Yunanistan, özellikle bir anarşist için cennet gibi bir yerdi(r). Herhalde nüfusa oranlarsak dünyada bu kadar çok anarşistin olduğu başka bir ülke yoktur. Sayısız grubun olduğu ülkede anarşistlerin düzenlediği festivaller, eylemler birbirini izler. Bunun yanı sıra ülkemize bu kadar çok benzeyen bir yer olması da onu çekici kılıyor elbette.

 

İlk hikayemiz Selanik'te başlıyor...

 

I. YURÇA

 

Atıl olduğu için işgal edilen İfanet adlı fabrikada takılıyordum. Sağdan soldan gelmiş bir sürü anarşist vardı ortamda. Onunla sohbet bununla muhabbet derken annesi Finli, mesleği ise arıcılık olan rastalı piercingli Andreas’la tanışıyorum. ‘Yahu, yok mu buralarda komün olayları filan? Bu kadar anarşist insan var, bunların hiç biri mi Kroptokin’den etkilenmemiş?’ ‘Olmaz olur mu abi’ diye yanıtlıyor, ‘tam senin aradığın bir yer var: Yurça!’ Sonra orayı öve öve bitiremiyor, ben de o gazla ilk trene atladığım gibi Larisa üzerinden öğlen saat 15:00 sularında Volos’a varıyorum.

 

 

Ancak Yurça’ya ulaşmak için önce gitmem gereken yer olan Nehoiri köyünün otobüsü 16:30’da kalkıyormuş ve akşamın olmasına az bir süre olduğundan hemen bir taksiye atlayıp köye varıyorum. Zaten Yurça denen yere araba gitmiyormuş. Taksici beni köy meydanında indiriyor. Oradaki tavernacıya yol soruyorum. Adam suratıma pis pis bakıp ormanın örttüğü dağı işaret ediyor ve eliyle yedi işareti yapıyor. Yedi kilometre! En az bir saat yürümek demek. Hava da kararmak üzere ama yapacak bir şey yok. Tarif üzerine dalıyorum patikaya. Yarım saat yürüyüşten sonra üstüne üstlük hafif bir yağmur eşliğinde hava da kapanmaya başlıyor ve Andreas’ın tarifinin aksine önümdeki patikalar çatallanmaya başlıyor. Hislerime güvenip birini seçe seçe gidiyorum.

 

2

İfanet iç

 

Nihayet genişçe bir alana geliyorum, aşağıda kocaman bir çiftlik var ama bu sefer hislerim yanlış yerde olduğumu söylüyor. Arıyorum Andreas’ı, anlatıyorum, doğru yoldasın diyor. Pek inandırıcı gelmese de yürümeye devam ediyorum ta ki bir anayola çıkana kadar. Tarifte anayol filan yoktu tabii.

 

Hava kararmak üzere, risk almanın anlamı yok, geri dönüyorum. Bu arada yağmur şiddetini artırıyor, eski bir dağcı olarak bende yağmurluk filan yok tabii ki. Ama çok hızlı yürürüm, bir de üstüne (ileride bir hayvan silüeti görmeme müteakip) göt korkusu eklenince bir saatte geldiğim yolu kırk dakikada alıyorum. 

 

Sıçana dönmüş bir şekilde yol sorduğum tavernaya dalıyorum, sıcak bir çorba, sıcacık bir soba umuduyla. Mamafih ne çorba var ne de soba. Kuru fasulye, yanıda da boğma rakıyı dayıyor adam. Andreas’ı arayıp küfrediyorum: ‘Haklısın abi, orayı bulmak çok zor aslında’ demesin mi? Yunan rahatlığı gerçekten bazen kabak tadı veriyor. 

 

Tavernacı rakıyı tazelerken nereli olduğumu soruyor. Meğer bunun dede bizim oralardan göçmüş. Böyle bir empati kurulunca bana ‘Köyün aşağısında iki tane taverna var, onların birisi senin aradığın elemanları tanıyor, belki seni oraya götürürler bile’ diyor. Kalkıp gidiyorum, iki taverna var ikisinin de ismi neredeyse aynı, birisi kapalı. Küçük Yunan harflerini okumak daha zordur, acaba hangisiydi lan diye gözlerimi kısıp isimleri çözmeye çalışırken açık olan tavernadan bir tane teyze çıkıyor. Zinhar anlaşamıyoruz. Tam o sırada kurtarıcı gibi diğer tavernanın önüne bir araba geliyor. 

 

Metaxa-5-438x293

7 değil 5 yıldızlısı makbuldür

 

‘Hemen koşup adamlara durumumu izah etmeye çalışıyorum. Adam elleriyle ‘sakin ol ahbap’ der gibi bir işaret yapıyor ve akabinde beni içeri alıp masaya oturtuyor. Önüme bir şişe metaxa iki de bardak koyuyor. İçmeye başlıyoruz.

