YİNE PHNOM PENH

 

Siyam Rip’e gidişim de Siyam Rip’ten dönüşüm de tabiri caiz ise aşırı alkolden mütevellit leş ve biraz da keş gibi olmuştu. Pansiyon yolunda eski iki arkadaşımı görüyorum: Jassi ve Eric (hukuk okuyanlar), hemen tuk-tuktan atlayıp beraber akşam yemeği yemeye gidiyoruz. Daha sonra pansiyonda diğer dostları da görüyorum ve bir bir muhabbet ediyoruz. Otel sahibi Eric’le yine shuffleboard oynayıp, içiyoruz. Bana hazırladığı kokteyllerden sunuyor, hayat, memat, film projelerimizden söz ettikten sonra kadın konusuna gelip dostluğumuzu pekiştiriyoruz. Sonra da beni öve öve bitiremediği bir Kore restoranına götürmeyi teklif ediyor, kabul ediyorum. Kore yemeklerinin “iyisi de çok iyi olur.” Zira bir sonraki gün son durağım olan başka bir kente gitmem gerekecek, yani Sihanokvil’e.

 

kimchi

Kimçisiz Kore mutfağından söz edilemez

 

Kalan son günümü de bari kentin görmediğim mekanlarını filan gezerek değerlendireyim diyorum. Bu minvalde bir tane tuk-tukçu ile anlaşıp kent turuna çıkıyoruz. Aynı zamanda rehberliğimi de yapan tuk-tukçu anlatıyor: “Burası saray, görmek ister misin?” Saraya şöyle bir dışarıdan bakıp, “görüp de ne yapacağım?” diyorum, nihayetinde haz etmediğim bir sistemi temsil eden zenginlikle, sömürgenlikle alakalı bir yer.

 

Sonra beni soykırım müzesine götürüyor, Kızıl Khmerler, Pol Pot ve soykırım ile ilgili bir sürü şey biliyorum ve bizimkinin aksine bu toplumun bu soykırımı hatırlamaya değil unutmaya ihtiyacı olduğunu düşündüğümden oraya bakmayı da gereksiz buluyorum. Kısaca, bu Pol Pot denen kişi, artık sosyalizmi nasıl ve neresinden anlamışsa, “yeni insanlar” adını verdiği okumuş insanların, kentte yaşayanların, tembel gördüklerinin, gözlük takanların yani kısaca biraz bilgi sahibi ne kadar insan varsa yaşamalarının elzem olmadığına kanaat getirip bunları resmen yok ediyor. Fakirlere gelince, onları da çoluk çocuk, kadın veya yaşlı demeden bir çok insanı “ölüm tarlaları” diye anılan tarlalarda ağır şartlarda ölümüne çalıştırıyor, katlediyor. Gerçi Pol Pot’un başa geçmesi de bölgede bir çok hasara neden olan Birleşik Devletler’in, Vietnam’dan sonra Kamboçya’yı da işgale yeltenmesiyle başlıyor. Vietnam, savaştan galip çıkınca Kamboçya’ya da yardım etme amaçlı giriyor ve Birleşik Devletler’i oradan da temizliyorlar. Ama bunun sonucunda hem bir işgal süreci başlıyor (Vietnam halen Kamboçya iç ve dış işlerinde etkili) hem de Pol Pot gibi “sol” gösteren kişiler yükselişe geçiyor.

 

131208160035-cambodia-mass-grave-horizontal-large-gallery
imrs.php

Ölüm Tarlaları

 

Orayı da es geçtikten sonra Rus Pazarı’na varıyoruz ki burası 1990’lardaki Ankara Maltepe pazarının aynısı, ancak alışverişle işim olmadığından yine pas diyorum. Kayda değer diyebileceğim yarı kurumuş bir göl ve bir de kentin içinde küçük sayılabilecek bir park var daha önce görmediğim, onun dışında hemen her yeri çözmüşüm meğer.

 

Aynı şekil pansiyonun yolunu tuttuk zira ertesi gün Sihanokvil’e doğru yola çıkıyordum. Yine yolculuk, yine bir klasik olarak alkol duvarının aşımının tekrarı eşliğinde...

