FRANSIZLAR NEDEN İNGİLİZCE KONUŞAMAZ?

Çok eski bir geyiğimizdir. Hatta en az, Haliç'in dibinde altın var geyiği kadar eski. Haliç'in dibinde pislikten/boktan başka bir şey olmadığı ortaya çıktı ama hala Fransızların İngilizce ile olan dertlerini bir türlü anlayamadık/anlatamadık. Gerçi üç yüz yıl boyunca Fransıza özenir, bu özentiyi de Cumhuriyetle beraber kompleksli bir halde vatandaşın beynine sokarsan olacağı buydu. Konuşmayacakları dili öğrenen tuhaf bir toplum bunlar öyle mi?

 

Aslen Fransa bir tarım toplumudur. Tarım toplumu deyince şekilli oldu biraz, bildiğin köylü desek daha anlaşılır olacak gibi. Bizdekinin aksine tarımı öldürmeyip, yıllar içerisinde AB’yi besleyen en büyük tarım üreticisi konumuna gelmiştir, üstelik sanayideki gelişimlerinden de geri kalmamışlardır.

 

Fransız burjuva-köylü gerilimini Godard, Maoculuk zamanlarında yaptığı Haftasonu filmiyle vermiştir (1)

Fransa’nın ilköğretim seviyelerindeki İngilizce eğitimi bizimkinden çok da farklı değildir. Bu yalnızca Fransa’da değil bütün Güney Avrupa’da benzerdir. Aslında Kuzey Akdeniz kıyılarında İngilizcenin yaygın olarak konuşulabildiği bir ülke yoktur. Bu dil öğrenmeme işi sanki biraz da tarihsel süreçle ilgili diye düşünüyorum. Geçmişinde imparatorluklar kurmuş, birçok yeri işgal ederek buralarda yaşayan milletlere kendi dillerini zorla empoze ettikleri için kendileri başka bir dil öğrenme gereği duymamışlar gibime geliyor. Yıllar içinde de bu ülkelerde dil öğrenme konusu bir çeşit tembelliğe dönüşmüş gibi bir düşünce içerisindeyim.

 

Politikacılarına bak vatandaşını al(ma)

 

Günümüzde ise dil öğrenmenin ilk şartı bunu istemektir. Hiç kimseye zorla bir dil öğretmezsin. Zorla öğretmeye çalıştığın dil asla akıcı olmaz, olamaz.

 

***

 

Paris’e ilk gidişim yıllar önceydi, o zamanlar Paris’te yabancılar değil Fransızlar yaşıyordu genelde. La Haine filminde gördüğümüz berbat polisinden sokaktaki vatandaşa kadar kime soru sorduysam bana dilleri döndüğünce İngilizce yardımcı olmaya çalışmışlardı. İkinci gidişimde ise özellikle Paris merkeze yabancılar doluşmuş, çalışanlar turistlerden bezmişti. Bu da dünyanın yeni kanayan yarası, yakında turistik yerlerde, göçmen düşmanlığı kadar nefret dolu bir turist düşmanlığı peyda olursa şaşırmayın derim. Dolayısıyla başta esnaf olmak üzere, kimse kendisine adres bile sorulsun istemiyor. Bu değil İngilizce, Fransızca olsa dahi.

 

La Haine (2)

 

Neyse, hikayemiz şöyle başlıyor: Disney’den aktarma yapıp Fransa’nın güneyine doğru giden treni yakalamak için Paris Garına gitmem gerekiyordu sabahın köründe. Bileti internetten almıştım ve bunu bir şekilde biniş kartına dönüştürmeliydim. Fransızların en kötü özelliklerinden birisi uyuz ötesinde bir yavaşlığa sahip olmalarıdır. Kontuarlara bakıyorum, sıra dağları taşları aşmış. Makinelere yöneliyorum yarısı bozuk, diğerlerinde de sıralar var. Neyse şansımın da yardımıyla yarım saat kadar bekledikten sonra biniş kartımı alıp koşturuyorum, zira tren gelmek üzere.

