II. BÖLÜM - Bişkek'e Doğru

 

Kırgızistan’ın bize vize uygulaması başlattığı gibi bir haberi çok iyi hatırlıyordum gazetelerden. Nitekim internetten de kontrol etttiğimde olay doğru gibi görünüyordu. Andrei ise böyle bir uygulamanın olmadığını söylüyordu. Tartışmayı bırakıp Kırgız elçiliğine gittik, tabi ki kapı duvardı. Ama neyse ki kapıdaki polis yardımcı oldu, önce vize uygulaması var dedi, sonra arkamızdan koştu ve yok dedi. Kah ben dumur oldum kah Andrei.

 

minibüs

Tipik bir Marşrutka, dikiz aynasının önündeki CD’ye dikkat!

 

Ankara’nın 70’li yılları dedik ya, evet. Hatta Ankara'nın eski otobüs terminali AŞOT’tan bile daha kötüydü (yaşamış olan bilir). Eski ve pis bir bina, karman çorman dizilmiş bir sürü otobüs, daha da berbatı dolmuş! Türklerin dolmuş tutkusunu anca şöyle açıklıyabildim: at yerine geçen, kullanımı kolay hayvan türü. Dolmuş’la Bişkek dört saat dedi Andrei. Çıktık yola. Aslında kilometreye vurursan iki yüz kusür gibi bir şey ama sınırda bekleme süresi uzatıyor mesafeyi, o derece yakın. Zaten Alma-Ata’nın başkentliğini de sınırlara yakın olduğu için almışlar Astana’ya (daha çok Çin’e yakın diye tırsmışlar belli ki,zira Kırgızlarla akraba gibiler gördüğüm kadarıyla).

 

Bu arada dünyanın resmi olarak orta noktası/merkezi olan yerin yakınından geçtik (ekteki foto, bir şey ifade etmeyebilir ama), bir tane ağaç varmış o kadar (gerçi ne olabilirdi ki diye düşünmeden edemiyorum Nasrettin Hoca'yı hatırlayıp, gülümseyerek).

 

dunyanin merkezi

 

Sınıra varmaya elli kilometre kadar kala polis çevirme yapıyordu. Bu ünlü beş günlük kaydı yaptırmayan bir amcayı aldılar içeriye. Eleman yarım saat kadar sonra geldi. Polise 1000 Tenge önermiş, polis de “bak benim yıldız kaç tane?” diye sormuş çift yıldızı göstererek, bunun üzerine eleman da yıldız başı biner Tenge verip gelmiş. Rüşvetçilik ayyuka çıkmış durumda. Elbette sıra bize de gelecekti. Kazak çıkışında polis teyzeyle gayet güzel anlaştıktan sonra (kadın bana: 'kardeş sen ne gün geldin Kazakstana' diye gayet anlaşılabilir bir şekilde sordu), Kırgız polisi Rus asıllı çıkmasın mı? Dolayısıyla Andrei vasıtasıyla yaptığı “500 Tenge at da çay içelim” önerisine 600 Tengele karşılık verince bizim vize var mı yok mu sorunsalı rafa kalkmış oldu.

 

DSC00045

Alma-Ata Bişkek arasındaki yolda bulunan Kazakistan-Kırgızistan sınırı

 

Dolmuşun gelmesini beklerken (Andrei bir ara yok olmuştu) bizim dolmuştan başka bir eleman geldi yanıma ve anladığım kadarıyla Rublesini Kırgız para birimi Somla değiştirmek istediğini söyledi. Bende de Som yoktu, ama anlaşamıyorduk bir şekilde, daha doğrusu beni anlamıyorlardı. Oralarda uzun saçlı erkek pek bulunmadığından beni yabancı sanıyorlardı ve anlamak istemiyorlardı, ona da çok içerledim. Andrei gelince durumu anlattım. Andrei çıkardı çocuğa 1000 Tenge verdi ve karşılığında Ruble filan da almayınca çocuk sevine sevine gitti. Ben de bu hareket üzerine arkadaş seçimimden dolayı kendimi bir kez daha kutladım.