 

Sihanokvil (Sihanoukville)

 

Bu kez Andrei’nin bir arkadaşı olan Samuth ile irtibata geçmiştim gitmeden önce. Samuth’un orada bir pansiyonu varmış. Eleman beni bir saat kadar beklettikten sonra otobüs garına teşrif etti. Bu arada ben de çevrede ne kadar taksici, tuk-tukçu, değnekçi, şakşakçı, kolpacı varsa ahbap olmuştum. Samuth çevremdeki bu kalabalığı görünce biraz şaşırdı elbet, sonra beraberce arabasına atlayıp yola koyulduk. Gazetecilik yaparken bir konferansta tanışmışlar Andrei ile. Şimdi ise bu pansiyonu açmış ve bir de okul projeleri varmış. Daha sonra beni Long ile tanıştırdı benimle ilgilenmesi için, çünkü kendisinin işleri vardı. Long beni motosikletiyle alıp çevreyi dolaştırdı. Küçük bir kent olan Sihanokvil’in turistik kısmı deniz kenarındaydı, asıl kent merkezi ise daha içerdeydi. Deniz kenarında bungalov veya ahşap tipi pansiyonlar, barlar, kafeler vardı. Upuzun da bir sahil. İleriye doğru okyanusta ufalan adalar. Hoş bir görüntüydü ama kapanan hava yağmur habercisi gibiydi bir yandan da. Allahtan yağmur, yemeğe oturduğumuzda başladı. Yan masada oturan gavurlar da kalkınca yarı açık olan esnaf lokantası tadındaki yerde tek yabancı olarak ben kalmıştım. Long’un söylediği ucuz Kamboçya biraları, karidesli fıstıklı nudıl, baharatlı acılı ince kıyılmış Çin yemeğini andıran et, meyve derken yemeğin hepsini bitiremeyeceğimiz belli olmuştu bile. Bu arada Long benim çubuklarla yediğimi görünce çok sevinip alkış tuttu. Neşeli bir elemandı, arada sırada patlattığı kıkırdamayı andıran bir gülmesi vardı, bazen bana da neşe kaynağı oluyordu bu kıkırdama.

 

DSCN1710

 

Bir ara etrafta birbiriyle itişen çocuklarla konuştu, İngilizce öğretmenliği yaptığı okuldan öğrencileriymiş. Sonra Samuth’la beraber açmaya çalıştıkları özel okuldan söz etti. Zengin bir aileden alacakları bir öğrenci karşılığında durumu olmayan bir öğrencinin eğitimini üstleneceklerinden bahsetti. Tabi aşmak zorunda oldukları finansal zorluklardan. Bir sigara yaktım, yağmur da dinliyordu. Long, ailesine uğrayıp yarım saate dönmek için izin istedi, bir bira daha söyledim. Bu arada masadaki muzları küçük çocuklara verdim. Diğer yemekleri de vermek istiyordum ama nasıl soracağımı bilemiyordum, utanıyordum açıkçası. Sonra iki tanesi ile göz göze geldik. Belli belirsiz bir işaret yaptım. Çocuklar işareti anlayıp geldi ve ellerindeki poşetlere kalan yemekleri doldurup uzaklaştı. Sanırım bugünkü rızkları çıkmıştı. Bunu ilk baştan anlayabilsem onlar için de bir şeyler sipariş edebileceğimi düşünüp kendi kendime küfrettim. Sonra Long geldi.

 

Deniz kenarında birer bira daha içtikten sonra uykusu geldiği için izin istedi. Ben de denizin kenarından, örümcek hislerim doğrultusunda yukarı doğru kırdım. Biraz ileride şahane manzaralı diktörtgen biçiminde ortaya kurulu bir bar ve içinde de Nicole Kidman’a benzeyen biri vardı. Gerçi tecrübelerimden dolayı belli bir alkol seviyesinin üzerine çıkıldığında kadınların Nicole Kidman’a benzeme olasılığı da artıyor gibiydi ya, neyse. Bara oturup sert bir şeyler söyledim. Gecenin sonuna doğru mitolojiden filan konuşuyorduk hatırladığım kadarıyla. Sonrasında, burada daha yaygın olan motor-taksi bulup pansiyona yollandım.

