Ermenilerin, neredeyse ulusal sporları kabul edecekleri satranç ise tüm tarihleri boyunca önemli başarılar elde ettikleri bir gurur kaynağı aynı zamanda. Garri Kasparov, Levon Aronyan, Tigran Patrosyan gibi oyuncular yetiştirmiş olan ülkenin Satranç Federasyonu Başkanı, aynı zamanda devlet başkanı olan Serj Sarkisyan’dır.

 

satranç

Satranç Okulu

 

Satranç okuluna yakın bir yerde bit pazarı var. Özellikle hafta sonları çeşitliliğin arttığı pazarda yok yok. Vakıf’tan Anna, orada bana yardımcı olması için arkadaşı Gagik’i yanıma yollamıştı. Amacım tespihlerle ilgili de biraz araştırma yapmaktı. Dolaşırken satıcılarla konuşmaya başlıyoruz. Bir tanesi Türkiye’den geldiğimi öğrenince çok eski paralar çıkartıyor. Tarih okumayı sevmeme rağmen Nümismatikle hiç alakam olmadığını o an fark ediyorum. Para benim için üzerinde numaralar yazan kağıt veya metal parçalarından başka bir şey değil. Ama adamın bize gösterdiği eski paralar gerçekten ilgimi çekiyor o an. Selçuklu, Mengücekoğlu ve Sefevi dönemlerinden kalma paralar bunlar. Daha sonra pazarda çok ciddi bir biçimde sikkeciliğin döndüğünü idrak ediyorum. İnsanlar büyüteçlerle paraları inceliyor, kataloglardan kontrol ediyorlar ve satıcılarla entelektüel bir tartışma içine giriyorlar.

Bir başka satıcı ise bana Türkiye’den gelirken yanında bir sürü bozuk lira getirdiğini ama bunları kimsenin değiştirmediğini söylüyor. Ben de ona iyilik olsun diye onları alabileceğimi söylüyorum. Sonra kaba bir hesap yapıp üzerine biraz daha ekleyip ‘şu kadar ediyor’ diyorum. Adam ise nedense o an bana güvenmeyip kendi hesabını yapıyor. Ve tabii ki benim söylediğimden daha aşağı bir değer bulduğundan teklifimi kabul ediyor. Ama kendini o an kötü hissetmiş olacak ki, aldığım bir kaç Sovyetik ürün için derhal indirim yapıyor jest olarak.

 
köfte

Yunanlılar gibi sonuna saçma sapan ekler koyup Yunanca yapmak yerine düzgünce yazmışlar nereden geldiğini. Bu arada Yunanistan'da İzmir köfteye de sucuki diyorlar sucuğa da.

 

Pazarda o kadar çok ürün var ki, neye bakacağımızı şaşırıyoruz. Sahafları dolaşırken yaşlı bir amca nereli olduğumu anlayınca ‘Ermeniler de Türklere çok zulüm etti’ diyor elimi sıkarken. Anlıyorum ki, aynı toprakların insanları olduğumuzdan kendimi yabancı gibi hissetmeyeyim diye tüm misafirperverliği ile bana sıcak bir hoş geldin deme kaygısı içerisinde. ‘Asıl zulmü kim kime yaptı ben çok iyi biliyorum amca’ diye yanıtlıyorum olanca samimiyetimle elini sıkarken. Önce şaşırıyor ama sonra gözlerindeki sıcaklığın arttığını görüyorum.

Yaşlı bir tespih ustası bulamıyoruz ama tespihin artık daha çok mahpushanede ve mafyöz tipli bıçkınlar tarafından kullanılmaya başladığını idrak ediyorum. Neticede eski kültürler o veya bu şekilde yaşar, devinir ve değişir.

 

***

 

Yıllardır Yunanistan’da yaşayan ve yıllar seneler sonra ülkesini ziyaret eden Lilit ile tanışıyorum. Kafamızdaki tahtaların bir kısmının eksikliğinden olsa gerek, çok kısa sürede çok sıkı dost oluyoruz. Önce bana, o gün Ermeniler’in Sevgililer Günü olarak kutladığı Aziz Sarkis Günü ile ilgili bilgi veriyor: Evlenmek isteyen bir Ermeni kızı pencerenin dışına bir kase un koyarmış. Eğer sabah unda nal izi çıkarsa Aziz Sarkiz onu ziyaret etmiştir ve yıl içinde evleneceği gerçek aşkını bulacaktır. Akşam da beni Caz kulüplerine götürüp Ermeni Cazının tarihçesini anlatıyor.

