Hrant Dink Vakfı’nın Ermenistan için seyahat fonu verdiğini öğrenir öğrenmez derhal başvurumu yapmıştım. Zira kara yoluyla yalnızca İran veya Gürcistan’dan bin bir güçlükle ulaşabileceğiniz komşumuz Ermenistan’a havayolu ile direk ulaşmanın faturası 400-500 Avro arası oluyor. Halbuki hemen hemen aynı mesafeye sahip olan Tiflis’e havayolu ulaşımı ise bunun beşte biri kadar.

Daha önceki yolculuğumda, Erivan’dan neredeyse yürüme mesafesi olan Kars’a  gitmek için dört vasıta değiştirip, iki sınır kapısı aşıp, toplamda sekiz saat yolculuğu da çekince, seyahat fonunu aldığıma çok sevinmiştim işin açığı. Dolayısı ile uçak saatinin absürtlüğüne aldırmadan havaalanına varıyorum. O saatte fazla uçuş olmadığından mıdır, her zaman sıkıntı yaşanan Atatürk Havaalanında bu defa rötar görünmüyor. Ama erken sevinmeye başlamışım. Zira bizi uçağa götürecek olan otobüse bindiğimizde görevliler gelip otobüsü boşaltmamızı istiyor. Bir çok kez seyahat ettim ama hayatımda ilk kez böyle bir durumla karşılaşıyordum. Görevlilere olayın nedenini soruyorum, Erivan’daki hava koşulları yüzünden diyorlar. Hava on dakika içinde değişmez değil mi? Tam bekleme salonuna geri dönüyoruz bu sefer bir başka anons, otobüse geri binebilirmişiz!

Görevlilere çalışma hayatlarında daha önce böyle bir şey görüp görmediklerini soruyorum ve elbette ‘hayır’ yanıtını alıyorum. Paranoyak değilimdir ama olay feci şekilde politika kokuyor gibi geldi bana.

 

ilk

 

Erivan’a indiğimizde gişelerden vizemi alıp sınır polisine onaylatmak için sıraya giriyorum. Eski Sovyet ülkelerinde her zaman yaşadığım üzere, sınır polisi pasaportumu evirip çevirmeye başlıyor, bunun nedeni ise pasaportumda bir sürü vize olması olabilir, henüz tam çözmüş değilim. Beş dakika kadar sinirlerimi test ettikten sonra kadın polis İngilizce bilip bilmediğimi soruyor, başımla onaylıyorum. Ana sayfadaki fotoğrafı gösterip ‘bu fotoğraf sana benzemiyor’ diyor. Eh, en azından haksız sayılmaz. ‘Başka vizelerde sakallı halim vardı’ diye yanıtlıyorum. O sayfaları açıp ‘Onlar da sana benzemiyor’ diyor. Yine haklı. ‘Yakışıklı ve fotojenik değilsem suç benim mi?’ diye isyan ediyorum. Gülüp damgayı basıyor. Yemin ediyorum ömrümden ömür gitti sınır kapılarında hırlaşmaktan, kavga neticesinde kapı dışarı edilmekten. Neyse ki bu sefer yırtıyoruz

 

Dışarı çıkınca taksiciler başıma üşüşüyor ama benim gözlerim daha önceden, bir süredir orada yaşayan kadim dostum Aykan’ın daha önceden ayarlamış olduğu elemanı arıyor. Ne var ki adam gelmemiş. Aykan’ı arıyorum, ‘herifin aküsü bitmiş’ diyor, ‘kendine bir taksi ayarla’. Biraz pazarlık yapıp bir tanesi ile anlaşıyorum. Yolda giderken sis ve kar serpintisi içimi ısıtıyor. Bu arada çat pat konuşup dostane bir biçimde anlaşmaya çalışıyoruz taksiciyle. Ama eve ulaştığımızda işin rengi değişiyor. Evin şeklini gören taksici anlaştığımızdan daha çok para istemeye başlıyor. Eski Sovyet ülkelerinde en gıcık kaptığım muhabbetlerden biri de budur. Bir fiyata anlaşırsın, sonra fiyatı artırmaya çalışırlar. Eline bir kaç kuruş sıkıştırıp yolluyorum. Adam pek memnun değil ama be insafsız, yirmi dakikalık yol için çuvalla para alıp hala hayıflanmak da nedir?

