EKVATOR

Cuenca adlı kent beklemediğim kadar güzel çıkıyor. Hatta beni öylesine etkiliyor ki bu sakinlik, dinginlik; kentte uzunca bir süre kalmaya karar veriyorum.

Şahane bir mimari doku, neredeyse her yere yürüyerek ulaşım imkanı, kentin içinden akan tertemiz dereler, nehirler. Bişi yapan teyzeler, sıcakkanlı insanlar, huzur dolu bir ortam. Üstelik bir kaç gün içerisinde ortamda bir de caz kulübü olduğunu keşfediyorum, oh ne ala memleket. Negatif olan tek durum ise kulüp her gün açık değil. Ben de mekanın açılacağı günü beklerken, bu arada ne olur ne olmaz diye rezervasyon isteğimi belirten bir e-posta sallıyorum bunlara, ilginçtir hemen yanıtlıyorlar. İlginç dedim çünkü bu lanetli kıtada e-postaya, bırakın kısa süreyi, bir kaç hafta içerisinde yanıt alabilirseniz şanslı sayılırsınız, hatta yanıt alabiliyorsanız çok şanslısınız demektir.

 

IMG_0980
IMG_1051

 

Konser saatinden yarım saat kadar önce mekana damlıyorum ve görevli kıza rezervasyonum olduğunu söylüyorum. Kız beni salona götürüp büyükçe masaları parmağıyla işaret ederek, herhangi bir yere ilişebileceğimi söyleyip uzuyor. Önce mal gibi kala kalıyorum. Sonra biraz toparlanıp masaları süzmeye başlıyorum. Sağda köşedeki masa aile ortamı ki sevmem, yakın sağda çiftler var rahat bırakmak lazım, yakın sol ha keza öyle, uzak solda benim yaşlılığıma benzeyen iki tane uzun saçlı amca var, ahanda ya la!

Amcalarla göz göze gelince başımla hafifçe selam veriyorum, masaya buyur ediyorlar. Adamların her halinden gringo oldukları belli, dolaysıyla İngilizce ‘iyi akşamlar’ dileyerek yanaşıyorum, sonra adımı söyleyip elimi uzatıyorum.

 

IMG_1077

 

Tipimden dolayı olsa gerek, adamlar ne dediğime bakmadan, aksanlı ve berbat İspanyolcalarıyla karşılık veriyorlar tokalaşırken, “Ben Rikardo, bu da Nathan.” Gülümseyip İngilizce “Yani Riçhırd ve Neythın mı?” “Aaa, sen bizim dilimizi konuşuyorsun ne güzel!” diye seviniyorlar. “Eski eşim Amerikalıydı” diye açıklama yapmaya kalkınca hemen atlayıp: “Bizimkiler de öyle, bak bir ortak noktamız çıktı hemen, huhohaaa...” diye ayı gibi anırarak, kahkahayı basıyorlar. Bu saniyeden sonra ahbaplık mertebesine erişiveriyoruz.

Giderek iğrençleşecek olan muhabbetimizin ise devamını anlatmaya gerek yok. Bir yandan sohbet, bir yandan caz, bir yandan alkol... Cuenca candır.

 

IMG_1080

 

Ama genelde Ekvator’da berbat müzikler dinleniyor. Otobüslerde, gerçek bir müzik ülkesi olan komşuları Kolombiya’nın en kötü şarkıları çalınıyor, sürekli dum tıs şeklinde kafa ütüleyen, tekrara bağlayan şarkılar... Bazen kulaklığımı unutuyorum kısa yolcuklarda ve o yolculuk bir anda kabusa dönüşüveriyor.

Aslında Ekvator’un geleneksel müziği pasillostur:

 

 

Bu tür, tipik And Dağları kültürünün yaratmış olduğu müziğin bir yansıması. Benzer ritimleri And Dağları boyunca Kuzey Şili ve Arjantin’den itibaren, Bolivya ve Peru’da da bulabilirsiniz.

