Yabancı dillerde Moğol'un, Mongol diye bilinmesi kaderin bir cilvesi midir; yoksa eloğlu bu toplumda bir sıkıntı olduğunu hissedip mi bu adı takmış bilemiyoruz ama kesin olan bir şey var ki bir garip yer Moğolistan, bir garip millet Moğollar.

I. BÖLÜM

Vize başvurusu için önce telefon ederek evrak teyidini yapıp sonra da Ankara'daki Moğolistan elçiliğine gidiyorum, ancak kapı duvar. Zar zar zile basıyorum ancak görünürde ne bir görevli, ne de bir bekçi var. Bu kez telefona sarılıyorum, yanıt veren yok. Tekrar zile abanıyorum on dakika sonra nihayet ana binadan biri seğirterek çıkıyor. İçeri girip evrakları uzatırken hoş beş yaptıktan sonra: 

- Batı Moğolistan tarafından girmeyi düşünüyoruz, diye fikir beyan ediyorum görevliye. Sıkıntı olur mu? 

- Yalnızca Taşanta sınır kapısından girebilirsiniz diyor. Diğer sınır kapıları yalnızca Rus ve Moğol vatandaşları içinmiş. Haritadan yerini işaret ediyor.

- Oradan girince araç bulabilir miyiz sizin tarafta?

- Bulursunuz, sıkıntı olmaz, diyerek gülümsüyor ama nedense kıllanıyorum bu sınır kapısı işinden. Oradan ayrılır ayrılmaz derhal Rus Elçiliğini arıyorum ama eski sosyalist bürokrasi taktikleri beni yıldırıyor: yok şurayı arayın, yok buraya bağlanın derken on beş dakika içinde telefona yanıt veren çıkmayınca pes ediyorum. Şansımızı Tuva'da denemekten başka çare yok gibi.

Ama bu arada yine de boş durmayıp sağa sola haber salıyorum, bulabilirsek daha önce o tarafa giden birilerinden bilgi alabilir miyiz diye; zira çizdiğim Tuva-Batı Moğolistan-Ulan Batur rotasını giden pek yok. Bir yerden haber geliyor. Elektronik posta trafiği neticesinde bölgeyi çok iyi bilen fotoğrafçı bir abimizden garip bir tavsiye mesajı alıyorum: oraya giderseniz ölürsünüz!

Şaka bir yana eleman bize Batı Moğolistan ile Ulan Batur arasında yol olmadığını, en az iki tane dört çeker araç kiralamamız gerektiğini, yüksek ekspedisyon tecrübemiz yoksa (ne demekse) yola çıkmamız gerektiğini salık veriyor. Yani o tarafları bilmiyorum ama siz de bilmeyin demek istiyor yorumunu yapmadan geçemiyoruz. Anlaşılan kendi kendimize çözeceğiz bu işi. O halde önce, yıllardır gitmek istediğim bölgeden başlayalım:

 

TUVA CUMHURİYETİ, RUSYA FEDERASYONU

Tanrının unuttuğu, SSCB'nin ise asla iplemediği bu yer benim için tam bir hayal kırıklığı oluyor. Zaten Rus arkadaşların orası tehlikeli ve garip bir yer, gitmeyin uyarıları olmuştu ama açıkçası bu kadar zırva bir yer beklemiyordum.

Tuva halkı bizim dile yakın bir dil konuşan çoğunluğu Budist takılan alkolik bir millet. Şaman bir azınlık da var ama büyük ihtimalle onlar da alkolizm batağında olsalar gerek. Anladığım kadarıyla ne hava ne de tren yolu ile ulaşılabilen tek Sovyet Cumhuriyeti burası ne yazık ki. Kah Moğol istilasına, kah Kazak istilasına uğrayan bu bölge Sovyetlerin üvey evladı olarak kalmış, öyle ki Ruslar ülkede küçük bir azınlık olarak varlığını sürdürüyorlar. 

Bölge insanı kimlik bunalımlarını, marketlerden birer buçukluk pet şişelere doldurttukları kötü biralar yardımıyla unutmaya çalışıyorlar sanki. Zira kontak kurabildiğimiz az sayıda kişinin, onlarla karşılıklı sayı saydığımızda (Litvanya Karaim'lerinden Sibirya Yakut'larına kadar bütün Türklerde sayılar aynıdır) veya "Atın kim?", "Menim atım Alp" gibi basit diyaloglar kurduğumuzda gözlerinde gördüğüm parıltı, akraba olabileceğimiz olasılığı ile heyecan duymasına yol açıyordu: Binlerce kilometre ötedeki insanlarla aynı dilde anlaşabilmenin verdiği bir duygu bu.