 

Ben koştururken bir anons geliyor. Anons tabii ki Fransızca ve ortalıkta bir tane bile görevli bulamazsınız neler döndüğünü sormak için. Trenin numarası bendeki numaradan farklı. Sanıyorum trenleri birleştirmişler zira upuzun bir tren geliyor. O anda millet panikle trene doğru, illa kendi vagon kapısından binmek için koşturuyor birbirine çarpıyor filan. Sonuçta tren bir tane kardeşim, hangi kapıdan binersen bin değil mi?

 

Atlıyorum bilmem kaçıncı vagona. Benim vagon önlerde bir yerlerde olmalı diyerek yürümeye başlıyorum. Yürü yürü, vagonları aş aş yol bitmiyor. Biraz daha yürüsem Disney’e kendim varacağım neredeyse. Derken kafe-bar vagonuna ulaştığım zaman henüz kahvaltı bile yapmamış olduğumu idrak ediyorum. Bardaki adama “ön kafe sivuple” diyorum kibarca, önümüze fırsat çıkmışken bir orospu kahvaltısı (3) yapalım da midemize bir şeyler girsin. Adam da gülümseyerek kahveyi hazırlıyor ve aksanımdan yabancı olduğumu anlamış olacak “here you go” diyerek kahveyi bana takdim ediyor.

 

Eurostar-bar2

 

İngilizceyi duyunca atlıyorum hemen: “İngilizce biliyorsunuz, ne hoş” diyorum. “Ben Brötönyalıyım, bizim orada İngilizce konuşmak yaygındır” diye karşılık veriyor. “Yaw” diyorum biniş kartımı çıkartarak “benim vagon nerdedir ki acaba?” Karta bakıyor ve “Ooo, daha yolun uzun. Bu arada bunun validasyonunu yapmış mıydın?” diye soruyor, “yoo, o ne ola ki?” diye safça karşılık veriyorum. Meğer binmeden önce biniş kartını başka bir makinede onaylatmam gerekiyormuş yoksa cezası varmış. Ne bileyim la ben, yabancıyım olm! “Endişelenme ben hallederim” diyerek sinsice yaklaşan kondüktöre durumu izah ediyor, kondüktör de durumuma ses etmiyor. Teşekkür ettikten sonra adama “sana saçma bir klişeden bahsedeceğim” diyorum.

 

“Sadece bizim ülkede değil başka bir sürü yerde de yaygın olan bir düşünce var, bilmem haberin var mı? Fransızlar bildiği halde İngilizce konuşmazmış,  bununla ilgili ne düşünüyorsun?” diyorum, ağzı bir karış açılıyor. “Hayatımda böyle saçma bir şey duymadım” diyor. “Bir insan konuşmayacağı bir dili neden öğrensin ki!”

 

***

 

Genelde kaba bir ırkçılığın, yabancı düşmanlığının ve gericiliğin hakim olduğu güney Fransa’da ise İngilizce konuşabilen birilerine rastlamanız oldukça zor. Çat pat konuşanlar ise “İngilizcemiz çok kötü” diyerek genelde konuşmak istemiyor. Onları konuşturabilmek içinse, pratik yaparak dilin gelişebileceğini vurgulayarak ikna etmek gerekiyor. İkna iletişimin şartlarındandır. Zaten başka türlü kızlara nasıl yazacağız kardeşim, Fransızcamız yok işte. Ortak anlaşma zemini yaratmak gerekiyor ki dünya barışına ufak da olsa bir katkımız olsun.