Caz kültürü Ermenistan’da çok köklü bir geçmişe sahip. Sovyetler zamanında keşfettikleri bu yeni müzik türüyle oldukça haşır neşir olan Ermeniler, tıpkı bizim gibi gösteriş yapmayı sevdiğinden, önceleri kimseye haber vermiyorlar. Politbüro elemanlarının ziyareti esnasında adamlara büyük bir şaşa ile bir caz resitali verince kıyamet kopuyor. Amerika menşeili olduğu anlaşılan bu müzik Sovyet Sosyalist Devleti tarafından derhal yasaklanıyor ve bu müziği icra edenler kovuşturmalara uğruyor. Bundan sonra ise iktidar tarafından yasaklanan her türlü mevzuda olduğu gibi caz da Ermenistan’da yeraltına çekilip hayatına tüm hızıyla devam ediyor.

O kulüp senin bu kulüp benim dolaşırken Lilit çok ama çok enteresan bir şey daha söylüyor. Ermenistan’daki tavla sayıları aynen bizim kullandığımız gibi! Daha önce hiç düşünmemiştim ama mesela ‘şeş beş’ deriz ama ‘şeş şeş’ demeyiz. Veya ‘se yek’ deriz de ‘üç yek’ demeyiz. Acaba bu yarı Farsça yarı Türkçe sayı kullanımı yıllarca Farslarla iç içe yaşayan Selçuklulardan gelen bir durum mudur? Zira Yunanlılarda da bu tarz hibrit söylemler var ama Ermenilerle bizim kullandığımız gibi değil.

Erivan’da bulunan caz kulüplerinin en eskisi Malkhas. Özelliği de gece yarısından sonra aynı zamanda çok iyi bir piyanist olan mekanın sahibinin sahne alması. İnsan gibi bir fiyata içtiğim Ermeni konyağı ile cazın keyfine varıyorum. Bizim memlekette caz dinleyip konyak içmek mi? Ne münasebet!  
ararat2
    “Ermeni konyağı, Havana purosu ve spor yapmamak, işte uzun yaşamamın sırrı.”  

Churchill’e atfedilen bu söz ne kadar doğru bilmiyorum ama gerçek olan, Yalta Konferansı sırasında Stalin’in yanında bir kaç şişe Ararat konyağı getirmesi ve Churchill’in Ararat'a hasta olması. Olay hoşuna gidince Stalin fabrikaya her yıl 300 şişe kadar Ararat Dvin'in Churchill’e gönderilmesini emretmiş.

 

Arar1
 

 

Yakın tarihte Fransızlar tarafından satın alınan Ararat Fabrikası, Ermenistan’da bulunan bir çok konyak üreticisinin en ünlüsü. Her yıl yaklaşık olarak yedi buçuk milyon şişe üretim yapan fabrika, bunun yüzde doksan ikisini ihraç ediyor. Elbette ki en önemli alıcısı Rusya. 1887’de özel olarak kurulan fabrika daha sonra Sovyetler Birliği zamanında devletleştiriliyor ve kısa zamanda Ermeni konyağı tüm Demir demir Perdede perdede ünleniyor. Konyak ismi Fransız tekelinde olduğundan, bu ismin kullanılmasından rahatsız olan Fransızlar, Sovyetler Birliği’ne bunu hatırlatınca elbette ki kaale bile alınmıyorlar. Ararat şu anda Fransızların olduğu için adını Ararat Brendi Fabrikası olarak değiştirmiş. Ama ne var ki bu içki bütün Rusya ve bir çok eski Sovyet Cumhuriyetinde halen konyak olarak bilinmeye devam ediyor.

Bu arada Churchill veya Stalin için konyak gönderme geleneği, Yeltsin, Putin gibi liderler için de devam ediyor. Hepsinin kendi fıçısı var. Bir tane fıçı da Karabağ sorunu çözülürse kutlama yapmak için saklanıyor. Çok ince bir düşünce.

 

fıçı

Karabağ için Saklanan Fıçı

 

Fabrikayı ziyaret ediyorum. Rehberim Ani, bana konyak üretimi ile ilgili çok değerli bilgiler veriyor. Daha sonra da konyağın nasıl tadılacağını anlatıyor. Bana en çok ilginç gelen kadeh tokuşturma ritüeli. Bardağın tabanından, kalbeKalbe yakın olduğu için kadehi sol elinizle bardağın tabanından tutmanız gerekiyor. Kadehi ‘Kenatz’ diyerek tokuşturduğunuzda ise bardağın üst kısmında oturan şeytanlar aşağıya düşüyor. Eğer şeytan içkiye düşerse çabuk sarhoş olmanızın da müsebbibi oluyor. Dışarı düşerse sorun yok tabii ki.