Neyse, müze yakınında yurt denilen kıl çadırın içinde Turizm İnfo konuşlanmıştı. İçeri girince kesif bir koyun kokusu alıyorum: "Koyun mu kokuyor burada?" diye arkadaşlara sorarken yanıt karşımdaki genç kızdan geliyor: "Evet, koyun kokuyor!" Hemen atılıp Feto okullarından mı mezun oldun diye soruyoruz ve yüzünün asılmasından anladığımız kadarıyla yanıt pozitif. Sonra biraz bilgi almaya çalışıyoruz ama ne mümkün. İnfo'daki elemanlar biraz daha zorlasak ağlayacak, hatta bildiklerinizi bize de öğretin diyecek durumda: Şuur sıfır!

 

kızıl
sayı

Kızıl Müzesinden kitap, alfabe ve sayılar

 

Yapılacak tek şey iki gün etrafı gezip pazartesi günü de Moğol Konsolosluğu'na gidip sınır kapıları ve nasıl gidileceği ile ilgili bilgi istemek. Zira turizm ofisleri de kapalı.

İki gün fena halde sıkıcı bir hal alıyor, müzeye gidiyoruz heyecanla, hayatımızda gördüğümüz en dandik müze çıkıyor. Tuvalıların en önemli kültür hazinesi olan gırtlak müziğini dinleyelim diyoruz, yaz sezonu olduğu için konser monser yok. Bari şamana gidip iki günah çıkartalım diyoruz şaman yerinde yok, karısı "beyim az önce çıktı" diyor tavuk yemlerken. Zaten sonradan da şamanın şarlatan olduğunu idrak ediyoruz: Şamanlık ölmüş de gömeni yok! Araç tutalım etrafı gezelim diyoruz araç yok. Bari diyoruz iki-üç şişe votka bulursak Ermeni konyağı alalım, zira başka türlü zamanın geçeceği yok.

Marketten içeri girerken saatler 19:10'u gösteriyor ve olamaz! İçki reyonu büyükçe bir örtüyle kapatılıyor. Ortalıkta boktan bir durum olduğu aşikar. Yazılardan anladığım kadarıyla ve görevli kız iki tane sarhoş genci yollayınca acı gerçeği anlıyorum: Akşam yediden sonra alkol satışı yasak!

 

Hun Hu Tuur, "Ösküs Bodum"

 

Ancak Jung'un işaret ettiği üzere avcı-toplayıcı dönemden kalma genim dürtüklüyor ve belli bir mesafeden tezgahı gözlemeye başlıyorum. Bir babuşka (Rus babaannesi) gelip bir şişe konyağı çantaya indiriveriyor görevli kızın yardımıyla. Hemen kafamda bir şimşek çakıyor ve yanaşıyorum. Bütün sempatikliğimle bildiğim Rusça-Tarzanca kelimeleri nazikçe sıralayıp (Devuşka, vodka, turista) alkol almak istediğimi belirtiyorum. Kızcağız biraz önce okumaya çalıştığım kağıdı göstermeye çalışınca ivedi olarak babuşkanın çantasına konyağı indirdiği gerçeğini koz olarak öne sürüyorum. O da ama çantan yok ki diyerek rest çekerken gülümsemesini ihmal etmiyor. Ben de tezgahtaki poşetlerden birini alıp sırıtarak "bak işte şimdi poşetim var, bağla o zaman votkayı konyağı" diyorum. Artık yabancı oluşumdan mıdır, sarhoş olmayışımdan mıdır; orada da yasağı delip alkolümüzü alarak mutlu bir şekilde evimize yollanıyoruz.

Akşam evde takılmamızın nedeni sarhoş Tuvalılar bizi rahatsız etmesin, biz de onları dövüp kodese girmeyelim duyarlılığından başka bir şey değil. Neticede şiddet karşıtıyız, insanlara karşı içimizde büyük bir sevgi var.

 

20130812_085519

 

Pazartesi sabahtan berbat bir yağmur eşliğinde konsolosluğun önündeyiz. Görevli ile İngilizce konuşmaya başlayınca aramızdaki buzlar eriyor, kapılar açılıyor ve içeri buyur ediliyoruz. Konsolosun kötü İngilizcesine rağmen aslında yakınlardaki sınır kapılarının açık olduğu bilgisini alınca seviniyoruz. Konsolosun şuursuz olabileceğini nereden bilebiliriz ki?

