 'beyaz' iki ülkesinden biri olan Uruguay'da şu an zenci nüfusu %4'tür. Eskiden bu oran %7 idi. Uruguay'ın milli dansı ise ilginç bir biçimde Afrika kökenli candombe'dir (tangoyu kendilerinin bulduğunu iddia ederler ama bu pek itibar görmeyen bir görüştür. Dolayısıyla herhangi bir dansı olmayan Uruguaylıların düğünlerinde Erik Dalı oyununu oynamasının, ülkemizde özellikle okumuş kesim tarafından şaşkınlıkla karşılanmasını şaşkınlıkla karşıladığımı belirteyim. Ne oynayacaktı ki adamlar? Eh bizim okumuşlarımızın Ankara pavyonlarına gitmediği de ayrı bir gerçek, dans nedir ne bilsinler!). Bu arada uzun yıllardır ne Uruguay'da ne de Arjantin'de 'beyaz' olmayan bir futbolcu görebilirsiniz, neden acaba?

 

arguru1930

Çocukken sırf topu var diye takıma aldığımız bebeleri hatırlıyorum da...

 

Bu iki ülke ilk dünya kupası olan 1930 finalinde karşılaştığında kendi toplarıyla oynamak istemiştir. Genelde İtalyan kökenli olan bu varoş bebelerinin inadı karşısında hakem çaresizce maçın ilk yarısının Arjantin, ikinci yarısının ise  Uruguay'ın topuyla oynanmasına karar vermiştir. İlk yarı 2-1 Arjantin üstünlüğündeyken top ikinci yarı değiştirilince Uruguay maçı 4-2 almış, bunun sonucunda Arjantin Uruguay ile bütün ilişkilerini kesmiştir.

Gittikçe beyazlaşan Uruguay futbolu da yıllar içinde İtalyan genlerine kaymış, 1974'te ilk kez gördükleri Hollanda'nın total futbolu karşısında maymuna dönünce tekmelere başvurmuşlar, 1986 ile de isimleri ‘kaval kemiği tekmecileri'ne çıkmıştı. Hem de müthiş oyuncuları Enzo Francescoli'nin varlığına rağmen.

 

 

Uruguaylılar futbollarının gerileme nedenlerinden en büyüğünü sokak futbolunun çökmesi olarak gösteriyorlar. Orta-üst sınıf aileleri çocukları ünlü futbolcular olsun diye büyük paralar döküp altyapıya yazdırıyorlar ama sonuç üç beş kişi dışında pek de iç açıcı olmuyor. Bunun en ilginç örneğini de 2006'da Avustralya'ya elendikleri maçta görüyoruz: Avustralya'nın kilit golünü atan Marco Bresciano oraya göçmüş Uruguaylı fakir bir ailenin çocuğuydu.

Plata nehrinin karşı tarafındakilerin de onlardan pek farkları yok gibi. II. Dünya Savaşına müteakiben Peron'un ülkeyi izole etmesi ile Arjantin'de futbol altın çağını yaşamış ve o tarihten itibaren hayatın merkezine oturmuştu. Ama bu fakir ve kocaman ülke, Güney Amerika'nın İsviçre'si olan Uruguay'la kıyaslandığında çelişkilere daha çok gebe. Ve ne yazık ki fakirlerin kurtuluş yollarından birisi tıpkı Brezilya’da olduğu gibi ünlü bir futbolcu olmaktan geçiyor.

Dolayısıyla Maradona gibi bir tanrının bu fetiş toplumunda tapılmasına şaşacak bir şey yok. Buenos Aires'in en fakir kenar mahallelerinin birinden çıkmış bu ilginç insana Rosario kentindeki 25.000 üyeli kilisede gerçekten de tapıyorlar. Tarihleri Maradona'nın doğum yılı 1960'da başlıyor ve sembolleri D10S (DİOS: tanrı, 10 numara da Maradona). Kilisenin kurucusu Hernan Amez "Pelé futbolun tartışmasız kralı, Maradona ise futbolun tanrısı" diyor ve iyi bir Katolik olduğunu da vurguluyor.

 

Maradona-5
mara

 

Diego Armando'nun neden bu kadar sevildiğini en iyi Eduardo Galeano yazmıştı: "Çünkü O kutsal bir günahkar da ondan. O karanlık bir hayatın azizi, her şeyi ters yapan, hayatta her şeyi kötü yapan, iyi bir yaşamın davranış kurallarını bozan ve asla iyileştirilemeyecek bir hayat süren biriydi, üstelik de ardı ardına gelen facialarla beraber. İnsanlar onun şahsında kendilerini buluyorlar. Bu yüzden de onunla gurur duyuyorlar. Bu da iktidar sahiplerinin zoruna gidiyor; çünkü o da bir güç ama öteki tarafta. Onun gücü halkın onu onurlandırmasından geliyor. O gücünü bir meselenin uğruna koyuyor, hem de para ve silah üzerine kurulu diğer iktidarın en ufak biçimde hoşuna gitmeyen bir meselenin uğruna."