Ülkemizde, bizim tabirimizle ‘kanyak’ üretimi iki yıl kadar önce TAPDK kararları ile yasaklanmıştı. Böylece yüz yıllık bir bilgi birikimi daha dinci hükümetin hayat tarzımıza karışmamasının bir başka göstergesi olarak katledilmiştir. Dolayısı ile bir süre önce Ararat’ın ülkemize ithalatı konuşulmuş ama isim konusunda hassas olan faşist zihniyetin bulduğu dahiyane çözümle (‘ismini değiştirin alalım’) olay bir kez daha kör düğüme dönüştürülmüştür.                                    

***

Dönüşümden iki gün önce Aleksandr beni Erivan dışındaki Roma tapınağına götürüyor. Günümüzde Ermenistan’da Ezedi, Molakan, Kürt, Fars ve diğer etnik ve dini grupların yanı sıra çok az sayıda da olsa pagan inancına sahip insanlar da mevcut. Öyle ki paganlar, düğün veya kimi önemli buldukları günlerde bu tapınağa gelip ritüellerini icra ediyorlarmış. Karla beraber bir Roma tapınağını görmek etkileyici.  
pagan
  Bir gün sonra da Aykan ve havaalanına gelemeyen Nikolai ile Sevan Gölü ve çevresinde bir tura çıkıyoruz. Hava soğuk olduğundan etraf tenha. Kimi kiliseleri ziyaret ediyoruz ama en önemlisi Noratus Mezarlığı. Asıl yerleşimin Bronz Çağına kadar gittiği bu bölgedeki mezarlık bin yıldan fazla bir süredir kullanılmakta olduğundan yeniden eskiye bir çok mezar taşını görüp inceleme imkanı buluyoruz. Kültürel devamlılığın yaşam izlerini mezar taşlarında sürmek ise işin ironik tarafı.
mezar2
mezar1

Mezarlık

  Aykan ise Erivan ile ilgili ilginç bir bilgi paylaşıyor. Soğuk Savaş döneminde Erivan ajan ve casusların cirit attığı bir kentmiş. Büyük ihtimalle Avrupa ve Amerika diasporasından gelip gidenlerin çokluğu yüzünden araya ajanın da karışabilme rahatlığı ile mekanın stratejik bir yerde olmasındandır diye kaba bir tahmin yürütüyoruz. Neticede kahvaltıda konyak içmek kafa açıcı bir buluş.
kahvaltı

Sabah kahvaltısı, çay yerine elbette ki konyak

    ***

Bir akşam evin yakınlarındaki Che Bar’a uğruyorum. Selam verip direk bara oturuyorum. Zira içeride, barın arkasında duran mekan sahibi dışında sadece solumda bir erkek, sağımda ise iki kadın ve bir genç kız var. Konyak ısmarlıyorum. O arada yanımda olan purolardan ikram ediyorum insanlara. Konuşmamdan ve saçma sapan tipimden dolayı nereli olduğumu anlayamıyorlar ve neticede dayanamayıp soruyorlar. “Türküm” diyorum.

15 saniye sessizlik.

Sessizliği ‘İstanbullu musun?’ sorusu deliyor. ‘Ankara’ diye yanıtlıyorum ve sohbet ilerlemeye başlıyor. Klasik soru da çok geçmeden geliyor, ‘Elbette’ diyorum. ‘Hem de çok sistematik bir biçimde gerçekleşti.’ Sonra tanışma faslı: ‘İsmim’ diyorum gururlu görünmeye çalışarak, ‘Ani’yi zapt eden Türk kralının adıyla aynıdır.’

‘Aman bunu sağda solda söyleme’ diye uyarıyorlar, gülüşüyoruz. Onlar ise, kar tanesi anlamına gelen Patil, Tzovinaj, ki deniz tanrıçasının ismiymiş, Akdamar Adasına adını veren Tamara, krallardan Tigran ve Şahan. Şahan’ın ismindeki Arapça tını Lübnan Ermenilerinden olduğunu ortaya çıkartıyor, orada bulunan eşi ve kızı ile beraber işletiyorlar mekanı. Kızı da oldukça bilgili, bana bir sürü soru soruyor. Şahan ise bu sorulardan ve eşinin Türk dizilerinden birini izlemesinden rahatsız olduğunu ister istemez belli ediyor.