Gerçekten de pazarlık yaptığımız taksiciler, turizm şirketleri veya İngilizce bilen yereller o sınır kapılarının kesinlikle yabancılara kapalı olduğunu dile getiriyor. Moğol'un mongollukla ilk imtihanını Rusya'da tecrübe ediyoruz.

Bize Ankara'da bildirilen sınır kapısına ise dört çeker araç dışında ulaşmak imkansız bilgisi veriliyor ve daha önceden bildiğimiz üzere araçların hepsi önceden kiralanmış. Ya Şorya üzerinden Batı-Moğolistan'a gideceğiz ya da Trans-Sibirya rotasını kullanarak Ulan Batur'a kat edeceğiz. 

Yeni hedefimiz İrkutsk diye kararlaştırıyoruz (arada yaptığımız ucuz yollu Trans-Sibirya yolculuğu başka bir yazının konusu olabilir). Oradan da:

 

1

Ulan Ude Garı, sibirya

 

ULAN BATUR

Günler süren tren yolculuğumuz nihayete varıyor ve hayret, anlaştığımız hostelin elemanları gelip bizi gardan topluyor. Hostel sahibesi cin gibi bir kadın çıkınca Batı-Moğolistan gidiş rotamızı beraberce çıkartmaya başlıyoruz. Bize şöför[1] ve bir de aşçı-rehberiyle beraber dört çeker bir UAZ minibüs ayarlayacak. On dört gün sürecek bir yolculuk bizi bekliyor. Ama önce, yakınlarda olduğunu sandığımız Tonyukuk dikili taşını ziyaret etmemiz gerekiyor.

Yakınlarda olabilir dedim çünkü Tonyukuk dikili taşının yeri hakkında internette farklı bilgiler mevcut. Bari bir işe yarasın diyerek Türk Elçiliği'ne gidiyoruz. İlginç bir şekilde orada çalışan vatandaşlarımız görünmez olmuşlar. Güzel Türkçeleriyle bizimle muhatap olan ve hepsi de Feto okullarından mezun oldukları aşikar Moğol çalışanların ise ne Tonyukuk'tan ne de kendi ülkelerinden haberleri var. Yaklaşık kırk beş dakika sonra bizi bir TC vatandaşlarının işlettiği turizm ofisine yönlendiriyorlar, en iyi onlar bilir diyerek.

Bu arada ben de boş durmayıp hızlıca turizm infoya giderek taşın 60km doğuda olduğu bilgisini alıyorum (bir kaç telefon yardımıyla o da). Gerçi bu bilgi başından beri elimizin altında vardı, tek sıkıntı elimizde bir başka bilgi daha olmasıydı, yani taşın 360 km batıda bulunuyor olabileceği. Gerçi batıda Bilge Kağan ve Kül Tigin taşları var, büyük ihtimalle bilgiler karışmış ama bu gibi yerlerde ne olur ne olmaz, eşeği sağlam kazığa bağlamak gerek.

Oradan çıkınca yoldan geçen araçlara elimizi kaldırıp bekliyoruz. Çünkü hangi aracın taksi olduğunu bilmek mümkün değil. Bir süre bekledikten sonra bir araba duruyor sonra dolan baba dolan. Sürücü beş altı telefon görüşmesi yaptıktan, iki üç kez U dönüşü yaptıktan sonra turizm ofisinin olduğu binayı zor bela buluyoruz. Binanın önünde Türkçe adıyla dikkat çeken kafenin önünde badem bıyıklı, tiz sesli abiler mevcut. İkimizdeki tuhaf biçimli bıyıkları görünce muhtemelen bizi teşkilattan sanıp derhal yardımcı oluyorlar. Ofiste şu ara kimse yokmuş ama bize bir tane dört çeker ve bir de iyi Türkçe bilen sürücü ayarlamayı teklif ediyorlar makul bir fiyata. Kabul ediyoruz çaylar tazelenirken. Oradan çıktığımızda bir sağanak yakalıyor bizi. Tam makus talihimize küfredecekken gök gürültüsü sesini duyduğunda bağırarak kaçan insanları görmenin şaşkınlığını yaşıyorum. 

Cengiz Han gök gürlediğinde korkup kaçan Moğol askerlerinin yerine Türk askerlerini kullanmakta haklıymış. Ama olay bundan yüzlerce yıl önce geçmiyor muydu?