 

***

 

Konuyu çok da uzatmaya gerek yok. Fransızlar bildiği halde değil, aslında bilmedikleri için İngilizce konuşmaz. Aksanlarından utanırlar ve bence yerden göğe kadar haklılar. Berbat bir aksanları vardır ki kötü konuşmada İtalyanlarla yarışırlar. O yüzden, karşısındakinin İngilizcesini daha iyi bulmuşsa ağzını açıp sıçıp batırmaktansa konuşmamayı tercih eder. Bunu da genel olarak Fransızlığından filan değil köylülüğün getirdiği utangaçlığından yapar. O yüzden karşımızdaki insanı İngilizce bildiği halde konuşmak istemeyen kibirli, ukala ve antipatik bir Fransız gibi görmek yerine önce ne olduğunu anlamaya çalışmalı, ona göre de muamele çekmeli.

 

Herkese de hak ettiği bir biçimde davranmakta yarar var. Utangaç bir Fransıza kibirli yavşak muhabbeti çekmemek gerek. Yavşağı ise itin götün sokmak.

 

Tabii her şeyin öncesinde ise kendini bilmek yatıyor. 

 

-------

Dipnotlar:

(1) Godard'ın 1967 yapımı filmi. 24. dakikasında traktör süren köylünün 'Enternasyonal' marşını söyleyerek başlayan sahnesinin devamında (biz olayı görmeyiz ama hızla gelen bir spor araba traktöre çarpar ve sürücü genç olay anında ölür) şöyle bir diyalog vardır: Köylü "Sizi burjuva köpekleri!"

(Ölen adamın sevgilisi) Genç Kız "Seni gidi köylü müsveddesi. Sevdiğim adamı öldürdün. Git ahırında yaşa! senin cebin delikken bizim paramızın olmasını çekemiyorsun değil mi?.." diyerek nefret kusmaya başlar. En son traktöre küfreder. Köylünün yanıtı "Ben ve traktörüm olmasa Fransa açlıktan kırılırdı."

(2) La Haine, 1995. Yön. M. Kassovitz

(3) Kahve ve sigaradan oluşan Fransız kahvaltısının argomuzdaki adı

MİDİLLİ’DE TÜRK DÖVMEK

 

Daha önce bıraktığımız, kalbimizin yarısı ve karaciğerimizin tamamını geri almak üzere, Metin’le Ayvalık’tan Midilli’ye doğru yola çıkıyoruz. İlk kez 2009 yılında ‘No Border’ kampına katılma amacıyla gittiğimiz adada pis bir klasik yaşayarak, alkol-gezi-sohbet konulu şeytan üçgeninde eylemlere pek iştirak edememiştik (kofti anarşizm). Nerede akşam orada sabah, yok efendim şu köyde panayır varmış, öbür kıyıda çıplaklar kampı varmış, ver uzoyu-çipuroyu derken serkeş bir hayat, sefil bir varoluş sergilemiş; ancak güzel dostluklar kazanmıştık.

Vardığımızda çantaları bu güzel dostların evine atıp, geberiyormuş gibi, derhal alkol alımına başlıyoruz. Elemanlar da rembetikocu, bizi akşama çalacakları tavernaya davet ediyorlar, belirtilen saatte davete icap ediyoruz ama kafalar hafiften güzel olmuş.

 

Bizim bebeler

 

Bir yandan içerken bir yandan masamız kalabalıklaşıyor, yeni insanlarla tanışıyoruz. Muhabbet şahane. Bizim çalgıcılar da Yunanca-Türkçe ortak olan şarkıları çalmaya başlıyor. Nedeni ise Türkiye’den gelen turist sayısında patlama yaşanması. Tavernada bir masa dolusu pasaporttaşımız var. Bunlar sanki daha önce hiç Türkçe müzik duymamış gibi şarkılara anırarak eşlik ediyor, abuk subuk danslar sergiliyorlar. La havle diyerek bakmamaya çalışıyorum. Ta ki yaşlı bir dilenci amca içeri girene kadar.

Kendi ülkende yapamayacağın şeyi başka ülkede yapmayacaksın, seyahat ahlakı bunu gerektirir.