 

GUYANA

Boa Vista’daki elçilikte vize başvurusu yaparken bana Müzik Festival’ine katılmak isteyip istemediğim sorulmuştu. Şansa bak demiştim içimden ve tam varacağım gün başlayacak olan festivale derhal akmıştım.

Bu yıl festivalin ikincisi düzenleniyormuş. Gelişmemiş her ülkede olduğu gibi buranın festivalinde de çalışanlar, gönüllüler neredeyse izleyici sayısı kadar. Bunun yanı sıra kimsenin de götünden haberi yok, oradan oraya dolandırıyorlar insanı. Her yere konuşlanmış Bekçi Murtaza’lar vatandaşa zulüm etmek için adeta birbiriyle yarışıyor. Neyse ki bu gibi durumlara şerbetli olduğumdan kısa bir sürede milletin üzerine baskı kurmak suretiyle kafamı sokacak bir yer buluyorum.

 

IMG_2127

 

Festival alanı bir tane yaşlı İngiliz’in, ki ilerleyen dakikalarda herifle bir şekilde tanışıyoruz. Zamanında, ülkeyi boydan boya kat eden o boktan yolu yapan kişiymiş. Dolayısıyla mekanı üç otuz paraya kapatınca da bir şekilde buraya çökmüş kalmış. Hayat işte!

Festival alanının dışında bazı yerli köyleri var, ama savananın bu tozlu yollarında oralara gitmek zul ve zulüm. Zaten uyuyan miskin yerlilerin horultusu dışında köylerde pek ses ve hayat belirtisi yok gibi.

Festival benim için oldukça öğretici bir şekilde geçiyor. Yerli müziği ve dansını yakından izleme fırsatı buluyorum.

Bunun yanı sıra Karayip adalarından gelen bluescular mı dersin, yoksa Brezilya'dan capoieracılar mı, ne ararsan var ortamda.

 

IMG_2140
IMG_2116

 

Capoiera, aslında çıkış olarak 16. yüzyıl Brezilyasında köleliğe karşı geliştirilmiş bir dövüş şeklidir. Bildiğim kadarıyla köleler dövüş olayını çaktırmamak için dans ediyor kisvesine bürünmüşlerdi. Günümüzde iyi bir şekilde yapmak için büyük ustalık isteyen bu dansta, tekme atıyor gibi yaparken en ufak bir hatada karşınızdakinin ağzını yüzünü dağıtmanız olasıdır. Evinizde varsa lütfen küçük kardeşiniz üzerinde denemeyiniz. Bak lütfen dedim.

Ama yine de en bombası burada Hintlilerin danslarını izlemek oluyor.

 

IMG_2143

 

Bir de, tangonun atası olduğunu düşündüğüm klasik samba dimağımı açıyor. Bu görüntüyü yavaş çekimle tango müziği ile dinlersek acaba sonuç ne olur?

 

Sanıyorum Paraguay’a karşı açılan o lanetli savaşın yancılarından Arjantin ve Uruguay, şaşaalı Brezilya kültüründen oldukça etkilenmişlerdi. İspanyolca okunuşu itibariyle ‘ş’ veya ‘j’ sesleri olmamasına karşın Arjantin ve Uruguaylılar, konuşmalarında ‘y’ yerine Portkizce’de bolca bulunan ‘ş’ (veya ‘j’) sesini kullanırlar. İspanyolcadaki ‘sen’ yani ‘tu eres’, bu ülkelerde yerini ‘vos sos’la değiştirmiştir ki bu da Portekizcedeki ‘voce’ye benzer. Genelde Orta Amerika’da kullanılan ‘vos sos’un Arjantin ve Uruguay’da bulunmasını başka türlü açıklamayorum.

Burada her türlü müziği dinledim ama nüfusun yüzde otuzunu oluşturan zencilerin sahne almamasını da oldukça garipsedim. Zira Afrika asıllıların kültüründe dans ve müzik her zaman çok önemli yer tutmuştur.

Ama sanıyorum ne yazık ki zenci halk burada gospelden başka bir şey okumuyor anladığım kadarıyla.

Hakikaten, keşke biri bir gospel okusa da ağlasak.