Pusan’dan bindiğim gemi ile Osaka limanına varıyorum. Pasaport polisi burada da, hayatında ilk kez TC pasaportu görüyormuş gibi davranıyor. Pasaportun bütün sayfalarını üşenmeden tek tek inceliyor. Sonra neyse ki giriş mührünü vuruyor. Gümrükten çıkarken de çok fazla olmayan eşyalarımı didik didik arıyorlar ama müthiş bir kibarlık içinde, kötü bir İngilizce yardımıyla iletişim kurarak. Negatif bir enerji almadığımdan sakinim.

Dışarıda hava güzel, limanda veya çevresinde turizm ofisi filan tabii ki yok. Orada birilerine turizm ofisinin olup olmadığını soruyorum, yakınlarda olduğunu tahmin ettiğim bir yeri tarif ediyorlar. Yürümeye başlıyorum ve akabinde karşıdan karşıya geçerken az  kalsın arabanın altına giriyorum. Sadece İngiltere ve sömürgelerinde görebildiğimiz trafiğin sağdan akması durumunun burada olabileceği açıkçası aklımın ucuna bile gelmemişti. Bunun nedeni, samurayların meşhur olduğu Tokugawa döneminde yol düzenlemeleri yapılırken samurayların kılıçlarını sol tarafta taşımaları esas alınmış. Yani amaç samuray daracık yollardan yürürken karşı taraftan gelenler açıktan taşınan kılıçla yaralanmasın. Veya olası bir düello anında avantaj kazanmasın.

 

Rakibin nerede durduğuna dikkat ediniz.

 

Nihayetinde kazasız bir şekilde bana tarif edilen yere varıyorum. Büyükçe bir iş merkezi ve evet, bulduğum yer doğru. O zamanlarda akıllı telefon, dolayısıyla online harita filan olmadığından buradan edindiğim haritalar oldukça işime yarıyor. Metroya atlayıp kalacağım otele gidiyorum. Otel Ankara’nın Ulus semti gibi bir yerde. Otantik Japon yataklı oda almıştım, bildiğin köy tarzı döşekli yer yatağı vermesinler mi? Japon da kurnaz, Japon da hin evladı.

Osaka bir liman kenti olmasına karşın kıyıdan içeriye doğru konuşlanmış. Sanki deniz kenarı kenti değil gibi. Kaledir, müzedir, merkezdir derken hemen hemen bütün görülmesi gereken yerleri dolaşıyorum. Kah yürüyorum, kah taksiye biniyorum, kah metroya. Bir iki kez kafam karışınca yer soruyorum ama derhal buna pişman oluyorum. İnsanlar o kadar yardımsever ve bir o kadar da İngilizceden uzak ki beni oturtup (itirazlarıma aldırmaksızın) gideceğim yerin ince ince haritasını çiziyorlar. Hem de “Abi şurdan düz git ikinci sol ilk sağ” gibi kolayca tarif edilebilecek yerleri yarım saat boyunca inci gibi çizerek...

 

S7300407

 

Akşamları eşyanın tabiatı gereği, alemlere akmak icap eder. Merkezde bir tane yer altı barı bulup giriyorum. Bar bomboş. “Ulan yine mi erken geldik?” diye soruyorum kendi kendime. Barmen çat pat İngilizce biliyor, bir tane sake yuvarlıyorum. Onu içerken barda duran değişik bir şişe gözüme çarpıyor. Barmene “bu ne?” diye soruyorum, “acaba değişik bir içki mi?” Hemen doldurup veriyor: “bu benden olsun!” Tak atıyorum, o da sakeymiş meğer. Ya ne olacaktı? Japonya’da iki binden fazla sake üreticisi varmış.

Belki de hafifliğinden dolayı çok tercih ettiğim bir içki olmamasına rağmen, arada canım sake çeker. Oldukça farklı bir içki olan sakenin, pirinç rakısı, Japon pirinç şarabı gibi adlandırılmasına karşın, yapımı ne rakı ne de şarabınkine değil bilakis biranınkine benzemektedir. Sıcak ya da soğuk içilebilen bu içkinin umami denen beşinci tada sahip olduğu degüstatörler tarafından  dile getiriliyor.

 

sake

 

Hesabı ödeyip çıkıyorum ama dışarıda yürürken fark ediyorum ki eleman benden beş dolar fazla almış. “Aman, ikrama sayarız” diyerek boşluyorum. Sonra yürürken önümü üç dört kişi kesip barlarına davet ediyor ve “senden giriş parası almayacağız” diyorlar, giriş parası mı? Meğer her bar ayakbastı parası olarak üç beş dolar alıyormuş ya la!  

İçerisi küçücük, barda dizili dört tane taburenin yanı sıra içeride iki tane dörder kişilik masa var ve ortam yine boş. O değil de, “dışarıda üç kişi, içeride beş kişi, yoksa bunların bir kısmı aynı kişi mi, göt kadar yerde kaç kişi çalışıyor ulan” filan derken benim kafa yanıyor, çalışanların sayısını hesaplayamıyorum. İçki bağlayın dedikçe biri bir yerden çıkıyor, diğeri kapıdan giriyor, bacadan çıkıyor, bizim tarzanca muhabbet de ilerledikçe daha eğlenceli bir hal alıyor derken nihayetinde can alıcı soru geliyor: Acaba nereliyim?