‘Hrant Dink cinayeti çözülecek mi sence?’ diye bir soru patlatıyor. ‘Ne yazık ki hiç sanmıyorum’ diye yanıtlıyorum. ‘Hrant Dink, Ermeni olmasının yanı sıra sosyalistti’. Kemal Türkler’in katilinin yargılanmasının nasıl uzatıldıkça uzatıldığını ve neticede zaman aşımına uğratıldığından bahsediyorum.

Ama nutkum tutuluyor da Diyarbakır Cezaevinde yapılan, insan aklının ötesindeki işkencelerden hem Ermeni hem de devrimci olduğu için kat be kat nasibini alarak sakat kalan Garabed Demircioğlu’ndan[2] bahsedemiyorum. Ya da sırf Ermeni olduğu için, 12 Eylül’de idam edilmesine rağmen, sosyalistlerimiz tarafından devrim şehidi sayılmayan Levon Ekmekçiyan’dan da. Pek değerli sosyalistlerimiz için bahaneler hazırdır, zira onlara göre Ekmekçiyan devlet söyleminden farksız şekilde bir ‘itirafçıdır’.

12 Eylül’deki o korkunç işkencelerden sonra bir çok kişi itirafçı olmak zorunda kalmasına rağmen, sosyalist camiada daha sonraları kabul görmüşlerdir. Buna rağmen Ekmekçiyan için bu durum geçerli olmamıştır. Marksist-Leninist Asala örgütünün canlı yakalanan tek üyesi olduğu için üzerinde ne tür işkencelerin denendiği şu an bile tahayyüllerin ötesindedir.

Konuyu değiştirmek için tespihlerden söz ediyorum. Ermeniler buna tzebegh ve sayaç anlamına gelen hamriç de diyorlarmış. Derken Şahan çok eskiden bir akrabasının başına gelen bir hikayeyi anlatıyor. Olay 1960’larda İstanbul’da bir kıraathanede geçiyor. Köşede yaşlı biri oturmuş tespih çekiyormuş. Akrabasına tespihin taşları çok garip görünmüş ve nedir diye sormuş. Yaşlı adam öldürdüğüm Ermeni kadınlarının meme uçları bunlar diye yanıt vermiş.

Duruyorum. ‘Şimdi bana bu trajik hikayeyi anlatmanın sırası mıydı?’ diye düşünüyorum kendi kendime. Sonra, empati kurmaya çalışıyorum. Karşımdaki insan çocukluğu boyunca hep bu tür hikayelerle büyümüştür ve elbette ki bunları kime anlatacaktır? Kiminle paylaşacaktır? Kısaca bana anlatmayacak da kime anlatacak!

Neredeyse dünyadaki bütün Ermenilerin, ‘Soykırım’la ilgili buna benzer çok daha korkunç, çok daha trajik hikayeleri vardır. Milyonlarca insanın yalan dolu hikayeler uydurup bunları kuşaktan kuşağa aktardıklarını düşünecek kadar akıl yoksunu bir yaklaşıma giren vatandaşlarımı düşünüyorum bir yandan da. O kelimeyi duyduklarında verdikleri otomatik tepkileri kategorize etmiştim bir ara:

Bu işi tarihçilere bırakalım: Yani demek istiyor ki, ben bir geri zekalıyım, okumaktan, araştırmaktan, düşünmekten ve yorumlamaktan yoksunum. Ya da kısacası memleketimizin güzide üniversitelerinden ODTÜ Kamu Yönetimi mezunu bir arkadaşımın söylediği gibi: ‘Olmuş olabilir, ama ben buna inanmak istemiyorum.’ Gerçekten tepki bana çok ilginç ve bir o kadar da korkutucu gelmişti. Ayrıca ne tarihi, tarihçisi, arşivlerdeki yok edilen evrakları da geçtim, o arşivler açık filan değil!

Onlar bizi soykırdı: Tabii. O zamanlarda Ermenilerin bir devleti ve bir ordusu vardı değil mi? Soykırımın en basit tanımlarından birisi de ‘grubun yaşam koşullarının, grubun bütününe ya da bir kısmına getireceği fiziksel yıkım hesaplanarak kasti olarak bozulması’dır. Suriye çöllerine sürülen milyonlarca insandan bahsediyoruz, tanıdık geliyor mu? Yolda başlarına ne geldiğine ise hiç değinmiyorum.