 

Ertesi gün kenti dolaşmak ve hatırlamak için çıkıyorum. Erivan, Urartular zamanında kurulmuş bir kent. Ancak, eski dokusunu kaybetmiş olan kente Sovyet başkenti olduktan sonra modern anlamıyla şeklini veren mimar Aleksandr Tamayan olmuştur. Zamanın Urartu kalesinin adı Erebuni imiş, van da Ermenicede kent demek. Bu arada Ermenilerin atalarından olan Urartular, bizim Ağrı diye hitap ettiğimiz dağa da ismini Ararat olarak vermiştir. Zira Urartu adı masoretik olarak R-R-T diye ünsüzleştirilerek yazıldığında Urartu veya Ararat olarak okunabilir. Ermenicede bu dağ Masis olarak da bilinir, en büyük özelliği ise Erivan tarafından bakıldığında daha heybetli görünmesi ve Ermenilerin bu dağla kurdukları aşırı duygusal ve mistik bağlantıdır.

 
kaskat2
 

 

Erivan her adımınızda sanatı hissettiğiniz bir kent. Sokak ressamları ve her an karşınıza çıkabilecek muhteşem heykeller veya duvar resimleri ile dolu. Bir çok heykeli bir arada görmek isterseniz uğramanız gereken yer ise Kaskat olmalıdır.

 
tombul

Fernando Botero'nun bir heykeli

 

Akşam yemeğine daha önce geldiğimde tanıştığım ve uzun süredir ahbaplığımı sürdürdüğüm Aleksandr tarafından davet ediliyorum. Beni tipik bir Ermeni restoranına götürüyor. Şarap, peynir, turşu ve lavaştan sonra Ermeni folk müziği ve koyu bir sohbet eşliğinde ana yemekleri yiyoruz. Bildiğiniz veya az buçuk tahmin ettiğiniz üzere Osmanlı saray mutfağı ve keza bugün bizim yediğimiz yemeklerin oluşumunda sarayda görev alan Ermeni aşçıların rolü büyüktü. Özellikle Ayntap yani bizim söylemimizle Antep mutfağındaki Ermeni ustaların yemek kültürümüze yaptıkları katkılar asla yadsınamaz.

 

adan
 

 

Selçuklular da mimariyi ve kent planlamasını ilk tanıştıkları Ermenilerden öğrenmişlerdi ki bu gelenek daha sonra Osmanlılara geçmiştir (Cumhuriyet sonrasında kentlerimizin plansızlığı ve mimarimizin yerlerde sürünmesinin nedenini bir düşünün) Herhangi bir Selçuklu kümbetine bakacak olursanız, Ermeni kilisesi ile olan benzerliği hemen fark edebilirsiniz. Zaten mimari terimlerimizin de bir çoğu Ermenice kökenlidir. Dolayısı ile tarihimizde Selçuklulardan çok fazla bahsedilmemesini ise Ermenilerle olan sıkı münasebetlerine bağlayabilir miyiz acaba? Zira Anadolu’nun kapıları Türklere Malazgirt Savaşı sonrasında açılmamıştır. Tıpkı Helenlerin Anadolu’ya girerken önce Anadolu’nun batısındaki en güçlü kale olan Troya’yı ele geçirmeleri gibi, Türkler de Ermeni krallığının başkenti konumundaki Ani’nin kontrolünü 1064’te alarak Bizans İmparatorluğu ile karşı karşıya gelebilmişti. Kars il sınırları içinde bulunan Ani antik kentinde Ermeni, Bizans ve Selçuklu eserlerinin yanı sıra bir de Zerdüşt tapınağı bulunmaktadır. Ayrıca Anadolu’da Türkler tarafından ilk kez camiye çevrilen yapı da Ani’dedir.

 
anizer

Zerdüşt tapınağı, Ani

  Buna rağmen, “Lozan görüşmelerinde Türkiye’yi temsilen gönderilen Irkçı-Türkçü Dr. Rıza Nur, Doğu Cephesi Komutanı Kazım Karabekir’e yolladığı 25 Mayıs 1921 tarihli mektupta, ‘Ani şehrine ait izlerin yeryüzünden temizlenmesi başarılırsa, bunun Türkiye’ye büyük bir hizmet olacağını’ söylüyordu. Karabekir anılarında bu teklifi reddettiğini, çünkü Ani kalıntılarının İstanbul surları gibi geniş bir alanı kapladığı için böyle bir işi başarmanın çok zor olduğunu, dahası böyle bir girişimin geride kalan Ermenileri rahatsız edeceğini yazmıştı.  
ani1

 

Ama sonraki dönemlerde, tıpkı gayrimüslimlerden kalan diğer kilise veya manastırlara yapıldığı gibi Ani de unutulmaya ve yıkılmaya terk edildi. 1914 kayıtlarına göre, Osmanlı ülkesinde Ermeni cemaatine ait 2538 kilise, 451 manastır ve iki bin okul vardı. 1974 tarihli UNESCO Raporuna göre geriye sadece 913 kilise ve manastır kalmıştı. O tarihten sonra bunların 464’ü tamamen yıkıldı. 252’si yıkılmaya terk edildi, 197’si ise ciddi restorasyon gerektiriyor. 1924’te Türkiye Cumhuriyeti’nin imzaladığı Lozan Barış Antlaşması’nın 42. Maddesinde ‘Türk hükümeti kiliselerin, sinagogların, mezarlıkların ve diğer dini yapıların tam koruma altına alınmasını garanti eder’ yazılıdır.”