 

Sınırda yine birilerini tuttukları için dolmuşu bekledikçe bekleyecektik. Andrei hemen başka bir dolmuş buldu. Kırgızistan’da olduğumuz için fiyatlar üçte bire inivermişti.

 

Bişkek

 

Bişkek! Burası Alma-Ata’nın yarı nüfusuna sahip, yeni ve şatafatlı binaların olmadığı ama,daha derli toplu gibi görünen, daha az trafiği ve hava kirliliği olan bir kentti. Ama yine de çevredikleri görüp de Andrei’ye şöyle bir itirafta bulunmadım değil: “bir kent Rusları varsa güzeldir.” Söylediğimi memnuniyetle karşıladı, zira kadınlardan bahsettiğimiz aşikardı. Böyle yerlerde insanın ömrünün uzamaması için bir neden göremiyorum.

 

DSC00047

 

Neyse, Amerikan yardımı ile bilmem ne kuruluşunun katkılarıyla kurulmuş bir yere gittik. Belli, Soros’un eli her yerde. Birleşik Devletler’in merkezi haberalma örgütü de sanki hafiften içeride konuşlanmış gibiydi. Orada Ulbek diye Andrei’in eski bir dostu, yine insan hakları, demokratik haklar konulu bir gazete çıkartıyor. Ama ortam hiç de Kırgızistan’ın eski ve bakımsız dış görünüşüne benzemiyor, gayet donanımlı. İki tane de biblo gibi kadın oturtmuşlar öyle güzel bir çalışma ortamı yaratılmış. Ulbek, adından da anlaşılacağı üzere (nerden anlaşılıyorsa) Özbek çıkınca, bunun üzerine Türkçe anlaşmaya çalıştık yine beceremedik. Ortamda Kırgız bir eleman daha vardı, “O, Türkçe” anlamaz dedi. “Niye, Özbek değil mi bu?” diye sorunca (Türkçe konuşuyoruz) “O, Özbekçe de anlamaz” cevabını verince çok güldüm. Neyse efendim, hoş beş, otel yerine ev kiralayın, aynı para ama rahat edersiniz dediler, kabul ettim (zaten bıkmışım otellerden). Kadın arkadaşlar da bizim ev bulmamızla bire bir ilgileniyor, yardımcı oluyor filan. Öyle de iyi niyetli, fevkalade insanlar...

 

Monument+to+Kyrgyz+batyr+(warrior)+Toktogul

Kırgız savaşçısı Toktogul

 

Akşam oldu, meğersem Andrei eski metalci miymiş neymiş, Ulbek’i de aldık, önce yemeğe sonra da rock bara gidecektik. Bu arada kalacağımız eve yollanıp iki ufak çantadan oluşan eşyalarımızı da atmıştık. Yemekte ben bunların niyetini sezdiğimden (votka-bira karıştırıyorlar), acı biberli votka yoksa içmem diye tutturmuştum (amaç sadece bira içmek) ancak makus talihim bir kez daha yüzüme gün yüzü göstermedi. Garsonun getirmesiyle beraber kadeh üzerine kadeh kaldırdık canım Nemiroff’tan. Bir yandan da at etinden meze yiyip bira içiyoruz. Bu arada ofisteki kadınlardan biri aradı, halimizi hatırımızı sordu, ben de Ulbek'e “gelsin o da, yazıktır” dedim. O da “nasıl yani, ama siz iki kişi o tek kişi” dedi. Dedim “ne diyorsun oğlum, gelsin muhabbet edeceğiz”, o hala “ama siz iki kişi” diye zırvalıyor. Ben de sinirlendim, “Ne iki kişisi, ben evliyim bu Andrei’nin de kız arkadaşı var, hayret bir şey” (bu arada Andrei'nin sinsi bakışları da gözümden kaçmadı değil). Yok, adama anlatamadık.