 

‘İngilizceyi unuttum ben ama sen anlat. Hatırladıkça da konuşurum’ diyor, çat pat. Anlatıyorum hikayemi, şurayı arıyorum filan diye. Adam şaşırıyor. Açıklamaya çalışıyor, anlamıyorum. Sonra beni iyi İngilizce bilen biriyle konuşturuyor telefonda. Telefondaki eleman açıklıyor: Meğerse orada ne komün varmış ne bir şey. Bir takım aileler gelip Yurça’dan evler ve araziler almışlar, belli bir dayanışma içerisinde tarım yapıp takılıyorlarmış ama anladığım kadarıyla benim aradığım tarzda komünal bir yaşam deneyimi yokmuş. Göt gibi kalıyorum. Ulan Andreas! 

 

Eleman telefonu kapatmadan soruyor: ‘Kalacak yerin var mı?’ O ana kadar hiç düşünmemiştim. ‘Yok’ diyorum. ‘Benim bir iki saatlik işim var, gelip alırım seni bizde kalırsın’ diyor, ‘olur’ diyorum ‘yalnız orası kapanmış olur, yukarıdaki tavernaya geç orada buluşuruz’ kapatıyor.

 

Sonra ben konuştukça (ve içtikçe) tavernacının dili çözülüyor, konu konuyu açıyor. Bir süre sonra ahbaplığın dozajı iyice artıyor onlar karı koca bana rebetiko söylüyor, ben onlara Zeki Müren. Saat neşeli ve alkollü bir biçimde ilerliyor. Sonra benim jeton düşüyor: ‘Kapatmayacak mısınız, geç oldu?’ diyorum, ‘yok illa bir metexa daha iç’ filan derken zar zor ayrılıyoruz. Yukarıdaki tavernaya yollanıyorum.

 

20160613184511_mehmet-agar-galatasaray

 

Tavernacı bana ‘yine mi sen lan’ bakışı atıyor, içerisi bu kez kalabalık, amcalar filan oturmuş komboloi çekip rakı içiyorlar; zira TV’de Panatinaikos-Galatasaray maçı var. Hoppala! Tavernacı da bunlara hemen yetiştiriyor tabii benim nereli olduğumu. Akabinde herkes bana dönüp pis pis bakıyor ve TV’yi gösteriyorlar. ‘Fenerliyim kardeşim ben!’ diyorum, ‘Galatasarayı skhim.’

 

Lan öyle diyince de sanki tırsmış gibi oluyoruz iyi mi? Hayır, hasta bir GeSe’li olan pederle bu Avrupa maçları yüzünden kaç kez gırtlak gırtlağa geldiğimizi bir ben bilirim. Neymiş efenim, Herta Berlin’i destekliyormuşum Faşo Terim’e karşı… Ama gel de bu heriflere bunu açıkla. Kendimi ezdirmemem lazım bir yandan da...

 

kom

Deve kemiğinden komboloi

 

Daha önce yazmıştım, Yunan tespih çekme kültürü sallama ve şakırdatma üzerine kuruludur, maçist tarzda külhanbeyi gibi çekerler. Yanlarına gidip ‘kamboloilerinize bakabilir miyim?’ diyorum. Veriyorlar, zaten çok iyi bildiğim tespihlerini yalandan inceliyor gibi yapıyorum. ‘Bu kadar aralık varken bunu sallamak kolay tabii’ diyerek cebimden şekilli oltu tespihimi çıkartıp masaya koyuyorum. Hayranlıkla inceliyorlar. Gümüş kamçının yanı sıra tanelerin üzerinde de gümüş işlemeler var. ‘Ama bu çok dar, nasıl sallıyorsunuz?’ diye soruyorlar, ‘aslında bizde sallamak ayıptır’ filan olayına hiç girmeden, taa lisede öğrendiğim tek elimle tespih çevirme hareketini yapıyorum, şıkır şıkır… Ağızları açık izliyorlar.

 

WhatsApp Image 2020-05-04 at 11.08.14

Tırt bir komboloi

 

Yerime gururla oturduğumda tavernacı hemen içkimi tazeliyor, kafam bir milyon olduğundan ‘ama istemedim ki’ diyecektim, göz kırparak ‘bu benden’ diyor.

 

İçki biterken telefonda konuştuğum eleman Akhileas gelip beni alıyor. Dağda bir tane kulübeye gidiyoruz. Meğerse büyük kentte kafayı kıran bu taraflarda ev, tarla alıp yerleşip kendini tarıma veriyormuş. Benim bulmak istediğim elemanlar yirmi yıl önce, Akhileas ise on beş yıl önce buraya yerleşmiş. Dağınık halde ama kollektif birliktelik ve yardımlaşma içinde yaşayan bir sürü insan varmış buralarda. Ama öyle komünal bir hayat yokmuş işin özeti. Akhileas anarşist olmamasına karşın çok kral bir eleman çıkıyor. Müzikten anlayan, belli bir kültür seviyesinin üzerinde olan her Yunan gibi o da Alevi türkülerinin hayranı çıkıyor iyi mi? Bir sürü de CDsi var.

 

3

***

 

Yıllar sonra daha iyi anlıyorum ki topluca yaşamak yerine bu şekilde ayrı evlerde ama kollektif bir bilinçle haraket etmek çok daha sağlıklı. Anarşist komünlerde genelde asalakların türemesine veya beraber yaşamadan kaynaklanan bir çok sorunun aşılmasında halen kayda değer bir ilerleme kaydedemedik gibime geliyor. Bu da ayrı bir hikayenin konusu.