 

tonyu2

 

II. BÖLÜM

TONYUKUK DİKİLİ TAŞLARI

Göktürkler örneklerini başta Tonyukuk ve Bilge Kağan-Kül Tigin yazılı taşlarında gördüğümüz üzere kendi geliştirdikleri Runik yazı sistemini kullanarak çok önemli eserler bırakmışlardı. Bu yazı sistemi ilk kez I. ve II. yüzyıllarda Cermen kabilelerinde görüldüğü için daha sonra bu tarz alfabe sistemi geliştiren İskandinav, Türk ve Macar alfabelerine de Runik adı verilmiştir[2].

 

Untitled
300px-Turk1

Ünlü TÜRK kelimesi, sağdan sola okunur

 

Ancak Türk'ün Türk'e olan düşmanlığından mıdır, kendi kendimize propaganda yapmadan duramıyoruz. Alttaki fotoğraflarda TİKA[3]'nın yazdırdığı bilgi notlarında Göktürk Alfabesi başlığının altında yazılan Türkçe ve İngilizce metinlerin farklılığı gerçekten de utanç verici. Türkçe açıklama notunun aksine İngilizce notlarda, özellikle "Türkler tarafından icat edildiği kabul edilmektedir" cümlesi ve buna benzer bir takım ibareler bulunmamaktadır. Gerçekten ayıp!

 

t11
t12

 

Alfabe sistemleri dünyanın farklı yerlerinde benzer zamanlarda farklı veya benzer şekillerde doğmuş olabilir. Yani, atalarımız bu yazı sistemini kendi kendilerine de geliştirmiş olabilirler, başka bir kültürden esinlenmiş de olabilir, bunun bir önemi yok. Önemli olan Göktürklerin Runik alfabesini okuyabilen[4]her vatandaşımızın yazıtları az da olsa anlayabilmesinin vereceği heyecandır. Aradan 1500 yıl geçtikten sonra ve aramızda 6000 km mesafe olmasına karşın bu bilge insanların, oldukça basitçe, kendilerini, budunlarını ve devletlerinin yönetim biçimlerini anlatarak gelecek kuşaklara aktarmaları hiç de küçümsenecek bir durum değildir. 

 

tonyu1

 

Türk adının ilk kez geçtiği bu yazıtlar şu anda çevresindeki metal çitten başka bir korumaya sahip olmadığından yıpranmaya mahkum bırakılmış. Keşke çiti çektiren ve bilgilendirme tabelalarını koyan kuruluş biraz daha özen gösterip Sueno Taş'ına[5]yapıldığı gibi yazıtları cam bir kutunun içine alsaydı çok mu zahmete girerdi acaba? 

CENGİZ HAN ANITI

Metalden yapılan bu heykelde Temuçin (Sahne adı 'deniz' anlamına gelen Cengiz) nedense Batı'ya değil Doğu'ya gözünü dikmiş bu sefer. Atın içinden girip asansör yardımıyla adamın kafasından çıkıyoruz. Biz çıkarken bir ara güneş parlamaya başlıyor, o an bir de bakıyorum diğer yol arkadaşımız olan kadim dostum Tuğrul kendi kendinin fotoğrafını çekmeye çalışıyor, 'looser mısın oğlum sen?!' diye tepki veriyorum. Bir kaç yıl içinde bir hastalığa dönüşecek olan selfie çılgınlığına verdiğim ilk ve her daim tepkim bu olmuştur.

Dünyadaki en büyük imparatorluğu kurmuş bu şahsın bütün milletler arasındaki obsesif popülaritesi bana çok garip görünüyor, 'acaba bu, Stokholm sendromu ile açıklanabilir bir vaka mıdır?' diye düşünmeden edemiyorum. Zira belki de dünyanın gelmiş geçmiş en büyük tecavüzcüsünden, en psikopat katilinden, biyolojik silahı ilk kez kullanan[1], yüzlerce kenti harabeye çeviren, toplu katliamlar yapan, kültürel hazineleri, kütüphaneleri yakıp yok etmiş birinden bahsediyoruz ve bir sürü insan bu adama alkış tutuyor, bravo!