 

Sonra Andrei memnun olsun diye (zira Alma-Ata’da rock bar yokmuş) gittik rock bara, bir takım gruplar gürültülü bir şekilde canlı performans sergiliyorlar. Orada kafamızı iyice ütülettikten sonra biraz daha muhabbet edelim diyerek Ulbek'in rehberliğinde oranın en tiki barına gittik. Pek sevmem ama adam Türkik ya illa bir misafirperverlik yapacak. Ben de ses etmiyorum. Neyse başladık muhabbete. Ortamın çoğunluğu Rus ve gencecik tipler. Dans ediyorlar gruplar halinde. Ulbek birden bana 'senin kızın da böyle dans etse ne yapardın?' diye sordu (anladığım kadarıyla Türkiler olarak hepimiz kafayı namusla bozmuşuz). Ben de bilakis gayet olgun bir biçimde "hiç bir şey" dedim. “Onun kendi hayatı.” Bayağı şaşırdı ben böyle söyleyince. Sanırım benim “komple doğrarım” dememi filan bekliyordu. Gecenin ilerleyen saatlerinde daha çok fırçaladım bunu, ben fırçaladıkça adam beni daha çok seviyor, eleman beni sevdikçe ben de daha da coşuyorum ve de alkolleri tabiri caizse lükür lükür götürüyordum...

 

ne

 

Ertesi gün ikindiye kadar vaktimiz vardı. Grid sistemiyle kurulmuş olan Bişkek oldukça geniş bir meydanı, parkları, bahçeleri ile huzur dolu bir yer izlenimi uyandırdı bende. Politik karışıklıkları ise anlatmakla bitirilemeyecek gibi. (Şu aralar kapatılma yolunda olan) Birleşik Devletler üssünün yarattığı görüntü kirliliği yoktu neyse ki, yani sokakta üste görevli askerler görülmüyor. Çünkü bizim de yakından aşina olduğumuz bu şımarık askerler vatandaşa terbiyesizlik yapıp güzel bir sopa yiyince insan içine çıkamaz olmuşlar (duyduğum kadarıyla bayağı bir dayak yemişler). Kentin yarısını yürüyerek dolaştıktan sonra Alma-Ata dönüşü için otobüs terminaline doğru yollanmıştık.

 

Watch+at+President's+palace+in+Bishkek

Başkanlık Sarayındaki anıtın önünde başkenti ziyaret eden bir Kırgız ailesi

 

Alma-Ata'da Kımız Arayışı

 

Ata diyarımıza gidilir de kımız içilmeden olur mu? Buna olumsuz yanıt vererek Andrei'e kımız talebimi ilettim ama akabinde süküt-u hayale uğradım. Çünkü girdiğimiz marketten plastik şişede kımızla çıkmıştık, hem de alkolsüz! Meğer artık alkollü kımız üretilmiyormuş o alemde. Ben yine de ısrarcı inatçılığımı sürdürdüm. Andrei taze kımız yapılan yerlerden söz edince oraya gitmeyi teklif ettim. Aklım sıra orada, ilerlettiğim Kazakçamla kuracağım iletişim ve yaratacağım sinerji sayesinde elemanların kaçak ürettiği alkollü kımızı tezgah altından çıkarttırmayı başaracaktım. Andrei ısrarım ve inancım karşısında pek itiraz etmedi ama bana götüyle güldüğü ile ilgili içimde bazı şüpheler oluşmadı desem yalan olur.

 

Kımız denilen içecek at veya inek sütünü mayalayıp yaptıkları, ayranımsı bir şey. O yörede kımıza benzeyen deve sütü de meşhur. Ama Andrei’nin paslı ağzı bunların arasındaki farkı anlayamasa da (kendisine de belirttim) bariz bir tad farkı var. İnek ve at kımızı arasında da fark var. Bu arada müthiş Kazakçama rağmen elemanların tezgah altındaki alkollü kımızı çıkartma konusundaki başarısızlığımı ifade etmeliyim. Andrei halen alkollü kımız üretilmediğini söylese de benim inancım baki ve bu konuda mücadelem sürecektir.