Dilenci olsun olmasın herhangi birine, hele de yaşlı bir kişiye, terbiyesizlik yapamazsın. Adamın önüne raks ederek geçip yolunu kesemezsin. Metin Midilli’ye daha çok geldiği için öncelik onun. Yunanlı arkadaşlarımız önemli değil filan diye bizi yatıştırmaya çalışıyorlar ama ayıp denen bir şey var. Metin adamları kibarca uyarıyor ama idrak yoksunu bu şahıslar hörleyince hışımla yanlarına gidiyorum, hala yanıt vermeye çalışıyorlar, eğleniyoruz diye bir şeyler geveliyorlar. “Eğlenecekseniz adam gibi eğlenin!” diye bağırıyorum. Artık normal yol bittiği için bundan sonra yola yumruklarla devam edeceğiz; ama yanıt vermiyorlar.

Bu sırada yaşlı amca usulca yanıma gelip bir anda kolumu öpüyor ve mekanı terk ediyor. Şaşkınca oturup Metin’e olayı anlatıyorum, aynını bana da yaptı diyor.

***

 

P1060846

 

Tanrının sevdiği kulları olmalıyız ki ertesi gün ‘Uzo Festivali’ başlıyor. Şansa bak! Akşam olunca arkadaşlarla damlıyoruz. Onlar yine çalgı çengi işinde olacak, bize de içmek düşecek. Böyle iş bölümüne can kurban.

“Metin bizim en sevdiğimiz uzo X değil miydi?” diye soruyorum, zira yirmiye yakın uzo markası stant açmış ama bizim marka yok ortalıkta. “Onların götü kalkmış” diye yanıtlıyor, en pahalı uzo markası olmuş. O yüzden beleşe uzo dağıtmaca yok demek ki, kapitalizmin gözü kör olsun.

Biz de madem öyle, yeni keşiflere yelken açalım diyerek bütün uzo markalarından içiyoruz en güzelini bulmak için. Gerçi dördüncü kadehten sonra nasıl ayırt ettik, nasıl özellikle iki tane marka üzerine karar kıldık oraları tam hatırlamıyorum ama tanrı ağız tadı vermiş demek ki bize.

Bir yandan içip bir yandan dolanırken usta bir tavlacı olan Metin hemen dikkat kesiliyor. Zira ortalığa dört beş tane masa koymuşlar, üzerlerine de tavla. Oradaki hostes kızlara olayın ne olduğunu soruyoruz. Tam anlatamıyorlar, dolayısıyla patronlarını çağırıyorlar. Yunan nüfusunun yüzde yirmisinin sahip olduğu gibi Nikos ismine sahip patronları “burada tavla oynarsanız size birer tane hediye ve çekiliş için bilet vereceğiz” diyor. Nasıl yani? Yalnızca oynamak yetiyor mu? “Yenmek yenilmek önemli değil, önemli olan katılmak” diyor. Çekilişte büyük ödül bu tavlalardan biri ve en iyi uzolarımızdan oluşan bir koli.

Metin’le karşılıklı oturuyoruz. Hemen birer tane küçük hediyeyi ve piyangolarımızı takdim ediyorlar. Tavla oynamayalı yıllar olmuştu, hiç sevmediğim bir oyundur, asabımı bozar. Demek ki o gün bilmeden aşkta kaybedecekmişim. Tek oyunda Metin’i mars ediyorum, kalkıyoruz.

 

P1060827

 

Biraz da müzik dinleyelim diye oradaki amfiye oturuyoruz. Bir Metin gidiyor uzo almaya bir ben. Sıra bana gelince artık ahbap olduğumuz uzocu ablaların yanına gidiyorum. Birazdan kapatacağız diyerek bir tane peti boşaltıp içine uzo doldurup elime tutuşturuyorlar. Artık nasıl bir itibarımız varsa ortamda?