20130820_122638

Cengiz'in içine de girebiliyorsunuz

 

Her şey bir yana, o kadar büyük imparatorluk kurmuşsun ama şu anki Moğolistan'ın durumuna bakıyorum, son yirmi yılda Çin yardımıyla biraz gelişmiş bir Ulan Batur'dan başka ne var acaba, kültürel olarak ne kazandırdın ülkene? Yıllarca SSCB'nin yancısı olarak varlığını sürdürmüşsün ama SSCB seni o kadar iplememiş ki, altmışlardaki Sovyet Cumhuriyeti olmak için yaptığın başvuruyu bile kaale almamışlar.

Neyse, gezimiz ilerledikçe konuyla ilgili ayrıntılara daha çok gireceğiz.

KARAKURUM'A DOĞRU

Moğolistan'ın ender asfalt yollarından birini de kullanarak ilk kamp yerine varıyoruz. Burada yüzlerce küçük ve büyük baş hayvanı olan Moğol bir aile bizi ve bizim gibi yirmi-otuz kadar yabancı şahsı da misafir ediyor. Burada ata ve istersek deveye de binebileceğiz söyleniyor, ama deveyi hemen pas geçiyoruz. Moğol atları yarı yabani olduğundan nalsız bir şekilde doğada sürü halinde takılıyor. Önce onları yakalamak ve koşmak gerekiyor. Atlar koşulurken, aile bizi geleneksel içkileri ayragı içmeye davet ediyor. 

 

mogolyurt

 

Anladığım kadarıyla bunlar içilebilir ve alkol muhteva eden her şeye ayrag adını takmışlar. Muhtemelen ismini de bizim ayrandan almışlardır diye tahmin yürütüyorum. Zira Türkçe ile Moğolcanın akrabalığını ölçmek için atı gösterip "at" dediğimde bana deveyi göstermişlerdi. Zannımca Moğollar bir çok şeyi bizim atalardan, yani onlardan önceki uygarlığa ev sahipliği yapan Göktürklerden öğrenmiş, onları da yanlış öğrenmişler.

Neyse ilk tattırdıkları ayrag düpedüz kımız, ama kımızın kötüsü. Misafirperverlik kurallarına uyarak maşrapalarca içiyoruz ayragdan, dolayısı ile ortamdaki diğer turistlerle olan farkımızı ortaya koyuyoruz. Bu arada atlar hazırlanmış.

At bindikten sonra komşu yurtta kalan, iki küçük kızı olan Japon bir aile ile konuşmaya başlıyorum. Adam Türk’üz deyince hemen bizim dilin Moğolca ile olan benzerliklerini soruyor sonra da Türkçe'nin Japonca ile olan benzerliklerini. Minimum düzeyde olduğunu sandığımı söylüyorum, daha da ilginç bir soru ile karşıma çıkıyor bu kez: çağırdığı küçük kızının kasığındaki üç tane mavi beneği gösterip bizde de aynısından olup olmadığını soruyor. Beş yaşına kadar kalan genetik bir lekeymiş bu[6].

 

 

Sonra da bana "Honki Ponki Torino" şarkısını ezbere söylemeye başlıyor, ağzım açık kalıyor. Şenay zamanında Ecevit'in mitinglerinde yer alarak siyasi mitinglerde yer alan ilk şarkıcıdır. Şarkı sözleri MC hükümetinin TRT'sine aşırı solcu geldiği için Honki Ponki'yi yaptığı rivayet edilir. 12 Eylül dönemi TRT'sinde de Şenay'ın yalnızca bu şarkısı çalınmıştır. Gerçi şarkı İngilizce sözlerle 'Sen Gidince'den sonra Avrupa listelerine Türkiye'den giren ilk plak olmuştur. 

Bunun üzerine be de bir jest yaparak elemana kimsenin bilmediği Japon aşırı solcu yönetmen Koji Wakamatsu'nun en sevdiğim yönetmenlerden birini olduğunu söylüyorum. Ağız açıklığı sırası ona geçiyor.

Bu arada bir gün önce hostelde tanıştığımız İtalyanlar da damlayınca maç yapmamız kaçınılmaz bir hal alıyor ve votkasına yaptığımız bu maçı, her zaman olduğu gibi İtalyanlar kazanıyor. Aslında içkinin çoğunu biz içtiğimiz için kendimizi kazanmış addediyoruz. 

Çevreden üşüşen katılımcılarla beraber sohbet eşliğinde votkaları ardı ardına devirirken at gezimizde bize rehberlik eden Moğol dede ile ahbap oluyoruz evrensel alkolizmin diliyle. Eleman da jest olarak bizi çok sevdiğimiz at binme olayına tekrar tekrar dahil ediyor.