Maradona, Pelé'nin aksine her zaman FİFA karşıtı olmuştur. Futboldaki maçoluğu de sorgulamış ve kimi takım arkadaşları ile dudaktan öpüşmüştü. Uyuşturucu tedavisi olurken kaldığı Küba'dan büyük bir değişimle ayrılmış: "Fidel benim hayatımın en büyük golü" demişti. Fidel de bunun üzerine O'nu "Futbolun Che'si" sözleriyle onurlandırmıştı. 2003'te Bush dahil, Amerikan eyalet ve hükümet başkanlarının da katıldığı Mar del Plata zirvesine alternatif olarak yapılan Halkların Zirvesi'nde Maradona Bush'un bir pislik olduğunu söyleyerek ABD'nin politikalarını eleştirmişti. "Meksika devlet başkanı Vicente Fox bu çıkışa çok kızıp: 'Bu adam ayak tekmesinden iyi anlıyor fakat siyasetten hiçbir bir şey anlamıyor.' Yani herkes bildiği işi yapsın. Bu lafları BA'in en fakir kenar mahallelerinin birinden gelen insana söyleyen güllük gülistanlık bir hayatın içinden çıkıp gelmiş Coca Cola patronu. Ama ister Fox'un hoşuna gitsin, ister gitmesin insanlar onun sözlerinden çok Maradona'nın sözlerine kulak asıyor..." diye aktarıyor Galeano.

 

maradon

 

Çünkü "Biz futbolcular, sürekli üzerimizde çok baskı olduğundan yakınırız. Baskı, günün sonunda ancak evlerine beş peso getirip çocuklarını geçindiremeyen insanların üzerinde olur. Binlerce dolar alıp, sahaya çıkıp oynuyoruz ve ağzımızı açınca stresten bahsediyoruz... Stres bu ülkede, sabahın altısında kalkanlar içindir, lanet olsun ki!" diyor Diego Armando.

Yıllar önce Cantona ve Weah ile birlikte futbolcu sendikası kurma girişiminde bulundu. 1986'daki Meksika Dünya Kupasında Avrupalılar daha rahat izlesin diye öğlen sıcağında 35 derecede yapılan maçların saatlerini sadece O protesto etti. Bir yandan da sıcağa karşın 3-5-2 düzeninde oynayan takımı ile kupayı almasını bildi.

Ancak tüm bunların karşında onun berbat bir antrenör olduğu da su götürmez bir gerçek. 2018 Dünya Kupasında, tribünlerde yaptığı saçma sapan hareketlerle oyunun dışında da olsa kupaya damga vuran isimlerden biri oldu. Bence Arjantin futbolunun Maradona sonrası en büyük sorunu Maradona’sız olamamasıdır. Messi ortaya çıktığında hemen O'nu veliahtı ilan etmiş ve Messi'yi her daim, Dünya Kupası alamazsan en büyük olamazsın gibi bir baskı altında bırakmış ve hem Messi hem de Arjantin futbolu Maradona'nın gölgesinden güneşe çıkamamıştır.

 

marado

Diago Bey n'apıyorsunuz?

 

Antrenörlüğü zamanında da Messi için ‘kensini milli takıma vermiyor’ suçlamasında bulunmuştu. Dolayısıyla 2018’deki turnuvada özellikle ilk maçta bütün kurgu Messi'nin üzerinde olduğundan takım fena halde çuvallamıştı. Sonraki maçlarda antrenör bunu anladığında iş işten geçmişti tabii. Kısa süreli bir turnuvada bu kadar çok futbolcu ve sistem değiştirirsen olacağı buydu. Sampaoli'nin attığı voltalar ve takıma verdiği gerilimi ise hepiniz görmüşsünüzdür.

Messi Barselona'da oynarken genelde rakibin ikili veya üçlü baskısına maruz kalmıyor, zira onu rahatlatan, adam eksilten bir orta saha ve ileri uç var. Arjantin geçmiş örneklerde gördüğümüz gibi (mesela bir kaç yıl önce Brezilya'yı 4-3 yendiklerinde Messi hat-trick yapmıştı) Messi'ye geniş oynama alanı yarattığında başarılı oluyor. Ayrıca Arjantin'in dikine oynayan pozitif futbolunu özlüyorum. Almanya'ya karşı bir önceki finalde oynadıkları gibi oynasalar hep, ne güzel olur. Bunun yolu da ancak gölgede durmayacak, kişilikli bir antrenör yoluyla olur gibime geliyor.

Yoksa, özellikle hayattaki tek mutlulukları uluslararası bir futbol başarısı olan fakir Arjantinliler için bu trajedi devam edecek ve bir tangolarında dediği gibi onlar için:

 

"Hayat hep pislikten ibaretti ve öyle de kalacak."

 

Terms & Conditions  |  Privacy Policy

Gezenti 2018 © All Rights Reserved