 

DSCN1717

 

Ertesi gün o civarın en tuhaf yeri olan Yılan Evi (Snake House) denen pansiyon, sürüngen hapishanesi karışımı olan yere gittim. Garip ve biraz da mafyatik olduğunu düşündüğüm bir Rus tarafından işletildiğini duyduğum bu yer gerçekten hem üzücü hem de hafiften ürkünçtü desem yalan olmaz. Türlü türlü yılanlar, balıklar akvaryumlarının içinde uyuşuk bir halde dururken, zavallı kuşlar kafeslerinde, timsahlar da kuyularında çaresiz bir bekleyiş içindeydi. Daha sonra bana katılan Long ile orada ufak tefek bir şeyler atıştırdıktan sonra çok da fazla kalmak istemedik.

 

snake-house

 

Dönüşte midem kazındığından yakınlardaki bir Japon Lokantasına gitmeye karar veriyorum. Zira Japonya’dan sonra iflah olmaz bir suşikolik olduğum gerçeğini kendi kendime itiraf etme zamanıydı belki de. Bar şeklindeki yere oturuyorum, muhtemelen son müşterileriydim. Bu arada menüden gördüğüm kadarıyla dünyanın en ucuz suşisini yapıyor olmalılar. Derhal ufak bir kombo sipariş edip bir de kralından bir Asahi söylüyorum, zira Sapporo yok. Sonra hal ve tavırlarından Japon olduğunu anladığım biri mutfaktan çıkıp eğilerek sipariş ettiğim kombonun içinde bilmemne makisinin olmadığını onun yerine başka bir rol verebileceğini söylüyor. Ben de kurnazca “baba iki saşimi kes o zaman sen. Boşver şimdi rolla filan uğraşma” diyorum. Saşiminin pahalı olduğunu benden daha iyi bilen eleman kesik bir Japon kahkahası atıp, “sana özel olarak saşimi yapacağım” diyor, içinden muhtemelen de “çakaaal” diyerek. İçeri girince alkolün de tesiriyle Kamboçya hükümeti hakkında atıp tutmaya başlıyorum hemen. Çünkü daha önce bahsetmediğim üzere Kamboçya Halk Partisi denilen iğrenç bir parti başa kurulmuş, halkı emdikçe emiyor. Gerçi diğer parti gelse farklı mı olacak, elbette ki hayır. Neyse çalışan Khmer elemanlar da bana hak veriyor ama tırstıkları için çok da yüksek sesle konuşamıyorlar. Ben de bunun üzerine bir şekilde Mao sempatizanı olan kralları hakkında bir iki övücü söz söylüyorum, hemfikir kalıyoruz. Japon aşçımız ve oranın da sahibi olan eleman yemekle beraber gelip bir bira da kendisine koyuyor. Bir yandan yiyor bir yandan da sohbet ediyoruz. Çıkarken adam yerlere kadar eğiliyor, ben de eğiliyorum. O eğiliyor, ben eğiliyorum derken bir an oradan asla çıkamayacağımı düşünüyorum. Neyse eğilirken hafif hafif geri geri gitmek suretiyle kendimi dışarı atıyorum.

 

DSCN1660

 

Sihanokvil’i bitirdikten sonra çevre ilçeleri Kampot ve Kep’i ziyaret etmeyi kafama koymuştum. Ancak sezon dışında gittiğimden ulaşım sıkıntılıydı. Konuştuğum acentalar ise taksi ayarlama konusunda kazıkçı davranıyordu hesaplarıma göre. Neyse en sonunda uygun bir şeyler ayarlayıp yola çıktım. Şoförüm zerre İngilizce bilmiyordu ki bu bazen avantaj olabiliyor. Sırayla Khmerce kasetler dinleyince çantamda dünden kalan biraları çıkartıyorum. Eleman da hayır demiyor, böylece iyi bir şoför olduğunu da ispatlıyor bana. Biralar biterken Kampot’a varıp bir iki dolanıyoruz ancak burası resmen bir hayalet kasaba gibi. Broşürlerde yazılan, Hint-Çini veya Çin-Hindi veya her ne ise, sömürge dönemi evleri ile nostalji yaşatacak bir yer değil kesinlikle. Veya en azından mevsimi değil. Madem öyle, biz de gagamızı ıslatalım bari diyor ve gözüme kestirdiğim bir pansiyon bara giriyoruz.