Bu rezilliğe tanık olan, ablaların arkadaşı olduğunu düşündüğüm biri laf atıyor. Konuşmaya başlıyoruz. Sonra bir kaç kişi daha katılıyor sohbetimize. Özellikle bir tanesi bildiğin Halit Ergenci. Sakal makal aynı. ‘Suleyman’ diyerek dalga geçiyorlar elemanla. Bu sırada konu konuyu açıyor, ahbaplık seviyemiz ileri düzeye yükseliyor derken asıl adı Thedoros sahne adı Lampsas (meğer soyadıymış) olan elemen bana aniden hiç beşten fazla kişi tarafından dövülüp dövülmediğimi soruyor. İnsan şaşırınca daha bir dürüst olurmuş ya, "valla güzel dayak yedim ama beş kişiden sonrasını saymaya fırsat bulamadım işin açığı" diyorum içtenlikle, "hem de birden fazla olmak üzere..." O kadar şaşırmışım ki, nasıl bildiğini sormayı geçtim "sen de mi?" diye soramıyorum bile... Neyse ki sırtıma pat pat vururken o da içten bir itirafta bulunuyor da göt gibi kalmıyorum ortada: "üzülme dostum" diyor "ben de çok yedim." Böylece adı konmayan derin dostluğumuzun da başlangıcı oluyor bu küçük hikaye. Hatta o derece ki, bizi evlerinde misafir ediyorlar bir kaç gün. Biz de keriz değiliz, anında çöküyoruz.

***

Tavla yarışması (?) çekilişi sonucu gece yarısı açıklanacaktı. İki bileti de alıp gidiyorum, Metin nedense olaydan çok emin, “kesin bana çıktı, ödülü al gel” diyor, ‘ruhunu iki dakkada şeytana mı sattı da bu kadar emin bu herif’ diye düşünerek stanta yaklaşıyorum. Tahtaya bir takım numaralar yazmışlar. Elbette ki en alttaki numaralara bakıyorum eski bir amortici olarak. "Tabii ki amorti bile" yok diye hayıflanıp geri dönüyorum. Hostes kız o anda yanımda beliriyor, güzellik karşısındaki her şuursuz erkek gibi ben de salak salak sırıtıyorum. “Numaranıza bakabilir miyim?” diye soruyor. Ne diyeceğimi bilemediğimden, "ya, pek bir şey çıkmamış sanırım" diye gevelerken “Nasıl çıkmamış? En büyük ödülü kazanmışsınız işte!”diyerek elimdeki numarayı işaret ediyor!

Hayatımda herhangi bir çekilişte, kurada, şans oyununda hiç bir şey kazanamamış biri olarak şok oluyorum: gerçekten benim bilette yazan sayı en üstte, bakmadığım yerde kocaman yazıyor. İnanamıyorum! Sonra toparlanıp arkadaşları filan topluyorum, törenle hediyelerimizi takdim ediyorlar. Woody Allen’ın Sleeper filminde güzellik kraliçesi seçildiği anda yaşadığı duyguya benzer bir şey yaşıyorum sanki...

 

f3fb31b79e10c374afeb6524ab73c0fa

 

Uzo Midilli’de içilir...

İkisi hariç verdikleri bir kasa uzoyu orada eşe dosta dağıtıyorum. Aylar sonra, evimde demlenirken, rakı bitince bunlar aklıma geliyor. Birini açıp bardağa dolduruyorum ve bir yudum alıyorum: Bu ne lan??? Bir yudum daha, olmuyor, tükürüyorum. Berbat bir şey bu. Hemen netten Metin’i arıyorum: “Oğlum biz galonlarca uzoyu nasıl içmişiz lan?” “Abi ben de bir iki denedim gurbet ellerde ama içilecek gibi değilmiş” diye yanıtlıyor. Moğol ayragından sonra içtiğim en kötü içkilerden biriymiş de haberimiz yokmuş. Büyük konuşmayayım ama çok zorda kalmazsam bir daha ağzıma sürmeyi düşünmüyorum. Belki Midilli’de, zira başka yerde o tadı yakalayamıyoruz.