Selçuklulara tekrar dönecek olursak, antropolog olan bir başka Erivanlı arkadaşım Tigran, bana Ermenilerin Türkleri ilk kez gördüğünde dehşete düştüğünü ve olası üstünlüklerini de kaybettiğini söylemişti. Bu da, Halikarnas Balıkçısı’nın işaret ettiği üzere, büyük olasılıkla Hitit savaşçı rahibeleri olan Amazonları gören Helenlerin yaşadığı şaşkınlığa benzetilebilir. Zira o zamanlar uzun saçlı olan Türkler, ok atarken çığlık da atıyormuş ve Ermeniler de karşılarındakilerin erkek mi kadın mı olduğuna karar veremediğinden paniğe kapılmışlar.

 

Hıristiyanlıkla da bu işgal vesilesiyle tanışan Selçuklular, dilimize Ermenilerden aldıkları ‘haç’, ‘zangoç’ gibi sözcükleri hediye etmişlerdir (Ermeniler ‘istavroz’ çıkarmadığından bu sözcük dilimize Yunancadan geçmiştir).

Ermeniler de o zamanlar İslamiyet yerine daha çok Tengrizm/Şamanizm etkisinde olan Selçuklulardan kurşun dökme ve nazar boncuğu kullanma gibi kimi gelenekleri almışlardır. Ama Ermeniler samimi bir şekilde birbirlerine ‘can’ diye hitap etme alışkanlıklarını Farslardan almış olsalar gerek. Gerçi bir yandan Farsların kullandığı can, bizim -cığım ekimiz gibi ya, neyse...

 

***

Takip eden günlerin birinde Hrant Dink Vakfı çalışanları ile buluşmak üzere Opera binasının yolunu tutuyorum. Orada benim gibi fon alan başka biri daha var. Bana Soykırım Müze’sine gittiğini ama müzenin en az iki ay daha kapalı olacağını hayretler içinde söylüyor. Ben de Berlin’deki Bergama Müzesinin kısmi tadilata girdiğini ve beş yıl boyunca kapalı kalacağı yanıtını veriyorum. Ankara Medeniyetler Müzesi ise yine kısmi olarak üç yıl kapalı kalmıştı. Ülkemin insanlarının yurtdışına çıktığı zaman kimi olaylara önyargılı yaklaşımları ne dincisinde ne de Kemalist’inde farklılık gösteriyor.

Neyse ki ben bir önceki gelişimde müzeyi ziyaret etmiştim.

 
soyk

Soykırım Anıtı

  Diğer etkilendiğim iki müze Arkeoloji ve Sanat müzesi, ama beni asıl hayran bırakan Matenderan Müzesi. İçeride, ilk Ermeni alfabesini V. yüzyılda yaratan Maştot zamanına kadar giden Helence, Latince, Arapça, Farsça, Amharca ve Türkçe olmak üzere binlerce el yazması ve harita bulunmakta. Ne yazık ki fotoğraf çekmek yasak.
Metro

Mantenderan Müzesi Girişi

 

 

O müzeden bu müzeye, kentte koştururken, yıllar önce izlediğim ‘Kavkazskaya plennitsa, ili Novye priklyucheniya Shurika’ filmindeki tiplerin heykellerinin bir restoranın önünde durduğunu görüp dikkat kesiliyorum. Restoranın içi de filmden sahnelerle dolu. Sovyet yapımı olan bu eserde karışık etno-kültürel öğeler bir arada çok güzel kullanılmış ve neticede ortaya hoş bir komedi çıkmıştı. Fotoğraflara bakıp bunları düşünürken aklıma büyük Ermeni yönetmen Sergey Paracanov geliyor. Sovyetler Birliği zamanında filmleri yasaklanan, yirmi yıl tutuklu kalan, çalışma kamplarında çalıştırılan, zulmedilen yönetmen, salıverildikten kısa bir süre sonra 1990 yılında ölmüştür. En çok bilinen filmleri Sayat Nova ve Kayıp Ataların Gölgeleri’dir. Lermantov’un bir öyküsünden esinlenip senaryolaştırarak çekmiş olduğu Aşık Garip filmi 1989 İstanbul Film Festivalinde Jüri Özel ödülü almıştır.

 
kafkas

"Kafkas Usulü Kız Kaçırma"

paracan2

Parajanov'un eserleri

paracan
 

Sonradan müzeye dönüştürülen evine gidiyorum. Ağır ve mistik bir Hıristiyan sembolizminin hakim olduğu ve filmlerinde kullandığı kostümleri kendisinin tasarladığını, yani çok yönlü bir sanatçı olduğunu o an idrak ediyorum. Özellikle kolajları hayranlık uyandırıcı.

 

P1080266

Parajanov

pracan3

Parajanov'un bir eseri

ParaEv

Evi

 

Dönüş yolunda dolanırken şans eseri Ahşap Müzesine denk geliyorum. Urartu zamanından bu yana ahşap ustalığını sürdüren, bu geleneği yaşatan insanları takdir etmemek elde değil.

ahşap

Ahşap Müzesi

    Devamı: Erivan Ziyareti Bölüm II tıklayınız.

Paylaşım için