Bizi sırtımızdan vurdular: Biz Türkiye Cumhuriyeti’nin değil de Osmanlı İmparatorluğu’nun vatandaşları olarak, hükümette bulunan faşist İttihat ve Terakki Partisinin I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı’yı düşürdüğü duruma bulunmaya çalışılan bahanenin takipçileriyiz öyle değil mi? Ayrıca üç dört bin kişilik Ermeni çetelerinin Doğu Anadolu’da çıkardığı ufak çaplı isyanları bastırmak için bütün Ermeni nüfusunun yok edilmesi gerektiği gibi bir bahane öne sürülebilir mi? Böyle bir saçmalığı kabul etmek akla mantığa sığar mı?

Kurtuluş Savaşı’nın bir parçası olarak gösterilmeye çalışılan ama alakası olmayan Çanakkale zaferinde Nusret gemisinin yanı sıra Ertuğrul adlı uçağın payı çok büyüktür. Boğaza döşenen mayınların İngiliz gemileri tarafından toplandığı bu uçakla yapılan gece uçuşuyla anlaşılmıştır. Akabinde Nusret gemisi ile boğaza tekrar mayın döşenmiştir. Uçağın mürettebatı ise Cemal Durusoy ve Ermeni olan Vahran Bey’dir. Ve elbette ki tarihimizde, politik bir manevra olarak ne 5. Ordu Kumandanı olarak Mustafa Kemal’in de üstü olan Alman Generali Liman von Sanders’ten ne de Çanakkale’de ölen Rumlardan ve Ermenilerden bahsedilir.

(Yıllardır 18 Mart’ta yapılan anma etkinliğini 24 Nisan’a almak ise, en basitinden, hükümetin Soykırım’ı asla tanımayacağını ifade ediş biçimidir. Bu da doğal olarak Ermenistan’da büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Halbuki zamanın aşırı sağcı Milliyetçi Hareket Partisi başkanı Türkeş bile, Ermenistan’la ilişkilerin düzeltilmesi için çaba göstermişken günümüz hükümetinin inişli çıkışlı absürt dış politikaları gerçekten de kafa karıştırıyor.)

 

***

Bilinmeyen başka önemli bir mevzu da o tarihte tehcire karşı çıkan Konya Valisi Celal Bey, Ankara Valisi Hasan Mahzar Bey, Kastamonu Valisi Reşit Paşa, Basra Valisi Ferit Bey, Yozgat Mutasarrıfı Cemal Bey, Kütahya Mutasarrıfı Faik Ali Bey, Müntefek (Basra) Mutasarrıfı Bedii Nuri Bey, Lice Kaymakamı Hüseyin Nesimi Bey ve Beşiri (Batman) Kaymakam Vekili Sabit Bey gibi bir çok Osmanlı Devleti görevlisinin de olduğudur. Bu insanların akıbetleri İttihat ve Terakki tarafından görevden alınma, uzaklaştırma ve hatta canlarından olma suretiyle trajik biçimlerde sonuçlanmıştır.

Örneğin o zamanlarda otuz bin kişilik nüfusunun üçte biri Ermeni olan Ankara kentinin Valisi Hasan Mazhar Bey, kendisine bildirilen tehcir emrine şiddetle karşı çıkmış ve "Ben valiyim, eşkıya değilim. Bu işi yapamam. Bir başkası gelir benim koltuğuma oturur, o yapar" demişti. Akabinde görevinden alındı ve memuriyetten atıldı. Mondros Mütarekesi'nin ardından Ermenilerin yaşadığı büyük trajediyi araştırmak için kurulan komisyona müfettiş olarak atandı. Hasan Mazhar Bey bugün konuyla ilgili bildiklerimizin önemli bir kısmını borçlu olduğumuz insanlar arasında en önemli isimlerden biridir.

Soykırım’ın yüzüncü yılına geldiğimizde şu olmuştur, şöyle olmuştur gibi detayların da ötesinde, bence sorulması gereken asıl soru şudur:

Buna benzer bir vaka eğer tekrar yaşanacak olursa, Mazhar Bey gibi onurlu bir duruş sergileyerek yıllarca beraber yaşadığımız insanları hayatınız pahasına korur musunuz, yoksa tam tersini yapıp bahaneler üretmeye mi çalışırsınız?

Bu soruya vereceğiniz yanıt da vicdanınız ile aranızdaki mesafe kadardır.

 

Paylaşım için