***

Midilli kentinden zar zor bir araba kiralayıp Selanik’ten iki ahbabımın işlettiği Kafeneio Leonidas’ı bulmak üzere yollara düşüyoruz. Herkes herkesi tanıdığı için arkadaşlar yolu tarif ediyor, anladığımız kadarıyla resmen tanırının unuttuğu bir yerde olmalı. Gerçi dolanarak, yolun keyfine vararak, köylere girip çıkarak ilerliyoruz, o yüzden ne kadar ücra olursa bizim için o kadar iyi.

Yunanlıların genelde telefon açmama, e-postaya iki ay sonra yanıt verme gibi güzel alışkanlıkları olduğu için çat kapı gitmemiz yadırganmıyor elbette. Hemen çipurolar, mezeler çıkıyor ve akabinde öğlen rakısına oturuluyor. Sonra diğer elemanlar da damlamaya başlıyor. Bunlardan biri yine ilk geldiğimde tanıştığımız ahşap ustası ve heykeltıraş deli Yorgo, özlemişiz keratayı. Şimdi de buzukiler, utlar, curalar beliriyor ve cümbüş başlıyor.

Akşama doğru müsaade isteyip kalkıyoruz, çünkü uğramamız gereken bir yer daha var.

İkinci durağımıza ilk kez 2009’da gittiğimde “işte” demiştim arkadaşlara “dünyada gerçekten huzur bulduğum tek yer! Çünkü Söğütdalı 2003’te restore edildiğinden beri yersiz yurtsuz kalmıştım.”

 

P1060873

 

Bu mekana yalnızca orayı bilenler gidiyor, yani bizler gibi anarşistler veya solcu, çer-çapulcu tayfası filan. Oturuyorsun ve önüne direk harikulade mezeler gelmeye başlıyor alkol eşliğinde. Hiç bir şey söylemene gerek yok! Çıkarken de gönlünden ne koparsa onu ödüyorsun. Olay yalnızca bununla kalmıyor, muhabbetin kralı da orada!

İçeri giriyoruz, eşi önce beni hatırlamıyor ama gelin diye işaret ediyor. İçeride eski dostum uzandığı yerden doğruluyor ve beni görünce yüzünde güller açıyor, tabii benim de. Sarılıyoruz. Gece yarısına kadar sohbet ediyoruz. Nerede kalıyorsunuz diye soruyorlar, biz kem küm edince de oradaki minderlere yatırıp üzerimizi örtüyorlar. Bir yandan dalgaların sesi, bir yandan rüzgarın soluğu, uykuya dalıyoruz...

***

Midilli kentine döndüğümüzde Metin’in Türkiye’den arkadaşları ile buluşup kafede laflamaya başlıyoruz. İkindi vakti Yunanlılar uykuda olduğundan kafede bizden başka bir Türk çift daha var. (Sevişmek gibi) yapacak daha iyi bir işleri olmadığı için bizi dinlemeye başlıyorlar ve büyük ihtimalle beyin mıncıklaması geçiriyorlar çünkü o saatte yine içtiğimiz için sohbetimiz ağır politik ve saykodelik bir hal almaya başlıyor.

Bu sırada bir başka Türk çift bizi görüp “Aa, burda da Türkler varmış” diyerek bir anda fotoğrafımızı çekiyor.

Sigortalarım atıyor: “Ne yaptığınızı sanıyorsunuz siz?” diye çıkışıyorum. İzinsiz bir biçimde birinin, hele de benim fotoğrafımın çekilmesi saygısızlığın dik alasıdır. Diğerleri araya girip ortamı sakinleştirmeye çalışıyor. Fotoğrafımızı çeken salak da özür dileyip derhal fotoğrafı siliyor ve hızlıca yoluna gidiyor.

*** 

Dönüşte feribotta Metin’e “Başardık” diyorum, “Midilli’de Türk dövmemeyi başardık.”

Haydi bunu kutlayalım.

 

Terms & Conditions  |  Privacy Policy

Gezenti 2018 © All Rights Reserved