 

ahbaplık

 

Yalnız amca jesti biraz abartıp yine ayrag dediği ve bu kez damıtılmış kımız olduğunu tahmin ettiğim o ürkünç içeceği[8]getiriyor. Ben durumdan haberdar olduğum için fondipliyor gibi yapıp içkiyi başımın yanından döküyorum çaktırmadan, ama zavallı arkadaşlarım "be ne lan?" diyip öğürmeye başlıyorlar fondipin akabinde, "resmen damıtılmış koyun lan bu!"

Amca bir şişe de ayrag hediye ediyor yolluk hesabı ama biz de onu en kısa zamanda şöföre hediye etmek suretiyle topluca yaşadığımız bir rahatlama ve mutluluk hissini yakalıyoruz.

ORHUN VADİSİ

Moğolistan'ın en iyi durumdaki asfalt yolu yine TİKA tarafından yaptırılmış. Yan yana iki aracın zor geçtiği konusunda Moğolların kimi eleştirileri komik kaçıyor. Zira bu yolda bırak yan yana, ikinci bir aracı görmek bile mucize. Ayrıyeten yol plan ve güzergahı da Moğol devleti tarafından yapılmış. Madem ki "Her Moğol'un bir yolu vardır"[9], çok isteyen kendi yolundan gidebilir diyerek uzunca bir süre göremeyeceğimiz asfalt yolun tadını çıkartıyoruz.

50 km kadar sonra Bilge Kağan ve Kül Tigin yazılı taşlarının olduğu TİKA ve Ankara Üniversitesi tarafından yaptırılan müzeye(!) varıyoruz.

 

müze

 

Asıl yerlerinde, Tonyukuk taşları için sözünü ettiğimiz özel bir biçimde muhafaza edilmek yerine, bu muazzam taşların biraz ötesine kurulmuş olan müzeye nakledilmesini anlayamıyoruz, üstelik üzerinde bulundukları kaplumbağa kaidelerden arındırılmış olarak. Kaideler belki kötü durumda ama bilinçli bir restorasyon ile sağlamlaştırılamazlar mıydı diye sormadan edemiyoruz kendi kendimize; zira müzede bize yardımcı olabilecek kapasitede ve yabancı dili olan bir görevli mevcut değil. Aydınlatmaların büyük bir kısmı arızalı. İçeride bulunan eserlerle ilgili bilgilendirici yazılar ya yok ya da eksik. En önemli eksik ise Bilge Kağan ve Kül Tigin dikili taşları üzerindeki yazıların Türkçe açıklamalarının İngilizce açıklamalarından çok daha kısa olması. Ayrıca bu taşların etrafında her hangi bir koruma da yok. Gelen ziyaretçiler taşlara dokunuyor, sürtünüyor, bu da elbette ki yazıtlara zarar veriyor.

 

dokunma
bilge2

 

Bir ara, tuvaleti kullanmak için müzede bilet kesen adamın yanına gidiyorum. Üstüne üstlük adam bana tuvalet de kapalı demeye çalışıyor. Sakince tuvaleti derhal açmasını yoksa oraya idrarımı bırakacağımı el ve başka uzuvlarımın da yardımıyla anlatıyorum, birdenbire kapalı olan kapılar şahsıma açılıveriyor.

Sonra taşların asıl ait olduğu yerlere bakmaya çıkıyoruz. Tam bir rezalet. Ortalığı pislik götürüyor. Moralimiz bozuluyor, çıkıyoruz.

 

kapluş
ışıksız

Kırık kaide ve karanlık müze

 

Aracın şanzımanı cortlayınca gece tanrının unuttuğu bir yerde kamp atmak zorunda kalıyoruz. Burayı tanrı unutmuş ama lanet sivrisinekler burada mutlu bir biçimde yaşıyor olmalı ki yüzlerce sivrisineğin akımına uğruyoruz. Bu mahlukat türü beslenmek için bizi mi bekliyordu acaba? Derhal etrafta ne kadar tezek varsa toplayıp yakıyoruz, zira bırak odunu, çalı çırpı bile yok, çünkü ortamda ağaç ve çalı yetişmiyor belli ki.

Duman sinekleri uzak tutuyor ama biz de tezek isiyle yıkanıyoruz. Bundan sonra birisi bana 'Neden Moğolistan?' diye soracak olursa 'Bok toplamak için' yanıtını vermeliyim düşünceleri içinde votkamı yudumluyorum.