 

 

“Türkiye” diyorum anlamıyorlar, “Turkey” yok, “Turkai” ı-ıh… Baktım olmayacak “bana bir kağıt kalem verin” diyorum, kağıda kocaman "JAPAN 0 - TURKEY 1" yazıyorum zira yakın zamanda Dünya Kupasında bunları yenmiştik. “Aaaa!” “TORUKO!” “Hoooo!” gibi tipik Japon tepkileri verip saygıyla selamlamaya başlıyorlar. Hatta bir tanesi eğilmeyi abartıp kafayı masaya vurunca hep beraber kahkahayı basıyoruz. Dışarıdan bu anırmaları duyanlar ortam eğlenceli galiba diye geliyor ve bar dolmaya başlıyor. 

O zamanlar arada, yeni çıkan Cohiba marka mini purolardan içiyordum. Cohiba bildiğiniz veya bilmediğiniz gibi rahmetli Fidel Castro’nun en sevdiği puro olduğundan Havana puroları arasında en popüler olandır. Bendeki ise aslında cigarillo denilen, purocuk diye tercüme edebileceğimiz ufak modeliydi. Cebimdeki paketi çıkartıp benim sempatik elemanlara ikram ediyorum. Sonra ayıp olmasın diye gelen müşterilere de birer tane yollatınca (yan masadan yolladılar) racon patlaması yaşıyorum. Sağdan soldan ikramlar yağmaya başlıyor teşekkürler eşliğinde. Gelen tabakların birinde ünlü ahtapot yuvarlaması takoyaki bile var.

 

Takoyaki-Recipe

Ahtapot yuvarlama: takoyaki!

 

Osaka mutfağıyla ünlü bir kent. Takoyakinin yanı sıra Osaka’nın en ünlü yemeği okonomiyaki, çiğ balık sevenler için fugu, Japonların çöp şişi diyebileceğimiz kuşikatsu ve kendin pişir kendin ye tarzı restoranlarda da bulabileceğiniz yakiniku orada denenmesi gereken yemeklerin başında geliyor. Tabii bunun yanı sıra hayatımda yediğim en lezzetli suşinin de Osaka’da bulunduğunu belirtmeden geçmeyeceğim. Kentte kaybolduğum bir ara, sanayi mahallesi gibi bir yerde salaş bir suşici bulup oturmuştum. Orada yediğim ve ne tür balıklardan yapıldığını kestiremediğim suşinin/saşiminin tadı bambaşkaydı.

 

jap

 

Neyse vakit ilerliyor, kafam da güzel oluyor hafiften. Elemanlara kaş göz edip soruyorum: “yakınlarda dans ortamlı bir yerler var mı?” Hemen çizerek bir yer tarif ediyorlar, hesabı ödeyip çıkıyorum. Dışarıda birkaç dakika süren selamlaşma faslına müteakiben yola koyuluyorum. Biraz dolandıktan sonra verilen adresi buluyorum. Ortalıkta in cin top atıyor, burada hiç de gece kulübü ortamı yok. Önümde bir tane bina ama binaya ne giren var ne çıkan. Biraz dolanıp bir tane puro yakmaya karar veriyorum. Apartman tabelasının önünde puromu yakarken kibritin aydınlattığı tabelada kulübün adı karşıma çıkmasın mı? Meğerse yerin altında veya girişte sandığım mekan binanın tepesindeymiş!

İçeri bir giriyorum ki ortalık yanki kaynıyor. Elemanlar da beni tam yerine yollamış. Güney Kore’de de gördüğüm üzere Batılılarla tanışmak isteyenler için ayrı barlar var. Onun dışındaki bir bara gidip de yerel halkla bodoslama bir biçimde tanışmaya çalışmak ayıp kaçabiliyor. Gezerken en çok dikkat ettiğim şey kültüre ve hassasiyetlere karşı saygıdır. Gittiğin yerlerdeki raconları öğrenip ona göre hareket etmek icap eder. Mesela geyşanın tam olarak ne olduğunu bilmeden geyşa peşine düşmek çok tatsız sonuçlar doğurabilir.

 

 

İlginç bir bilgiyle yazımı noktalayayım. Yukarıda bahsettiğim Türkiye’nin Japonca karşılığı olan Toruko 1990’lara kadar Japonya argosunda kerhane anlamında da kullanılıyormuş. Yani bizde de geyşanın yanı sıra zamanında nataşa denince akla başka şeyler gelmesi gibi, oradakilerin de bizimle ilgili ilginç fantezileri varmış meğer.

Aramızdaki fark da bu galiba, oraya giden sıradan bir vatandaşımız fütursuzca geyşa fantezisine doğru ölümüne koşarken, bizim buralara gelen bir Japon’un alenen toruko peşine düştüğünü görmedik.

Bu ..salaklığımız gerçekten kabak tadı veriyor.