 

Ata_09

Andreiciğim biraz kımıza odaklanalım lütfen

 

Biz kımızları içerken Andrei’nin iki arkadaşı geldi çift olarak (kımızı bitirip de alkole başlamış da olabiliriz tam hatırlamıyorum). Eleman aracı kullandığı için alkol alamadığından dolayı hayıflandı, zira polis yakalarsa kan kusturuyormuş. Biz de, onların evlerinin yakınlarındaki bara doğru yola çıktık. Bu arada söylemeyi unuttum: ilk geldiğimde bazı araçların direksiyonlarının sağda olduğunu görüp münferit vaka sanmıştım. Ama ilginç ve çılgın bir biçimde o yörelerdeki araçların yarısının direksiyonu sağda, trafik ise soldan akıyor. Nedeni ise bu araçların daha ucuz olmaları. Trafik bir alem zaten. Otobüsçüsü, dolmuşçusu derken kaotik bir ortam söz konusu. Neyse, bara gittik (bar da tam mahalle arasında mahallelinin mekanı. Gerçi mahalleli dedik ama böyle mahalleye/mahalleliye can kurban, kendi mahallelerimi hatırlıyorum da hay ben öyle mahallenin diyorum. Mahallemin adı da Yenimahalle, hele hele...), olayın ne olduğunu tam olarak idrak edemedim ama bir anda bardan pet şişelere bira doldurtup çıktık ki meğersem bu şekilde, bakkaldan almaktan daha ucuza geliyormuş. Eve gittik, ev tek oda. Salon yok. Tecrübelerime dayanarak kendi kendime düşündüm, “tek odalı evde varsa eşini, seçmeli olarak da çoluğunu çocuğunu doğrarsın”. Buna müteakip sosyalizm zamanını sordum, çocuk olursa iki odalı ev veriyorlarmış, çocuk sayısına bağlı olarak üç veya daha fazlası da söz konusuymuş, o da adamına göre tabii. 

 

220px-Peter_Kropotkin_circa_1900
bakunin

 

Biraları içmeye başladık, tadından biraların votkalı olduğunu idrak ettim. Bar sahibi süper işletmeci mantığıyla insanlar bir an önce kafayı bulsun diye biraya votka basıyormuş kimi yerlerde. Anladığım kadarıyla amaç sosyalizm zamanından bu yana süren “işletmede fazla kalmıyayım, cebime para mı giriyor?” mantığı. Sonra kafalar parlamaya başlarken muhabbet döndü dolaştı anarşizme geldi. Nedense elemanlar anarşizm konusunda ikna edilmeyi isteyen bir görüntü sergiliyorlardı. Sordukça sordular, ben de en sonunda dayanamayıp “Kropotkin, Bakunin, Naçayev, Tolstoy... hepsi de Rus, siz de gelmiş anarşizmi bana soruyorsunuz” diye payladım bunları. “Gidin okuyun” dedim. Bunun üzerine, “ama onlar (ya da eserleri) burada değil ama sen burdasın işte” dediler. Kendimi orta doğu ve balkanların en büyük anarşist düşünürü ve atom profesörü gibi hissettim o an.

 

Gördüğüm, kitlede büyük bir politik düşünce boşluğu olduğuydu. Çoğu kararsız, kimi zaman kaygan zeminde yolunu bulmaya çalışıyor, kimi zaman boşlukta sallanan yelkovan misali, saatsiz ve saniyesiz tek başına yuvarlanıp gidiyor.

 

Tarihi değiştircek güce sahip olup da bu kadercilik neden? Bu mudur hayat? Veya nedir?

 

Veya nereye gidiyoruz?

 

 

Paylaşım için