UAZ'IN GÖZÜNÜ SEVEYİM

SSCB'nin batı bölgelerinin II. Dünya Savaşı'nda yaşadığı Alman istilasından dolayı sanayi Stalin'in emriyle doğuya kaydırılmaya başlamıştı. Moskova'da konuşlanan ve zamanın en lüks arabalarını yapan ZİS[10]de fabrikalarını Volga bölgesinin Ulyanovsk kasabasına taşıdı. SSCB'nin Almanlara karşı kazandığı zaferden sonra ZİS Moskova'ya geri dönünce kalan ekipmanlar ve uzman işçilerle beraber üretime Ulyanovsky Avtomobilny Zavod adı altında devam edilmeye başlandı.

 

Uaz4
uaz1

 

Kiraladığımız araç UAZ-452 tüm özellikleri ile tipik Sovyet ekolünü yansıtır. Yani üretilen herhangi bir makine/araç/alet asla bozulmayacak, her koşul altında çalışacak biçimde tasarlanmıştır. Ender de olsa arıza yapan/bozulan araçlar kullanılan kişi tarafından kolayca tamir edilebilmelidir. Bu minvalde okullarda makine eğitimine de önem verilmiştir. Bu ekolün en popüler örneği Kaleşnikov otomatik tüfekleridir. Sovyet ekolü moda veya tasarım evrimi gibi mevhumlarla çok içli dışlı olmadığından, aletlerin tasarımları da hemen hemen ilk üretildikleri halleriyle kalmışlardır.

Bu minvalden yola çıkarak şöförümüz arızalan şanzımanı vardığımız kasabada kendi kendine değiştiriyor. Bizim ülkede herhangi bir kasabada şanzıman değişimi yaptırmaya kalksak adamı ayakta s... 

Neyse bu kötü düşünceleri uzaklaştırarak yolculuğun tadını çıkaralım bari.

KUZEYE DOĞRU

Dümdüz, uçsuz bucaksız stepler düşünün. Ve ekteki fotoğrafa bakıp yorum yapın. Sovyetler zamanında  gönderilen arazi araçları veya ağır vasıtalarla bu düz steplerde yol almak çok zor değil. Hatta tekerleklerin izleri ortaya çıktıkça iyi kötü bir yol da ortaya çıkmaya başlıyor. Her şey iyi-güzel, hoş da dümdüz yolda neden kavis çizerek gidiyorsun Mongol kardeşim? Kafan mı güzel yoksa senden sonra bu yolu kullanacaklar senin fantastik sürüşlerin hakkında yorum yapsın diye mi bunca uğraş, ya da bizim bilmediğimiz/çözemediğimiz başka bir gizem mi var işin içinde? Ayrıca ülkende spor gelişmemiş. Dünyanın oynanması en basit sporu olan futbolu sevdirmek yerine, toprağın üzerine dandik basket potaları dikmek de ne demek oluyor? Basketbol, zıplayan topla ona uygun zeminde oynanır. Futbol için dört tane taş ve topa benzer bir şey gerekir (iç içe geçmiş çorap bile olur). Neyin kafasını yaşıyorsunuz?

 

yol
1030441-700x525

 

Berbat yollarda içimiz dışımıza çıkarken bazen günde 100, bazen 300 km yol alıyoruz. Neyse ki votkanın dostluğu sinirlerimizi yumuşatıyor. Yolculuk boyunca ne doğru dürüst peynir ne de et yiyebiliyoruz.  Zira yol üzerindeki kasabalarda peynir veya taze et bulmak imkansız, keza rastladığımız yurtlarda da. Yurtlarda anca ayrag veya keş ikram ediliyor yufka ekmekler eşliğinde. Etraftaki yüzlerce koyun, keçi, yak... herhalde doğal ölümlerini bekliyor olmalı. 

Bazen hiçliğin ortasında küçük lokantalara denk geliyoruz. Bulduğumuz berbat çibörek veya etli pilav ise ağır koyun kokusu ile karşılıyor bizi. Bazen de kasaba bakkalından donmuş et alıp kendimiz pişiriyoruz. Çünkü aşçımız et pişirmeyi bilmediğini iddia ediyor. Zeka seviyesinden şüphelendiğimiz aşçımız aynı zamanda bizim neden ısrarla beyaz peynir aradığımızı anlayamıyor, ona en az on kez atalarımızın bu topraklarda yaşadığını ve büyük ihtimalle beyaz peynir yemeyi de bizim atalardan öğrendiklerini anlattığımız halde.