 

DSCN1724

 

İçeride kafalarının bir buçuk ile iki milyon arasında gidip geldiğini tahmin ettiğim üç tane, yaşını başını almış amca bir yandan piizlenirken diğer yandan da barın içinde duran diğer arkadaşlarının elindeki, sigara için oldukça kalın sayılabilecek bir şeyin sarılmasını seyrediyorlardı. Selam verip, “burada ne içebilirim” tuzak sorusunu soruyorum. Yanıt beklediğim gibi ne istersem şeklinde oluyor. Elemanlar nereli olduğumu öğrenince hemen benimle kadeh tokuşturmaya başladılar. Meğersem Avusturalyalılarmış ve bize çok büyük saygıları varmış. Meseleye hemen uyanıp, “abi ben savaş karşıtıyım, yaşasın halkların kardeşliği” filan dedikçe, adamlar (sanırım oradaki derin saygı herkesi etkilemiş) “respect, respect” deyip kadeh üzerine kadeh kaldırıyorlardı gıyabıma istinaden. Bir yandan biraz önce sarılması tamamlanan kalınca sigara da oradan oraya dönmeye başlamıştı. Anladığım kadarıyla ya adamlar çok paylaşımcıydı ya da topluca bırakmak istediklerinden bir tane ama kalınca sarmışlardı sigarayı.

 

“O değil de siz ne yapıyorsunuz burada yahu?” diye soruverdim konuyu değiştirme amaçlı. Beş yıl kadar önce gelip burada çoluğa çocuğa karıştıklarını ve buraya tıkılı (stucked) kaldıklarını söylediler. Biram bitince her ne kadar yeni arkadaşlarımın “gitme, orada bir bok yok, sadece yavşak Fransızlar var” uyarısına rağmen Kep’e doğru yola çıktık. Bu Fransızı seven bir tane millet yok mu yahu?

 

8

Kep, yengeç satan kadınlar

 

Gerçekten de aslında pek bir şey yoktu Kep denilen yerde. Özellikle yengeci ile ünlü balık lokantaları ve bir plaj. Orada bira molası verirken yanımıza yaklaşan birisinden yakınlarda bir ada olduğunu öğreniyorum ve başka da gezecek bir yer kalmadığından derhal plana orayı da ekliyorum. Zaten daha önce yapmak istediğim ada turları da elverişsiz hava koşulları nedeniyle ertelenmişti, ancak şu an hava açıktı, ada da uzak değilmiş zaten.

 

13

 

Şanslı günümdeydim. Gençten bir kız bir de erkek adaya gitmek için pazarlıktaydılar. Zira tekne kalkışı 20 dolar gibi bir şeydi. Yani kaç kişi olursan ol tekne kalkışı sabit fiyat. Üç kişi olunca ve dördüncü bir kişiyi beklemenin anlamı olmayınca atladık çıktık yola. Son kalan biramı açtım açmasına da aslen nehir için tasarlanmış teknemiz güçlü okyanus dalgalarında ceviz kabuğuna dönüyordu. Bu sayede yarım litre biranın yanı sıra bir buçuk litre de okyanus suyu içerken, suya da girmiş kadar oldum. Tekne arkadaşlarımdan biri İranlı diğeri de Norveçliydi. Hoş beş yaparak ve de topluca gusül abdesti alarak adaya vardık.

 

DSCN1741
9

 

Ada gerçekten de şahane bir tropik adaydı. Bir ucundan diğerine, bungalovloların olduğu yere yürüyünce karşıda voleybol oynayan gençleri görüp derhal müdahil oluyorum. Neyse ki servislerim halen öldürücü, manşetlerim milimetrik. Attığım son servisi de ağa takınca derhal futbola çeviriyorum işi. Bir çeşit ayak tenisi oynamaya başlıyoruz voleybol filesini kullanarak. Bir iki kez Davaro’daki Şener Şen misali sahaya giren ineklerin bıraktığı kabahate basıp küfrediyorum muz orta yapayım derken. İyice terledikten sonra da bir bira çekip kendimi ortamdaki hamaklardan birine atıp o an geliştirdiğim teknikle hem sallanıp hem de biramı içiyorum okyanusa karşı. Buradan da “ben entelim, alterim, marjinalim” diyen ne kadar insan evladı varsa sesleniyorum ki işte teknolojiden uzak okyanusun ortasında bir ada. Artık Lost mu olursunuz, Robinson mu, size kalmış.

 

Demedi demeyin.

 

 

Paylaşım için