 

yaksağ

 

Moğollar büyük olasılıkla bütün Türk budunlarının çıktığı Sibirya tarafından gelmişler buralara. Sanıyorum önceleri yancı olarak Göktürklerin yanında takılmış, sonra da Göktürklerin yıkılmasıyla onlardan öğrendikleri ile ortamda palazlanmışlar. Bunu basit mantık yürütmeyle anlayabiliriz: 

Ok-yay ustaları genelde orada yaşayan Urenhaylar gibi Türk kavimlerinden çıkıyor.

Herhangi bir demir ustasına rastlamadık. Anadolu'da ise hemen her bölgede bıçak ve demir ustaları bulunur.

Savaşlarda kullandıkları hilal ve vur-kaç taktiklerini kullanmaya 13. yüzyıldan önce başlamıyorlar.

Yapabildikleri peynir çeşidi yok denecek kadar, Anadolu'da üç yüze yakın peynir çeşidi bulunmakta. 

Ayrag, yoğurt ve kımızı ise berbat yapıyorlar. Sadece kaymağın kıvamını tutturmayı başarmışlar gibi. Anadolu'da tatlı ve tuzlu olarak iki tür kaymak üretilir. Afyon kaymağı gibi bir şey dünyada mevcut değildir. Anadolu'da nedense kımız unutulmuş, ayrana geçilmiştir.

Et yemekleri (büyük bazı kentler dışında) yok denecek kadar az.

Şöyle bir itiraz olabilir, biz bir çok şeyi Anadolu'dan öğrenmişiz. Doğrudur. Bir çok Türkolog’un da işaret ettiği üzere Türkler başka uygarlıklardan her zaman bir şeyler öğrenir. Yanlış olan, Anadolu dahil Asya ve Avrupa'nın büyük kısmını işgal eden Moğolların hiç bir şey öğrenememelerine karşın kurdukları imparatorluğa büyük bir hayranlıkla bakılmasıdır. Adamlar kafalarını 13. yüzyılda bırakmış gibi yaşıyor. 

 

dere1
göl
dere2

Kurumayan Otlak, Dere ve Göller

 

Bir başka bilinç tutulması ise Türk-Moğol İmparatorluğu gibi zırva bir terim türeterek Moğol yancılığı yapmaya çalışan 'Türkçü' tarihçilerimiz tarafından yaşanmıştır. Eski bir deyiş "Türkler iki şeyden korkar: Tanrıdan ve Moğol'dan" derken belki de bizim Moğollarla olan akrabalığımızın bile nasıl şüpheyle yaklaşılması gerektiğini söylüyordu. 

Zaten büyük ihtimalle olay bize ilkokulda öğrettikleri gibi gerçekleşmedi, otlaklar bitti, dereler kurudu, biz de Moğolistan'dan göç ettik. Gördüğümüz kadarıyla ne otlar kurumuş, ne de dereler, göller... Bizim atalar Göktürklerin yıkılmasına müteakip iyice güçlenen Moğollardan iyi bir sopa yedikten sonra mekanı güzelce terk etmiş de gururumuzdan bunu kendi kendimize itiraf edemiyoruz gibi geldi bana daha çok.

MACERA DEVAM EDİYOR (tıklayınız)...

 

DİPNOTLAR

[1] Bu kelimeyi büyük ünlü uyumuna dahil ettim.

[2] Gerçekte, Kazakistan'daki Esik Kurgan'ında ünlü 'Altın Elbiseli Adam'la beraber bulunan bir kadehte (MÖ. 5-6. yy) Runik alfabenin ilk örneği görülmektedir. Ancak, buluntuların genel görüşe göre Farsi sayılan İskitler'den kalma olduğu düşünülmektedir.

[3] Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı

[4] İlgilenenler için bkz. www.gokturkceogreniyorum.com

[5] İskoçya'da bulunan 6,5 m yüksekliğindeki taş yazıt.

[6] Teslim olmayan kentlerin kale surlarından içeriye mancınıkla vebalı cesetleri attırırmış. Sularını zehirlermiş.

[7] Ayaş'ın kimi köylerinde rastlanan bir durum olduğu söyleniyor.

[8] N. Mikhailof'un 1991 yapımı Urga filmindeki "Şeytan bile içmez bunu" tesbiti.

[9] Moğol atasözü

[10] Zavod İmeni Stalina, Kuruşçev daha sonra adını ZİL yani Zavod İmeni Likhachova olarak değiştirdi 1956.

Paylaşım için